Bazıları dünyayı değiştirmek ister, daha iyi bir yer olması için çabalarlar… Yanlış olduğunu düşündükleri hiçbir şeye kayıtsız kalamazlar. Kiminin yolu sinemadan geçer, kiminin müzikten, kimi çizer, kimi de yazar… Charles Chaplin de geçtiğimiz yüzyılın başlarında yapabileceklerini keşfetti ve sanatıyla bugün hala bazılarımızı derinden etkilemeye devam ediyor.



Kendini enternasyonalist, yani dünyanın barış içinde yaşamasını isteyen kişi olarak tanımlayan bu ufak tefek adam sanat kariyerine 7 yaşında başladı. Amerika’ya bir müzikholün başrol oyuncusu olarak geldi ve 1914’de ilk filmi ile sinema sektörüne girdi. Başlarda dram oyuncusu olmayı arzu etse de koşullar ve sektör onu komediye yönlendirdi. Ancak bugün Chaplin sinemasına tümden baktığımızda o çok eğlendiğimiz komedinin yanı başındaki trajedi gözden kaçmıyor. A Woman Of Paris filminden sonra dönemin eleştirmenleri filmlerinin komediden drama dönüştüğünü ifade ettiler fakat bu büyük bir yanılgıydı, olan yalnızca komedi ile dramın Şarlo’da vücut bulmasıydı ve Chaplin, filmlerinde müthiş bir ironi yaratıyordu, asıl ilginç olan ise bu başından beri de böyleydi. Chaplin filmlerinde hikâyelerden çok Şarlo’nun içsel ve toplumsal çatışmaları, ikilemleri ön plana çıkar. Chaplin basit hikâyelerden derin sorgulamalara gider, hatta bazen gücünü hikâyesizlikten alır; sorgulamalarını da durumların arkasına gizler. Filmleri, çoğunlukla drama dönüşebilecek yapıdayken izleyiciye sunumu müthiş derecede eğlencelidir.

Chaplin, sinemasında son ana kadar seslerden ve renklerden kaçındı. Işık ve gölge onun sinemasında temel yapıydı ve seslere ihtiyacı yoktu. Sözle anlatmak yerine eylemlerle algılara süzülmeyi tercih etti. Her şey eylemin doğasında gizliydi. Doğru anda, doğru hareketle kendini sessizce ve dilediği gibi ifade edebiliyor, kendini kendinden dışlayarak tamamen rol karakteri ile bütünleşebilmeyi başarabiliyordu. Metot oyunculuğunun da ilk adımları Chaplin’den gelir. Anılarında, berber rolünü oynamadan önce müşterisi bol bir berber dükkânına gidip sırasını beklerken, berberin her halini saatlerce incelediğinden bahseder veya Şarlo’nun o unutulmaz yürüyüşünün İngiltere zamanlarına dayandığını anlatır. Bir meyhanenin kapısında arabaların atlarını tutmaya çalışarak biraz para kazanmaya çalışan bir sarhoşun acele ile yürürken topallaması Şarlo’nun yürüyüşüne esin kaynağı olmuştur.

Chaplin sinemasında bazı dönüm noktaları vardır ve bir parça da yön değiştirmelere şahit oluruz veya bazı ilk dönem filmlerini sonraki yıllarda yapacağı uzun metraj filmleri için alınmış kısa notlar olarak görmek bile mümkün… Her neyse, Chaplin sinemasında önce komik sarhoş vardı, sonra bu isim Charlie Chaplin kahkaha makinesine dönüştü ve sonunda Şarlo geldi. Aslında Şarlo başından beri vardı fakat nefes alıp veren bir karaktere dönüşmesi The Tramp’la başladı da denilebilir. The Tramp’a kadar ki süreç zaman zaman Şarlo ile karşılaştığımız, zaman zaman komik sarhoşla baş başa kaldığımız, zaman zaman da komik bir sarhoş Şarlo ile iletişime geçtiğimiz süreç oldu. İlk dönem filmlerinin kaba komedi olarak adlandırılması yanı sıra Chaplin’in oynadığı karakterler de oldukça kabaydı. Mesela komik sarhoş, Şarlo’nun asla yapmayacağı kadar genç hanımlara karşı nezaketsiz ve gerçekten sinir bozacak derece görgüsüzleşebilen bir adam olabiliyordu. Oysaki bildiğimiz Şarlo’nun zarafeti onun en belirgin özelliklerindendir, değil mi?

Şarlo’nun Doğuşu…

Chaplin, bilinen ilk filmi Making A Living’de ki sevimsiz adamdan hemen sonra Şarlo’yu Kid Auto Races at Venice‘te izleyicisiyle tanıştırır. Kid Auto Races at Venice Chaplin sinemasında önemli bir nokta. Çünkü burada artık bir sembole dönüşmüş olan bol pantolon üzerine dar frak ceketi, melon şapka, baston ve koca pabuçları ile Şarlo ilk defa seyirci karşısına çıkar ve ilginç bir şekilde film boyunca tek derdi kameranın önüne atlayarak kendini göstermek olur.  Şarlo, adeta ben geldim ve işte bakın buradayım der. Bu tabiî ki Chaplin’in gelecekteki sinemasına ve Şarlo’nun uzun yaşamına bir işaret değil fakat bazen ön görüler kendiliğinden devreye girer ve farkında olmaksızın geleceği işaret ederler. Bu noktada Kid Auto Races at Venice’i yakında başlayacak ve uzun yıllar hikâyesini takip edeceğimiz bir karakterin bile bile kendine dikkat çektiği ilk an olarak da kabul edebiliriz. Şarlo ilginç bir kişilik gerçekten. Öyle ki; tanıdıkça olmadık zamanlarda üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokmaya başladığına sık sık şahit oluruz.  Misal Between Showers’ta bir şemsiye, genç bir hanım ve iki bey arasında süren mücadelede amaç nedir söylemek kolay değil. Şemsiyeye sahip olmak mı yoksa genç hanımın gönlünü çelmek mi? Kid Auto Races at Venice ve The Tramp arasındaki süreçte Şarlo’yu haşarılığı yanında duyarsız bir çocuk olarak da tanımlamak mümkün. Kötü değil elbette ama bir çocuğun gailesizliğini bütünüyle yaşatıyor. Canının çektiği her şeye sahip olma arzusuyla gözüne takılan her şeye saldırıyor, onunla ilgisi olmayan birçok olayın içine fütursuzca dâhil olabiliyor. Aynı zamanda çok da gururlu, A Film Johnnie’de verilen bahşişi sırtını dönüp avucunu açarak alacak kadar da tavizsiz. Bu, her daim işsiz, meteliksiz çocuk kendine oyalanacak maceralar ararken tesadüfen rastladığı çiftlerin ilişkilerine müdahale etmekten de kendini alamıyor,  The Fatal Mallet’te olduğu gibi aşk üçgenlerine dördüncü olarak katılıp başrolü üstlenecek kadar çılgın. Bazı zamanlarda “ben eğlendim artık dünya yansa da umurumda değil” tavrı ile girdiği ortamları terörize eden Şarlo, çoğu zaman mücadelesini genç bir hanım uğruna veriyor. Onun için uğruna ortalığı ateşe verecek bir hanım her zaman var ama diğer yandan pek de kafa yormadan yeni ufuklara yelken açmakta hiç zorlanmıyor. Bu onun kötülüğünden değil sadece umarsızlığından kaynaklanıyor. Saflığa ermesi belirli bir süreci, diğer bir değişle büyümeyi gerektirirken her adımda bir parça daha sevimli bir umursamazlık aslında duyarlılık da açığa çıkıyor. Onu daha yakından tanımaya başladığımızda ise durumlar karşısında neler yapabileceğini de önceden tahmin edebilmeye başlıyoruz ve gönlümüz her daim ondan yana oluyor. 

Şarlo, hayatı boyunca her macerasında (filminde) gelişen, olgunlaşan büyüyen bir kişilik.  Kişisel gelişimin yanında zamanla toplumsal duyarlılık da kazanıyor. Fakat bazı özellikleri hiç değişmiyor, muzırlığı gibi… Lakin deneyimlerinin getirdiği bir olgunlukla sadece sempatik ve haşarı bir çocuk olmaktan çıkıp, daha duygusal ve incinebilen genç bir adama dönüşüyor. Kısaca; Şarlo büyüdükçe aydınlanmaya başlıyor. Aslında çoğu zaman hayat onun için birine gönlünü kaptırdığında anlamlı. Bunun dışında ki zamanlar onun için günü kurtarmaktan ibaret ama… Aydınlanan Şarlo aynı zamanda kasıtlı hilekârlıklarla bir zümreyi  hicvetme misyonunu da acımasızca üstleniyor. Dürüstlüğünden ve sevecenliğinden ödün vermeden okları artık oyuncaklardan çok çarpıklıklara yöneliyor. Şarlo’nun bundan sonra ön plana çıkan özelliklerinden biri de bütünüyle taklit ettiği elit tabakaya karşı provokatif bir tavır alması. Bu yüzden The Rink’te işten atılma pahasına da olsa müşterisinin üzerindeki yemek lekelerinden ve cekete yapışmış artıklardan adisyon hazırlamak, yer fırçasını, temizlik bezini müşterinin tabağına katmak onun için son derece olağan hamleler haline geliyor. Taklit etme çabasında olduğu elit tabaka insanını kasıtlı görgüsüzlükleriyle aynı zamanda yerle bir etmekten asla çekinmiyor. Bu kabalıkları küçük kinayeler olarak değerlendirmek de mümkün ama aslında Şarlo’nun baştan sona burjuvaziyi ve burjuvazinin sahteciliğini tekmelediği de gün gibi aşikâr. Yanı sıra Şarlo’nun gözden kaçırılmaması gereken ikilemleri var. Söz gelimi; lime lime olmuş frak ceketinin yakasını mendille süslemeyi ihmal etmeyecek kadar kurallara uyuyor ama kay kay salonuna girdiğinde veznenin önünden eğilerek geçip, bilet satın alması gerektiğini umursamayacak kadar da kuralsız... Toplum içinde bir konuma sahip olmanın gerekliliklerini yerine getirirken koşulların dayattıklarını elinin tersiyle itip, etiğe aykırı eylemlere girebiliyor. Fakat Şarlo’nun kurallara uyma ve kuralları çiğneme seçkileri ile nezaket göstereceği ve kabalaşacağı kişiler arasındaki seçiciliği izleyicinin gözünden hiçbir zaman kaçmayacaktır. Çünkü Şarlo gerçekten ve tümden kötülükten uzaktır ve izleyicisi bunu bilir. Dolayısıyla bu küçük yaramazlıklar her zaman affedilir olur, çünkü Şarlo’yu bir yaramazlığının hemen öncesinde bir dolandırıcı tarafından kandırılırken görmek olasıdır.

Bu arada Şarlo’nun ikilemleri polisken bile gün yüzüne çıkabilir. Şarlo iyi ve kötü eylemleri aynı potada eritebilecek kadar ironiktir. Kanıksanmış ahlak kurallarına aykırı davranışlar göstermek Şarlo için son derece olağan bir durumdur. Nasıl mı? Şöyle ki; polislik misyonunu umursamadan fakir bir kıza manavdan fütursuzca topladığı (bir anlamda çaldığı) meyve ve sebzeleri hediye edebilecek kadar ileri gidebilir. Görevini kötüye kullanan polis Şarlo, bu eylemiyle izleyicinin dikkatini hiç çekmez çünkü bu noktada izleyicinin odaklandığı sadece küçük adamın özünde barındırdığı iyi niyettir. Şarlo için o andaki tek hedef aslında kendi gibi yoksul olan kıza yardım etmekten başka bir şey değildir. Aynen The Immigrant’ta hileyle kazandığı kumar parasını fakir kızın cebine gizlice koyması gibi… Ve Şarlo tarihin gördüğü en centilmen karakterdir, o kadar incedir ki; birlikte yürüdüğü hanımı yolun iç tarafına davet etmeyi de bilir.

Şarlo’nun diğer belirgin özelliklerinden biri de nesnelerle olan tuhaf iletişimidir. Kendisinin, nesneleri asıl işlevleri dışında kullanması kadar nesneler de genelde Şarlo’ya kafa tutarlar. İşler hep ters gider, olmadık zamanlarda ayağı bir şeye takılır, sendeler. Olmadık zamanda kafasına süt şişesi düşer veya Easy Street’te olduğu gibi Şarlo devasa rakibini bir sokak lambasının fanusuyla alt edebilir.

Fakat her şeye rağmen,  Şarlo’nun çalışma hayatı istikrarsızdır, Şarlo’nun aşk hayatı istikrarsızdır, Şarlo’nun ikilemleri dehşete düşürür, Şarlo bir kaybedendir, Şarlo gerçekten trajikomik dünyanın en trajikomik karakteridir.  Şarlo aslında toplum standartlarına ve sisteme o kadar aykırıdır ki; var olmaya çalıştığı her saniye toplum ve sistem çarkları tarafından acımasızca hırpalanır. Her ne kadar gülünç ve eğlenceli görünse de arka planda sonsuz bir hüzne sahiptir. Bilinçli umursamazlığı, sorunları bile bile görmezden gelmesi ile ilgilidir, çünkü umursamaya başladığında yitip gideceğinin bilincindedir…

Sonuç olarak; Şarlo maceralarını tek tek değerlendirmek anlamlı olmayabilir. Ancak bir bütün olarak bakıldığında Şarlo’yu tümden anlamak mümkündür. Ve yeniden özetle; Şarlo bir kaybedendir ve aynı zamanda bir var olmaya çalışandır. İmajıyla bir zümreyi taklit eder ama bu zümreye hiçbir zaman dâhil olamaz. Her zaman sorunlara sırtını dönmeyi ve sorunları yok saymayı tercih eder. Bir noktadan sonra da hayatı ve dâhil olamadıklarını provoke etmek onun için kaçınılmazdır.

Şarlo’nun olgunluk dönemi: Chaplin karakterini derinleştiriyor

Chaplin, kısa filmlerinde olgunlaştırdığı Şarlo karakterini uzun metraj filmlerine dâhil ederken akıllıca bir kararla ciddi bir stil değişikliğine gitti. Gaglardan oluşan ve kendi içinde bir bütünlüğü olan kısa filmlerdeki durum komedisi anlayışını koruyarak, üzerine toplumsal eşitsizliğin sonuçlarıyla desteklenen bir dramatik çatıyı, uzun metraj filmlerinin ana hatları olarak belirledi. Böylece hem kendisine ün getiren; sirk cambazı ve mim ustalığını belirginleştiren kısa filmlerine ihanet etmemiş hem de karakterini derinleştirip, ölümsüzleştirmeyi başarmış oldu. Sıra dışı bir doğallıkla, izlediğimizin film olduğunu bildiğimiz halde mutlaka bir yerinden yakalayıp etkilemeyi başaran Chaplin, Şarlo sayesinde palyaçoluğu bir sanat dalı haline getirmeyi başardı. Asıl gücünü komediden alsa da filmlerinin tüm dramatik yapısını melodram üzerine kuran bu abartılı sinema anlayışını günümüze kadar başaran başka bir kimse çıkmaması da; Chaplin’in görsel komedi anlayışının sinema tarihi için önemini yaklaşık bir yüzyıl sonra izleyiciye tekrar hatırlattı.

Chaplin sinemasında güldürü en önemli öğe olsa da melodram, tüm filmlerinde bulunan diğer önemli unsurdu. Zaten Chaplin sinemasında özellikle Şarlo karakteri melodrama çok uygundur. Şarlo saf, temiz ve iyi kalpli bir karakterdir. Hayatı abartılı bir şekilde tesadüflerle örülmektedir ancak başına gelen her kötülüğe rağmen masumiyetini kaybetmez. Hayattan beklentileri küçüktür ama yaşamayı sever. Genel melodram anlayışında iyiler hep iyi, kötüler ise daima kötüdür. Chaplin sineması mevzu bahis olduğunda ise bu özellik biraz değişir. Tüm filmlerini düşündüğümüzde aklımıza gerçek anlamda bir kötü karakterin gelmesi çok zor… Kötülük daha çok hırsı simgelemektedir ve tabana yayılır. Kötülüğün sebebi sosyal çıkışsızlıktır. Chaplin, filmlerinde melodramı saf ve iyi kalpli Şarlo’nun mutluluğa giden yolundaki tesadüflerin altını çizmek için kullandı. Günümüz sinemasında oldukça irite duracak bu yapı, şaşırtıcı şekilde sinemasının da özü oldu. Meşhur filmi City Lights bunu en çok destekleyen film olarak göze çarpar. City Lights’ta Chaplin, Şarlo’nun kör bir kıza âşık olup, onun masraflarını karşılamak için çalışmasını ve başına gelen komik olayları anlatır. Dışarıdan bakıldığında Şarlo burada tamamen bitmiş durumdadır. İşsiz, parasız ve âşıktır ancak film yine de mutlu sonla biter. Şarlo’nun bakış açısı filmin en başında sarhoş karaktere söylediği gibi “cesur olup hayatla yüzleşmektir.” Aynı şekilde dramatik yapı kurduğu The Kid’de ise Şarlo sokağa terk edilmiş bir çocuğu büyütür. Birlikte çalışıp birlikte yaşarlar ancak Şarlo’nun sevgisi dışında çocuğa verecek bir şeyi yoktur. Elinden geleni yapar, hastalandığında ona bakar ama çözüm üretemez. Filmin kendisinden de meşhur afişinde olduğu gibi hüzünlü gözlerle izleyiciye bakar. Sinema tarihinin bu en hüzünlü pozu aslında Chaplin’in çocukluğuna bakışıdır.

The Kid, birçok açıdan Chaplin sinemasının temel tüm öğelerini barındırır. Mendil ıslatan bir melodram üzerine kurulmuş bu dramatik yapı, gaglarla komediye dönüşür. Chaplin’in sıkıntılı geçen çocukluğundan izler de filme yansıyınca bir anlamda kişisel ilk filmini elde etmiş olur. Dikkatli izlenildiğinde The Kid, sosyal açıdan dibe vurmuş bir halka ayna tutar. Şarlo’nun evi harabe durumdadır, polisten kaçarken kaldıkları geçici han, pislik ve sefalet içerisindedir. En belirgin insani ihtiyaçları beslenme, barınma ve sağlık; parası olana ait bir hak olarak görünmektedir ya da bu, kişilerin merhametine kalmıştır. Küçük bir çocuğu para için ispiyonlayan han sahibi örneğinde görüldüğü gibi, para yaşamdaki en önemli olgudur. İçerdiği hüzün, filmin sonu dışında büyük bir çıkışsızlık hissiyle desteklenir. Bu durumda mutlu biten film bir anlamda kendi içinde çelişse de şu unutulmamalıdır ki, Şarlo, hüzünden beslenen bir komedi karakteridir. City Lights ile The Kid’in ortak noktası iki filmde duygusal olarak izleyicinin üzerine oynayan filmlerdir ancak bir yanıyla ikisi de komedinin zirvesidir. The Kid’de Şarlo’nun insani yönleri daha ön plandayken, City Lights ise komedi ve dramın bütünleştiği eşsiz bir başyapıttır.

City Lights’ta gecesiyle gündüzü birbirini tutmayan zengin sarhoş karakteri başarılı bir kombinasyon ile Şarlo’nun komedi malzemesi olarak filmde yer alır. Özellikle birlikte yemek yedikleri ve puro yaktıkları balo sahnesi baştan sona kahkaha tufanıdır. The Kid’de ki sokak kavgasının boks maçına dönüşmesi gagını Chaplin City Lights’ta ilerletir ve oldukça komik bir boks maçı sahnesine dönüştürür. Ancak Chaplin’in saf komedi yeteneğini görmek için bakılması gereken filmler The Circus ve sıra dışı kısa filmi Pilgrim’dir. Chaplin’in hassas bir ayarla çektiği Pilgrim, din ile dalga geçmeden dinin sistematik bir eleştirisini yapar. Şarlo’nun papazlığının kimse tarafından sorgulanmadığını düşünürsek, Chaplin dini değil ama din adamlarının güvenirliliğini eleştirmiştir. Papaz Şarlo taklit yeteneğinin de yardımıyla elinden geleni yapar, hatta kendi usulünce vaaz bile verir. Vaazı gösteriye dönüştürüp alkışları kabul edip selam vermesi, bağış verenlere karşı gülücükler dağıtması ya da kaşlarını çatması gibi verdiği tüm tepkiler ayini bir oyuna çevirme girişiminden başka bir şey değildir. Bu oyun masumdur ancak papaz kimliğine taşranın verdiği abartılı saygı akla korkuyu getirir. Şarlo kitleler tarafından saygıdan korkuya dönüşmüş, kutsallığı ya da gerçekliği tartışılamayacak papaz kavramını eleştirir. The Circus ise baştan sona gaglarla ilerleyen bir filmdir. Komedi denilince akla gelen ilk isim olan Chaplin’in, bir sirkte iş bulup başarısız olması başlı başına bir ironidir. Filmin en meşhur anı Şarlo’nun aynalarla dolu odaya girip kendisiyle yüzleştiği sahne olması da ironiyi biraz daha arttırır. Daha da ilginç olanı ise Chaplin’in en hüzünlü filmi olarak bilinmesidir. Belki de bunun sebebi Şarlo’nun ilk defa sevdiği kişiyi, filmin sonunda kazanamayıp ardından baktığı hüzünlü sonudur. Ancak ne sonu ne de film içinde gördüğümüz adaletsiz çalışma koşulları The Circus’un en komik Chaplin filmi olmasını engellemez. Berber numarası ve aslanın kafesine kendini kilitlediği sahneler muhteşem gaglar içerir. Chaplin kısa filmlerindeki dokuyu The Circus’ta tekrar yakalar, o rahat duramayan haşarı Şarlo’yu da yeniden ortaya çıkarır. Olaydan kaçmak yerine geçici çözümlerle öteler, nesnelere farklı anlamlar yükleyerek onları, insanların kafasındaki algılardan farklı şekillere sokar. Yolda yürürken takılıp düşse, bir türlü geçemediği bir engele dönüşse ya da başına bela olsa da Şarlo için asıl tehlike; nesneler değil insanlardır. Tüm nesneler birer savunma aracıdır, tehlike anında sınırsız bir düş gücü vardır ve onlarla yapamayacağı şey yok gibidir.

Yanı sıra, The Circus, Chaplin’in kendi özünü Şarlo’ya uyarladığı filmidir. Öncesinde çektiği The Gold Rush ise Chaplin’in kendi tanımıyla “her zaman hatırlanmak istediği” filmi olur.  Chaplin, Gold Rush’ta 1896-98 yıllarında Klondyke de yaşayan altın arayıcıların içinde bulundukları sefalet ile 1846 yılında Sirera Nevada da kar mahsurunda kalan göçmen kafilesinin ölü arkadaşlarının cesetlerini yemesiyle son bulan “Donner Kafilesi Felaketi”nden muhteşem bir komedi filmi çıkarır. Trajedi ile komediyi sosyal eşitsizliği de açıkça vurgulayarak harmanlar, kendine özgü dokunuşlarla özgünleştirir. Aslında altın arayıcısı olma fikri Şarlo’ya pek de uygun değildir. Sonuçta Şarlo’yu şekillendirirken para mefhumuna önem vermez, para Şarlo için hayatı devam ettirmekte sadece bir araçtır, asla amaç olamaz. Zaten filmin duygusal yönü hikâyeye dâhil olduğunda paranın önemi Şarlo için biter. Gold Rush’ta dikkat çekilen asıl unsur yoksulluk, beslenme sorunu ve güvensizliktir. Filmde tüm bu sendromları gülünç bir yemek sahnesinde görmek mümkün. İri kıyım bir maden arayıcısıyla mahsur kaldığı kulübede yemek için botlarını hazırlar. Botunu tabağa koyup sofra adabına uygun olarak zarifçe üst kısmını kaldırarak ayıklar. Çivilerle dolu tabanı temizler, bağcıklarını da spagetti olarak servis eder. Kendisini bir tavuk gibi gören diğer arayıcının korkusundan botlarını pişirmiştir. Şarlo burada hem can güvenliği hem de açlıkla başa çıkmaya çalışır. Buradan kurtulsa bile dışarıda onu bekleyen sefaletin farkındadır. Smokin benzeri ceketi, baston ve şapkasıyla her ne kadar eski de olsa şık bir görünümü vardır ancak perişandır. Kıyafet ya da yiyecekler zenginliğin göstergesi değildir. Zenginlik parayla elde edilen bir şeydir, geçici de olabilir. Gold Rush’ta en dikkat çekici olansa zengin ile fakiri kıyaslama gibi bir hataya düşmemesidir. Genel olarak sosyal eşitsizliği ele aldığı filmin bir diğer özelliği de en özenli işi olmasıdır. Günümüz teknolojisi olmadan maketlerle yaptıkları inanılmazdır. Maket ve gerçek çekimler arasındaki geçişler eskimiş olmasına rağmen günümüz teknolojisine alışmış izleyici için bile sırıtmaz. Uçurumun kenarındaki ev sahnesi bir komedi klasiği olması dışında teknik olarak da etkileyicidir. Tüm Chaplin filmografisi içerisinde sinemasal olarak en göze çarpan filmidir.

Bunca gürültüye ve neşeye rağmen Gold Rush’ta ve Circus’ta göze batan bir şey daha var; Güç çalışma koşulları… Kaba kuvvete varacak kadar baskı gören işçiler, parasızlık, işsizlik sorunu filmin arka planındayken ve Şarlo’nun gözünden işçilerin durumunu anlatılırken Modern Times’ta Şarlo bizzat sistemin çarkı haline gelip, eleştirinin dozu arttırır. Birinci dünya savaşı ve dünyada yaşanan büyük buhranla birlikte Chaplin gibi Şarlo da hem olgunlaşır hem de sosyal duyarlılık kazanır. Ekonomik eşitsizliğin artması, yoksulluk ve en önemlisi işsizlik artık birinci sorunu haline gelir. Kapitalist sistemin çarklarına burnunu sokan Şarlo, çalıştığı fabrikadaki koşulları, modern çağın mekanikleri altında ezilip değersizleşen insanları ve maddi statünün önemini anlatmaya başlar. Hikâyeler melodram kalıplarından çıkıp sokağa akmaktadır. Belki Şarlo baştan beri sokaklarda gezen bir serseridir ancak daha önce ilgilenmediği konularla ilgilenmeye başlar. Modern Times bu ilgiyi başlatan film olsa da Chaplin’in politik sinema yapmaya başladığı algısını yaratması doğru olmaz. Şarlo apolitik bir karakterdir, sınıf bilinci yoktur, taraf tutmaz. Chaplin kapitalist sistemi eleştirir ancak işçileri korumak ya da kapitalist sistemi yıkmak gibi bir derdi yoktur. Modern Times; sanayi toplumunda yaşamaya başlayan Şarlo’nun, bireyselliğini destekleyen maceralardır. Chaplin sokaktaki halkın yaşam koşullarının düzelmesini ister ancak kimseyi peşinden sürüklemek ya da kahraman olmak gibi dertleri yoktur. 

Şarlo Sese Direniyor; Chaplin Kimlik Değiştiriyor

Modern Times’ı özel kılan diğer bir ayrıntı da çoktan sese kavuşmuş olan sinema sanatında sessizliğiyle direniş göstermesidir. Yanı sıra Modern Times, McCarthy dönemindeki komünist soruşturmasında da Chaplin aleyhine kullanılan filmlerinden biri oldu. Filmde ki sözde komünist propagandası McCarthy döneminde Chaplin’in sınır dışı edilmesine kadar vardı. Oysaki ne Chaplin ne de Şarlo her iki tarafa da yaranamamıştı. İlginç bir şekilde dönemin komünistleri de Modern Times’dan pek hoşlanmamışlardı, sebepse işçilerin sevimsiz gösterilmesiydi. Eh haksız da sayılmazlar elbette ama amaç zaten birilerini sevimli ya da sevimsiz göstermek, taraf tutmak değil tamamen makinenin insan hayatında yarattığı tahribatı eleştirmek değil miydi?  Diğer yandan Modern Times Chaplin’in sessiz sinemaya veda filmi ve aynı zamanda sesini ilk defa duyduğumuz da filmi oldu. Sese karşı son direnişten sonra ilk sesli filmi The Great Dictator ile Chaplin tüm dünyada bir infial yarattı. Tam da II. Dünya savaşı hız alırken Hitler’i bu denli acımasızca hicvetmek büyük bir cesaret örneğiydi. Chaplin’in Hitler’le alay ettiği film olarak anılsa da The Great Dictator aslında bir alay etme filmi olmaktan öte milyonlarca insana derin korkular yaşatan bu adamı alay edilecek konuma getiren bir film oldu.  Hitler’den korkanlar Hynkel’i hatırladıkça gülmekten kendilerini alamadılar. Zihinlerdeki Hitler bir anlamda yerini Hynkel’e bıraktı. Chaplin Hitler’le alay etmiyor ama Hitler’i kitlelerin alay edeceği bir konuma getiriyordu.  Aynı yıl 4 gün ara ile dünyaya gelen bu iki kişilik bir dönemi tam anlamıyla etkilemişlerdi. İnsanın aydınlık ve karanlık tarafı gibiydiler. Chaplin milyonlarca insanı güldürmeyi başarırken Hitler umutsuzluğa sürüklüyordu. Garip olan ise Şarlo’nun küçük serseri olarak tüm dünyada şöhretini hızla perçinlediği dönemde Hitler gerçekten küçük bir serseriydi. Hitler büyük diktatör olduğunda ise Chaplin bu büyük diktatörü perdeye taşıdı ve küçülttü. Bu arada Şarlo son kez Modern Times’la karşımıza çıkmıştı dedik ama The Great Dictator’un ufak tefek Yahudi berberi de bir paça Şarlo’ydu dememek mümkün mü? Diğer yandan Şarlo’yu bildiğimiz kimliği ile son kez Modern Times’da görmüş olsak da aslında Chaplin Şarlo’yu tamamıyla Monsieur Verdoux’da yok etti de diyebiliriz, üstelik idama mahkûm ederek. Senaryosunu Orson Welles’le birlikte yazıkları Mavi Sakal uyarlamasında Chaplin seri katil olarak karşımızdaydı ve Mösyö Verdoux aslında Şarlo’nun ta kendisiydi. Yıllar boyunca her daim kaybeden ama iyiliğinden ödün vermeyen Şarlo artık isyan etmiş, kaybeden iyiden kazanan kötüye dönmeyi istemişti. Monsieur Verdoux’da birçok sahnede Şarlo’dan izler görmek mümkün. Hani Şarlo için her zaman uğruna ortalığı ateşe verecek genç bir hanım vardır demiştik ya, özetle Mösyö Verdoux’da işler tersine döndü. Chaplin Şarlo’yu kötüleştirdi ve sonunda öldürdü. Hemen ardından Limelight’da Calvero aracılığı ile de kendi ölümünü hazırladı. Chaplin bu defa Şarlo’yu ekarte ederek, izleyicisi ile tamamen kendi olarak perdede buluştu. Sanat hayatı boyunca tek rakibi olarak gösterilen Buster Keaton’la aynı sahneyi paylaşarak da aslında olmayan ve izleyiciler tarafından oluşturulmuş rekabeti noktaladı.  Modern Times’dan sonra hızla kişiselleşen Chaplin sineması A King in New York’ta ise doruk noktasına erişti. Aslında tamamen eski bir davanın devamı olan filmde bir zamanlar cadı avıyla onu harcayan Amerika’yı sert bir üslupla mercek altına aldı. Sinemasını beğenmedi mesela, müziğinin gürültüsünden şikâyet etti, eğlence anlayışına burun kıvırdı. En önemlisi de reklam sektörü başta olmak üzere medyasını yerle bir etti. Sona yaklaşırken Chaplin, A Woman Of Paris’le başladığı uzun metrajlı filmlerini A Countess From Hong Kong’la bitirdi. Paris’li Kadın Chaplin’in ya da Şarlo’nun yer almadığı ilk ve tek film oldu. Hong Kong’lu Kontes ise hem Chaplin’in hem de Şarlo’nun farklı kimliklerle yeniden izleyicisiyle buluştuğu final filmi oldu. İzleyicisini son kez selamladığı filminde Chaplin karşımıza sadece birkaç saniyeliğine kamarot olarak çıktı, şöyle bir görünüp kayboldu. Film aslında Chaplin’in sinema kariyerinin derlemesi gibiydi. Ama bu defa Şarlo misyonunu Natascha rolünde Sophia Loren üstlendi ve Chaplin’i Chaplin yapan, Şarlo’nun tüm mimik ve jestlerini, iyimserliği ve sevecenliğini Sophia Loren başarıyla perdeye taşıdı. Sophia Loren, Şarlo’nun bir nevi dişi yansıması gibiydi. Duruşu, topuktan birleşik ayakları ile Loren’in her anı, en eski Şarlo’lara kadar ulaştı. Kamara kapısının her çalınışında yaşanan koşturmaca ve panik, sakarlıklar, kıyafetlerle gelen gaglar, Şarlo efsanesinin kolâjı gibiydi. Önce sese, sonra da renklere direnen Chaplin 1967’de kendi efsanesinin tüm unsurlarını aynen ve yeniden kullanarak üstelik romantik komedilerin modasının geçtiği bir dönemde sinemanın değişen dünyasına yeniden meydan okudu.

Ve sonunda, bu gürültülü dünyanın küçük sessiz serserisi tüm eserlerinin satır aralarından özenle seçtiği birçok güzel ayrıntıyı son eserinde sevenlerine hediye ederek sonsuza dek veda etti.

 Nesrin YAVAŞ & Gökhan GÖK


0 blogger-facebook:

Yorum Gönder

Etiketler