♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Sinema

Kitap Kritik

Dizi

Latest Updates

Ahlat Ağacı'nın senaristi Akın Aksu'dan ilk roman: Bir Taşra Köpeği

Çarşamba, Ocak 30, 2019
Ahlat Ağacı filminin ortak senaristlerinden ve oyuncularından  Akın Aksu, İlk romanı Bir Taşra Köpeği’nde ıssız taşrayı bilinenin aksine canlı, çok sesli bir taşra tablosuna dönüştürüyor.

Bir Taşra Köpeği’nin adsız kahramanı, bir sahil kentinde hayatını sürdürebilmek için tuvalet bekçiliğinden gazete muhabirliğine çeşitli işlere girip çıkarak, her biri bir öncekine benzeyen günlerini taşralı yarı aydınların hırslarla, küçük hesaplarla, ördükleri dünyasında geçirmektedir. Bu taşra kentinde günler birbirinin aynısıdır. Bu tekdüzelik bir zaman sonra kendine has bir taşra sıkıntısı ve gülünç hayatlar ortaya çıkarır. 

Okumuşuyla, okumamışıyla insanlar, hep bir adım ileriye gitme hayaliyle yaşarlarken, en ciddi konularda, hatta doğruları söylerlerken bile komik duruma düşmekten kurtulamazlar. Komik oldukları için mi konuşmaktadırlar,  yoksa konuştukça mı komik duruma düşmektedirler; bir süre sonra bu da taşradaki her şey gibi belirsizleşir. 

Taşrada bir şeylere heves etmenin, en baştan yenilmek ve komik duruma düşmek ile bağıntısı nedir?

Kahraman, kentin caddelerinde kaçınılmaz ölümünü bekleyen köpek gibi taşranın yazgısını yaşamaktadır.

Karakterlerinin her birinin düşlerle, sözcüklerle aşmaya çalıştığı taşra duvarı ancak ölümle aşılabilecek gibidir.

“Kapısı, yalnızlığa ve varoluşun kaçınılmaz çırpınışına açılan sıcak, uzun, sıkıcı bir yaz mevsimi. Amaçsız, istemsiz, adeta başka algı alanlarına eğilim duyan bir adam, yaz sıcağına teslim olmuş bilinciyle, Diyojen’in Feneri gibi dolaşarak, varlığımızın gezegendeki anlamını arıyor. Birbirinden pek de farkı olmaksızın sürüp giden günlerin içerisinde oradan oraya; kendisi için hiçbir anlamı olmayan sözlerin, düşüncelerin, inanışların arasında, sahipsiz bir gölge gibi dolanıp duruyor.”
Nuri Bilge Ceylan

Akın Aksu: 1986 yılında Çanakkale’de doğdu. Yükseköğrenimini Çanakkale’de tamamladı. Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan ile birlikte yazdığı Ahlat Ağacı filminin senaryosu ile tanındı.

Bir Taşra Köpeği / Akın Aksu
Roman
Doğan Kitap, Ocak 2019
256 Sayfa
28 TL


Kaouther Adimi'den "Zenginliklerimiz"

Çarşamba, Ocak 30, 2019
Ödüllü yazar Kaouther Adimi’nin imzasını taşıyan Zenginliklerimiz, Edmond Charlot adında Cezayirli bir kitapçının genç yaşta giriştiği muazzam yayıncılık ve editörlük serüveninin izlerini süren, sürükleyici bir roman.

Albert Camus ve Antoine de Saint-Exupéry dahil pek çok ünlü yazarın kariyerine yön veren Edmond Charlot’nun hayatına odaklanan eser, devletlerin büyük tarihlerine karşı üreten insanların küçük öykülerine kulak vermenin önemini vurguluyor.

Zenginliklerimiz kitabıyla “yirminci yüzyılın kaotik siyasi atmosferinde yaşam ve kültürel üretim” üzerine düşünmeyi de tetikleyen Adimi, yirminci yüzyıl Cezayir tarihini sömürgeci bakıştan uzak, hakiki ve çarpıcı bir dille okurlarına aktarmayı başarıyor.

Edmond Charlot, 1936 yılında Cezayir’de “Zenginliklerimiz” adında bir kitapçı açar. Bu kitapçı aynı zamanda genç yazarları teşvik eden bir yayınevi, edebiyatı ve Akdeniz kültürünü sevenler için bir buluşma yeri, kitap satın alacak parası olmayan halk ve öğrenciler için bir kütüphane, üretken bir sanat galerisi, kısacası bir kültür merkezi hâlini alır. Yıllara meydan okuyarak dünya edebiyatına yön verecek usta kalemlerin yetişmesine önayak olan bu kültür sanat yuvası zamana yenik mi düşecektir?

Okura, geçmiş ve şimdi olmak üzere iki farklı zamansal düzlemden seslenen Zenginliklerimiz, Edmond Charlot hakkındaki tarihsel arşivlerden yola çıkarak Cezayir kültürüne, tarihine ve edebiyatına madunun gözünden bakmamızı sağlıyor.

“Zenginliklerimiz çağlar arasındaki tek bağlantı olan edebiyat sevgisinin görkemli bir beyanı gibi.”  Olivia de Lamberterie, ELLE

Kaouther Adimi: 1986 yılında Cezayir’de doğan Kaouther Adimi, üniversite eğitimini Çağdaş Edebiyat ve Uluslararası İnsan Kaynakları Yönetimi alanlarında tamamladı. 2011 yılında Actes Sud tarafından yayımlanan ilk romanı L’Envers des autres ile Le prix de la Vocation Ödülü’nü aldı. Zenginliklerimiz romanı, 2017 ve 2018 yıllarında üç farklı ödüle layık görüldü. Yazar, çalışmalarını Paris’te sürdürmektedir.

Zenginliklerimiz / Kaouther Adimi
Türkçeleştiren: Damla Kellecioğlu
DeliDolu, Ocak 2019
188 sayfa, 34,00 TL

Yalnızca bedenin değil, tüm varlığın kutsal

Çarşamba, Ocak 30, 2019
Fransız filozof Simone Weil “Kişi ve Kutsal”da hak kavramını odağına alıyor, kişinin fiziksel görünüşüne ve fikirlerine bakılmadan kutsal olduğunu belirtiyor. Weil, insanların yüreğinin derinliklerinde, maruz kalınan ve tanık olunan onca cürüme rağmen, ona kötülük değil de iyilik yapılacağına dair yenilmez bir beklenti bulunduğunu söylüyor: “Her insanda kutsal olan, her şeyden önce işte budur.”

Bir insanda kişiliği, farklılığı ve görünüşü hariç her şey kutsal ve kutsallık saf iyilikten geçiyor… VakıfBank Kültür Yayınları’ndan (VBKY) çıkan “Kişi ve Kutsal” isimli kitapta bu düşünceyi geliştiren Fransız yazar Simone Weil, 20’nci yüzyılın en genç filozofları arasında anılıyor. 1942’de işgal altındaki Fransız toplumunun acıları karşısında ölüm orucuna başlayan Weil, bir sonraki sene tüberkülozdan yaşamını yitiriyor; hayatını kaybetmesinin ardından yayınlanan eserleriyle ölümsüzleşiyor. Weil’in yaşamının son yılında Londra’da kaleme aldığı, Türkçe’de ilk kez yayımlanan “Kişi ve Kutsal” da böyle bir eser. Yazarın düşünce dünyasının, deneme türündeki bu kitapla enine boyuna aktarıldığını söylemek mümkün. 

Kişiliğiniz beni ilgilendirmiyor
Weil, “Beni ilgilendirmiyorsunuz” cümlesinin, bir insanın gaddarlık yapmadan ve adaleti yaralamadan başka bir insana yöneltemeyeceğini belirterek başladığı kitabında, “Kişiliğiniz beni ilgilendirmiyor” cümlesinin ise yakın dostlar arasında sevgi dolu bir sohbette, o dostluktaki en hassas noktayı incitmeksizin kullanılabileceğinin altını çiziyor. Weil şöyle devam ediyor: “Aynı şekilde, biri kendini küçük düşürmeden şunu söyleyebilir: ‘Benim kişiliğim önemli değil’ ama ‘Ben önemli değilim’ diyemez. Kişiselcilik diye bilinen modern düşünce akımının söz dağarcığının hatalı olduğunun bir kanıtı bu.” 

Asla zarar veremem
Kitapta kişi kavramının koşulsuz eleştirisini yapan Weil, öncelikle kişiyi kutsaldan radikal biçimde ayırıyor: “İşte sokaktan geçen biri; uzun kolları, mavi gözleri, bihaber olduğum ama belki de basmakalıp düşüncelerin geçtiği bir zihni var. Onda benim için kutsal olan ne kişiliği ne de insani kişilik. Kutsal olan kendisidir. Onun tamamı. Kollar, gözler, düşünceler, her şey.” Weil kutsal olana, yaşanılan tüm olumsuzluklara rağmen, karşı taraftan beklenen iyilikle ulaşılabileceğini ifade ediyor: “Bebeklikten mezara kadar, her insan evladının yüreğinin derinliklerinde, işlenen, maruz kalınan ve tanık olunan onca cürümün deneyimine rağmen, ona kötülük değil de iyilik yapılacağına dair yenilmez bir beklenti vardır. Her insanda kutsal olan, her şeyden önce işte budur. İyi, kutsal olanın tek kaynağıdır. İyiden ve iyiye dair olandan başka kutsal yoktur.” 

Hak, kuvvete göre değişir
Kitapta, hak ve kişilik kavramlarının yetersiz olduğunu dile getiren ve bunu geliştirdiği düşüncenin temeline yerleştiren Weil, bunların insan hakları teorisinde kötü bir şekilde birleştiğini söylüyor. Çünkü Weil’e göre, hak/hukuk kavramı yalnızca ‘bölmeye, değiş tokuşa ve niceliğe’ değil, her şeyden önce kuvvete bağlı olarak güncelliğini koruyor. Hakkın yalnızca talep tonuyla savunulduğunu belirten Weil, “Dünyaya 1789’da tanıtılan hak kavramı, özündeki yetersizlikten dolayı, ona atfedilen işlevi yerine getirmekten acizdi. İnsani kişilik haklarından bahsederken yetersiz iki kavramı bir araya getirmek bizi pek uzağa götürmez” sözlerini kaydediyor.

“Kişi ve Kutsal”, hak kavramı ekseninde kişiyi kutsal kavramından ayıran, her insanda kutsal sayılanın, tüm kötülüklere rağmen karşıdan beklenen iyilik olduğunu vurgulayan felsefi bir deneme.

Kişi ve Kutsal Simone Weil
Sayfa sayısı: 72 
Fiyatı: 15 TL


Pulitzer Ödüllü Viet Thanh Nguyen, İlk Öykü Kitabı Mülteciler ile Kafka Kitap’ta!

Salı, Ocak 29, 2019
İlk romanı Sempatizan’la Pulitzer, Carnegie Madalyası, Edgar ve PEN/Faulkner’ın da dahil olduğu ona yakın ödül kazanan Viet Thang Nguyen’in ilk öykü kitabı Mülteciler, yirmi yılı aşkın sürede yazdığı ve çeşitli kaynaklarda yayımlanmış sekiz öyküsünü içeriyor. Mülteciler hem yazarın üslup ve anlatı ustalığını tescilliyor hem de yayımlandığı yıl itibariyle ABD başta olmak üzere tüm dünyada yükselen milliyetçi-muhafazakâr, dolayısıyla göç karşıtı siyasi pratiğe ve söyleme karşı sadece Vietnamlı mültecilerin değil, tüm dünyada bu travmaya maruz kalan insanların hakkını ve insanlığın değerini savunması nedeniyle çok kıymetli bir eser olarak görülüyor. 

Ağabeyimi denize bıraktığımız günden beri omzumda tünemiş oturan papağan eğildi ve ondan kurtulmanın tek yolunun konuşmasına izin vermek olabileceği geldi aklıma.

“Söylesene bana,” dedi papağan. “Neden ben hayatta kaldım da sen öldün?”
Ne kadar açık kalırsa kalsın asla kurumayacak gözlerle baktı bana. Annem yanılıyordu. Değişmişti ağabeyim, kanıtı da bu gözlerdi; tuzlu suda o kadar uzun kalmışlardı ki artık sonsuza dek açık duracaklardı.
“Sen de öldün,” dedi. 
“Daha bilmiyorsun sadece.”

Viet Thanh Nguyen’in son yirmi senede kaleme aldığı öykülerden oluşan Mülteciler, parçalanmış anayurtları ile yeni ülkeleri arasında sıkışıp kalmış insanların deneyimleri üzerinden kimlik, aile, yuva, göç ve Amerikan rüyası temalarını işliyor. 

“Herhalde petrol de öfke ve hüzün gibi dünyanın her yerinde bulunabiliyordu,
sadece nereye bakman gerektiğini bilmek yetiyordu.”

San Francisco’ya gelip eşcinsel bir çiftin yanına yerleşen Vietnamlı genç bir mültecinin yaşadığı derin kültür şokundan, bunamaya başlayan kocası tarafından eski bir sevgilisiyle karıştırılan bir kadının hüsran dolu günlerine; Ho Chi Minh Kenti’nden genç bir kızın, Amerika’da yaşayan ve onun sahip olmadığı her şeyi elde etmiş gibi görünen üvey ablası tarafından ziyaretine kadar göç tecrübesini en alışılmadık açılardan ele alan bu sekiz öykü, mültecilerin hayallerini ve karşılaştıkları güçlükleri, ışıltılı bir anlatıyla kayda geçiriyor.

2017 yılında Asya/Pasifik Asıllı Amerikalılar Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Mülteciler’de Nguyen, vatanından ayrılıp başka bir ülkede yuva kurmaya çalışan insanların özlemlerini, aynı zamanda yaşamımızın sınırlarını çizen kendimizi bulma yolculuğunda kurduğumuz ilişkileri ve beslediğimiz arzuları keskin, dolambaçsız, mizahi bir üslupla irdeliyor.

“Nguyen’in üslubu, yerinden yurdundan olma tecrübesini ve bir an sonra ne olacağını bilmeden yaşama halini en dokunaklı şekilde resmediyor.” - Joyce Carol Oates

VIET THANH NGUYEN, 1971 yılında Vietnam’da doğan Viet Thanh Nguyen, 1975 yılında ailesiyle ABD’ye göç etmiştir. İlk romanı Sempatizan (Kafka Kitap, 2017), 2016 yılında Pulitzer Edebiyat Ödülü ve Carnegie Madalyası başta olmak üzere pek çok ödüle layık görülmüştür. Nothing Ever Dies ve Race and Resistance gibi kurgudışı eserler de kaleme alan Nguyen, Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde İngiliz ve Amerikan Çalışmaları ve Etnisite profesörlüğünü ve Aerol Arnold İngiliz Dili Kürsüsü başkanlığını sürdürüyor.

Mülteciler / Viet Thanh Nguyen
İngilizceden Çeviren: Peren Gülmez   
Editör: Begüm Berkman
Yayım Tarihi: Ocak, 2019
Sayfa Sayısı: 173
Fiyat: 20 TL


Nietzsche'nin kendi kaleminden, Nietzsche felsefesinin özü : Putların Alacakaranlığı

Salı, Ocak 29, 2019
“Ahlaksal olgu diye bir şey yoktur. Ahlaksal yargı ile dinsel yargının ortak yönü, ikisinin de aslında olmayan gerçekliklere inanmasıdır. Ahlak, belli olayların bir yorumudur, daha kesin konuşmak gerekirse, yanlış bir yorumdur. Ahlaksal yargı da dinsel yargı gibi, gerçek kavramını, gerçek ile düşsel olanın ayrımını henüz içermeyen bir bilinçsizlik basamağıdır.”

Putların Alacakaranlığı, Nietzsche’nin felsefesinin mikro bir yansımasıdır. Filozofun 1888’de kısa bir sürede yazıp tamamladığı bu eser, Nietzsche’yi tüm düşünce hayatı boyunca meşgul eden meselelerin yoğun bir özeti niteliğini taşır. Aforizmadan denemeye geniş bir ölçeğe yayılan, biçim ve üslup bakımından Böyle Buyurdu Zerdüşt’le benzerlik gösteren Putların Alacakaranlığı’nda Nietzsche, hakikat kabul edilen değişmezlerin, putların sonunu müjdeler. Nietzsche’nin de dediği gibi, “Bu küçük kitap, büyük bir savaş ilanıdır,” doğa, akıl ve ahlaktan bahsederken kendini kutsallaştıran bütün putlara savaş açar.

FRIEDRICH WILHELM NIETZSCHE, 1844’te Prusya Krallığı’nın sınırları içinde yer alan Röcken’de doğdu. Yedi yaşında Yunanca ve Latince öğrenmeye başladı, klasik müzikle yine bu dönemde tanıştı. Müzik ve dil alanında gösterdiği özel yetenek, on dört yaşında ona dönemin nitelikli Protestan yatılı okullarından Schulpforta’nın kapılarını açtı. 1864’te Pforta’yı bitiren Nietzsche, aynı yıl Bonn Üniversitesi’nde teoloji öğrenimine başladı. 1869’da İsviçre’deki Basel Üniversitesi’nden gelen klasik filoloji profesörlüğü teklifini kabul etti. 1872’de ilk kitabı Trajedinin Doğuşu’nu yayımladı. Bunu David Strauss ve Richard Wagner üzerine çalışmaları izledi. 1878’de İnsanca, Pek İnsanca yayımlandı. 1882’de Şen Bilim’in ilk kısmı geldi. 1885’te Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü sadece kırk nüsha olarak yayımladı ve yakın dostlarına dağıttı. İyinin ve Kötünün Ötesinde, Ahlakın Soykütüğü Üstüne, Putların Alacakaranlığı, Deccal ve Ecce Homo, bu tarihten sonra birbiri ardı sıra yayımladığı geç dönem eserleridir. Nietzsche’nin eserleri din, ahlak, felsefe, bilim ve modern kültür üzerine eleştirilerdir. Düşüncesinin temelini Apollon-Dionysos ikiliği, güç istenci, Tanrı’nın ölümü, üstinsan ve ebedî dönüş oluşturur. Hakikatin nesnelliğini sorgulayan çalışmalarının etkisi 20. yüzyılda varoluşçuluğa, oradan da postmodernizme ve postyapısalcılığa kadar uzanır. 1889’da zihinsel çöküş yaşadı. 25 Ağustos 1900’de öldü.

Putların Alacakaranlığı Friedrich Nietzche
Çeviri: Regaip Minareci 
Dizi: Can Klasik
Tür: Düşünce
Sayfa sayısı: 102
Fiyatı: 14 TL
Yayın tarihi: 21 Ocak 2019


Usta çevirmen Celâl Üster, şiir, kültür, edebiyat ve çeviri alanındaki bilgi birikimini okurlarla paylaşıyor : Bir “Çevirgen”in Notları

Salı, Ocak 29, 2019
Bir insan elli yıldan fazla bir zamandır, editörlük, yayınevi ve dergi yönetmenliği, hele gazetecilik gibi başka uğraşlara da dalmasına karşın çeviri yapmadan edememişse, önüne gelen kitabı çevirmemiş, belirli bir beğeniye yaslanmaya özen göstermiş olsa da yarım yüzyılda doksana yakın kitap çevirmişse, ona “çevirgen” denmez de ne denir!

Usta bir çevirmen kadar bir kültür insanı ve edebiyatçı kimliğiyle de öne çıkan Celâl Üster’in bu uğurda yarım yüzyılı aşan serüvenine tanıklık ediyor Bir “Çevirgen”in Notları. Bu serüvenin anılar kısmında “çevirgen”liğe kendini ilk kez kaptırdığı çıraklık günlerini, Memet Fuat gibi bir ustanın yanında yetişmesini, Mamak Cezaevi’nin zorlu koşullarında çeviri uğraşında nasıl ısrar ettiğini anlatıyor. Bundan başka edebiyat sevgisine, tutkuyla çevirdiği yazarların kendisine verdiği esrikliklere, ustaların dünya şiirinden  olağanüstü dizelerin olağanüstü çevirilerine ve bazı çeviri analizlerine de yer veriyor bu yazılar. Ayrıca Karl Marx, James Joyce, J.L. Borges, George Orwell gibi büyük yazar ve düşünürlerin eserlerinin ülkemizdeki çeviri ve yayımlanma serüvenine ışık tutuyor.

“Bir ‘Çevirgen’in Notları’nın çeviri üstüne kuramsal bir kitap olmasından özellikle kaçındım,” diye yazıyor Celâl Üster, kitabın öndeyişinde. “Notlar, daha çok, yarım yüzyıllık bir çevirmenin bu uğraş için yelken açtığı dalgalı denizlerde geçirdiği ömrün bellekteki izdüşümleri…”

CELÂL ÜSTER, 1947’de İstanbul’da doğdu. İlkokulu Şişli Terakki Lisesi’nde okudu; İngiliz Erkek Lisesi ve Robert Academy’yi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenim gördü. George Thomson’ın Tarihöncesi Ege adlı yapıtının çevirisiyle 1983’te Yazko Çeviri dergisinin Azra Erhat Çeviri Ödülü’ne değer görüldü. İzlerimiz, Yeni Dergi, Yeni Adımlar, Aries, Sözcükler, Notos gibi dergilerde çevirileri yayımlandı. Gelişim Yayınları ve Adam Yayınları gibi yayınevlerinde ve AnaBritannica Genel Kültür Ansiklopedisi’nde editörlük yaptı. Belgelerle Türk Eczacılığı, National Geographic Fotoğraflarıyla İstanbul, Metropolis: Ana Tanrıça Kenti, Unforgettable/Unutulmaz Dizisi, Ortak Kültürel Miras: Birlik İçinde Çokluk  gibi kitapların editörlüğünü; 1982-1993 ve 2008-2014 arasında Cumhuriyet gazetesinin kültür editörlüğünü; ilk yayımlandığı yıllarda Cumhuriyet Kitap’ın, uzun yıllar P Dünya Sanatı Dergisi’nin, 2003-2008 arasında Can Yayınları’nın yayın yönetmenliğini üstlendi. Yeni Yüzyıl, Yeni Binyıl ve Radikal Kitap’taki “Yeryüzü Kitaplığı” yazılarını Cumhuriyet Kitap’ta sürdürdü. Robert Louis Stevenson, H.G. Wells, Jaroslav Hašek, James Joyce, Isaac Bashevis Singer, D.H. Lawrence,Julius Fucik!, Liam O’Flaherty, George Orwell, Wolfgang Borchert, Juan Rulfo, Iris Murdoch, Maurice Sendak, Roald Dahl, Jorge LuisBorges, İsmail Kadare, Mario Vargas Llosa, Paulo Coelho, Willis
Barnstone ve John Berger gibi yazarların yapıtlarının yanı sıra Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’su ve Lenin’in Devlet ve Devrim’i gibi Marksist klasikleri dilimize kazandırdı. Eski çağlardan günümüze ünlü yazarlar ve düşünürlerden özlü sözleri Sözü Özü, eski ozanlardan
sevda şiirlerini Aşk Olsun adlı kitaplarda bir araya getirdi. İngiliz ve Amerikan Edebiyatında Kısa Öykünün Büyük Ustaları adlı bir seçki hazırladı. Gazete ve kitap eklerinde yazdıklarından derlenen Körün Taşı adlı denemesi ise 2018’de yayımlandı.

Dizi: Can Çağdaş
Tür: Deneme
Sayfa sayısı: 255 
Fiyatı: 25 TL
Yayın tarihi: 21 Ocak 2019


Daniel Kehlmann’dan algılar, yanılsamalar ve gerçeklik üzerine iki roman: “Dünyanın Ölçümü” ve “Gitmeliydin”

Salı, Ocak 29, 2019
Daniel Kehlmann, romanlarında varoluş ile görünen arasındaki uyuşmazlıkla oyun oynamayı seven bir yazar. Yayımlanmasını izleyen kısa süre içinde kırk dile çevrilen Dünyanın Ölçümü, iki dâhinin arzularına ve zaaflarına mercek tutarken bilimin gerçeklik tasarımını da sorgulayan bir roman; katıksız hırslara nüktedan bir cevap.

18. yüzyıl sona ererken iki genç Alman birbirinden habersiz aynı hayali kurar: Bilimin ışığında dünyayı ölçmenin peşindedirler. Coğrafyacı Alexander von Humboldt bu uğurda Güney Amerika'nın balta girmemiş ormanlarında, sarp dağlarda, ilkel kabileler arasında mücadele eder, zehir tadar, obruklara, mağaralara, maden ocaklarına girer, volkanlara tırmanır. Bulduğu her gölü, her ırmağı, her dağı, her çukuru ölçer. Matematikçi ve astronom Carl Friedrich Gauss ise yaşadığı şehirden hiç çıkmaz; yaşamı formüllerden, hesaplamalardan ibarettir. Yıldızların tüm hareketlerini tek satırlık kısa bir formülde toplamayı düşler, zamanın bükülebileceğini müjdeler.

Çünkü dünyayı ölçmek onun sırlarını çözmek, dahası ona hükmetmek demektir. Nitekim insan aklı bunu başarabilir. Bu iki biliminsanının çabaları dünyayı değiştirir. Gelgelelim 1828’de Berlin'de bir bilim kongresinde karşılaştıklarında dünyanın onlara bir sürprizi olacaktır.

Gitmeliydin ise Daniel Kehlmann’dan tekinsizi deneyimlemek üzerine küçük bir kurgu; aşk ve evlilik, kimlik buhranları ve psikozlar üzerinden kolayca kâbusa evrilen derin bir öykü. Sonsuz evrende zamanı ve mekânı kırıp gerçekliği bir labirente hapseden öyküsüyle Gitmeliydin, okurunu karışık, şaşırtmacalı bir döngünün içine çekiyor.

“Burada, bu tepede yeni bir not defterine başlamam isabet oldu. Yeni çevre, yeni fikirler, yeni bir başlangıç. Temiz hava.”

Ötede buz mavisi dağların yükseldiği ücra bir tepede, puslu ormanlar arasındaki kiralık bir evde, Gitmeliydin’in anlatıcısının not ettiği ilk satırlar bunlardır.

Aralık ayı, Noel yakın. Çocuklu genç bir çift, bu tatil evini kiralar. Amaçları, hayatları üzerindeki baskıdan uzaklaşıp tazelenmektir. Adam senaryosunu yazacaktır; kadın ile çocuk ise onunla daha fazla vakit geçirmeyi arzu etmektedir. Fakat işler bekledikleri gibi gitmez; istemelerine rağmen dünyadan bir türlü kopamazlar. Nihayet koptuklarında ise geri dönmek için çok geçtir. Adam ile kadının evliliklerindeki kriz derinleşmiş, çocuk tuhaf hikâyeler anlatmaya başlamıştır; evde bazı eşyalar kaybolmaktadır ve sanki tüm odalar birbirinin aynıdır.

“En sevdiğim Alman romancı.”
Ian McEwan, The Sunday Times

“Kehlmann günümüzün en parlak, okuması en zevkli yazarlarından biri.”
Jeffrey Eugenides

DANIEL KEHLMANN, 1975’te Münih’te doğdu. Felsefe ve edebiyat bilimi öğrenimi gördükten sonra, Kant’ın “yüce” kavramı üzerine doktora yaptı. Yazıları ve denemeleri Der Spiegel, The Guardian, Frankfurter Allgemeine Zeitung gibi pek çok dergi ve gazetede yayımlandı. Öykü, roman, deneme ve eleştiri alanlarında ürün veren Kehlmann’ın yapıtları bugüne kadar pek çok ödüle değer görüldü. Yazar, 2001’den bu yana Almanya’daki çeşitli üniversitelerde konuk öğretim üyesi olarak ders veriyor. Mainz Bilimler ve Edebiyat Akademisi üyesi olan Kehlmann, Viyana ve Berlin’de yaşıyor.

DÜNYANIN ÖLÇÜMÜ
Çeviri: Ayça Sabuncuoğlu 
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 252
Fiyatı: 25 TL
Yayın tarihi: 21 Ocak 2019

GİTMELİYDİN
Çeviri: Ayça Sabuncuoğlu 
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 71
Fiyatı: 12 TL
Yayın tarihi: 21 Ocak 2019

Çağdaş Latin edebiyatının ustası Roberto Bolaño’dan Vahşi Hafiyeler : “Masum edebiyat yok.”

Çarşamba, Ocak 23, 2019
Canın sıkkın olduğunda okunacak kitaplar var. Hem de pek çok. Sakin olduğun zamanlar için de bir edebiyat var. Bence bu tür en güzeli. Bir de hüzünlü olduğun zamanlar için bir edebiyat. Ve neşeli olduğun zamanlar için bir başka edebiyat. Bilgiye susadığın zamanlar için de bir edebiyat var. Ve umutsuz olduğun zamanlar için de ayrı bir edebiyat var. Ulises Lima ile Belano’nun üretmek istedikleri edebiyat işte bu sonuncu türden bir edebiyattı.

1975’in son gününde “damardan gerçekçilik” akımının kurucuları Arturo Belano ile Ulises Lima ödünç aldıkları bir arabayla Meksika’dan ayrılırlar. Amaçları, uzun yıllar önce Sonora Çölü’nde kayıplara karışmış gizemli şair Cesárea Tinajero’nun izini bulmaktır. Belano ile Lima’nın kovalamacaya dönüşen arayışları ve sonraki yirmi yıla yayılan maceraları hem yakın dostları hem de dünyanın dört bir yanında yollarının kesiştiği kişiler aracılığıyla aktarılınca ortaya bir kuşağın öyküsü çıkar.

Çağdaş Latin Amerika romanının en önemli örneklerinden Vahşi Hafiyeler, sınırların ve türlerin birbirine karıştığı bir dünyada genç ve şair olmak hakkında: Latin Amerikalı ve sürgün olmak, yaşama ve ölüme olduğu kadar edebiyata da inanmak…

Tıpkı Cortázar’ın Seksek’i gibi çığır açıcı, muhteşem bir eser. İki binli yılların yeni edebî akımları bu eserin açtığı yolu takip edecekler.
Enrique Vila-Matas

ROBERTO BOLAÑO, 1953’te Şili’de doğdu. Çocukluğunu Şili’de, ilkgençliğini Meksika’da geçiren Roberto Bolaño yirmili yaşlarda Avrupa’ya giderek Katalonya’ya yerleşti. Geçimini bekçilik, mevsimlik işçilik, bulaşıkçılık gibi işlerden sağlarken bir yandan da şiirler ve romanlar kaleme aldı. İlk çocuğunun dünyaya gelmesinin ardından gelirini artırmak amacıyla düzyazıya ağırlık vermeye başladı. Vahşi Hafiyeler (1998) romanıyla Rómulo Gallegos ve Herralde ödülleri başta olmak üzere birçok ödül kazanmasıyla Latin Amerika edebiyatının Boom kuşağından beri en önemli romancısı olarak gösterildi, eserleri birçok dile çevrildi. 2003’te 50 yaşında Barcelona’da öldü.

Vahşi Hafiyeler / Roberto Bolaño
Çeviri: Peral Bayaz 
Dizi: Can Modern
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 784 Sayfa
Fiyatı: 50
Yayın tarihi: 21 Ocak 2019


Mahmut Yesari’den Eski İstanbul’un Sokak Hayatına Mizahi Bir Bakış : İstanbul’un Antika Tipleri

Çarşamba, Ocak 23, 2019
Mahmut Yesari, kıvrak kalemiyle eski İstanbul’un sokaklarında, meyhanelerinde “antika” tiplerin peşinde geziniyor. Her birini eğlenceli bir üslupla tanıtıyor ve 20. yüzyıl başı İstanbul’unun şehir hayatına dair keyifli bir okuma sunuyor.

Bugüne kadar gazete sayfalarında kalmış bu değerli yazılar nihayet günümüz okuruyla buluşuyor.

“[Mahmut Yesari’nin] asıl kıymeti hayatında kavranmış değildir, ölümünden ve nesillerden sonra değeri artacak ediplerdendir.”
Refik Halid Karay

“Mahmut Yesari, kendisinde ve benzerlerinin şahsında zürriyeti kurumaya yüz tutmuş bir bohem neslinin son mümessillerindendi. (…) Mahmut Yesari’nin ölümü, Türk edebiyatını ve gazeteciliğini benzeri az bulunur bir rikkat ve fazilet örneğinden mahrum bıraktı.”
Peyami Safa

MAHMUT YESARİ, 1895’te İstanbul’da doğdu. “Solak” anlamına gelen soyadı büyük dedesi hatta Yesari Mehmet Esat’tan alınmıştır. İstanbul Lisesi’nde ve Sanayi-i Nefise Mektebi’nde (Güzel Sanatlar) okuyan yazar, Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi’nde yedek subay olarak savaşmıştır. Gazeteciliğe Diken dergisine karikatür çizerek başlamış, daha sonra kendini roman ve öykü yazmaya vermiştir. Eserlerinde Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaya çıkan sosyal yapıya ve olaylara değinen  yazar, günlük yaşamı ve insan ilişkilerini ustaca işlemiştir. Otuz yıldan uzun süre geçimini kalemiyle sağladıktan sonra 19 Ağustos 1945’te, Yakacık Sanatoryumu’nda veremden ölmüştür.

İstanbul’un Antika Tipleri / Mahmut Yesari
Tür: Anlatı
Sayfa sayısı: 184 Sayfa
Fiyatı: 20 TL
Yayın tarihi: 15 Ocak 2019


Alakarga’dan Ocak Yenileri

Pazartesi, Ocak 21, 2019
Alakarga Yayınları 2019’u üç kitapla karşılıyor. Klasik İtalyan edebiyatının büyük ustası Luigi Pirandello’dan beş öykülük “Aydaki At”, René Girard’ın edebiyatın anlam alanının genişlemesini anlattığı “Sanatın Dönüşümü” ve “Hiç Aklımda Yokken” ile tanıyıp sevdiğimiz öykücülerden Ayça Erkol’un yeni kitabı “Sonra Sincaplar Geldi” ayın yeni kitapları olarak raflarda… Hiç okunmadılarsa Erkol ve Pirandello’yu öykü sevenlere şiddetle öneririm…

Aydaki At / Luigi Pirandello
Klasik İtalyan edebiyatının büyük ustası Luigi Pirandello’dan içinizi ısıtacak, olağanüstü güzellikte beş öykü. Dünyamız önyargılarla, bitmek bilmez mücadelelerle doludur ama bir yandan da güzelliklerle çevrilidir. Aşkın, doğa sevgisinin, sadeliğin, bize her gün iyilik fısıldayan yılmaz yanımızın öyküleri…

“Şu attan, şu çılgın ayın ışığından, gökyüzünde gaklayıp duran şu kargaların gölgesinden uzağa... Hepsinden uzağa, çok uzağa, uzak... Uzaklara...”
Türkçesi : Hale Ayiz Pandezzini
1.Basım: Ocak 2019
Sayfa: 94
Fiyat: 15 TL

Sanatın Dönüşümü / René Girard
Edebiyat düşüncesi alanında 20. Yüzyıl’ın önde gelen adlarından biri olan René Girard, bu kitabında bir araya getirilen denemelerinde sanatın dönüşümünü, edebiyatın anlam alanının genişlemesini anlatıyor. Proust, Stendhal gibi büyük ustaların romanları kendi içinde, kendi yüzyılına hangi çelişkilerle bakmıştır? Evrensel eleştirinin bu önemli yapıtını dilimize Orçun Türkay kazandırdı.

“Romansal dönüşüm her zaman daha önceki bir yapıttan vazgeçer, onu sıradan bulur, ama yeniden ele alınabileceğini, üstünde çalışılabileceğini düşünür.”
Türkçesi: Orçun Türkay
1.Basım: Ocak 2019
Sayfa: 248
Fiyat: 20 TL

Sonra Sincaplar Geldi / Ayça Erkol
Ayça Erkol, ikinci öykü kitabı ile yeniden okurların karşısında. Erkol, öykümüzün gittikçe varsıllaşan birikimi içerisinde özellikle kendine özgü görsel anlatımı, farklı anlamlara kapı aralayan katmanlı ve şaşırtıcı sahneleriyle öne çıkıyor. Yaşamımız bizim çok da bilinçle yön verdiğimiz bir zaman dilimi olmayabilir. Sonra Sincaplar Geldi, bunun coşkulu, şiirsel bir araştırması.

“Sincaplar birkaç gündür görünmüyor.”
“Gelirler.”
“Nereden biliyorsun?”
“Buraya aitler çünkü. Nasıl ki sen bana ve buraya aitsin, aynı şey sincaplar için de geçerli.”
1.Basım: Ocak 2019
Sayfa: 96
Fiyat: 15 TL

Chimamanda Ngozi Adichie’den göçmen öyküler : Boynunun Etrafındaki Şey

Pazartesi, Ocak 21, 2019
Daha önce Amerikana adlı romanını yayımladığımız, National Book Ciritics Circle ödüllü Nijeryalı yazar Adichie, bu kez öykü derlemesiyle okurların karşısına çıkıyor.  Özenle çizilmiş karakterlere odaklanan bu öykülerde erkekler ve kadınları, ebeveynler ve çocukları, sürgündekiler ve geride kalanları birbirine bağlayan bağlar irdeleniyor. Sakınmasız ve alabildiğine gerçekçi olmakla birlikte olağanüstü bir duyarlık ve güzellik sergileyen öyküler, sürgünde ve yersiz yurtsuz olma deneyimiyle gelen derin hüsran duygusuna, “sıradan” insanların kültür farkını aşma ve sevgiyi yeniden kazanma çabasına ışık tutuyor.

Amerika ve Nijerya’da geçen bu öykülerde aidiyet ve bağlılık konusundaki soru işaretleri çoğaldıkça çoğalıyor… Karakterlerin çoğu Nijerya’da büyüyüp Amerika’ya göç etmiş, ancak burada yersiz yurtsuzluğu tecrübe edip tehlike ve karmaşa içine düşüyorlar.  Küresel dünyanın kozmopolit bir üyesi olmaktansa iki kıta arasında kalakalıp, akış halindeki iki kültürün sınır boylarına itiliyorlar. Bu eserdeki en güçlü hikâyeler oldukça karmaşık ve çatışkılı karakterleri anlatıyor; çoğu da hayati tehlikeler yaşıyorlar… Adichie siyasi koşulların yarattığı dalgalanmaları, tarihin “acı” ve “katı” gerçeklerini, buna karşın faillerin yüreğindeki yumuşaklık ve inceliği gözler önüne sermekte usta olduğunu kanıtlıyor.
Michiko Kakutani, The New York Times 

CHIMAMANDA NGOZI ADICHIE, 1977’de Nijerya’da doğdu. Nijerya Ünversitesi’nde bir buçuk yıl tıp okuduktan sonra on dokuz yaşında Amerika’ya gidip İletişim ve Siyasi Bilimler’e devam etti. 2003’te John Hopkins Üniversitesi’nde Yaratıcı Yazarlık, 2008’de de Yale Üniversitesi’nde Afrika Çalışmaları yüksek lisansını tamamladı. 2003’te yayımlanan ilk romanı, Purple Hibiscus (Mor Amberçiçeği) Orange Ödülü’ne aday gösterildi; ikinci romanı Yükselen Güneşin Ülkesinde 2007’de aynı ödülü aldı. 2013’te yayımlanan Amerikana, National Book Critics Circle Ödülü’ne layık görüldü. 2012’de “We Should All Be Feminists” (Hepimiz Feminist Olmalıyız) başlıklı TEDx konuşmasıyla ses getiren Adichie, Nijerya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor.

Boynunun Etrafındaki Şey / Chimamanda Ngozi Adichie
Çeviri: Sibel Şakacı 
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 235 
Fiyatı: 25 TL
Yayın tarihi: 15 Ocak 2019


M. Sadık Aslankara’dan Hayatın kıyısında, hayallerin gurbetinde öyküler : Ondancı

Pazartesi, Ocak 21, 2019
Kör olsaydım neleri yitirirdim sonsuzca? Sağır olsaydım ya da dilsiz? Burnum hiç mi hiç koku almasaydı ne yapardım? Kolsuz biri olmak nasıl bir şeydi acaba? Bense yürüyemiyordum, ayaklarım yok hükmündeydi. Annemin yaşamına ulanmış asalaktım bu nedenle. Pencere önüne ıhıyor, gözlerimin kazandırdığı görüntülerle günümü renklendiriyordum.

Ondancı birbirine bağlanan öykülerden oluşan bir roman olarak da okunabilir. Çocuk felci nedeniyle yürüme yetisini kaybetmiş akıllı, duyarlı, uçarı bir oğlan çocuğunun hayata tutunma ve yaşam mücadelesini anlatıyor. Babasız büyüyen, ona koşulsuz bir sevgiyle bağlı yoksul annesinden başka kimsesi olmayan bu çocuk, muazzam hayal gücüne, zekâsına ve annesinin sebatkâr ilgisine karşın karamsarlık, umut ve isyan duyguları arasında gider gelir. Ta ki bir rastlantı eseri ondaki yetenekleri fark eden ve ona sonsuz bir dünyanın kapılarını açan kader arkadaşı yaşlı bir adamla tanışana kadar.

M. SADIK ASLANKARA, yazar, tiyatrocu, belgesel sinemacı. 12 Aralık 1948’de Denizli’de doğdu. AÜ Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Yazın alanındaki ilk imzalı yazıları 1965’te göründü. Sonraki yıllarda farklı tarihlerde kimi dergilerin sürekli yazarları arasında yer aldı. Aslankara, 2003’ten bu yana Cumhuriyet Kitap’ta “Kitaplar Adası” başlığı altında yazıyor. Öyküleri: Uykusuz Sakız (2001), Cicoz (2008); romanları: Bin Yüz Bir Giz (1993), Selgesus’ta Buse (1996), Sığınak (2003), Le (2010), Ömürdeğer (2014), Şano (2017) oyunları: Kevser’di (1989), Toplu Oyunlar 1/Kevser’di, Ev-Ses, Hayal Ustası (2004), Kırk Yaş Düşleri (2009). 

M.Sadık Aslankara, kimi zaman kenarda durmayı yeğlese de, elli yılı aşkın süredir yazın, tiyatro dünyasında etkinliğini sürdürüyor, kırk yıla yakındır belgesel sinemayla içli dışlı yaşıyor. Bu alanların değerler dizgesine dayalı kavrayışla sanattan başka iş tutmayan gönüllülük sergiliyor. Son otuz yıldır kaleme aldığı yazılarla bir başka edebiyatın olanaklı olup olamayacağını yoklarken, sanatta bukağılı sabır, direnç gösterip yazın emekçisi bağlamında alınmaktan kaçınmayan duruş yansıtıyor. 
www.sadikaslankara.com

Ondancı / M. Sadık Aslankara
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 110 
Fiyatı: 14 TL
Yayın tarihi: 15 Ocak 2019


Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eşsiz başyapıtı Gulyabani Açıklamalı Orijinal Metin ve Günümüz Türkçesiyle

Pazartesi, Ocak 21, 2019
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani’de bir yazar için belki en zor şeyi yapmayı başardı; gerilimi ve mizahı birbiriyle ustaca harmanladı, bir korku ve güldürü başyapıtına imza attı. Edebiyattan sinemaya birçok eserde etkileri hâlâ görülen ve basıldığı günden bugüne birçok kuşak tarafından zevkle okunan Gulyabani, bugün de korkutmaya, güldürmeye ve düşündürmeye devam eden, gerçek bir klasik.

Edebiyatımızın bu eşsiz başyapıtını hem ilk baskıları üzerinde yapılan karşılaştırmalı çalışma ve açıklayıcı dipnotlarla özgün dilinde hem de orijinal diline en az müdahaleyle günümüz Türkçesine uyarlanmış şekliyle iki kitap olarak sunuyoruz.

“Hüseyin Rahmi’nin batıl itikatları kendine mevzu edindiği romanlarının arasında –bir romancı gözüyle– en kusursuzu, –bir okuyucu gözüyle– en eğlencelisi Gulyabani’dir.”
 Halide Edib Adıvar

“İçinde hakikaten bütün bir âlem yaşayan ve çok kudretli tekniği sayesinde en olamayacak şeylere en mümkün vaziyetler mahiyeti veren bu romanı, muharriri büyük bir Garp lisanıyla yazsaydı mühim bir servet kazanırdı.”
Nahid Sırrı Örik

HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR 1864’te İstanbul’da doğdu. Dört yaşında annesini kaybetti. Çocukluğu teyzesinin yanında, Aksaray’da geçti. Mahmudiye Rüşdiyesi’nde okudu. Hastalığı sebebiyle Mülkiye’deki eğitimini yarım bıraktı. Kısa süreli birkaç memuriyet denemesi ve bir dönem milletvekilliği haricinde hayatını hep yazdıklarıyla kazandı. Henüz 23 yaşındayken yazdığı ilk romanı Şık, Ahmed Mithat Efendi’nin övgüleriyle karşılandı ve 1887’de Tercüman-ı Hakikat’te tefrika edildi. Sonraki yıllarda verimli bir yazarlık hayatı geçirdi. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı İstanbul’unun konak ve sokak hayatını eserlerinde ustalıkla işledi. Klasikleşmiş birçok romanının yanı sıra hikâye, oyun, makale türlerinde de eserler verdi. Edebiyatımızda gerçekliğin ve doğalcılığın en önemli temsilcilerinden bir olan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinde halkı pozitif bilimlere yönlendirme isteği de açıkça görülür. 1944’te ölen yazarın mezarı, hayatının son 31 yılını geçirdiği Heybeliada’dadır. 

GULYABANİ Açıklamalı Orijinal Metin
Yazar: Hüseyin Rahmi Gürpınar
Tür: Roman 
Sayfa sayısı: 192 
Fiyatı: 16TL
Yayın tarihi: 16 Ocak 2019

GULYABANİ Günümüz Türkçesiyle
Yazar: Hüseyin Rahmi Gürpınar
Tür: Roman 
Sayfa sayısı: 173 
Fiyatı: 15 TL
Yayın tarihi: 16 Ocak 2019


VBKY’den edebiyatımızın en hararetli yılları : 1950’ler Türkiye’sinde Edebiyat Dergileri

Perşembe, Ocak 17, 2019
Aslı Uçar “1950'ler Türkiye’sinde Edebiyat Dergileri”nde, edebiyatımızın belki de en ateşli yıllarındaki yayınları ve tartışmaları kaynak göstererek değerlendiriyor. Can Yücel’den Nurullah Ataç’a, Orhan Kemal’den Attilâ İlhan, Yaşar Kemal ve Peyami Safa’ya kadar bu dergilerden hangi usta kalemler geçti ve iz bıraktı? Hepsini detaylıca okuyacaksınız.

Edebiyat dergileri, Türkiye’de modernleşme hareketinin başlangıcı sayılan Tanzimat döneminden bu yana edebî tür ve tekniklerin gelişiminde önemli rol oynuyor. 50’ler ise edebiyat dergilerinin altın yılları olarak kayıtlara geçiyor. VakıfBank Kültür Yayınları’nın (VBKY) okurla buluşturduğu, Aslı Uçar’ın kaleme aldığı “1950'ler Türkiye’sinde Edebiyat Dergileri” bu konuyu derinlemesine analiz ediyor. 

Kitapta Uçar, 1950’li yıllarda yayımlanan Hisar, Mavi, Pazar Postası, Varlık ve Yeditepe dergilerinin yazınsal anlayışlarını ve birbirleriyle ilişkilerini inceliyor. Bu dergilerin edebî değerlerin oluşturulmasında, korunmasında ve değiştirilmesinde nasıl bir rol oynadıklarını değerlendiren Uçar, “Köy romanı türünün geliştiği, öyküde ve şiirde modernist biçimlerin denendiği 1950’lerde edebiyat dergilerinin yazınsal üretim ve tüketim koşullarını nasıl etkilediğini irdeledim” sözlerini kaydediyor.
Dergiler o yıllarda daha çok satıyor

Peki, bu kapsamlı çalışma okura neler kazandırıyor? “Edebiyat dergilerinin incelenmesi farklı edebî ve kültürel anlayışların ortaya çıktığı tarihsel ve maddi koşulları daha iyi anlamamızı sağlıyor” diyen Uçar kitapta, belirtilen dönemin sosyo-siyasal panoramasını çıkarıyor, ardından dünyada ve Türkiye’de dönemi etkisi altına alan edebiyat akımlarına değiniyor. Edebiyat dergilerinin tirajlarının yüksekliğine dikkat çeken Uçar, “Türkiye nüfusunun yaklaşık 25 milyon, okur-yazar oranının ise yaklaşık yüzde 40 olduğunu düşündüğümüzde o dönemdeki tirajların bugünkü edebiyat dergisi tirajlarından çok daha yüksek olduğunu anlayabiliyoruz” diyor. 

Güdümlü edebiyat tartışmaları
Kitabın ikinci bölümü “Poetikalar”da dergilerin yazınsal duruşlarını genişçe inceleyen Uçar, önce dergiler hakkında temel bilgiler aktarıyor. Sahipleri ve editörlerini, kaç yıl ve kaç sayı çıktıklarını, fiziksel görünüşlerini, editör yazıları ile manifestolardan hareketle her derginin temel fikir anlayışını sıralıyor. Bu dergilerde köy edebiyatı da tartışılıyor, güdümlü edebiyat da. Kişisel polemik ve tenkitler hallice…

Yazarların eleştirisinde sınır yok
Can Yücel, Tarık Buğra, Melih Cevdet Anday, Nurullah Ataç, Orhan Kemal, Attilâ İlhan, Yaşar Nabi, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Memet Fuat, Orhan Veli, Behçet Necatigil, Cahit Sıtkı Tarancı, Yaşar Kemal, Mehmet Çınarlı, Peyami Safa… Yazarlar birbirlerini destekliyor, iğneliyor ya da yazılarında oldukça sert ifadelere yer verebiliyor. 

Kimine göre bazı yazarlar için sanat sadece bir vasıta, “daha doğrusu bir maske.” Dahası, siyasi fikirlerini bir sanat görüşü olarak kabul ettirmeye çalışıyorlarmış. 
Kimine göre bazı şairler “büyük bir şair diye yutturulmaya çalışılıyor…” denilerek eleştiriliyor. 
Kimi için ise “ağlamaklı ve can sıkıcı kafiyelerle donatılmış mısralarla eskilerin seviyesine düşüyor” diyen de var… Yanlış anlamaların altında, o yıllarda kuramsal ve derinlikli tartışmalar gerçekleştirilmeden kişilerin ve akımların etiketlenmesi bulunabiliyor. Ve daha niceleri…

Aslı Uçar’ın “1950'ler Türkiye’sinde Edebiyat Dergileri”, mevcut yayınların kültür yaşamımıza neler kazandırdığını anlatırken, yazarların buralardaki çalışmalarını referans göstererek dönemin edebî dokusunu ve tartışmaların nedenini aydınlatan kapsamlı bir kitap.

1950’ler Türkiye’sinde Edebiyat Dergileri / Aslı Uçar
Sayfa sayısı: 194
Fiyatı: 22 TL


Bohem Arkadaşlarımızla Anılarımız

Salı, Ocak 15, 2019
76 yaşındaki babam bazen 20’li yaşlarından, hayatında yer etmiş, iz bırakmış bir anısını anlatırken, tam da heyecanla anlatırken birden durur ve derki; “pardon ya, öyle değil, ondan önce filancayla karşılaşmıştım, yok yok sonraydı galiba,  o da demişti ki, galiba daha önce demişti…” Sonra tekrar durur der ki; “yok yok, falancayla o sıra daha tanışmıyorduk.” Bu sohbetler zaman sıçramaları, kronolojik karmaşalarla böyle devam eder ama anlatıcının anlatmak, paylaşmak istediği o anılar gerçeklerden sapan birkaç takvim hatasıyla, lakin anıların bıraktığı iz ve duygu yoğunluğunun bütün gerçekliğiyle dinleyiciye sirayet eder…

Bohemian Rhapsody, kurgusuyla benim için tam da babamın anlatıları gibiydi, yaşasaydı şimdilerde 73 yaşında olacak olan Freddie’nin anlatacağı gibi veya Brian ya da Roger veyahut John’la bir çay bahçesinde oturmuş laflarken; “abi anlatsanıza tanışmanızı” dediğimde anlatacakları gibi…

“Şimdi bizim Smile diye bir grup vardı, solist bir akşam çekti gitti, Roger’la konuşurken Freddie dikildi karşımıza, burnu da kaf dağında ha, teklifinizi düşüneceğim diyor bir de, öyle başladı işte…” Sonra Freddie girere söze; “yok ya ben zaten önceden Tim’le tanışıyordum ya unuttunuz mu?” 

Bohemian Rhapsody’yi bu duyguyla izledim, bu sebepledir ki gerçekleri ne kadar yansıttığı ya da yansıtmadığı (kronolojik) büyük bir derde dönüşmedi nazarımda. Zamansal sıçramalardan, bozulan kronolojiden daha önemli bir şey vardı, Queen ruhu ile baş başa kalmak! Yoksa Mary’nin Freddie’den önce Brian ile ilişkisi olduğu “gerçeği” beni hiç ilgilendirmiyor ama aralarındaki duygu bağının gücü ve pencereden pencereye ışıkla işaretleştikleri gerçeğinin beni tebessüm ettirmesi ilgilendiriyordu. 

Queen’in kuruluşundan, grup üyelerinin başta Freddie olmak üzere müzik kariyerini, ortalama diyelim,  20-25 yıllık bir süreci hiçbir sapmaya yer vermeden filme dönüştürmek 2,5 saatle kotarılacak bir şey olmasa gerek…  Queen’e dair bütün detayları dakika dakika görmek isteyenler Freddie Mercury The Untold Story ya da Days of Our Lives veya Magic Tour belgesellerini izleyebilirler. Bohemian Rhapsody karşımızda hatıra kurgusu olarak duruyor. Seyirciyi Queen ile bir masaya oturtup anılar paylaşıyor, çünkü;  filmde Deacon’ın Queen ile çaldığı ilk konserin 1970’deymiş gibi gösterilmesi ama gerçekte 1972’ye kadar bir kaç farklı basçı ile deneme yapılması ve Deacon’ın gruba 1971’de katılmış olması gerçeğinin hikâyenin bütününde/akışında/ruhunda önemi yok. Bu bir hatırat ve bütün detayları lime lime dinlememize gerek yok… 

Gerçekte Ray Foster diye bir karakter de yokmuş, iyi, kurmaca Foster ile iğnelenen biri olmalı ve o da üzerine alınmıştır muhtemelen…

Jim Hutton ve Freddie gerçekte Freddie’nin evinde düzenlediği bir partide değil de esasında bir gece kulübünde tanışmış, iyi, film bütün süreci iki sahnede kurguladı, önemli olan aralarında kurulan ilişkinin aynı zamanda dostane cüssesiydi, film de bunu hissettirdi. 

Solo albüm meselesi, gerçekte Roger ve Brian’ın Freddie’den önce solo çalışmaları vardı, dolayısıyla Freddie filmde sanki solo albüm uğruna arkadaşlarını 2. plana atmış gibi görünüyordu vs. vs. Nitekim filmde Freddie zaten başta reddetti, belki de gerçekte arkadaşları Freddie’nin reddini bilmeden solo albüm çalışmalarına başladı, belki de filmdeki gibi Freddie önce reddetti sonra kabul etti, belki de gerçekte öyle değildi belki de böyleydi, ilişkileri aslında hiç bozulmadı ama film başka türlü anlattı gibi argümanlar ne kadar gerçekçi? Zira filmin merkezine yerleşen biz bir aileyiz teması içinde ve aynı zamanda kol kırılır yen içinde tavrı ile zamanında aralarında ortaya çıkmış çekişmelerin kamuoyuna (şimdilerde) gerçekte diye başladığımız cümleler şeklinde yansıtılıp gerçekte birçok şey filmde anlatılana yakın yaşanmış olmadığından emin miyiz?  “Biz bir ara çekiştik ama gerçek dostlardık, biz bir aileydik ve sonunda olması gerektiği gibi yeniden buluştuk” demenin sinematik, masalsı, kurgusal, şiirsel anlatısına aileden biri gibi ortak olmak…


Gerçeklik analizlerine devam ederken, Aids’e yakalandığını Live Aid’den önce öğrenmemişti, 1987’de öğrenmişti, Kasım 1991’e kadar ilan etmemişti… Bu bildiğimiz gerçek, bilmediğimiz gerçekte ise belki de arkadaşları ile tam da filmdeki gibi paylaşmıştı, zira düşünüyorum da 1986 Magic Tour’dan sonra grubun, Freddie’nin büyük konser performanslarını kaldırmayacağı için bir daha turneye çıkmama kararlarını ben gerçeğin filmdeki gibi olma olasılığı ile okuyabiliyorum. Misal, dostlarının onayladığı bu kurguda, gerçekte öyle değildi diye itiraz ettiğimiz Live Aid canlandırmasındaki tedirginlik atmosferinin tam da izlediğimiz gibi içten içe var olduğu ihtimalini reddetmiyorum.  Gerçek dostluk sırcıdır, çekişmelere ve iç çatışmalarına rağmen, “aslında biz Live Aid’den önce öğrenmiştik her şeyi ama Freddie bize, bu yüzden bana acımayın ve moralimi, motivasyonumu bozmayın, her şey yolundaymış gibi yolumuza devam edelim dediği için biz de bu bilgiden habersizmişiz gibi yaptık” demek gibi Bohemian Rhapsody… Gerçekler, tarihsel kronolojide değil, bu muazzam dörtlünün kalplerine kazınanlarda ve hayranlarıyla paylaştıklarında olsa gerek. Kurgunun bütününde izlediğimiz her şey duygularıyla, aşırılıklarıyla, çılgınlıklarıyla, uçlarda yaşayan bu adamların ortaya çıkardığı uçuk kaçık Bohemian Rhapsody eseri kadar gerçekti…

Paylaşmak istediğim bir şey daha var;  bundan birkaç yıl önce 20’li yaşlarının başında bir gençle, bir sohbetimde Chaplin konusu geçmişti, tanımıyordu, Chaplin kim dediğini hatırlıyorum.  Bu internet çağında bir gencin Chaplin’i tanımaması, ancak Şarlo denilince biraz bir aşinalık yakalaması yazarınız için oldukça kırıcı bir andı ya da Michael Jackson’ın aramızdan ayrılışından sonraki yıllarda 12 yaşındaki yeğenime birkaç videosunu izletmek istediğimde; “ne var ki herkes yapıyor bu hareketleri” tepkisinin (ya da tepkisizliğinin) acayipliği… Her şeyin kolayca ulaşılabilir olduğu bir çağı yaşıyoruz ama belki de sorun budur, hiçbir şeye kolayca ulaşılamayan çağdan geldik biz. Bu bağlamda Bohemian Rhapsody’yi Queen fanlarına anı defterinden notlar, yeni nesile bu Dünya’dan bir Queen geçti diyen bir eser olarak değerlendirmeyi tercih ediyorum.  Gerçekleri yansıtmıyor eleştirilerini eleştirme hakkını kullanmak isteyen izleyici ve Queen sever dinleyici statüsünden böyle bir şeyler karalama ihtiyacı hissettim, Bohemian Rhapsody şarkısı gibi anlaşılmaz, Bohemian Rhapsody filmi gibi “gerçeklerden” sapmış, hayalci birkaç cümle… 

Son tahlilde, filmi baştan sona yüzümde sevecen bir tebessümle izledim. Ancak Live Aid canlandırmasında Freddie’nin  (Rami Malek) öpücük attığı an gözlerimin dolduğu andır. Bu ufakcık ayrıntının bile ihmal edilmediği Live Aid ile kalbimize dokunan final için film ekibine (yukarıdan konser coşkusuna kendini kaptırmış ışıkçı rolünü oynayanlara kadar) içten bir teşekkür borcumdur. Queen, bir yanıyla Freddie Mercury’ydi ve Bohemian Rhapsody ( film olarak) Queen’in doğuşundan Freddie’nin gidişine kadar ki süreci, solistsiz kalmış Smile ile kurmaca bir diyalogla başlatıp, ölümcül gerçeği Live Aid konserinden hemen önce dostlarla paylaşan bir diyalogla bitirebilirdi.  Bütün küçük kurgusal kronolojik sapmalarına rağmen hikâyenin bütünü tam da izlediğimiz gibiydi, Bu Dünya’dan bir Freddie Mercury geçti, geçerken derin bir iz bıraktı…
Bohem seyirler 


ps: Bu yazının aksine filmin kötü olduğunu düşünüyorum. Karşıt görüşü de okuyabilirsiniz. Daha keyifli hale gelecektir. Tarafınızı seçin bakalım...

Beyaz yakalıların mutsuzluğunu hicveden Balzac

Çarşamba, Ocak 09, 2019
Fransız edebiyatının köşe taşı Honoré de Balzac’ın yazdığı “Çalışanın Fizyolojisi” Türkçe olarak ilk kez yayımlandı. VakıfBank Kültür Yayınları’nın okurla buluşturduğu kitapta Fransa’nın 1800’lü yıllarındaki ofis yaşamı mizahla ortaya seriliyor. Balzac, bürokratik işleyişi ve şehirdeki beyaz yakalıların mutsuzluğunu hicvederken taşranın cazip doğasını da anlatmadan geçmiyor.

Romantizm akımına tepki olarak doğan realizmin öncülerinden Honoré de Balzac eserlerinde Fransız Devrimi sonrası yaşanan buhranı en doğal haliyle anlatan önemli bir yazar. Kimi edebiyat eleştirmenlerince “romanın Shakespeare’i” olarak tanımlanan Balzac’ın kitaplarında 19. yüzyıl Fransız burjuvazisine, sefalete ve modernleşmeye çalışırken arada kalan insanların hayatına tanıklık etmek mümkün.  Türkiye’de ilk kez VakıfBank Kültür Yayınları (VBKY) tarafından yayımlanan “Çalışanın Fizyolojisi” de böyle bir eser. Ancak Balzac’ın bu defa hedef tahtasında ofis çalışanları, 1800’lerin beyaz yakalıları var.

Yaşamak için maaş lazım
Balzac’ın müthiş gözlem yeteneğiyle anlatıma konu ettiği karakterlerin çaresizlik ve mutsuzlukları mizahi bir dille okura ulaşıyor. Kitapta dönemin tozdan geçilmeyen, kasvetli ve stresli ofis hayatının panoraması aktarılıyor. Aksiyomlar ve basmakalıp karakterler ardı arkasına sıralanıyor. Balzac, “Çalışan nedir?” sorusunu “Yaşamak için maaşına ihtiyaç duyan ve istifa etmekte özgür olmayan kişi; çünkü bu kişinin, sonsuz kâğıt kalabalığı üretmekten başka hiçbir alanda donanımı yoktur” şeklinde cevaplıyor.

Korkunç kutucuklarda ömür tüketmek
Kitapta Paris’teki bütün büroların birbirinin aynı olduğunu söyleyen Balzac, keza çalışanların ve memurların benzerliği ile yaşayışlarının tek düze yapısını eleştirirken ironiden ödün vermiyor. Dosya kalabalığı, karanlık koridorlar, havasız odalar, molozların süslediği parke zeminler… “Birçok seçkin hekim, bu hem yabani hem de medeni doğanın, büro denen korkunç bölmeye hapsolmuş ahlaki varlık üzerindeki etkisinden büyük endişe duyar” diyen Balzac, küçük esnaflar ile kapıcıların yaşayışını da hicvediyor. 

Balzac, şöyle devam ediyor: “Gelgelelim bu gözlem, çıkma saati geldiğinde, memurun bürosunu neden derhal terk etmek gibi şiddetli bir ihtiyaç duyduğunu açıklayabilse de, gününün sadece yedi saatini orada geçiren memura karşılık, kapıcılarla dükkâncıların sürekli bu korkunç kutucuklarda ömür tükettiğini belki de belirtmek lazım!”

Çalışan bitki gibidir
Balzac kitaptaki “Ayrım” bölümünde Paris’te çalışanların mutsuzluğuna dikkat çekiyor, birçok örnekle doğada olan doğal kalır misali taşralı çalışanların mutlu ve huzurlu olduğunu söylüyor. Bunun üzerine “Taşra çalışanı birisidir ama Parisli çalışan bir şeydir” aksiyomunda bulunan Balzac, “Kuşkusuz, fevkalade bir şeydir, hem alelade hem nadirdir, biriciktir ve de sıradandır, kısmen hayvanat, kısmen bitkidir, yarı yumuşakça, yarı bal arısıdır” diyor.

180 yıl sonra Türkçe’ye kazandırılan “Çalışanın Fizyolojisi”, bürokrasi ve işleyişi anlatırken karşıtlıkları, mizahi ve vurucu yapısını geri plana atmayan detaylarla dolu bir eser.

Çalışanın Fizyolojisi / Honoré de Balzac
Yayınevi: VakıfBank Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 120
Fiyatı: 16 TL


 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template