♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Sinema

Kitap Kritik

Dizi

Latest Updates

Noelle : İyilik için Büyük Gün

Cuma, Ocak 17, 2020
Online platformlar savaşına Disney +’nın da dahil olması pek çok seçeneği beraberinde getiriyor. Disney’in yıllardır oluşan kemik kitlesinin yansımalarını daha net görmesinin yanında yapımlar konusundaki şaşmaz öngörüsü izleyici için büyük rahatlık. Ne izleyeceğini aşağı yukarı tahmin eden izleyiciye sunulan ilk filmlerden biri de Noel ruhunu yaşatmayı seçmiş. Her zamanki Disney standardı ve kalitesine kuzey kutbunda geçen bir Noel köyü macerasının eklenmesi, kadronun da verdiği heyecanla umut vaat etmişti. Marc Lawrence’ın yazıp yönettiği “Noelle”, 12 Kasım itibariyle izleyiciyle buluştu.

Karşımızda bir Disney filmi garantisi olsa da künyede Lawrence’ın adını görmek bir parça tereddüt içeriyor. Yedi yıllık dizi “Family Ties”ın yazar kadrosunda piştikten sonra 1993’te ilk senaryosu “Life with Mikey”i pelikülde gören Marc Lawrence, dönemin gerektirdiği işi kotararak başladığı yolda iki yıl sonra yaratıcısı olduğu dizi “Pride & Joy” ile yaşadığı hüsrandan 1999’da iki senaryo ile çıkmıştı. “Forces of Nature” ile romantik komediyi, “The Out-of-Towners” ile de Neil Simon uyarlamasını kotararak yenilenmesinin ardından 2002’de “Two Weeks Notice” ile senaristliğinin yanına yönetmenliği de eklemişti. Başarıyla geçtiği bu ilk sınavından sonra ise adını herkese “Music and Lyrics” ile ezberlettiğinde takvimler 2007’yi gösteriyordu. Hugh Grant ile süren destek temasında iki yıl sonraysa “Did You Hear About the Morgans?” ile hüsran vardı. Beş yıllık aradan da Grant ile dönen Lawrence “The Rewrite” ile yine vasatı aşamayınca sesi soluğu çıkmaz oldu. Nihayet beş yıllık sessizliğini Noel hikayesiyle bozmuş. Gişede yaşadığı hüsranlardan sonra online platformda garanti bir işin altına atmış imzasını. Doksanların aile komedilerine yeniden dönerek toparlanma hesabını yapmış. Senaryosunu da yazdığı filmin kadrosunu da Anna Kendrick, Bill Hader, Shirley MacLaine, Kingsley Ben-Adir, Julie Hagerty ve Billy Eichner’den oluşturmuş.

Noel babanın bacadan evin salonuna girişiyle açılan film, Kringle ailesiyle tanıştırıyor izleyicisini. Kuşaklardır Noel baba görevini yürüten Kringle ailesi Nick ve Noelle kardeşlerle sürecek. Görevi Nick devralacak. Eğitimlere başlayan Nick, babasının ölümü sonrası tam görevi devralacağı günlerde sıkılıp bunalmaya başlıyor. Noelle’in git biraz tatil yap sözlerine uyuyor. Tatilin fazla sürmesiyle kuzey kutbunda işler karışıyor ve kaos başlıyor. Kuzen Gabriel’in görevi devralmasına karar veriliyor. Gabriel’in işi daha profesyonel yapalım, dronelar ve kargo ile gönderelim gibi uçuk fikirlerinin arasında başlayan kaos ve yiten Noel ruhunu geri kazandırmak için Noelle kolları sıvıyor... Kuzey kutbundan Phoenix, Arizona’ya düşüyor ve macera başlıyor. Noelle’in hem kardeşini hem de Noel’i kurtarma mücadelesi de filmin konusunu oluşturuyor.

Noelle, adından ve görsellerinden de anlaşılacağı gibi Noel tatilinde ailecek keyifle tüketilmek üzere formüle edilmiş bir film. Konuyla ilgili anlatılmadık neredeyse hiçbir şey kalmadığı düşünülürse amaç o meşhur noel ruhunu izleyiciye yaşatmak ve içleri ısıtarak yüzlerde küçük tebessümler yaratmak. O yüzden beklentilerin makul olduğunu söylemek mümkün. Vasati bir film fazlasıyla yeterli olacağı aşikar. Yapılacak şey gayet basit. Seyirciyi çabucak kavrayacak bir atmosfer, sevilesi karakterler, sevimli efektler, tempo ve olmazsa olmaz iyi hissetme sıcaklığı. Teoride bu kadar basitçe sıralanan formül Lawrence’ın formda olup olmamasına bağlı… Noelle, bu açıdan bakıldığında beklentilerin uzağında yer alıyor. Üstelik iyi bir yaratım söz konusu… Noel ruhu yerli yerinde, sevimli bir MacLaine içeriyor. Hatta Bill Hader fanlarının bile sevebileceği anlar içeriyor. Yine de bir türlü tutukluğunu aşamayan bir film var karşımızda. Herhangi bir söz söylemekten uzak, yeri geldiğinde klişelere yaslanan senaryosuyla Lawrence hayli baştan savma bir iş çıkarmış. Kuzey kutbunda noel köyü yaratımı hayli başarılı, her şey inandırıcı görünüyor ama bir türlü seyirciyi avucuna alacak masal atmosferi yansımıyor. Seyirci için gerçeklerle masal diyarının sürekli karşılaşması, maç yapması gibi bir durum hissedilince akıcılığı da yakalamak mümkün olmamış. Ancak son yarım saatte tempo kazanabilen film ilk bir saatte bolca tekliyor. Noel ruhu konusunda beylik lafların da herhangi bir katkısı yok üstelik. Kendrick’in tüm çabasına rağmen yer yer sevimsiz durması, aynı esprinin bıktıran tekrarı gibi dezavantajlarla finale kadar dayanabilmek mümkün olamıyor. Sadece Noelle karakterine eğilmek, herhangi bir yan öyküye girişmemek, noel köyünde iki mekan göstermekle sınırlı kalmak gibi eksikler de cabası.

12 Kasım itibariyle seyirciyle buluşan film, sevgi ve anlayışın hediyelerini vermek için büyük bir gün yaratmaya çalışırken hepsini ıskalayan bir noel ruhuyla yüz dakikalık süresini hayli yavan geçiriyor. Dünya artık değişti. Çocuklar bacadan giren bir adama inanıyorlar mı bilinmez ama “Noelle”in dediğine göre hepsi istisnasız ipad istiyor.

New Amsterdam : Kalbin Yardımcı Fiilleri

Perşembe, Ocak 16, 2020
“House M.D.” ve “The Good Doctor”un uyarlamalarıyla tıp dramaları ülkemizde yeniden popülerleşmişken ekranların son dönemde en iyi işlerinden birini anlatmanın ve tanıtmanın vaktidir. İki örnek gibi tek bir karakterin ağırlığında olmayan, daha eşit dağılımlı ve daha çok insan hikayesi işleyen bir takım oyunundan bahsedelim biz. Ekranlarda ikinci sezonunun yayını süren “New Amsterdam” duygusal ağırlığı çokça hissedilen bir tıp draması. Bir uyarlama ve şimdiden beş sezonu garantilemiş durumda. 2018’de başlayan diziler arasında sonraki sezon onayları konusunda en başarılı işlerden.

Netflix, Amazon ve Apple derken dizi izleme alışkanlıklarımızın değiştiği ve farklı kodlamalara evrildiği aşikar. Artık dizilerde aranan daha kısa bölümlerden oluşan sezonlar ve hepsinin tek seferde yayınlanarak maratona hazır hale gelişi. Bir ulusal kanal dizisinin 22 bölümlük sezonunu hafta hafta takip etmek, sezon aralarıyla dokuz ay içinde tamamlamak artık hayli zor ve seyircinin de tercih ettiği şey olmaktan çok uzakta. Bu yüzden ulusal kanal dizileri eski başarılarından çok uzakta. Küçük istisnalar gerekiyor artık. İşte o küçük istisnalardan biri olarak öne çıkan dizilerden biri New Amsterdam. Seyircisini etkileyen ve iz bırakan işlerden. NBC ekranlarında 25 Eylül 2018’de başlayan macerası şu anda ikinci sezonunda. Geçtiğimiz hafta aldığı üç sezon onayı ile üç, dört ve beşinci sezonları dolayısıyla da yüz bölümü garantilemiş durumda. Ülkemizde de artan tıp draması ilgisi söz konusuyken benzer dizi arayışındakilerin ilgisine mazhar.

Eric Manheimer’ın “Twelve Patients” adlı kitabından uyarlanan dizinin başında David Schulner var. Daha önce de tıp dramasına soyunan Schulner, “Do No Harm” ile tutunamamıştı. İrili ufaklı pek çok dizinin yürütücü yapımcılığından sonra yaratıcı sıfatıyla ilk dizisinde… Ryan Eggold, Freema Agyeman, Janet Montgomery, Jocko Sims, Anupam Kher, Tyler Labine ve Lisa O'Hare de kadronun başını çeken isimler.

New York’tayız… Bir devlet hastanesi olan “New Amsterdam”ın koridorlarında dolaşıyoruz. Amerika’ın en eski devlet hastanesinde işler çığrından çıkmış. Düzen bozulmuş, çarklar işlemiyor ve yetkililer işleyişten mutsuz. Sistemsizliğin başı çektiği ihmaller ve sıkıntılar sebebiyle sık sık yönetici değiştiren ve sürekli zarar hastanenin yeni medikal direktörü ile tanışıyoruz: Max Goodwin. Tam bir işkolik olan Goodwin, hastaları önemseyen radikal kararlar almaktan çekinmeyen bir doktor olarak ilk adımı da koca kardiyoloji bölümünü komple kovarak atıyor. Bu iddialı girişin ardından diğer doktorlarla tanışıyor ve takım oyununun diğer parçalarını da tanıyoruz. Acil servisin sorumlusu Dr. Lauren Bloom, meşhur onkolog Dr. Helen Sharpe, kalp cerrahı Dr. Floyd Reynolds, psikiyatrist Dr. Iggy Frome ve nörolog Dr. Vijay Kapoor. Max’in radikal kararlarıyla daha işlevsel hale gelen ve herkese daha rahat yardım edebildiklerini fark eden doktorlar kısa sürede ellerini taşın altına koyuyor ve takım oyununu başlatıyorlar. Elbette her şey güllük gülistanlık değil. Lauren’ın ilaç bağımlılığı, Helen’in annelik sorunları, Floyd’un eş arayışı, eşcinsel Iggy’nin evlililiği ve ailesi, Vijay’in oğlu ile arasındaki sorunlar dizinin yan öykülerini oluşturuyor. En önemli yan öyküyü ise Max taşıyor. Gırtlak kanseri olan Max, hamile eşiyle de sorunlar yaşıyor. Zor bir hamilelikle baş etmeye çalışan eşiyle arayı düzeltmek, kanser tedavisine başlamak ve hastane koridorlarında sürekli dolaşarak her şeye yetişmeye çalışmak Max’in günlük rutini. Standart tıp dramasında olan her şeye ek olarak beş doktor ve Max’in öyküleri New Amsterdam’ın konusunu oluşturuyor. 

Her karakterine gerekli süreyi tanıyarak seyirciye yaklaştıran bir dizi New Amsterdam. Her bölümde duygusal hikayelere yer vererek insan yaşamının değerine vurgu yapmayı ihmal etmiyor. Etkileyici sahnelerle yer yer gözyaşı döktürüyor. Özellikle çok iyi sezon finaliyle şok edici anlar yaşatma ve yürek sökme konusunda hayli cesur kararlar veriyor. Kanseri bol bol işlerken, kalp hastaları, organ nakli zincirleriyle de hastaları el üstünde tutuyor. Max’i kısa sürede sevilen karakter haline getirerek onun kalbinden geçenlere ortak ediyor. Elbette o kalbin yardımcı fiileriyle oluşan bütünle ortaya keyifli bir seyir çıkıyor. 

Evet devir değişti. Artık bir çırpıda izlenen diziler ve fantastik dünyalar ile gerçeğin uzağına konuşlandı diziler. Kıyametin sonrasında değişim geçiren insanlar ve yaratıklar arasında biraz daha insani ve dokunaklı hikayeler izlemek ve kalbine ortak fiiler arayanlar için sıcacık bir dizi New Amsterdam. Beş sezonluk garantisiyle tıp draması sevenler için iyi bir dost.

Ahmet Haşim’den bir medeniyet meselesi! : Bize Göre

Perşembe, Ocak 16, 2020
Ahmet Haşim’in düzyazılarından oluşan Bize Göre, Gurebahane-i Laklakan ve Frankfurt Seyahatnamesi eserleri tek ciltte bir araya geliyor. 

“Ahmet Haşim’in yazılarından alınacak estetik haz elbette her devirde son derece yüksektir ancak bu yazılar bize aynı zamanda erken Cumhuriyet döneminin güncel meselelerini öğrenme, o yılların şehir hayatı hakkında fikir sahibi olma, entelektüel tartışmaların içine hızla ve büyük bir kolaylıkla katılma fırsatı da sunar. Dahası, Ahmet Haşim’in ele aldığı ve pek çoğu ufak değişikliklerle bugün de gündemimizi işgal etmeyi sürdüren bu konular, yazarın zamanı aşan, evrensel düşünüşünü bize göstermektedir. Bir başka deyişle, Ahmet Haşim’in yazıları, günümüzün okuruna da hâlâ yeni bir şeyler öğretmeyi fazlasıyla vaat etmektedir.” Erkan Irmak

Türk şiirinin dev ismi Ahmet Haşim’in ilk defa 1928’de basılan Bize Göre ve Gurebahane-i Laklakan kitapları ile 1933’te basılan Frankfurt Seyahatnamesi, titizlikle hazırlanmış bir baskıyla bir araya getirildi.

Kitap “açıklamalı orijinal metin” ve “günümüz Türkçesiyle” seçenekleriyle sunuluyor. Açıklamalı orijinal metinde yazarın diline müdahale edilmezken günümüz Türkçesiyle basılan kitap olabildiğince az dokunuşla herkesin anlayabileceği bir şekle uyarlandı. Erkan Irmak’ın döneme ait kavramları, yer ve kişi isimlerini notlandırarak hazırladığı bu kitapta şairin, dönemini –belki tüm dönemleri– etkilemiş gelişmelere dair ilginç fikirlerini keyifle okuyacaksınız.

#edebiyatımızınmirası #şehirkültürü #geziyazısı #deneme #medeniyet #frankfurt #bursa #paris #istanbul

Bu kitaplara ilgi duyanlar için ek öneriler: Halide Edib Adıvar: Türkiye’de Şark-Garp ve Amerikan Tesirleri II; Mahmut Yesari: Bâbıâli Hatıraları; Cahit Sıtkı Tarancı: Avuçlarıma Sığmıyor Yıldızlar; Ziya’ya Mektuplar; Recaizade Mahmut Ekrem: Araba Sevdası. 

AHMET HAŞİM, 1887’de Bağdat’ta doğdu. 1896’da İstanbul’a geldi ve Galatasaray Lisesi’nde okudu. Daha sonra memuriyete başladı. Öğretmenlik ve tercümanlık yaptı. Birinci Dünya Savaşı’nda askerken Anadolu’nun birçok yerini gördü. Avrupa’daki şiir cereyanlarını yakından takip eden Ahmet Haşim’in Göl Saatleri ve Piyale isimli şiir kitapları Türk şiirinin en önemli eserleri arasında yer alır. Hayatı boyunca yaklaşık doksan beş şiir yazmıştır. Şairliğinin yanında denemeleriyle de bilinen Ahmet Haşim, 1924 ve 1928 yıllarında iki defa Paris’e, 1933’te de tedavi için Frankfurt’a gitmiş ve bu gezilerdeki izlenimlerini de kitaplarına alarak gezi yazısı türünün güzel örneklerini vermiştir. Frankfurt’tan döndükten kısa bir süre sonra, 4 Haziran 1933’te, Kadıköy’deki evinde ölmüştür.

Bize Göre (Günümüz Türkçesiyle)
Yazar: Ahmet Haşim
Günümüz Türkçesine uyarlayan: Erkan Irmak
Dizi: Miras
Tür: Deneme
Sayfa sayısı: 216
Fiyat: 16,00 TL

Bize Göre (Açıklamalı Orijinal Metin)
Yazar: Ahmet Haşim
Dizi: Miras
Tür: Deneme
Sayfa sayısı: 240
Fiyat: 18,00 TL


Stefan Zweig’den hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz : Karmaşık Duygular

Perşembe, Ocak 16, 2020
Yüreğin hissedip aklın reddettiği duygular, usul usul uyanıp beklenmedik tutkulara dönüşen arzular, Stefan Zweig’ın karakterlerinin iç dünyalarına ışık tutar. Duygusal çalkantılarda boğulan kahramanlar, Zweig’ın benzersiz tasvirlerinde can bulurlar.  Shakespeare uzmanı karizmatik edebiyat profesörü ile öğrencisi arasında filizlenen yakınlaşmaya eğilen Karmaşık Duygular, bu açıdan ele alındığında Zweig’ın eserleri arasında özel bir yer tutar. İkili arasında kurulan bağ, taraflar açısından duygusal sarsıntıya yol açarken profesörün hayatındaki temel gerçeği de açığa çıkarır.

#aşk #tutku #erotizm #bastırılankimlikler #eşcinsellik

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Dino Buzzati: Bir Aşk; Yukio Mişima: Bir Maskenin İtirafları; Giuseppe Tomasi di Lampedusa: Siren; Zelda Fitzgerald: Son Valsi Bana Sakla; Milan Kundera: Ölümsüzlük.

STEFAN ZWEIG, 1881’de Viyana’da doğdu. Avusturya, Fransa ve Almanya’da öğrenim gördü. Savaş karşıtı kişiliğiyle dikkat çekti. 1919-1934 yılları arasında Salzburg’da yaşadı, Nazilerin baskısı yüzünden Salzburg’u terk etmek zorunda kaldı. 1938’de İngiltere’ye, 1939’da New York’a gitti, birkaç ay sonra da Brezilya’ya yerleşti. Önceleri Verlaine, Baudelaire ve Verhaeren çevirileriyle tanındı, ilk şiirlerini ise 1901’de yayımladı. Çok sayıda deneme, öykü, uzun öykünün yanı sıra büyük bir ustalıkla kaleme aldığı yaşamöyküleriyle de ünlüdür. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu yoğun ilgi, Zweig’ın derin karakter incelemelerinde ifade bulur. Özellikle tarihsel karakterler üzerine yazdığı yorumlar ve yaşamöyküleri, psikolojik çözümlemeler bakımından son derece zengindir. Zweig, Avrupa’nın içine düştüğü siyasi duruma dayanamayarak 1942’de Brezilya’da karısıyla birlikte intihar etti. 

Karmaşık Duygular
Yazar: Stefan Zweig
Çevirmen: Regaip Minareci
Dizi: Can Modern
Tür: Uzun Öykü
Sayfa sayısı: 104
Fiyat: 14,00 TL  

Aşkın ortak dilinden süzülüp gelen zamana meydan okuyan dizeler : Aşk Olsun

Perşembe, Ocak 16, 2020
Aşk Olsun’da, İÖ 3000 dolaylarından İS 17. yüzyıla uzanan çok geniş bir zaman kesitinde yazılmış şiirler bir araya geldi. Bambaşka çağlar, farklı ülkeler, apayrı uygarlıklardan ozanların kendi dillerinde söyledikleri, yazdıkları şiirler kendi yasalarıyla hüküm sürmeye devam ediyor.

Bu ozanların ortak bir dili de var: “Aşk”ın dili. Bu kitaptaki şiirlerde, hangi dilde yazılmış olursa olsun, “Aşk”ın ortak dilini bulacaksınız. Hiçbir çağ, hiçbir uygarlık yok ki, “Aşk”sız bir dönem yaşanmış olsun. Hiçbir çağ, hiçbir uygarlık yok ki, “Şiir”siz bir dönem yaşanmış olsun. “Aşk”a ve “Şiir”e kimse yasa koyamamış, “Aşk”ın da “Şiir”in de en yüce yasası kendisi olmuş...

 #dünyaklasikleri #tarih #şiir #doğu #batı #aşk

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Robert Desnos: Hayır, Aşk Ölmedi; Pablo Neruda: Kuruntular Kitabı; küçük İskender: Erotika, Gözlerim Sığmıyor Yüzüme; Tomas Tranströmer: Ateş Karalamaları 

Derleyen ve Çeviren: Celâl Üster
Dizi: Can Klasik
Tür: Şiir
Sayfa sayısı: 144
Fiyat: 14,00 TL






Todas las pecas del mundo : Mucitin Aşkı

Çarşamba, Ocak 15, 2020
Ergenliğin ilk adımlarını yaşayan bir erkek için aşk mühimdir. İlk hoşlanma, çarpıntı, istek, sevgililik arzusu… Tüm bu duyguların sonu onu elde etme savaşına dönüşebilir çoğu zaman. Rekabet kızışır ve başka yetenekler devreye girmek zorunda kalır. Koca ülkeyi peşinde sürükleyen futbol ve dünya kupası çoğu zaman… Meksika yapımı gençlik romantiği “Todas las pecas del mundo” aşkın futboldan geçtiğini anlatıyor.

Netflix’in Meksika pazarı işlerinden “Todas las pecas del mundo”, dünyaya da “All the Freckles in the World” adıyla sunulmuş. Ülkemizde de “Çilli Kız” adıyla arıyor seyircisini. Ülkelerinin yükselişteki isimleri Gibrán Portela ve Javier Peñalosa’nın senaryosuna da katkıda bulunan Yibran Asuad uzun aradan sonra ikinci uzun metrajı için yönetmen koltuğuna oturmuş. Son olarak “Museo”nun kurgucusu olarak bildiğimiz Asaud, 2006’da komedi “El Caco” ile verdiği ilk yönetmenlik sınavının ardından yeniden koltukta. Hanssel Casillas, Luis de La Rosa, Abraham Kleinfinger, Montserrat Marañon, Loreto Peralta ve Andrea Sutton’ın başını çektiği oyuncu kadrosu elbette bize uzak isimlerden oluşuyor. Benzeri Amerikan işlerinden farklı olduğunu da her saniye belli ediyor.

Yıl 1994, yer Meksika, yaş 13…  Jose Miguel Mota Palermo ile tanışıyoruz. Babasının işi nedeniyle sık seyahat eden ailenin parçası olmaktan muzdarip. Sürekli değiştirilen şehirler ve yeni arkadaşlar arasında kendisini icatlarla var ediyor. Mucit olarak sürekli yeni bir şeyler yapmaya çalışan Jose’nin hayatı yeni okulunda değişiyor. Okulun ilk günü gördüğü çilli sarışın Cristina’ya tutulan Jose’nin hayattaki önceliği de onunla sevgili olmak haline geliyor. Bir yandan arkadaş edinmeye çalışacak, bir yandan popülerleşmek isteyecek ve bu uğurda her şeyin üstesinden gelecek inancını tazeleyecek.

Todas las pecas del mundo, öyküsünü Meksika’nın 1994 Dünya Kupası macerasıyla özdeşleştirmeye çalışarak ilerleyen bir dönem filmi olmaya soyunuyor. Jose’nin çilli kız sevgisini anlatırken yan öykülerle de zenginleşmeye çalışıyor. Lakin amaçladığı hiçbir şeyi başaramayan bir senaryosu mevcut. Jose’nin ve arkadaşlarının pek sevilesi olmaması, özdeşleşecek kadar tanıtılmaması ve hiçbir karakterin derinleştirilmemesi yüzünden bir dizinin ilk bölümü gibi yansıyor. İşleyişin de klişelerle dolu olmasının yanı sıra hem gülümsetmekten uzak hem de reaksiyon verilecek bir an içermiyor. Jose’nin sıradan hayatının hiçbir parlak an içermemesi dolayısıyla daha yarım saat dolmadan sıkıcı bir gençlik filmine dönüşüyor. Meksika’da işler nasıl yürüyor bilmiyorum ama özel bir hikaye yok ortada. Doksanlarda geçiyorsa da bugüne ait olsa da çok fark etmeyecek bir öykü anlatıyor. Vasat ile berbat arasında ilerleyen 89 dakikanın seyirciye sunduğu neredeyse hiçbir şey yok.

İlk gösterimini Eylül 2019’da FotoFilm Tijuana’da yapan ve bir adaylık koparan “Todas las pecas del mundo”, 3 Ocak’tan itibaren Netflix üzerinden seyircisini bekliyor. Ülkesinde taptaze ve nostaljik güzellik tanımlamalarıyla övgülere boğulsa da uluslararası pazarda özel bir durum yok. Gördüğünüz yerde kaçmanız en ideali… Zira aşkın yolu futboldan geçiyor cümlesine aldanacak futbol fanatiklerinin bile tutunacağı bir dal içermiyor. 


Sel Yayıncılık’tan Ocak Yenileri

Salı, Ocak 14, 2020
Sel Yayıncılık Ocak ayını altı kitapla karşılıyor. J. G. Ballard imzalı “Kadınların Şefkati” ve Máirtín Ó Cadhain’in kafkaesk romanı “Anahtar” ayın yeni romanları olurken “Kaos'un Kutsal Kitabı”yla tanıdığımız Albert Caraco’nun paradokslardan ibaret otobiyografik metni “Post-Mortem” de ayın dikkat çeken kitaplarından. Nicedir baskısı olmayan kitap nihayet yeni kapağıyla Sel’den okurlarla buluşuyor. Yeri gelmişken yirminci yüzyılın son peygamberi Caraco’nun iki kitabını da yeniden ve ısrarla tavsiye edeyim. Yoğun metinleriyle sert ve karanlıktır Caraco, rahatsız eder, provoke eder ama kafa açan dinamit kalıbıdır elinizdekiler. Terry Eagleton’ın “Walter Benjamin ya da Bir Devrimci Eleştiriye Doğru”su DüşünSel, François Walter’ın “Kış: Bir Mevsimin Kültürel Tarihi” Kültürel Tarih Kitaplığı dizisinin yeni kitapları olurken Hamit Erdem’in “Emek Tarihi Yazıları” da toplumsal hafızaya katkıda bulunmak üzere raflarda… 


Kadınların Şefkati * J. G. Ballard
J. G. Ballard, Kadınların Şefkati'nde, kültleşen kurgularının şahsi travmalarıyla nasıl kol kola ilerlediğini ve ölümü Amerikanlaştırma, şimdideki geleceğe ulaşma takıntısının girdabına nasıl sürüklendiğini anlatıyor.

Yaşamından kesitleri soyutlaştırıp ustaca yeniden kurgulayan Ballard, yazar kimliği ile şahsi geçmişini sosyo-kültürel perspektif süzgecinden geçirerek okura tekrar sunuyor. Geçirdiği travmaların kanattığı yaraları yolunun kesiştiği kadınların iyileştirici gücüyle sararken her bir anı, belleğindeki çatlakları Çarpışma, Gökdelen, Beton Ada, Vahşet Sergisi gibi sarsıcı eserleri aracılığıyla sağalttığı süreçlere açılıyor.

Savaşın insan psikolojisinde yarattığı tahribatın bir dehanın elinde nasıl bir cevher damarına dönüştüğünü, içinde barınan şiddeti kalemiyle bileyen Ballard'dan okumak isteyenlere.
Özgün Adı: The Kindness of Women * Çeviren: Çağdaş Acar * Dünya Edebiyatı * Roman * 363 Sayfa * 32,00 TL


Anahtar * Máirtín Ó Cadhain
Dosyalar, yönetmelikler, evraklar, savaşa hazır kararnameler, kutsal andıçlar... Bürokrasinin aşılmaz duvarları, kırık bir anahtar ve sağlam bir kapı...

Çağdaş İrlanda edebiyatının en güçlü kalemlerinden Máirtín Ó Cadhain, kıdemli yöneticilerin, politikacıların ve din adamlarının kilit vurduğu kapılar ardında sıkışıp kalan bir adamın trajik hikâyesini anlatır Anahtar'da.

Okuru Kafkaesk bir girdabın içine sürükleyen bu ihtişamlı novella, envai çeşit dosya ve evraktan kardığı harçla üzerimize karanlık ve tekinsiz duvarlar örüyor. İsimlerin önemini yitirdiği yama tutmayan bu sistemde, yükselen her ses evrak hışırtıları arasında boğuluyor.

Kapıyı menteşelerinden sarsıp kırma zamanı ise geldi de geçiyor...
Özgün Adı: An Eochair * Çeviren: Berrak Göçer * Dünya Edebiyatı * Roman * 76 Sayfa * 16,00 TL


Post-Mortem * Albert Caraco
Sevilen ve nefret edilen annenin insan varlığına nüfuz eden tensel ve tinsel köklerini, ölümün ardında bıraktığı muğlak duyguları, mesafeli ve ihtiyatlı ama şiirsellikten nasibini almış bir üslupla resmeden bir ağıt.

Caraco'nun felsefesini, güçlü üslubunu, berrak ama karanlık, nihilist ve kötümser tarzını somutlayan aforizmalar toplamı Post-Mortem yıkıcı bir zekânın, doğuran ve hadım eden bu Ezeli Anne figürüne yönelik son derece yalın ve aynı ölçüde incelikli, "alengirli", daima muhteşem, daima katlanılmaz paradokslardan ibaret otobiyografik metni.

"Hayal kırıklığına uğramış hümanist"in, "insanlık soykırımının tellalı"nın gözünden Muhterem Valide'ye yazılmış bu karalama, Caraco'nun soğuk nesnelliğiyle gizlemeye çalışsa da bütün ketlenmelerinin ve yaratısının belki de temellerinde bulunan ve kökleri İstanbul'a uzanan bir kırılganlığın, acının en lirik ifadelerindendir.

Caraco bizi boşlukları, kâğıdın, yaşamın boşluklarını doldurmaya ya da bu boşluklara bakabilme cesareti göstermeye davet ediyor...
Özgün Adı: Post-Mortem * Çeviren: Işık Ergüden * Dünya Edebiyatı * Deneme * 117 Sayfa * 18,00 TL


Walter Benjamin ya da Bir Devrimci Eleştiriye Doğru * Terry Eagleton
Terry Eagleton, bu çalışmasında Walter Benjamin'in eserlerini, devrimci bir eleştirinin imkân, sınır ve sorunlarını açığa çıkarmak üzere ele alıyor. Önce devrimci eleştirinin karşı karşıya olduğu kilit sorunları aydınlatmak adına Benjamin'in eleştiriye dair ortaya koyduğu temel meseleleri görünür kılıyor; ardından da hem yazım süreci hem de nihai ürün bakımından sosyalist kültür teorisi ile kültürel pratik arasındaki ilişkileri ve bunların devrimci siyasetle ilintisini araştırıyor.

Walter Benjamin ya da Bir Devrimci Eleştiriye Doğru, bir burjuva aydını olarak yetişmiş olmasına karşın kendisini tarihsel eleştirinin devrimci dönüşüm gücüne adayan Benjamin'in geliştirdiği kavramlara, fikirlere ve eserlerine dair özgül tartışmalara da bir müdahale amacı taşıyor.

Her dönem okurunu şaşırtmış ve heyecanlandırmış Benjamin'e, edebiyat eleştirisinde altına bakılmadık taş bırakmayan Eagleton'ın tuttuğu ışık yepyeni ufuklar açıyor.
Özgün Adı: Walter Benjamin or Towards a Revolutionary Criticism * Çeviren: Ferit Burak Aydar * DüşünSel * İnceleme * 231 Sayfa *  24,00 TL


Kış: Bir Mevsimin Kültürel Tarihi * François Walter
Günümüzde neredeyse herkes hava durumunu yakından takip ediyor, öyle ki meteoroloji uygulamaları en çok indirilenler arasında ön sıralarda yer tutuyor. Kış mevsimi antik çağdan bu yana farklı coğrafyalar ve kültürlerde aynı "soğukluk"ta ama değişik anlamlarla yaşanmış; mitolojiden edebiyata, resimden dini ritüellere, kış sporlarından doğal afetlere dek uzanan bambaşka alanlar ve pratiklerle insanlığın ortak belleğinde kültürel bir yer edinmiştir. Elinizdeki eser bütün bu anlamları ele alarak, basit bir doğa olayı olarak gördüğümüz bir değişimin insan ve toplum üzerindeki etkisini inceliyor. Kışın, kendisine dair bütün olumsuz çağrışımlarımızdan ve zihnimizi dolduran klişelerden çok daha fazla zenginlik ve çeşitlilik barındırdığını öne sürüyor.

Kış: Bir Mevsimin Kültürel Tarihi, XVI. yüzyıldan bugüne, kapsamlı bir çevresel, sanatsal, kültürel tarih çalışması.
Özgün Adı: Histoire D'une Saison * Nihan Özyıldırım * Kültürel Tarih Kitaplığı * Sosyoloji * 347 Sayfa *  36,00 TL


Emek Tarihi Yazıları *  Hamit Erdem
Türkiye'de sosyalizmin ve sol mücadelenin tarihi aynı zamanda düşünsel ve örgütsel yasakların da tarihidir. Mücadele ve örgütlenmelerin yolu; kimi zaman ölümler, yasaklar, sürgünler kimi zaman da on yıllar boyunca süren gizliliğe mahkûmiyetle kesilmiştir. Bu sistematik ve yoğun baskı komünist ve devrimci hareketin ileriye dönük aktarım zincirini defalarca koparmıştır.

Modern anlamda Osmanlı'nın son dönemlerine dek uzanan sol ve emek tarihinin önemli kilometre taşlarını, dönemeçlerini, olaylarını ve insanlarını belgeler ışığında ele alan Emek Tarihi Yazıları, sosyalist ve komünist hareketin yaşadığı deneyimleri yalnızca bir nostalji ve anma etkinliğinin ötesinde; teori ve eylem alanlarındaki kazanım, hata ve eksikleriyle anlamaya çalışarak bundan sonraki mücadele pratiklerinde bu zengin tarihten yararlanılmasını sağlamak amacıyla derlendi.

Toplumsal hafızaya katkıda bulunmak ve sınıf mücadelesinin tarihsel dinamiklerini hatırlatmak amacıyla açılmış bir pencere...
Araştırma / İnceleme * Tarih * 356 Sayfa * 30,00 TL


Eric Berkowitz'den bir devam kitabı: Arzunun Sınırları

Salı, Ocak 14, 2020
Sekse dair teamüllerimiz nasıl değişti ve seks hukukunu nasıl etkiledi? Neyin yasal, neyin yasak olduğunu belirleyen insan kendi hayatını bu yolla nasıl düzenledi? Gazeteci, yazar, hukukçu Eric Berkowitz seks hukuku ve seksin politik çıkarlar doğrultusunda yönetilmesi bahsine bir önceki kitabı Seks ve Ceza’da bıraktığı yerden, yirminci yüzyıldan devam ediyor.

Arzunun Sınırları’nda seksin aile, iktidar, ırkçılık, sömürgeleştirme, cinsiyet ve kimlik mefhumlarıyla ikircikli ilişkisini yirminci yüzyıldan çarpıcı örnekler eşliğinde nüktedan bir dille aktaran Berkowitz, “cinsel devrim”, mağduru korumaktan uzak tecavüz yasaları, eşcinsel hakları mücadelesi, modern psikiyatrinin hukuk üzerindeki etkisi, insan ticareti ve sanal seks haberleri üzerinden bu ilişkinin izini günümüze kadar sürüyor.

"Bu kitabın her bölümü farklı bir dizi yasayı ele alıyor ancak her biri, toplum tarafından kabul edilebilir cinsel davranışlar bütününe dayanarak güçlünün güçsüzün bedeni üzerinde kurduğu iktidara sesleniyor. Cahil dindar gruplar tarafından 'kurtarıldıktan' sonra üzerine kilit vurulup istismar edilen fahişeleri, Nazi döneminde Alman sevgilisi olduğu için 'üstün ırkı kirlettiği' gerekçesiyle öldürülen Yahudileri, beyazlarla cinsel ilişkiye girdiği için linç edilen Afrikalı Amerikalıları, akıl hastanelerinde lobotomi 'tedavisi' gören eşcinselleri, 'uçkuru gevşek' olduğu için zorla kısırlaştırılan siyah genç kadınları, oyun arkadaşlarıyla deneysel keşifte bulunduğu için tehlikeli seks suçlusu yaftası yapıştırılan küçücük çocukları, cinsel içerikli kısa mesaj paylaşmaktan çocuk pornocusu diye hapse atılan ergenleri kapsıyor. Seks suçlusu olmak çoğu zaman yanlış yerde veya yanlış zamanda yakalanmak, yanlış sınıf ya da ırkın mensubu olmak, hayatlarımızdan geçmekte olan bir ahlak vesvesesine ters düşmek talihsizliğinden ibaret."

Kitaptan iki alıntı:
“Üreme eylemi ve biçimleri insanlığın başlangıcından itibaren az çok aynı şekillerde sürse de seksin anlamına ve sonuçlarına dair görüşlerimiz sürekli değişir. Bu görüşler başkalarının cinsel yaşamlarını nasıl yargılayıp cezalandırdığımızı belirler.”

“Porno siteleri Netflix, Amazon ve Twitter’ın toplamından daha fazla ziyaretçi çekmeye başladı. Özellikle gençler arasında yaygınlaşan cinsel içerikli görüntüler, videolar ve kısa mesajların paylaşımının yaygınlaşması, vücudun nesnesi olduğu bu yoğun görsel akışını artırdı. Pek çok çocuk için cinsel içerikli mesaj paylaşma, yani sexting günümüzde seksin yerine konan geçici bir seçenek; Virginia’dan bir kızın dediği gibi, ‘Cinsellik yaşamadan cinsellik yaşamanın bir yolu.’ Sexting aynı zamanda gerçek cinsel deneyime hazırlık sürecinde gençlerin daha çok hormon salgılamalarına da yarayabiliyor. Bazı araştırmalar sexting yapan gençlerin korunmasız ya da birden fazla partnerle seks yapma olasılıklarının daha yüksek olduğunu gösteriyor.”

Görüşler: 
“Seks yasaları genellikle cinsellikle ilgili teamüllerimiz tarafından şekillendirildiği için cinsel hayatlarımızın gerisinde kalıyor ve bu da bitmek bilmeyen kriz durumuna zemin hazırlıyor. Berkowitz’in kitap boyunca gösterdiği gibi, seks yasaları hayalet gibidir, yürürlükten kaldırıldıklarında dahi yaşayanlara ıstırap çektirmeye devam ederler.”
Slate

“Cinsellikle ilgili yasaların tarihine ufuk açıcı bir bakış… Berkowitz konuyu müstehcenliğe dayandırmadan seks hukuku tarihini okunabilir kılıyor; çok yönlü meseleleri, karmaşık olayları kavranabilir hale getiriyor. Ustalıkla kaleme alınmış bu popüler tarih kitabında okuru hazin bir son bekliyor.” 
Publishers Weekly Starred Review

“Müstehcenliği hâlâ tanımlayabilmiş değiliz, Berkowitz bu müphem kavrama bilgece ışık tutuyor… Tecavüz ve çocuk tacizi vakalarının birçoğunda görülen “panik zihniyetini” ikna edici bir şekilde gözler önüne seriyor. Yasalardaki değişimlere son derece faydalı tarihsel ve hukuki açıklamalar getiriyor.”
Kirkus Starred Review

Yazar, hukukçu ve gazeteci Eric Berkowitz, Southern California Üniversitesi'nde gazetecilik okudu. Yazıları The Los Angeles Times ve The Los Angeles Weekly’de yer aldı. Bir dönem The Los Angeles Daily Journal’ın editörlüğünü de yapan Berkowitz San Francisco'da yaşıyor. Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi 2013’te Kolektif Kitap’tan çıktı.

Arzunun Sınırları
Kötü Yasalar, İyi Seks ve Değişen Kimliklerin Yüzyıllık Tarihi
Eric Berkowitz
Orijinal adı: The Boundaries of Desire: A Century of Good Sex, Bad Laws and Changing Identities
Türkçesi: İdil Aydoğan, Can Evren Topaktaş
Kolektif Kitap, 1. Baskı Ocak 2020
Türü: Tarih / Dünya Tarihi
496 Sayfa / 49,00 TL


Man Booker Finalisti Tibor Fischer'den Dünyaya Nasıl Hükmedersin!

Salı, Ocak 14, 2020
“Düşünce Çetesi” ve “Tanrı Olmak Güzel” ile tanıyıp sevdiğimiz kara komedi üstadı Tibor Fisher bu kez kıyamete kaçış öyküsü anlatıyor. Fisher'ın son kitabı “Dünyaya Nasıl Hükmedersin” April yayınları etiketiyle raflarda yerini alıyor.

“Olduğunuzdan bile zeki mi hissetmek istiyorsunuz? Dünyaya Nasıl Hükmedersin’i okuyun.”
The Times 

Londra’ya hoş geldiniz.
Bu şehirde milattan önce 50’den beri hırsızlık yapılır ve adam indirilir.
Bu aralar sektör krizde. Aslında hayatın kendisi krizde.
Yapımcı ve televizyoncu Baxter Stone krizi fırsata çevirmenin peşinde. 
Baxter gırtlağına kadar borç içinde; evinin yolunu bir Lamborghini kapatmış durumda, MI6 ise telefon görüşmelerini dinliyor.
Baxter’ın şahane bir yırtma planı var.
Öyle bir belgesel çekecek ki bütün parsayı toplayacak.
Kim bilir, belki de dünyaya nasıl hükmedeceğini bulmuştur!

Dünyaya Nasıl Hükmedersin, Göbeklitepe’den Orta Çağ Avrupası’na, Cennet Bahçesi’nden kıyamete kaçışının hikayesi.

Man Booker finalisti Tibor Fischer paranın ve gücün krallarıyla kafa buluyor, dünyaya kara komedisiyle hükmediyor.


“Zıpır bir kalem, matrak bir roman.”
Daily Telegraph

“Tibor Fischer edebiyatın Ali G’si. Öyle yazıyor ki kitabı okurken bir sonraki kitabını merak etmeye başlıyorsunuz.”
New Statesman

“Işıltılı, sıkı, enerjik. Zekasıyla büyülüyor, ironisiyle hayran bırakıyor.”
Scotsman

“Hadi açık konuşalım, Fischer’in sırrı şu: Her romanında elmas sertliğinde, kömür karası hikayeler anlatıyor. Dünyaya Nasıl Hükmedersin’de ise kendini aşmış.”
Time Out

“Edebiyat dünyasının en zeki entelektüelinden yine bir salvo.”
Guardian

Tibor Fischer 1959 yılında Stockport'ta dünyaya geldi. Londra'da büyüdü, eğitimini Cambridge'de tamamladı. Uzun yıllar gazetecilik yaptı. Özellikle Under the Frog, the Thought Gang (Düşünce Çetesi), The Collector Collector, Don’t Read This Book If You’re Stupid, Good to be God (Tanrı Olmak Güzel) adlı romanlarıyla, öyküleriyle uluslararası şöhret kazandı. Betty Trask Ödülü, Man Booker Ödülü kısa liste, Granta'nın En İyi İngiliz Yazarlar Listesi'ne henüz ilk romanıyla adını yazdırması... Tibor Fischer'in göz alıcı bir yazarlık kariyeri var. Türkçede eserlerini yayınlayan April Yayıncılık Ocak ayında yazarın son kitabını okurlarla buluşturuyor: Dünyaya Nasıl Hükmedersin.

Jack London'ın “Ay Vadisi” eksiksiz tam metin olarak Türkçede!

Salı, Ocak 14, 2020
Yayımladığı kitaplarla yükselen markalardan olan Kutu Yayınları yeni yılı bir ilkle karşılayarak taçlandırıyor. Jack London'ın yıllardır baskısı bulunmayan yol romanı, eksiksiz tam metin olarak İngilizce aslından Türkçeye kazandırıldı. “Ay Vadisi” Kutu Yayınları etiketiyle raflarda…

Kerouac'ten elli yıl önce yazılmış bir yol romanı olan Ay Vadisi, Billy ve Saxon Roberts'ın Oakland'da geçtiğimiz yüzyılın başında patlak veren emek kavgasının arasında, Orta ve Kuzey Kaliforniya'da rahatça ekip biçebilecekleri bir arazi arayışına girişmelerinin hikâyesidir. Elinizdeki bu kitap, Jack London'ın kentlerde yaşadığı yoksulluktan kendi kaçış hikâyesinin bir yankısıdır elbette. Gerçek hayatta yazar, sosyalist parti ve işçi örgütlerine dair umutlarını yitirdiğinde, çağa ve çevreye uyumlu bir tarım teşebbüsü kurmak üzere araştırmaya koyulur. Romanda ise London'ın durumuna çok benzeyen kahramanı Saxon'un da benzer endişeleri ve London'dan izleri taşıdığını görürüz.  Bu yönüyle Ay Vadisi, London'ın ikinci eşi Charmian'a, pastoral yaşama ve Glen Ellen'daki, yani Ay Vadisi'ndeki çiftliğinde yaşananlara karşı bir zafer şarkısıdır, kimi kritiklere göre ise Jack London'ın en iyi romanıdır.

Ay Vadisi, yıllar sonra ilk kez ana dilinden, eksiksiz olarak Mine Atafırat tarafından Türkçeye çevirildi.

"Ay Vadisi, Jack London'ın en iyi ve eşsiz bir şaheseri olarak okurların karşısında." - Tillie Olsen

Ay Vadisi / Jack London 
Sayfa Sayısı: 512
Etiket Fiyatı: 45 TL

Murat Yalçın’dan yaşamak, ölmek, hatırlamak ve yazmak : Dayı Parçası

Salı, Ocak 14, 2020
Murat Yalçın Dayı Parçası’nda anlatıcının gözünden ölüme yazgılı dayısının hastanedeki, evindeki tedavi sürecini, cenazesinin ardından da sevenleri ve yakınları tarafından hatırlanışını, hatta hayatının yeniden kurgulanışını gözler önüne seriyor. Ancak derinden derine sergilediği mizahi yaklaşım sayesinde, yaşam sevgisini yeniden kazanmak için hastalık, yaşlılık, ölüm, yas gibi olgularla bir nevi dost olmayı seçmemiz gerektiğini usulünce fısıldıyor.

Belki biraz incinmiş, biraz kırılmış, biraz bitkin, belki biraz yılgın da ama yaşama dönük, direnmeye istekli. Benzi sararmış ama hastalıktan, düşkünlükten yana durmuyor gövdesi.

Aczini vakarına gizlemiş akıbetini bekliyor.

Geçecek mi, yaraları onacak mı? O güzelim hırgürlü, söz dinlemez günlerine esenlikle dönecek mi?

“Dayı Parçası” başlığı bir yerde aslan parçası deyişini anıştırıyor bir yerde de tam tersini, zayıflığı hatta parçalanmışlığı… Romanın anlatıcısı, gençliğinde sol görüşlü bir adam olan çok sevdiği dayısının giderek milliyetçi-mukaddesatçı kesilişini, uzun süren hastalık dönemindeyse kendini büsbütün öbür dünyaya adamışlığını anlatıyor.

#ölüm #hastalık #tedavi #geçmiş #hatırlayış #yas #yaşamsevgisi #mizah #yüzleşmek #yaşlanmak

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Hikmet Hükümenoğlu: Körburun; Ayfer Tunç: Aziz Bey Hadisesi; Pınar Kür: Bir Deli Ağaç; Murat Gülsoy: Nisyan

MURAT YALÇIN, 1970’te İstanbul’da doğdu. İÜEF Psikoloji Bölümünü bitirdi. Yayıncılık mesleğine 1990’da başladı, 2000 yılından bu yana kitap-lık dergisini yönetiyor. MSGSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Editörlük, Çağdaş Türk Hikâyesi dersleri verdi. İlk öykü kitabı Aşkımumya’nın (1995) ardından Hafif Metro Günleri (1998) adlı anlatısını, daha sonra İma Kılavuzu (2003), Şen Saat (2006), Kesik Hava (2009, TYB Yılın Hikâye Kitabı), Karga Zarif (2012), Pera Mera (2017, Yunus Nadi Öykü Ödülü) adlı öykü kitaplarını yayımladı. İçimde Oğuz Atay ile Orhan Gencebay İkizi Yaşıyor: Editöre-postalar (2013) ile Kontrol Kalemi: Hay 1000 Post-it (2015) yazınsal düşüncelerini içeriyor.

Dizi: Can Çağdaş
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 128
Fiyat: 16,00 TL


Ricardo Piglia'dan gözetim toplumuna karşı direniş : Yok Şehir

Salı, Ocak 14, 2020
Arjantin edebiyatının keskin kalemlerinden Ricardo Piglia’nın fütürist polisiyesi Yok Şehir, totaliter sistemlerin hasıraltı ettiği toplumsal travmayı dile dökmenin olanaklarını araştıran, ezber bozan bir roman.

Zamanı esnetip okurun zihninde belirsizleştirerek, bastırılmış ve sessizleştirilmiş gerçeklerin gün yüzüne taşınmasına aracılık eden bu merak uyandırıcı kitap, Arjantin’in dününü ve bugününü gözü pek bir kültürel ve siyasi kavrayışla ele alıyor.

Sözcüklere, hikâyelere ve anlatıcının konumuna dair derin bir anlam sorgusuna dönüşen roman, topyekûn resmî tarih anlatısının karşısına bedenin, öznelliğin ve parçalı gerçekliklerin hakikatini koyuyor.

Buenos Aires’teki günlük bir gazetede muhabir olarak çalışan Junior, Elena adlı bir kadının hafızasını barındıran bir makinenin varlığını öğrenir. Devletin işlediği suçlara ve hak ihlallerine dair hikâyeler anlatan makine sayesinde gerçeklik, kendine yeraltında yeni yollar açarak bütün ülkeye yayılır. Tanıklıklar insanlara ulaştıkça devlet otoritesi için birer tehdide dönüşür. Polis makineyi durdurmanın, Junior ise hikâyelerin kaynağına yani Elena’ya ulaşmanın peşindedir.

Piglia’nın cesaret isteyen kavramları olağanüstü bir incelikle ele aldığı Yok Şehir, “hatırlamak” olgusu üzerine temellendirdiği gerçeküstü anlatımıyla, zamanımıza hitaben kaleme alınmış, ulusal sınırları aşan bir başyapıt...

"Bunlar unutulmuş dünyalar, diye düşündü, artık kimse hayatın anısını saklamıyor. Geleceği çocukluğumuza ait bir evmiş gibi görüyoruz."

“Piglia, Gabriel García Márquez’in ışıltılı zamanlarından bu yana Latin Amerika’dan çıkan en iyi yazar olabilir. Yok Şehir her koşulda bir başyapıt.” Kirkus Review

Arjantinli yazar Ricardo Piglia, 1941’de Buenos Aires’te doğdu.  Roman ve öykülerinin yanı sıra, eleştirmen kimliğiyle Jorge Luis Borges, Roberto Arlt, Julio Cortázar, Manuel Puig gibi yazarların yapıtları üzerine yazdı. Harvard ve Princeton Üniversitesi’nde dersler verdi. Kitapları birçok dile çevrildi. Respiración artificial (1980), Yok Şehir (La ciudad ausente, 1992), Plata quemada (1997), Son Okur (El último lector, 2005), Los diarios de Emilio Renzi (2015), kaleme aldığı kitaplar arasındadır.

Yok Şehir / Ricardo Piglia
Türkçeleştiren: Pınar Savaş
DeliDolu Kitap, Roman, yetişkin, Ocak 2020
148 sayfa
Fiyat: 24,00 TL 


Alejandro Zambra'dan okumak ve yazmaya dair : Serbest Kürsü

Salı, Ocak 14, 2020
Günümüz edebiyatının en önemli yazarlarından Alejandro Zambra’nın okumak ve yazmak üzerine odaklandığı deneme kitabı “Serbest Kürsü” Notos Kitap etiketiyle raflarda. Nitelikli okurun mutlaka tanışması ve kayıtsız kalmaması gereken yazarlardan biri olan Zambra’nın her kitabını ısrarla önerdiğimizi bir kez daha hatırlatarak pası bültene atalım.

“Şilili yazar Alejandro Zambra’nın deneme ve öyküleri tür ya da konu gibi sınırlara boyun eğmeksizin Serbest Kürsü’de bir araya geliyor. Okumak, yazmak, çeviri, dil ve edebiyat dünyası ekseninde dönen eleştirel ve mizahi bakışı türlü türlü odaktan geçiyor: öğretmenlik, eleştirmenlik, şiir ve müzik, depremler, Santiago, New York ve Meksiko’da yaşamanın farklı deneyimleri, çocukluk, aile hayatı, ebeveynlik…

Dilin sesine kulak veren, takıntılarla ve çelişkilerle hemhal olmaya korkmayan yaklaşımıyla Alejandro Zambra samimiyet dolu bir anlatı dünyası kuruyor.

“Edebiyatta sadece üç, dört, bilemedin beş konu olduğu söyleniyor ama belki de tek bir konu vardır: ait olmak. Tüm kitaplar ait olma arzusu yahut bu arzuyu reddetme üzerinden okunabilir. Bize konu serbest dendiğinde bunun hakkında yazıyoruz; aşk, ölüm, seyahat, sinekler, telgraflar ya da döner tekerlekli bavullar hakkında yazdığımızı zannederken de yine bunun hakkında yazıyoruz. İster şaka yollu ister ciddiyetle, ister şiir ister düzyazı biçiminde hep bundan bahsediyoruz: ait olmak.”

İspanyolcadan çeviren Seda Ersavcı
Notos Edebiyat – Deneme, Öykü, Ocak 2020
149 sayfa • 20 TL

Atiye : Mümkünlerin Rızası

Cumartesi, Ocak 11, 2020
2018 Kasım’ında sosyal medya hesaplarından yapılan duyuru ile başlayan ikinci yerli Netflix yapımı Atiye, oyuncu kadrosundan olaylarına kadar sıkça gündemi meşgul etmiş ve heyecanla beklenmişti. Çekimlerine Mart 2018’de başlanırken de benzer yankılar uyandırmıştı. Bir ay sonra set işçisi Hasan Karatay’ın ölüm haberiyle daha başlamadan izleyicileri ikiye bölmüştü dizi. Şengül Boybaş’ın romanı “Dünyanın Uyanışı”ndan uyarlanması da meraklıların bir an önce kitabı okuyup diziyi bekleme ritüellerini başlatınca uzun yıllar sonra ilk defa bir dizinin bu denli gündemi meşgul etmesine tanık olduk. Hali hazırda ikinci sezon onayı da bulunan “Atiye”nin 27 Aralık itibariyle izleyiciye sunulmasıyla maraton halinde hızlıca bitirilmesi sürpriz olmadı bu yüzden. Netflix’in açıklamasıyla 2018’in en çok izlenen dizileri listesinde zirvede yer alması da sadece dört günde yakalanmış bir başarı. Herkes izlediyse “Atiye”ye bakış atmanın vaktidir.

Göbeklitepe’nin keşfi sadece ilgili akademisyenlerin ilgisini çekmekle kalmadı. Yazarların da ilgisini çekti ve peş peşe romanlarla fantastik dünyanın geçiş kapısı olarak görüldü. Boybaş’ın romanı da benzer yolun yolcusu. Netflix’in ikinci yerli yapım için yine roman uyarlamasını seçmesi de sürpriz değil. Dizinin yaratıcısı OG Medya’dan Onur Güvenatam “Hakan: Muhafız”ın da yapımcısı aynı zamanda. Yine aynı diziden referanslı isimlerle donatılmış kadro. Baş yürütücüler Özge Bağdatlıoğlu ve Jason George iken yapımcılığı da Alex Sutherland üstlenmiş. Malumunuz oyuncu kadrosunda da Beren Saat, Mehmet Günsür, Metin Akdülger, Melisa Şenolsun, Başak Köklükaya, Civan Canova, Tim Seyfi ve Cezmi Baskın yer alıyor.

Süreleri 40-45 dakika arasında değişen sekiz bölümlük diziyi iki noktadan değerlendirmek gerekiyor. Dizi olarak nasıl olduğu ve sektördeki yeri… Konusunu zaten herkes biliyordur ama izlememiş olanlar için kısaca özetleyelim. Ressam Atiye ile tanışıyoruz. Evliliğin eşinde sade ve mutlu bir hayat süren bir kadın… Sürekli çizdiği sembolun Göbeklitepe kazılarında ortaya çıkmasıyla soluğu kazı alanında alıyor. Kazı çalışmalarını yürüten arkeolog Erhan’la konuşmasının ardından mistik ve gizemli olaylar silsilesi başlıyor. Antik tapınakta başlayan geçmiş arayışıyla geleceği de birbirine bağlayan ve her şeyi sorgulatan merak uyandıran bir seyirliği başlatmış oluyor. Her bölümde yeni soruların peşine düşerken aldığımız cevaplarla da yeni teoriler üretiyoruz.

Atiye’nin teknik anlamda çok başarılı bir dizi olduğunu belirtelim her şeyden önce. Süresi, bölüm sonları, jeneriği derken evrensel standartlarda bir iş çıkmış ortaya. Sinematografisi de mekan kullanımı da efektleri de kamera kullanımı da yerliden çok yabancı dizi evreninden. Alıştığımız yerli dizi uzunluğundan fersah fersah uzakta olunca akıyor ve bir çırpıda maraton yaparak izleyip bitirmek mümkün. Oyunculukların da iyi olması sayesinde geriye tek şey kalıyor: Senaryo. Diyalogların iyi olduğunu belirteyim öncelikle. Alıntılar da yerli yerinde ama gerisi için aynı şeyi söylemek zor.

Dizinin vasatta kalmasının sebebi olarak öne çıkıyor senaryo. Her şeyi çok çabuk çözme düsturuyla acele edilince sıkıştırılmış dosyadan çıkmış bir belge gibi görünüyor dizi. İlk sezonun sekiz bölüm olarak tasarlanmasının hata olduğunu tasdikleyen bu aceleciliğin karakterlere ve olay örgüsüne yansımaları da yeni hataları ve saçmalıkları beraberinde getirmiş. Gizemi ve mistik havayı başarıyla yansıtmasına rağmen gerçekliği anlatırken bir türlü tatmin edemiyor Atiye. Özellikle anne babasının mantıksız karakter gelişimleri, kardeşinin dönüşümü, sevgilisi ve müstakbel kayınbabasının varlıkları sürekli kaygan zeminde ilerleyişleri çok inandırıcı durmuyor, duramıyor. Zengin iş adamı Serdar ve oğlu Ozan’ın ilişkileri yer yer kartondan figürlere yaklaşırken saçmalığına gülünecek komik sahneler de yaratmış. Bunda senaryonun tüm sorularının ana karakterlerde çözülmesi düsturu yatıyor. Tüm soruların cevaplarının üç ailenin ilişkisinde saklı olması daha sağlam bir karakter yaratımı süreci gerektiriyor. Bunu da sekiz bölümde dengeli şekilde işlemek mümkün olmamış. Aksiyonu diri seyirciyi de olayların içinde tutmak için kurulan akıcılığın içinde gözden kaçan çok şey var. Gelelim herkesi merakta bırakan finale. Yine ülke standartlarının üzerinde bir sezon finaline tanık oluyoruz. Yeni sorular doğuran kısacık bir an ile ikinci sezona atılan pas için diyecek bir şey yok. Lakin öncesindeyse işin Dark’a doğru gidişi mevcut. Mağaradaki kapının gizemi, geçmiş ile geleceğin birbirine bağlanması söylemiyle neredeyse gözler Dark’ın zaman yolcusu Jonas’ı arıyor. Hatta ben sarı kapişonlu birini bekledim bile. Spoiler vermemek için daha fazla açık etmeyeyim ama finali çok komik bulduğumu belirteyim. Siz ne dersiniz bilmem ama ben tatmin olmadım. 

Atiye’yi bir yerli dizi olarak değerlendirdiğimizdeyse durum olumlu. Netflix’in ikinci yerli yapımı “Hakan: Muhafız” kadar çiğ durmuyor. Onun kadar sarkan dakikalar ve atmosfer gedikleri içermiyor. Teknik anlamda çok iyi demiştik. “Atiye”, uzun yıllardır dizi sektöründe sorulan dünya standartlarında bir dizi çekemeyecek miyiz sorularına layıkıyla cevap veriyor. Süresi, jeneriği, bölüm başı ve sonu, sinematografisi bakımından o standartlar yakalanmış. Seyircinin nabzına şerbet vermeden, ağlatma krizlerine sokmadan, müziği bağırttırmadan da dizi çekilebiliyormuş dedirtiyor Atiye. Demek ki mümkünmüş. Dizi alfabesini nihayet birileri sökebilmiş ve uygulamaya geçirebilmiş. Varsın senaryosu eksikli gedikli olsun sıkılmadan izlenen sekiz bölümlük bir sezon yaratılabilmiş. Bunca izlendiğine ve konusuna hiç kimsenin burun kıvırmadığına göre anlaşılabilir bir mistik gizem yaratılabilirmiş. Mevcut kanallarda yayımlanan dizilerdeki gibi zengin fakir birleşmeleri, köşkler, zenginler ve patlayan silahların dışına da çıkılabilirmiş. Türk izleyicisinin farklı bir şeyler izlemek istediğini teyit ediyor Atiye. Bu anlamda mümkünlerin rızasını alıyor. İkinci sezonu merakla bekleyen kitlenin üç ve dördüncü sezonlar için de aynı hevesi taşıması da yakalanan başarının ilk teyidi.

Son yıllarda sıkça konuşulan Şahsiyet, Masum, Hakan: Muhafız derken yeni platformlardan izleyiciyi karşılayan yerli dizilerin yükselişin son yansıması olan Atiye, dünya standartlarına doğru dayanmış merdivenden adımı ilk atan dizilerden biri olarak kilometre taşı. Evet senaryosu vasat, fazla aceleci ve komik bir sezon finali içeriyor ama “biz ne zaman düzgün dizi çekeceğiz” sorularının cevabını bulmak için izlenmeyi hak ediyor.

El Vecino : Bencil, Sığ, Süper

Cuma, Ocak 03, 2020
Dünyanın bir süper kahramana ihtiyacı var mıdır? Bir süper kahramanın görevleri nedir? Günümüzde hemen yan dairede kalan bir süper kahraman neler yapabilir? Sosyal medyanın bunca kullanıldığı dönemde kahraman olarak sadece kostümden ibaret gizli kimliğiyle yaşamını sürdürebilir mi? Netflix’in İspanyol işi dizisi “The Neighbor” işte bu soruların peşinden giden bir aksiyon komedi kırması dizisi. 31 Aralık itibariyle izleyiciye sunulan dizi bir çizgi roman uyarlaması. Yarımşar saatlik on bölümden oluşan ilk sezonuyla izleyiciyi Javier ve Titan ile tanıştırıyor.

Orijinal adı “El vecino” olan dizi aynı adlı çizgi romandan uyarlanmış. Santiago García ve Pepo Pérez'in 2004 yılında yayımlanan grafik romanları çok popüler olmasa da yıllar içinde ilgi çeker hale gelmiş. Başka dillere çevrilmeden sadece kendi dilinde ve ülkesinde kalan grafik romanın yaratıcılarından Garcia, Örümcek Adam, X-Men, Calvin ve Hobbes gibi serilerin İspanyolca çevirilerinin başındaki isim olarak tanınmakta. On beş yıl sonra diziye dönüşmesinin arkasındaki isimlerse Miguel Esteban ve Raúl Navarro. Ülkelerinde pek çok diziye imza atan ikili ilk kez uluslararası bir işe imza atıyor. Dört farklı yönetmen koltukta otururken içlerinden en önemli isim de Nacho Vigalondo. Oyuncu kadrosundaysa tanıdık simalar bulunuyor. “Azuloscurocasinegro”nun ödüllü yıldızı Quim Gutiérrez süper kahramanı canlandırırken, “Tengo ganas de ti” ile tanıdığımız Clara Lago da ona eşlik ediyor. Mütevazı kadronun geri kalanını da Adrián Pino, Catalina Sopelana, Sergio Momo ve Denis Gómez tamamlıyor.

Madrid’teyiz… Javier ile tanışıyoruz. Evinin yakınlarındaki bir barda çalışan ama sürekli kaytaran, yalanlarıyla herkesi bezdiren bencil ve sığ biri olarak tanımlanan Javier’in hayatının özeti sorumsuzluğu. Koca adam olsa da çocuk gibi. Sevgilisi Lola ile de araları bozulmanın eşiğinde. Tatile gidemediğinden dert yanan patronunun hakkını laf ebeliğiyle kendine alıp kasabaya tatile Lola ile çıktıklarında hayatı da değişiyor. Tam Lola ile dışarıda otururlarken gökten düşen bir cisim sonrası bayılıyorlar. Uyanan Javier kostümlü biriyle karşılaşıyor. Kendini evrenin muhafızı olarak tanıtan kostümlü kahraman güçlerini ona devrediyor. Elini üzerine sürtünce kostüme dönüşen bir madalyon ve süper güçleri aktive eden kırmızı minik haplardan oluşan bir çantadan ibaret devir teslime hologramlı gösterim de eşlik ediyor. Bu sırada şehre yargıçlık sınavı için gelen Jose ile tanışıyoruz. Tuttuğu odada yaşayamayacağını anlayınca gitmek üzereyken bulduğu odaya yerleşmesiyle onun da hayatı değişiyor. Lola’nın arkadaşı Julia’nın ev arkadaşı olmak demek Javier’in yan komşusu demek aynı zamanda zira. Javier ve Jose’nin yolları kesiştiğinde süper kahraman da ilk kez insanlara görünüyor ve macera başlıyor.

“El vecino”, bencil ve sığ bir adamın bir süper kahramana dönüşmesinin hikayesi. Elbette alışık olduğumuz bir kahraman hikayesi değil. Güncel hayattan sorunlar, komşuluk ilişkileriyle bezeli bir konuyu işliyor. Gazeteci kimliğiyle Lola’nın süper kahramanın peşinde koşması ve röportaj yapmak istemesi, Julia’nın kafayı sürekli yenisi açılan ve virüs gibi yayılan bahis bayilerine gıcık olmasıyla başlayan kendi deyimiyle “karma polisi” olma çabaları, Jose’nin uzaktaki sevgilisine yalan söyleyememe çaresizliği ile başlayan pek çok konu dizide işleniyor. Sosyal medyaya, bahis şirketlerine ve basın dünyasına dair söylemleri de mevcut. Bir yandan komşuluk ilişkileri, komik olması beklenen yan karakterler ve Javier’in süper kahramanlığı Jose ile konuşarak anlamaya çalışmasını izliyoruz. 

On bölümlük ilk sezon iyi bir başlangıç yapsa da kısa sürede klişeleşerek kan kaybediyor. Seyirciyi odakta tutmakta zorlanıyor ve sürekli savruluyor. Sevilesi karakterler sunuyorsa da o alıştığımız renkli ve eğlenceli İspanyol filmleri/dizileri havasından uzak olmasına bir de neredeyse hiç güldürmemesi ve eğlendirmemesi eklenince ilerleyen sadece olay örgüsü olarak kalıyor. Sonunu getirmenin hayli zor olduğu dizinin sezon finali de tatmin edici değil. Beklenen sahne ile biterken ikinci sezona pas atıyor ama bunu isteyecek seyirci sayısının azınlıkta olduğu aşikar.

İyi bir fikirden yola çıksa da uygulamada hayli başarısız olan “El vecino” zaman çalan kötü bir komşu olarak Netflix’in olmamış diziler kervanının son üyelerinden. Grafik roman bağımlıları ve Avrupa dizilerini sevenlerin bile sonunu getirmekte zorlanacağı bencil ve sığ bir komşu.

Lugar de Mulher : Brezilya’dan Kahkahalar

Cuma, Aralık 27, 2019
Brezilya deyince aklınıza ne geliyor? Muhtemelen bir ya da birkaç futbolcu ismi saymışsınızdır. Plajlar, karnavallar diyen de olmuştur, favelalar ve yoksulluk diyenler de. Peki ya stand-up? Stand-up komedi desem? Zaman zaman iyi filmlerle konuşulsa da Brezilya deyince aklımıza sanat gelmiyor. Ana başlığı bu kadar akla gelmeyince stand-up deyince bir sessizliğin oluşması da elbette sürpriz değil. Stand-up sevenlerin koca bir define bulmuş gibi sevindiği platform Netflix yeni yapımı “Lugar de Mulher” ile bu soruya iki espriyi de sığdırmak istiyor. Dört bölümlük stand-up şovu 28 Kasım itibariyle meraklısını beklerken, dört komedyenin on beşer dakikalık şovunu sunuyor. Güldürünün evrenselliği ve kültür farkı düşünüldüğünde hayli merak uyandırıcı olduğu bir gerçek… Özellikle de futbol sayesinde bize yakın olduğunu düşünülen ülkenin nelere güldüğünü görme fırsatı da öne çıkmasını sağlıyor.

“Brezilya'dan dört komedyen; cinsellik, siyaset, din ve anneliği ele alıyor ve kadının yerinin, canının istediği yer olduğunu kanıtlamayı amaçlıyor.” başlığıyla sunulan Netflix dizisinin ortak noktası dört kadının da şovlarının ilk anlarında Netflix’te olmanın sevincini dile getirmeleri ve milyonlarca izleyiciye ulaşacak olmanın heyecanı. Her biri farklı üsluba sahip dört komedyen, ayrı şeyler anlatsa da toplamında Brezilya’da kadın olmanın ne anlama geldiğini de vurgulamış oluyorlar. Seyircinin kahkahaları eşliğinde şenlenen şovun her bölümü aynı oranda kahkaha attırmıyor elbette. Teker teker her bölüme ve komedyene bakış atmanın vaktidir diyerek yakından tanıyalım. Bölümlerin adları da komedyenlerin adını taşıyor zira.

Bruna Louise: 1993 doğumlu komedyen, 2001 yılından bu yana sektörde. Oyunculuk geçmişine de sahip. Ülkesinin sosyal medya starlarından biri aynı zamanda. Milyonluk takipçi sayısı ve 3 milyonu aşan Youtube videosu izlenme sayısına sahip. Daha bölümün başında sahneye adım attığı andan itibaren bunların hepsinin yansımasına şahit olmak mümkün. Seyirciyi hemen avucunun içine alan Louise, salonu kahkahaya boğuyor ve iyi bir şov sergiliyor. Bolca güldüren esprilerinin yanı sıra, sıcak, sempatik ve seksi aynı zamanda… Bekarlıktan dem vurarak başladığı şovunun ana konusu elbette kadın. Seyircinin sıcaklığıyla cinsel esprileri sıralayarak tamamladığı şov, serinin de iyi başlamasını sağlamış.

Micheli Machado: 1981 doğumlu komedyen, 2015 yılından bu yana sektörde. 2017 yılından bu yana komedyenlik yapıyor. Elli bin takipçili mütevazı instagram hesabından ne görünüyorsa sahnede de aynen o. Evli ve çocuklu bir kadın olmaktan dem vurarak şovuna başlayan Machado, sahneyi ve seyirciyi bir türlü avucunun içine alamıyor. Kahkaha aralarını beklemiyor, esprileri zamanında patlatamıyor ve sürekli tekliyor. Ritm tutturamayınca sahnede küçücük bir kadına dönüşerek dolduruyor süreyi. Orijinal bir şeyler anlatmaması da cabası. Evli kadının sıkıcılığı sonucunu çıkarmak mümkün neredeyse.

Cintia Rosini: 1984 doğumlu komedyen, tam bir yeni nesil starı. Öğretmenlikten komedyenliğe 2015 yılında geçiş yapmış bir isim. O günden beri düzenli olarak sahnelerde. Yeni yeni tanınıyor. Brezilya’da lezbiyen bir oyuncu olmanın zorluklarını anlatarak başladığı şovunu tinder ve astrolojiyle devam ettirerek güldürüyor. Ekranlarda sıkça gördüğümüz güçlü lezbiyen kadın profiliyle aykırılığı işleyerek seyirciden reaksiyonu yavaş yavaş alan, dakikalar ilerledikçe açılan komedyenin esprileri de dörtlünün arasında en güncel ve evrensel olanlar.

Carol Zoccoli: Minik dinamo olarak bilinen 1982 doğumlu komedyen ülkesinin komedideki önemli figürlerinden. Yazıyor, anlatıyor, oynuyor, performansını sergiliyor. Festivallerde sahne almışlığı da var, ödül almışlığı da. “Saturday Night Live Brazil”in da yaratıcı ekibinde yer alıyor. Haliyle onun şovu son derece özgüvenli ve yıllardır oradaymış gibi rahat. Sadece salona değil ekranın karşısına da yansıyan enerjisiyle izleyeni tavlıyor. Siyaset ile başlayan şovunda sağ-sol ayrımı üzerinden yaptığı esprileri sahneye seyirci çıkarak da interaktif hale getiriyor. Menüsü de zengin. Uyuşturucu, din ve boy sorunları üzerinden tüm salonu güldürerek kapanışı yapıyor.

Stand-up şovlarını sevenler için farklı bir seçenek sunan “Lugar de Mulher”, elbette Avrupalı ve Amerikan komedyenlerle boy ölçüşecek kadar önemli iş çıkarmıyor ama dünyanın neresinde olursak olalım benzer şeylere güldüğümüzü gösteriyor. On beşer dakikalık süresiyle sıkılmadan izlenen dört bölümlük şov Bruna Louise ve Carol Zoccoli’nin önderliğinde izleyeni sarıyor ve en azından pişman etmiyor. Brezilya’dan yükselen her kahkaha dünyadaki her kadının rahatı için. 


 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template