♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Sinema

Kitap Kritik

Dizi

Latest Updates

Dehşet Yolcuları ve Büyücü

Perşembe, Ekim 18, 2018
Rivayete göre, William Friedkin bir gün Henri-Georges Clouzot’a,  sinemaya uyarladığı (Georges Arnaud’dan ) Le salaire de la peur’u yeniden çekmek arzusunu açar. Clouzot ise Friedkin’e bunun saçma bir fikir olduğunu söyler. Bunun üzerine Friedkin de “zaten onun çektiği kadar iyi bir film istese de çekemeyeceğini, endişe etmemesini” dile getirir. Nitekim Friedkin kendi yeniden çevrimi ya da kendi edebiyat uyarlaması ile kendi kendini doğrular. 

Sinemada Edebiyat uyarlamalarına ve yeniden çevrimlere özel bir ilgim var, yeniden çevrimi ya da uyarlaması olarak değil de yeniden yorumlanması olarak görürüm. En kötü uyarlamalarda ya da yeniden çevrimlerde dahi başka bir tat yeniden yakalamak her zaman mümkün ve elbette her sinemasever için kaçınılmaz olan, suretler ve asılları karşılaştırmak olacaktır.

Bugün ki konumuz, Henri-Georges Clouzot’ın sinemaya 1953 yılında uyarladığı Georges Arnaud romanı (İngilizce adıyla The Wages of Fear) Le salaire de la peur ve William Friedkin’in 1977 yılında yeniden yorumladığı Sorcerer… Tabi bu noktada Sorcerer’i bir yeniden çevrim olarak görmekle edebiyat uyarlaması olarak görmek izleyicinin inisiyatifinde. Yazarınız, romanı okumadığı için yeniden çevrim statüsüne almayı tercih ediyor ve aynı zamanda Clouzot’un uyarlaması ile ilgili yorumu da sinema eseri üzerinden olacak. 

İki filmi karşı karşıya getirmeden önce,  Friedkin’in neden Sorcerer ( büyücü/sihirbaz) gibi bir isim seçtiğini de merak konusu.  Hikâyenin karakterlerine ithafen mi emin değilim, o zorlu yolculuğu tabiatın da zorlayıcı koşulları karşısında ancak büyücüler tamamlayabilirdi belki ama belki de daha çok ustasına, Clouzot’a ithafen seçti bu ismi, zira Le salaire de la peur gibi bir film ancak bir sihirbazın/büyücünün elinden çıkabilirdi,  bir sinema sihirbazından…  Nitekim de Friedkin’in filmi kendi içinde iyi bir film olmasına rağmen Clouzot’un filminin seyirci üzerindeki büyüleyici, hipnotize edici gücünü yakalayamıyor. 


İki film (uyarlama) arasında küçük/büyük farklar var, yönetmenlerin mekân tercihleri, final tercihleri, hikâyeye başlangıç tercihleri izleyici için de farklı tatlar barındırıyor.  Bir ara not olarak; Georges Arnaud’ın hikâyesi ile de tanışmak gerek diyelim bu arada.  Ortak olan ise hikâyenin 4 karakterinin bir araya geldikleri (buluştukları) kasabanın oraya adım atan herkesi kendine hapsetmesi. Her iki filmde de ifade edildiği gibi oraya gelmek çok kolay ama ayrılmak neredeyse imkânsız. Herkesin çok fakir olduğu, kolayca gelebildikleri bu yerden gitmek için çok paraya ihtiyaç duydukları, iş bulamayıp para kazanamadıkları, şanslıysalar da hayati risk altında bir petrol rafinerisinde çalışmaktan başka alternatiflerinin olmadığı bir yer. 2,5 saatlik filmin sıkıcı olarak tabir edilebilecek giriş bölümünde bu kasabayı ve bu kasabada mecburen yaşayan insanları tanıyoruz. Filmin bu kısmı o kadar sıkıcı ki kasabada yaşayan herkes kadar biz de sıkılıyor, çaresiz kalıyor o yerden kaçmanın yollarını düşünmeye başlıyoruz. Esasında sıkıcı dediğimiz bu sürede sıkıldığımızı zannederken hikâyedeki herkes gibi bu yere hapsoluyoruz. Bu kasabada yaşamak ve o yaşamı izlemek o kadar sıkıcı ki nitrogliserin yüklü bir kamyonla dağ tepe aşmaya ya da tropik ormanlarda, asma köprülerde, fırtınada, ne pahasına olursa olsun o kasabadan gözümüzü karartıp kaçmaya hazır hale geliyoruz. Çünkü para kazanamadığınız, iş bulamadığınız, kazandığınız paranın ancak günü kurtarmanıza yettiği bu yerden elini kolunu sallayarak gitmek çok maliyetli ve zaten gerekli parayı da kazanamıyorsunuz. Her iki filmde de durum bu. Giriş bölümü farkı, Friedkin 4 karakterinin kasabaya gelmeden önceki hayatlarına göz atmamızı ve ne sebeple buraya geldiklerini görmemizi arzu etmiş, Clouzot ise direkt kasabaya çoktan gelmiş karakterlerimiz kasabadaki çaresizlikleri ile tanımamızı istiyor. Bu fark önemli mi? Sanırım değil ancak Clouzot’un hikâyesinin finali hikâyenin kendisi ile bir bütünlük oluştururken film bittiğinde çeşitli atasözleri mırıldanmamıza, felsefeler yapmamıza, filmin bütününü yeniden hatırlamamıza, içimizin yanmasına vesile olurken, Friedkin’in finali (esasında o da giriş ile bütünlük haline) pek de derin bir etki yaratmıyor.  Yaratmadığı gibi eden bulur dedirtmesi bile olası hatta hikâyenin en başına dönüp herkes için de bu cümleyi sarf etmek gayet makul görünüyor, belki de bu yüzden Friedkin’in yorumunda karakterlerle pek özdeşleşemiyor, hikâyeye o kadar da dâhil olamıyor hatta nitrogliserin yüklü kamyonlara o kadar da hapsolamıyoruz.  


Kasaba ahalisi ile birlikte ortalama 45 dakikalık mahkûmiyetimizin ardından başlayan gerilim sürecini nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum. Friedkin’in Sorcerer’i için böyle derin bir gerilimden söz edemesem de Clouzot’un Le salaire de la peur’u için söylenecek tek şey (bir klişe olarak) anlatılmaz yaşanır olabilir. Peter Pan’in; “ölmek müthiş bir macera olacak” sözünü anımsatırcasına, biz de hikâyenin karakterleri de ölümcül bir maceraya aynı cüssede esir oluyoruz. Birinde ağaç, diğerinde kaya olarak karşımıza çıkan engellerle nitrogliserinin patlayıcı gücüne tanıklık ederken aynı zamanda bu yolculuğa cesaret eder miydik kendimizi sorguluyoruz.  Yanı sıra Sorcerer’in asma köprüsü mü daha ürkütücü, Le Salaire de la Peur’un yol kenarındaki ahşap manevra alanı mı? Tam da bu noktada hangi yönetmenin daha büyücü olduğu ortaya çıkıyor sanırım. Asma köprü sahnesini kişisel olarak abartılı ve olasılıklar dışı bulurken, o sallantıya hangi nitrogliserin (filmden edindiğimiz bilgiye göre) dayanır, hangi çürük asma köprü o kamyonu taşır diye sormaktan kendimi alamıyorum.  Ahşap manevra alanı ise fazlasıyla korkutucu ve gerçekçi… Her iki sahneyi yönetmenlerin büyüleri ekseninde karşılaştırırsam Clouzot’un çekim açılarıyla izleyiciyi neredeyse tekerleklerin altına çektiğini, uçurumdan attığını söyleyebilirim. Friedkin ise göz gözü görmez fırtınada karakterler ve izleyici arasına da göz gözü görmezlik hali örüyor ve izleyiciyi o dehşet anlarının epeyce dışında, ötesinde tutuyor. Le salaire de la peur olmasaydı (ki yazarınızın kişisel tüm zamanlar listesinin ilk 5 filminden biridir) Sorcerer daha büyük bir etki yaratabilir, göz doldurabilirdi ancak öncesindeki o kadar iyi ki, Sorcerer kendi içinde iyi bir film olmak sınırını aşamıyor.

Son tahlilde Dehşet Yolcuları’nın bir Büyücü gibi ince hesaplar yaparak tabiatın engelleyici gücüne direndikleri bu biri az güzel, diğeri çok güzel, hem aynı hem ayrı iki filmi peş peşe de izleyebilirsiniz, aynı dehşetin farklı tatları… 

Dehşetli seyirler 


Alakarga’dan Ekim Yenileri

Salı, Ekim 16, 2018
Alakarga Kitap Ekim ayını iki kitapla karşılıyor. “Vertigo” ile tanıdığımız efsanevi Boileau-Narcejac ikilisinin iki kez sinemaya uyarlanmış edebi-polisiyesi “Şeytanca - Artık Orada Olmayan Kadın” ayın merakla okunacak kitaplarından biri olacak. Mireille Calmel’in gerçeklere bağlı kalarak kaleme aldığı “Sade'ın Karısı”da ilgi çekici bir anlatı olarak 22 Ekim’de raflarda yerini alıyor…


Şeytanca - Artık Orada Olmayan Kadın / Boileau-Narcejac
“Ay ışığında çatılarda falan koşmuyordum, o kadar da değil. Sadece uyurken konuşur, jestler yapardım… Bazen kalkardım ve koridorda ya da başka bir odada uyanırdım. Nerede olduğumu bilmezdim.”

Efsanevi Boileau-Narcejac ikilisinin unutulmaz polisiyelerini yayınlamayı sürdürüyoruz. Romanın ana kahramanı Ravinel, çevresinden ve dünyanın gerçekliğinden kopmuştur, sevgilisiyle birlikte sahil kasabalarına kaçmanın hayali içindedir. Ama romanın daha ilk satırlarında kente öyle bir sis çöker ki, dünya onun için tanınmaz hale gelir. Bir solukta okuyacağınız, gerçek bir edebi-polisiye.
Çevirmen: Ece Yücel, 184 Sayfa, 24 TL


Sade'ın Karısı / Mireille Calmel 
“Her şeye cesareti olan ben, yanınıza gelmeye cüret edemedim. Cesaretim yoktu. Hayır, gülmeyin buna. Korku, arzuya ve aşktan daha fazlasına aittir. Korktum madam. Olduğum kişiyi açık edip sizi kaybetmekten korktum.”

Mireille Calmel, Sade’ın yaşadığı döneme, o dönemin kişilerine ve özellikle söylemine sadık kalarak, yani “büyük oranda gerçeklere sadık kalarak” kaleme aldığı bu güzel anlatıyla masumiyetin kaybedilişine, kutsal evlilik ahlakının sorgulanmasına girişiyor. Sade’ın Karısı, başından geçen ve onun kocasına, ailesine, krallık çevrelerine bakışını tümden değiştiren müthiş bir aşk oyununu anlatıyor bize. Son derece ahlaksız ve çekici bir kitap.
Çevirmen: Sanem Işıl Altuğ, 200 sayfa, 25 TL


Sel Yayıncılık'tan Ekim Yenileri

Cuma, Ekim 05, 2018
Sel Yayıncılık Ekim ayını altı kitapla karşılıyor. Bu ay adeta ustalar şenliği var. Ayın güzellikleri Eduardo Galeano’nun “Yürüyen Kelimeler”i, Elias Canetti’nin “Kurtarılmış Dil - Bir Gençliğin Öyküsü” ve Robert Musil’in “Aptallık Üzerine”si… M. Özgür Mutlu’nun üçüncü öykü toplamı “Dünyanın Çivisi” ve Henri Lefebvre’nin “Diyalektik Materyalizm”i de ayın gözden kaçmaması gereken kitaplarından… Sel Yayınları’nın geçen ay başlayan dizisi “Giriş Kitapları” da Chris Brazier’in “Dünya Tarihi” ile sürüyor… Altı kitapta raflarda…


Aptallık Üzerine * Robert Musil
Aptallığı aptallık yapan nedir?
Modern edebiyatın büyük yazarlarından Robert Musil’e göre aptallık zekâ eksikliği değil, daha çok duygu hatasıdır, üstelik tam olarak kavranması imkânsızdır. Bazen deha ve aptallık öylesine iç içe geçer ki, onları birbirinden ayırmak mümkün olmaz. Üstelik onun üzerine konuşmak başlı başına bir paradoksa neden olur: Aptallık üzerine konuşan biri aptal olmadığını varsayar, böylece kendisini zeki saydığını göstermiş olur, oysa bu da aleni bir aptallık işaretidir. Elbette bir de kitlelerin ve kalabalıkların engellenemez aptallığı söz konusudur. Aptallık, insanlık durumunun bir nevi mütemmim cüzüdür.

Alman faşizmi gücünün doruğundayken gerçekleştirdiği bu ünlü konuşmasında Musil, benzersiz üslubu ve kusursuz hümoruyla, kendini de temize çekmeden her tür aptallığı ciddiyetle ti’ye alıyordu. Aptallık Üzerine, Nazilerin nefret ettiği ve kitaplarını yasaklattığı Musil’in en sert, aynı zamanda en eğlenceli metinlerinden biri.

“Gerçek kara mizah, ruhban sınıfını hedef alırken komünistleri de tedirgin etmeli, aptallığı yargılarken bunun içine yazarı da almalıdır.”
Özgün Adı: Über die Dummheit * Türkçesi: Ersan Üldes, Amy Spangler * Deneme *  88 sayfa * 14 TL


Diyalektik Materyalizm * Henri Lefebvre
20. yüzyılın önemli Marksist düşünürlerinden Henri Lefebvre, praksisi diyalektik materyalizmin çıkış ve varış noktası olarak tanımlar: Diyalektik materyalizmin amacı, praksisi berrak bir ifadeye kavuşturmak ve mevcut praksisi bilinçli, tutarlı ve özgür bir toplumsal pratiğe dönüştürmektir. Diyalektik materyalizm bir dogma değil, araştırma ve eylem aracıdır; varlığı ve bilinci tanımlamaz, konumlandırır. Dolayısıyla, onu hakikati anlamanın temel yöntemi olarak kullanan Marksizm de yalnızca siyasal iktisatla ilgilenen bir tür ekonomizm değildir; “olası bireyselliklerin sınırsız çeşitliliği arasında serpilen” bütünlüklü insanlığın özgür toplumunu, komünizmi yaratmak için kullanılacak bir kılavuzdur.

Diyalektik Materyalizm formel mantığı aşan ama idealizme saplanan Hegelci diyalektiğin Marksist bir eleştirisi olduğu kadar, Marksizmi bir doğa felsefesine dönüştürerek dogmatikleştirmeyi hedefleyen “kurumsal Marksizme” karşı da teorik bir saldırı...

“Yaşamın anlamı, insan potansiyellerinin tam anlamıyla gelişmesinde yatar. Bu olanağı sınırlayan ve felç eden şey doğa değil, toplumsal ilişkilerin sınıfsal karakteridir.”
Özgün Adı: Le Matérialisme Dialectique * Türkçesi: Barış Yıldırım * DüşünSel * 116 sayfa * 16 TL


Dünyanın Çivisi * M. Özgür Mutlu
Pas tutmuş bir çocuk parkı, yarım kalmış bir duvar yazısı ardında nasıl bir gerçeklik saklar? Bir uzvun hikâyesi, Türkiye toplumsal tarihine ışık tutabilir mi? Bir sırrı taşımanın omuzlara bindirdiği yük, bir kaplumbağanın çatlak kabuğundan nasıl sızar?

Dünyanın Çivisi, okuru gerçekle hayalgücünün karışıp birbiriyle bütünleştiği büyülü bir yolculuğa davet ederken hayali bariyerlerle beton duvarların, iradenin kısıtlarıyla somut engellerin, hayali kahramanlarla sıradan insanların, dünyanın mührüyle şehrin çöpünün iç içe geçtiği bir evren kuruyor.
M. Özgür Mutlu üçüncü öykü kitabında bir yandan ‘50 öykücülerinin izini sürüp gerçek ile fantasma arasındaki açı farkını kapatırken, diğer yandan toplumcu gerçekçi öykücülüğün çağdaş örneklerini sunuyor.

Elindeki çekici sımsıkı tutan okurlara: Dünyanın Çivisi.
Öykü * 95 sayfa * 14 TL


Dünya Tarihi * Chris Brazier
Dünya Tarihi, sudan karaya çıkan ilk canlılardan insanlığın yeryüzünün dört bir yanına yayılışına, yazının keşfinden dinlerin doğuşuna, demokrasinin ortaya çıkışından savaş ve hastalıklara, Rönesans’tan sömürgeciliğe, Büyük Buhran’dan 11 Eylül’e kadar evrensel tarihimizin en önemli satır başlarını ustalıkla ele alıyor. İnsanlığın en büyük başarılarını ve en korkunç felaketlerini aktarırken, aynı zamanda dünyanın dört bir yanında eşitsizliğin nasıl inşa edildiğini de gözler önüne seriyor.

Yaşadığımız yüzyıla dair öngörüler oluşturacak bir çerçeve de sunan Dünya Tarihi, insanlığın milyonlarca yıllık tarihini deneyimli bir uzun mesafe koşucusuyla birlikte nefesi kesilmeden kat etmek isteyen ve kuru bir tarihsel aktarımdan fazlasını talep edenler için biçilmiş kaftan.
Özgün Adı: The No-Nonsense Guide to World History * Türkçesi: Kübra Kelebekoğlu * Giriş Kitapları * 192 sayfa * 18 TL


Kurtarılmış Dil - Bir Gençliğin Öyküsü * Elias Canetti
Elias Canetti, dil ve edebiyatla kurduğu organik ilişkinin temellerinin izini sürdüğü otobiyografik üçlemesinin ilk kitabı Kurtarılmış Dil’de, Balkan savaşlarının çetrefil dönemlerinde ayakta kalma mücadelesi verirken çok kültürlülüğün ve çok dilliliğin zenginleştirici atmosferinin yanı sıra, göçler ve yitimlerle tarazlanan çocukluk ve ilkgençlik dönemini tüm doğallığıyla, sözünü sakınmadan aktarıyor. Rusçuk, Viyana, Zürich, Manchester gibi Avrupa’nın birbirinden farklı şehirlerinde atlatmaya çalıştığı travmaları ve entelektüel edimlerin peşinde farkına varmaksızın verdiği kendini gerçekleştirme mücadelesini, derin bir edebi perspektif ve içe bakışla kaleme alıyor.

Çağdaş Alman edebiyatının yetkin kaleminin kişiliğine yön veren en derin anılara, edebi dehasının ve yazın yeteneğinin keşfini sağlayan ilk deneyimlere okuru ortak eden coşkulu bir dertleşme...
Özgün Adı: Die gerettete Zunge: Geschichte einer Jugend * Türkçesi: Şemsa Yeğin * Deneme * 344 sayfa, 32 TL


Yürüyen Kelimeler * Eduardo Galeano
Zamanın ve mekânın içinden devşirilmiş, Latin Amerika’nın bilinç örgüsünü oluşturan düşler, efsaneler ve anekdotlarla örülü Yürüyen Kelimeler, Eduardo Galeano tarafından yaratılan dünyaya sayısız pencere açan bir yol haritası.

Sözlü tarih geleneğini takip eden Galeano, poetik ve politik sesiyle Latin Amerika’nın kolektif deneyiminde yatan özgürlük ruhunu körüklüyor. Kıtanın kültürel belleğinden beslenen usta kalem, mitolojiye ve kutsal değerlere temas ederek, sıradanlıkla olağandışılık, insanlarla hayvanlar, gökyüzüyle yeryüzü, yaşamla ölüm, dile gelenle gelemeyen arasına çekilmiş bariyerleri kaldırıyor. Satırlardan süzülüp gelen bu şölen, hatta karnaval havası hayatı ve insanı bayağılaştıran her şeyin reddine dahil oluyor.

Kapağını kapattığınızda bile uzun süre sizi büyülemeye devam edecek çarpıcı bir eser…
Özgün Adı: Las Palabras Andantes * Türkçesi: Bülent Kale * Deneme * 320 sayfa, 30 TL


Nermin Yıldırım’ın Yeni Romanı “Misafir” Raflarda!

Cuma, Ekim 05, 2018
Edebiyatımızın çok okunan kalemlerinden Nermin Yıldırım, merakla beklenen yeni romanı Misafir’i 5 Ekim’den itibaren hep kitap logosuyla okurlarıyla paylaşıyor! Geniş bir okur kitlesinin severek takip ettiği Yıldırım; buruk, muzip ve her şeye rağmen ümit dolu bir hikâyeyi o derin anlatımıyla, incelikle, şefkatle dokuyor. 

Yeni romanı Misafir’i hep kitap aracılığıyla okurlarına ulaştıran Nermin Yıldırım bu kez, garip bir Ev’in; hemşirelerin “abla”, hastaların “misafir”, başhekimin “baba” diye adlandırıldığı, her geçen gün daha katı kurallarla yönetilen tuhaf ama bir yandan da çok tanıdık bir akıl hastanesinin kapılarını aralıyor. Biri Ev sahibi, diğeri misafir, biri genç, diğeri yaşlı, biri geçmişe, diğeri geleceğe bakan Esin ve Rikkat’ten hareketle, içeridekilerin ve dışarıdakilerin, tek tek çıldırmaktan vazgeçip topluca delirenlerin buruk, muzip ve her şeye rağmen ümit dolu hikâyesini anlatıyor. 

Nermin Yıldırım Misafir’de yetkin ve zengin diliyle, yakın geleceğe dair ürkütücü, tuhaf ama bir o kadar da tanıdık bir dünya yaratıyor. Baskıcı bir düzende, bir akıl hastanesinde kurduğu bu dünya, dış dünyanın hem bir parçası hem de ta kendisi gibi görünüyor. 

Misafir, normalini yitirmiş, çokça incinmiş, bolca incitmiş bir dünyada, kırılmış hayallerin, ertelenmiş sevgilerin, hakkıyla yaşanamamış ömürlerin ortasında, kendine sığınacak yer arayanların romanı... Yıldırım, sızının ve şifanın hikâyesini, o derin anlatımıyla, incelikle, şefkatle dokuyor. 

Sevilen yazar, daha önce beşinci romanı Dokunmadan’ı ve Unutma Beni Apartmanı ile Rüyalar Anlatılmaz romanlarının yeni basımlarını da hep kitap logosuyla okurlarına ulaştırdı. Yıldırım’ın Saklı Bahçeler Haritası adlı romanının yeni baskısı da ekim ayında hep kitap tarafından yayımlanacak.

“… yalnızlık, irili ufaklı bütün ihtimalleri sefil birer ümit ışığına çeviriyor.”

Nermin Yıldırım’ın altıncı romanı Misafir, hep kitap logosuyla 5 Ekim’de raflardaki yerini alacak.

NERMİN YILDIRIM HAKKINDA
Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü’nden mezun oldu. Çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı. İlk romanı Unutma Beni Apartmanı 2011 senesinde (DK-hep kitap, 2017) yayımlandı. Onu Rüyalar Anlatılmaz (DK, 2012-hep kitap, 2017), Saklı Bahçeler Haritası (DK, 2013-hep kitap, 2017), Unutma Dersleri (DK, 2015) izledi. 2017’de hep kitap tarafından yayımlanan Dokunmadan adlı romanıyla Dünya Kitap 2017 Yılın Telif Kitabı Ödülü’ne layık görüldü. Son romanı Misafir 2018’de hep kitap tarafından yayımlandı. Romanları Sırpça, Bulgarca, Çince, Arapça, Lehçe, Azerice, Makedonca gibi dillere çevrilen Yıldırım, uluslararası yazar programlarına konuk olarak, 2013 kışını Köln Kültür Dairesi’nin davetiyle Köln’de, 2015 sonbaharını Şanghay Yazarlar Derneği’nin davetiyle Çin’in Şanghay kentinde geçirdi. Murathan Mungan’ın Kadınlar Arasında (Metis, 2014) adlı öykü seçkisi başta olmak üzere çok sayıda edebiyat seçkisinde yer aldı.

Misafir / Nermin Yıldırım
Yayın Tarihi:Ekim 2018
Roman-Yetişkin
Sayfa Sayısı: 332
Fiyatı: 32 TL


Süleyman Bulut’tan pek çoğunu ilk kez okuyacağınız yüzlerce Atatürk Öyküsü

Çarşamba, Eylül 26, 2018
Mustafa Kemal Atatürk’ü Çanakkale’de, Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta, Ankara’da, Sakarya’da, Büyük Taarruz’da, Cumhuriyet’i kurarken, devrimleri yürütürken gündelik hayatı içinde, incelikleri ve insani yönleriyle tanımak isteyenler için eşsiz bir okuma fırsatı.

Atatürk, soyadını nasıl aldı?.. 19 Mayıs nasıl gençlik bayramı oldu?.. Latife Hanım’a nasıl evlenme teklif etti?.. Sevdiği atıyla nasıl vedalaştı?.. Büyük Taarruz’a nasıl karar verildi?.. Cephane sandığında nasıl kitap taşıdı?.. Ünlü yazarımız Haldun Taner, Atatürk’ün gözlerine neden bakamadı?.. Hendese nasıl geometri oldu?.. Kadın öğretmenlerin ayrı oturtulmasına nasıl karşı çıktı?.. Köpeği Foks’la neler yaşadı?.. Neye “İkinci Sakarya Zaferim” dedi?.. Atatürk’e Mark Twain Ödülü neden verilmişti?.. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir,” sözünü nerede, ne zaman söyledi?..

Süleyman Bulut Atatürk’le ilgili birbirinden ilginç iki yüzü aşkın anıyı araştırdı, derledi, kendine özgün üslubuyla öyküleştirdi. Bugüne dek yüz binlerce okura ulaşmış Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler’in bu basımı, 70 yeni öykü de içeriyor.

SÜLEYMAN BULUT, 1954 yılında, Konya/Beyşehir, Tolca köyünde doğdu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. İktisat okurken, rakamlardan çok harfleri sevdiğini fark edince yazmaya başladı. İlk ürünleri olan radyo oyunları İstanbul Radyosu’nda yayınlandı. Derlemeler yaptı. Yıllardır çocuklar için yazdı. Şimdilerde büyümeye çalışıyor, yetişkinler için yazarak…

Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler Süleyman Bulut
Sayfa sayısı: 620 Sayfa
Fiyatı: 40 TL
Yayın tarihi: 25 Eylül 2018

Ece Erdoğuş Levi’nin Yeni Romanı “Her Şeyi Baştan Anlat” 28 Eylül’de raflarda!

Çarşamba, Eylül 26, 2018
Ece Erdoğuş Levi’nin kaleme aldığı yeni romanı Her Şeyi Baştan Anlat, çizdiği onlarca insan portresiyle okuru bambaşka diyarlara götürürken normal-anormal ayrımının da sınırlarında dolaşıyor. Her Şeyi Baştan Anlat, 28 Eylül’den itibaren hep kitap logosuyla raflarda!

Özlem 35 yaşında evli bir kadındır. Bir akşam ani bir kararla kocasını terk edip âşık olduğu adamın evine gider. Orada onu kötü bir sürpriz beklemektedir: Bir eş! Evine geri dönen Özlem’in gerçeklerle bağı kopmuştur artık. Geçirdiği sinir krizi sonrasında gözlerini bir akıl hastanesinde açar. Âşık olduğu adamın hayali sürekli yanındadır ve Özlem’le konuşmaktadır. 

Özlem’in akıl hastanesinde tanıştığı her hastanın farklı bir hikâyesi vardır. Kimi aklını rakamlarla bozmuş, kimi kavuşamadığı sevgilinin özlemiyle çıldırmış, kimi yangında yitirdiği çocuklarının acısıyla gerçeklik duygusunu yitirmiş bu insanlar Özlem’in dünyaya ve kendine bakışını değiştirebilecek midir? Özlem takıntı haline getirdiği adamdan kurtulup yepyeni bir yaşama yelken açma gücünü kendinde bulabilecek midir?
     
Her Şeyi Baştan Anlat, hep kitap logosuyla 28 Eylül’de raflardaki yerini alacak.

ECE ERDOĞUŞ LEVİ HAKKINDA
1982 yılında Bursa’da doğdu. Tiyatro bölümü mezunu, yüksek lisansını karşılaştırmalı edebiyat üzerine yaptı. Ortaoyuncular’da oyuncu ve yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. İlk romanı Kolpa 2009 senesinde Doğan Kitap (2017, İletişim Yayınları) tarafından yayımlandı. Onu Bulgarca ve Makedoncaya çevrilen Yok Olma Kılavuzu (2011, Doğan Kitap), Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz? (2016, İletişim Yayınları) ve çocuklar için yazdığı Dünya İçin Bir Şans (2017, hep kitap) izledi.

Prof. Dr. Ali Budak, Roman, Kültür, Kimlik isimli kuramsal kitabında “Romanın Romanla Eleştirisi Yahut Parodik Bir Roman Denemesi: Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?” makalesinde, Erdoğuş’un romanı üzerine kapsamlı bir inceleme yapmıştır.

Çeşitli antoloji, dergi ve eklerde öykü, makale, inceleme ve eleştiri yazıları yayımlanan Erdoğuş, İstanbul’da yaşıyor ve Masal Clara’nın annesi.

Her Şeyi Baştan Anlat / Ece Erdoğuş Levi
Hepkitap, 2018
Sayfa Sayısı: 323
Fiyatı: 24 TL

Bu Ülkeden Gitmek: Yeni Türkiye'nin göç iklimini buradakiler ve oradakiler anlatıyor

Çarşamba, Eylül 26, 2018
“Gurbetçi” ailesiyle birlikte 1980’li yıllarda “sıla”ya kesin dönüş yapan Zümrüt, otuz küsur sene sonra, 10 yaşındaki çocuğunu da yanına alarak Almanya’ya geri dönüyor. Türkiye’de sosyoekonomik açıdan dezavantajlı bir konumda olmayan Zümrüt’ü Almanya’da bekleyen hazır bir işi de yok. Peki o zaman neden gidiyor? Daha doğrusu, tıpkı Zümrüt gibi iyi eğitimli, yüksek vasıflara sahip, ekonomik açıdan toplumun geniş kesimlerine nazaran daha avantajlı sayabileceğimiz Türkiyeliler ülkeyi neden terk ediyorlar? 

Türkiye’de son yıllarda yaşanan göç hareketliliği öncekilerden biraz daha farklı görünüyor. Elinizdeki çalışmanın çıkış noktasını da işte bu yeni göç hareketliliğinin geçmişe kıyasla hangi açılardan farklı olduğu, kendini gitmek zorunda hisseden “huzursuz yurttaş”ların neden bu hisleri taşıdıkları ve hangi saiklerle harekete geçtikleri yönündeki sorular oluşturuyor. Amacımız, somut yaşamsal bir tehditle yüz yüze kalmamış olsa da Türkiye’den gitmek zorunda olduğunu hisseden kişilerin hikâyelerine kulak vermek.

Bu kitap, nedenler ve nasıllar hakkında; dolayısıyla son sözü söylemekten, genellemelere varmaktan imtina ettik. Çünkü asıl merakımız sayılar değil, hikâyelerdi. Burada yer verdiğimiz ve başka pek çok mecrada karşılaştığımız bireysel hikâyelerin, iyi eğitimli, donanımlı ve ülkenin gidişatından hoşnutsuz kesimde gitgide daha görünür hale gelen bu göç eğilimini anlamada istatistiklerden, grafiklerden daha faydalı olacağına inanıyoruz; zira bu ülkede “çoğunluk”tan farklı düşünen, hayatını evrensel değerler üzerine inşa etmek isteyen insanların kendilerini içinde buldukları sıkışmışlık, bunaltı, umutsuzluk gibi kanlı canlı duyguları anlamanın ve aktarmanın bize göre yegâne yolu bu. 

Yazarlar Hakkında:
Gözde Kazaz 1987 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Açık Radyo’da program yapımcısı, Agos gazetesinde editör ve muhabir olarak çalıştı. Gezi eylemlerine katılanlara yönelik polis şiddetini kayda geçiren, Polis Destan Yazdı Yazdı: Gezi’den Şiddet Tanıklıkları (İletişim Yayınları, 2015) adlı kitabın beş yazarından biridir. Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku programında yüksek lisans öğrenimine devam ediyor. Çınar’ın annesidir.

H. İlksen Mavituna 1986’da Samatya’da doğdu. İstanbul ve Galatasaray üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. 2005 yılından bu yana çeşitli kurumsal ve editoryal görevler üstlendiği  Açık Radyo'da günlük kültür ve sanat yayını Açık Dergi'yi hazırlamaktadır. Polis Destan Yazdı adlı kitabın yazarlarındandır ve siyaset, ekoloji ve fenomenoloji alanlarında yayınlanmış çevirileri bulunmaktadır. Üsküdar'da yaşıyor.

Bu Ülkeden Gitmek   
Alt başlık: Yeni Türkiye’nin göç iklimini buradakiler ve oradakiler anlatıyor
Yazarlar: Gözde Kazaz & H. İlksen Mavituna
Tür/konu: Araştırma - inceleme 
Metropolis Yayıncılık, 1. Basım, Eylül 2018
136 sayfa
20.00 TL


İspanyolcanın en heyecan verici yazarlarından Javier Marías’tan zeki ve tedirgin edici öyküler : Kötü Niyet Öyküleri

Çarşamba, Eylül 19, 2018
Kiralık katiller, hayaletler, akademisyenler, belalı çiftler, öldükten sonra geçmişin muhasebesini yapan ruhlar, porno oyuncuları, gizemli doktorlar, Elvis... 

El País gazetesi okurlarınca 2012’nin en iyi öykü kitabı seçilen Kötü Niyet Öyküleri, İspanya’nın önde gelen edebî kişiliklerinden Javier Marías’ın en kapsamlı öykü külliyatı.

“Herkesin kendi hayatı vardır, bir tanecik hayatı, kimse onun arzularına göre gerçekleştiğini görmekten vazgeçmeye razı olmaz, arzuları olmayanlar dışında, ki onlar aslında çoğunlukta. İnsanlar istediklerini söylerler, özveriden, vazgeçmekten, cömertlikten dem vururlar, hepsi yalandır, normali insanın doğal olarak başına geleni, giderek olup biteni, eline geçeni ya da kendisine verileni istediğine inanmasıdır, onlar öncesinde gerçek arzular olmamış da olsa.”

“Zekice ve tedirgin edici… Karakterler ve hikâyeler büyüleyici bir mozaik oluşturuyor.”
The Times

JAVIER MARÍAS, 1951 yılında Madrid’de doğdu. Franco karşıtı babası nedeniyle çocukluğunun bir bölümü Amerika’da geçti. Karasevdalılar, Acı Bir Başlangıç Bu, Beyaz Kalp, Yarınki Yüzün (^cilt), Yarın Savaşta Beni Düşün ve Yazınsal Yaşamlar gibi eserleri kaleme almasının yanı sıra Faulkner’a ve Nabakov’a saygı yapıtları bulunmaktadır. Oxford Üniversitesi’nde ve Madrid Comlutense Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapmıştır. Aldığı ödüller sırasıyla; 1997’de Dortmund’da Nelly Sachs Ödülü, 1998’de Madrid Özerk Yönetimi Ödülü, 200’de Torino’da Alessio Ödülleri ve Şili’de José Donoso Ödülü; 2010’da ABD’de The America Award; 2011’de Udine’de Nonino Ödülü ve Avusturya’da Avrupa Edebiyat Ödülü ve 2012’de Terenci Moix Ödülü’dür. Yazar aynı zamanda İspanya Kraliyet Dil Akademisi üyesidir. 

Kötü Niyet Öyküleri / Javier Marías
Çeviri: Neyyire Gül Işık
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 459 Sayfa
Fiyatı: 35,5 TL
Yayın tarihi: 18 Ekim 2018


Eileen Myles’tan şiirle hayatın birbirine karıştığı bir roman : Cehennem Bir Şairin Romanı

Salı, Eylül 18, 2018
Şair ve yazar Eileen Myles’ın, “İngilizce hocamın poposu öyle güzeldi ki,” cümlesiyle başlayıp, “İncelik sahibi olmayı sahiden öğrenebilirsin. Ve bu cennettir,” cümlesiyle noktalanan kitabı, okurların belleğinden uzun zaman silinmeyecek çarpıcı bir yapıt. Otobiyografik nitelikteki roman, punk akımının altın çağında New York’un bohem çevresinde genç bir kadın yazarın bir yandan cinselliğini, diğer yandan da yaratıcı gücünü keşfedişinin öyküsünü aktarıyor.

“İlk defa koruda durduğumda kendimi değiştirdim. Gömleğimi çıkardım ve hiç kimseye dönüştüm; isimsiz, cinsiyetsiz, yalnızca bir arazide bir köpekle etrafta gezinen bir canlı. Bana bunu sanat getirdi.”

Bir başka Amerikalı kadın şair Rae Armantrout’un, “Yaşam ile şiirin yekvücut olduğu, utanç ile ihtişamın bütünleştiği bir füg tınısı taşıyor,” dediği Cehennem, bize bir şairin nerelerden gelebileceğini gösteriyor; bunu yaparken de şiir ile romanın nasıl yoğrulabileceğinin mükemmel bir örneğini oluşturuyor.

EILEEN MYLES, 1949’da Massachusetts’in Cambridge kentinde işçi sınıfından bir ailede dünyaya geldi. Çağdaş edebiyatın bilgisi ve sezgileri en kapsamlı olan ve en huzursuz entelektüellerinden biri diye tanımlanan şair ve yazar Myles’ın yirmiden fazla şiir, roman, öykü, kurgu dışı kitabı, opera librettoları, oyunları ve performans metinleri var. Myles’ın ilk kitabı The Irony of the Leash (Tasmanın İronisi) 1978’de teksir makinesiyle basıldı. Yazar, ilk öykü derlemesi Chelsea Girls’de (Chelsea’li Kızlar) geleneksel noktalama ve büyük harf kurallarından vazgeçtiğini gösterdi. Sappho’s Boat (Sappho’nun Teknesi), Bread and Water (Ekmek ve Su), Cehennem (Bir Şairin Romanı) gibi romanlarının yanı sıra, Skies (Gökler), I Must Be Living Twice (İki Kez Yaşıyorum Sanki) adlı şiir kitapları var. Myles’ın yaşamıyla örtüşen bir şairi anlatan Cehennem (Bir Şairin Romanı), 2011 Lambda Lezbiyen Romanı dalında ödül aldı.

CEHENNEM
Yazar: Eileen Myles
Çeviri: Sedef İlgiç 
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 286 
Fiyatı: 24 TL
Yayın tarihi: 18 Eylül 2018


Zeynep Cemali Öykü Yarışması 2018 kazananları belli oldu!

Salı, Eylül 18, 2018
Türkiye’nin genç öykü belleğinde iz bırakan Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nın 2018 sonuçları açıklandı. Usta öykücü Zeynep Cemali’nin anısını yaşatmak amacıyla 2011’den beri düzenlenen ve gençlerin her yıl daha fazla ilgi gösterdiği Zeynep Cemali Öykü Yarışması’na bu yıl 50’den fazla ilden, 500’ün üzerinde öğrenci katıldı.

Yarışmanın 2018 yılında tema “kararlılık”tı. Zeynep Cemali’nin Öykü Öykü Gezen Kedi adlı kitabından alıntılanan “Keçi inadı tutan çocuğa laf geçiremeyeceğini anlayınca sustu.” cümlesinin kılavuzluk ettiği öyküleri; Çiğdem Sezer, Fadime Uslu, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi ve Proje Başkanı Dr. Müren Beykan’dan oluşan seçici kurul değerlendirdi.

Ülkenin her köşesindeki devlet okullarından ve özel okullardan Günışığı Kitaplığı’na ulaşan yüzlerce öykünün arasından 3 genç öykücünün eseri ödüle değer görüldü. Ankara’dan “Kara İncir” öyküsüyle Ali Onur Özkan (7. sınıf), Konya’dan “Görüşürüz” öyküsüyle Duygu Hatipoğlu (8. sınıf) ve yine Ankara’dan “Özel Çocuk” öyküsüyle Kaan Bayri (6. sınıf) 2018’in ödüllü genç öykücüleri oldu. 

Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nın 2018 Ödül Töreni, 20 Ekim Cumartesi günü Kadir Has Üniversitesi’nde Günışığı Kitaplığı tarafından düzenlenecek yıllık yayıncılık konferansı 8. Zeynep Cemali Edebiyat Günü kapsamında gerçekleşecek. Her yıl olduğu gibi edebiyat ve yayıncılık dünyasının bir araya geleceği konferanstaki törene, aileleri ve öğretmenleriyle birlikte katılacak öğrenciler ödüllerini, usta edebiyatçıların elinden alacak. 

Yarışmada dereceye giren öykülerle birlikte, Eskişehir, İstanbul, Manisa, Mersin ve Muğla’dan seçilen 7 “Okumalık Öykü” de Zeynep Cemali Öykü Yarışması 2018 Ödüllü Öyküler Kitapçığı’nda yayımlanmaya değer görüldü. 

Ödüllü öykücülerin ve yarışmanın 2019 yılı bilgileri ektedir.

ZEYNEP CEMALİ ÖYKÜ YARIŞMASI 2018
ÖDÜLLÜ ÖYKÜLER   |   İsimler alfabetik sıralıdır.

“Kara İncir” 
Ali Onur Özkan, 7. sınıf öğrencisi, Ankara ODTÜ Geliştirme Vakfı Okulları

“Görüşürüz”
Duygu Hatipoğlu, 8. sınıf öğrencisi, Özel Konya Alp Koleji 

“Özel Çocuk”
Kaan Bayri, 6. sınıf öğrencisi, TED Ankara Koleji

ZEYNEP CEMALİ ÖYKÜ YARIŞMASI 2019 YILI
Son başvuru tarihi 22 Mayıs 2019
2019 teması: YALAN
Tema Cümlesi: “Güneş ışınlarıyla uyandığımda, o akşam olanları anımsamaya çalıştım.”
Zeynep Cemali'nin Ankaralı adlı romanından.
2019 SEÇİCİ KURULU
Ayşe Sarısayın, Mine Söğüt, Murat Yalçın, Tolga Gümüşay ve Dr. Müren Beykan




Sel Yayıncılık'tan Eylül Yenileri

Pazartesi, Eylül 10, 2018
Sel Yayıncılık Eylül ayını yedi kitapla karşılıyor. Melisa Kesmez’in merakla beklediğimiz yeni öykü toplamı “Nohut Oda”, George Orwell’in yazı dünyasını yansıtan “Edebiyat Üzerine”, Jeanette Winterson’ın modern miti “Atlas’ın Yükü” ve Richard Brautigan’ın intihar etmeden önce kaleme aldığı son eseri olan “Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek” ayın ıskalanmaması gereken kitapları… William Davies’in “Mutluluk Endüstrisi” Yaşam Kitapları dizisinin, Claude Lévi-Strauss’un Montaigne üzerine iki konferans metnini bir araya getiren “Montaigne’den Montaigne’e” de Red Kitaplığı dizisinin yenileri… Nikki van der Gaag’ın “Feminizm”i ise bu ay başlanan yeni dizi “Giriş Kitapları”nın ilk kitabı olarak raflarda…


Edebiyat Üzerine * George Orwell
Eserlerinde gerçek yaşamın çetin çelişkilerini, çarpıklık ve zorluklarını yansıtma cesaretini gösteren George Orwell, Edebiyat Üzerine’de bu dünyasının içyüzünü gözler önüne seriyor. Hayvan Çiftliği’nin yazım sürecinden kitabın yayıncılar tarafından ilk etapta neden ve nasıl reddedildiğine, mevcut edebiyat eleştirilerinin niteliğinden yeni kelimeler türetme Tolstoy’dan James Joyce’a pek çok konu ve kişi hakkında kalem oynatırken tarihi ve edebi bir kılavuz sunuyor.
Dönemin sanat akımlarına, önde gelen eserlerine, edebi tartışmalarına ve siyaset-edebiyat ilişkisine odaklanan, iktidar karşısında entelektüelin ikilemlerini ele alan ya da “Kitaplar çok mu pahalı?” başlıklı bir tartışmaya taraf kılan çok yönlü bir derleme.

Edebiyat dehlizlerinde gezinmekten keyif alan okurlar için...
Deneme, Özgün Adı: Essays - On Literature, Türkçesi: Yunus Çetin, 165 sayfa, 18 TL


Nohut Oda * Melisa Kesmez
Mekânın hunharca talan edildiği, bir yere ait olmanın zorlaştığı, hususi ya da kolektif belleğimizin sıfırlandığı zamanlarda, yerleşmenin, kendine bir ev icat etmenin ve kök salmanın insaniyeti üzerine öyküler…

Melisa Kesmez üçüncü kitabı Nohut Oda’da insanın bitmek bilmeyen yuva arayışına bir güzelleme yaparken, içimizde büyüttüğümüz, bazen kadim bir yara gibi sürekli sızlayan, bazen de eski şiddetini yitiren öfke ve hesaplaşmaların hemen yanı başında aşkın ve inceliklerin filizlendiğini bir kez daha hatırlatıyor.

Her şeye rağmen kendi kozasını örmekten vazgeçmeyenlere...
Öykü, 125 sayfa, 14 TL


Atlas’ın Yükü * Jeanette Winterson
Metaforik anlatıların usta kalemi Jeanette Winterson, bu kez dünyanın yükünü tanrılar tarafından omuzlarında taşıma cezasına çarptırılan Atlas’ın Odysseia’da resmedilen epik öyküsünü yeniden ele alıp ona yepyeni bir son yazarak tanrıların, suçluların ve kahramanların hikâyesinden özgün bir modern zamanlar miti kurguluyor.
Geçmişin yükü ile geleceğin ağırlığı arasında sıkışıp kalan ideallerini ve kendi sınırlarıyla muhasebesini sorgularken, mitolojinin eşsiz mirasından; hayal gücünden faydalanarak bizleri kaderin kırmaya, hayata bir yük değil, her daim yeni güzergâhlara gebe bir yolculuk olarak bakmaya davet ediyor.

“Atlas, kürekkemiklerinde dönüp duran eğik ekseni taşırken olduğu yerde kalmıştı. Bütün gücünü dünyayı sırtlamaya adamıştı. Hareketin ne demek olduğunu neredeyse unutmuştu artık. Rahat etmek için hafifçe kımıldaması bir şeyi değiştirmiyordu. O muazzam yüktü her şeye karar veren.
Neden?
Neden hemen bırakmasın onu?”
Roman, Özgün Adı: Weight, Türkçesi: Dilek Şendil, 134 sayfa, 16 TL


Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek * Richard Brautigan
Richard Brautigan’ın intihar etmeden önce kaleme aldığı son eseri olan Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek, insanın boğazına takılı kalan, sonsuz ferahlamadan önceki son yaşam belirtisinin romanı.

Dünya savaşının gölgesinde, kendi iç savaşını yaşayan bir adamın, basit gibi görünen tercihlerimizin yaşamımızı nasıl değiştirdiğini çocukluğuna dönerek anlattığı bu hikâye, başka türlü olabilecek olanlara, büyümek denen ihtimaller denizinde boğulurken yiten masumiyete ve hafızanın can yakıcılığına duyulan saygının anıtı. Amerika’nın tüm modern trajedisini nüktedan bir şiirsellikle sunan Brautigan’ın, duygusuzlaşma ve yabancılaşmaya karşı aldığı son gard. Zamanda savrulan bir zihnin kâğıt kesiklerinden dökülen yaralarla dolu bir metin…
Roman, Özgün Adı: So The Wind Won’t Blow It All Away, Türkçesi: Bülent Doğan, 102 sayfa, 16 TL


Mutluluk Endüstrisi * William Davies
Kullanıcılarının duygularını manipüle eden uygulamalar, tüketim alışkanlıklarını şekillendiren reklamlar, motivasyon artırıcı işyeri terapileri, zindelik ve esenlik guruluğu iddiası taşıyan yaşam koçları, spor hocaları, pozitif psikoloji uzmanları ve mutluluk iktisatçıları... Statüye, güce, kariyere ve paraya odaklanmış bu tüketim sarmalı gerçekte neye hizmet ediyor?

“Mutlu olma”nın insan varoluşunun tek ideal biçimi olduğunu dayatan yeni nesil kapitalist sistemin yaşamlarımızın kontrolünü nasıl ele geçirdiğini gözler önüne seren Mutluluk Endüstrisi, haz ve mutluluk arayışımızdan faydalanan büyük şirketlerin, piyasaların ve hükümetlerin, paranın denetimindeki tüketim arzularımıza nasıl yön verdiğini güncel örneklerle açıklayan ve bu sarmaldan çıkmak için yol gösteren bir çalışma.
Yaşam Kitapları, Özgün Adı: The Happiness Industry How the Government and Big Business Sold Us Well-Being, Türkçesi: Müge Çavdar, 294 sayfa, 26 TL


MONTAIGNE’DEN MONTAIGNE’E Devrimci Bir Bilim: Etnografya * Claude Lévi-Strauss
Montaigne’den Montaigne’e modern antropolojinin ve etnografyanın öncü ismi Claude Lévi-Strauss’un, deneme türünün mucidi Montaigne üzerine 55 yıl arayla gerçekleştirdiği iki konferans konuşmasını bir araya getiriyor. Bu iki konuşma, hem Lévi-Strauss’un mesleğinin erken dönemlerinde zihnini kurcalayan soru ve temaların, mesleğinde duayen haline geldiği bir dönemde nasıl evrim geçirdiğini hem de etnografyanın devrimci bir bilim olarak güncelliğini nasıl koruduğunu gösteriyor. İnsanın bir başkasıyla karşılaşmasının epik ve trajik suretlerini, dönemin entelektüeli Montaigne’in geçerliliğini her çağda koruyan evrensel düşüncesine başvurarak anlamaya çalışıyor.

Lévi-Strauss üzerine çalışmalarıyla da tanınan Fransız araştırmacı Emmanuel Désveaux’nun da bu modern zamanlar âlimi ile Montaigne arasındaki 400 yıllık sohbeti yetkin bir sunuşla bağlamına oturttuğu Montaigne’den Montaigne’e, Devrimci Bir Bilim: Etnografya bizleri insanlığın çetin yolculuğunu yeniden düşünmeye davet ediyor.
Red Kitaplığı, Özgün Adı: De Montaigne à Montaigne, Türkçesi: Alev Er,  90 sayfa, 14 TL


Feminizm * Nikki van der Gaag
Dünyanın Neden Bu Kelimeye Hâlâ İhtiyacı Var?
Ülkemizde olduğu gibi dünyanın dört bir yanında da kadınlara yönelik tarihsel ayrımcılık ve şiddet çeşitli boyutlarıyla hız kesmeden devam ederken feminizme duyulan ihtiyaç gün geçtikçe artıyor. Nikki van der Gaag, bu yakıcı ihtiyacın nedenlerini feminizmin anlamına, tarihine, karşılaştığı güçlüklere ve kuramın kendi içindeki farklılıklarına da değinerek, sarih bir biçimde özetliyor.

Gündelik hayat, sosyal ilişkiler, toplumsal roller ya da iş yaşamı… Söz konusu mekân ya da konum ne olursa olsun kadınların hayatlarını değiştirmelerinin şart ve mümkün olduğunu belirterek, hem zorluklara hem de değişim hikâyelerine kulak kabartıyor ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sonuçlarını çarpıcı istatistiklerle ortaya koyarak şiddetten dünyasındaki erkek merkezlilikten sanal zorbalığa, pek çok temel ve güncel meseleyi gerçek yaşamdan örneklerle ortaya seriyor.

Kadınların dünyanın farklı yerlerinde olsalar da ortak sorunlarına nasıl çözümler bulduğunu aktararak deneyim yoldaşlığı kurmayı da amaçlayan bir başvuru kitabı.
Giriş Kitapları, Özgün Adı: Feminism Why the world still needs the F-word, Türkçesi: Beyza Sumer Aydaş, 147 sayfa, 16 TL


Hikmet Hükümenoğlu’ndan Öykü Kitabı Sürprizi

Perşembe, Ağustos 02, 2018
Son romanı “Körburun” ile 2016 yılına damga vuranlardan Hikmet Hükümenoğlu’ndan okurlarına müjde var. Hükümenoğlu bir sürprizle, öykü kitabıyla dönüş yapıyor. Merakla bekliyoruz…

Siparişle pasta yapan ve her birinin içine kişiye özel aşk metinleri koyan ama aşka inanmayan Faik Bey, kullandığı Mercedes’e âşık şoför, kırsalda saklanan babası hakkında atlılara ipucu vermemeye çalışan ufak çocuk, iki oğluna arı izleme projesi veren çapkın baba, eski kocasını bir sabah bir kafede, yanında yeni sevgilisiyle görüp işe geç kalan kadın, yabancı bir kadın gazeteciyi sınır kentindeki bombalanmış otel odasında alıkoyan adam…

“Pasta kutusundan çıkan satırları okumak kadınlar için bir mutluluktu. “Bunları yazarken beni düşündü,” diyorlardı içlerinden (öyle olmadığını herkes bilse de) ve değersiz varlıklarına bir değer biçildiğine inanıp mutlu oluyorlardı. Belki de ilk kez var olduklarını hissediyorlardı. Bunu anlamayacak kadar aptal değildim.”

Hikmet Hükümenoğlu, onu romanlarıyla tanıyan okurunun karşısına bir öykü kitabıyla çıkıyor – Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri. Tuhaf, patolojik, alışılmadık aşk hikâyelerinin yanında bildik durumları da ustalıkla, incelikli bir mizahla, merak duygusunu hep canlı tutarak anlatıyor. İnanıp inanmamak okura kalmış.

HİKMET HÜKÜMENOĞLU, 1971’de İstanbul’da doğdu. Kar Kuyusu (2005) Küçük Yalanlar Kitabı (2007), 47 Numaralı Kamara (2010) ve 04:00 (2012) isimli romanları yayımlandı. Körburun’la 2017 yılında Attilla İlhan Roman Ödülü’nü kazandı.

Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri / Hikmet Hükümenoğlu
Tür: Öykü 
Sayfa sayısı: 136 
Fiyatı: 14,5  TL
Yayın tarihi: 1 Ağustos 2018


Elliott Smith - XO

Perşembe, Haziran 28, 2018
Yazıya başlamadan önce gelen bir gerginlik ânı vardır. O anda oturup çok fazla düşünmemem gerekir, yoksa ilk cümleye asla ulaşamam. Bu en azından benim için geçerli. Size yoğun duygular hissettirebilen bir albümü tutup yazıya dökmek –az önce ifade ettiğim gibi- gergin ve bir o kadar da huzur verici, yani ikircikli bir eylem. Söz konusu Elliott Smith olunca, müziği bir yana şarkı sözleri de devreye giriyor ve insanın eli ayağına dolaşıyor. Bazı kararsızlık anlarında hiçbir şey yapmadan durup beklersiniz. Öylece önünüze bakarak, aklınız bomboşmuşçasına -ki aslında patlarcasına doludur- durursunuz. Bu albüm, işte böyle bir deneyim. Dur, önüne bak, hisset, hisset, dur ve tekrar hisset… Mantıklı değil biliyorum, mantıklı olmak zorunda değil onu da biliyorum. Hisleri mantık çerçevesine sokmaya çalışarak sonucunu çok iyi bildiğim bir hataya düşmeyeceğim. Sadece şunu ifade edebilirim: Ben birçok albümle bütünleştim, birçoğunu hissettim, bunu hiçbir zaman açıklayamadım, hiçbir zaman mantıklı gelmedi; ne bana ne başkalarına. Bunun bir kanıtı olarak işte ekranın başındayım ve Elliott Smith’in 1998’de yayınladığı XO albümünü anlatacağım. Nedeni asla mantık değil, asla olmadı, olmayacak. Belki de bu sadece müziğe karşı olan bir sadakattir. Tahsin Yücel, romanı olan “Yalan”da müziğin kayıp dilin bir arayışı olduğunu söyler. Söylenemeyen, söylenmesi kelimelerle mümkün olmayan, kayıp bir dil vardır. Müzik o tünelin aydınlatıcısıdır. Ben de o tünelde olmayı seven bir insanım.

Doğmak ve Birtakım Tarihler
Elliott Smith’in XO’yu yayınladığı tarih, 25 Ağustos 1998. İnsanlardan çok albümlerin “doğum gününü” hatırladığımın farkına varıyorum. O albümlere bakıp iyi ki doğdun demek, hayattaki birçok başka şeyden –insanların doğum günlerinden?- daha manidar. Sanırım ufak ufak deliriyorum ama yapacak bir şey yok; iyi müziğe zaafım var. Fazla tutku ve zararları gibi bir konuya giriş yapmanın ne yeri ne zamanı olduğundan albümdeki parçalarla başlıyorum. On dört parçalık uzun ve yalın-altını çiziyorum ‘’yalın’’-  yolculuğun ilk durağı Sweet Adaline. 

Albümdeki Beatles etkisini hafiften hissetmeye başladığım fakat ilk şarkı olduğu için “Yok canım hemen etiket koymaya gerek yok.” diye düşündüğüm –ve her şeyde olduğu gibi ilk sezgilerimin doğru çıktığı- Smith parçası Sweet Adaline. Gerek yavaş ve vurucu girişiyle gerekse ortalarda piyanoyla birlikte artan temposuyla “başarılı” tanımlamasını hak ediyor.
Cut this picture into you and me/ Burn it backwards, kill this story/ Make it over, make it stay away/ Or hate will sing the ending that love started to say

Tomorrow Tomorrow ile devam ediyor albüm. Karanlıkla aydınlık arası bir çizgide yürüyor bu parça. Her an bir taraf tutabilir gibi ama sonuç belirsiz kalıyor. Sözlerin bir bölümüyse şöyle:
They took your life apart and called your failures art

Tomorrow Tomorrow’un parçasının ardından, “She shows no emotion at all, stares into space like a dead china toll” diyerek sonlanan ilk dizesiyle Waltz #2 geliyor. Elliott Smith’in kadife sesinden dinlediğimiz Waltz#2, aynı zamanda sanatçının en bilinen parçalarının başında geliyor. Albümün tamamına kulak vermeden önce keşfetmiştim bu parçayı. 
Tell Mr.Man with impossible plans to leave me alone in a place where I make no mistakes/In the place where I have what it takes

Daha melodik ve iyimser bir parça Baby Britain “Fights the problems with bigger problems” dizesiyle soru işareti yaratırken ardından gelen Pitseleh parçası cevabı şöyle veriyor: 
They say that God makes problems just to see what you can stand/ Before you do as the Devil pleases/ Give up the thing you love, but no one deserves it

Smith’in benzersiz vokaliyle hayat verdiği, aralara serpiştirilmiş kırılmalarla dolu –ve bence albümün en başarılı kaydı olmaya aday- parça “Independence Day” varoluşun bugünün, bu anın içinde anlam bulduğunu anlatmak istiyor. Delüzyonlarımızı, gerçekçi olmayan ya da uzak bir gelecekte gerçekleşebilecek hayallerimizi bir kenara fırlatıp, yaşadığımız âna odaklanarak ondan beslenmeyi, onu büyütmeyi öneriyor Smith. Her şey şu anda oluyor, her şey.


Waltz#1 ile devam ediyoruz. Hüzünlü ama huzurlu bir kabulleniş hissediyorum bu parçada. Büyük bir hayal kırıklığı ve bu kırıklığı kucaklama var. “Silent and cliche/ All the things we say and didn’t say/ Covered up by what we did and didn’t do”

Ardından gelen Amity parçasının başlangıcında Pearl Jam havası solunuyor. Şarkı ilerledikçe ise ilginç bir şekilde Beatles’ı anımsatmaya başlıyor. Fakat bu karışım sırasında Elliott Smith özgünlüğünü kaybetmemiş, onu yeniden doğurmuş.  Daha yumuşak içimli Oh Well OK ise aksak, tekdüze olmayan iniş çıkışlarıyla ve çeşitli enstrümanların beklenmedik anlarda devreye girmesiyle  –yaylılar inanılmaz bir iz bırakıyor şarkıda- bizi başka diyarlara götürüyor. 
If you get a feeling next time you see me/Do me a favor and let me know/ Cause it’s hard to say ‘’Oh Well, OK’’

Bottle Up And Explode bateri ve yaylıların benzersiz armonisiyle; A Question Mark eğlenceli -en başta belli belirsiz funk’ı andıran bir havası var- alternatif rock edasıyla; Everybody Cares, Everybody Understands şarkı sözleriyle ön plana çıkmasıyla ve I Didn’t Understand bıkkın ve umudunu yitirmiş –ve Beatles etkilerini fazlasıyla taşıyan- albümün geriye kalan parçalarından. 

Özetle söylemek gerekirse, basit bir iş çıkarıyormuş, basit bir sound yaratıyormuş gibi görünerek böyle bir özgünlüğe ulaşabilmek her sanatçının gelebileceği bir nokta değildir. Şarkıların çoğunda hissedilen sadelik asla sıradan ve sıkıcı bir çizgide konumlanmıyor, o çizgiden oldukça uzakta. Dinlerken tam “Çok basit bir folk parçasını andırıyor.” ya da “Sıradan indie rock işte, bunda bir şey yok.” diyecekken, tam demeye yeltenirken, tüm o lafları tek tek boğazınızda düğümletiyor Smith’in parçaları. Basitliğin görkemiyle bütünleşmiş bir albüm XO. Kendinden başka hiçbir şeye benzemez, biraz andırsa da hayır benzemez. Kendine özgü gizli kodları vardır onun. Elliott Smith’in özgünlüğünün kanıtlarından yalnızca biridir bu albüm. Çok geçmeden tadına bakın.


Mazzy Star : So Tonight That I Might See

Perşembe, Haziran 28, 2018
1989’da Santa Monica’nın yakıcı güneşi ve buna eşlik eden palmiyeleri altında kurulmuştu. Benim gibi, distopya romanlarını andıran ülkenin manik atak geçirtebilecek denli sıcak ve kavurucu kentinde yaşayanlar bilir o güneşi. Grup üyeleri Hope Sandoval, David Roback, Jill Emery ve Suki Ewers. Evet, doğru bildiniz, Mazzy Star’dan bahsediyorum. (Hani şu Fade Into You parçası var ya…1994 senesindeki MTV canlı performansını izleyip durduğun, evet.) İşte bu yazıda grubun Capitol Records imzalı 1993 senesinde çıkan albümü So Tonight That I Might See’yi değerlendireceğim. Albümün ilk parçası ise tabi ki Fade Into You.

SO TONIGHT THAT I MIGHT SEE (1993)
Albüme bir soruyla giriş yapmak istiyorum: Fade Into You neden bu kadar başarılı oldu? Sebebi neydi? Yirmi beş sene sonra bile tüm içtenliğini nasıl koruyabiliyor? Açıkçası biraz bu soru işaretlerine kafa yordum, albümün geneline kafa yormadan önce. Basit, yormayan ama anafor misali bir şarkı Fade Into You. Hope Sandoval şarkıyı söylerken, sanki onun içinde eriyip yitmek istiyor. Şarkı sözlerinin derinliği değil bunun nedeni. Sezgilerinle anlayabileceğin, daha derin bir yere dokunuyor çünkü. Bence söyleyemediklerimizin, içimize yapışıp kalan tüm tortuların birikimidir Fade Into You. Günün sonunda içtiğin o biranın yanında dinleyebileceğin, her şeye dayanabildiğini görüp kendi gücüne bile hayret edebileceğin, kabullenebileceğin, umutsuz olsan da inatla devam edebileceğin bir evrenin kumaşından dokunmuş çünkü. O evrende ‘’sen’’ yaşıyorsun. Ya da basitçe yaşamaya çabalarken var oluyorsun. Ve sen yakalayabilirsin ancak o ritmi. Fade Into You’daki ritmi. Sustuğun her şeyin şarkısı o. İnsanlık tarihini başlatan en önemli olaylardan biri olan konuşma eylemine patlatılan kocaman bir tokat. Fade Into You, içinde büyüyen, ötelediğin ve her ötelediğinde derinleşen, senin yarattığın o devasa buzdağıdır. Bir saniye bile nefes alamazsın onu dinlerken. Bu yüzden yirmi beş senedir yitip gitmiyor. 


İkinci şarkı Bells Ring ise rotayı bozmuyor. Mazzy Star’ın damarlarından akan Dream Pop kanını bu parçadan soluyabiliyoruz. İçini kendi başına doldurabileceğin anlamlı bir boşluk var şarkıda. Yani sanki biz dolduralım diye var orada, bilmem anlatabiliyor muyum? Bense sadece ‘’gözleri kapama şarkısı’’ olarak tanımlıyorum Bells Ring’i:
They say you look like I'm gonna leave her
Look up to see the weakness in the sky
Nobody's eyes are bright and starry
Nobody wants to know your reason why

Arkasından Mary of Silence parçası geliyor. ‘’Oh Mary of silence you pick my heart with a smile’’ diye başlayan parça sound olarak fazlasıyla The Doors havası taşıyor. Benim gibi takıntılı bir The Doors geçmişiniz varsa, sevme olasılığınız yüksek gibi görünüyor. Ayrıca hiç aydınlık bir parça değil. Öyle olsa eğlencesi kalmazdı. Hope Sandoval’ın sesindeki titretici çöküşü de eklersem, herhalde albümde en etkilendiğim şarkılardan birisi diyebilirim. 
Oh, sweet Mary of silence we have a steady confusion
You're looking at fear
It doesn't seem like the first time you walked out in a hurry

Ardından dördüncü parça ve aynı zamanda bir cover olan Five String Serenade geliyor. Orijinali Arthur Lee & Love ‘a ait. 1992 senesinde çıkan parçayı vaktiyle Jack White da cover yaptı. Mazzy Star versiyonu mu orijinali mi derseniz, cevabım orijinali olacaktır. Arthur Lee’ye olan hayranlığımın da bunda büyük payı var. Çok ilginç bir kişilik. Belki başka bir yazıda ondan da bahsederim, şimdi devam ediyorum. Bundan sonra art arda Blue Light, She’s My Baby ve Unreflected parçaları geliyor. Blue Light  ve Unreflected dream pop bayrağını elinde tutarken, She’s My Baby biraz daha asi bir yol izliyor. Daha özgün, daha uçuk bir tınısı var ve dinlerken bir şeylerin ters gittiğini hissettiriyor. Bu açıdan albümün sekizinci parçası Wasted’e benzetiyorum onu. Gergin bir gitar ve sakin bir sesin yarattığı armoni harika.
I felt a little unfortunate a little mistake
I felt like I'd been wasted all day long

Wasted’in ardından grubun çok bilinen bir başka kaydı Into Dust var. Ben bu şarkıya temkinli yaklaşıyorum. Hissederek dinlememeye çalışıyorum. Beni fazlasıyla korkutuyor herhalde. Radiohead’in I Might Be Wrong parçasının ilk on beş saniyesinde yaşadığım gerginliğin aynısını yaşatıyor bana. Yani bir kere kendimi bırakırsam, şarkı bitince nasıl bir ruh haline girerim kestiremiyorum. Analiz ettiğim şeylere karşı olan tavrımı takınmayı tercih ediyorum ona karşı. Analiz ediyorsan resmin içine kendini katmazsın sonuçta. Bir çeşit soğukkanlılık ve böylesi daha güvenli. Şu dizeyi de olabildiğince soğukkanlılıkla yazmaya çalışayım o zaman:
I could possibly be fading
Or have something more to gain
I could feel myself growing colder

Into Dust’ı geçersek geriye son parça So Tonight That I Might See kalıyor. Bana kalırsa albümün açılış parçası olabilecek kadar güçlü. Öte yandan Into Dust’ın yok edici ruhunu dengelemesi açısından onun hemen ardından gelmesi iyi olmuş. Eklemekte fayda var ki bu parçada da The Doors etkisi var. Hem de her bir saniyesine çok güzel sindirilmiş. 


Son Olarak:
Albümdeki yok oluş teması -nesnelerin, insanların, duyguların- kendisini her şarkıda hissettiriyor. Bir cevap aramıyor, bir soru da sormuyor bu şarkılar. Daha çok insanın içinde bir boşluk duygusu yaratıyorlar. Ya da yaratmıyorlar da zaten çoktandır var olan boşluğun farkına vardırıyorlar. Çok yoğun ve örseleyici bir albüm, ama tüm bunlara değecek cinsten. En güzelini istiyorsan en kötüsüyle gelir, her zaman. En aydınlığı en karanlığıyla gelir. En beyazı en siyahıyla. Bu iki zıt kutbu ayırmak doğaya karşı işlenen bir çeşit günah gibi geliyor bana. Ve ben bu günahı Into Dust parçasına karşı çoktan işlemiş olabilirim.


Erken Gelen 2018 Dosyası : L’Impératrice – AK – Banfi – Jack White

Perşembe, Haziran 28, 2018
Senenin başından beri türlü türlü müzisyenlerin albümlerini takip ediyorum. O kadar abarttım ki normal şartlar altında burun kıvıracağım ya da görmezden geleceğim parçaları dinlemeye, değişik tarzları merak etmeye başladığımı fark ediyorum. Tabi iş böyle olunca, insan keşfetmeye dalınca hem işin içinden çıkamıyor hem de elinde biriken bu ‘’materyali’’ paylaşabilmek istiyor. O yüzden kısa bir 2018 dosyası hazırladım sizlere. Ocak ayından beri piyasaya sürülen ve dikkatimi çeken müzik albümleri ve EP’ler hakkında yazacağım.

Nisan ayı geldi. Henüz seneyi yarılamadık ama müzik piyasasında yaratıcı işler tomurcuklanmaya başlıyor. 

Gözüme kestirdiğim ilk EP  L’Impératrice grubuna ait : Dreaming of You. L’Imperatrice birçok tarzı bir araya getirip bir solukta dinleyeceğimiz beş şarkılık bir EP’ye imza atmış.  2 Mart 2018 tarihinde microqlima etiketiyle piyasaya sürüldü. Şarkılar sırasıyla La-haut, Matahari, Erreur 404, Dreaming of You(feat. Isaac Delusion) ve Paris. Az önce de belirttiğim gibi birçok tarzı harmanladığı için soul, caz ve funk esintilerinin parıltılı bir karışımını duyabilirsiniz . Hazır olun! Gerçekten kaliteli bir EP olmuş. Ep’den en beğendiğim parçanın adı Matahari. 

Sırada AK var: Almanya çıkışlı müzisyen Aljosha Konstanty’nin baş harflerinin kısaltması. Ambient ve Chillout tarzda müzikler yapan AK, kendisinin herhangi bir tarza bağlı algılanmasını istemese de Chillout’a yakın olduğunu ifade ediyor. 2012 senesinden beri müzik yapıyor. 6 Mart 2018 tarihinde Sleepless in Berlin albümünü piyasaya sürdü. Chillout normalde dinlediğim, yani kulağımın aşina olduğu bir müzik tarzı değildir. Bu tarz müziklerde tutunacak pek bir şey bulamam. His ve duygular çok belirsizdir ve sürekli tekrarlanan ritimler rahatlatmak şöyle dursun, beni çok gergin bir ruh haline sokar. Sonuna kadar dinlemem çok zor. Benzer şeyleri Deep House için de düşünüyorum. Fakat bu albümü dinler dinlemez mest oldum. Demek ki hangi genre olursa olsun, kaliteli bir yapıt, farklı dinleyicilere ulaşabiliyor. Böylece müzikle ilgili temel düşüncemi bir kez daha doğrulamış oldum: Eğer his varsa, hangi tarz olduğu pek fark etmiyor. Aljosha Konstanty de benzer şekilde, kendisini müzisyen olarak değil bir hikaye anlatıcısı olarak gördüğünü belirtiyor. Hikayelerine tüm varlığı koyup bizlere ikram ediyor. Bir işe ruhunu vererek yaparsan nasıl bir sonuç elde edersin sorusunun cevabı : AK- Sleepless In Berlin. On parçadan oluşuyor ve içlerinden en beğendiklerim sırasıyla şöyle: Night Walk, Departure ve Sleepless in Berlin.

Rotamızı İngiltere’ye çeviriyoruz şimdi. İngiliz indie-pop grubu Banfi var sırada. 16 Mart 2018’de The Jack Powell EP’yi Communion etiketiyle piyasaya sürdüler. Sakin melodiler ve yoğun şarkı sözleriyle kulak kabartılması ve dikkate alınması gereken bir iş çıkartmış Banfi. EP’de dört şarkı yer alıyor: 
1-Never Really Cared(2/5): Sıradan mı yoksa özgün bir yola mı girdiklerini ayrımsayamadığım, orta karar bir şarkı. Kasvetli havasıyla beni kendisine doğru çekti. Fakat geri kalan her şey sıkıcı ve sıradan ilerliyor.

2-Future(3/5): Grubun özüne yaklaştığımı hissettiren parça. Özgün bir iş mi çıkarmışlar anlayamıyorsun ama kulağa sıradan ve duygusuz da gelmiyor.

3-Mercy Streer (4/5): EP’de en beğendiğim parça. Baştaki aksak-farklı bir sıfat bulamadım- girişiyle çekim alanına sokuyor. Kesinlikle çok başarılı.

4-Leaving Me Behind(3/5): Tatlı. Dinlenebilir. Mesela sıkıcı ilkbahar günlerine birebir. Y ada tembel yaz gecelerine… Ama kışın dinlenmez. Kalıcı olma potansiyeli yok. Kışın Morrisey dinlersiniz çünkü. Bir şarkı size kendisini kışın dinletebiliyorsa, onu derinlemesine inceleyin derim. Ya da biraz sorgulayın bu durumu… Bence kış her mevsimden daha gerçek ve karakteristiktir.

Büyük ismi sona sakladım: Jack White! Bu isim hakkında yazmak… Ekranın başında beni durduran nadir zamanlardan birisi şu an. Nereden başlayacağımı bilemediğim denli çok anım var. Lisede The White Stripes aracılığıyla tanışmıştım Jack White ile. Ball &Biscuit parçasıyla kaç kere bütünleştim, sayamadım. Seven Nation Army’den daha güzel bir parça, solosu daha vurucu dedim, dinletemedim. The Raconteurs’u ne zaman ve nerede duyduğumu hatırlayamıyorum. Ama yıllarca Steady As She Goes’u dinledim White’ın sesinden. The Raconteurs’u geç, The Dead Weather ile ne zaman tanıştım ondan da bihaberim. Sanırım bazı şeyler zaman ve mekan kavramını bükecek ve bozacak denli beynime işliyor.Arka arkaya, sıraya dizili değil de eşzamanlı hatırlıyorum her şeyi. Sanki Jack White ile ilgili olan tüm anılarım tek bir ana dair. Dolu dolu, parlak tek bir an!

‘’Led Zeppelin sevmeyen kimseye güvenmem.’’-Jack White

Boarding House Reach, Jack White’ın son stüdyo albümü. 23 Mart 2018 tarihinde Jack’in kendi kurduğu plak şirketi Third Man Records etiketiyle piyasaya sürüldü. Kaotik, sorgulayan ama günün sonunda bulunması gereken cevaba-şayet ortada bir soru varsa tabi - ancak kendi çabamızla ulaşılacağını sezdiren, güçlü bir albüm Boarding House Reach. İnsanlardan cevap bekleme, nesnelerden cevap bekleme, hayvanlardan cevap bekleme, doğadan cevap bekleme, cep telefonundan cevap bekleme, yoldan cevap bekleme, kitaplardan cevap bekleme, öğretmenlerinden cevap bekleme. İlla bir şeyler bekleyeceksen de soru bekle. Tek bir güzel soru bekle sadece. Sorabileceğin anlamlı tek bir soru. Hem kendine, hem hayata. Günün sonunda ikisi de aynı şey değil mi? 

Albümün sekizinci parçası Everything You’ve Ever Learn’de Jack White’ın da söylediği gibi:
Do you wanna question everything?
Then think of a good question!
Do you wanna learn? 
THEN SHUT UP AND LEARN

On üç şarkıdan oluşuyor. İlk parça Connected By Love, albümün en zayıf parçası. Bunu söylemem yeterli, geriye kalan hepsi dolu dolu...

En beğendiklerim: Everything You’ve Ever Learned, Respect Commander, Over and Over and Over, Why Walk A Dog… Şimdi düşündüm de, ilk şarkı hariç geri kalan hepsini buraya yazabilirim. Bu albüm işte öyle bir albüm. Bence vakit kaybetmeyin!

Sevgiler. 



Richard Hell & The Voidoids – Blank Generation

Perşembe, Haziran 28, 2018
New York- CBGB – Punk’ın Yükselişi- 70’ler

Richard Hell & The Voidoids 1977’de Sire Records etiketiyle “Blank Generation” albümünü piyasaya sürdü. Öncelikle Hell’in müzik serüvenine bakalım, ardından albüm hakkında daha geniş bir bilgilendirme yapacağım.

70’lerde özellikle New York’ta filizlenen Punk’ın en önemli temsilcilerinden biri olan Richard Hell’in asıl ismi Richard Meyers. Müzisyenliğin yanı sıra muazzam bir şairdir. 70’ler denince Patti Smith’ten sonra belki de şairane üslubuyla hatırlanacak ikinci kişidir Hell. En yakın arkadaşlarından biri -daha sonra The Neon Boys ve Television adlı gruplarda da birlikte çaldılar- Tom Verlaine’di. Henüz reşit olmadan otostop yaparak Amerika’da birçok yeri gezdiler Verlaine ile. Daha sonra polisler tarafından ailelerine teslim ediliyorlar hafızam beni yanıltmıyorsa. Fakat bu yolculuklar, bu yolda olma hali, Hell’i tahmin edemeyeceği bir ruhani dönüşüme soktu. Ne yapıp edip New York’a yerleşmesi gerektiği kararını aldı. İyi ki de bunu gerçekleştirmiş. 

Nerede kalmıştık?
Tom Verlaine ve Richard Hell ilk önce The Neon Boys’u kurdular. Ardından da Television’ı. Fakat kişisel sebeplerden dolayı 1975 senesinde -Television henüz albüm çıkartmadan- Richard Hell gruptan ayrıldı. Ön planda olmak istiyor, diğer gruplarda yaşadığı deneyimleri tekrarlamak, geri planda kalmak istemiyordu. Kendisi hem vokal hem de bas gitaristti. Robert Quine, Ivan Julian ve davulcu Marc Bell ile anlaştıktan sonra Richard Hell & The Voidoids resmi olarak kurulmuş oldu.

CBGB GÜNLERİ
CBGB New York’ta punk müziğin kök salmasını hızlandırmış bir yerdir. Bu mekanda çalan gruplar saymakla bitmez. Blondie, Talking Heads, Patti Smith, Ramones…

İşte bu muazzam mekanda The Voidoids ile birlikte çalmaya başladı Richard Hell. Çok yoğun ilgi topladılar haliyle. Bu yoğun ilgiyi analiz edip Richard Hell’i kapan şirket ise Sire Records oldu. 1977 senesinde Blank Generation albümünü piyasaya sürdüler. Bugün bile özgünlüğünü koruyan, taze bir kayıttır Blank Generation. 2017 senesinde 40.yılını doldurduğu için Deluxe Edition’ı da piyasaya sürülmüştür. Bu versiyonda Richard Hell’in CBGB’de çaldığı kayıtlar da mevcuttur. Hadi gelin şarkılara daha yakından göz atalım.

I BELONG TO THE BLANK GENERATION
Albüm Love Comes In Spurts ile başlar. Yoğun –ya da gümbür gümbür- bir punk albümü nasıl başlar sorusunun cevabı, işte bu parçada gizlidir. Hell’in benzersiz vokali, parçaları CBGB’de dinliyormuşuz gibi hissettiriyor. Şarkıda dile getirilemeyen bir aksaklık, bir bozukluk var -bu tespit albümün geri kalan parçaları için de geçerli- ve bunu Hell’in hayata bakışıyla ilişkilendiriyorum. Zaten yaptıkları müzik tarz olarak art punk grubuna giriyor. Bundan dolayı bilinen yollardan gitmiyorlar ve her parçada sınırları zorluyorlar. Kulağa rahatsız edici gelen hatta belki de itici olması gereken tını, birkaç saniye sonra vazgeçilmez bir şeye dönüşüyor ve tam da oradan dinleyiciyi yakalıyor. Deneysel müzik yapmak ve bu ince ayarı tutturmak kolay bir iş olmasa gerek. “Love comes in spurts”te Richard Hell şöyle söyler:
I just can’t get wise to those tragical lies / Though I now know the facts, they still cut like an axe

Seni öyle iyi anlıyorum ki Richard Hell. Bu dizeye vereceğim cevap, trajik yalanlara karşı zekamı kullanmayı becermeyi öğrenmek durumunda kaldığımdır.

Liars Beware, albümün ikinci parçasıdır. Yine rahatsız edici ve yavaş bir sound ile başlar. Bir anda hızlanır. Sonra daha düz bir melodiyle devam eder. Çok eğlenceli bir şarkıdır. Her dinlediğimde beni gülümsetir. Bir şarkıda genellikle şarkı sözleri beni güldürür ama bu şarkı benim için bir istisna. Hell öylesine tatlı bir şekilde söylüyor ki… Dinlerseniz -ki umarım dinlersiniz- Hell’in şarkı söyleme tarzı ve tonlaması tamamen kendine özgü. Yaptığı vurgular çok sempatik olabiliyor ve gülümsemekten başka elinizden bir şey gelmiyor. Yine de bu şarkıda en sevdiğin dize neydi diye merak ederseniz, soruya şarkının adıyla yanıt vermenin yeterli olduğunu düşünüyorum. Çok net değil mi? Liars Beware!

Ardından New Pleasure parçası gelir. Klasik bir punk esintisi vardır, diğerlerine göre daha az deneysel bir parçadır. Richard Hell’in aynı zamanda şair olduğundan söz etmiştim. Kelimenin tam anlamıyla şairliğini bu şarkıya damıtmış. 
You're in too deep you can't survive/
Or can't be you past twenty-five/
A day's a week the monster dozes/
Deep in passionate (hypnosis) passionate in passionate in

Betrayal Takes Two ile devam eder albüm. Sadece sözleri için dinlenir dersem çok mu abartmış olurum? Belki de. Şarkıyı sadece sözlerine indirgemek büyük haksızlık olacaktır muhtemelen. Yine de bu şarkı benim için sadece sözlerden oluşur. Sebebi tabi ki Richard Hell’in usta kaleminin bir kez daha melodinin önüne geçmiş olması. Yine de parçayla ilgili şu bilgiyi eklemeliyim; belli belirsiz şekilde araya giren, ‘’Ya dur n’oluyoruz?’’ diye sorgulatan, rahatsız edici elektro gitara hayranım. Betrayal Take Two’da aynen bu bahsettiğimi bulacaksınız.
Feelings will change - we're helpless they must/
We like it that way - eliminates trust/
But that cut on your arm where the blood is still fresh/
And the thought of some harm that comes to yourself

İşte en sevdiklerimden, Down At The Rock’n Roll Club! O kadar seviyorum ki anlatırken asla objektif olamayacağım. Yanlış anlaşılmasın, objektif olma gibi bir çabam olduğu için değil, genellikle bahsettiğim şeyleri tarafsızca anlatma gibi bir dürtüye sahip olduğumdan bu açıklamayı yaptım. Fakat üzgünüm, şu an yapamayacağım. Şu anda istediğim tek şey ne yapın edin dinleyin bu nefis parçayı. Sonsuz enerji kaynağı olduğunu söylemiş miydim? –Davul harikadır bu parçada.  Marc Bell’e sevgiler.-

Down at the Rock’n Roll Cllub’tan sonra sound olarak ona benzeyen fakat daha aksak bir parça gelir: Who Says?

Who says it's good to good to be alive?
It ain't no good it's a perpetual dive

Blank Generation, albümün yedinci parçası. Richard Hell &The Vodoids’un dinlediğim ilk parçasıydı. Bana kalırsa albümün en başarılı parçası ve grubun başarısındaki yeri paha biçilemez. Felsefe kitabının özeti tadında sözleri vardır. Albümde bundan sonra gelen parçalar sırayla Walking On The Water, The Plan ve Another World. 

‘’En temelde sadece tek bir duygum var: bulunduğum yerden gitme arzusu. Geriye kalan tüm duygular, bu gitme arzusunu analiz etmekle ilgili, yani neden gitmek istediğimi. Anlıyor musun bilmiyorum ama kendimi her zaman rahatsız hissederim ve içinde bulunduğum yerden çıkıp gitmek isterim. Bu gidiş planladığım herhangi bir yere doğru değildir ya da herhangi başka bir duyguya doğru değildir, ya da buna benzer bir şeye doğru değildir. Tek istediğim bulunduğum yerden toz olmaktır.’’- Richard Hell *


Richard Hell aynı zamanda yazar, şair ve editördür. Yazdığı her kitabı okuma şansım olmadı. Otobiyografisi I Dreamed I Was A Very Clean Tramp (Çok Temiz Bir Serseri Olduğumu Hayal Ettim)** 2013 senesinde yayımlandı. Ne yazık ki Türkçe çevirisi yok. Ama Godlike (Tanrısal) kitabı Gonca Gülbey’in çevirisiyle 6.45 yayınevinden çıktı. Hell’in şairane üslubunu yakından solumak isterseniz fırsatı kaçırmamalısınız. Zira böyle underground müzisyenlerin kitaplarının çevirisini bulmak zor. Kendi adıma yine de –İngilizce olan her eserde olduğu gibi- orijinal dilinden okumayı tercih ederim.

Müziği anlatmak zor, müzisyeni anlatmak gibi. Koskoca bir akımı, Punk’ı sözcüklerle aktarabilmek, ona bir geçirgenlik kazandırabilmek de zor. Zaten anlatılmak için değil içinde var olabilmek için ortaya çıkmıştır Punk. O yüzden hep söyleyip dururlar ya: Punk ölmedi. Punk, müziği bugün olduğu yere getiren, kısa sürmüş olsa da, en yüksek sıçrama tahtasıdır. Richard Hell de bu sıçrama tahtasının değerine değer katmış nadir ve çok özel bir insandır. Benim yaptığım gibi onun şarkılarının ve kitaplarının kanınıza girmesine izin vermeniz dileğiyle, hoşçakalın!


*Richard Hell’in 1976 senesinde Legs McNeil ile yaptığı bir röportajdan Türkçe’ye çevirdim.
**Orijinal çevirisi değil, ben çevirdim. Zaten kitap da Türkçe’ye çevrilmedi. Bu yazıyı gören bir yayınevi olursa diye sesleniyorum: Lütfen bu kitabı Türkçe’ye kazandırın. Sevgiler.



 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template