♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Film Kritikleri

Kitap Kritikleri

Dizi Kritikleri

Son Yazılar

Albüm Kritik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Albüm Kritik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Elliott Smith - XO

Perşembe, Haziran 28, 2018
Yazıya başlamadan önce gelen bir gerginlik ânı vardır. O anda oturup çok fazla düşünmemem gerekir, yoksa ilk cümleye asla ulaşamam. Bu en azından benim için geçerli. Size yoğun duygular hissettirebilen bir albümü tutup yazıya dökmek –az önce ifade ettiğim gibi- gergin ve bir o kadar da huzur verici, yani ikircikli bir eylem. Söz konusu Elliott Smith olunca, müziği bir yana şarkı sözleri de devreye giriyor ve insanın eli ayağına dolaşıyor. Bazı kararsızlık anlarında hiçbir şey yapmadan durup beklersiniz. Öylece önünüze bakarak, aklınız bomboşmuşçasına -ki aslında patlarcasına doludur- durursunuz. Bu albüm, işte böyle bir deneyim. Dur, önüne bak, hisset, hisset, dur ve tekrar hisset… Mantıklı değil biliyorum, mantıklı olmak zorunda değil onu da biliyorum. Hisleri mantık çerçevesine sokmaya çalışarak sonucunu çok iyi bildiğim bir hataya düşmeyeceğim. Sadece şunu ifade edebilirim: Ben birçok albümle bütünleştim, birçoğunu hissettim, bunu hiçbir zaman açıklayamadım, hiçbir zaman mantıklı gelmedi; ne bana ne başkalarına. Bunun bir kanıtı olarak işte ekranın başındayım ve Elliott Smith’in 1998’de yayınladığı XO albümünü anlatacağım. Nedeni asla mantık değil, asla olmadı, olmayacak. Belki de bu sadece müziğe karşı olan bir sadakattir. Tahsin Yücel, romanı olan “Yalan”da müziğin kayıp dilin bir arayışı olduğunu söyler. Söylenemeyen, söylenmesi kelimelerle mümkün olmayan, kayıp bir dil vardır. Müzik o tünelin aydınlatıcısıdır. Ben de o tünelde olmayı seven bir insanım.

Doğmak ve Birtakım Tarihler
Elliott Smith’in XO’yu yayınladığı tarih, 25 Ağustos 1998. İnsanlardan çok albümlerin “doğum gününü” hatırladığımın farkına varıyorum. O albümlere bakıp iyi ki doğdun demek, hayattaki birçok başka şeyden –insanların doğum günlerinden?- daha manidar. Sanırım ufak ufak deliriyorum ama yapacak bir şey yok; iyi müziğe zaafım var. Fazla tutku ve zararları gibi bir konuya giriş yapmanın ne yeri ne zamanı olduğundan albümdeki parçalarla başlıyorum. On dört parçalık uzun ve yalın-altını çiziyorum ‘’yalın’’-  yolculuğun ilk durağı Sweet Adaline. 

Albümdeki Beatles etkisini hafiften hissetmeye başladığım fakat ilk şarkı olduğu için “Yok canım hemen etiket koymaya gerek yok.” diye düşündüğüm –ve her şeyde olduğu gibi ilk sezgilerimin doğru çıktığı- Smith parçası Sweet Adaline. Gerek yavaş ve vurucu girişiyle gerekse ortalarda piyanoyla birlikte artan temposuyla “başarılı” tanımlamasını hak ediyor.
Cut this picture into you and me/ Burn it backwards, kill this story/ Make it over, make it stay away/ Or hate will sing the ending that love started to say

Tomorrow Tomorrow ile devam ediyor albüm. Karanlıkla aydınlık arası bir çizgide yürüyor bu parça. Her an bir taraf tutabilir gibi ama sonuç belirsiz kalıyor. Sözlerin bir bölümüyse şöyle:
They took your life apart and called your failures art

Tomorrow Tomorrow’un parçasının ardından, “She shows no emotion at all, stares into space like a dead china toll” diyerek sonlanan ilk dizesiyle Waltz #2 geliyor. Elliott Smith’in kadife sesinden dinlediğimiz Waltz#2, aynı zamanda sanatçının en bilinen parçalarının başında geliyor. Albümün tamamına kulak vermeden önce keşfetmiştim bu parçayı. 
Tell Mr.Man with impossible plans to leave me alone in a place where I make no mistakes/In the place where I have what it takes

Daha melodik ve iyimser bir parça Baby Britain “Fights the problems with bigger problems” dizesiyle soru işareti yaratırken ardından gelen Pitseleh parçası cevabı şöyle veriyor: 
They say that God makes problems just to see what you can stand/ Before you do as the Devil pleases/ Give up the thing you love, but no one deserves it

Smith’in benzersiz vokaliyle hayat verdiği, aralara serpiştirilmiş kırılmalarla dolu –ve bence albümün en başarılı kaydı olmaya aday- parça “Independence Day” varoluşun bugünün, bu anın içinde anlam bulduğunu anlatmak istiyor. Delüzyonlarımızı, gerçekçi olmayan ya da uzak bir gelecekte gerçekleşebilecek hayallerimizi bir kenara fırlatıp, yaşadığımız âna odaklanarak ondan beslenmeyi, onu büyütmeyi öneriyor Smith. Her şey şu anda oluyor, her şey.


Waltz#1 ile devam ediyoruz. Hüzünlü ama huzurlu bir kabulleniş hissediyorum bu parçada. Büyük bir hayal kırıklığı ve bu kırıklığı kucaklama var. “Silent and cliche/ All the things we say and didn’t say/ Covered up by what we did and didn’t do”

Ardından gelen Amity parçasının başlangıcında Pearl Jam havası solunuyor. Şarkı ilerledikçe ise ilginç bir şekilde Beatles’ı anımsatmaya başlıyor. Fakat bu karışım sırasında Elliott Smith özgünlüğünü kaybetmemiş, onu yeniden doğurmuş.  Daha yumuşak içimli Oh Well OK ise aksak, tekdüze olmayan iniş çıkışlarıyla ve çeşitli enstrümanların beklenmedik anlarda devreye girmesiyle  –yaylılar inanılmaz bir iz bırakıyor şarkıda- bizi başka diyarlara götürüyor. 
If you get a feeling next time you see me/Do me a favor and let me know/ Cause it’s hard to say ‘’Oh Well, OK’’

Bottle Up And Explode bateri ve yaylıların benzersiz armonisiyle; A Question Mark eğlenceli -en başta belli belirsiz funk’ı andıran bir havası var- alternatif rock edasıyla; Everybody Cares, Everybody Understands şarkı sözleriyle ön plana çıkmasıyla ve I Didn’t Understand bıkkın ve umudunu yitirmiş –ve Beatles etkilerini fazlasıyla taşıyan- albümün geriye kalan parçalarından. 

Özetle söylemek gerekirse, basit bir iş çıkarıyormuş, basit bir sound yaratıyormuş gibi görünerek böyle bir özgünlüğe ulaşabilmek her sanatçının gelebileceği bir nokta değildir. Şarkıların çoğunda hissedilen sadelik asla sıradan ve sıkıcı bir çizgide konumlanmıyor, o çizgiden oldukça uzakta. Dinlerken tam “Çok basit bir folk parçasını andırıyor.” ya da “Sıradan indie rock işte, bunda bir şey yok.” diyecekken, tam demeye yeltenirken, tüm o lafları tek tek boğazınızda düğümletiyor Smith’in parçaları. Basitliğin görkemiyle bütünleşmiş bir albüm XO. Kendinden başka hiçbir şeye benzemez, biraz andırsa da hayır benzemez. Kendine özgü gizli kodları vardır onun. Elliott Smith’in özgünlüğünün kanıtlarından yalnızca biridir bu albüm. Çok geçmeden tadına bakın.


Mazzy Star : So Tonight That I Might See

Perşembe, Haziran 28, 2018
1989’da Santa Monica’nın yakıcı güneşi ve buna eşlik eden palmiyeleri altında kurulmuştu. Benim gibi, distopya romanlarını andıran ülkenin manik atak geçirtebilecek denli sıcak ve kavurucu kentinde yaşayanlar bilir o güneşi. Grup üyeleri Hope Sandoval, David Roback, Jill Emery ve Suki Ewers. Evet, doğru bildiniz, Mazzy Star’dan bahsediyorum. (Hani şu Fade Into You parçası var ya…1994 senesindeki MTV canlı performansını izleyip durduğun, evet.) İşte bu yazıda grubun Capitol Records imzalı 1993 senesinde çıkan albümü So Tonight That I Might See’yi değerlendireceğim. Albümün ilk parçası ise tabi ki Fade Into You.

SO TONIGHT THAT I MIGHT SEE (1993)
Albüme bir soruyla giriş yapmak istiyorum: Fade Into You neden bu kadar başarılı oldu? Sebebi neydi? Yirmi beş sene sonra bile tüm içtenliğini nasıl koruyabiliyor? Açıkçası biraz bu soru işaretlerine kafa yordum, albümün geneline kafa yormadan önce. Basit, yormayan ama anafor misali bir şarkı Fade Into You. Hope Sandoval şarkıyı söylerken, sanki onun içinde eriyip yitmek istiyor. Şarkı sözlerinin derinliği değil bunun nedeni. Sezgilerinle anlayabileceğin, daha derin bir yere dokunuyor çünkü. Bence söyleyemediklerimizin, içimize yapışıp kalan tüm tortuların birikimidir Fade Into You. Günün sonunda içtiğin o biranın yanında dinleyebileceğin, her şeye dayanabildiğini görüp kendi gücüne bile hayret edebileceğin, kabullenebileceğin, umutsuz olsan da inatla devam edebileceğin bir evrenin kumaşından dokunmuş çünkü. O evrende ‘’sen’’ yaşıyorsun. Ya da basitçe yaşamaya çabalarken var oluyorsun. Ve sen yakalayabilirsin ancak o ritmi. Fade Into You’daki ritmi. Sustuğun her şeyin şarkısı o. İnsanlık tarihini başlatan en önemli olaylardan biri olan konuşma eylemine patlatılan kocaman bir tokat. Fade Into You, içinde büyüyen, ötelediğin ve her ötelediğinde derinleşen, senin yarattığın o devasa buzdağıdır. Bir saniye bile nefes alamazsın onu dinlerken. Bu yüzden yirmi beş senedir yitip gitmiyor. 


İkinci şarkı Bells Ring ise rotayı bozmuyor. Mazzy Star’ın damarlarından akan Dream Pop kanını bu parçadan soluyabiliyoruz. İçini kendi başına doldurabileceğin anlamlı bir boşluk var şarkıda. Yani sanki biz dolduralım diye var orada, bilmem anlatabiliyor muyum? Bense sadece ‘’gözleri kapama şarkısı’’ olarak tanımlıyorum Bells Ring’i:
They say you look like I'm gonna leave her
Look up to see the weakness in the sky
Nobody's eyes are bright and starry
Nobody wants to know your reason why

Arkasından Mary of Silence parçası geliyor. ‘’Oh Mary of silence you pick my heart with a smile’’ diye başlayan parça sound olarak fazlasıyla The Doors havası taşıyor. Benim gibi takıntılı bir The Doors geçmişiniz varsa, sevme olasılığınız yüksek gibi görünüyor. Ayrıca hiç aydınlık bir parça değil. Öyle olsa eğlencesi kalmazdı. Hope Sandoval’ın sesindeki titretici çöküşü de eklersem, herhalde albümde en etkilendiğim şarkılardan birisi diyebilirim. 
Oh, sweet Mary of silence we have a steady confusion
You're looking at fear
It doesn't seem like the first time you walked out in a hurry

Ardından dördüncü parça ve aynı zamanda bir cover olan Five String Serenade geliyor. Orijinali Arthur Lee & Love ‘a ait. 1992 senesinde çıkan parçayı vaktiyle Jack White da cover yaptı. Mazzy Star versiyonu mu orijinali mi derseniz, cevabım orijinali olacaktır. Arthur Lee’ye olan hayranlığımın da bunda büyük payı var. Çok ilginç bir kişilik. Belki başka bir yazıda ondan da bahsederim, şimdi devam ediyorum. Bundan sonra art arda Blue Light, She’s My Baby ve Unreflected parçaları geliyor. Blue Light  ve Unreflected dream pop bayrağını elinde tutarken, She’s My Baby biraz daha asi bir yol izliyor. Daha özgün, daha uçuk bir tınısı var ve dinlerken bir şeylerin ters gittiğini hissettiriyor. Bu açıdan albümün sekizinci parçası Wasted’e benzetiyorum onu. Gergin bir gitar ve sakin bir sesin yarattığı armoni harika.
I felt a little unfortunate a little mistake
I felt like I'd been wasted all day long

Wasted’in ardından grubun çok bilinen bir başka kaydı Into Dust var. Ben bu şarkıya temkinli yaklaşıyorum. Hissederek dinlememeye çalışıyorum. Beni fazlasıyla korkutuyor herhalde. Radiohead’in I Might Be Wrong parçasının ilk on beş saniyesinde yaşadığım gerginliğin aynısını yaşatıyor bana. Yani bir kere kendimi bırakırsam, şarkı bitince nasıl bir ruh haline girerim kestiremiyorum. Analiz ettiğim şeylere karşı olan tavrımı takınmayı tercih ediyorum ona karşı. Analiz ediyorsan resmin içine kendini katmazsın sonuçta. Bir çeşit soğukkanlılık ve böylesi daha güvenli. Şu dizeyi de olabildiğince soğukkanlılıkla yazmaya çalışayım o zaman:
I could possibly be fading
Or have something more to gain
I could feel myself growing colder

Into Dust’ı geçersek geriye son parça So Tonight That I Might See kalıyor. Bana kalırsa albümün açılış parçası olabilecek kadar güçlü. Öte yandan Into Dust’ın yok edici ruhunu dengelemesi açısından onun hemen ardından gelmesi iyi olmuş. Eklemekte fayda var ki bu parçada da The Doors etkisi var. Hem de her bir saniyesine çok güzel sindirilmiş. 


Son Olarak:
Albümdeki yok oluş teması -nesnelerin, insanların, duyguların- kendisini her şarkıda hissettiriyor. Bir cevap aramıyor, bir soru da sormuyor bu şarkılar. Daha çok insanın içinde bir boşluk duygusu yaratıyorlar. Ya da yaratmıyorlar da zaten çoktandır var olan boşluğun farkına vardırıyorlar. Çok yoğun ve örseleyici bir albüm, ama tüm bunlara değecek cinsten. En güzelini istiyorsan en kötüsüyle gelir, her zaman. En aydınlığı en karanlığıyla gelir. En beyazı en siyahıyla. Bu iki zıt kutbu ayırmak doğaya karşı işlenen bir çeşit günah gibi geliyor bana. Ve ben bu günahı Into Dust parçasına karşı çoktan işlemiş olabilirim.


Erken Gelen 2018 Dosyası : L’Impératrice – AK – Banfi – Jack White

Perşembe, Haziran 28, 2018
Senenin başından beri türlü türlü müzisyenlerin albümlerini takip ediyorum. O kadar abarttım ki normal şartlar altında burun kıvıracağım ya da görmezden geleceğim parçaları dinlemeye, değişik tarzları merak etmeye başladığımı fark ediyorum. Tabi iş böyle olunca, insan keşfetmeye dalınca hem işin içinden çıkamıyor hem de elinde biriken bu ‘’materyali’’ paylaşabilmek istiyor. O yüzden kısa bir 2018 dosyası hazırladım sizlere. Ocak ayından beri piyasaya sürülen ve dikkatimi çeken müzik albümleri ve EP’ler hakkında yazacağım.

Nisan ayı geldi. Henüz seneyi yarılamadık ama müzik piyasasında yaratıcı işler tomurcuklanmaya başlıyor. 

Gözüme kestirdiğim ilk EP  L’Impératrice grubuna ait : Dreaming of You. L’Imperatrice birçok tarzı bir araya getirip bir solukta dinleyeceğimiz beş şarkılık bir EP’ye imza atmış.  2 Mart 2018 tarihinde microqlima etiketiyle piyasaya sürüldü. Şarkılar sırasıyla La-haut, Matahari, Erreur 404, Dreaming of You(feat. Isaac Delusion) ve Paris. Az önce de belirttiğim gibi birçok tarzı harmanladığı için soul, caz ve funk esintilerinin parıltılı bir karışımını duyabilirsiniz . Hazır olun! Gerçekten kaliteli bir EP olmuş. Ep’den en beğendiğim parçanın adı Matahari. 

Sırada AK var: Almanya çıkışlı müzisyen Aljosha Konstanty’nin baş harflerinin kısaltması. Ambient ve Chillout tarzda müzikler yapan AK, kendisinin herhangi bir tarza bağlı algılanmasını istemese de Chillout’a yakın olduğunu ifade ediyor. 2012 senesinden beri müzik yapıyor. 6 Mart 2018 tarihinde Sleepless in Berlin albümünü piyasaya sürdü. Chillout normalde dinlediğim, yani kulağımın aşina olduğu bir müzik tarzı değildir. Bu tarz müziklerde tutunacak pek bir şey bulamam. His ve duygular çok belirsizdir ve sürekli tekrarlanan ritimler rahatlatmak şöyle dursun, beni çok gergin bir ruh haline sokar. Sonuna kadar dinlemem çok zor. Benzer şeyleri Deep House için de düşünüyorum. Fakat bu albümü dinler dinlemez mest oldum. Demek ki hangi genre olursa olsun, kaliteli bir yapıt, farklı dinleyicilere ulaşabiliyor. Böylece müzikle ilgili temel düşüncemi bir kez daha doğrulamış oldum: Eğer his varsa, hangi tarz olduğu pek fark etmiyor. Aljosha Konstanty de benzer şekilde, kendisini müzisyen olarak değil bir hikaye anlatıcısı olarak gördüğünü belirtiyor. Hikayelerine tüm varlığı koyup bizlere ikram ediyor. Bir işe ruhunu vererek yaparsan nasıl bir sonuç elde edersin sorusunun cevabı : AK- Sleepless In Berlin. On parçadan oluşuyor ve içlerinden en beğendiklerim sırasıyla şöyle: Night Walk, Departure ve Sleepless in Berlin.

Rotamızı İngiltere’ye çeviriyoruz şimdi. İngiliz indie-pop grubu Banfi var sırada. 16 Mart 2018’de The Jack Powell EP’yi Communion etiketiyle piyasaya sürdüler. Sakin melodiler ve yoğun şarkı sözleriyle kulak kabartılması ve dikkate alınması gereken bir iş çıkartmış Banfi. EP’de dört şarkı yer alıyor: 
1-Never Really Cared(2/5): Sıradan mı yoksa özgün bir yola mı girdiklerini ayrımsayamadığım, orta karar bir şarkı. Kasvetli havasıyla beni kendisine doğru çekti. Fakat geri kalan her şey sıkıcı ve sıradan ilerliyor.

2-Future(3/5): Grubun özüne yaklaştığımı hissettiren parça. Özgün bir iş mi çıkarmışlar anlayamıyorsun ama kulağa sıradan ve duygusuz da gelmiyor.

3-Mercy Streer (4/5): EP’de en beğendiğim parça. Baştaki aksak-farklı bir sıfat bulamadım- girişiyle çekim alanına sokuyor. Kesinlikle çok başarılı.

4-Leaving Me Behind(3/5): Tatlı. Dinlenebilir. Mesela sıkıcı ilkbahar günlerine birebir. Y ada tembel yaz gecelerine… Ama kışın dinlenmez. Kalıcı olma potansiyeli yok. Kışın Morrisey dinlersiniz çünkü. Bir şarkı size kendisini kışın dinletebiliyorsa, onu derinlemesine inceleyin derim. Ya da biraz sorgulayın bu durumu… Bence kış her mevsimden daha gerçek ve karakteristiktir.

Büyük ismi sona sakladım: Jack White! Bu isim hakkında yazmak… Ekranın başında beni durduran nadir zamanlardan birisi şu an. Nereden başlayacağımı bilemediğim denli çok anım var. Lisede The White Stripes aracılığıyla tanışmıştım Jack White ile. Ball &Biscuit parçasıyla kaç kere bütünleştim, sayamadım. Seven Nation Army’den daha güzel bir parça, solosu daha vurucu dedim, dinletemedim. The Raconteurs’u ne zaman ve nerede duyduğumu hatırlayamıyorum. Ama yıllarca Steady As She Goes’u dinledim White’ın sesinden. The Raconteurs’u geç, The Dead Weather ile ne zaman tanıştım ondan da bihaberim. Sanırım bazı şeyler zaman ve mekan kavramını bükecek ve bozacak denli beynime işliyor.Arka arkaya, sıraya dizili değil de eşzamanlı hatırlıyorum her şeyi. Sanki Jack White ile ilgili olan tüm anılarım tek bir ana dair. Dolu dolu, parlak tek bir an!

‘’Led Zeppelin sevmeyen kimseye güvenmem.’’-Jack White

Boarding House Reach, Jack White’ın son stüdyo albümü. 23 Mart 2018 tarihinde Jack’in kendi kurduğu plak şirketi Third Man Records etiketiyle piyasaya sürüldü. Kaotik, sorgulayan ama günün sonunda bulunması gereken cevaba-şayet ortada bir soru varsa tabi - ancak kendi çabamızla ulaşılacağını sezdiren, güçlü bir albüm Boarding House Reach. İnsanlardan cevap bekleme, nesnelerden cevap bekleme, hayvanlardan cevap bekleme, doğadan cevap bekleme, cep telefonundan cevap bekleme, yoldan cevap bekleme, kitaplardan cevap bekleme, öğretmenlerinden cevap bekleme. İlla bir şeyler bekleyeceksen de soru bekle. Tek bir güzel soru bekle sadece. Sorabileceğin anlamlı tek bir soru. Hem kendine, hem hayata. Günün sonunda ikisi de aynı şey değil mi? 

Albümün sekizinci parçası Everything You’ve Ever Learn’de Jack White’ın da söylediği gibi:
Do you wanna question everything?
Then think of a good question!
Do you wanna learn? 
THEN SHUT UP AND LEARN

On üç şarkıdan oluşuyor. İlk parça Connected By Love, albümün en zayıf parçası. Bunu söylemem yeterli, geriye kalan hepsi dolu dolu...

En beğendiklerim: Everything You’ve Ever Learned, Respect Commander, Over and Over and Over, Why Walk A Dog… Şimdi düşündüm de, ilk şarkı hariç geri kalan hepsini buraya yazabilirim. Bu albüm işte öyle bir albüm. Bence vakit kaybetmeyin!

Sevgiler. 



The Church - Starfish

Perşembe, Haziran 28, 2018
1980 senesinde Sydney’de kurulan Avustralyalı rock grubu The Church, bugüne kadar akılda kalıcı bir çok parçaya imzasını atmıştır.  Bu başlık altında, grubun 1988 senesinde piyasaya sürdüğü albüm Starfish hakkında yazacağım. 

Öncelikle söylemem gereken şey, albümün şarkı sözlerinin beklediğimden derin olduğu. Dinlerken aklımı kaybetmek üzereydim diyebilirim, çünkü şarkı sözlerine çok değer veren bir dinleyiciyim. O kadar ustaca, o kadar hissedilerek ve üzerinde durularak, ince elenip sık dokunularak, deneyimlerin süzgecinden geçirilerek önümüze sunulmuş ki sözler… Genellikle dinlediğiniz herhangi bir albümde şarkı sözü bakımından birkaç şarkı ön plana çıkar, diğerleri daha geride kalır. Ama Starfish’de, böyle bir durum söz konusu değil. İçtenlik, dinlediğiniz her dizede mevcut. Az sonra şarkılardan sırayla bahsedip, beni etkileyen dizeleri daha ayrıntılı olarak anlatacağım.
_____

80’lerde çıkan albümler,- özellikle The Church gibi grupların albümleri- genellikle sonraki kuşaklara pek ulaşmamıştır. Tamamen Zeitgeist ile ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum. Piyasa, ortam ve toplum hazır değilse ortaya çıkan ürünün kalitesi her zaman hak ettiği değeri göremiyor. 80’lerde çıkıp da 90’lara ve sonraki senelere ulaşan sound’daki albümlerse The Church’ün tarzından daha farklıydılar. Özellikle de Starfish 80’lerin işi değil, her ne kadar şarkılarda hafiften de olsa 80’ler esintisi duysak da. Geçmişten mi gelecekten mi geldiğini anlayamadığım, efsunlu ve zamansız bir albüm Starfish. Zamansız olmak, klasik olabilmek demektir. Her daim kalıcı olacaktır. Peki neden?
Her şeyden önce, başarılı olarak tanımlanan sanat eserlerinin -edebiyat, sinema, müzik fark etmez-  temelinde samimi duygular vardır. Seni yola çıkaran ve bir şey üretmeye iten derde sadık kalırsan, ancak o zaman anlatabilirsin kalbini. Ve bu öyle geçirgendir ki, dinleyici anlar. Ben bugün hala 1988’de çıkan bir albümü böylesine hevesle, böylesine tüylerim diken diken olurcasına dinliyorsam, bunun tek sebebi karşımda gerçekten bir şeyler hisseden insanların bunu bana mütevazi bir şekilde aktarmayı başarmış olmalarıdır. Müzik bir zaman yolculuğudur. 1988’den 2018’e…Şimdi şarkılara daha yakından bakalım.

STARFISH(1988) 
Albümün kayıtları Los Angeles’ta yapılmıştır. Grubun Los Angeles’ta kayıt yapma konusunda tereddütleri olduysa da, ortaya çıkan yapıtın nefes kesiciliği bu durumu ikinci plana atmıştır. The Church’ün ABD’de tanınması ve yer edinmesini sağlamıştır.

Destination parçasıyla açılır Starfish. Albümün en güçlü girişi olan şarkılarındandır ve nasıl bir sound dinleyeceğimiz hakkında –yani albümün gidişatı hakkında- tutarlı bir fikir verir. Çok gizemlidir. Bilinmezliğe çağrı gibidir. Sakin bir girişle başlar ardından davul yavaşça şiddetlenir. Parçada da söylediği gibi: 

Distance and speed have left us too weak/And destinaion looks kind of bleak



Destination’un ardından albümün ikinci parçası-aynı zamanda grubun en bilinen şarkılarından- Under the Milky Way gelir. Donnie Darko filmini izlerken keşfetmiştim. Aslına bakarsanız The Church diye bir grup olduğunu bana öğreten filmdir Donnie Darko. Bu parçayı herhangi bir şekilde sizlere anlatmam çok zor. Mesafelerin şarkısıdır Under the Milky Way. Çok uzaktan gelen, sönmeye yakın bir ışık gibidir. Uzaklığın ya da yakınlığın, zamanın veya mekanın dışından gelen ağıttır. Şarkıdaki bas gitar çok büyüleyicidir. Under the Milky Way, yanıtınızı beklemeden yapılan tekliftir. Fikrinizi umursuyor gibi yapmaz. Vereceğiniz cevapla zerre ilgilenmez. O anki ruh halinizse onu alakadar etmez. Çekim alanına girmişseniz, geri dönüşü yoktur. Sizi alır ve başka bir galaksiye götürür. Her ne kadar Under the Milky Way tonight dese de. Bitmeyen hüznün yankısıdır. Parçada en sevdiğim dize ise şu:

And it’s something quite peculiar / Something shimmering and white / It leads you here despite your destination / Under the Milky Way tonight

Ardından üçüncü şarkı olan Blood Money gelir. Bana kalırsa ilk iki şarkıya göre yetersiz olmuş. Yapısal olarak eksiklikleri var, tekrar dinleme isteği uyandırmadı. Buna rağmen albümün genel konseptini bozmuyor. Blood Money’nin ardından gelen parça ise Lost. 80’lerin etkisini bu şarkıda daha fazla görebiliriz. Tutkulu bir klasik rock dinleyiciyseniz, sizi ilk saniyesinde yakalayacaktır. Nakarata gelene kadar muhteşemdir, nakarattan sonra da güzelliğini korur ama sanki bir şeyler eksilmiştir, gücünü kaybetmiştir. Bas gitar harikadır, davul ise ne çok yüksek ne de çok düşüktür. Tam olması gereken bir The Church şarkısı. Blood Money gibi eksik değil, ama Under the Milky Way gibi mükemmel de değil. Lost’tan bir bölüm:

Here she comes with her unforgiving web/ Almost forever I’ve been drinking these dregs/ It must be time to change our brew, cruel view

Ve albümün en sevdiğim şarkılarından birine geldik: North,South,East and West. Elektro ve bas gitarın muazzam uyumuyla gönlümüzde yer eden The Church şarkısı! Sözleri çok anlamlıdır. Savaşın aynı anda hem her yerde hem de hiçbir yerde olmamasına, muğlak varoluşuna değinir. Toplumun kayıtsızlığını ve bu kayıtsızlığın vardığı noktayı ironiyle ele alır. Mesela birinci ironi:
Wear a gun and be proud/ But bare breasts aren’t allowed

Ya da ikinci ironi:
Restore your lost soul for two dollars plus toll

Bu böyle uzar gider.  Fakında olmadığımız, belki de farkına varmayı kabul etmediğimiz bir kaosun içerisinde dönüp duruyoruz. Tanıdık geldi mi? Bazı şeyler hiç değişmiyor. İşte bu tanıdık ama kabullenilmeyen kaosun şarkısıdır North, South, East and West.

Albümün altıncı parçası Spark, bir insana duyulan karşı konulamaz çekimle ilgili. Merak uyandıran, akıldan çıkmayan ve içten içe tüketen insanlara göz kırpıyor. Ardından gelen yedinci parça Antenna’nın ise soft bir başlangıcı var. Eğer şarkı sözlerini kendinize çok yakın bulursanız yani şarkıyla aynı derdi paylaşıyorsanız dinleyeceğiniz türden bir The Church şarkısı. 


İşte şimdi geldik o muazzam parçaya: The Reptile. Under the Milky Way’den sonra bu albümde beni çok büyüleyen ikinci şarkı. Dönüp dolaşıp bu şarkıda bulurum kendimi. Araya ne kadar zaman girerse girsin, ne kadar uzun süredir dinlememiş olursam olayım fark etmiyor. The Reptile zihninizi fetheder. 

Under the Milky Way gibi, mesafelerin şarkısıdır. 
Too dangerous to keep/ Too feeble to let go
Go now you’ve been set free/ Another month or so you’ll be poisoning me with your lovely smile

Son iki parça ise sırayla A New Season ve Hotel Womb. A New Season’u beğenmedim. Hotel Womb ise ortalama bir parça. Yine de kapanış parçası olmanın hakkını veriyor. 

Umarım birazcık bile olsa Starfish’e yönelik merak uyandırabilmişimdir zihinlerinizde. Albümün tek sıkıntısı, güçlü olan parçaların çok yoğun ve başarılı olması. Bu durum diğer parçaların daha zayıf algılanmasına sebep oluyor ve onlara belki de gerektiği değeri veremiyoruz. Tabi bu değer meselesi de göreceli olduğu için tartışılabilir bir konu. Son olarak albümde en sevdiğim şarkılar sırayla şöyle:
1-Under the Milky Way
2-The Reptile
3-North, South, East and West
4- Destination

Tranquility Base Hotel & Casino : Arctic Monkeys

Pazartesi, Mayıs 21, 2018
Arctic Monkeys, geçtiğimiz hafta (11 Mayıs 2018) altıncı stüdyo albümü “Tranquility Base Hotel & Casino”yu piyasaya sürdü. Gerek altyapısıyla, gerek şarkı sözleriyle tamamen farklı bir Arctic Monkeys albümüyle karşı karşıyayız. Dinlemeden önce tüm beklentilerinizi bir kenara sürüklemeli, sadece ve sadece şarkılara odaklanmalısınız. Aksi takdirde Arctic Monkeys’i “Do I Wanna Know” , “Are You Mine?” gibi parçalarla tanımış olan kitle –ben onlardan biri değilim ama bu kitle çok büyük- hayal kırıklığına uğrayabilir.

Grubun geniş çapta tanınmasını sağlayan albüm AM (2013) olsa da, Arctic Monkeys sound’unu anlamak için diğer albümlerine de göz atılmalı. Mesela liseden mezun olduğum sene -CD koleksiyonu yaptığım dönemlerdi- bir müzik markete girip sırf kapak resmini beğendim diye Arctic Monkeys’in 2009’da çıkan Humbug albümünü almıştım. İlk dinlediğimde çok da beğenmemiş, “dinlemesem de olurmuş” gibi yorumlar yapmıştım. Ama nasıl ve ne şekilde oldu bana bugün bile çok gizemli geliyor, bir süre sonra bu albümden başka bir şey dinleyemez olmuştum. O günlerde yavaş yavaş beni içine çeken bu albüm, bugün hala en sevdiğim Arctic Monkeys albümüdür. Benim aklımda kalan, Arctic Monkeys denildiğinde aklıma ilk gelen iş Humbug’dur, AM (2013) –ki bu albümü de beğenmeme rağmen- değil. Bana kalırsa Humbug indie rock’a yeni bir soluk getirmiş, çok önemli bir albümdür. Bu bilgi burada dursun ve 2018 senesine gelelim. Konumuz Humbug değil, Tranquility Base Hotel & Casino çünkü. Tüm bunları neden anlattım diye soracak olursanız, bu albüm konusunda hepimizin bir nevi aynı noktada olduğumuzu düşündüğüm içindir. Grubu kafanızda hangi tarzla ya da hangi şarkılarıyla konumlandırmış olursanız olun, Tranquility Base Hotel & Casino eminim ki hepimiz için farklı bir deneyim oldu -ve dinlemeyenler için de olacaktır.-

Arctic Monkeys’i bugüne kadar “ekşi” ya da “aksak” sıfatlarıyla tanımlayan birisi olarak, Tranquility Base Hotel & Casino’yu bu kümenin içine yazamam. Onu betimleyecek şey belki de “mesafe”, “soğukluk”, “karanlık” ya da “sakinlik” gibi kavramların altında toparlanabilir. Yine de bu cool tanımlardan hiçbirisi onu ifade etmeye yeterli olmayacaktır. On bir şarkıdan oluşuyor ve her biri farklı gezegenlerde yazılmış, bestelenmiş gibi. Öyle muğlak, öyle dışarıdan… İçeriye almıyor da ziyaret ettiriyor gibi. En sevdiğim şeyi, yani mesafeyi, bana hissettirerek kesinlikle kalbimi çalıyor.



DEĞİŞİM - SANATÇI - ÜRETİM
Değişim her şeyde, her yerdedir. Bir insandan, mekandan, ya da herhangi bir şeyden sürekli aynı kalmasını beklerseniz, onun değişimini olgunlukla kabullenmezseniz hayal kırıklığı oranı o ölçüde büyüyor. Hayır, büyük konuşmuyorum. Bu değişim olarak adlandırdığımız olgu iyi ya da kötü olabilir. Ama önüne hangi sıfatı yerleştirirseniz yerleştirin, değişim değişimdir. Nokta. Ve daha da önemli bir şey var: Mecburi olduğu kadar gereklidir de!

Özünü koruyarak-bu çok önemli, bir merkez olmalı - farklı formların içinde bulunabilmek, benliğine her gün yeni bir şeyin eklenmesi her gün de yeni bir şeyin çıkıp gitmesi demektir. Bunun bir diğer adı da bildiğiniz üzere büyümektir. Yine mecburi ve yine gereklidir! Eğer Alex Turner, çok sattığı için AM albümünün benzerini yapsaydı -ki bu Arctic Monkeys için zor bir şey değil- samimi bir yapıt göremezdik karşımızda. Şöyle düşünün, son beş senede ne kadar değiştiniz, kimler girdi kimler çıktı hayatınıza, nerelere gittiniz, ne yediniz, içtiniz, söylediniz… Tüm bunlardan sonra beş sene önceki cümleleri kuramaz, mutluluğunuzu da sıkıntınızı da beş sene önceki gibi anlatamazsınız. Artık tamamen yeni ve oluşumuna her geçen saniye devam eden bir “siz” var karşınızda. Monkeys’in üyeleri de geçtiğimiz beş senenin sonunda oluşan değişimi kabul edip, ondan beslenen bir albümle karşımıza çıktılar.

ŞARKILAR
Şarkıları kolay benimsememin en önemli sebebinin bas gitara olan zaafım olduğuna inanıyorum. Bu albümde belli belirsiz hissedilen Jazz altyapısı, bass line’ları gerekli kılıyor. Çok ustaca yazılmış bölümler bunlar. Normalde AM’den önce herhangi bir Arctic Monkeys albümünü elinize alsanız, ilk dikkat çeken şey enerjik ve ustaca yazılmış bateri bölümleridir. O yüzden Matt Helders, grubun belki de Alex Turner’dan sonraki en önemli ismi olagelmiştir. Fakat artık grubun bas gitaristi Nick O’Malley biraz daha stratejik bir noktada konumlanıyor. Üstüne basa basa söylüyorum, bas gitarı dinleyin bu albümde…

Albüm "Star Treatment" parçasıyla açılıyor. Hafif girişiyle bizi adeta zaman yolculuğuna çıkarıyor. Albüm boyunca süregelen “başka bir yerde olma” hissi böylelikle başlamış oluyor. Yaptığımız zaman yolculuğunun ikinci durağı “One Point Perspective”. Bu şarkının hiç ara vermeden üçüncü şarkı olan “American Sports”a bağlanma şekli ve ardından ta ki on birinci durak olan “The Ultracheese”e kadar devam eden yolculukta benim en sevdiğim duraklar şunlar oldu:

Tranquility Base Hotel & Casino, Four Out Of Five (müzik video’su da çıktı), Science Fiction ve She Looks Like Fun.


Özetlemek gerekirse bu albüm bana sakin bir delirmeyi anımsatıyor. Sakin bir şekilde nasıl delirebilir insan diyorsanız, söyleyeyim hemen, çok güzel delirir. Dağıla dağıla delirir. Bu albüm de bu dağılmayı nostaljik bir havayla, geçmişle günümüz arasında saydam bir bağ kurarak toparlamaya çalışıyor. Sürekli sorgulanan bir gerçeklik var ama gerçeklik de her bilinç tarafından farklı algılandığı için, dağılan şey toparlanamıyor da gözümüzün göreceği bir yerde kümeleniyor sanki. Daha belirgin hale gelen bu yeni materyale gerçekmiş muamelesi yapmaya başlıyoruz bu sefer. Ta ki o da dağılana ve başka bir küme belirene kadar… 

Bildiğim bir şey varsa ne kümeler ne de gerçeklik bitiyor. Bu sayfalar da onları anlatmaya yetmiyor. Benzer bir deneyim yaşamak için vakit kaybetmeden albümü dinlemeniz lazım.

Albümün dördüncü parçası Tranquility Base Hotel & Casino’nun bir bölümüyle yazıyı sonlandırıyorum:

And do you celebrate your dark side / Then wish you’d never left the house? / Have you ever spent a generation trying to figure that one out? 


Kulak Keyfi : Şubat Raporu

Pazartesi, Nisan 20, 2015
Yılın en kısa ayı Şubat, fazlaca albümle daha çok yeni keşiflere imkan tanıyan bolluk bereketle girdi kulağımıza... Carl Barât And The Jackals, Imagine Dragons, Kodaline, Noel Gallagher's High Flying Birds ve The Amazing en çok beklenenler olarak öne çıkanlardı ve mutlu etti dinleyicisini... Andrew Bird, Boduf Songs, Breakfast In Fur, Daniel Knox, Duke Garwood, Natalie Prass, Shinies ve The White Birch ayın en iyileri öne çıkarken ocak sonunda çıkan albümüyle Viet Cong etkisini yılın tamamına yayacak gibi... Yerli albümlerdeyse iyi müziğe doyduk desek yeridir... Mabel Matiz ve Ogün Sanlısoy başyapıtlarıyla mest ederken, Özge Fışkın ve Zuhal Olcay da iyi geri dönüşe imza atarak sevindirdi... 


Andrew Bird - Echolocations Canyon
Üretken Amerikalı kompozitörlüğünü konuşturarak kanyonlardan beslenmiş ve salt kemanla gezintiye çıkarıyor dinleyicisini... Enstrümantal yedi şarkılık bütün yalnızca meraklısının keyifle dinleyebileceği bir 50 dakika... Özgün, ferah ve atmosferik bir yolculuk... Etkili bir iç huzuru...


Ben Lee - A Mixtape From Ben Lee
Avustralyalı aktör/müzisyen Ben Lee on albümlük diskografisinin arasına bir de mixtape iliştirdi... Popülerlikten uzak kendi halinde bir müzisyenin şarkılarının Zooey Deschanel, Ben Folds, Azure Ray, Sean Lennon, Luke Steele, Angie Hart ve Neil Finn gibi isimlerce seslendirilmesi de aynı meyanda. Sıcacık, içten bir tribute albüm çıkmış ortaya. Herhangi bir hit barındırmıyor ama neşesi ve temposu yerinde... Yeni keşiflerin peşinde olanların kulak vermesinde fayda var...


Boduf Songs - Stench Of Exist
İlk albümünden bu yana mükemmel iş çıkaran Matthew Sweet’i halen bilmeyen varsa ne kaybettiğini görmek için diskografisini su gibi içmeli. Altıncı stüdyo albümü 11 şarkıdan oluşuyor ve ilk notasından itibaren dinleyicisini yutuyor... Harikalar diyarına yolculukta altıncı adım diyelim biz buna... Ayın ve yılın en iyi albümlerinden biri...


Breakfast In Fur - Flyaway Garden
New York dörtlüsü 2009’da yayımladığı beş şarkılık ep’nin ardından nihayet debut albümüyle karşımızda... Psychedelic folk sahnesine müthiş bir ilk adım olarak kendilerine hayran bırakıyorlar... 11 şarkılık albümün genel havasını büyüten vokaller ve melodilerle 36 dakikalık harika bir atmosfer kurmuşlar ve dinleyenin yolunu kaybetmesi içinde ellerinden geleni yapıyorlar... Şimdiden yılın en iyi yeni çıkışı ve en iyi müziği olarak etiketlenen albümü dinlemek için zaman kaybetmeyin...


Butch Walker - Afraid Of Ghosts
Ülkesinde çok sevilen sakin adam yedinci stüdyo albümünde de stabilliğini koruyor... Hatta gereğinden fazla sakin, vokalleri de usul yer yer fısıltı. Folk altyapısı üzerine bir iki dokunuşla yakalanan çağdaş soundla daha çok film müzikleri tadında bir albüm bu... Ryan Adams’ın prodüktörlüğünde de ve Johnny Depp’in gitar solosu attığı konukluğuyla dikkat çeken albümü Walker’ın en iyi işi olarak tanımlamak mümkün ama ortaya çıkanın aşırı derecede saf Amerikalı tınlaması sizi bilmem ama benim kulağımı tırmalıyor...


Carl Barât And The Jackals - Let It Reign
Biz yeni The Libertines albümünü beklerken Carl Barât yine boş durmuyor... Bu sefer yanına çakalları almış ve 10 şarkılık bir güzellik yapmış sevenlerine... Çiğ İngiliz soundu ve vokallerini sevenler için etkisini doksanlar soundundan alan yeni olmayan ama yabancılık çektirmeden hayran kalınan 35 dakika vasatlarda seyrediyor... Bu albeniye karşı koymak çok zor...


Champs - Vamala
Michael and David Champion kardeşlerin yeni albümü zorlu ikinci albüm sendromunun gölgesinden gelmiş kulağımıza... Beklentilerin yükseldiğinin farkında olan ikili altmışlı yıllar atmosferini korumuş ve sevdikleri ne varsa hepsinin karışımı olduklarını farkettiren bir sound çıkmış ortaya... Bazı şarkılarda vokal Robin Gibb sanki... Güzel tınlıyor, eskileri yad ediyor ama yeni hiç bir şey yok...


Daniel Knox - Daniel Knox
Chicago çıkışlı müthiş adam üçüncü albümünde de bildiğimiz gibi... Etkileyici bariton vokali, tertemiz tınılarla yaratılmış karanlık atmosferiyle yer yer kabareye de evrilen mükemmel 10 şarkıyla selamlıyor dinleyicisini... Piyano ağırlıklı, nefeslileri ve yaylılarıyla zenginleşen ve hiç bitmesini istemeyeceğiniz bir senfoni... Knox ne söylese kabulümüz zaten, hayran hayran dinlemek ve alkışlamak dışında ne söylense boş... 


Duke Garwood - Heavy Love
Mark Lanegan ortaklığı sonrası adını duymayanın kalmadığı Londralı, yine köklerini bluesdan alarak deneysel takılıyor ve başrolü de etkileyici vokaline veriyor. Lenegan’ın üzerinde bu kadar çok durup saygınlık kazandırması boşuna değil... Gelenekselden çok uzaklaşmadan minimal dokunuşlarla zenginleşen 10 şarkılık albüm derinlikli ve çok yoğun... Herkese hitap etmiyor ama kıymetini bilenler için baştacı...


Dutch Uncles - O Shudder
Bir türlü ısınamadığın gruplardan biri olan İngiliz dörtlü, dördüncü stüdyo albümüyle şimdiden gönülleri fethederek yılın ilk çeyreğinin en iyi işlerinden biri olarak ilan edildi bile. Elektronik altyapının çok yoğun kullanıldığı tür harmanlarına kulağım alışamadı bir türlü... Siz benim cinsliğime bakmayın, bu kadar övgüye boğulmuş albümü en azından kulağınızdan bir kere geçirin...


Imagine Dragons
Debut albümleri “Night Visions” ile 2012 yılına damga vuran Las Vegas çıkışlı dörtlü ayın en çok beklenen albümlerinden biriyle geri döndü... Düz edisyonu 13 şarkıdan oluşan, diğer edisyonlarıyla 21 şarkıyı bulan albüm baştan sona ucuz stadyum pop-rock örneği... Dinleyeni her şarkının ilk notasından yakalamak ve akılda kalıcılık üzerine üretilen formüller başarılı olmuş... Filmler ve dizilerle bir kaç yıl boyunca pompalanacak ve sevmeniz sağlanacağını ön görmek yanlış olmaz...


Kodaline - Coming Up For Air
2013 yılında yayımladıkları debutları “In a Perfect World” ile harika çıkış yapan İrlandalı dörtlü iki yıl sonra daha iyisini yapmak yerine rota değiştirmeyi tercih etmiş. Debut albümü sevdiren ne varsa hepsi gitmiş ve yerine vasat bir pop-rock ile herkese benzemeye çalışıp hiç bir şey olamamışlar. İki yılda bu kadar büyük değişim geçirmeleri ve bu kadar berbat bir albüme imza atmaları da her grup için ders olacak nitelikte...


Little Comets - Hope Is Just A State Of Mind
Indie sahnesinin her albümde biraz daha büyüyen üçlüsü üç yıllık sessizliğini 12 şarkıyla bozdu. Enerjik ve melodik bir bütün yaratıp vokali biraz daha öne çıkararak diskografilerinin en iyisini ortaya koymuşlar. Deluxe edisyonla 20 şarkıya çıkan albüm bolca hit adayı şarkıyla dolu... En çok öne çıkansa “The Gift of Sound”... 


Lost Lander – Medallion
Ramona Falls tayfasından Matt Sheehy önderliğindeki Portland Oregon dörtlüsü debut albümden üç yıl sonra nihayet geri döndü. 11 şarkılık albümde yine dream pop, pop rock, synthwave harmanından alternatif rock yaratmışlar... Albüm içinde kendilerine bile alternatif olmalarını sağlayan bir serbestlikle özgün bir iş çıkmış ortaya... Kapılıp gideceğiniz fazla şarkı olmasa da vasatı aşıyor ve güzel tınlıyor...


Matthew E. White - Fresh Blood
Avant-garde jazz grubu Fight the Big Bull ile tanıyıp sevdiğimiz White, solo kariyerine öyle bir başlamıştı ki, muhteşem debutu “Big Inner” ile yılı güzelleştirmişti. Yeni albümünün adı daha çıkmadan en iyiler listesine girmesi garanti olarak görülüyordu. Özellikle majör müzik sitelerinin alkış yağmuruna tuttuğu ve her fırsatta övgüyle bahsettiği White, beklentilerin altında kalarak şaşırttı. Daha çok pop’a meyletmiş olması ve baladların ağırlığı yenilir yutulur değil tabi. İlk yarısında daha enerjik olan albümün ikinci yarısında çok ağır olması dinleyicisini biraz zorluyor ama dinlemelere doyulmayan 10 şarkıyla evladiyelik bir taze kan bu... 


Natalie Prass – Natalie Prass
Okullu müzisyen kimliğine 2008’de tası tarağı toplayıp Nashville’e taşınarak alaylılığı da ekleyen Prass adını daha albümü çıkmadan duyurmayı başarmış ve herkesin bu kızda iş var diyerek parmakla gösterdiği bir isim olmuştu. Matthew E. White ve Trey Pollard prodüktörlüğünde daha ilk debut albümden kadın ozan kimliğini herkese kabul ettiriyor. Kalbi kırık şarkılarla gönülçelen bir başyapıt olmasına rağmen yanlış zamanlamanın kurbanı da oldu. Ocak ayının son günlerinde yayımlanan albüm arada kaynadı ve hâlâ keşfedilmeyi bekliyor...


Nite Fields - Depersonalisation
Alternatif sahnesine Avustralya’dan katılan dörtlü post-punk ve shoegaze harmanını elektronik dokunuşlarla bezediği dokuz şarkılık debut albümle beklenmedik bir çıkış yapmış ve keşifçisini sevindiren bir kulak dostu. Henüz ham olduklarını hissettiriyor olsalar da daha iyisini beklemek için ümit vermeleri de yeterli. İlerde adını daha çok duyacağımız grupla ilk adımından itibaren tanışmanın zevki bambaşka... “Like a Drone” ile hit yaratabileceğini gösteren grup yedi dakikalık “Winter's Gone” ile gösteriş yapmayı ihmal etmemiş... 


Noel Gallagher's High Flying Birds - Chasing Yesterday
Doksanlar müziğinin sevmediğim gruplarından biridir Oasis... O dönem kapıştıkları Blur tarafında duruyor ve Gallagher kardeşlerin müzik dışında abuk sabuk şeylerle magazin malzemesi olmasına da sinir oluyordum. İşleri güçleri kolay ve formüle şarkılarla herkesin kulağına yerleşmekti ve bunu da başardılar. Kardeşlerin grubu dağıtıp ikiye bölünmesi daha iyi oldu. Bu dağılmadan ortaya çıkan ikişer albüm var artık ve Noel daha iyi işler çıkarıyor. Kendi adını taşıyan debuttan dört yıl sonra gelen yeni albüm farklı edisyonlarla 15 şarkıya kadar çıkıyor ve Noel’in oasis’in yeniden birleşmesi çağrılarına hiç kulak asmadığını belgeliyor. Benim gibi oasis sevmeyenleri bile tavlayacak albüm son ayların en iyisi... Özellikle “The Dying of the Light”a fena takıldım kaldım...


Peace - Happy People
Worcester çıkışlı Kossier kardeşlerin başını çektiği dörtlü dergilerden büyük ilgi görmüş ve The Maccabees ile Foals kıyaslamalarıyla adını duyurmuştu. Üç yıllık birikimle 2012 yılını şenlendiren “In Love” ile iyi de iş çıkarmışlar ve umut vermişlerdi. 10 şarkılık yeni albümleri de basamakları çıkıp çıkamayacakları açısından önemle bekleniyordu. Farklı edisyonlarla 18 şarkıyı bulan albüm mağlubiyeti kabul ettiklerini gösteriyor. Ne eksilir ne kısalırız kapasitemiz bu diyorlar. Baştan sona dinlemesi meşakkatli albümün en çok öne çıkan şarkısı da “Money”...


Purity Ring - Another Eternity
Kanadalı elektronik ikilisi ilk albümden adını duyuranlardan biri olmuştu. Debutları herkesin takdirini kazanan ikili yine yıldız yağmuruna tutularak karşılandı. Megan James’in vokali de etkileyiciliğini sürdürüyor. Melodikliği gönül çeliyor ama sevemediğim elektronik altyapısıyla çok yapay geliyor bana bu sound... Bana bakmayın kararı siz verin...


Screaming Females - Rose Mountain
Punk rock sahnesinin eski usül kızgın üçlüsü altıncı stüdyo albümüyle uzun arayı kapatmak üzere 10 şarkıyla döndü. Sound ve tavırda sorun yok ama şarkılar fazlaca vasat, kapılıp gideceğimiz bir koşuşturmaya davet edemiyorlar önceki albümlerindeki gibi. Bir önceki albümleri “Ugly”nin bir kaç adım gerisine düşmüşler. Daha iyisini yapacak potansiyelleri varken bu geçiştirmeyi kabul etmek zor. Bunu unutup bir sonraki albümlerini bekleyelim en iyisi...


Shinies - Nothing Like Something Happens Anywhere
2012’de kurulmuş İngiliz dörtlü debut albüm heyecanını adından pek kimsenin bahsetmemesiyle sakince yaşayanlardan. Her iki taraf içinde daha makul bir durum bu... Tesadüf eseri bir şarkıyla kendini albümde bulanları harika bir Manchester soundu bekliyor. Genç bir grubun daha ilk albümden bu kadar olgun görünmesi ve çok iyi tınlamasına rağmen halen duyulmamış olmak gibi bir talihsizlikten muzdarip. Dokuz şarkılık albüm özellikle doksanlar bağımlılarının gönüllerinde taht kuracak. 


Steven Wilson - Hand. Cannot. Erase
Porcupine Tree ile tanıdığımız Wilson, solo kariyerinin tadını çıkarıyor ve herkese keyif vermeye devam ediyor. Progressive rock’ın yıkılmayan son kalesi gibi üretiyor. Şaşırtıcı şekilde Pink Floyd’a yaklaşarak, onun gibi tınlayarak... Sanki grubun son üyesiymiş gibi. 11 şarkılık albüm progressive özlemi çekenler için tam bir hasret giderme resitali. Her albümünde türe başka bir türü harmanlayan Wilson bu sefer çok uzaklaşmayarak küçük elektronik dokunuşlarla saflığı korumuş ve harika bir 66 dakika yaratmış. Pürüzsüz, dokunaklı taptaze bir başyapıt... Boş şarkı yok ama özellikle flüt ve saksafon eşliğinde sololarla 13 dakikalık “Ancestral” muhteşem... Büyülenmek için fazla beklemeyin...


Tall Tales And The Silver Lining – Tightropes
Los Angeles çıkışlı yedili, 60’lar folk rock’ı ile 70’ler pop rock’ını harmanlıyor kendi deyimleriyle. O dönemin önemli isimlerine olan hayranlıklarını da yineliyorlar. Ortalama üçer dakikalık şarkıları peşine kapılıp gideceğimiz melodilerle süslüyorlar. Dile kolay yedinci stüdyo işleri bu. 10 şarkılık albümün 33 dakika olmasına rağmen bir çırpıda bitmemesi ve doygunluk vermesini sağlayan zenginlik de en önemli artıları. 


The Amazing - Picture You
İsveçli muhteşem beşliden ne kadar çok bahsettiğim ve sürekli şarkılarını paylaştığım herkesin malumudur. 2009’da yayımladıkları debut albümleriyle küçük bir adım atan grup bir yıl sonra bir adım daha atmışsa da en büyük sıçramayı 2011 yılının en iyi albümlerinden biri olan “Gentle Stream” ile yapmıştı. Halen eskimeyen o albümün üzerine koyarak daha iyisiyle gelmişler. 10 şarkılık albümle Neo-psychedelia zirvesine bir bayrak daha asmışlar. Benim için günceller içinde en güzel tınlayan grup. Beklentilerimi de aşan albümün en güzeliyse halen eskitemediğim olağanüstü “Fryshusfunk”... Yılın başyapıtı diye ilan etsem yetmez, ömürlük dost bu...


The Black Ryder - The Door Behind The Door
Aimee Nash ve Scott Von Ryper önderliğindeki Avustralyalı psychedelic topluluğu 2009’da yayımladığı debutun meyvesini dizi ve filmlerde kullanılan şarkıları sayesinde dört beş yıl sonra toplayanlardan. Altı yıl sonra gelen ikinci albüme de bu popülarite yansımış ve basit akorlardan yola çıkan şarkıları bir iki dokunuşla sakinlik üzerine inşa etmişler. İyi bir tını yakalamışlar ama fazlaca soundtrack havası taşıyor albüm, sanki bir filmin bitişinde akan yazılara eşlik ediyor gibiler. Kulağımızın dokuz şarkı boyunca onlarda kalmasını zorlaştıran bu duruma bir de şarkıların altı dakikaya çıkan süreleri eklenince, sanki şarkılar gereksiz yere sünmüş gibi geliyor.  


The White Birch - The Weight Of Spring
Kuzey ülkelerinin güzelliklerinden birini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Bilmeyenler geçen yılın en iyi filmlerinden Norveç yapımı “Blind”da yer alan “Lantern” ile tanışmıştı müthiş ezgileriyle... Ola Fløttum önderliğindeki Norveçli slowcore üçlüsü ülkesinin Sigur Rós’u olarak anılıyor. Henüz o kadar değiller elbette ama ninnilerle müthiş bir yolculuğa çıkarıyorlar dinleyicilerini. On yıl aradan sonra yayımladıkları albüm, dördüncü stüdyo işleri ve yer yer neo klasik ezgilerle kendilerine özgü seslerini yükselten 12 şarkı barındırıyor. Sıkılınca kaçtığınız bir sığınak, bir ağaç ev... Akıldan çıkmayacak denli etkileyici... 


Viet Cong - Viet Cong
Kanadalı art-rock güzelliği “Women”in iki müthiş albümle yarattıklarının meyvesini toplarken gitaristleri Christopher Reimer’in beklenmedik ölümüyle yaşadığı şoku atlatamayıp dağılması sonrası kurulan yeni dörtlü, o mirasın üzerine post-punk labirenti inşa ederek yola devam ediyor. İki ep ile ayak seslerini herkese duyurduktan sonra yükselen beklentileri karşılayan yedi şarkılık debutla dev bir adım atmışlar. Ocak sonunda yayımlanan albüm daha ilk haftasında tüm müzik camiasının yıldız yağmuru altında “şaheser” olarak nitelendi. Yıl sonunda tüm listelerin gediklisi olacağı da şimdiden belli. Özellikle “Continental Shelf”i dinlemeden geçmeyin...


Whitehorse - Leave No Bridge Unburned
Kanadalı Luke Doucet ve Melissa McClelland üçüncü stüdyo albümleriyle fark edilenlerden. Sizi bilmem ama ben albümün çıkış şarkısıyla keşfedip daha önce duymamış olmama çok şaşırdım. Tarantino filmlerine uygun müzikleriyle melankolik bir soundtrack havası taşıyorlar ve dinledikçe sevdiriyorlar kendilerini... Özellikle kara filmler için çok uygun şarkılar... Dinledikçe kendi filminizi zihninizde canlandırmanıza sebep olacak cilvesi de enerjisi de mevcut... 


Will Butler - Policy
Arcade Fire’ın çalmadık enstrüman bırakmayan üyesi Butler’ın solo debutu sekiz şarkılık türler harmanı olarak indie ekseninde rock, pop ve garage harmanıyla karışık bir armoni yarattığı için çok dağılıyor ve dinlemesi de sevmesi de zor. Kapanışı yapan “Witness”in albümde ne işi olduğunu anlayabilenlerin sevebileceği bir 27 dakika bu...


******************
Yerliler:
******************


Beşinci Mevsim – Uzak Da Olsa
2009 yılında grubun solisti Çağrı Ünsal ve kuzeni söz yazarı Yalçın Tetik’in birlikte beste çalışmaları yapmasıyla temelleri atılan Ankara çıkışlı grup kısa sürede çekirdek kadrosunu oluşturmuş... Bar programları ve konserlerle oluşan kitleleri de mevcut. O kitleyi büyütmek üzere ilk albümleriyle merhaba diyorlar. Dokuz şarkılık pop-rock albümü ağlak rock ile arabesk bir tavır içeriyor. Çabucak dile dolanan damar sözlerini benzeri gruplardan farklı olarak allayıp pullamamaları iyi olmuş. Albümün çıkış şarkısı olan cover “Korkuyorum” da hem çok iyi seçim hem de iyi yorum. Türü sevenler için iyi bir merhaba... 


Mabel Matiz - Gök Nerede
Kendi adını taşıyan debutuyla önemli bir çıkış yakalayan ve kendine has tarzını da kabul ettirip sevdiren Matiz, iki albüm boyunca sözleri çok ön plana almıştı. Neredeyse hiç susmuyordu şarkılarda, peşinden kapılıp gideceğimiz melodiler de ya çok gerideydi ya da çok kısa. Gereğinden fazla gevezelik ediyor hissi yaratıyordu bende. Sevdiğim bir kaç şarkısı dışında albümlerini baştan sona dinlemek de zulüme dönüşüyordu. Doğal olarak hiç bir beklentim yoktu üçüncü albümden. Kadro yine aynıydı ne de olsa. 14 şarkılık albüm tüm düşündüklerimin aksine yenilenmiş bir halde başlıyor ve sonuna dek başını omzuna koyuyor dinleyicisinin. Nihayet Matiz’in sesi şarkıları bastırmıyor, bağırıp çağırıp inlemiyor, öncelik müzik olmuş. Bu değişim daha profesyonel bir ruhu da beraberinde getirmiş albüme. Şarkıların tadını çıkarmak, harika melodilerin peşinde yolculuğa çıkmak mümkün... Nihayet acemilik dönemini atlatmış ve tam bir albüm yapmış Mabel Matiz... Harika düzenlemeler ve sound ile dinlemelere doyulmayan muhteşem bir albüm... Hangi şarkıdan bahsetsem diğerinde kalacak aklım, boş yok diyeyim en iyisi. Şimdiden yılın albümleri listesine yazılacak bir başyapıt...


Ogün Sanlısoy - Sen Uyurken
Pentagram sonrası dönemi iyi pop-rock albümlerle geçiren Sanlısoy, beşinci stüdyo albümüyle bir belgesel yaratmış adeta. Döneminin ruhunu yakalamış ve bu ruha uygun soundla dökmüş müziğe. “Ağaç”, “Çal” ve “On Beş”in sözlerini okumak bile yeterli albüm hakkında fikir edinmek için. Sanat bir silahtır ne de olsa, Sanlısoy cephaneyi doldurmuş ve bizim adımıza nişan alıyor ülkeyi bu hale getirenlere... Ayakta alkışlayıp ağzına sağlık desek yetmez, sadece bugünlere ait değil geleceğe miras şarkılar bunlar zira. Hep bir ağızdan eşlik edelim: “Ruhum şarkı söyler / Sesler dönüşür feryada / Şiirler türküler filmler yetişir imdada / Koşar müzik imdada”... Sağol varol Sanlısoy, ne güzel yetiştin imdada...


Özge Fışkın - Her Şeyin 1 Zamanı Var
2007 yılında yayımladığı ilk albümüyle “kilitler”i açan Fışkın, iyi iş çıkarmış ama bir sonraki albümü için çok bekletmişti ve ne kadar iyi bir ses olduğunu göstermişti... Yine çizgisini bozmamış, her albümde vokalini daha da belirgin şekilde geliştirdiğini gösteriyor. Müzikal olarak çok iyi 10 şarkılık albümün sözlerine çok takıldım ben... Bu kadar iyi bir vokal çok basit sözlerle kulakta kalmadan geçip gidiyor. 


Zuhal Olcay - Başucu Şarkıları 3
Bugün yaşanan cover çılgınlığı yokken 11 şarkıyı yeniden yorumlayarak başucumuza bir hediye bıraktığında 2001 yılıydı ve çok özel bir albüme imza atmıştı Olcay ve devamı da dört yıl sonra gelmişti. On yıl sonra seriye eklenen üçüncü albüm beklentileri fazlasıyla karşılıyor. Yine iyi bir sound, yine çok iyi yorum... Şarkı seçimleri bu kez serinin en iyi seçimleri... Daha az bilinen ve söylenen tüketilmemiş şarkılar ile daha yeni tınlıyor... “Eksik Bir Şey”, “Sevda Kuşun Kanadında”, “Kumsalda” ve yeni versiyonuyla “İyisin” albümün yıldızları... 



Kulak Keyfi : Aralık Raporu

Perşembe, Ocak 15, 2015
Daha çok yılın en iyi albümleri listelerine odaklandığımız Aralık ayı yılın en kısır dönemlerinden biriydi aynı zamanda... Dikkate değer çok yabancı albüm çıkmadı... Yerli piyasadaysa tam tersine bolluk ve bereket vardı... Smashing Pumpkins’in üçlemenin ikinci ayağıyla beklentileri karşılarken, The Decemberist yine çok iyi bir albümle geldi...  Sıradan piyasa albümlerinden uzakta her biri farklı ve özgün albümlerin çıktığı yerli albümlerde Can Bonomo, Fırat Tanış, Luxus ve Pentagram yılın son ayını hareketlendirenler... İyi Gün Dostları, Komik Günler, Konseptsiz ve Tamer Sağır ilk albümleriyle sınıfı geçerken, Kudret Kurtcebe’nin 5 yıl aradan sonra albüm yapması ayın mutluluk veren gelişmesi oldu... 

Kulak Keyfi’nde 2014...
Aralık raporuyla birlikte yılı tamamlamışken değerlendirme da yapayım... 12 raporda, 230 yabancı 98 yerli toplam 328 albüme değindim... Bu albümlerin hatırı sayılır bir kısmı üzerine yazılmış herhangi bir Türkçe cümle yok... Benden başka değinen olmadı... Haliyle kaynak oldu... Yıl boyunca gelen sorulara da topluca yanıt vereyim... “Albümleri gönderiyorlar, dinleyip yazıyorsun” deniyor... Yıl içerisinde hiçbir firmadan ya da menajerden tek bir albüm gelmedi... Zaten yerli pr’da hiç kimsenin listesinde yer almıyorum... Hiçbir albümün bülteni de gelmiyor... Yabancı albümlerde ise durum biraz farklı... Pr’cılar yazıları bulup paylaştı ve teşekkürlerini ileterek İngilizce çevirilerini istedi... Yetmedi grupların ürünlerini gönderdiler... Bir menajerin Pink Floyd’un son albümünü heyecanla beklediğimi görünce, “sen alma ben sana plağını göndereyim” demesi ve şu aralar gemi kargosuyla yolda olması buna son örnek... Gösterdikleri ilgi dolayısıyla bu aydan itibaren yabancı albümlerin kritiklerinin İngilizce versiyonları da yer alacak... Çevirileri bir kaç gün sonra ekleyeceğimi de belirteyim...

İşte Aralık ayında yayımlananlardan dinlediğim 9 yabancı, 22 yerli albüme dair... (Yerlilerde yıl içinde çıkıp da gözden kaçırdıklarım da yer alıyor...)


Damon Albarn And The Heavy Seas - Live At The De De De Der
“Everyday Robots” ile yılın en iyi albümlerinden birine imza atan Albarn, bir de yılbaşı hediyesi vermeyi uygun görmüş fanlarına... 2 cd’lik, 25 şarkılık albüm Albarn’ın kariyer özeti gibi... Bolca proje ve hit olunca elde ne çalsa eşlik etmemek imkansız zaten... “End Of A Century”den “Clint Eastwood”a tam bir hit geçidi...

Albarn who has one of the best albums of the year also gives a new year gift to his fans. The album consisting of 2 CDs gathering 25 songs is simply the summary of Albarn's career. Since he has lots of projects and hit songsi it is impossible to follow the tunes. From "End of A Century" to "Clint Eastwood", the album is exactly a parade of hit songs.


Jonny Greenwood - Inherent Vice
Muhtemelen yılın olaylarından birine dönüşecek filmin müzikleri ayın en çok beklenenlerinden biri olarak düştü kulaklara... Thomas Pynchon’un aynı adlı romanından uyarlanan Paul Thomas Anderson filmi ay içinde prömiyerini yaptıysa da izlemek için bekleyişimiz sürüyor... Greenwood’un altıncı soundtracki belli ki her zaman olduğu gibi filme can katıyor... Radiohead’in konserlerde çaldığı “Spooks”a kavuşmanın da hazzıyla kulak dolgunluğu veren bir albüm bu...

The soundtrack album of the phenomenon-to-be film has finally arrived! Adapted from the author Thomas Pynchon's same named novel, we have been waiting to watch the film although its premiere had been held. It seems that Greenwood's 6th soundtrack album unsurprisingly infuses a life into the film. The album also includes "Spooks" by Radiohead which gives our ears another reason to fill with pleasure.


Let's Buy Happiness - Chants For Friends
2009 yılından bu yana yavaş yavaş adını duyurarak ilerleyen İngiliz beşli, sahnede iyice piştikten ve ep’lerle ısınma turunu attıktan sonra debut albümünü nihayet yayımladı... 13 şarkılık albüm, ikisi dışında yeni bestelerden oluşuyor... Epik indie pop sahnesindeki yerlerini sağlamlaştıracak şarkılarla dolu albüm genel atmosferiyle kulak dostu, Sarah Hall da vokalleriyle sürüklüyor tam da olması gerektiği gibi... Kendi hallerinde, zevkine müzik yapan dinledikçe o zevke sizi de ortak eden grup, debut dolusu güzellemesiyle ayın en keşfe açık isimlerinden... Aman çok duyulmasın diye düşünerek fısıldayarak tavsiye edilenlerden...

The British quintet who has been gradually making their name heard since 2009, after maturing on the stage and warming up by the ep's, has finally launched their debut album. The album consists of 13 songs (including 2 old songs) and seems to reinforce the group's position on the epical pop stage by having Sarah Hall as back vocal and friendly atmosphere. The group making the music of their own and sharing the plesure of it with you day by day is ready to be explored. They are actually quietly recommended to keep them to ourselves only.


Octoberman - What More What More
Marc Morrissette önderliğindeki Kanadalı kolektif hayli geniş bir yelpazede türleri harmanlayarak yoluna devam ediyor... Yıl içinde yazmaya fırsat bulamadığım 12 şarkılık albümleri Ağustos ayında çıkmıştı... Bol enstrümanla zenginleştirdikleri soundla güzel tınlayan grubun temel derdi “melodramatik pop şarkıları” yapmak... Melankoliye de meylediyorlar bolca... The Flaming Lips havası da taşıyorlar yer yer... Beşinci stüdyo albümlerinde de bildiğimiz gibiler... Fazla bilinmiyorlar, resmi internet siteleri yok, sosyal medya hesaplarında da mütevazilik hakim... Özellikle folkestraya yaklaştıkları şarkıların parladığı albüm, grubu henüz duymamış olanlar için en azından bir kez dinlenmesi gereken bir keşif... Seveni olursa geride daha dört albüm var...

The Canadian group led by Marc Morrissette is hitting the way with a wide range of music types. Their 12-song-album ,which I couldn't bring myself to write about it, was launched back in August. The main aim of the group enriching the music by using plenty of instruments is to compose "torch pop songs".  They are fond of melancholia as well as have a slight influence of The Flaming Lips. Talking about their 5th studio album, they are all the same again. Not well known, no official web site, no big fuss on their social media accounts. If you have never heard of this group before, here is a chance for you to explore them! If you like, you have 4 more albums to listen to.


The Decemberists - What A Terrible World, What A Beautiful World
Resmi çıkış tarihi 20 Ocak 2015 olan albümün internete erkenden sızması kısır dönemin en heyecan verici gelişmesi olmuştu... Colin Meloy önderliğindeki Oregonlu beşlinin dört yıl aradan sonra albüm yapması yılın olaylarından biri haliyle... Erken kavuşmanın daha ikinci şarkıdan itibaren dinleyicisinin gönlünün fethetmesi ile beklentilerin boşa çıkmadığı da anlaşılıyor... 14 şarkılık albümü 2015’in ilk en iyi albümü olarak kayıtlara geçirmek gerek...

Officially launched on 20th January 2015, the early leakage of the album on the internet was heart throbbing news. It is quite a great event that the Oregon origined quintet led by Colin Meloy has a new album after a 4-year-break. Since the early meeting with the audience had a great feed back starting from the second song, it is easy to say that the expectations are not to be wasted. It must be officially noted that the album consisting of 14 songs is the first best album of 2015.


The Domino State - Open Heart World
Müzik tarihinde en büyük talihsizliklerden biridir gölgede kalan kardeş olmak... Thom Yorke’un kardeşi Andy Yorke şahane grubu “Unbelievable Truth” ile bir türlü gereken ilgiyi görememişti... Aynı sorundan muzdarip Londra beşlisinde de Coldplay’in gitaristi Jonny Buckland’ın kardeşi Tim Buckland yer alıyor... Her ne kadar Coldplay’in desteğiyle zaman zaman ön grup olarak sahne alsalar da bir türlü gereken ilgiyi göremiyorlar... Oysa şahaneler... Tam olarak; doksanlardan My Bloody Valentine ve Ride’ın shoegaze’iyle aynı dönemin The Chameleons ve The Sounds’unun post-punk new wave’ini harmanlayan beşli 2007’den bu yana sahnelerde ama göreni bileni dinleyeni neredeyse yok... 2010’da yayımladıkları debut albümleri “Uneasy Lies the Crown”un harika olması da hiç bir şeyi değiştirmedi... 14 Aralık çıkışlı 10 şarkılık ikinci albüm de harika ama yine gölgede kalacaklar... Koca internet aleminde gruptan bahseden yok, Türkçe herhangi bir kaynak da yok haliyle... Ben bahsetmesem kim edecekti acaba? Diskografisini facebook sayfalarını beğenmeniz karşılığında bedava indirebileceğiniz bir grup olmaları da hazin bir öykü... Buna rağmen sadece 2577 kişinin beğenmesi de... Bir an önce tanışın ve sevin onları... Verin haklarını...

In the music history, living in the shadow of your sibling is the worst misfortune. That's why Andy Yorke's, the brother of Thom Yorke, great group "Unbeliavable Truth" has never got the deserved attention. Tim Buckland having the same faith by being the brother of Coldplay's guitarist Jonny Buckland is also the member of the Londoner quintet. Even though they get on the stage as a warm up group by Coldplay's support, they don't get much attantion. But they are great! Being on the stage since 2007, they have almost no fan at all. To launch their fantastic debut album "Uneasy Lies the Crown" in 2010 didn't change the things either. Their second album of 14 songs launched on 14th December 2014 is awesome but it will be inevitably in the shadow again. There is even no mention about the group on the internet. I can't help but wonder who would write about them if I hadn't?? You can even download their discography by clicking the like button on Facebook (which is very sad) and they being liked by 2577 people despite of this fact is even worse. Please go and meet them as soon as possible and love them!


The Smashing Pumpkins - Monuments to an Elegy
Doksanların en iyi gruplarından birinin müziklerindeki değişime rağmen 2000 yılında dükkanı kapatması üzücü olmuştu... Billy Corgan’ın grup sonrası maceraları da pek iyi gitmeyince 2006’da yeniden çalıştırdılar müzik kutularını... İkinci dönemin ilk meyvesi “Zeitgeist”in beklentilerin çok altında berbat bir albüm olması da şaşırtmıştı... Buna rağmen yılmayan Corgan, “Teargarden by Kaleidyscope” adıyla başladığı üçlemenin ilk adımı “Oceania” ile gönülleri fethetmişti... Sıra dokuz şarkılık ikinci albümde... Konsept albüm yaratmanın zor olduğu ortamda üçlemeye girişen Corgan şahane bir işe imza atmış... Şahane tınlayan albümün boşu yok... Diskografinin ikinci döneminin de en iyi işi şimdilik... 

Despite being one of the best groups in the 90s and changing their music, it was sad for them to say goodbye to the industry in 2000. After the split, Billy Corgan had some adventures as solo but it didn't work out well for him and they reunited in 2006. The first crop of the second period named "Zeitgeist" was a total disappointment. However, Corgan has never got daunted and conquered their fans by "Oceania" which is the first step of their trilogy named “Teargarden by Kaleidyscope”. Now, it is the second album's turn. Since we are in the hard times of creating a concept album, Corgan has a spectacular work! Every song of the album is great and it is yet to be the best of their second turn.


Von Spar – Streetlife
Alman elektro-pop dörtlüsü dördüncü stüdyo albümünü Ekim ayında yayımladı... Hem raporlarda kayıtlara geçmesi için değinmeden geçmeyeyim dedim hem de kaçıran varsa hatırlatma olsun... Tür harmanı müzikleriyle ülkemize de gelerek sevilen grubun elektronikayı kraut rock, disko ve funk üzerinden ustalıkla harmanlayan pop şarkılardan oluşuyor... Çok meraklısı olmadığım bir müzik olsa da, türe en uzak dinleyiciyi bile kendine çeken bir albüm bu... Artık olgunluk dönemlerinde olduklarını da belgeledikleri albümün boşu da yok...

The German electro-pop quartet launched their 4th studio album back in October. I wanted to mention this to officially record the news here and remind the people who missed the event. The favourite group who has visited our country perfectly blends the different sounds of electronic, rock, disco and funk music. Even though I'm not a fan of that kind of music, it even catches the attention of the uninterested audiance. This album also proves that the quartet in their wisdom era.


Wooden Ambulance - Rough Charms
Indie folk-rock sahnesinin keşfedilmemiş güzelliklerinden biri olan grup yılı boş geçmeyerek 13 şarkıyla çıka geldi... 2012’den bu yana Sırbistan’ın kuzeyindeki kasabalarından Subotica’dan sesleniyorlar dünyaya... Birbirleriyle uyumu iyice üst seviyeye çıkmış bu harika sekizli, sınırında yer aldığı Macaristan’ın havasını da katmış müziğine... Çok sesli, enstrüman zenginliğine boğulmuş soundları ve Goran Grubišić’in karakteristik vokaliyle bu kez daha evrensel bir lezzet yaratmışlar... Yaylıları da çok iyi kullanıyorlar... Artık daha geniş bir haritayı kapsayarak kabuklarından çıkmalarının vaktidir... Bu şahane düzenlemelerin kulakta her daim yeri var...

The group, who is the undiscovered beauty of the Indie folk-ruck music, has come up with 13 songs. They have been calling out to the world from their northern Serbia willage named Subotica. The group, whose the harmonization degree of their voices is at the peak level, has also the tones of their neighbour Hungary's music in their songs. With their new album, they create the globally tasty sounds by playing plenty of instrumetns and having the cool vocal Goran Grubisic. They also play the stringed intruments skilfully and now it is time to cross the frontier and conquer the world. We have always a place in our hearts for them.


******************
Yerliler:
******************


An ve An  - Taştan Kadın
2008’de Mustafa Yunal tarafından kurulmuş ve sahnelerde piştikten sonra son halini 2012’de alan beşli 10 şarkıdan oluşan ilk albümle yılın yenilerinden... Prodüktörlüğü de Yunal tarafından üstlenilen albüm, doksanlarda kaydedilmiş gibi duruyor ve bolca naftalin kokuyor... Bu kadar çağdışı soundla, kötü kayıtlarla olan şarkılara oluyor... Çok amatör tınılar ve vasat sözlerle albümden çok demo bu... Kötü bir ilk tanışma...


Barista – Daydream
Bahadır Eryılmaz ve Evren Arkman tarafından 2010 yılı sonunda kurulan grup, sade ezgiler ve gerçek seslerin peşinde bir yolculuğa çıkmış... İngilizce ve Türkçe şarkıları bir araya getiren albüm, yaşanmışlıklara dayalı hikayeleri, hayat, aşk ve kayıplar temaları ile irdeliyor... Bol konukla, hikayeleri için doğru sesleri bulmanın peşine düşmüşler... Bu çeşitlilik de albümü zenginleştirmiş... 16 şarkılık albüm, toplam 32 müzisyenin katkısıyla tamamen analog kaydedilmiş... Gökkuşağı gibi bir albüm, farklı bir iş... Kapılıp götürecek bir şarkısının olmaması tek eksiği...


Bertuğ Cemil – Issız
2006 yılına “Yağmur” ile damga vuran Bertuğ Cemil, 12 şarkılık albümüyle bıraktığı yerden devam ediyor... Basit sözler ve melodilerle kolay dinlenen şarkılarla dolu üçüncü solosundan görünen, hikayeciliğinde de değişen bir şey olmadığı... Sürekli birine seslenme hali, mesaj verme kaygılarıyla yapılan müziği ne kadar sevdiğinize bağlı albümü sevip sevmeyeceğiniz... “Gözyaşı” çok güzel beste örneğin ama “sen yoksun ya umurumda mı dünya” gibi sözler olunca ziyan olmuş... İyi müziği, içten sözlerle donatmak güzel şeydir ama kendini tekrar etmekten ve basit sözlerden kaçınmak kaydıyla...


Can Bonomo - Bulunmam Gerek
Alemin en alternatif ismi 10 şarkıyla döndü... Çıkış şarkısıyla da gereken ilgiyi topladı... Bildiğimiz sounduyla yine dinledikçe güzelleşen şarkılarla donatmış üçüncü albümünü... Olgunluğa doğru gittiğini göstermiş özellikle “Bahr-i Hazer” ile ileride nasıl sözler yazacağını da örneklemiş... Diskografisinin en iyisi şimdilik, daha iyilerinin geleceğinin referanslarını da içinde barındırıyor... 



Cenk Güngör - EEG Recordings
Hakkında pek bilgi olmayan Güngör’ün 7 şarkılık albümü Ağustos ayında bandcamp üzerinden keşifçisini bekleyenlerdendi... Çok bilinmeyen deneysel işin dinleyeni hemen yakaladığını ve çok iyi melodiler barındırdığını belirterek gereken ilgiyi gösterin derim... 


Çağrı Raydemir - Diğer Yan
2000’lerin ikinci yarısında gelecek vaat eden yetenekli gitarist olarak tanıştığımız Raydemir, 2010’da “Oyun”la başladığı yolculukta dördüncü albüme ulaştı... Her seferinde üzerine koyan müzisyen iyi sound çıkarmış ve gitar ağırlıklı bir albümle kulak doygunluğu yaratmış... Üstelik ev stüdyosunda kaydetmiş albümü, tamamen kendi eseri... Fazla bilinmese daha iyi olacak albümler vardır ya hani, 11 şarkılık “Diğer Yan” tastamam öyle... Kalıpların dışında, evrensel bir iş... Alternatif sahnenin bu yılki en iyi işlerinden... 


Deli Gömleği – Tuzak
Sahnede 15 yılı deviren grunge punk harmanı üçlü, üçüncü albümü için bu kez fazla bekletmedi... Kasım sonunda çıkan 10 şarkılık albüm gayet iyi riffler ve sound içeriyor... En melodik albümleri demek mümkün... Buna rağmen her şeye benzeyen, özgün olmayan kendi sesini bulamamış bir albüm “Tuzak”... Grunge akımının patladığı dönemde ne varsa dinlemiş biri olarak beni rahatsız eden bir durum oldu bu... Sözlerse önceki albümlere göre daha iyi, çok kişisel değiller bu kez, daha geniş bir yelpazede... Albüm vasat olsa da “Deli Gömleği”, mutlaka sahnede dinlenilmesi gereken gruplardan...


Demir Demirkan - Tam Ölmek De Değil
Dört yıllık suskunluğunu altıncı albümüyle bozan Demirkan, “Huzurluyken neden bas bas bağıran şarkılar yapayım?” diyerek her şeyi özetliyor aslında... Albüm yapayım diye düşünmeden yazdığı sözlerden yola çıkarak girişmiş... “Normalde hep önce besteyi yapar üzerine söz yazardım. Bu kez önce sözler çıktı ve fena da çıkmadılar. Söz yazma üzerine kafa yordum biraz. Melodileri de sözleri gölgelemeyecek şekilde kurmaya çalıştım.” diyerek özetliyor albümü... Daha lirik, daha akustik, daha derin, daha yalın ve romantik bu kez Demirkan... Yedi yeni şarkıya, iki akustik versiyon ekleyerek yakaladığı bütün, sakince tınlayan bir romans... 


Demirhan Baylan - 12 Beladan Nasıl Kurtuldum
Ayın en güzel sürprizlerinden biri olarak kavuştuğumuz albümü “Bu albüme benzer çalışma bir kişisel hesaplaşma. Daha fazlası değil.” diyerek tanımlamıştı Baylan... Doğru dürüst bir müzik sektörü olsa adını daha çok duyacağımız usta kendi halinde üretmeye devam ediyor... “Dışarıdan bakınca şarkılar, albümler, falanlar, filanlar hep ticari meta gibi görünüyor. Çoğunlukla doğru. Sistemin belirlediği kurallar çerçevesinde üretmen, yayman, haber vermen, tanıtman, beğendirmen, parasını kazanıp, safasını sürmen lazım.” diyor... Baylan gibi sistemin dışına çıkanların başımızın tacı olması hep bundan... Sayılarının artmasını beklemek için gereken ilgiyi göstermek de her müzik dinleyicisinin görevi...


Ediz Hafızoğlu – Nazdrave
Son dönemin en önemli davulcularından biri olan Hafızoğlu sonunda kendi şarkılarından albüm yapmış... Hangi albümü sevsem onun da adının geçmesine hep şaşırıyorum... Yansımalar, Korhan Futacı ve Kara Orkestra, Ceylan Ertem, Şenay Lambaoğlu ve Yasemin Mori yer aldığı birçok projeden sadece öne çıkan bir kaçı... Bu kadar projeden sonra albüm yapınca sevmemek mümkün mü? Dokuz şarkılık albüm, kalıpların dışında ve farklı türlerin harmanı... Bol konuklu olması da sürpriz değil elbette... İyi müzisyenlerle kaydedilmiş şahane bir albüm... Özellikle “Kimse Bilmez”e dikkat... Şarkıyı Kolektif İstanbul’un “Kerevet”inden bilenler için güzel sürpriz olmanın yanında bestenin şahane düzenlemeyle ne hale geldiğini görmek müzik sever için harika bir deneyim... İyi müziğin, kulak keyfinin peşinde koşanlar için bir hediye “Nazdrave”...


Evdeki Saat – Gölgeler
Kadıköy soundunun yeni gruplarından Evdeki Saat, sıklıkla Yüzyeyken Konuşuruz ile karıştırılmaktan muzdarip... Bu kadar benzerlik de aşırı şaşırtıcı ve grubun önünde büyük engel... Bunu kendileri görememişler mi acaba diye düşünmeden edemiyor insan... Yedi şarkılık albüme bir türlü ısınamıyor insan... 


Fahri Öztezcan – Çoğalmalıyız
Şu aralar “Diriliş:Ertuğrul” dizisinde canlandırdığı “İlyas Fakih” karakteriyle tanınan Öztezcan, dokuz şarkılık albümle müziğe de el atmış... Ağustos’ta çıkan albümden neredeyse hiç haberimiz olmadı... Tanıtımı yapılmadığı için kaybedilmiş uzun bir zaman kaybı var ama keşfedeni mutlu eden bir albüm... Öztezcan, “Bazen basit tesadüflerin üzerine kuruludur bazı şeyler, ben henüz sonu gelmeyen bir yolculuğu anlatmaya çalıştım” diye özetlemiş albümü... Ona gerçek sevgiyi, sabrı ve merhameti öğreten kadına adanmış… Özellikle yaylıların kullanımı gönül çeliyor, “Yastık İzi” ve “Karanfil Dudak” çabuk sevdiriyor kendini... Boş şarkısı yok, vokali de iyi... Bu kadar geç duyduğuma üzüldüm...


Fırat Tanış - Mor'üyalar
“Resim yapmak istedim, müzik bahaneydi.'' diyerek albümle çıkageldi Tanış… Jehan Barbur’un prodüktörlüğünde kotarılan 9 şarkılık albüm çok iyi bir müzisyen kadrosu tarafından kaydedilmiş ve haliyle harika bir müzikalite çıkmış ortaya... Sözlerin de şiir destekli olmasıyla keyifli bir bütün oluşmuş... Zaten uzun zamandır “bu adam neden albüm yapmıyor?” diyorduk... Yoğun bir Vedat Sakman albümü havası var... Hiç ilk albüm gibi tınlamıyor, Tanış sanki diskografisinin ortasında gibi... Geç kalınmış bir başucu albümü...


İyi Gün Dostları – İstanbul‘da
Liseden beri yakın arkadaş olan Melikşah İşcan, Emre Kasrat ve Alp Saltan tarafından 2010 yılında kurulan grup Ozan Erverdi’nin eklenmesiyle son şeklini almış ve sahnede farklı coverlar ile dikkat çekip iyice piştikten sonra albüme girişmiş... Yaklaşık bir yıllık çalışmanın ardından çıkan 11 şarkılık albüm özellikle melankolik havası ile dikkat çekiyor... Modern bir sound, duygusal vokaller ve bolca hüzünle tastamam bir kış albümü... “Canımız Yanacak”, “Onlar Biliyor” ve “Sen ve Ben”in öne çıkıyorsa da boş yok... Herkesin yılın en iyi albümleri listesi yaptığı dönemde çıktığı için o listelere giremedi ama 2015’in en iyileri listesine şimdiden yazalım biz... Bir an önce tanışın... 


Karnaval – Serzeniş
2008’de kendi adlarını taşıyan albümleriyle tanıştığımız Ankara çıkışlı beşli, biri remix dokuz şarkıdan oluşan ikinci albümle döndü... Pop-Funk’ın enerjisini taşıyan albüm İskender Paydaş prodüktörlüğünde kotarmış... Paydaş’ın albüme kattıklarını düzenlemelerde görmek mümkün... Doksanlar havası taşıyan albüm, aşka, yaşama, hızlıca geçen hayata, ölüme, eğlenceye ve yalnızlığa verilen duygusal tepkilerden oluştuğu için “Serzeniş” adını almış... Çıkış tarihi biraz yanlış aslında, tam bir yaz albümü bu... Neşesi, eğlencesi bol... Eğlenelim coşalım diyenler için biçilmiş kaftan...


Komik Günler - Kurtların Arasında
Ankara'da doğup İstanbul’da büyüyen bir grup daha ilk albümüyle soluk verdi... Kasım ayında Kalan Müzik etiketiyle çıkan sekiz şarkılık albüm, hikayeleriyle sokağın sesi olmuş... Cidden komik günler yaşıyoruz, gülmekten aciz kaldık... Onlar da tüm bunlara inat bağır çağır söylüyor şarkılarını... Hadi albüm yapalım havasıyla değil, sokaktaki seslerini albüme taşıyarak gelmişler... Reggae ve ska’nın enerjisini Anadolu senteziyle harmanlamışlar... “Anadolu Ska” diye tanımlamışlar şakayla karışık... Sokağın dili ve tabanca gibi delikanlıların şahane musikisi, Beyoğlu’ndaki belli mekanlarda çalabilmenin getirdiği sıkışmışlık halini albümle de atıyor artık... Herkes duysun, herkes dinlesin... Açın şarabı dalın albümün keyfine... 



Konseptsiz - İnsanlar Çıldırmış
2012’de Efecan Şenolsun ve Cem İnce’nin İzmir’de başlayan serüveni, İstanbul’a taşınmış ve albüm kararının ardından çocukluk arkadaşları Kaan Tanrıverdi'nin katılımıyla kadro tamamlanmış... Beş şarkılık ep’yi prodüktörsüz olarak kaydetmişler... İlk çıkış için güzel karar bu, şarkıların cazibesini de doğurmuş... İçlerinden geleni yaparak tarzlarını yaratmışlar ve ruh vermişler şarkılara... Çağdaş sound ile alternatif rock sahnesine çok iyi bir yeni çıkış... Her yeni grup böyle özgün, kendi sesini bularak gelse keşke... Tanışılması gereken bir Psychedelic ve indie rock harmanı... Bunu saymayız, albümü bekliyoruz...


Kudret Kurtcebe – Uyutmayın Bizi
Müziğini dinlememiştik ama yaşam tercihleriyle, seçimleriyle çoktan hayranı olmuştuk Kurtcebe’nin adını duyduğumuzda doksanlarda... 1999’da albüm yaptığında o kaseti çalmaktan eskitip bir kaç kez aldık... Kendine has sözleriyle, tek gitarla yaptıkları büyülemişti bizi... Kimselere benzemeyen böylesi adamların o yıllarda albüm yapması da rüya gibiydi... Hep beklediğimiz ikinci albüm hayal olarak kaldı zannediyorduk... 15 yıl sonra yeni albüm yapmış olması da rüya... Sadece ayın değil son yılların en önemli olaylarından biri... Dinlemeden inanmak mümkün değildi... Beşi ilk albümden, 15 şarkıyla gelmiş bu kez Kurtecebe...  “Ben bir bitim / insanları şarkı sözlerimle kaşındırırım” diyor yine... Kaşındırıyor, düşündürüyor... Müzisyenden çok daha fazlası var tavrında... Bize düşen şapka çıkarmak... Üretmeye devam et be usta, bir 15 yıl daha bekletme bizi...


Luxus - Hunim Başımda
Ülkenin en eğlenceli, en farklı en nev-i şahsına münhasır, yerinde duramayan grubu, 3 yıl aradan sonra, 3. albümleriyle geldi... Yine Reggae-Ska ritmlere ağırlık verirken her rengi dahil ederek yelpazeyi genişletmişler... İkisi cover 9 şarkılık albümle çizgilerini bozmadan devam ediyorlar... “İsyan Şekeri” etkisinde bir kaç şarkı daha olsaydı da hunilerimiz başımızda dinleseydik... Yine de albüm bahane her zamanki gibi, onları sahnede görmek lazım... 


Özgür Demir – Seni Gördüm
2010 yılında yayımladığı ilk albümü ve “Ömrümün Asfaltı” şarkısıyla tanışıp sevdiğimiz Demir, dokuz şarkılık ikinci albümle döndü... Sakinliğiyle, kendine özgü bir soundla çok iyi bir albüme imza atmıştı ama yeterince bilinmemiş, hak ettiği ilgiyi görememişti “İzler”... İyi bir ozan olduğunu göstermeye devam ediyor Ekim’de çıkan yeni albümünde de... Kendi müzikal tarzını çoktan oturtmuş, şarkıcı da değil bir hikaye anlatıcısı olarak ses veriyor... Albümün kapağı da, klibi de çok iyi... Akustik albümde mızıka, çello, klarnet ve akerdeon’un da kattıklarıyla sakin romantik, sadeliği korurken daha ince işçilikle donatmış şarkıları... Herhangi bir şarkının öne çıkmadığı mest eden bir bütün... Usul usul geceye karışıyor duruluğuyla... Keşfedilmesi gereken bir albüm...


Pentagram - Live MMXIV
1987’den bu yana varlığını sürdürmesi bile başlı başına olay olan grubun bunca yıla rağmen konserden koştuğunu sanıyorsunuzdur... Ama burası Türkiye, olmaz öyle... Yılda verdikleri konserin bir elin parmaklarını geçmemesi bu müzik sektörünün utançlarından... Bunca yıla rağmen altı stüdyo albümü yapmış olmaları da ülkemizdeki Heavy Metal’in durumunu gösteriyor... Tüm bu olumsuzluklara rağmen dimdik ayaktalar... Pentagram deyince, konser deyince geçmişe gitmemek imkansız... Hepimizin tazeleyecek çok anısı var, “Popçular Dışarı” dönemini görmüş gençler için bugün anlatılacak çok anı birikti örneğin... Diskografilerinin dördüncü konser albümü, İki buçuk yılda çeşitli konser kayıtlarından derlenen 10 şarkılı bir CD ve 25 şarkılı bir DVD'den oluşuyor... Aklımız halen “Trail Blazer” döneminin kayıtlarında, o ayrı... Hangi övgüyü düzsek yetmez, tarihe bırakılan belge...


Tamer Sağır – Sen Duy Diye
Ankara çıkışlı grubu Eflatun ile tanıdığımız ve grubun dağılmasından sonra yazılarıyla takip ettiğimiz Sağır, iki şiir kitabından sonra müziğe geri dönmüş... Sekiz şarkılık albüm öyle bir atmosfer kuruyor ki, girişi var çıkışı yok... Herhangi bir türle tanımlanmayacak zenginlikte... Şarkılara kitlenip kalıyor ve tekrar tekrar yeniden dinliyorsunuz... “Hayata müzik olarak bakarım, her şeyin sesini dinlerim, her sesten bir şarkı yapar söyler, sonra onu unutur başka bir sesi dinlerim. Hayatı müzik olan birinin yaptığı her şeyde müzik olması çok normal elbette. Zaten müzik ve şiir kardeş sanatlardır, birbirlerinden ayırmak bile zor.” diyen Sağır 24 dakikalık bir şiir yazmış notalarla... “Onlar” ile tanıdığımız Doğan Aşkıner de el vermiş ve birlikte kapanmışlar bir ayda ortaya çıkmış... İyi ki öyle olmuş dedirten bir bütünlük yaratmışlar bu sayede... İkisini de bu özel albüm için kutlamalı... Farklıyı ve atmosfer bütünlüğünü arayanların baştacı... Albümü halen D&R'da bulamamaktan bezdiğimi de belirteyim... Güya cd'yi alacak ve Sağır'a ulaşıp imzalatacaktım ama hevesim başka bahara kaldı... “Bu Defa Çok Fena”, özellikle “Böyle Bitsin İstemezdim” ve "Divanına Çıkar Beni"ye bayıldım... 


 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template