♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Django Unchained: Beyaz Oynar, Siyah Kazanır!

Perşembe, Şubat 28, 2013
Sergio Corbucci’nin yönettiği, efsane İtalyan oyuncu Franco Nero’nun başrolde devleştiği Spaghetti Western klasiği Django (1966), öyle çok sevilmişti ki, orjinaliyle hiçbir bağı olmayan bir dizi western çeşitlemesinin isimlerinde, izleyicileri salona çekmek maksadıyla Django takısı kullanmak adeta gelenek haline gelmişti.

Bir önceki filmi Soysuzlar Çetesi’nde (Inglourious Basterds) Faşist diktatör Hitler’i bir sinema salonuna tıkıp havaya uçuran ele avuca sığmaz Quentin Tarantino, yeni filmi Zincirsiz’de (Django Unchained) yine dünya siyasi tarihine dalmış. Yönetmenin Spaghetti Western (ya da İtalyan Western olarak bilinen kovboy filmleri) olarak kurguladığı Zincirsiz, Amerikan İç Savaşı öncesi ‘Vahşi Güney’de 1858 yılında geçen bir fantastik-tarihi drama esasen.

1994’te Ucuz roman’da (Pulp Fiction) kullandığı epizodik ve doğrusal olmayan anlatım ile Hollywood’da deyiş modernizminin kapısını aralayan Tarantino, son yıllarda daha anaakım bir anlatım biçimi tercih ediyordu. Zincirsiz’de de bu değişmemiş; doğrusal ilerleyen, flashbackler aracılığıyla desteklenen bir hikâye yapısı mevcut filmin.

Amerikan tarihinde sömürgecilik ve kölecilik bildiğiniz gibi hayli önemli bir yer kaplar. Hatta öyle ki birleşik devletlerin bu olgular üzerine kurulu olduğu ifade edebiliriz rahatlıkla. Zincirsiz kölelikle ilgili bir film değil, fakat köleliğe kaşı bakış açısının oldukça nesnel olduğu söylenebilir. Sürükleyici karakter Django (Jamie Foxx) ile kurdurulan özdeşlik, seyircinin kölelik karşıtı bir yörüngeye girmesini sağlamış. Bu hassasiyet elbette önemli, ne var ki Zincirsiz özünde iyi kötü ikiliğinden beslenen klasik bir dramaturjiye sahip. Yani, kölelik olgusunu o kadar da ciddiye alan bir film dahi değil elimizdeki, sadece motif olarak görüyor bu olguyu ve evliliğin pek hoş karşılanmadığı o zamanda ‘bir aşk mitosu’ anlatmaya koyuluyor.

Zincirsiz’in en büyük esin kaynağı bütün Spaghetti Western’ler kuşkusuz. Bunun yanında Blaxploitation’lar (siyah sömürü filmleri), ‘siyah westernleri’ (Boss Nigger, Take a Hard Ride, Kid Vengeance vs.) Nevada Smith, Kızgın ve Sakin (Buck and the Preacher) ve Sam Peckinpah klasiği Straw Dogs’u (1971) Tarantino’nun Zincirsiz’i çekerken referans aldığı kaynaklar arasında saymak mümkün sanıyorum. Gelgelelim bu filmin ait olduğu alt-janr ancak ‘mock-spaghetti western’ olarak adlandırılabilir bana kalırsa. Çünkü “Zincirsiz” her şeyden önce ‘sahte bir Django filmi’; 60’lar ve 70’ler boyunca sinema salonlarını saran o furyaya yapılan bir güzelleme sonuç olarak karşımızdaki.

Bu güzelleme, revolverlerin çatapat gibi patladığı, kurşunların vurduğu bedenlerin havada uçuştuğu, splatter filmlerinde görebileceğiz türden kanlı sahnelerin bulunduğu eğlenceli bir seyirlik özetle. Zincirsiz’in tek eksiği –o da bir Tarantino filmine göre- ‘Tarantinoesk humour’unun biraz eksik kaçmış olması…

Zincirsiz, alt-metninde kölelik ile koşut bir politik argüman sürse de genel olarak politik bir tınıdan yoksun bir deneme. Zaten biz de Hitler’i ‘fantastik bir figür’e dönüşten Tarantino’dan kölelik dönemi draması beklemiyorduk açıkçası. Bu usturuplu alegori bize yeter de artar.

1 Şubat 2013 tarihli Aydınlık Gazetesi nüshasında yayımlanmıştır.


5 Kadın ve 5 Erkek Psikoterapi Öyküleriyle Kâğıt Kayıklar'da Buluşuyor!

Perşembe, Şubat 28, 2013
Türkiye’de ilk kez bir danışanın ağzından psikoterapi sürecini aktaran “Sarı Sıcak Bir Yolculuk” adlı romanın yazarı Uzman Psikolog Şebnem Kartal, yeni kitabı “Kâğıt Kayıklar” ile yeniden okuyucularıyla buluşuyor. Yazar, bu kitabında yer alan ve yine danışanın ağzından aktarılan 10 öyküde, okuyucuya, farklı kesimlerden gelen 5 kadın ve 5 erkeğin psikoterapi süreçlerinden kesitler sunuyor. 

Bir öyküde, gençliğinde sistematik işkenceye maruz kalan bir şairin feryadına tanık olan okuyucu, bir diğerinde kadın cinselliğinin çocuk yaşlardan itibaren toplumsal ve dinsel motiflerle nasıl şekillendiğini izliyor. 3P Yayıncılık tarafından yayımlanan “Kâğıt Kayıklar”ın diğer konukları arasında, delilikle dâhilik arasındaki ince çizgide yürüyen bir adam, ruhsal acılarını bedeniyle ifade eden bir kadın ve aile baskısına karşı direnen bir alkol bağımlısı yer alıyor. 

Kitaptan:
"… Bir geldim erguvanlar, bir döndüm mimozalar kaldı mendilimde. Mendilim de yoktu ya, kitap aralarında saklardım anıları. Ayraçlar çıktı, kâğıt kıvrımlarından duraklarımızın izleri silindi sayfalardan. Kenarında köşesinde dururduk oysa. Bilirdik ne zaman acıktık, ne zaman helâya, ne zaman uykuya gittik. Ne zaman bunaldık, Haydarpaşa’ya çıktık. Ne vakit geçtik Deniz Otel’in önünden, İskele Sokak’tan aşağıya ne zaman indik. Ne vakit buluştuk kızlarla muhallebicide. Kâğıt kayıkları ilk ne zaman keşfettik…"

Uzman Psikolog Şebnem Kartal hakkında
1991’de ODTÜ Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. 1995’te aynı üniversitede yüksek lisans programını tamamlayarak psikolojide uzmanlık derecesi aldı. 2008’de “Geveze Karga’dan Birdenbine Masallar” isimli yedi kitaptan oluşan masal seti, 2012’de “Sarı Sıcak Bir Yolculuk” adlı psikoterapi romanı yayımlandı. Mesleki alanda çok sayıda bilimsel makalesi, deneme ve öyküleri bulunan Şebnem Kartal, halen İstanbul’da psikolog olarak çalışmalarını yürütüyor.

İlk Bakış: Kiss of the Damned

Perşembe, Şubat 28, 2013
Vampir aşklarından doğan gerilim filmlerinin beyazperdeyi işgali sürüyor. Milo Ventimiglia’nın güzel bir vampirin tutkusunun peşinden gittiği “Kiss of the Damned”in fragmanı ve ilk afişi yayınlandı.

Küçük oyuncu olarak üç filmde rol aldıktan sonra, 2000 yılında kısa filmi “Dust” ile kariyerine yeni başlangıç yapan, 2004’te “Z Channel: A Magnificent Obsession” dökümanteriyle ses getiren Xan Cassavetes, senaryosunu yazdığı filmle ilk uzun metraj sınavını veriyor. Filmin oyuncu kadrosunu Milo Ventimiglia, Joséphine de La Baume, Roxane Mesquida, Anna Mouglalis, Michael Rapaport ve Riley Keough oluşturuyor. Ventimiglia’nın vampire aşık oluşunu pompalası dışında herhangi bir adını duyurma etkisi taşımıyor. Ağırlık hikayede... Hikaye ise yetişkinler için Alacakaranlık havasında...

Güzel vampir Djuna, yakışıklı senarist Paolo'nun çekiciliğine karşı koymaya çalışırken, kendini tutkunun ortasında bulur. Baş belası kız kardeşi Mimi aniden onu ziyarete gidince, Djuna'nın aşk hikayesi tehdit altına girer ve tüm vampir dünyası ona düşman olur.

Hikayenin orjinal olduğunu söylemek elbette mümkün değil, Cassavetes isminin dikkat çekiciliğinin perdeye nasıl yansıyacağına dair merak daha büyük elbette... Lakin fragman özellikle de müzikleriyle pek leziz görünüyor... Küçük ölçekli film, geçtiğimiz yıl Stockholm Festivali’nde yaptığı prömiyerde çok beğenilmese bile, Amerika’da 3 Mayıs’ta gösterimde... Buralara uğrama şansı pek görünmüyor, ama bir yerde rastlandığında bir göz atmadan geçilmez gibi...



Yeni Video: Atoms For Peace "Ingenue"

Perşembe, Şubat 28, 2013
Thom Yorke ve saz arkadaşlarının, ilk albümüyle kulaklarımızı mest eden son projesi "Atoms For Peace", yeni video yayınlayarak günümüzü şenlendirdi...

Wayne McGregor'un koreografisinde Thom Yorke ve Fukiko Takase'nin dans ettiği klibin yönetmeni Garth Jennings...



One Love Festival 12 Britpop’un Efsane İsmi Blur’u Ağırlayacak!

Çarşamba, Şubat 27, 2013
Efes Pilsen tarafından bu yıl 12.’si gerçekleştirilecek Efes Pilsen One Love Festival, 2013’te de dünyadan ve Türkiye’den müziğin önemli isimlerini ülkemizde ağırlayacak. Bu yıl, 20 – 21 - 22 Haziran olmak üzere üç gün boyunca sürecek festivalin ana gruplarından biri ise ünlü İngiliz alternatif rock grubu, Britpop efsanesi Blur olacak.  

Efes Pilsen tarafından Pozitif Live organizasyonuyla gerçekleştirilen Efes Pilsen One Love Festival, 12. yılında da müzikseverlere İstanbul’da unutulmaz bir müzik ve eğlence deneyimi yaşatmaya hazırlanıyor. 20 – 21 – 22 Haziran 2013 tarihlerinde, üç gün sürecek Efes Pilsen One Love Festival 12’nin ana gruplarından biri ise yaklaşık 25 yıldır alternatif rock dünyasının en önemlileri arasında yer alan İngiliz grup, Blur. Britpop’un efsane ismi Blur, Efes Pilsen One Love Festival 12 kapsamında 21 Haziran’da Türkiye’deki müzikseverlerle buluşacak.  

Britpop efsanesi Efes Pilsen One Love Festival’de

1989 senesinde Londra’da Seymour ismiyle kurulan grup, 1991 senesinde Leisure albümüyle çıkış yaptı. Vokal ve klavyede Damon Albarn, gitarda Graham Coxon, bas gitarda Alex James ve davulda Dave Rowntree’den oluşan İngiliz grup, 90’larda önemli Britpop temsilcilerindendir. Bir çoğumuzu Blur’la tanıştıran Song 2, FIFA 98’in de soundtrackleri arasında yer almış hatta oyunun kendisiyle özdeşleşmiştir. İngiliz popüler rock müziğinde adeta bir devrim yaratan sound’uyla Blur, Modern Life Is Rubbish, Parklife, The Great Escape, Think Tank adlı alümleriyle yerini iyice sağlamlaştırdı. 2010’da, Blur’u anlatan No Distance Left To Run adlı bir film yapıldı. Britpop efsanesi Blur, 2012 Olimpiyat Oyunları’nın kapanış töreninde Londra Hyde Park alanında sahne aldı. Bu muazzam gösteriden önce The Puritan ve Under The Westway adlı iki yeni şarkı yazan grup, Londra’da bir çatı katından tüm dünyaya yapılan özel bir video gösterimi ile bu parçaları Twitter üzerinden canlı olarak yayınlandı. İlk albümlerinin yayınlandığı tarihten 21 yıl sonra, 2012 yılında tüm Blur albümlerinin ve çalışmalarının olduğu Blur 21: The Box özel setini çıkardı. 2012 yılında BRIT ödüllerinde “Outstanding Contribution to Music” ödülüne layık görüldü. 19 senelik müzik kariyerleri boyunca dikkatleri her seferinde üzerlerine çekmeyi başaran grup, bu sene Efes Pilsen One Love festivali’nde Türk seyircisi ile ilk kez bulaşacak.


Yeni Video: David Bowie "The Stars (Are Out Tonight)"

Salı, Şubat 26, 2013
Başka diyarlardan düştüğü dünyayı elli yıldır güzelleştiren David Bowie, yeni albümünden ikinci şarkıyı video kliple yayınladı. 66 yaşındaki efsane, ben müzisyenim diyenlere taş çıkarmaya devam ediyor. 10 yıl aradan sonra kavuşacağımız yeni albümü "The Next Day" 14 şarkı içeriyor ve kulaklarımızı fethetmek için 8 Mart'ı bekliyor...



Yeni Şarkı: Yeah Yeah Yeahs "Sacrilege"

Salı, Şubat 26, 2013
16 Nisan'da kulaklarımıza dolacak yeni Yeah Yeah Yeahs albümü "Mosquito"dan ilk single yayınlandı. İlk single aynı zamanda 11 şarkılık albümün açılış şarkısı... Diğer şarkıların listesi de şöyle;

01 “Sacrilege”
02 “Subway”
03 “Mosquito”
04 “Under the Earth”
05 “Slave”
06 “These Paths”
07 “Area 52″
08 “Buried Alive” (Feat. Dr. Octagon)
09 “Always”
10 “Despair”
11 “Wedding Song”



İlk Bakış: Identity Thief / Kimlik Hırsızı

Salı, Şubat 26, 2013
Jason Bateman’ın, Melissa McCarthy’nin peşine düştüğü komedi “Identity Thief” Uip dağıtımıyla vizyona girmeye hazırlanıyor... 10 Mayıs’ta vizyona girecek filme fragmanı ve prodüksiyon notlarıyla bakalım...

Ünlü yıldızların yer adığı komedi filmi Kimlik Hırsızı’nda başrollerde Patrondan Kurtulma Sanatı filminden Jason Bateman ile Bridesmaids filminden Melissa McCarthy oynuyor. Film, sıradan bir adamın ismini temize çıkarmak için uç noktalara gitmesini konu alıyor. Adam, kimliği çalındıktan sonra herşeyini kaybedecekken, kötü kredi notunu düzeltmeye çalışırken ne kadar çıldırabildiğini görecektir.

Sınırsız para, perakende kraliçesi Diana (McCarthy)’nın ilgisini çeken herşeyi satın aldığı Miami’nin banliyölerinde hayatını yaşamasına olanak vermiştir. Tek bir sorun vardır: Bu alışveriş çılgınlığına para sağlamak için kullandığı kimlikte “Sandy Bigelow Patterson” yazmaktadır ve bu kimlik, Birleşik Devletlerin diğer ucunda yaşayan bir müşteri temsilcisine (Bateman) aittir.

Dünyası yıkılmadan önce dolandırıcıyı yakalamak için sadece bir haftası olan gerçek Sandy Bigelow Patterson, tüm hayatına erişim iznine sahip kadınla yüzleşmek üzere güneye gider. Denver’a doğru 3.200 kilometrelik yolda kadını rüşvetle, tatlı sözlerle ve tartışarak kandırmaya çalışan bu kolay hedef, ismini geri almanın ne kadar zor olduğunu keşfedecektir.

Seth Gordon tarafından yönetilen Kimlik Hırsızı’nın yapımcıları Scott Stuber, Bateman ve Pamela Abdy... Jerry Eeten ile Craig Mazin’in fikri, “Scary Movie” serisi ile “Hangover”ın devam filmleriyle tanıdığımız Mazin tarafından senaryolaştırılmış. “Horrible Bosses” ile sessiz sedasız fark yaratan Gordon, komedi dizilerinde yeterince piştiğini düşünmüş olacak ki, bu sefer arayı fazla açmamış. 2008’de ilk uzun metrajı “Four Christmases” ile vasat iş çıkaran Gordon, üç yıl aradan sonra “Horrible Bosses” ile ikinci uzun metrajıyla istediği etkiyi yaratmıştı. Bateman ve McCarthy’e, Jon Favreau, Amanda Peet, Tip “T.I.” Harris, Genesis Rodriguez, Morris Chestnut, John Cho, Robert Patrick ve Eric Stonestreet eşlik ediyor. Kadro ve yönetmen gayet iyi... Bu tür yüzleşme komedilerinde akıcı bir senaryo ile bolca güleceğimizi, eğlenebileceğimizi biliyoruz... Yol komedileri de her daim eğlencelidir... 8 Şubat’ta Amerika’da vizyona giren film, daha açılış haftasında bütçesini çıkaracak ilgiyi görmüş durumda... MacCarthy’nin yıldızını daha da parlatsa da, genel izleyici yorumları tüm eğlencenin fragmanda göründüğünü söylüyor ve hiç eğlenceli değil diyorlar... 10 Mayıs’ta durumun ne olduğunu göreceğiz ama bu yorumlardan sonra pas geçsek yeridir...



Piromani: Yangın ve Bunun Yarattığı Olaylar ile Büyülenme Durumu…

Salı, Şubat 26, 2013
1978 yılında bir Pazar günü, Norveç halkı tarihin en dramatik cinnet vakalarından birine şahit olur: Çılgınca koşan bir piroman evleri küle, ağaçları alev topuna dönüştürmektedir… 

“Alfred’in ziyareti sırasında bir hikâye anlatıldı. Başlangıçta bunun yangınlarla bir ilgisinin olduğunu sanmıyordum. Bu hikâyeyi daha önce hiç duymamıştım, baştan sona yürek parçalayıcıydı; ama aynı zamanda da bir şeyle dopdoluydu. Ne ad verebilirim buna?
Sevgi.
Olay doğup büyüdüğüm kasabada, yüz yıl önce olmuştu. Bir adam kendini havaya uçurarak intihar etmişti. Otuz beş yaşındaydı. Dinamit kullanmıştı. Söylenenlere göre olayın ardından çevrede dolaşan annesi oğlunun parçalarını önlüğünün eteğine toplamış. Birkaç gün sonra, kısa bir törenin ardından geri kalan ne varsa 35 numaralı mezara konulmuş. Kilise mezarlığı kuralları.
Açıklama olarak günahkâr yazılmış.
Doğru olup olmadığını bilmiyorum. Ama yine de anlaşılır bir şey. İnsan oturup biraz kafa yorarsa yavaş yavaş anlıyor. En sonunda geriye tek doğru kalır. 
İnsan böyle yapar. Başka çaresi yoktur. Çevreyi dolaşıp kalan parçaları önlüğünün eteğine doldurur…”

Çağdaş Norveç edebiyatının gelecek vaat eden en önemli yazarlarından Gaute Heivoll, şahit olduğu bu korkunç vahşeti roman kurgusuyla aktarıp, son derece çarpıcı bir esere imza atıyor. Doğduğu yıl yaşanan bu kabusun etkisi altında büyüyen yazar, olgunluk döneminde de bu olayın etkisinden kurtulamamışa benziyor… Her sayfada ritmi artan konu hakimiyetiyle roman, bir yandan piromanın ağzından aktarılan olayları, öte yandan da yazarın kendi gençlik anılarını bir arada örüyor.

Eleştirmenlerin “İnsanın kanını donduracak kadar iyi bir kitap”, “anıtsal bir yapıt”, “varoluşçu bir gerilim romanı” diye tanımladıkları Yanıp Kül Olmadan Önce, okumaya başlayınca kitabın son noktasına kadar elden bırakılamayan bir başyapıt.

GAUTE HEIVOLL, 1978’de Norveç’in Finsland kentinde dünyaya geldi. Hukuk, psikoloji ve edebiyat öğrenimi yaptı. Antolojilerde ve edebiyat dergilerinde öykü, şiir, deneme ve eleştirileri yayımlanan Heivoll, edebiyat alanındaki çıkışını 2002 yılında Liten dansende gutt (Küçük Dansçı Çocuk) öykü derlemesiyle yaptı. 2003’te yayımlanan Omars siste dager (Ömer’in Son Günleri), yazarın “Yeni çağdaş edebiyatın önemli bir sesi” olarak tanımlanmasını sağladı ve Tiden Ödülü’nü kazandı. 2005 ürünü Ungdomssangen (Gençlik Şarkısı) romanından sonra 2008’de Himmelarkivet (Gökyüzü Arşivi), 2010’da Brage Ödülü’nü alan Før jeg brenner ned (Yanıp Kül Olmadan Önce) adlı yapıtları yayımlandı.

YANIP KÜL OLMADAN ÖNCE
Yazar: Gaute Heivoll
Çeviren: Deniz Canefe
Tür: Roman 
Sayfa sayısı: 286 Sayfa
Fiyatı: 19 TL
Yayın tarihi: 19 Şubat 2013


Ya Korkularınızdan Beslenen Birileri Varsa!

Salı, Şubat 26, 2013
Kimi zaman küçük korkular insanların hayatlarını zindana çevirebilir. Kedilerden korkan biri için sokaklar tehlikelerle doludur, kaçırılmaktan korkan biri için de öyle. Peki ya bu korkulardan beslenen birileri varsa? İnkılâp Kitabevi'nden çıkan Karanlık Cennet sizi korkularınızın kökenine inmeye davet ediyor. Bulduklarınıza siz de şaşıracaksınız! 

İlk gençlik yılları herkes için korkularla, endişelerle doludur. Sivilceler, karşı cinsle tanışma, başarısız aşk maceraları, kötü giden sınavlar... Ancak bazıları, bu olağan korkuları tadacak kadar bile şanslı olmayabilir. 

15 yaşındaki Will Besting gibi… Okula gitmeyip evde eğitim gören Will, kalabalıklardan, insanlardan korkmaktadır. Bu nedenle iki yıl boyunca Doktor Cynthia Stevens’a tedavi olmak için gider ancak bir sonuca ulaşamaz. Fakat anne ve babası onu tedaviye zorlar. Doktorunun odasında yaptığı küçük bir araştırma, onu tıpkı kendisi gibi fobileri nedeniyle toplumdan uzak yaşamak zorunda kalan 6 gençle daha bir araya getirir. Nerede mi? Karanlık bir ormanın ortasındaki Eden Kalesi'nde... 

Eden Kalesi, korkunun tuzağındaki bu gençlere, şifayı ve korkularından çok daha büyük bir tehlikeyi de beraberinde getirir. Karanlık ve tekinsiz bir ormanın ortasındaki Eden Kalesi, Will'in küçük fobisinden kurtaracak tedavinin yanı sıra başından beri hissettiği ama anlamlandıramadığı onlarca uğursuz sırrı içinde barındırmaktadır. 

Eden Kalesi'ndeki bir laboratuvar ortamında korkularından kurtulmak isteyen bu gençleri, o güne dek hayatlarını zindana çeviren korkularından çok daha büyük tehlikeler beklemektedir... 

Patrick Carman'in kaleminden Karanlık Cennet, Sayfa6 Yayınları’ndan çıktı. Karanlık Cennet ile insan aklının, tıbbın ve korkunun sınırlarını zorlayacaksınız. 


Arka Kapaktan:
Yedi genç. Hepsi de birbirine yabancı. Ama ortak bir özellikleri var: korkuları… Hayatlarını zorlaştıran fobilerinden kurtulmak üzere Dr. Stevens’a başvurmuşlardı. Tedavilere yanıt vermeyince doktorun tavsiyesi ve ailelerinin onayıyla, bir tür özel klinik olan Eden Kalesi’ne gönderildiler. Kasvetli bir ormanın içinde ıssız bir kaleyi andıran bu binada yaşlı bir adam, özel bir tedavi uyguluyordu. Dr. Stevens aileleri Eden Kalesi’nin kesin çare olduğuna inandırmış olsa da, doktorun “7” adlı gizli dosyasına ulaşan Will bu kalenin kendilerine mezar olacağını sezmişti. Şimdi tek istediği, âşık olduğu Marisa’yla birlikte buradan kurtulmak. Fakat bunu başarmak için Eden Kalesi’nin ardında yatan kirli gerçeği ortaya çıkarmak zorunda…

“Karanlık Cennet, bir sonraki sayfaya geçmeye korkacağınız, sürükleyici bir gerilim.”
Los Angeles Times

“Heyecan dolu, harika bir gençlik serüveni…”
Bulletin of the Center for Children’s Books

“Tedavi olacaklarını zannederken içine düştükleri korkunç tuzakla yüzleşmek zorunda kalan yedi gencin tüyler ürpertici hikâyesi…”
Kirkus Reviews


İlk Bakış: Freaky Deaky

Salı, Şubat 26, 2013
Elmore Leonard uyarlaması “Freaky Deaky”den ilk fragman ve afiş yayınlandı...

1956’dan bu yana eserleri sinemaya uyarlanan Leonard’ın romanları yönetmenlerin ilgisini çekmeye devam ediyor. Aktörlükten yönetmenliğe geçiş yapan ama herhangi bir etki yaratamayan Charles Matthau, altıncı filminde... Vasatı aşan tek işi 1995 yapımı Truman Capote uyarlaması “The Grass Harp” iki ödül kazandırmış olsa da, çok duyulmayan filmlerin yönetmeni olarak biliyoruz kendisini... “Freaky Deaky”de aynı yolun yolcusu olacak gibi görünüyor. Christian Slater’ın başını çektiği kadroda Billy Burke, Sabina Gadecki, Crispin Glover, Michael Jai White ve Breanne Racano yer alıyor. Konu da her Leonard romanı gibi çılgınlığa doğru yelken açan olaylarla süslü... 

Yıl 1974... Chris Mankowski, Detroit'te bomba imha ekibinde çalışan bir polisken, seks suçlarına transfer olur ve asıl dinamitlerin orda olduğunu görür. Güzeller güzeli Greta Wyatt'a aşık olunca; zengin, güçlü ve alkolik olan Woody Ricks'i takip etme görevinden uzaklaştırılır. Meleseyi kendi yöntemleriyle el atan Mankowski, bu işin sandığı kadar kolay olmadığını görecektir. Eski siyah panter Donnell Lewis'den seksi kaçak Robin Abbott'a ve bomba partneri Skip Gibbs'e kadar herkes Ricks'in peşindedir. Ve olaylar gitgide çılgınca bir hal alır.

Popüler romancının son uyarlaması dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Tribeca Festivali’nde yapmış ve beğeni toplamıştı. Özellikle fantastik diyalogların ve filmin cezbedici havasının altı çizilmişti. Fragman gayet eğlenceli... Henüz hiçbir ülkedeki gösterim tarihi belli olmayan filmi, merakla bekliyoruz... Muhtemelen ev sinemasında karşınıza çıkabilir, ilginizi eksik etmeyin...



Uyandı… Yanındaki Kadın Kanlar İçindeydi ve Onu Tanımıyordu Bile…

Salı, Şubat 26, 2013
“Mali müşavir Caner, o güne dek hiç uyumadığı kadar derin uyuduğu uykusundan polis tarafından uyandırıldı. Odanın, evin içi polis kaynıyordu, telsiz sesleri arasında kendine gelmeye çalışırken, içinde bulunduğu yatağı, yanında yatan kadını hiç tanımadığını fark etti. Kadın kanlar içindeydi ve ölmüştü. Üstelik bütün bunlar kâbus da değildi… Türk polisiyesinin en tanınmış isimlerinden Osman Aysu’nun son kitabı Özgürlük Tuzağı Sayfa6 Yayınları’ndan çıktı!

Türk edebiyatında polisiye-gerilim deyince akla gelen ilk isimlerden Osman Aysu, son kitabı Özgürlük Tuzağı’nda kriminal psikolojinin kapılarını aralıyor. Olay yeri inceleme polislerini bile şaşırtacak türden bir açılışla başlayan Özgürlük Tuzağı, okuyucuyu aklın, suçun, ucu kolay yakalanamayacak çıkar ilişkilerinin ve beklenmedik sürprizlerin dünyasına davet ediyor sizi. 

Mali müşavir Caner’in, sabah polis tarafından uyandırılıp yanında daha önce hiç tanımadığı   –belki de tanımadığını söylediği– kanlar içinde yatan bir kadın cesedini görmesiyle başlayan kitapta, katil zanlısı Caner, genç ve hırslı bir avukat olan Feride’nin, deneyimli bir cinayet şube komiserinin kesişen yollarına tanıklık edeceksiniz! 

Şizofreni göz mü kırpıyor? 
Güzel eşi Sibel’in, “Alkolle başı hiç hoş değildir, her akşam evine dönüş saati bellidir,” dediği Caner, acaba ikili bir hayat mı yaşamaktadır? 
Ya adı hiçbir dedikoduya karışmayacak kadar steril yaşayan sosyetik isim Serap Üçok sanıldığı kadar masum mu? Peki ya eşinin bir cinayete kurban gittiğini öğrenen Üçok Holding’in sahibi Fazıl Bey… 

Özgürlük Tuzağı, aldığı yüksek alkol ve uyuşturucu maddeler nedeniyle geçirdiği şaibeli gecenin ardından sosyetik bir güzelin ölü bedeninin yanında uyanan ve başucunda kanlı bir hançer bulunan Caner’in içinde kendisinin bile tanımadığı vahşi bir psikopat mı yatmaktadır, yoksa genç adam her ifadesinde söylediği gibi masum mudur? 

Peki, sosyetik güzeli kim, niçin öldürmüştür? Dev bir holdingin sahibinin “sütten çıkmış ak kaşık kadar temiz” görünen zarif ve olgun eşinin, aslında insanların tanıdığı bildiği hayatının çok ötesinde; yasak aşklar, uyuşturucu ve seksüel fantezilerle örülü gizli bir dünyası mı var? Özgürlük Tuzağı bir nefeste okunacak türden bir kitap. Nasıl bittiğini siz bile anlayamayacak ve sarsılacaksınız! 

Özgürlük Tuzağı
Gözüne çarpan manzara korkunçtu.
Hemen yanı başında kanlar içinde yatan bir kadın cesedi vardı. Gözlerine inanamadı.
Yataktaki kadın karısı Sibel değildi ve onu hiç tanımıyordu.
Caner panik içinde yatakta cansız yatan çıplak kadına 
bir daha baktı. Başı zonklamaya başlamıştı. 
Genç adam olanları bir türlü kafasında toparlayamıyordu…

Akıl almaz bir cinayet planı ve gerçeğin izini süren genç bir avukat. Deliller ise tek bir kişiyi işaret ediyor, peki ya o şüpheli gerçek suçlu değilse…

Temponun hiç düşmediği bu kovalamacada kazanan kim olacak? Müvekkilinin masumiyetine inanan 
genç avukat Feride mi?

Polisiye türünün edebiyatımızdaki usta kalemi Osman Aysu’dan heyecanla okuyacağınız yepyeni bir roman...


Vizyona Giren Filmler : 22 Şubat

Salı, Şubat 26, 2013
Üç filmi ağırladığımız vizyonun ağırlığı, tamamen “Kelebeğin Rüyası”nın üstünde... Merakla beklenen film, haftayı sırtlarken ona “Aşk Seansları” eşlik ediyor. “İnadına Film Çekmek” ise tek sinemada vizyona girse de, haftanın kaçırılmaması gereken filmi...


Kelebeğin Rüyası
Yönetmen: Yılmaz Erdoğan
Oyuncular: Kıvanç Tatlıtuğ, Belçim Bilgin, Mert Fırat, Yılmaz Erdoğan
Yaklaşık bir ay önce, ilk uzun fragmanı yayınlandığında yazmıştım görüşlerimi... Bana yavan geliyor bu tip filmler, eziyet gibi geliyor... Sosyal medya sayesinde tavan yapan o beylik laflara yenisini ekleyen fragmanını izlediğimde, heyecanlanmadım... Dolayısıyla, izleyipte değerli zamanımı harcamayı düşünmüyorum... Filmlere aynı pencereden baktığımız dostlarımdan gelen izlenimlerde, görüntü yönetmenliği ile Tatlıtuğ’un performansı üzerinde duruyor. Ben pas geçiyorum...


Aşk Seansları / The Sessions
Yönetmen: Ben Lewin
Oyuncular: John Hawkes, Helen Hunt, William H. Macy, Rhea Perlman
Tam bir bağımsız film... Küçük ve kolay bir öyküden daha büyük bir etki... Şu bakir kalma meselesine yeniden bakıyor olmak ne kadar sığ olsa da, oyuncuların performansıyla büyüyor ve kendini izletiyor Aşk Seansları... Çok dağılmadan, savrulmadan ne anlatmak istiyorsa her yanıyla anlatıyor... Hunt ve Hawkes’in performansları için izlenmeli...


İnadına Film Çekmek
Yönetmen: Reis Çelik
Oyuncular: Tuncel Kurtiz
Tam da afişte yazdığı gibi “iki delinin film çekme macerası”... İkilinin “İnat Hikayeleri” filmini çekmek üzere bol bol doğaçladığı belgesel, sinemamızda benzeri olmayan bir örnek... Beyoğlu Sineması’nın artık sinematek haline gelmesi gerektiğini söylerken, bu hafta perdede akacak olması da ayrı güzellik... Gidin ve bu keyfi çıkarın...



Altın Holivud Stayla: 85. Oscarlar Sahiplenildi

Pazartesi, Şubat 25, 2013
Merakla beklenen Oscar ödülleri, beklentilerin altında bir geceyle sahiplerini buldu. Kırmızı Halıyla başlayan uzun geceyi yorumlamakta bize düştü...

Öncelikle belirteyim, şu kırmızı halı işlerinden oldum olası hiç hazzetmiyorum... Yine etmedim, ablalar abiler ne giydiyse gösterdi, karpuz sergisi mantığıyla gelip geçtiler işte... Üç buçuk saat boyunca amma çene çaldılar yahu... Ne işe yaradı, hiç... Geçiniz efem, geçiniz...

Sevdiğimiz, saydığımız komedyenlerden biri olan Seth MacFarlane'nin sunumuyla başlayan tören daha ilk on dakikasında fenalık geçirtmeye başladı... Yarattığı işlerin altında kalan MacFarlene, törene bir şey katamadığı gibi, yapmaya çalıştığı esprilerle de battı... Son filminden Ted’in sahneye çıkması dışında parlak bir an yaratamadı maalesef... Sahnedeki adam bambaşka biri gibiydi... Salondaki adaylarla dalga geçmenin onun işi olmadığı bolca görüldü... Cesur esprileri yapmak için hafif bir isim olarak kaldı... Akademi’ye, yiyorsa South Park’ın ikilisi Trey Parker – Matt Stone’a verin görevi diyorum burdan....

Törenin sönüklüğünden bahsetmeye devam edersek, Chicago’nun oscar alışının 10. yılı münasebetsizliğiyle filmin oyuncuları sahneye çıkıp şarkı söyledi... Ki, hangi manyak zihniyetin ürünü olduğunu merak etmemek elde değil... Chaning Tatum başta olmak üzere popüler kazmaların da gecede sahneye çıkmış olmaları ayrı kabus... Yetmedi Sefiller ekibi çıktı şarkı söyledi... Russel Crowe kazmasının oscar töreninde şarkı söylediği bir dünyada yaşadığımızı anlayıp, kahrolduk valla... Şarkıcı namına neyseki sahneye üç isim çıktı da biraz kurtardı durumu... Adele biraz ürkek ve tedirgindi ama Shirley Bessey ve Barbara Streisand nasıl efsane olunur dersi verdiler... Anısına bölümünde Slyvia Kristel’in olmaması üç noktalı rezaletin daniskası oldu... Ki dipnot olarak Tony Scott’ın intiharının halen kamera şakası gibi olması da ayrı... 

Gelelim ödüllere... Veriliş sırasıyla değerlendirelim...

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz - Zincirsiz
Önceden belli ödüllerdendi... Benim için süpriz olmadı... De Niro alsaydı küfürü basardım ama Waltz’ın hakettiğini söylemekte mümkün değil... Ödülün sahibi Philip Seymour Hoffman olmalıydı...

En İyi Kısa Animasyon: Paperman
Önceden belli bir ödül daha... Aday olduğu andan itibaren ödülü kucaklayacağı belliydi... Birde en önemli faktör, Wreck-It Ralph’in öncesinde gösterilmesiydi... Beklenen oldu...

En İyi Animasyon Film: Brave
Tamamen stüdyo oyunuyla giden bir ödül oldu... Zaten kesin favoriydi ama haketti mi?... Kesinlikle hayır... Aday beşliden en yaratıcı filmin Wreck-It Ralph’in alması gerekirdi... Sonuna kadar haketmişti...

En İyi Görüntü Yönetimi: Claudio Miranda / Life of Pi
Beklenen ödüldü, kazanacağı belliydi ama hakedilmiş ödül olduğunu düşünmek elde değil... Skyfall ile Roger Deakins sonuna kadar haketmişti... Onuncu adaylığından eli boş ayrıldı...

En İyi Görsel Efekt: Life of Pi
3 boyutlu filmlerin en iyisi olması yetmezmiş gibi, birde sıfırdan kaplan yaratıp oynatınca oscar helal olsun demekten başka çare yok... Hakedilmiş bir ödül oldu...

En İyi Kostüm Tasarımı: Jacqueline Durran / Anna Karenina
Süprizi sıfır olan, neredeyse adaylar açıklandığı andan itibaren kazanılmış ödüldü... Yorum yapmaya gerek yok...

En İyi Makyaj ve Saç: Les Misérables /  Lisa Westcott, Julie Dartnell
Aslında Hobbit’in alabileceği bir ödüldü ama, üç filmlik serinin birincisini akademi pas geçti ve itirazımız olmayan bir film kazandı...

En İyi Kısa Film: Curfew / Shawn Christensen
İzlediğim ve bildiğim kadarıyla en iyisi “Death of a Shadow” olarak gösteriliyordu... Tüm okların gösterdiği ise “Curfew”di... Sonuç olarak, kazanması gereken değil, favori olan oscarı eve götürdü...

En İyi Kısa Belgesel: Inocente / Sean Fine, Andrea Nix
İzleyemediğimiz, fikrimizin olmadığı dallardan biriydi ama favori gösterilen “Open Heart”tı... Süpriz bir kazanan oldu...

En İyi Belgesel: Searching for Sugar Man / Malik Bendjelloul, Simon Chinn
Kesinlikle ödülün favorisiydi... Bir müzisyen belgeseli olması dolayısıyla ayrıca sevinilesi bir ödül... Hazır yakınlarda malum altyazı sitesinde çevirisi çıkmışken, izlemeyi ihmal etmeyin...

Yabancı Dildeki En iyi Film: Aşk / Michael Haneke, Avusturya
İtiraz etmek bir yana, itiraz etmek isteyeni pataklamak gereken ödül... Sahibini süprizsiz bir şekilde buldu... Aday filmler içinde en iyisiydi ve aslında yeri en iyi yabancı değil, en iyi film olmalıydı... Bunca politik havanın arasında aşkın kazanabileceği bir dünyada olmadığımız için, maalesef tek ödülde kaldı...

En İyi Ses Miksajı: Les Misérables /  Andy Nelson, Mark Paterson, Simon Hayes
Skyfall alsa daha iyi olurdu ama itirazımız da yok hani... Jürinin her filmi ödüllendirme mantığındaki seçimlerinden biri oldu...

En İyi Ses Kurgusu: Berabere...
Skyfall / Per Hallberg, Karen M. Baker ve Zero Dark Thirty / Paul N.J. Ottosson
Jürinin en tuhaf kararı olarak tarihe geçti... Böylesine önemli bir organizasyonda, en prestijli ödüllerde bir dalda beraberlik olması, ödülün paylaşılması tam bir fiyasko oldu... Skyfall tek başına almalıydı...

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Anne Hathaway / Les Misérables
Bağıra çağıra verilen ödüllendirden biri oldu... Adaylar açıklandığı andan itibaren kesin gözüyle bakılıyordu zaten... Diğer adayların çok fazla önünde olunca, sonuç kaçınılmazdı...

En İyi Kurgu: William Goldenberg / Argo 
Ödülü hakeden yoktu aslında... Beş filminde birbirine eş olduğu adaylıklarda alması gereken “Zero Dark Thirty”di ama filme kılız yahu... Almaması iyi oldu... Hoş “Argo”ya da kılız ama yapacak birşey yok artık...

En İyi Yapım Tasarımı/Sanat Yönetimi: Lincoln / Rick Carter, Jim Erickson
Anna Karenina’nın hakettiği ödül, herkese yaranalım mantığıyla Lincoln’e gitti... Gecenin tuhaf kararlarından biri oldu dersek abartı olur, süpriz oldu diyelim en iyisi...

En İyi Müzik: Life of Pi /  Mychael Danna
Gecenin sonuna kadar hakedilmiş ödüllerinden biri daha... Kesin favoriydi zaten...

En İyi Şarkı: Skyfall /  Adele, Paul Epworth
En kısır adaylıklardan biriydi... Rakipsiz olarak ödülü kucakladı...

En İyi Uyarlama Senaryo: Argo / Chris Terrio
En saçmasapan ödüllerden biri olarak, nasıl değerlendirildiğini merak ettirdi... Neyi uyarlamışlar, nasıl bir senaryo görmüşler sormak lazım...  “Beasts of the Southern Wild” bu dalda tarihi yazmıştı ama nasip, kısmet işte...

En İyi Özgün Senaryo: Django Unchained / Quentin Tarantino
Benim için gecenin süpriziydi... Tarantino, filmografisindeki en kötü senaryoyla oscar aldı... Tabii hemen eklemek lazım, ikinci oscarıydı ve tamamen teselli olarak verilmişti... Rezervuar Köpekleri ve Pulp Fiction’ın oscarda yok sayıldığı dönemin üzerine ne verilse teselli olacak zaten, o da ayrı...

En İyi Yönetmen: Ang Lee / Life of Pi
Gecenin süprizlerinden biri daha... Lee’nin en iyi filmi değildi... Tamam 3D için en iyi filmlerden biriydi, usta iyi kullanmıştı teknolojiyi ama çok nabza şerbet filmdi... Ödül ya Haneke’ye ya da Behn Zeitlin’e gitmeliydi... Ang Lee kararı çok saçma oldu...

En İyi Kadın Oyuncu: Jennifer Lawrence / Silver Linings Playbook
Favori olarak geldi, ödülü aldı gitti... Ödül Emmanuelle Riva’nın hakkıydı... Riva’yı zamanı gelince anmayı unutmaz umarım jüri... Lawrence’ın oscarlık oyuncu olmadığı da aşikar bu arada...

En İyi Erkek Oyuncu: Daniel Day-Lewis / Lincoln
Vermeseler ayıp olurdu ama bence ödülü hakeden Joaquin Phoenix’ti... Day-Lewis tamamen önemli bir figürü oynamaktan yürüdü gecenin kazananı olmaya... Gecenin en iyi esprisini de bu sayede patlattı...

En İyi Film: Argo
Ödülü alması bir yana, sunuş şekli de iğrençti... First Leydi’nin canlı bağlantıyla beyaz saray’dan açıklaması, er mektubu görülmüştür mantığına çevirdi olayı... Alması bekleniyordu, o da ayrı... Ama hakeden Amour’du, Beasts of the Southern Wild’dı... Adaylar içinde en iyi iki film dururken, politkanın sakız edile edile ödüllendirilmesi iğrenç oldu...

Toplu değerlendirme...

Merak edenler vardır, tahminlerin ne alemde diye... Uzun yıllar sonra ilk kez, tahmin falan yapmadım, yazıp yayınlamadım... Zero Dark Thirty ve Argo’nun konuşulduğu bir yerde, adaylarda bu kadar güçsüzken, tahmin yapmanın zaman kaybı olduğunu ilk günden belirtmiştim zaten...

Her zaman itiraz ettiğimiz, film-yönetmen ödülleri aynı isme gitmeli derken akademi sağlam uçuş yaptı... Ayılana gazoz, bayılana limon mantığıyla Beasts of the Southern Wild hariç her film bir ödül kaptı... Olay bizim belediye festivallerinin ödül törenlerine döndü... Altın Olivud Festivali törenine, belediye başkanı bağlantısı yapar yada ödül verirmiş gibi Obama göründü daha ne olsun... Tam bir türkiş festival kafası, aman kimseyi üzmeyelim kafası... Yaklaşık 25 senedir oscarları izliyorum, bence en kötü oscar töreniydi... Hem sonuçlar hem de tören açısından...


Extra Bonus: 
Ben Affleck'e usulca arkadan sokulup, herkesin elindeki kendine diyesim var...


Dizi Ajandası : 25 Şubat / 3 Mart

Pazartesi, Şubat 25, 2013
Dizi ekranında yine bolca diziyle, her zevke hitap yapımlar peşpeşe sahne alıyor. Perşembe akşamının kısırlığı dışında, tüm diziler yerli yerinde... Yine sezon finalleri ve yeni dizilerin prömiyerleriyle şenlenen hafta sezonun sonuna doğru giderken, finallere de geri sayıyor...

“Death In Paradise” ve “Bunheads”in sezon finalleriyle başlayan haftayı, salı akşamının yenisi “Golden Boy” ile merakla ikinci bölümü beklenen “Cult” sürdürecek... Çarşamba günü “Psych” yeni sezonunu açarken, perşembe akşamının yıldızı “Zero Hour” olacak... Afişleriyle heyecan yaratmaya başlayan “Red Widow” ise haftanın son yenisi olarak, iki bölümlük özel yayınla açılışını yapacak...


Pazartesi:
2 Broke Girls  2x18  And Not-So-Sweet Charity
90210  5x15  Strange Brew
Being Human (US)  3x7  One is Silver and the Other Pagan
Bones  8x17  The Fact in the Fiction
Bunheads  1x18  Next!  [Sezon Finali]
Castle  5x16  Hunt
Dallas  2x6  Blame Game
Death In Paradise  2x8  [Sezon Finali]
Deception  1x8  Stay With Me
How I Met Your Mother  8x18  Weekend at Barney's
Mike & Molly  3x6  Molly’s New Shoes
Monday Mornings  1x4  Forks Over Knives
Rules of Engagement  7x4  Cupcake
Seed  1x4  The Ultra Sound and the Fury
Switched at Birth  2x8  Tight Rope Walker
The Carrie Diaries  1x7  Caught
The Following  1x6  The Fall


Salı:
Body of Proof  3x2  Abducted - Part 2
Cougar Town  4x8  You and I Will Meet Again
Cracked  1x8  The Thump Parade
Cult  1x2  In the Blood
Derek  1x5
Go On  1x17  Ring And Miss
Golden Boy  1x1  Pilot  [Yeni Dizi]
Hart Of Dixie  2x16  Where I Lead Me
Justified  4x8  Outlaw
NCIS  10x16  Detour
NCIS: Los Angeles  4x16  Lohkay
New Girl  2x18  Tinfinity
Pretty Little Liars  3x21  Out of Sight, Out of Mind
Raising Hope  3x19 3x20 Making the Band / The Old Girl
Smash  2x4  The Song
The Lying Game  2x8  Bride and Go Seek
The Mindy Project  1x16  The One That Got Away
The New Normal  1x17  Rocky Bye Baby
White Collar  4x15  The Original


Çarşamba:
Arrow  1x16  Dead to Rights
Chicago Fire  1x17  Better To Lie
Criminal Minds  8x16  Carbon Copy
CSI  13x16  Last Woman Standing
Guys With Kids  1x17  Divorce Party
Law & Order: SVU  14x16  Funny Valentine
Modern Family  4x17  Best Men
Nashville  1x14  Dear Brother
Psych  7x1  Santabarbaratown 2  [Yeni Sezon]
Southland  5x3  Babel
Suburgatory  2x15  Leaving Chatswin
Supernatural  8x16  Remember the Titans
The Americans  1x5  COMINT
The Middle  4x17  Wheel of Pain
The Neighbors  1x18  Camping
Whitney  2x11  Slow Ride


Perşembe:
1600 Penn  1x7  To The Ranch
Anger Management  2x8  Charlie & Catholicism
Archer  4x7  Live and Let Dine
Community  4x4  Economics of Marine Biology
Legit  1x7  Health
Zero Hour  1x3  Pendulum


Cuma:
Banshee  1x8  We Shall Live Forever
Last Man Standing  2x15  Breaking Curfew
Malibu Country 1x15  Oh Brother
Nikita  3x12  With Fire
Portlandia  3x11  Blackout 
Spartacus  3x5  Blood Brothers
Touch  2x5  Eye to Eye


Pazar:
Being Human (UK)  5x5  No Care, All Responsibility
Bob's Burgers  3x15  O.T. The Outside Toilet
Californication  6x7  The Dope Show
Call The Midwife  2x7
Enlightened  2x8  Agent of Change [Sezon Finali]
Family Guy  11x14  Call Girl
Girls  2x8  It's Back
House of Lies  2x7  The Runner Stumbles
Lost Girl  3x7  There’s Bo Place Like Home
Motive  1x4  Against All Odds 
Mr. Selfridge  1x9
Once Upon a Time  2x15  The Queen is Dead
Red Widow  1x1 1x2  Pilot / The Contact  [Yeni Dizi]
Shameless (US)  3x7  A Long Way From Home
The Cleveland Show  4x11 4x12  Pins, Spins and Fins... / Brownsized
The Good Wife  4x15  Going for the Gold
The Mentalist  5x15  Red Lacquer Nail Polish
The Simpsons  24x14  Gorgeous Grampa
The Walking Dead  3x12  Clear
Vikings  1x1  Rites of Passage  [Yeni Dizi]


İlk Bakış: Stoker / Lanetli Kan

Cumartesi, Şubat 23, 2013
İntikam Üçlemesi'nin yönetmeni Güney Koreli sinemacı Park Chan-wook'ın Amerika'da çektiği ilk film olan Stoker / Lanetli Kan, 32. Uluslararası İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimlerinin ardından, 26 Nisan’da vizyona giriyor.

Önce resmi sinopsise bakalım...
Babasının ölmesiyle annesiyle bir başına kalan India'nın ilk kez tanıştığı gizemli amcasıyla arasında korku ve öfkeden doğan garip ilişkiyi anlatan filmin kadrosunda Nicole Kidman, Mia Wasikowska ve Matthew Goode'yi başrollerde yer alıyor. Lanetli Kan’ın sıra dışı senaryosu ise Wentworth Miller’a ait. 

India Stoker (Mia Wasikowska) çok sevdiği babası ve en iyi arkadaşı Richard’ı (Dermot Mulroney) 18. doğum gününde trajik bir trafik kazasında kaybeder. Babasının uzun zamandır kayıp olan kardeşi Charlie’nin (Matthew Goode) beklenmedik bir şekilde cenazeye gelmesi, India’yı duygusal açıdan dengesiz olan annesi Evie (Nicole Kidman) ile kalmaya zorunlu kılar. India başlangıçta şüphelendiği büyüleyici ama gizemli olan amcasıyla ne kadar çok ortak noktası olduğunu zamanla fark edecektir.

Charlie, India’ya yavaş yavaş kendini gösterir. India, karizmatik amcasına delicesine aşık olmaya başlar ve onun gelişinin tesadüf olmadığını fark eder. India’nın hayatı, amcasının rehberliğinde sıradışı bir şekilde yeniden inşa edilecektir. 

Oscar ödüllü Nicole Kidman, Evie karakterine hayat veriyor. "İlk İngilizce filmimde Nicole Kidman kalitesinde bir aktris ile çalışıyor olmam büyük bir lütuf." diyor Park.   

Park, Kidman’la çalışmaktan heyecan duyduğunu söylesin, bizim heyecanımız başka... Ridley Scott’ın yapımcısı olduğu filmle, ilk ingilizce işine imza atacak olan yönetmen benzer yoldan geçen isimlere göre daha şanslı... Hollywood’da uzun süredir çevrilmemiş filmlerin en ünlüsü olarak anılan senaryonun ona teslim edilmesi ilk önemli detay... Yaratıcı senaryonun son yıllarda çıkmadığını düşünürsek, Park’ın da katkısıyla iyi bir film görmeyi bekliyoruz. Görüntü yönetmeni yine Chung-hoon Chung... İntikam üçlemesinde de birlikte çalışmışlar ve iyi bir ikili olmuşlardı, ki Park’ın istediği atmosferi kurduğunun ipucu olarak almak mümkün. Malumunuz stüdyo müdahalelerinden nasibini fazla almayacağını da anlıyoruz. Kurgu masasında Nicolas De Toth oturmasıysa künyenin en zayıf noktasını oluşturuyor. Oyuncu kadrosunda en önemli yükü sırtlayan Nicole Kidman ve Mia Wasikowska’ya itirazımız yok... Lakin yanlarına daha iyi oyuncular eklenseydi tadından yenmezdi diye düşünmemek elde değil. Matthew Goode, Dermot Mulroney ve Jacki Weaver yine de üzerlerine düşeni yapmışlardır diye umuyoruz... Müziklerdeki Clint Mansell imzası da önemli...

Şu ana kadar kulağımıza gelen herşey olumlu, gezdiği festivallerde aldığı tepkiler yılın en iyi filmlerinden biriyle karşı karşıya olduğumuzu müjdeliyor... Merakla İstanbul Film Festivali’nde izlemeyi bekliyoruz... Umarım, 26 Nisan’da gösterime girdiğinde de bol kopyayla her sinemayı şenlendirir de, herkes bu ziyafete ortak olabilir...



Hayko Cepkin “Aşkın Izdırabını...”

Cumartesi, Şubat 23, 2013
Kısa sürede yerli rock sahnesinin önemli renklerinden biri haline gelen Hayko Cepkin’in dördüncü albümü “Aşkın Izdırabını...” geçtiğimiz aylarda raflardaki yerini aldı... İlk albümün demovari olduğunu hesaba katarsak aslında üçüncü albümü...

1997’de kariyerine başlayan Cepkin, kısa sürede önemli müzisyenlerle aynı sahneyi paylaşmış, çeşitli albümlerde yaptığı düzenlemelerle yavaş yavaş adını duyurmaya başlamıştı. 2005’de gelen ilk albüm “Sakin Olmam Lazım” ile kendisini anlatmıştı. Albümün demo gibi olduğunun altını kendisi de çiziyor. Demo gibi de olsa ilk albüm, peşpeşe gelen kliplerle önemli bir kitle edinmesini sağladı. Arayı fazla uzatmadan ikinci albümü “Tanışma Bitti” adıyla 2007’de yayınlayan Cepkin’in konusu bu kez korkuydu ve korkularımızla yüzleşmemiz gerektiğini söylüyordu... Daha profesyonel olmasıyla bugün duyduğumuz Hayko Cepkin soundunun temellerini de atan albümün, bolca hit şarkı barındırmasıyla halen en iyi albümü olarak adlandırılması boşuna değil elbette... 2010’da yayınlanan “Sandık” ise bu kez rotayı ölüme çevirmişti. Tanışmış, korkularımızla yüzleşmiştik şimdi de en büyük korkuyla yüzleşmemiz gerekiyordu. Kaçınılmaz gerçekle ölüm ile açılan sandık ile yine iyi iş çıkaran Cepkin, rock müzikte kendine ait yeri daha da sağlamlaştırmakla kalmadı, koca bir paragraf açtırdı... 

Cepkin’in sandığından bu kez aşk çıkmış... 14 şarkıdan oluşan albüm, 3 alternatif vesiyon ve bir boynuz track eşliğiyle aslında 10 yeni şarkı barındırıyor. Yine önceki albümlere eş bir soundla Cepkin, aşka dair içgüdüleri, platonikliği, kıskançlığı işliyor... Üç albümdür yazdığı sözlerden farklı olarak çokta farklı birşey söyleyemiyor ilk kez... Aşk ne kadar derya deniz konu olsa da, müzisyenler için ikircikli bir konu aslında... Kadınların daha detaycı sözleri yanında erkeklerin daha düz bir bakış sergilediğini görüyoruz sık sık... Daha afili cümle kurduklarını zannederken, aslında içi boş cümleler kuruyorlar. Cinsiyetçi bakış açısıyla yazılmış aşk şarkıları da genelde bu sebepten içi kuru kalıyor, etkisiz oluyor. Cepkin de aynı yolun yolcusu olmuş. Etkili bir cümle, etkili bir melodi yada şarkı barındırmıyor bu yüzden albüm... Aşkı anlatan 14 şarkı, daha çok okuduğumuz bir kitabı ya da filmi hatırlatıyor... 

Cepkin albümünü şu sözlerle anlatıyor; “Şarkılarımın hepsinin teması aşk, fakat bilindik şekilde değil. Her şarkı, insanoğlunun zamanla türettiği duygusal ve psikiyatrik rahatsızlıklarının çevresinde dolanıyor. Şarkıların adları da bu sebeple ya rahatsızlıkların toplumdaki bilinen adlarından ya da o tanımlamalara en yakın hallerinden yola çıkarak konmuştur. Bu albümde, diğer albümlerde hissedilen gotik etki yerine daha endüstriyel, daha elektronik bir etki kullanılmıştır.”

Hangi bilinmezliği keşfettiğini sormak lazım aslında... Şarkı adlarından itibaren ortada yeni bir şey yok, herhangi bir etki yok... Özellikle “Sandık”tan sonra daha etkisiz kalıyor “Aşkın Izdırabını...”, vasat şarkılar, beylik laflar ve muhabbetlerle bezeli albüm beklentilerin altında tınlıyor... 


Onun işi sıradan günlere renk katmak! : Olga

Perşembe, Şubat 21, 2013
Olga'nın maceraları iki eğlenceli öyküyle başlıyor. Çocuklar bu küçük kahramanı çok sevecek. Olga bu, herkesi her an her yerde şaşırtabilir!

Olga iki çocuklu bir ailenin küçük kızı. Esther adında bir ablası var. Ondan birkaç yaş büyük. Bir pazar sabahı ailece evdeler. Bildiğiniz tatil günü işte. Az didişme, biraz can sıkıntısı, biraz oyun, biraz okul hazırlığıyla geçecek… zannettiyseniz yanıldınız! Olga hiç durur mu, aklına gelenleri bir bir uyguluyor, bu sıradan günü kendince renklendirmeye çalışıyor!
Kitapta yer alan ikinci öyküde Olga’yla ailesi kar tatiline gidiyor. Kayak yapacaklar. Ama tatil daha başından sarpa sarıyor. Eziyetli bir yolculuğun ardından vardıkları kayak merkezinde Olga’yı hiç ummadığı maceralar bekliyor. Ee, Olga’ya göre hayat dediğin maceralı, eğlenceli olmalı zaten!

Eğrisiyle doğrusuyla bıcır bıcır bir kahramanla tanışmaya hazır mısınız? İlkokula giden Olga, ablasıyla, ailesiyle, arkadaşlarıyla maceralar yaşıyor, oyunlar oynayarak sıradan günlerine renk katmaya çalışıyor. Kimi zaman yanlış anlaşılmaktan, kimi zaman haksız yere ceza almaktan yakınan bu küçük kıza bazen gülecek, bazen kızacak, bazen yardım etmek isteyecek ama her koşulda onunla iyi vakit geçireceksiniz. Dizinin her kitabında iki öyküsünü okuyacağınız Olga, gönlünüzü fethetmeye aday! 

Geneviève Brisac kimdir?
Paris, Fransa doğumlu Geneviève Brisac, Ecole Normale’in edebiyat bölümünden mezun oldu. Çocuk kitaplarının yanı sıra yetişkinler için de roman, öykü ve denemeler yazıyor. Brisac’ın ayrıca bir tiyatro piyesi bulunuyor. l’école des loisirs adlı yayınevinde çocuk ve gençlik kitapları editörlüğü yapan Brisac, birçok genç romancının tanınmasında rol oynadı. 1996 yılında Week-end de chasse à la mère adlı romanıyla Prix Femina ödülü alan yazar, bu romanının senaryolaştırılmasında da rol alıyor.

”Olga”
Teknik Özellikler:
Yazan: Geneviève Brisac
Resimleyen: Michel Gay
Fransızcadan Çeviren: Ece Nahum
Yayınevi: Hayykitap - 206
Kategori: Yaşasın Çocuklar - 41
Sayfa sayısı: 96
Birinci baskı: Şubat 2012
Fiyatı: 9 TL
Ebat: 13x19,5
ISBN: 978-605-5181-13-0


İlk Bakış: Hazine Avcısının Maceraları 3D / Tad, the Lost Explorer

Perşembe, Şubat 21, 2013
Gişe rekorları kıran ve son yılların en kaliteli animasyonlarından biri olarak gösterilen Hazine Avcısının Maceraları, eğlence dolu hikayesiyle hem çocukları hem yetişkinleri maceraya davet ediyor. En yenilikçi ve modern 3D teknikleriyle çekilen film, birbirinden renkli karakterleri ve sürükleyici hikayesiyle dikkat çekiyor. 17 Şubat 2013’te verilen Goya Ödülleri’nde En İyi Animasyon, En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Yeni Yönetmen olmak üzere tam 3 ödül kazanan film, ülkemizde Kuzey Güney’in yıldızı Buğra Gülsoy’un seslendirmesiyle ve 3D seçeneğiyle 15 Mart’ta vizyona giriyor.

Filmin konusu şöyle;
Tad, aynen kahramanı Max Mordon gibi ünlü bir arkeolog ve hazine avcısıdır…rüyalarında tabii! Gerçekte ise Tad Şikago’da çalışan bir inşaat işçisidir. Çocukluğundan beri en büyük hayali hazine peşinde koşan bir kahraman olmaktır. Nihayet bir gün şans ona güler ve bir dizi yanlış anlaşılmalar sonucunda, Tad kendini Peru’daki Kayıp Şehir’i bulmak için yola çıkacak olan bir profesörün yerine geçmiş olarak bulur. Profesörün güzeller güzeli kızı Sara da bu macerada ona eşlik edecektir.  Sonunda hayalleri gerçek olan Tad’e bu görevde çok özel bir grup kahraman yardım eder: Tropik kuş Belzoni ve çılgın köpek Jeff.  Acaba mumyalar, ateş topları, vahşi hayvanlar ve kötü adamlarla dolu bu tehlikeli macerada Tad ve arkadaşları Kayıp Şehir’i kurtarabilecekler midir?

Yedi kişilik senaryo ekibi tarafından yazılan filmin yönetmeni Enrique Gato, iki kısa anmiasyondan sonra ilk uzun metrajında... Gato, 2006 ve 2007’de iki kısa Tadeo Jones filminin yönetmeni aynı zamanda... Ortada altı yıllık bir emek var... Kısa filmleri ödül kazanmış ve bunun üzerine uzun metraja dönüşmüş... Onun da sonucu yeni ödüller olmuş... 90 dakikalık İspanyol animesi, gayet eğlenceli görünüyor... İçinizdeki çocuğa hayal etmekten vazgeçme demeyi bekliyor...  



Soykırımdan Kurtuldu, Gurulara İlham Kaynağı Oldu: Yaşayan Mucizenin Kitabı Şimdi Türkiye’de

Çarşamba, Şubat 20, 2013
Alice Herz Sommer, Franz Kafka’nın, Freud’un, Rilke’nin hafta sonları konuk olduğu bir evde büyüdü. 39 yaşında tanınmış bir piyanistti. Ailesi  Naziler tarafından katledildi. Toplama kampında geçirdiği 2 yılın ardından hayatına ve müziğe devam etti. 108 yaşında hayatını kaleme aldı ve pozitif yaşam gurularının ilham kaynağı oldu.

“Yaşayan Mucize” olarak anılan Sommer’in olay kitabı, Alice’in Dünyası  İnkılâp Kitabevi’nden çıktı!

“Alice Herz Sommer hayatıyla ve eserleriyle, düşünce biçimlerimizin hayatımızı değiştirdiğinin canlı kanıtı”,  “Alice, insan ruhunun her türlü felaketin üstesinden gelebilecek kadar güçlü olduğunun kanıtı” Bu sözleri dünyaca ünlü yaşam gurusu Antony Robbins ve diğer meslektaşları söylüyor. Alice gülümsemenin, sevginin ve şükran duygusunun, aklın sınırlarını zorlayan vahşetle bile başa çıkabileceğini defalarca kanıtladı ve gülümseyerek mucizeler yaratmaya devam ediyor.  

Peri masalına korkunç son!
Alice’in hayatının her bir dönemi ayrı ayrı sinema filmlerine konu olacak türden. 1903’te Prag’da zengin ve entelektüel Sommer Ailesi’nin küçük kızı olarak dünyaya geldi. Müzikte yetenekliydi. Evlerinin daimi konukları, Kafka, Rilke ve Freud gibi isimlerdi. Alice onlara piyano çalarak büyüdü. Kanser teşhisi konduğunda henüz 30 yaşında bile değildi. Teşhise ilk tepkisi gülümsemek oldu: “Kanserim ama yaşıyorum, tedavi olabilirim.” Kanseri gülümseyerek atlattı. Takvimler 1943’ü gösterdiğinde bir sabah evi basıldı. Tüm ailesi, SS subayları tarafından alındı. Toplama kampında onlarca ölüme tanık oldu.  

Cehennemde cenneti yarattı
Zenginlik ve şaşanın içinden gelen genç piyanist, oğluyla beraber iki yıl boyunca soğuk taşların üzerinde uyudu, açlıkla boğuştu ama Alice’in asıl büyüsü bir toplama kampının ölüm kokan ortamında başladı. Alice önce kendisinin sonra da oğlunun korkularının üstesinden geldi. Binlerce insanın açlıktan öldüğü toplama kampında yiyecek soran oğluna gülümseyerek, “Karnımızı doyurmak için yemek yemek şart mı, bak dışarıdan müzik sesi geliyor, doymuyor musun?” dedi. Ölüm kokan toplama kampında, oğlunu koruyabilmek için Hayat Güzeldir filmini andıran küçük bir yalan kurguladı: Bütün yaşananlar bir oyun. Bu oyun bitince evimize gideriz. Oyun bitene kadar eğlenelim! 

Kitabı 17 dile çevrildi  
Alice iki yıl boyunca onlarca ölüme tanık oldu, açlıkla, sistematik işkenceyle boğuştu ama bir gün olsun gülmeyi, oğluyla oyunlar oynamayı ihmal etmedi. Serbest kaldığında ise, yaşadığı acıları bir kenara bırakarak, nefes aldığı için, oğluyla beraber olduğu ve piyano çalabildiği için şükretti. 108 yaşına geldiğinde ise yaşadıklarını kaleme aldı. 

Bu kitapla Alice mucizesini dünyayla paylaşma fırsatı yakaladı. 2010 yılında yayımladığı ilk kitabı ile dünyaca ünlü pozitif yaşam gurularının dikkatini çekti. Alice onlara göre, düşüncenin hayatı değiştirdiğinin canlı bir kanıtıydı. Kendisiyle onlarca röportaj yapıldı, kitabı 17 dile çevrildi. Alice şu an 110 yaşında, her gün yürüyüş yapıyor, piyano çalıyor, konferanslar veriyor ve workshoplar düzenliyor ama yaptığı en önemli işin gülmek ve şükretmek olduğunu söylüyor.  

Alice’in dünya çapında olay yaratan kitabı, Alice’in Dünyası İnkılap Kitabevi’nden çıktı. 

Alice’in öyküsünü kendisinden dinlemek isteyenler için: 

Arka Kapaktan: 
Hayat Güzeldir filmini izlemiş miydiniz? Filmde Nazi kampına düşen Yahudi baba, minik oğluna eğlenceli bir oyunun içinde olduklarını, eğer kazanırlarsa ödül olarak tanklardan birini alacaklarını söyler. Kafka’nın, Rilke’nin, Freud’un ziyaret ettiği bir evde yetişen Alice’in hayatında ise bu oyun bir mizansen değil, gerçeğin ta kendisidir. Başarılı bir piyanist olarak dünya çapında isim yapmak üzereyken altı yaşındaki oğluyla birlikte Nazi kamplarından birine düşen Alice, orada oğluna kocaman bir tiyatro sahnesinde olduklarını, eğer uslu durursa bazı oyunlarda rol alabileceğini söyler ve bu cehennemden  kurtularak yepyeni, umut dolu bir hayat kurmayı başarır. Seneler sonra ünlü kişisel gelişim uzmanı Anthony Robbins’le bir röportajında soykırımdan nasıl kurtulduğunu, “Her yeni gün bir mucizedir… Kötü olanı zaten biliyoruz, ben daima iyiye doğru baktım,” sözleriyle açıklar. 

Onun hayatı kadere karşı duruşun, yılmazlığın, inancın, hayata daima gülümseyebildiğimizde mucizelerle karşılaşabileceğimizin gerçek öyküsü… Alice’in Dünyası yaşam sanatındaki ilham kaynağınız olacak bir başucu kitabı…


İlk Bakış: Beautiful Creatures

Çarşamba, Şubat 20, 2013
Aynı adlı çok satar kitap serisinden merakla beklenen uyarlama “Muhteşem Yaratıklar” vizyona gün sayıyor. “İyi ile kötü arasında engellenemez savaş başlıyor ve tüm karanlık sırlar gün ışığına çıkıyor” sloganıyla yaklaşan filme biraz daha yakından bakalım...

17 yaşındaki Ethan Wate (Alden Ehrenreich), aylardır aynı rüyayı görmektedir. Gizemli bir genç kız, kendisini bir İç Savaş alanında beklemektedir. Ethan karşı konulamaz biçimde onunla olmak istemektedir fakat bilinmeyen bir tehlike vardır - ve her seferinde bir yıldırım çarpar ve Ethan kıza ulaşamadan onu öldürür.

Bu rüyalar dünyasındaki tehlike bile Ethan’ın gerçek hayatta Gatlin, Güney Carolina’da uyandığı hayatına tercih edilirdir. Burası küçük ve 21.yüzyıla ayak uyduramamış, tutucu bir kasabadır; burada hiçbir şey asla değişmez ve hiçbir şey olmaz. Annesinin ani ölümünün ardından tamamıyla içine kapanın babasıyla eve tıkılan Ethan, ancak kitaplarda okuyabildiği hayatlara hasret duyar. 

Fakat Ethan’ın sıradan hayatı, gotik Ravenwood Manor’un münzevi sahibi Macon Ravenwood (Jeremy Irons)’ın yeğeni olan Lena Duchannes (Alice Englert) adlı güzel ve gizemli kızın gelmesiyle sarsılır. Ethan aniden Lena’ya tutulur; her ne kadar bela bu kızın peşini bırakmıyor gibi görünse de ve onun kontrolünün ötesinde güçlere sahip olan bir Caster olduğu aşikar olsa da.   Kasaba muhafazakar Bayan Lincoln (Emma Thompson) tarafından yönetilmektedir ve kızın sürgüne gönderilmesini ister. Even Gatlin’in her şeyi bilen kütüphanecisi  Amma (Viola Davis), tarihin tekerrür etmesinden korkar - 16.yaşına yaklaşan Lena’nın aile sırrının ve lanetin yeniden belirmesinden. Bir Caster’ın Aydınlık ya da Karanlık’ın güçlerince seçildiği bir zamandır. 

Fakat Lena’nın kaderi onu ve Ethan’ı karmakarışık büyülerin ağına ve kaçışı olmayan bir tehlikeye çoktan lanetle mühürlenmiş olabilir. 

Richard LaGrevenese’in yönettiği; Emma Thompson, Alice Englert, Alden Ehrenreich, Emmy Rossum, Jeremy Irons ve Viola Davis’in rol aldığı film, gişede iş yaparsa seriye dönüşecek ve benzeri fantastik serilerin etkisini yakalamaya çalışacak. Bu yüzden kadro yeni yıldız adaylarını beraberinde getiriyor. Onların yanına tecrübeli karakter oyuncuları da eklenerek iyi bir karışım elde edilmiş. Zaten bu tip filmlerde oyuncuya değil, hikayeye odaklanılması gerektiğinden doğru seçim yapılmış. Kitap serisinin fanatiklerinin oyuncu kadrosuna dair yorumları elbette vardır... Yapımcılarının da oscar adaylıklarıyla dolu kariyere sahip olduğunun altı bolca çiziliyor. Filme dair beklentileri yaratacak olan isim benim için yönetmen, ki aynı zamanda senaryonunda sahibi... 

Richard LaGrevenese, senarist yönü ağır basan isimlerden... Adını ilk olarak “The Fisher King” ile duymuştuk. Yönetmenlik kariyerine ise şimdilik dört buçuk film sığdırmış durumda. İlk filmi “Living Out Loud” ile 1998’de iyi iş çıkaran yönetmen, beş yıl sonra Ted Demme ile birlikte müthiş bir dökümantere imza atmıştı. Yeri gelmişken “A Decade Under the Influence”in izlenmesi gereken belgesellerden biri olduğunu belirteyim. “Paris, je t'aime”in yönetmenlerinden biri olan LaGrevenese, son olarak 2007’ye iki film birden sığdırmıştı. “Freedom Writers” ve “P.S. I Love You” ile iyi iş çıkardı... İlk kez fantastik bir film için, özellikle de bu bütçede film için kamera arkasına geçiyor... Durumu hep birlikte göreceğiz ama ben en azından izlenirlik bakımından iyi bir film bekliyorum...

Fragmandan görünen tipik bir ergen masalı olduğu... Ne eksik, ne fazla... Yine klişelerle dolu bir filmle karşı karşıyayız... Gençlerin dışında kalan seyircilerin ilgi göstermeyeceği de şimdiden belli... “Beautiful Creatures” 1 Mart’ta vizyonda...


Daha fazlasını merak edenleri, yapım notlarıyla başbaşa bırakalım...

Gatlin, Güney Carolina, asla hiçbir şeyin olmadığı, sessiz bir Güney kasabası gibi görünebilir. Fakat buzdağının görünen yüzünün ardında garip ve mucizevi güçler vardır, kökleri geçmişe dayanan ve kasaba insanlarının aklına bile gelemeyecek şekilde yeniden ortaya çıkmak üzere olan şeyler. 

Kami Garcia ve Margaret Stohl’un New York Times en çok satanlar listesinde en üst sıralara çıkan ve serinin ilk kitabı olan MUHTEŞEM YARATIKLAR tüm dünyada çok popüler hale geldi. Hikayenin ana eksenindeki karakter Ethan, küçük kasabadaki sıradan hayattından ‘yırtmaya’ çalışan bir lise öğrencisidir ve bir Caster olan Lena da doğaüstü güçlere sahiptir. Lena 16 yaşına girerken ve The Claiming ile yüzleşirken, ailesine dair bu lanetten kurtulmaya çalışıyordur...ve Aydınlık ya da Karanlık’ın güçleri tarafından seçilmekten de. 

Hikayenin tüm dünyada çok sevilmesinin ardında yatan sadece aşkın, talihsiz aşıkların hayatında her şeyi yenip yenemeyeceği sorusu değil, aynı zamanda bu aşıkların birey olarak kaderleri üzerlerinde bir seçim hakkı olup olmadığının da irdelenmesi. 

Oscar adayı yazar Richard LaGravenese’ı da bu hikayeyi yalnızca adapte etmekle kalmayıp, filmi de yönetmeye iten bu oldu. “Mitolojileri severim ve küçük bir kasabanın altında yatan mistik dünya da çok zengindi. Fajat beni etkileyen daha çok kitaptaki o büyük fikirdi, Kami ve Margaret’i anlatan bu başlangıç hikayesi çok iyi anlatılmıştı. İleri sürülecek olan bir genç kızın aslında kim olduğunu bulmaya çalışması ve aynı zamanda bu genç çocuğun da onu savunma cesareti göstermesi. Bunun üzerinde oynanabilecek evrensel bir fikir olduğunu düşündüm çünkü her birimiz, bize miras kalan kalıtsal durumlar dışında birey olarak kim olduğumuzu ileri sürmek durumunda kalıyoruz.”

Yapımcı Erwin Stoff ekliyor, “Film gerçekten de büyüme sırasındaki deneyimlere dair çok evrensel bir gerçeği sunuyor; genç yaştaki birinin illa da ona biçilen rolü kabullenmeyip, kendisine uygun bir yolu seçme hakkını sunan olasılığı seçme yetisini irdeliyor.”

Film, Alcon Entertainment afişi altında yapılıyor. Yapımı Andrew A. Kosove diyor; “Kitap, romantizm ve doğaüstü öğeleri mükemmel bir kombinasyonla sunuyor. Richard LaGravenese ile çalışıyor olmaktan da çok mutluyuz.”

“Taze bir çekimle karşımıza çıkan, bir nevi Romeo ve Juliet aşk hikayesi.” diyor yapımcı Molly Mickler Smith. “Caster’ların dünyasına bir Mortal’ın bakış açısından giriş yapabilmek hoşuma gitti, özellikle de Ethan’ın gözünden. Sonuçta biz de birer Mortal’ız (ölümlü), ondaki korku ve dehşet duygularını anlayabiliyoruz, ona aşık olduğunda bile.”

Bu bakış açısı Ethan Wate rolündeki Alden Ehrenreich’in de ilgisini çekiyor. “Ethan dünyasını kendi istediği hale getirebileceğine ve bariz biçimde onun gerçekliğinden uzak olan bu kızı kazanabileceğine inanıyor. Bana kalırsa, izleyenler onunla çıktıkları bu yolculukta eğlenecekler, o çabalarken onun kafasında olmaktan da.”

Herkesin birbirine benzediği bir kasabada, Lena’nın kendine özgü halleri Ethan’ın ilgisini çeken şey oluyor. Genç bir Caster’ı canlandıran Alice Englert anlatıyor; “Beni filme çeken asıl şey iyi ile kötünün arasındaki bitmek bilmeyen mücadelenin çok insani duygular üzerinden anlatılıyor olmasıydı.”

Caster ve Mortal (ölümlü) dünyası arasındaki tek dans Aydınlık ve Karanlık arasındaki değil, aynı zamanda geçmiş ve şimdi arasındaki de aynı zamanda ve bunların tümü geleceği etkileyen birer dalga yaratıyor. 

Yapımcı David Valdes anlatıyor, “Şimdiki zamanla, Casterların bu kasabada jenerasyonlar boyunca yaşamış olması konsepti beni çok etkiledi. Richard’ın bu tanıdık ama bir o kadar da başka dünyaya ait olan  ortamı yakalamakla mükemmel bir iş çıkardığını düşünüyorum.”

“Richard’ın kitaba yaklaşımı çok özgün oldu; fantazi ve mizahın karanlık yanlarını dengeledi ve bu da bizi çok etkiledi. Yazarın büyük ilgisini ve desteğini görebilmemiz de çok önemli oldu” diye ekliyor yapımcı Broderick Johnson.

Yazar Margaret Stohl şöyle diyor, “Daha en başından Richard ve yapımcılar karakterleri ve yarattığımız dünyayı anladılar. Onların gayesinin bizimkiyle paralel olduğundan emindik, ki bu da bizim için çok önemliydi.” 

“Richard’ın senaryosundan çok etkilenmiştim.” Stohl’un yazı partneri Kami Garcia, anlatıyor “Yalnızca yazıda ve okuyucuların zihninde yer eden bir dünyayla bu kadar ilgilenmesi ve bu dünyaya bir dolu detay ekleyebilmesini görmek dahi yorucuydu.”

LaGravenese ekliyor, “Daha başından, Margaret ve Kami bana kitabun ruhunu ve özünü kavrayabildiğimiz sürece, mutlu olacaklarını söylemişti. Filmin zamanlaması içerisinde kesinlikle bazı öğeleri ve karakterleri indirgememiz gerekiyordu ve sonunda bize, asıl göstermek istedikleri şeyi, temelde bir aşk hikayesini yansıtabildiğimizi söylediklerinde inanılmaz mutlu oldum.” 


 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template