♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Sinema

Kitap Kritik

Dizi

Latest Updates

Taj Mahal 1989 : Aşk Değişken Bir Virüstür

Perşembe, Şubat 27, 2020
Netflix’in ülke bazlı projelere girişmesi sektörde genişleme yaratırken bazı ülkelerin uluslararası standartlara yaklaşmasını sağlarken çoktan yakalamış olanlarınsa peş peşe projelerle dikkat çekmesini sağlıyor. Hindistan bu durumdan en çok nasibini alan ülke olarak dikkat çekiyor. Bollywood’un o alışıldık müzikli cümbüşlü uzun filmlerden ibaret olmadığını gösterme fırsatı oluyor aynı zamanda. Geleneksel sinemalarından ibaret olmadıklarını modern sinema akımına uygun işler üretebileceklerini gösteriyorlar. 14 Şubat’ta yayımlanan “Taj Mahal 1989” geleneksel ile moderni harmanlayarak ünlü mabedleri Tac Mahal üzerinden aşkı irdeliyor. Yedi bölümlük ilk sezonuyla aşkın her yaşından örnekler veriyor.

Senaryoyu yazıp yönetmenliği de üstlenen Pushpendra Nath Misra’nın yaratıcısı olduğu dizinin oyuncu kadrosunda ismen bilinmese de tanıdık simalar yer alıyor. Neeraj Kabi, Geetanjali Kulkarni, Danish Husain, Sheeba Chaddha, Anud Singh Dhaka, Anshul Chauhan, Paras Priyadarshan ve Shirin Sewani başı çekiyor. Dizi ve filmlerden oluşmuş bir karma diyebiliriz hatta. Kabi’ye “Sacred Games”den, Kulkarni’ye “Court”tan, Husain’e “Bard of Blood”dan, Chaddha’ya “Talaash”dan, Chauhan’a “Zero”dan aşinayız. Misra ise ilk önemli projesinde. Özetle, künyeden herhangi bir referans almak mümkün değil. Dizinin ülke dışından izleyiciyi çekmek için elinde sadece sevgililer gününde yayına girmiş olması ve Tac Mahal kozları var. 

1989 yılındayız… Lucknow Üniversitesi’nde üzerinden farklı hayatları izliyoruz. Üniversite öğrencileri ve öğretmenler ile oluşan zincirin halkalarını da yavaş yavaş tanıyoruz. Sarita ile Akhtar evli çiftimiz, Rashmi ile Dharam sevgililer, Sudhakar ve Mumtaz uzun süredir birlikte… Angad ve Mamta da denklemi tamamlıyor. Fizik hocası Sarita eşinin kendisine olan ilgisizliğinden muzdarip. Eskiden şiirler yazan, hatta defterler düzen felsefe hocası Akhtar işiyle meşgul artık. Yine şiirlere dalıyor ama direniş şiiriyle bozuyor eşinin moralini. Sarita’nın boşanmaya doğru giden çıkmazını izliyoruz. Akhtar ise yıllar sonra rastladığı arkadaşı Sudhakar ile yeniden sohbet edebilmenin keyfini çıkarıyor. Felsefe altın madalyalı Sudhakar terzilik yaparken bir fahişeye Mumtaz’a tutulmuş ve evli sanılsalar da birlikte yaşıyorlar. Manavlık yapan Mumtaz dimdik ve güçlü bir karakter olarak delişmen, mahallesinin de sözü geçen hamisi konumunda. O da eskinin tutkusunu arayarak geçmişi deşiyor. Bu iki yaşlı çiftin tamamlayıcılarıysa gençler. Rashmi aşkından mutlu. Dharam ile çifte kumru olarak takılıyorlar. Taa ki olaylar değişene dek. Angad ve Mamta’nın olaylara dahil olmasıyla aşk denen değişken virüsün etkilerini izliyoruz.

Çok iyi bir ilk bölümle başlayan “Taj Mahal 1989” karakterlerini tanıtıp sevdiriyor ve aralarındaki bağ konusunda şüpheye yer bırakmayan bir rahatlık sunuyor izleyicisine. Dördüncü duvarı da yıkıyor. Her karakter ekrana dönüp aşkın ne olduğunu söylerken şirin çizimlerle grafik bindirmeleriyle aşkın o tozpembe hafifliğini de yansıtıyor. Hayatın olağan akışını da ihmal etmeden sürdürüyor anlatımını. Her bölümde konuyu derinleştiriyor ve Tac Mahal’de sonlanacak finale doğru ilerliyor. Misra, senaryosunu felsefe hocası üzerinden kurmuş. Onun cümlelerine öğrencilerin soruları ve sorguları eşlik ediyor. Kitaplardan alıntılarla süslenen epey gönderme mevcut ki, aşk üzerine laflamalarla ortaya konuşulacak tartışılacak bir dizi çıkmış. Aşkın yaşı, nasıl doğduğu, nasıl evrildiği üzerine anlamlı cümleler birbirini kovalıyor. Elbette tozpembe değil her şey. Yaşanan sorunlar, bitme noktasına gelen evlilik, biten ilişkiler, kayıplar, pişmanlıklar arasında yaşanıyor aşk. Seçimler, koministler, mafyöz adamlar, kadın ticareti, silahlar derken polisiye olaylar da olay örgüsünün parçası. Hep bir söylem çerçevesine işleniyor her şey. İyi final yaptığını da söyleyeyim. İkinci sezon olsa da olur olmasa da. 

Kimyaları tutan oyuncular, iyi senaryosu ve işleyişiyle süresini sarkıtmadan akıcılığını ve temposunu koruyan “Taj Mahal 1989” izleyeni pişman etmeyecek bir aşk güzellemesi. Aşk denen bu değişken virüsü içinde taşıyanların yedi bölümü severek izleyeceği aşikar. 


Yeni Çağın Vonnegut Usulü Güncesi: Ülkesiz Bir Adam tüm kitapçılarda!

Cuma, Şubat 21, 2020
April Yayınları’ndan şubat müjdelerinin sonuncusu sevdiğimiz dâhiden geldi. Kurt Vonnegut’un “yazdığım son kitap olacak” dediği “Ülkesiz Bir Adam” hafta sonu raflarda yerini alıyor. Hem de Algan Sezgintüredi çevirisiyle… Yayınevinin sosyal medya hesabından alıntılarıyla sevindiren habere ek olarak Vonnegut’un her kitabını önereyim ve pası bültene atayım. 

Ocak 2007'de Vonnegut Ülkesiz Bir Adam için "Bu yazdığım son kitap olacak," dedi. Üç ay sonra hayata gözlerini yumdu. 

"Hayallerinde Vonnegut'la yaşamış tüm okurlara: Karşılaşsaydınız göreceğiniz Vonnegut buydu."
Usa Today

Vonnegut yapmayı en iyi bildiği şeyi yapıyor: Kendi Olmak. Vonnegutluk. Ülkesiz Bir Adam'da dâhi yazar sanat, seks ve politika üzerine introspektif bir performansa girişiyor. Gelecek günlerin olası senaryolarına dair esprili, isabetli ve keskin gözlemler bunlar. Vonnegut'la henüz tanışmamış okurlar için bir merhaba, sadık takipçileri için bir el kitabı. 

Algan Sezgintüredi çevirisiyle yeni çağın Vonnegut usulü güncesi: Ülkesiz Bir Adam.

"Vonnegut bir hatırat yazacak olsa ancak böyle bir metin çıkardı ortaya." 
Los Angeles Times 

"Tıpkı Mark Twain gibi, Kurt Vonnegut'un sıradışı metninin mizah dozu yüksek, zekası keskin... Ülkesiz Bir Adam çok eski bir dostla saatler süren bir sohbet gibi."
The New York Times Book Review  

"Her zamanki Vonnegut işte. Eğlence acıyla, umut umutsuzlukla, mizah ciddiyetle beraber." 
 Chicago Tribune  

Ülkesiz Bir Adam / Kurt Vonnegut
Orijinal Adı: A Man Without A Country
Çeviri: Algan Sezgintüredi
April Yayıncılık, Dünya Roman, Şubat, 2020
120 Sayfa
15 TL

Yaşama, savaşa ve ölüme kuşbakışı bakmak : Anlaşıldı, Tamam

Cuma, Şubat 21, 2020
İkinci Dünya Savaşı’nda pilot olarak görev yapan Dahl’ın ölümle her an burun buruna olan savaş pilotlarının dehşetli ve acayip deneyimini anlattığı öyküler sizi nefessiz bırakacak.  Kemerlerinizi bağlayın!

Sıra dışının krallığına hoş geldiniz!

Casus, savaş pilotu, çikolata tarihçisi ve tıbbi buluşlar yapan bir mucit. Roald Dahl, yazdığı kitaplar kadar renkli bir yazar. Charlie’nin Çikolata Fabrikası ve diğer çocuk kitaplarıyla tanınan Dahl’ın yetişkinlere anlattığı hikâyeler de bir o kadar sihirli.

Düşen uçaklar, silah arkadaşlarının yolunu gözleyen askerler, savaşın akıl almaz cinnet hali... İkinci Dünya Savaşı’nda pilot olarak görev yapan Dahl, Anlaşıldı, Tamam’da savaş pilotlarının tuhaf hayatlarını ve deneyimlerini, havada her an ölümle burun buruna nasıl yaşadıklarını dehşetli ve karanlık, heyecan ve mizah dolu öykülerde resmediyor.

#modernöykü #pilot #havacılık #havasavaşı #ikincidünyasavaşı #uçuş #korku #mizah

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Roald Dahl: Şeker Henry’nin İnanılmaz Öyküsü, Max Frisch: Homo Faber, Patricia Highsmith: Köpeğin Fidyesi, W.G. Sebald: Hava Savaşı ve Edebiyat, Siegfried Lenz: Saf Değiştiren

ROALD DAHL, 1916’da Galler’de Norveçli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Eğitimini İngiltere’de tamamladıktan sonra Afrika’da Shell firması için çalışmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı’nda RAF savaş uçaklarında pilotluk yaparken, başından aldığı ağır bir darbe sonucu ordudan ayrıldı ve ABD’ye gitti. Burada İngiltere için diplomatlık ve istihbaratçılık yaptı. 1942’de yazdığı ilk öyküsü “A Piece of Cake”te de (Çocuk Oyuncağı), 1943’te yayımlanan ilk çocuk kitabı The Gremlins’de de (Cinler) pilotluk günlerini yazdı. Özellikle Charlie’nin Çikolata Fabrikası ve Matilda gibi çocuk kitaplarıyla tanınan Dahl’ın yetişkinler için iki romanı (Sometime Never: A Fable for Superman [Hiçbir Zamanlar: Süpermen İçin Bir Masal], Oswald Amcam) ve altmıştan fazla öyküsü bulunuyor. Dahl, Senin Gibi Biri adlı öykü kitabıyla “Pansiyoncu Kadın” ve “Deri” adlı öyküleriyle üç defa Edgar Allan Poe Ödülü’ne layık görüldü. 1990’da Oxford’da kan kanserinden öldü. 

Anlaşıldı, Tamam / Roald Dahl
Dizi: Can Modern
Çevirmen: Berrak Göçer
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 168
Fiyat: 20,00 TL


İlkçağlardan Günümüze Dünya Edebiyatının Ekolojisi

Cuma, Şubat 21, 2020
Koç Üniversitesi Yayınları (KÜY) tarafından yayımlanan “Dünya Edebiyatının Ekolojisi: İlk Çağlardan Günümüze” isimli kitap raflardaki yerini aldı.

Edebiyat Eleştirisi kategorisinde yayımlanan kitap, South Carolina Üniversitesi Diller, Edebiyatlar ve Kültürler Bölümü’nde öğretim üyesi Alexander Beecroft kaleme aldı, Didem Dinçsoy ise Türkçe’ye kazandırdı.

Bir edebiyatı neler oluşturur? Ulusal edebiyat nedir? Farklı ülkelerin, toplulukların edebiyatları birbiriyle nasıl etkileşime girer? Dünya edebiyatına yönelik okumalar daha çok modern Batı’dan ve Batılı olmayanın Batı modernitesine reaksiyonundan çıkan literatüre odaklanırken Alexander Beecroft, modern öncesi ya da Batılı olmayan (ya da her ikisi) metinlerin nasıl dolaştığını ve anlaşıldığını keşfetmeye dair bir okuma sunuyor. Herhangi bir edebiyatı, yalnızca kapsadığı metinlerin analiziyle anlamanın imkânsız olduğunu savunan Beecroft, bir edebiyatın siyasi, ekonomik, sosyokültürel ve dini çerçevede, aynı zamanda etkileşimde olduğu diğer diller ve edebiyatlarla ilişkisi içerisinde anlaşılabileceğini öne sürüyor. 

Beecroft, Dünya Edebiyatının Ekolojisi’nde çeşitli boyutlardaki edebi ekolojiler ile edebi metinlerin üretildiği ve dolaşıma girdiği çevreler arasında gezinerek disiplinlerarası okumaları teşvik etmeyi; böylece antik, modern, Batılı veya Batılı olmayan edebiyatları çalışan kuramcıların bilimsel bir diyaloğa girmesini amaçlıyor. 

Yazar: Alexander Beecroft 
Çeviren: Didem Dinçsoy
Ana Kategori: Edebiyat Eleştirisi
Sayfa Sayısı: 352
Fiyat: 34 TL

Sıcak Kafa'nın Yazarı Afşin Kum'dan Yeni Roman: Kübra

Perşembe, Şubat 20, 2020
2016’da yayımlanan romanı “Sıcak Kafa” tanıyıp sevdiğimiz afili filinta Afşin Kum’un yeni romanı “Kübra” raflarda yerini aldı. Editörlüğünü Alper Canıgüz’ün üstlendiği, bolca gülümseten uçarı bilim kurgu güzellemesi “Sıcak Kafa” ödülle de taçlanmıştı. Yeri gelmişken onu da önerip “Kübra”yı da ıskalamamanız önerisiyle pası bültene atayım. Merakla bekliyoruz netekim…

"Bu vücudun, bu varlığın bir özelliği olmalı. Ben dediğim şeyin ben olmasının bir anlamı olmalı."

Gökhan Şahinoğlu bir imalat atölyesinde çalışıyor. Sıkı çalışıyor. Ustasının gözbebeği. Kalan zamanını halı saha maçları ile bir küsüp bir barıştığı kız arkadaşı arasında paylaştırıyor. Mahallesinde saygılı, inançlı ve olgun bir genç olarak biliniyor. Bir gün telefonuna bir süredir parçası olduğu sanal arkadaşlık grubundan Kübra adlı kullanıcının mesajı düşüyor. “Sen farklısın.”

Gökhan başta anlam veremiyor. Pek de önemsemiyor. Ama mesajların sayısı arttıkça Gökhan'ın merakı da artıyor. Zira Kübra, Gökhan ve çevresindeki herkes hakkında haddinden fazla şey biliyor.
Ödüllü ilk roman Sıcak Kafa'nın yazarı Afşin Kum'dan, insana ve makineye, akla ve vicdana, inanca ve iktidara dair keskin ve hızlı bir macera daha. 
Kübra.

Kübra / Afşin Kum
Kategori: Türkiye Roman
April Yayıncılık, Şubat, 2020
304 Sayfa
28 TL


Selcen Küçüküstel’in Merakla Beklediğimiz Çalışması “Rengeyiği Türkleri: Dukhalar” Kolektif Kitap’tan Raflarda

Perşembe, Şubat 20, 2020
Selcen Küçüküstel'in altı yıllık çalışmasından derlediği çalışması "Rengeyiği Türkleri : Dukhalar" sonunda raflarda yerini alıyor. Magma dergisindeki çalışmalarıyla tanıdığımız Küçüküstel'in doktora çalışması evcilleştirme, avcılık, göçebelik, doğa-insan ilişkisi gibi kavramlar üzerine yeniden düşünmemizi sağlayacak ve nefes verecek kitaplardan. Şiddetle, bağıra çağıra öneriyorum. Listelerinize alın, elinize geçer geçmez okumaya başlayın diyor pası da bültene atıyorum. 

Bir hayvanı evcilleştirmeyi başarmış ender avcı-toplayıcı topluluklardan biri olan Dukhalar, Moğolistan’ın kuzeyindeki Hövsgöl bölgesinde yaşayan göçer bir Türk halkıdır. Yerleşik düzene geçişle birlikte insanın kendisini doğadan ayrı ve üstün bir konuma yerleştirdiği günümüz insan merkezci Batı toplumlarının aksine, doğayı canlı bir varlık olarak kabul ederek tüm canlılara saygıyla yaklaşan eşitlikçi bir topluluk olan Dukhalar, bize tarihin en önemli olaylarından biri kabul edilen evcilleştirmenin sonuçlarını anlamamız bakımından eşsiz bir fırsat sunuyor. 

Peki, yaşadıkları coğrafyayı evi olarak kabul eden bu göçer avcı-toplayıcı insanlar böylesine devasa bir evle nasıl ilişki kuruyor, ne gibi kurallara dikkat ediyorlar? Bir liderin olmadığı Dukhalarda eşitlikçi toplumsal ilişkiler nasıl yürütülüyor? Evcilleştirme Dukhalar için ne anlama geliyor? Rengeyikleri insanlardan ne gibi bir fayda sağlıyor? Dukhalar ava gitmeden önce ve av esnasında nelere dikkat ediyorlar? Ayı, Sibirya halkları için neden özel bir yere sahip? Hayvan kemikleriyle nasıl fal bakılıyor ve rüyalar bir avcıya nasıl bir pusula gibi yön gösteriyor?

Kültürel antropolog Selcen Küçüküstel’in aralıklarla altı yıla yayılan bir alan çalışmasının sonucu olan bu kitap, Dukhaların yaşamını tüm detaylarıyla ortaya sererken “yeryüzündeki tüm canlılık belirtilerini hızla tükettiğimiz günümüz dünyasının uzak bir köşesinde insan, hayvan ve doğa arasındaki karmaşık ilişkilerin bir kısmına ışık tutmayı amaçlıyor.” 

“Çevrende gördüğün her şeyin bir ruhu vardır, hem de her şeyin... Bu yüzden soluk aldığın her an, bunu fark etmeli ve çok dikkatli olmalısın! Böylece hiçbir canlının ruhuna saygısızlık yapmamış olursun.”

KİTAPTAN ALINTILAR
“İnsan türünün yeryüzündeki tüm canlılık belirtilerini hızla tükettiği, hâkim olamadığı benliğinin tutsağı olmuş şekilde etrafına saldırdığı ve kendini tüm canlılardan üstün olarak konumlandırdığı günümüz dünyasında Dukhalarla birlikte yaşamak ve başka bir yaşam biçimine tanık olmak benim için taze bir nefes almak gibiydi.” 

“Hayvanlar, onlarla birlikte taygada yaşayan insanlar, ağaçlar, nehirler ve dağlar... hepsinin kaderi
birbirine bağlı. Evcil bir rengeyiğinin kaderi bir insanın yaptıklarından etkileniyor ve o insanın kaderi de karşılaştığı yaban hayvanlarla kurduğu ilişkilerden. Bir başka ifadeyle bu coğrafyada herkes birbirinin hareketlerinden sorumlu; yaban hayvanlardan evcil rengeyiklerine, ormanlardan nehirlere, yaşayan her canlı birbiriyle bağlantılı... Burası içindeki tüm canlıların hâlâ orman ruhları tarafından korunduğu nadir coğrafyalardan biri. Buralarda bir dağ, orman ya da nehir yalnızca coğrafi bir şekil değil, görülmez güçlerle korunan canlılar.”

“Dışarıdan yaban bir coğrafya olarak görülen tayga (kuzey ormanları), Dukhalar için anılarla ve geçmişe dair hikâyelerle dolu büyük bir ev; bu topraklarda yaşayan insanlar gibi bir canlı… Dukhalara göre bazı dağların, nehir veya göllerin sahipleri, yani ruhları (iyeleri) vardır ve herbir iyeyle yapılarına göre, farklı biçimlerde iletişim kurulması gerekir.”

SELCEN KÜÇÜKÜSTEL: 1983 yılında Yalova’da doğan ve üniversite eğitimine kadar orada yaşayan Selcen Küçüküstel, yüksek lisansını kültürel antropoloji alanında yaptı. Berlin’deki Humboldt Üniversitesi Orta Asya çalışmaları bölümünde, Moğolistan’da yaşayan rengeyiği çobanı göçer bir topluluk olan Dukhalar üzerine yaptığı doktora çalışmasını 2018’de tamamladı. Akademik çalışmalarını Carlos III Madrid Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak sürdürüyor. 2009-2014 yılları arasında Atlas dergisinde fotoğrafçı ve yazar olarak dünyanın birçok farklı yerini ziyaret ederek değişik kültürler hakkında fotoğraf çalışmaları da yürüten Selcen Küçüküstel, bu çalışmalarına şimdilerde Magma dergisinde devam ediyor. 

Rengeyiği Türkleri: Dukhalar
Yazar adı: Selcen Küçüküstel
Yayınevi: Kolektif Kitap
Türü: Tarih / Kültür Tarihi 
Kolektif Kitap, 1. Baskı Şubat 2020
Çıkış tarihi: 24 Şubat Pazartesi
256 sayfa
Satış fiyatı: 35,00 TL

Ağabey : Toplumun ve terörün tam kalbinden...

Perşembe, Şubat 20, 2020
Ağabey, Paris’in banliyölerinde otuzlu yaşlarını sürmekte olan biri taksi şoförü diğeri ameliyat hemşiresi, yarı Suriyeli yarı Fransız iki erkek kardeşin romanı. İslami terör, islamofobi, laiklik, göçmenler, işsizlik ve prekarya gibi güncel tartışmaların Suriye İçsavaşı’yla birlikte giderek yoğunlaştığı günümüzde, okuru tüm bu tartışmaların öznesi olan insanların dünyasına taşıyor.

Fransızca kaleme aldığı bu ilk romanıyla Mahir Güven Prix Goncourt du Premier Roman, Prix Régine Deforges, Prix Première gibi önemli ödüller kazandı. Kendisi de bir göçmen çocuğu olarak banliyölerde büyüyen yazar, alt sınıf gençliğiyle ilgili genel algıda kemikleşmiş ve sanatsal üretimlerde sürekli kendisini tekrarlayan klişelere karşılık olarak, bu gençlere her türlü insani duygularıyla ve psikolojik derinlikleriyle hakiki kişilikler olarak hayat vermiş. Bunu yaparken banliyölerde üretilmekte olan güncel argoyu çarpıcı şekilde yazıya aktarmasının yanı sıra yer yer yüksek edebî Fransızcayla da harmanlayarak oluşturduğu özgün dil, eserin en başarılı unsurlarından biri, hatta adeta başlı başına bir kişilik olarak değerlendiriliyor.

#aidiyet #göçmenlik #prekarya #kimlik #arayış #ailebağları

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Patrick Modiano: Mahallede Kaybolma Diye, Patrick Deville, Mathias Énard, Pusula, Fleur Jaeggy: Disiplinli Güzel Günler.

MAHİR GÜVEN, Fransa’ya iltica eden Türk bir anne ve Kürt bir babanın çocuğu olarak 1986’da Nantes’ta doğdu. On yıl uyruksuz olarak yaşadıktan sonra önce Türk sonra da Fransız vatandaşı oldu. Hukuk ve ekonomi öğrenimi gördü. Fransa’da yayımlanan haftalık bir dergi olan Le 1’de yönetici olarak çalışıyor. 

Ağabey Mahir Güven
Dizi: Can Çağdaş
Çevirmen: Ebru Erbaş
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 256
Fiyat: 26,50 TL


İnsan derindir, korkuları ise daha derin : Ölüler, Diriler ve Deliler Gotik Öyküler

Çarşamba, Şubat 19, 2020
Korku ile arzunun iç içe geçtiği Gotik edebiyatın, bazıları gölgede kalmış temel eserlerini ilk kez gün ışığına çıkaran özel öykü seçkisi "Ölüler, Diriler ve Deliler: Gotik Öyküler" Delidolu etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Ölüler, Diriler ve Deliler: Gotik Öyküler; Aydınlanma Çağı'nın göz ardı ettiği doğaüstü, akıldışı ve acayiple yeniden bağ kuran Gotik edebiyatın en çarpıcı örneklerini bir araya getiriyor. Mary Wollstonecraft Shelley, Charles Dickens, Nathaniel Hawthorne ve Elizabeth Gaskell gibi efsaneleşmiş isimlerin yanı sıra gölgede kalmış kimi yazarlardan titizlikle seçilmiş on dört öykünün yer aldığı kitap; 1773'ten 1911'e, yüzyılları aşan korkunun panoramasını sunuyor.

''Birazdan okuyacağınız öykü o kadar sıradışı ki, olayın geçtiği yörede yaşayan saygıdeğer birinden dinlemiş olmasaydım şairin teki laf olsun diye uydurmuştur, deyip geçmem gerekirdi.''

Gotik, bilinemeyenin, tedirgin eden şeyin, bir anda yürekleri kaplayan korkunun ve iç titreten dehşetin sanat ve edebiyattaki izdüşümüdür. Bu türde verilen eserler, insan ve doğanın hesaplanabilir nesneler değil; derin, karanlık ve tahmin edilemez yönleri olan varlıklar olduğunu hatırlatır. Ölüm, cinayet, kayıp, aile gizemi, delilik gibi Gotik temaların işlendiği, hem edebi değeri hem de temposu yüksek bu öyküler; türün meraklılarını sisli ve karanlık bir atmosferin içine çekerek ruhlarını gafil avlayabilir. Ele avuca sığmayanın, kapatıldığı zindanlardan daha da güçlenerek geri dönenin, musallat olan geçmişin hikâyesidir çünkü Gotik.

Ödüllü çevirmen Zeynep Avcı'nın özenli çevirisiyle, Gotik geleneğin üzeri zamanın toprağıyla örtülmüş başlıca eserlerini gömüldükleri karanlıktan çıkaran bu özel seçki, edebiyatın tekinsiz çocuğu olan Gotik ruhu yeniden çağırıyor...

''Ölüm saçan kadın şimdi uzun, sessiz adımlarla yatağıma yaklaşınca yüreğim buz kesmiş gibi oldu; boşta olan sol eli yastığın üstündeydi, onu usulca başıma doğru kaydırdı ve o el bir anda, şimşek hızıyla saçımı kavrarken öteki eliyle usturayı gırtlağıma dayadı.''

Ölüler, Diriler ve Deliler: Gotik Öyküler
yazarlar: Anna Letitia Aikin / Richard Cumberland / Nathan Drake / Sör WScott / Mary Wollstonecraft Shelley / Petrus Borel / J. Wadham / Charles Dickens / Sheridan Le Fanu / Nathaniel Hawthorne / Elizabeth Gaskell / Robert Louis Stevenson / Marcel Schwob / Hector Hugh Munro (Saki)
Öykü, Yetişkin
Türkçeleştiren: Zeynep Avcı
196 sayfa
Fiyat: 24,00 TL

Dört kadının epik yolculuğu: Sağım Solum Önüm Arkam

Salı, Şubat 18, 2020
Sağım Solum Önüm Arkam’da bu ülkenin yarım yüzyılı kapsayan yakın tarihine ve gerçeklerine sakınmasız bir gözle bakan Yeşim Erdem okurlara özlemini duydukları dolu dolu bir roman veriyor. Yitirilen saflığı, acıları, travmaları, büyümeyi ve her şeye karşın yaşama aşkıyla sevginin yeniden bulunuşunu anlatıyor.

Sağım Solum Önüm Arkam, iki ailenin, Selen ile Ceren ve Eylem ile Devrim adlı kız kardeşlerin hikâyesine yoğunlaşıyor. Küçük bir Ege kasabasında yaşayan genç kızlar sağ sol saflaşmasına, mahalle çocuklarının çekişmesine tanık olurlar. Gelgelelim hiçbiri sadece seyircisi değil bizzat faili de oldukları bu gelişmelerden yara almadan kurtulamaz; günbegün şiddetin gemi azıya aldığı bir ortamda katledilen gençliği, darbe dönemini ve baskıyı yaşarlar.

Günümüzü de anlatan bu roman, başkarakterlerin büyükşehre göçlerini, kuşak çatışmasını, kardeş rekabetini, aile kurma çabaları ve aşklarını gözler önüne seriyor. Tacizlere, baskıya, haksızlıklara karşın hayata tutunan kadınlar bir yandan da hâkim eril kültürle hesaplaşıyorlar. Özellikle de tükenmeyen arayışları ve adalet duygusuyla gazeteci Selen… Ne var ki bu nitelikleri onu yıllar önce işlenen siyasi bir cinayetin ardındaki sır perdesini aralamaya, daha da ötesi, gerçeklerle duyguları arasında bir seçim yapmaya zorluyor.

İlk öykü kitabı Filedelfiya Hikayeleri’yle dikkatleri üzerine çeken Yeşim Erdem, bu ülkenin yakın tarihine ve gerçeklerine sakınmasız bir gözle baktığı Sağım Solum Önüm Arkam’la okurlara dolu dolu bir roman veriyor.

#seksendarbesi #sağsolçatışması #gençlik #faşizm #göç #devrim #kadın #aşk

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Hikmet Hükümenoğlu: Körburun; Feride Çiçekoğlu: Uçurtmayı Vursunlar; Latife Tekin: Gece Dersleri; Müge İplikçi: Sil Baştan

YEŞİM ERDEM, 1972’de Alaşehir’de (eski adı Filedelfiya) doğdu. Ortaöğrenimini İzmir’de tamamladıktan sonra ODTÜ Siyaset Bilimi’nde okudu. Diplomasi muhabirliği yaptığı kısa bir Kıbrıs macerasından sonra, İstanbul’a taşındı. Yerli ve yabancı çeşitli basın mecralarında siyaset, kültür ve gezi yazılarının yanı sıra film ve kitap eleştirileri yazmaya devam etti, film festivallerinde görev aldı. İlk kitabı Filedelfiya Hikayeleri 2011’de Ayizi Yayınları tarafından yayımlandı. Şu an DC, New York ve İstanbul arasında mekik dokuyor ama hayatının geçtiği her yerde yaşamaya devam ediyor. Son kitabı Sağım Solum Önüm Arkam, bir yanıyla tüm bu mekânların ruhlarına bir hürmet niteliğinde. Ortadan kaybolduğunda genelde kitap okuyor. En çok Rus ve İngiliz klasiklerini ve psikolojik gerilim romanlarını seviyor.

Sağım Solum Önüm Arkam / Yeşim Erdem
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 512
Fiyat: 40,00 TL


Isi & Ossi : Kalp çarpıyorsa yumruk inmez

Pazartesi, Şubat 17, 2020
Fakir ve isyankar oğlanlar zengin kızların kalbine girmeye devam ettikçe kurgu da ondan beslenmeyi sürdürüyor. Zengin kız ile fakir oğlanın klişesi “Love Story” ile 1970 yılında zirveyi yapmış olsa da aradan geçen elli yıla rağmen albenisini koruyor. Statü farklılıkları ile karakter zıtlıklarından beslenen romantik komedilerin sonu gelmiyor. Bunca klişeye, finalinin tahmin edilebilirliğine rağmen zevkle izlenmeye devam ediyorlar. Sonu baştan belli filmlerin son örneği Netflix’ten geldi. Almanya yapımı romantik komedi “Isi & Ossi” 14 Şubat itibariyle seyirciye sunulmuş durumda.

Bavyeralı Oliver Kienle’nin yazıp yönettiği film bol ödüllü yönetmenin üçüncü uzun metrajı. Görece en hafif filmi aynı zamanda. İki kısa filmin ardından ilk uzun metrajına soyunan ve suç draması “Bis aufs Blut - Brüder auf Bewährung” ile ödül avcısına dönüşerek iyi başlangıç yaptıktan sonra uzun süre sessiz kalmıştı Kienle. 2017’de gerilim “Die Vierhändige” ile döndüğünde de iyi karşılanmıştı. Suç dünyasından uzak kalmayarak bir yıl sonra “Bad Banks” dizisi ile televizyona geçiş yapmıştı. Bu yolun devamı da Netflix olmuş. Standart bir romantik komediyle türünün dışına çıkmış gibi görünse de yine suç dünyasını sos olarak eklemeyi ihmal etmemiş. İyi de bir kadro kurmuş. “Dark” ile yıldız konumuna yükselen Lisa Vicari kuşkusuz filmin ilgi çekmesinin ana sebebi. Yine dizi dünyasından Dennis Mojen de ona eşlik ederken, Ernst Stötzner, Christina Hecke, Langston Uibel, André Eisermann, Lisa Hagmeister ve Walid Al-Atiyat kadroyu tamamlayan isimler.

Anlatıcılar üzerinden iki ana karakterini tanıtarak başlayan film, hız kesmeden Isi’nin onca zenginliğin içinde yaşadığı mutsuzluğu ve isteklerine kavuşamamasını gösteriyor. Almanya’nın en zengin elli ailesinden birinin biricik kızı üniversiteye gitmek yerine New York’ta aşçılık okulunda şekillendirmek istiyor geleceğini. Ailesinin büyük baskısı, habersiz olduğu para yedirmelerle ipleri kendi ellerine almak istiyor. Ossi de tam zıttı. Başarısız hırsız dedesi hapiste, alkolik annesi borç içinde benzinci işletmeye çalışıyor. Tüm bu sorunların arasında her yere yetişmeye çalışan Ossi, profesyonel boks kariyerine ilk adımı atacağı maçın hazırlığında. Sorunları çözecek tek şeyse Isi’de fazlasıyla olan şey: Para. Hız kesmeden ikiliyi karşılaştıran film, Isi’nin ücreti karşılığında sevgili rolü yapma teklifiyle şekilleniyor.

Evet konu klişe, her şey çok tahmin edilebilir ama Kienle’nin çok iyi bir senaryosu var. Capcanlı, enerjik ve komik. Ana karakterlerini kısa sürede sevdirdikten sonra yan karakterle de akılda kalıcı anlara ve bolca kahkahaya yol açıyor. Çatlak dede, tuhaf elemanlarla dolu hamburgerci, yakın arkadaşlar, beceriksiz avukat gibi yan karakterlerle öyküyü genişleterek bu bağdan seyircinin hazır olduğu komik sahneleri çıkarıyor. Ana öyküdeki romantizmden çok komediye ağırlık veriyor diyebiliriz hatta. Vicari ile Mojen’in de kimyaları tutmuş. Kadronun geri kalanı da onlara ayak uydurunca sempatik ve sevimli bir ekip oyunu çıkmış ortaya. Yeni bir şey olmasa da saat gibi işleyen senaryo ile hızlıca akan film fazlasıyla tatmin edici. Atmosferi de iyi kurulmuş. Yer altı kulübüne de gidiyor, zengin malikanesine de. Müziklerinin de canlılığa katkısı büyük. Bir söylemi de var. Zengin insanların mutsuzluğuna dair savunmasını yaparken de mantıklı argümanlar kuruyor. Uçmuyor, yolundan şaşmıyor. Devam filmine pas atması da mantıklı. Devamı gelsin de izleyelim hissini daha ortasında veriyor zira. 

“Isi & Ossi” klişelerin doğru kullanıldığında seyirci dostu da olabileceğini gösteren başarılı örneklerden. Antrenörünün Ossi’ye aklı başka yerdeyken kendini çalışmaya vermediğinde hatırlattığı gibi: Kalbin çarpıyorsa yumruk atamazsın. Kalbi fazlasıyla atan film de tüm klişelerine rağmen yumruk yemiyor ve ayakta kalıyor. Tam da sevgililer günü yayımlanan film sevimli, sempatik, tempolu bir ilişki güzellemesi. Romantik komedi izleyicisi için yüz on üç dakikalık ziyafet. Bolca güldüreceğine şüphe yok.


Semboller, Çatışmalar ve Gerilimle Kurgulanmış Bir Roman: Geceye Uyananlar

Pazartesi, Şubat 17, 2020
Kafka Kitap’ın Türk Edebiyatı adına yaptığı en güzel işlerden biri olan Cahide Birgül kitaplığını kataloğuna almasının ikinci adımı “Geceye Uyananlar” ile geldi. Birgül’ün ikinci romanı yayınlandığı döneme okurlarda iz bırakmış önemli eserlerden. Ne mutlu ki romana yeniden kavuşuyoruz. Cahide Birgül romanlarını ısrarla tavsiye ederken pası da bültene atayım.

90’ların sonunda kaleme aldığı kitaplarıyla Türk edebiyatına güçlü bir giriş yapıp erken bir vakitte aramızdan ayrılan Cahide Birgül, Kafka Kitap etiketiyle tekrar aramızda! Birgül’ün 2000 yılında yazdığı romanı Geceye Uyananlar, Meltem Gürle’nin değerli sunuşuyla okurla bir kez daha buluşmaya hazır! 

Bir aileyi aile yapan nedir? Cahide Birgül, ikinci romanı Geceye Uyananlar’da bu soruyu sorarken, suç mahalli olarak evi, suç ortaklığı olarak da aileyi mercek altına alıyor. 

Suçluluk duygusuna esir düşmüş, sevgisizliğini, bastırılmış hislerini, iktidar arzusunu yönetmeye çalışan “teşkilat” mensubu Haluk; ağabeyinin kriminal hayatının gölgesinde kendini bulmaya çabalayan, kuşatılmış kız kardeşi Nilüfer ve tüm ailenin gizlerinin, ayıplarının cisimleştiği zihinsel engelli kardeşleri Memo… Şiddet, cinsellik ve siyasi tarih ekseninde gelişen olaylar, birlikte yaşayan ancak herhangi bir kesişim kümesi bulunmayan bu üç kardeşin hayatını şekillendirirken her birini yavaşça uçuruma doğru sürükler ve gecenin sonsuz karanlığına hapseder. Hikâye, 90’ları karakterize eden kötücül, kirli ve “derin” ilişkilerin çekirdek aileden topluma akışının neden ve sonuçlarını çarpıcı bir şekilde ele alırken faili meçhulleri, Cumartesi Anneleri’ni ve kayıpları hem failin hem de mağdurun gözünden aktarır. 

Cahide Birgül suçların, organize kötülüğün en masumane ve en kabul edilebilir olandan filizlenmesini, aile yadigârı nesne ve sembollerin psikanalitik dökümünü soluksuz bir akış içinde verirken, aslında hiç yabancısı olmadığımız halde, ürkütücülüğünün ayırdına mesafe koymadan varamadığımız meseleleri karanlıklardan, gölgelerden ve uykulardan çekip çıkararak gözler önüne seriyor.

Geceye Uyananlar, Meltem Gürle’nin değerli sunuş yazısıyla, yeniden okurlarıyla buluşuyor.

Cahide Birgül, 1956 yılında Ankara’da doğdu. Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi Mimarlık bölümünden mezun oldu. Pazartesi dergisi ve Radikal gazetesinde yazılar yazdı. Kaleme aldığı radyo oyunları TRT Ankara Radyosu’nda seslendirildi. Emin Bey Pansiyonu adlı oyunu 1999 Devlet Tiyatroları Tiyatro Oyunu Yarışması’nda üçüncülük kazandı. Birgül, 2009 yılında hayata veda etti. Yazarın tüm romanları yayınevimiz tarafından yayınlanacaktır.
Romanları: Gölgeler Çekildiğinde (1998), Geceye Uyananlar (2000), Ah Tutku Beni Öldürür müsün (2004), Eflatun Koza (2009).
Söyleşi: Aklın Yolu Birdir – Talat Halman’la Söyleşiler (2003)

Geceye Uyananlar / Cahide Birgül 
Dizi / Tür: Kafka Türkçe Edebiyat / Roman 
Yayım Tarihi: Şubat, 2020
Sayfa Sayısı: 333
Fiyat: 29,50 TL


Astro Mike'tan Büyük Hayallere Dair Umut Dolu Bir Kitap : Astronot

Pazartesi, Şubat 17, 2020
April Yayınlarından bilim ve bilim kurgu sevenlere müjde var. Mike Massimino'nun 2016 yılında yayımlanan ve New York Times çoksatan listelerine girmiş müthiş hayat öyküsü “Spaceman: An Astronaut's Unlikely Journey to Unlock the Secrets of the Universe” artık Türkçede! Deniz Öcal’ın dilimize kazandırdığı “Astronot” evrenin gizemlerini çözen Mike Massimino'nun olağanüstü hikâyesi.  Massimino size astronot tulumunu giydirip fermuarını çekiyor, artık yer çekiminin olmadığı bir maceranın parçasısınız. Astronot Mike Massimino'nun öyküsü, uzayın bilinmeyen sırlarını konu edindiği kadar önemli hayat dersleri içeren, iyi bir ekibin ve çok çalışmanın değerini vurgulayan bir el kitabı; azmin zaferinin hikâyesi. Kitabı merakla beklerken pası da bültene atayım.

Saatte 28 bin km hızla giden dev bir rokete bağlısınız. Gece ile gündüzü tek bakışta ayırabiliyorsunuz. Ve biliyorsunuz, bu turistik bir seyahat değil. Hubble Teleskobu size emanet! En ufak hatanız bize çok pahalıya patlar. Uzayın sırları çözülmeyi bekliyor.

Mike Massimino size astronot tulumunu giydirip fermuarını çekiyor, artık yer çekiminin olmadığı bir maceranın parçasısınız. 

"Her astronot neslinin bir anlatıcıya ihtiyacı vardır. Mizahı, tutkuyu, hayalleri kaleme alacak bir isme. Mike Massimino o anlatıcı. Mike Massimino o astronot."
Neil Degrasse Tyson

"Çok çalışmanın sizi uzaya bile nasıl taşıyacağını, diplerden başlayıp yükseklere çıkan bir insandan okuyun." 
Bill Nye the Science Guy  

"Astronot'u okuyun ve imkansıza ulaşmak için ilham ve cesaretle dolun." 
Brian Greene 

Uzaydan ilk tweeti atan Astro Mike’tan büyük hayallere dair umut dolu bir kitap. Azim ve cesaretin insanı ve evreni değiştirmesinin benzersiz hikâyesi: Astronot.

Astronot / Mike Massimino
Orijinal Adı: Spaceman
Çeviri: Deniz Öcal
Kategori: Otobiyografi
April Yayıncılık, Şubat 2020
Sayfa Sayısı: 280
Etiket Fiyatı: 28 TL

Valhalla : Işığın Çocuğu

Cumartesi, Şubat 15, 2020
“Vikings” dizisinin altı sezonu devirmesi, “Thor”un büyük gişe filmi olarak sağladığı başarı derken İskandinav mitolojisine beslenme kaynağı olarak dönüşün meyveleri toplanmaya devam ediyor. Diğer mitolojilere göre halen işlenmemiş ve taze göründüğü için yapımcıların ilgisini çekerek yeni örnekler için kolları sıvamalarını sağlıyor. 2019 yapımı “Valhalla” dört ülke ortaklığıyla dikkat çeken son örneklerden. Danimarka, Norveç, İsveç ve İzlanda ortaklığıyla kuzeyi kapsayan proje bölgenin de büyük işlerinden biri olarak hayli gösterişli. Köklerini çizgi roman serisinden alan film meraklılarıyla buluşmak üzere malum sitelere düştü.

Peter Madsen’in ünlü klasiği daha önce de uyarlanmış. 1984’te oyuna dönüştürülmesiyle ünü dünyaya yayılan bir klasiğe dönüşmüş. 1986’da da animasyon filmiyle çıkmış izleyici karşısına. Quark karakterinin sevilmesi üzerine altı kısa çizgi filmle döneme damga vurmuş. Bu kez büyük prodüksiyonla dönmüş. Senaryoyu Adam August ile birlikte kotaran Fenar Ahmad uyarlamanın arkasındaki isim. İkilinin birlikte ikinci işleri… 2017’de suç draması “Underverden” ile iyi iş çıkarmakla kalmamış ödül avcısına dönüşerek başarılarını perçinlemişlerdi. “Bedrag”ın üçüncü sezonunda senaryo grubunda bulunan August ülkesinin yükselişteki senaristlerinden biri olarak sivriliyor. 2006’da “Nice to Meet You” dokümanteriyle başlayan Fenar Ahmad’ın yolu ise biraz daha uzun olmuş. 2008’de kısa metraj “Mesopotamia”, 2009’da dökümanter “Den perfekte muslim” derken 2010’da kısa metrajı “Megaheavy” ile festivallerin gediklisi olmuş ve beş ödülle de adını duyurmuş. Dört yıl sonra ilk uzun metraj sınavını müzikli drama “Ækte vare” ile vermiş. Vasatı aşabilse de beklediği etkiyi görememiş. 2017’de yolları Adam August ile kesiştiğinde aradığı başarıyı yakalamış. İki ismi de artık tanıdığımıza göre oyuncu kadrosundan söz edebiliriz. “Under sandet” ile adını duyurarak Amerikan gişe filmlerinin Avrupalısı statüsüne transfer olan Roland Møller “Thor”u canlandırırken, Salóme Gunnarsdóttir, Jacob Lohmann, Patricia Schumann, Andreas Jessen, Stine Fischer Christensen ve Lára Jóhanna Jónsdóttir gibi kuzey polisiyelerini izleyenlerin aşina olacağı simalar da ona eşlik ediyor. Cecilia Loffredo da küçük yıldızı adayı ilk oyunculuk denemesinde.

Küçük bir hikayeyi animasyonla anlatarak başlayan “Valhalla”, Røskva, Tjalfe ve ailesiyle tanıştırıyor bizi. Sıradan ölümlülerin hayatı Thor ve Loki’nin onları ziyaretiyle değişiyor. Evlerine misafir olan Thor, keçisiyle aileyi doyururken bir uyarıda bulunuyor. “Kemikleri ayırın. Yarın çekicimle yeniden dirilteceğim.” Fesatlığın tanrısı Loki durur mu, Tjalfe’yi ayartarak bir kemiğin kırılmasını sağlıyor. Sabah durumu fark edince sinirlenen Thor’u sakinleştiren Loki, Tjlfe’nin cezasını da belirliyor. Hizmetçi olacak. Dönüş yolunda arabaya gizlice bindiği belli olan Røskva ile Valhalla’ya dört kişi olarak dönmeleriyle olaylar başlıyor.

Valhalla, kökleri irdelendiğinde pek çok masaldan izler bulunabilecek bir konuya sahip. Bir kehanet, korkunç dev kurt, tanrıların arasındaki kavgalar, barbar baş düşman derken dallanıp budaklanan konunun öznesi kurt ile bağ kurabilen sıradan ölümlü oluyor. Tahmin edilebilir bir konuya sahip. Bildik hikayeyi, defalarca işlenmiş sıradan insanın kurtarıcı olduğu kehaneti işliyor. Senaryo anlamında klişelerle dolu olmasının mahsuru yok. Geriye işin seyir kısmı kalıyor. Bu konuda hayli başarılı bir film var karşımızda. Teknik anlamda başarılı, atmosferi gayet iyi kurulmuş, oyunculukları gayet iyi. Diyalogları da tamamlayıcı olarak kullanıyor. Başka diyarlara gidiş konusunda seyircinin algısını zorlamama tercihi de mantıklı. Seyircisini başka diyara götürse de tanıdık bir yerde olduğu hissini sonuna kadar veriyor. Dev kurt Fenrir de sırıtmıyor. Efektler de başarılı. Senaryonun en büyük artısı Thor’u, Odin’i tanrıları anlatmak gibi bir derdinin olmaması. Seyirciyi bilgilendirmek gibi bir derdi yok. Zaten biliyorlardır düşüncesiyle olaya odaklanıyor. Karakter oluşturmaya çalışarak savrulmuyor. Öyküsünü anlatma derdini başarıyla uygulayan bir film. Tempoda, akıcılıkta da bir sorunu yok. 

“Valhalla”, İskandinav mitolojisine meraklı olanların keyif alacağı yüz beş dakika vaat ediyor. Geri kalan izleyici içinse yeni bir şey yok. 

The Ghost Bride : Öte Diyarın Gelini

Cuma, Şubat 14, 2020
20 yaşında bir kadın, çocukluk aşkı doktor, bir cennet muhafızı, annesine baskı yapan ölü bir oğul, ölüler diyarı ile faniler arasında açılan kapılar, hayaletler ve rüyalar. İlginç bulanlar için Netflix’in Ocak yenilerinden “The Ghost Bride”un ilk sezonu yayında. Doğaüstü gerilim ile romantizmi birleştirerek birer parça da komedi ve aksiyon ekleyerek sunan Tayvan ve Malezya ortaklığı dizi bir roman uyarlaması. 

Çin kökenli Malezyalı yazar Yangsze Choo’nun 2013 yılında yayımlanan romanı “The Ghost Bride”, gördüğü ilgiyle birçok dile çevrilmiş ve bulduğu yankıyla bizde de raflara düşmüş. Başarılı ilk roman olarak 2017 yılında “Hayalet Gelin” adıyla Doğan Kitap’tan “Ruh ölümsüzse aşk da ölümsüzdür” sloganıyla raflara düşse de pek ilgi görmemiş ve zaman zaman indirim sepetleri ile promosyon kitabı olarak baskısı tüketilmeye çalışılan romanlardan. Bizim aksimize dünyada çok satar raflarının gediklisi olan romanın uyarlaması kaçınılmaz olunca Netflix’in mandarin dilindeki ilk üç dizisinden biri olduğu 2019’un ikinci yarısında açıklanmış. Uyarlamayı Kai-yu Wu üstlenirken, Yasmin Yaacob ve Dan Hamamura da ile birlikte senaryoyu kotarmış. Flash Gordon”, “Hannibal”, “The Flash” ve “Deception”da aldığı görevlerle tanınan Wu, ilk kez bir dizinin başında. Oyuncu kadrosu da Huang Pei-jia, Wu Kang-jen, Ludi Lin ve Kuang Tian gibi ülkenin tanınmış yıldızlarından oluşuyor. Yerel anlamda başarılı bir cast olduğunun çizelim.

19. yüzyıl Malaya’sındayız… Yıl 1890. Zengin ve soylu Lim ailesinin oğlu Tian Ching ölmüştür. Anma törenine babasıyla birlikte giden Li Lan törende ilginç bir teklif alır. Madam Lim, Li Lan’a ölmüş oğluyla evlenmesi teklifinde bulunur. Evliliğin iki tarafında çıkarına olacağını belirtir. Li Lan’ın babası Bay Pan’ın borçları temizlenecek, Tian Ching’in da ruhu yalnız kalmayacaktır. Teoride mantıklı görünen teklifi Li Lan reddederken, babası da 20 yaşındaki kızının hayalet gelin olmayacağını belirterek konuyu kapatır. Bay Pan’ın iş seyahatinde hastalanması da konuyu tekrar açar. Rüyalarına giren Tian Ching’den yardım isteyen Li Lan bu kez yeni bir teklifle karşılaşır: Katilimi bul baban iyileşsin. Teklifi kabul eden Li Lan, katili bulmak üzere kolları sıvar.

Li Lan’ın katili arama macerasında işleri arapsaçına çeviren şeyler de oluyor elbette. Eve dönen çocukluk aşkı Lim Tian Bai ile durumlar karışık. Tian Bai hem baş şüphelidir hem de nişanlısıyla dönmüştür eve. Lim malikanesinde araştırma yaparken bir de cennet muhafızı olaylara dahil olur ve işler iyice karışır. Altı bölümden oluşan dizi, konusunu olabildiğince basit ve anlaşılır şekilde işliyor. Korku/gerilim öğeleri ağırlıklı ilk bölümüyle gayet iyi başlıyor. Sonraki bölümlerde konusunu derinleştirerek ilerliyor. İlginç karakterler ve detaylarla bir yandan doğa üstü gerilim diğer yandan da romantik komedi izleyicisine mavi boncuk dağıtıyor. Teknik anlamda gayet başarılı, senaryosu tatmin edici. Yer yer komediye de göz kırparken en büyük eksisiyse bölüm sürelerinin uzunluğu. Ölüler diyarında geçen bölümlerde gerilimi bir türlü arttırmayıp türler arasında çok savrulması tempoyu düşürüyor. Bu dağınıklığın tahminleri zorlaştırması gibi bir artısı da var elbette. İyi bir sezon finaliyle biten dizi ikinci sezona göz kırpmayı da ihmal etmiyor.

Netflix’in dört başı mamur dizilerinden biri olarak ülkesi dışında pek ilgi göreceğe benzemeyen “The Ghost Bride”, geleneksel yapısı, atmosferi, zengin beslenme kaynakları ve ilginç konusuyla Uzakdoğu dizileri meraklılarının ilgisini bekliyor. Elbette beklentiyi düşük tutmak kaydıyla. Genel izleyicininse ilk bölümü bitirme zorluğu yaşayacağı ve sıkıntıdan patlayarak uzaklaşacağı aşikar.


To All the Boys P.S. I Still Love You : Son Mektup, İlk Aşk

Perşembe, Şubat 13, 2020
İlk aşk güzel şeydir. Nihayet o beklenen el tutulmuş, birlikte ilklere imza atma hissi sevindirmiştir. Ya geçmişten bir mektup yeniden ortaya çıkar da işleri değiştirse? Mevcut ilişkiyle çocukluk aşkı arasında bir seçim söz konusu olursa? 2020 yapımı gençlik filmi “To All the Boys: P.S. I Still Love You” bu soruların cevabını arıyor. Netflix’in 2018 yapımı “To All the Boys I've Loved Before”un devam filmi 12 Şubat itibariyle yayında.

Genç yetişkin kategorisi kitaplarının okurlar üzerindeki etkisi artarak sürüyor. Bu etkilerden birine sahip “To All the Boys” üçlemesi 2014 ve 2017 yılları arasında yayımlanmış ve kısa sürede fenomen haline gelerek çok satar ünvanını almış. Jenny Han’ın üçlemesi dilimize de çevrilmiş ve “Sevdiğim Tüm Erkeklere” adıyla Pegasus yayınlarının şık cildiyle okur karşısına çıkmış. Filme dönüşmesi de sürpriz değil elbette. Aslında epey basit ve klişe bir konuyu işleyen üçlemenin bu kadar sevilmesi biraz şaşırtıcı ama genç yetişkin kategorisine hakim bir okur olmayınca karşılaştırma şansımız da yok. Basit ama sevimli bir üçleme olarak özetleyim en iyisi. Türün diğer örnekleri gibi filme uyarlanmasına karar verilmesi ilk romanın fırtınalar estirmesi sırasında gerçekleşmiş. Hakları alındıktan sonra üç yıllık bekleme sürecinin ardından 2017’de kollar sıvanmış ve 17 Ağustos 2018’de izleyiciye sunulmuş. Gösterilen ilgi ve okurların beğenisi üzerine doğal olarak devam filmi gelmiş. Zaten baştan planlanan üçlemenin ikinci adımı aynı zamanda Netflix açısından da seriye dönüşen ilk filmlerden biri olma özelliğini taşıyor. Kadro aynen korunurken değişiklik sadece yönetmen koltuğunda olmuş. Senaryoyu yine Sofia Alvarez ve J. Mills Goodloe kotarmış. Susan Johnson koltuğu Michael Fimognari’ye devretmiş. Korku/gerilimlerin görüntü yönetmeni olarak tanıdığımız Fimognari ilk yönetmenlik denemesine soyunmuş. “The Haunting of Hill House” ve “Doctor Sleep”de iyi iş çıkaran yönetmen şu sıralar serinin üçüncü filminin post-prodüksiyon aşamasıyla uğraşıyor. Elbette yönetmekle kalmamış görüntü yönetmenliğini de üstlenmiş. Oyuncu kadrosu korunmuş demiştik. Lana Condor, Noah Centineo, Janel Parrish, Anna Cathcart, Trezzo Mahoro, Madeleine Arthur ve Emilija Baranac’ın başını çektiği kadro uyumlu ve birbirini iyi tamamlıyor. Condor ve Centineo yükselişteki yıldızlar olarak günden güne parlıyor. Hatta filmin izlenme sebeplerinden biri olarak gösteriliyorlar.

Gayet basit konusuyla ana karakterini sevdirerek başlayan ve genç kızın aşk ile verdiği sınavı işleyen serinin ilk filmi platonik aşklarına yazdığı mektupların saklandığı yerden çıkıp postalanmasıyla başlayan süreci anlatıyordu. Sıcak, samimi ve tempolu bir film olarak seyircinin gönlünün kazanmıştı. Beş mektup yerlerine ulaştıktan sonra aranan aşkın bulunmasıyla beklenen finali de yapmıştı. İkinci film de hemen ardından başlıyor. On altı yaşındaki sıradan lise öğrencisi Lara Jean, kendini beklemediği aşkın içinde bulmuştur. Rol yaptıkları Peter ile ilişkileri başlamıştır. İlk ilişkisinin heyecanını yaşayan Lara Jean, okulun en popüler erkeği ile birliktedir ama kaygıları da vardır. İlişki iyi gitmektedir. Hatta birbirlerine kalp kırmama sözü bile vermişlerdir. Çocukluk aşkı John Ambrose’un mektuba cevap vermesiyse huzuru kaçırır ve her şeyi değiştirir. Geçmişten gelen aşk duyguları değiştirir ve Lara Jean “bir kız aynı anda iki çocuğa aşık olabilir mi?” sorgulamasına girişir.  

İlk filmin izleyicisi ve üçlemenin okuru için keyifli anlar vaat eden film, geri kalan izleyici için herhangi bir albeni taşımıyor. Öyle güzel kızlar, yakışıklı oğlanlar da yok. Defalarca işlenen konu yine işleniyor. Günümüz gençlerinden derinlemesine sorgulamalarla dolu bir film beklemek hayal olur zaten. Son derece basit bir formülle oluşturulmuş bir bütünün ikinci evresinde iki erkek arasında kalan genç bir kızı izliyoruz hepsi bu. Akılda kalıcı sahneler, diyaloglar ya da özgün herhangi bir şeye rastlamadan ilerliyor. Buna rağmen senaryo kıvrak, her şey toz pembe, herkes sempatik ve eğlence odaklı. Klişelerle bezeli işleyiş tahmin edilebilir ve isteklere uygun finalle seyircisini mutlu etmek üzere çekilmiş. Onlar da bu durumdan gayet mutlu olunca bize pek bir şey kalmıyor. 101 dakikalık süresini vasat bir romantik komedi olarak geçiren izle unut örneği sadece rom-kom olsun çamurdan olsun diyenlere hitap ediyor. Geri kalanların mutluluğu klasiklerde aramasında fayda var.


Sempé'nin çizgileriyle 'terapi' ve diğer şeyler...

Pazartesi, Şubat 10, 2020
Ünlü Fransız karikatürist Jean-Jacques Sempé Terapi ve Diğer Şeyler adlı özel koleksiyon kitabında, suçluluk duygusu altında ezilen çağımız insanı ile kendini ruh bilimine ''adamış'' terapistlerin eksantrik ilişkisini ele alıyor.  

Hayatın üstündeki toz tabakasını ince uçlu kalemleriyle itinayla kaldıran Sempé, gözünü bu kez şaşkın tedirginlere, yorgun terapistlere dikiyor…

Günümüzün en gözde sakinleşme, kendini bulma ritüellerinden biri olarak gösterilen terapi seanslarının toplum üzerindeki yansımalarını her zamanki naif üslubuyla eleştiren sanatçı; çoğu zaman sözsüz, yer yer de yazıyla tamamladığı karikatürleriyle, danışan ve terapist arasında gelişen iletişimin niteliğini de sorguluyor.

Her gece aynı rüyaya yatanlar, gerçeği kabullen(e)meyip sahte mutluluklarla kendini avutanlar, yaptığı veya yapmayı aklından geçirdiği ufacık bir şeyi zihninde büyütüp duranlar... Aldatanlar, aldatılanlar; kalp kıranlar, kalbi kırılanlar ve onları özüne yaklaştırıp iç seslerini keşfetmelerine önayak olanlar. Terapistler! Evet, ufacık bir sorunun çözümü bazen kısacık bir terapi seansı kadar yakınınızda durabilir. Ama tam tersi de olabilir! Aslolan inanmak, kararlı davranmaktır. Ya da bunların hiçbirine inanmayıp kendi duygularının efendisi olmaktır...

İnsan ruhunun inceliklerini, komik ve derinlikli bir üslupla çizgiye döken bu nüktedan derleme, hem derdine deva arayanların hem de dertlere deva olanların hayatlarından anlık kesitler sunuyor.

Çoksatan kitapları ve sansasyonel karikatür çalışmalarının yanı sıra New York Times, Paris Match, New Yorker gibi gazete ve dergilere yaptığı çizimleriyle tanınan Sempé, Terapi ve Diğer Şeyler'de, kadın-erkek ilişkileri ve toplumsal hezeyanlar ekseninde duygusal gelgitler yaşayan terapiseverler ile terapisevmezlerin hislerine tercüman olmaya çalışarak onların ruhlarını sağaltıyor.

Jean-Jacques Sempé : 1932 yılında, Bordeaux'da doğdu. 60'lı yıllardan beri süregelen kariyeri boyunca Marcellin Caillou, Martin Pebble ve Raoul Taburin gibi meşhur tiplemeler üretti. Asteriks ve Red Kit'in de yazarı René Goscinny ile birlikte ünlü Pıtırcık serisini yarattı ve büyük bir tanınırlığa kavuştu. İnce esprileri, ilk bakışta anlaşılmayan zarif kinayeleri ve müthiş istihza yeteneği, çalışmalarının temelini oluşturdu. L'Express, Télérama ve The New Yorker için karikatürler çizdi; Paris, Münih, New York, Londra ve Salzburg'da sergiler açtı. Hâlen Paris'te yaşayan çizer, dünyanın en ünlü karikatüristlerinden biridir.

Terapi ve Diğer Şeyler / Jean-Jacques Sempé
Türkçeleştiren: Damla Kellecioğlu
64 sayfa
Fiyat: 19,00 TL

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template