♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Sinema

Kitap Kritik

Dizi

Latest Updates

Amerikalı yazar Maile Meloy ilk kez Türkçede!

Cuma, Nisan 19, 2019
Yayımladığı her kitapla Türkçeye yeni isimler kazandıran ve her kitabıyla nitelikli okurun göz bebeği olan Yüz Kitap, bu kez okurları Amerikalı yazar Maile Meloy ile tanıştırıyor. Her iki seçeneği birden istedikleri için ruhsal bir arafta kısılıp kalanların öyküleri olarak tanımlanan “Tek İstediğim Her İkisi Birden” 21 Nisan’da raflarda yerini alıyor.

Meloy’un çoğu Montana’da geçen öykülerindeki kişiler, aşk, aile ve arkadaşlık ilişkilerinde hep bir ikilem yaşarlar: İsteklerinin peşinden mi gidecekler, yoksa bilindik olanın güvenliğini mi yeğleyeceklerdir?

İlk rastladığı kadına tutulan yalnız bir çiftlik çalışanı, karlı bir gecede aşk ve ihanet hakkında sohbet eden huzursuz, tedirgin iki kadın, kızını öldüren adamın sevgilisiyle otel odasında buluşan bir baba, karısını genç yüzme hocasıyla aldatan bir koca, ölen arkadaşının sevgilisine duyduğu arzuyla ona yardım etmek arasında kalan santral işçisi, babasının müvekkilinin tacizine uğrayan bir genç kız.

Meloy bu öykülerinde, her iki seçeneği birden istedikleri için iç pusulaları şaşan ve ruhsal bir arafta hapsolup kalan insanları taraf tutmadan, sakin bir dille  anlatıyor. 

Tek İstediğim Her İkisi Birden yayınlandığı yıl The New York Times Book Review ve Los Angeles Times tarafından yılın en iyi on kitabı arasında gösterildi. 

“Meloy, hem korkusuzca hem de gerçek bir merhametle yazıyor, ki bu iki özellik nadiren bir araya gelir.”  
Ann Pachett

“Meloy, yalnızca görünürde sıradan olan Amerikan hayat tarzında çığrından çıkmış her ne varsa soğukkanlı bir kesinlikle resmediyor.”
Philip Roth

Maile Meloy öykü derlemesi Half in Love’ın, ayrıca Liars and Saints ve A Family Daughter romanlarının yazarıdır. Meloy’un öyküleri New Yorker, Granta ve Zoetrope: All Story gibi dergilerde yayımlanmıştır. Birleşik Krallık Orange Ödülü kısa aday listesinde yer almış ve Paris Review Aga Khan Kurgu Ödülü’nü, PEN/Malamud Ödülü’nü, Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi Rosenthal Vakfı Ödülü’nü kazanmış ve kendisine Guggenheim bursu verilmiştir. 2007’de Granta’nın En İyi Genç Romancıları’ndan seçilmiştir. Los Angeles’ta yaşamaktadır.


Tek İstediğim Her İkisi Birden / Maile Meloy
Özgün Adı: Both Ways is the Only Way I Want It
Çeviren: Şahika Tokel
Öykü
182 sayfa, Nisan 2019
Etiket Fiyatı: 24 TL


Türkçenin sihirbazı Süreyyya Evren’den: Evsel Dönüşüm

Perşembe, Nisan 18, 2019
Süreyyya Evren, Türkçe edebiyatın en şaşırtıcı ve çalışkan sihirbazlarından biri. Evsel Dönüşüm (Toplu Öyküler 1990-2019), onun kaleminden çıkmış sayısız tavşan barındırıyor.

İlk öykü kitabını 1993 yılında yayımlayan Evren, öykülerinde şehirli insanın sorunlarına, onların kısıtlı dünyalarına ışık tuttu. Yeraltı edebiyatının da seçkin örnekleri arasında yer alan Evren'in öyküleri, Can Yayınları çağdaş edebiyat dizisi kapsamında ilk kez bir araya geliyor.

Bir annenin ruh çağırma seansında gelen ama geri gitmeyen ruhunun açtığı yaralar.
Hayalî seçmenlerin gündelik hayatları.
Kentsel dönüşümün ev içlerine kararlı girişi.
Parasını alamadıkça belaya bulaşan sıvacılar.
Ara sokaklarda kusarken ağlayan gençler.
Her yenilgide bir daha aşka inanan âşıklar.
Moldovalı göçmenin evinde telefonunu unutan hırsızın öfkesi.
Pek çok incitici sevişme ve bin bir başka insanlık durumu.

SÜREYYYA EVREN, şair, yazar, çevirmen, editör. 1972’de İstanbul’da doğdu. Kitapları: Postmodern Bir Kız Sevdim (1993), Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Kısa Bir Roman (1994), Genç Şairler ve Yazarlar Kitabı (1995), Zaman Zeman Öyküleri (1995), Ur Lokantası (1999), Kanlar Ülkesinde Karnaval (2001), Hepimiz Gogol’un Palto’sundan Çıktık (2001), Bağbozumları: Kültür, Politika ve Gündelik Hayat Üzerine (2002), Başka Bir Dünya Mümkün (2002), Buruşuk Arzular (2004), Viyana Nokta (2007), Aranan Kitap: Sanat ve Siyaset Yazıları (2007), Kullanma Kılavuzu: Türkiye’de Güncel Sanat 1986-2006 (2007), Kayıplar Ülkesiyle Dans (2008), 23 Nisan Ağıdı (2011), Dünyanın En Güzel Divanyolu (2011), 101 Yapıt, Türkiye Güncel Sanatı’nın Kırk Yılı (2011), Post-Anarchism: A Reader (2011), Ebu Garib Neşesi (2012), Başbakan’ın Krallığı (2013), Bir Avuç Adalet İçin (2013), Çocuklar İçin Türkiye Güncel Sanatı (2013), Hiç Kimseyi İlgilendirmeyen Kişisel Bir Felaket (2013), Anarşizmler: Anarşizmin Geçmişi ve Tarihleri (2013), Tercüman (2014), Osman Hamdi Bey’den Picasso’ya Çocuklar İçin Sanat (2015), Zaman Makinesi ile Renkli Bir Gezinti: Çocuklar İçin İstanbul Bienalleri (2015), Kullanma Kılavuzu 2.0: Türkiye’de Güncel Sanat 1975-2015 (2015), Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması (2015), Özgürlüğün Şantajı: Preker Hayat ve Depresif Sanat (2016), Buluntu Kitap: Edebiyat ve Gündelik Hayat Üzerine Denemeler (2017), Yakınafrika (2018), Kırılgan Kitap: Güncel Sanat Üzerine Yazılar (2019).

Evsel Dönüşüm / Süreyyya Evren
Dizi: Can Çağdaş 
Tür: Öykü 
Sayfa sayısı: 480
Fiyat: 39 TL
#ironi #postmodernizm #cinsellik #oyun #anlatıteknikleri


Farklı Karakteri ve Vizyonuyla Yayıncılık Dünyasına Yeni Katılan Yayınevi : Ayrıksı Kitap

Perşembe, Nisan 18, 2019
"Benzersiz eserleri okuyucuyla buluşturma" hedefiyle yola çıkan Ayrıksı Kitap yayın hayatına başladı.

Edip Cansever’in “Biz aykırıya, ayrıntıya, ayrıksıya, azınlığa tutkunuz,” dizelerinden esinlenen yayın çizgisiyle yayın hayatına adım atan Ayrıksı Kitap; gösterişten uzak, emeğe değer veren, kitabı janjanlı ambalajından dolayı değil kitap olduğu için sevip kötü insan olmayı tercih etmeyenlere hitap edecek. 

Renkli yayın programıyla okurlarıyla buluşacak olan Ayrıksı Kitap’ın kütüphanesinde çağdaş kurgu ve kurgu dışı kitapların yanı sıra her zaman “okumaya değer” ayrıksı kitaplar yer alacak. Birçok çeviri kitapla okurlarına farklı ufuklar açacak olan yayınevi ayrıksı ve farklı bir yayın çizgisiyle yayın dünyasında yer alacak.

Edebiyatın farklı türlerinde yerli ve yabancı yazarların kitaplarını okurlarla buluşturmayı amaçlayan Ayrıksı Kitap, genç ve yaratıcı yerli yazarların kitaplarını da yer vermeyi planlıyor.

Nisan ayının son haftası ilk kitabını okurlarıyla ‘okumaya değer’ mottosuyla buluşturacak olan yayınevi, bilinen kitap kategori isimlerini de AYRIKSI cümlelerle adlandıracak ve her kitabının ilk sayfasında ayrıksı okurları karakterize eden bir not paylaşacak.

Bir Kurt Cobain Biyografisi: Cennetten De Ağır

Çarşamba, Nisan 17, 2019
X kuşağının sözcüsü Kurt Cobain hakkında yazılmış en kapsamlı ve en iyi biyografi olarak tescillenen “Heavier Than Heaven: A Biography of Kurt Cobain” nihayet Türkçede! Hem de Cobain’in ölümünün 25. Yılında.  Charles R. Cross’un ilk baskısını 2001 yılında yapan biyografisi, Mert Doğruer çevirisiyle raflarda!   

Kurt Cobain’in Nisan 1994’te kendi yaşamına son vermesinin üzerinden yirmi beş yıl geçti. Kendisinin bu kararı, kısa, öfke dolu ama ilham verici hayatıyla paralel bir sondu. Tecrübeli müzik yazarı Charles R. Cross bu sıradışı hikâyesinde sanatının hem büyük şöhretini hem de onu yıldıran ıstırabı anlatırken, kendisine duyduğu derin şefkati Seattle müzik sahnesi hakkındaki geniş bilgi dağarcığıyla birleştiriyor. Dört yüzün üzerinde mülakata; dört yıllık araştırmaya; Cobain'in yayımlanmamış günlüklerine, şarkı sözlerine, aile fotoğraflarına ve çok sayıda belgeye dayanarak yazılan Cennetten de Ağır, Cobain'in Washington eyaletindeki Aberdeen kenti yakınlarında, bir karavanda geçen çocukluğundan yola çıkıyor ve şöhrete, başarıya, bir kuşağı kendine hayran bırakışına kadar uzanıyor. 

Charles R. Cross bu yeni baskıdaki önsözünde bizlere Kurt Cobain’in ölümünden sonra hakkında ortaya çıkan şeylerle birlikte, bu kitap özelinde kendi yaşadıklarını da sunuyor.

Önsözden Alıntı:
“…MEKTUBU YAZAN ADAM DÜNYA TİCARET MERKEZİ KULELERİNDEN BİRİNDE ÇALIŞIYORMUŞ. HATTA İLK UÇAK ONUN HEMEN YANINDAKİ KULEYE ÇARPTIĞINDA, ADAM MASASINDA CENNETTEN DE AĞIR OKUYORMUŞ.”

Kitabın ilk baskısı Eylül 2001’de yapıldı, “resmi” yayım tarihi de o ayın yirmi dördüydü, yani Nevermind albümünün onuncu yıldönümüyle aynı gün. Dünya o ay 11 Eylül saldırılarıyla sarsıldığından, Nevermind’ın onuncu yılına veya Nirvana’yla ilgili herhangi bir yıldönümüne ana akım medyada neredeyse hiç yer verilmedi.

Cennetten de Ağır’ın ilk basımını takip eden yıllarda okurlardan binlerce mektup ve e-posta aldım ama hiçbiri şu 11 Eylül saldırılarından yalnızca bir hafta sonra gönderilen kadar akılda kalıcı değildi. Mektubu yazan adam Dünya Ticaret Merkezi kulelerinden birinde çalışıyormuş. Hatta ilk uçak onun hemen yanındaki kuleye çarptığında, adam masasında Cennetten de Ağır okuyormuş. Adam binadan çıkmış, canını kurtarmayı başarmış ama elindeki Cennetten de Ağır nüshasını binada bırakmış, bunu da bana bildirmek istemiş. Adam kitabı henüz bitiremediğini söylediği için ben de yayıncımdan ona derhal yeni bir nüsha göndermesini istedim. Bu tuhaf, gerçeküstü sürpriz sayesinde, bu özel yaratıcı çalışmayla o trajedi arasında bir bağ kuruldu; en azından ben bir bağ olduğunu hissettim, ne kadar cılız olursa olsun.

O kişisel bağ hissi, onca trajediye ve aradaki büyük fiziksel uzaklıklara rağmen, bu kitabın okurlarının Kurt Cobain’le kurduklarını hissettikleri bağ hakkında yıllardır söyledikleriyle örtüşüyor. Aralarında Kurt’ü tanıyanların sayısı oldukça azdı ama yine de ölümü, sanki yakınlarından birini kaybetmiş gibi hissettirdi onlara. Aslında bir yandan öyleydi de, çünkü Kurt’ün ölümü aynı zamanda Nirvana’nın da ölümü demekti; o grubu seven herkes bir yakınını kaybetmiş gibi hissediyordu. Bir, belki iki kuşak bu kaybı hissetti: hiç Nirvana konserine gitmeyenler, Kurt’le hiç tanışmayanlar, İngilizce bilmeyenler, hatta Kurt aramızdan ayrıldığında henüz doğmamış olanlar bile.

Kitabın basımından on üç yıl, onun ölümünden yirmi yıl geçmesine rağmen ben bu kaybı hâlâ hissediyorum. Geçmiş farklı olsaydı diye, kader ağlarını farklı örseydi diye düşünüp üzülmediğim bir hafta geçmiyor neredeyse.

CHARLES R. CROSS : ABD’nin kuzeybatısında yayımlanan, Nirvana’yı ilk kez kapağa taşıyan saygın müzik ve eğlence dergisi The Rocket’ın editörlüğünü yaptı. Aralarında Room Full of Mirrors: A Biography of Jimi Hendrix; Shadows Taller Than Our Souls; Nevermind: The Lasting Impact of Kurt Cobain adlı eserlerin de bulunduğu dokuz kitap daha yazdı. Başta Rolling Stone, Esquire ve Guitar World olmak üzere birçok dergide yazıları yayımlandı. Seattle’da yaşıyor. 

Bir Kurt Cobain Biyografisi: CENNETTEN DE AĞIR / Charles R. CROSS
Çeviren: Mert DOĞRUER
Tür: Biyografi 
Yayım Tarihi: Nisan, 2019
Sayfa Sayısı: 440
Fiyat: 39,50 TL (KDV’den muaftır)


MUNDİ: Dünya müthiş!

Çarşamba, Nisan 17, 2019
Romandan yaşamöyküsüne, psikolojiden bilime, her alanda ufuk açan, hayata anlam katan kitaplar yayımlama amacıyla 2019 yılında Can Yayınları bünyesinde kurulan Mundi, Nisan ayında Michelle Obama’nın Benim Hikâyem ve Kurtcebe Turgul’un Bence Katil Öldürdü kitaplarıyla yayın hayatına başlıyor.

Mundi’nin ilk kitabı dünyada 10 milyonun üzerinde okura ulaşan, Michelle Obama’nın samimi, etkili ve ilham veren hikâyesi: Benim Hikâyem…

ABD’de çıktığı ilk ay satış rekorları kıran, dünyada şimdiden 10 milyon okura ulaşan, 11 ülkede liste başı olan ve 43 dile çevrilen Benim Hikâyem’de Michelle Obama, Chicago’nun işçi mahallelerinde geçen çocukluğundan, annelik ve iş hayatının gereklerini dengelemek zorunda kaldığı yöneticilik hayatını ve dünyanın en meşhur adresinde geçen yıllarına kadar kendisini şekillendiren deneyimleri benzersiz bir düşünce zenginliği ve büyüleyici bir anlatımla gün ışığına çıkarıyor.


Kurtcebe Turgul’dan tuhaf karakterler, lüzumsuz bilgiler, ilginç çizimler ve akla hayâle sığmayan sürprizlerle dolu bir dedektif romanı: Bence Katil Öldürdü 

Paris’in müstesna bir semtinde, ünlü bir işadamının cesedinin etrafında, kıymeti kendinden menkul bir dedektif, Çorum yöresi türküleri eşliğinde bir aşk, ünlü Türk casuslarının tam listesi, ev yoğurdu tarifi ve dahası… 

Mayıs ayında Mundi’de:
Nejat İşler’den şaşırtan öyküler, Ben Hep Senin Yanındaydım ve Nijeryalı yazar Oyinkan Braithwaite’den eğlenceli bir cinayetler silsilesi, Kız Kardeşim Seri Katil.



Basın tarihimizin usta kalemi Mahmut Yesari'nin edebiyat, gazetecilik ve tiyatro hatıraları : Bâbıâli Hatıraları

Çarşamba, Nisan 17, 2019
Mahmut Yesari bu defa yıllarını geçirdiği Bâbıâli’yi, yayıncılık âlemini anlatıyor bizlere. Telif hakkı uğruna çekilen çileler, gazetelerin yazıişleri masalarında dönen kimi eğlenceli kimi üzücü olaylar… Reşat Nuri’den Mehmet Rauf’a, Bâbıâli’nin meşhur kalemlerine dair hatıralar Yesari’nin kaleminde bir kez daha hayat buluyor.

“[Mahmut Yesari’nin] asıl kıymeti hayatında kavranmış değildir, ölümünden ve nesillerden sonra değeri artacak ediplerdendir.” Refik Halid Karay

“Mahmut Yesari, kendisinde ve benzerlerinin şahsında zürriyeti kurumaya yüz tutmuş bir bohem neslinin son mümessillerindendi. (…) Mahmut Yesari’nin ölümü, Türk edebiyatını ve gazeteciliğini benzeri az bulunur bir rikkat ve fazilet örneğinden mahrum bıraktı.” Peyami Safa

Eskiden Bâbıâli Caddesi dediğimiz şimdi Ankara Caddesi, her yerde, her şeyde olduğu gibi gün geçtikçe değişiyor. Bir sistem, metot dahilinde neşriyatı beceremeyen kitapçılar bile tozlu, köhne camekânlarını temizlemeye, şeklen olsun asrileşmeye özeniyorlar. Fakat asıl değişiklik bunda değildir. Ankara Caddesi birçok eski hususiyetlerini kaybetti, ediyor ve edecek de.

MAHMUT YESARİ, 1895’te İstanbul’da doğdu. “Solak” anlamına gelen soyadını büyük dedesi hattat Yesari Mehmet Esat’tan almıştır. İs¬tanbul Lisesi’nde ve Sanayi-i Nefise Mektebi’nde (Güzel Sanatlar) okuyan yazar, Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi’nde yedek subay olarak savaşmıştır. Gazeteciliğe Diken dergisine karikatür çizerek başlamış, daha sonra kendini roman ve öykü yazmaya vermiştir. Eserlerinde Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaya çıkan sosyal yapıya ve olaylara değinen yazar, günlük yaşamı ve insan ilişkilerini ustaca işlemiştir. Otuz yıldan uzun süre geçimini kalemiyle sağladıktan ve yüzlerce esere imza attıktan sonra 19 Ağustos 1945’te, Yakacık Sanatoryumu’nda veremden ölmüştür.

Bâbıâli Hatıraları / Mahmut Yesari 
Dizi: Can Miras
Tür: Anlatı
Sayfa sayısı: 240
Fiyat: 21,50 TL 
#türkedebiyatımirası #babıali #yayıncılık #eskigazeteler #ünlüyazarlar #istanbulyazıları

Fransa’nın Bol Ödüllü Romancısı Gaël Faye, Küçük Ülke’yle İlk Kez Türkçede!

Çarşamba, Nisan 17, 2019
Fransa’da prestijli birçok ödüle layık görülen ve uluslararası çapta sansasyon yaratan Küçük Ülke, kaybedilmiş çocuklukların ve paramparça olmuş anayurtların hikâyesini küçük bir çocuğun gözünden anlatıyor.

Burundi, 1992. On yaşındaki Gabriel, Bujumbura’da daha çok yabancıların yaşadığı huzurlu bir mahallede Fransız babası, Ruandalı annesi ve kız kardeşi Ana ile mutlu bir çocukluk geçirmektedir. Fakat birlikte mango ağaçlarına “daldığı” arkadaşları, evlerinin bulunduğu çıkmaz sokakta yaşayan yetmiş iki milletten komşuları ve aheste okul günlerinden ibaret olan hayatı, henüz aklının ermediği siyasetin, etnik ayrılıkların ve şiddetin yıkıcı etkilerinden bağışık değildir.

Tarihin girdabından kaçamayan bir çocuğun masumiyetini yitiriş hikâyesi olarak da okunabilecek roman, Ruanda’da ve Orta Afrika’nın küçük ülkesi Burundi’de yaşanan soykırımı odak noktasına oturturken, böyle büyük trajedilerin suçsuz insanların elinden yalnızca sevdiklerini değil, geçmişlerini ve hatıralarını da alıp götürebileceğini çarpıcı bir dille anlatıyor.

"Soykırım tıpkı bir petrol sızıntısı gibiydi, içinden boğulmadan çıkanlar hayatları boyunca katrana bulanmış oluyordu."

GAËL FAYE: Ruandalı bir anneyle Fransız bir babanın çocuğu olarak 1982’de Burundi’de doğdu. 1995’te iç savaşın patlak vermesi ve Ruanda’da soykırımın başlamasıyla aile Fransa’ya taşındı. Finans alanında eğitim gören Faye, Londra’da bir yatırım fonunda iki yıl çalıştıktan sonra yazarlık ve müzisyenlik kariyerine yöneldi. Hip hop kültürü ve Kreol edebiyatından etkilenen yazar, 2010’da Milk Coffee & Sugar grubuyla ilk albümünü çıkardı. 2013’te ilk solo albümü Pili Pili sur un Croissant au Beurre yayınlandı. 2018’de prestijli Victoires de la Musique Ödülü’nü kazanan Faye, yazdığı ilk roman olan Küçük Ülke’yle Fransa’da büyük bir başarı kazandı. Pek çok büyük edebiyat ödülüne aday gösterilen ve Prix Goncourt des Lycéens, Prix du Premier Roman gibi ödüllere layık görülen eser, otuzu aşkın ülkede okurlarla buluştu ya da buluşmak üzere. 

Küçük Ülke / Gaël Faye 
Çeviren: Gizem Şakar
Tür: Roman
Yayım Tarihi: Nisan, 2019
Sayfa Sayısı: 188
Fiyat: 22,50 TL (KDV’den muaftır)

Doris Lessing’den “Beşinci Çocuk”un Uyandırdığı Kadim Korkular

Çarşamba, Nisan 17, 2019
2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Doris Lessing’in imzasını taşıyan Beşinci Çocuk; okurları, kökleri derinlere uzanan evrensel korkularıyla yüzleştirirken annelik, toplumsal normlar, ahlaki seçimler ve aile ilişkileri gibi pek çok zorlu mesele üzerine düşündürüyor.

Hiç kimsenin hoşlanmadığı, hatta içten içe korktuğu için uzak durmayı tercih ettiği olağandışı bir çocuğa sahip olmanın yol açtığı ruhsal etkilere odaklanan, onu seve-memenin yarattığı suçluluk duygusunu cesaret isteyen bir dürüstlükle anlatan bu romanı bir solukta okuyacaksınız. 

Filmlere de konu olan “şeytani çocuk” imgesini, ustaca kaleme alınmış bir korku, gerilim başyapıtına dönüştüren Doris Lessing’in, mutlulukla örülmüş aile yaşamının nasıl ilmik ilmik çözülüp gittiğini resmettiği Beşinci Çocuk; empati duygusunu tetikleyen hikâyesi ve etkili kurgusuyla okurunu daha ilk sayfalarından avucuna almayı başarıyor.

Harriet ve David, geleneksel aile yapısının önemini yitirdiği bir toplumda, akrabaları bir araya getirdikleri büyük evlerinde dört çocuklarıyla mutlu bir yaşam sürmektedir. Dışarıdaki yıkıcı dünyanın etkilerinden uzak, düşledikleri eski moda değerlere adan-mış huzurlu yuvayı kurmakla övünen çiftin yaşamı, beşinci çocukları Ben’in doğu-muyla altüst olur. Harriet, içinden çıkan bu çirkin, iri ve kontrolü güç bebekle birlikte hiç tanımadığı bir karanlıkla ve ummadığı bir toplumsal tepkiyle karşı karşıya kalır; bir zamanlar gerçek kıldıkları aile düşü giderek kâbusa dönüşür. 

Harriet birçok kez uyanmış, Ben'in yarı karanlıkta durup onları seyrettiğini görmüştü. Bahçenin gölgeleri tavanda oynaşır, koca odanın içindekiler hiçlikte kaybolurken, karanlığın içinde bütünüyle seçilemeyen bu ifrit çocuk oracıkta dikiliyordu. İnsana ait gibi durmayan o gözler, Harriet’i uykularından uyandırıyordu.

"Kâbuslara malzeme olan o keskin sadelikle yazılmış... Yaşadığımız dünyanın sadık, ama tüyler ürpertici bir yansıması." Sunday Telegraph

"Farklı türlerde kalem oynatan ve onları dahiyane biçimde yeniden üreten Doris Les-sing, bu sefer bir korku hikâyesi anlatıyor. Çok kadim bir korku üzerine kurulu Beşinci Çocuk çarpıcı ve unutulmaz." Guardian

"Doris Lessing'in okurları etkisi altına alma ve ikna etme gücü daha ilk sayfadan kendini belli ediyor... Bu kitap yer yer tüylerinizi ürpertecek olsa da bitirene kadar elinizden bırakamayacaksınız." Sunday Times

Doris Lessing : 2007 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Doris Lessing, 1919 yılında İran’da doğdu. Çocukluğunu Rodezya’da (bugünkü Zimbabve) geçirdi. 15 yaşında okulu bıraktı ve hemşirelik, telefon operatörlüğü gibi işlerde çalıştı. Rodezya’da ırkçılık karşıtı örgütlenmelerde rol oynadı. 1949 yılında Londra’ya yerleştikten sonra kendini tamamen yazarlığa verdi. Eserlerinde, kendi yaşam tecrübelerinden de yola çıkan Lessing; cinsiyetçilik, eşitsizlik gibi toplumsal sorunlarla mücadele eden bireyleri, küçük ya da büyük ölçekte politik çatışmaları, 20. yüzyıl savaşlarının gölgesinde kimliğini arayan insanları ve toplulukları konu etmektedir. Nobel Ödülü’nün yanında, Somerset Maugham Ödülü, James Tait Ödülü, David Cohen Anı Ödülü, Uluslararası Catalunya Ödülü, S.T. Dupont Altın PEN Ödülü gibi pek çok uluslararası ödüle layık görülen Lessing’in kitapları, feminist edebiyattan bilimkurgu edebiyatına, çok geniş bir yelpazeye sahiptir.

Türkçeleştiren: Niran Elçi
168 Sayfa
Fiyat: 20,00 TL


Cenk Çalışır’dan yeni roman : Beria

Çarşamba, Nisan 17, 2019
Polisiye edebiyatın dikkat çeken isimlerinden Cenk Çalışır’ın altıncı romanı “Beria”, 20 Nisan’dan itibaren raflardaki yerini alacak. Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınmak isteyen anne-kızın hikâyesini anlatan roman, Aişe’nin kızı Beria ile yaşadıkları üzerinden bir insanlık ayıbını tokat gibi çarpıyor. Trajik bir mülteci hikâyesinin ekseninde okurunu dehşete düşüren insan halleriyle yüzleştiren “Beria” ile insan ruhunun karanlık kuytularında kaybolmaya hazır mısınız?

Polisiye severlerin ilgiyle takip ettiği Cenk Çalışır altıncı romanı “Beria”, iç savaştan kaçarken insan tacircilerinin eline düşen anne-kızın trajik hikâyesini anlatıyor. Okuyucuya insanlığını tekrar tekrar sorgulatacak “Beria”, soluksuz okunacak bir polisiye.

Suriye’de köyüne yapılan bir baskında kocası öldürülen Aişe, kızı Beria’yı da alarak iç savaştan kaçar ve Türkiye’ye sığınmak ister. Aişe ve kızı, onları Yunanistan üzerinden Avrupa’ya götürebileceğini söyleyen insan tacirlerinin elinde yola koyulur. 

Eşini ve oğlunu otomobil kazasında kaybeden Komiser Harun ise, yaşadığı travma nedeniyle hızla kilo alır ve Emniyet Müdürlüğü’nden malulen emekli edilir. Ailesinden sonra işini de kaybedince hayatla tüm bağları kopan Harun, intihar etmek üzere gittiği kayalıklarda, sahile vuran bir insan bedeni görür.  

Komiser Harun, denize düşen ve kıyıya sürüklenen Aişe’nin, kızı Beria’nın kaybı karşısındaki çaresizliğine ve acısına şahit olur. Oğlunun ölümü karşısında yapabileceği hiçbir şey olmayan Harun, başka çocuklar için bir umut olabileceği gerçeğini fark eder.

Cenk Çalışır’ın Oğlak Yayınları’nın Maceraperest Kitapları’ndan çıkan “Beria” adlı romanı, 20 Nisan 2019’da raflardaki yerini alacak. 

Cenk Çalışır: 1967 Balıkesir doğumlu yazar, memur bir babanın çocuğu olarak farklı illerde büyüdü. Gazi Üniversitesi İktisat Bölümü’nü bitiren Çalışır, mezuniyetinin ardından Bursa’ya yerleşti. Basın ve otomotiv sektörlerinde farklı departmanlarda görev aldıktan sonra reklam dünyasına yönelen yazar, bu kararla oluşturduğu stüdyosunda reklam ve tanıtım fotoğrafçılığı üzerine çalıştı. Sinema ile de ilgilenen yazarın senaryo grupları ile çalışmaları devam ediyor. 


Hayat Ne Kadar da Rastlantılara Bağlı

Salı, Mart 26, 2019
Hayata dair düşüncelerimiz, beklentilerimiz ve umutlarımız yaşam tecrübemiz kadar filmlere, kitaplara, tiyatro oyunlarına ve şarkılara da bağlıdır. Dünyanın en büyük klişesini isteriz bazen. Herhangi bir şeye başlarken onu daha yaşamış, bizim gibi başlamış olan var mı yok mu diye döner filmlere ve kitaplara bakarız. Her süreçte dönüp bakmakla kalmaz onları referans olarak da alırız. Kitapları zamanla unutsak da filmler hep dağarcığımızda canlı olarak ayrıntısıyla kalır. Aklımıza kazınan bir sahneyi aynen yaşamak isteriz. Bazen direk o filmdeki kadını/erkeği isteriz hayatımızda. Bazen anne/baba figürünü görüp o sımsıcak aileyi isteriz. Bazen eksikliğini hissettiğimiz kardeşi buluruz orda. Gerçek hayat ile filmlerin farkını ayırt etmek istemeyiz bazen. Bazen o ayrımı hiç yapmayız. O meşhur “bir filmde görmüştüm” deyişini sahipleniriz. “Aynı şu filmdeki gibi deriz.” Bu sahiplenmeler ile birlikte çizeriz yönümüzü. Hafızamıza onlar kazınır hep. Bu yüzden bazı filmleri daha çok sahipleniriz. Bazen de yaşamdan kaçmak için kullanırız filmleri. Yaşamımızda bu kadar yer etmelerine izin vermek bizim seçimimizdir. Daha fazlasını istemek de öyle. Bir de bu filmlere başka anlamlar yüklememiz var ki o da bambaşka bir dehliz. Sevgiliyle keşfedilen ya da ortak sevilen filmlerin yeri ayrıdır. Daha çok sevilir ama ayrılık halinde en çok nefret edilenler haline gelirler. Kendimden örnek vereyim… Film manyağı bir insan olarak “Kutup Çizgisi Aşıkları (Los Amantes Del Círculo Polar)” filmini yaşamak isterdim. Çünkü rastlantıları severim. Otto gibi aklı havadayımdır. Aşık olduğu Anna da tam ilgimi çeken fiziki özelliklere sahiptir. Kısacık saçlar, gözler… Filmin sonunda kavuşamazlar, mutlu sonla bitmez ama buna rağmen tek bir sahnesini ya da olay örgüsünü değiştirmeden yaşamak isterim o filmi tamamen. Anna’ya benzeyen birini görürsem elbette dikkat ederim, gerçek hayatta karşıma çıksa ona akarım… Sizin de vardır böyle filmleriniz… Kaçmak istediğiniz, gerçeğe tercih ettiğiniz filmleriniz, kitaplarınız… Peki ya tesadüfler? Bazen de tam tersi olur. Bir anda fark edersiniz yaşadıklarınızın bir filmde olanlarla ne kadar örtüştüğünü. Tesadüfen gelip sizi bulabilir. Ya bu yaşadıklarım gerçek değilse sorgusu, ya bu bir film mi sorgusu da gelir içimize yerleşir bazen. “Truman Show” filmi gelebilir aklınıza… Hayat rastlantılara olduğu kadar filmlerde gördüklerimize de bağlıdır diyebilir miyiz? Tüm bu cümleleri kurduran, bunları düşündüren kitaba değinebiliriz artık… Neslihan Önderoğlu’nun Eylül ayında çıkan yeni romanı “Tuhaf Şeyler Oluyor Bay Tarantino” sinema ve hayata dair bir güzelleme… 

Yaşayan en iyi öykücülerden biri olan Neslihan Önderoğlu, üretmeye devam ediyor. Öykü kitaplarının yanı sıra, ayrı bir damardan da sürdürüyor üretimini. On8 kitap’tan çıkan köprü romanları ile genç okura da sesleniyor. Edebiyat hazzı ile dolu yetişkin okuru da memnun ediyor öykü ve romanlarıyla. Beslenme kaynaklarını da genişletiyor. Bu yıl “Yeryüzü Yorgunları” ile romanında kutsal metinlerden alıntılar kullanmıştı. Genç okura seslenişinin son adımı “Tuhaf Şeyler Oluyor Bay Tarantino”da da filmleri ve sinema sevgisini kullanıyor. Genç bir sinema manyağının gerçek hayat ile filmler arasındaki rastlantıları üzerine kurulu bir macera kurmuş. Her sinema manyağının, sinefilin kayıtsız kalamayacağı denli yansıtmış sinema sevgisini. Evvela bu yönden ilgi çekici. Beğenirsiniz beğenmezsiniz ama sinefilseniz romanın atmosferine hapsolmanız mümkün. İlgiyle ve hızlıca çevrilecek sayfalar, yükselecek heyecanlar bolca mevcut. Özellikle 20’li yaşlarındaki sinefiller için kendilerini bulabilecekleri kadar gerçek. Ya kendilerini kahramanın yerine koyacak ya da bana da oluyor bu sık sık diyecekler. Bir solukta okunup bitecek ve sonrasında kendi filmlerine döndürecek bir roman.

Okuduğumuz her romana zihnimizde bir film çekeriz. Önderoğlu’nun romanı bu film çekme hissini maksimize eden bir roman. Usta bir yönetmen gibi setini kuruyor, filmlerden beslenerek tanıdık imgelerle okuruna yardımcı da oluyor. Yarattığı kendine has doku ile gerçekliğin de kıyısında dolaşıyor. Gerçek bir olayı anlatıyormuş hissini de seçtiği filmlerle veriyor. Sürprizi bozmamak için finalde kullandığı filmi anmayayım ama muhteşem bir seçim olduğunun altını çizeyim. 

Babasının deyimiyle “salaklığın en saf hali” olan kahramanımız Evren ile tanışıyoruz. Bir olayın sonunda… Esasen sondan sonra ile açılıyor roman. Olacaklara bizi hazırlamak için şen şakrak başlıyor. “Keşke arızalı insanları alıp götüren ve onardıktan sonra tekrar kullanıma sokan böyle bir yer olsaydı” dileğinde bulunan kahramanımız tam bir sinema manyağı. Film izleyememek için televizyonunu satmak istiyor. Eve gelen adam ile ilk gönderme başlıyor. “Cable Guy” filmindeki Ricky Ricardo geliyor. Bu eğlenceli başlangıcın ardından olayların en başına dönüyoruz. Taksicinin “Taxi Driver”ın unutulmaz kahramanı Travis olmasıyla başlayan olaylar zinciri Evren’in hayatını da değiştiriyor. Fantastik bir maceranın içinde gerçeği arıyoruz. Tüm bunların arasında insan ilişkilerine ve hayata dair tespitlerini de eksik etmiyor Önderoğlu. Yaşadığımız zaman dilimine, bugüne ait bir roman olduğunu da anlıyoruz. 

“Gerçekten özel biriyle tanıştığımızı bildiğimizde, bir dakikalığına şu lanet olası çenemizi kapatıp rahatça sessizliği paylaştıktan sonra hep saçma sapan şeyler söyleriz.” bir filmden alıntı da olabilir, roman sayesinde çektiğimiz kendi filmimizden alıntıdır belki de... Böyle diyaloglarla ilerleyen romanda şiir alıntısı da, kedi de, bilardo aşkı da, yönetmen listesi de mevcut. Olay örgüsünün kilit noktası da fantastik ama gerçek olamayacağını bildiğimiz halde inanmaya dünden razıyız. Bunun üzerine yapılan espri ve geyikler de mevcut elbette. Her şeyin çözümü de en temel senaryo mantığı ile örtüşüyor. Çözüme kavuşturan yardımcı karakter var her filmde olduğu gibi. 

Önderoğlu her Tarantino filmi gibi ucuz roman havasını, hafifliği sürekli elde tutarak gereksiz yan yollara hiç girişmeden dört başı mamur bir roman yaratmış. Tarantino’ya selam çakmayı ihmal etmeden… Temposu hiç düşmeyen çok akıcı, bir solukta biten bir roman “Tuhaf Şeyler Oluyor Bay Tarantino”… Sinema severlerin ıskalamaması gereken bir roman. Gerçek hayat ile senaryoların ne kadar örtüştüğünün ayırdında, hangisinin daha gerçek olduğunu düşündürten bir roman. Sahici bir film. Kahramanımız Evren’in “Hayal gücümü bu zorlayıp gerçeklik sınırlarının dışına çıkınca, artık her şey mümkün görünmeye başlamıştı” demesi boşuna değil. “Sonuçta, neyin gerçek, neyin kurgu olduğunu kim bilebilir ki?” Öyle değil mi, ey okur!

Tuhaf Şeyler Oluyor Bay Tarantino
Neslihan Önderoğlu
On8 Kitap
156 sayfa

Tekdüze hisler, hayattan kaçınmayı değerli kılıyor

Salı, Mart 26, 2019
Bundan tam yedi yıl önce… Karaoke bar. Arkadaş grubu. Kısacık saçlı, narin, çıtı pıtı bir kadına takılıyor gözüm sürekli. Grubun sürpriz kişisi… Hani şu son anda kerhen “hadi sen gel” denenlerden. Yapacak daha iyi bir şeyi olmadığı için gelmiş. Sohbete hemen hiç katılmıyor. Şarkılara da… Mikrofonu her eline alan neşeli şarkılar söylüyor. Ana hedef eğlenmek zira. Ben sık sık ona bakıyorum. O ise dalıp gidiyor uzaklara. Arkadaşım dürtüyor sonra. “Hadisene! Gene müzikal birikiminden dem vurup bir şarkı iddiasına girsene yiyorsa.” diyor bana. Sonra da gruba dönüyor: “Bu adam bir mixtape ile tavlayamayacağım kimse yok der. Hadi ona bir hedef verelim ve şarkısını söylesin de sonucu hepimiz görelim.” “Olur” diye atılmam çok uzun sürmüyor. Gaza gelmem aslında öyle kolay kolay. O ise hala uzaklara dalıp gidiyor. Herkesin parmağı onu gösterdiğinde de gözü daldığı yerde. Onu getiren arkadaşı “anlaşılan hesabın kimde kalacağı belli oldu” diyor keyifle kahkahalar atarak. “Kalbi kırık. Hiçbir şarkı onaramaz.” diye de ekliyor iddiayı büyüttüğünü düşünerek. “Şarkıların gücünü hafife almayın” diyorum. “Bir efsaneden şarkı söyleyeceğim. Sözleri yeter. Sonunda ne olacağını da göreceksiniz.” Geçiyorum sahneye, kapatıyorum gözlerimi. Başlıyorum şarkıya. “There's a place in the sun, for anyone who has the will to chase one / And i think i've found mine, yes, i do believe i have found mine, so / Close your eyes, and think of someone, you physically admire / And let me kiss you, let me kiss you”* Daha şarkının ortasında gözlerini bana kilitliyor… Sahnede olmak. Şahane bir şarkıyı yüreğinden söke söke dillendirmek. Sözleriyle yolculuk yapmak. Muhteşem bir his. O anda işte her şey mümkün. Şarkı bitip masaya döndüğümde yerinden kalkıp geliyor bana doğru. Kimi düşünüyor bilmiyorum ama dudakları dudaklarımda… Teşekkürler Steven Patrick Morrissey diyorum içimden. Dünyalar benim…

Bundan 40 yıl önce… İngiltere… Thatcher'ın Britanya'sı: İşsizlik, ayaklanmalar, çalkantılı bir toplumsal değişim. Dalgalanan bir deniz. Kaos. İşsiz bir yazar. Gençliğinin buhranında tüm akranları gibi. Ne olmak istediğini, ne olacağını bulmaya çalışıyor. Şarkılar yazıyor defterine, konserlere gidiyor. 60’lı yılların şarkılarını dinliyor. Dergilere, fanzinlere mahlasla eleştiriler gönderiyor. Oscar Wilde’a hayran bir uyumsuz. Hayata neresinden katılacağını bilmiyor. Hayattaki yerini nasıl alacağını bilmiyor. Arayışı var evet ama konuşmakta bile zorlanan ürkek bir genç olarak aşması gereken, yıkması gereken çok duvar var. Bir müzik dükkanına astığı ilan ile kendisine grup arıyor. Steven Patrick Morrissey küçücük dünyasından, müze gibi odasından kafasını dışarıya uzatmaktan korkuyor. Her denemesinin başarısız olmasından ürküyor. Kapatıyor odasındaki pencereyi siyahlarla… Girmesin gün ışığı içeriye… Babası evi terk ettiğinde çoğalan masraflar yüzünden çalışma hayatına atılıyor. Önce hastane sonra vergi dairesi. Ama ya o şarkılar… İlk sahne deneyimi: The Nosebleeds. Tek bir konserle çekilen ilgi, mutluluk. O his işte… Hep içinde olacak o his. Sonrası çok çabuk gelen hüsran. Mağlubiyet. Depresyon. Diazepam. Yeniden sancılar, seçimler. Tam o seçimin ortasında annesi ve arkadaşı Linder’in destekleriyle geliyor kendine. “Dünya, benim gibi insanlar için kurulmamış demek ki.” diyecek. “O zaman kendi dünyanı yarat, Steven.” cevabını alacak… Ve o kapıyı çalıyor. Kendisini sahnede buluyor. Dünya değişiyor. Müzik değişiyor. Hep o sahnede kalıyor. “I decree today that life is simply taking and not giving / England is mine and it owes me a living“** diyor. İngiltere Benim” diyor…

2007 yapımı Morrissey güzellemesi “England Is Mine” böyle bir film işte. William Thacker ile kotardığı senaryoyu peliküle aktaran Mark Gill ilk uzun metraj sınavında bir efsanenin doğumunu anlatıyor. 1982’de kurulacak ve dünya müziğine etki edecek The Smiths için zemin hazırlıyor. Morrissey özelinden anlatıyor meramını. O sözlerin nerden doğduğunu ifşa etmeye soyunuyor. Genç yazarımızın Johnny Marr ile buluşmasıyla atılan temellerin nerelere geldiğini biliyoruz. Sadece dört stüdyo albümü yapabilmelerine rağmen günümüz İngiliz gruplarına nasıl beslenme kaynağı olduklarını da. Geçen yıl yayımladığı şahane albümü “Low in High School” üretmeye devam ediyor Mozzo. O hissi elden bırakmadan. “England is Mine”ın en güzel sahnelerinden biri de ya olmasaydı diyaloğu üzerinden gelişiyor. Ya Morrissey o sessizliğini kıramayıp sıradan bir işçi olarak kalsaydı. İkon müzisyenin gençlik yıllarındaki karanlığına, zihinsel ve duygusal kaosuna gayri resmi bir bakış atmış Mark Gill. Sessiz ve sakin. Alıştığımız biyografilerin uzağında. Bugün ikona dönüşen o personanın izlerini sürüyor. Kendine güvensizlik, başarısızlık korkusu, utangıçlık derken sorunlarla boğuşarak kendi dünyasını yaratmaya çalışan bir gencin melankolisi… The Smiths ve Morrissey fanlarının seveceği, geri kalanların ise yabancı duracağı filmin son sözünü de o gencin sorularına bırakmak en iyisi…

 “Hayat. Bu tekdüze hisler, hayattan kaçınmayı değerli kılıyor. Babalar için fabrikayken, anneler içinse bir mutfak. Yemek masasında tartışmalar, haberlerde kayıp çocuklar. Ve hepsinden de öte, her şeyin yavaş yavaş parçalandığı bir his. Yeni bir plak takıp, kafayı sıyırana kadar ilaç içerek bir şeyler olmasını beklemek mi daha iyi? Yoksa, ışıkları söndürüp uykunuz sizi bulunmak istediğiniz dünyaya götürene kadar yorganın altından çıkmamak mı? Peki tüm bunlar, önümüzde yaşananlardan daha mı iyi?”

------
* “Güneşte bir yerin peşinde koşan herkes için bir tane var / Ve sanırım benimkini buldum, Evet, benimkini bulduğuma inanıyorum / Gözlerini kapat, Ve fiziksel olarak hoşlandığın birini düşün / Ve seni öpmeme izin ver, seni öpmeme izin ver” Let Me Kiss You – Morrissey (You Are the Quarry, 2004)

** “Bugün karar veriyorum ki hayat vermektense almaktan ibaret / İngiltere benim ve bana yaşam borçlu” Still Ill – The Smiths (The Smiths, 1984)

Herkesin sakladığı bir şeyler vardır

Salı, Mart 26, 2019
“Gelişen teknoloji hayatımızı nasıl etkiliyor, nasıl etkileyecek?” sorusu üzerine düşündüğümüzde tahminlerimizin dayanakları filmler ve kitaplar oluyor. Doğru çıktıklarını gördüğümüz örnekleri referans alıyoruz zira. Stanley Kubrick’in başyapıtı “2001: A Space Odyssey”de görüntülü görüşmeye şahit olduğumuzda yıl 1968 idi. Şaşırmıştık. Henüz yazı ile bile anlık iletişim kuramıyorduk üstelik uzaktakiyle. Teknolojinin nasıl gelişeceğine dair distopyalar ile karanlık gerçeklerle karşılaştık. Robotların insanların sonunu getireceğini, bunun bitmek bilmeyen savaş olduğunu gördük. Zamanda yolculuklar yapıldığını gördük. “Terminator” ile tanıştık. “Maymunlar Gezegeni” serisinde gelişenin sadece teknoloji olmayabileceğini de gördük. “Blade Runner” başta olmak üzere gelecek üzerine kurgulanmış teknolojik gelişmelere bağlı değişkenlerin ortak noktasını da biliyoruz. İnsanların yalnızlaşması, gündelik hayatın rutinlerinin değişimi, her şeyin olabildiğince öz olması… Yemek için haplar, sex için programlar, programlanmış hisler… Oturduğun yerden her şeyi yapabilme hissi… Filmler ve kitaplar her seferinde bir adım öteye giderek ilerliyor. Beklentilerimizi de yaratıyorlar. 2000 yılına girişimiz öyleydi. Milenyuma girerken bambaşka bir boyuta geçeceğimizi düşünmedik mi? Uçan arabalar, robotlar, akıllı cihazlar, uzayla aramızdaki mesafenin kısalması gibi beklentilerimiz vardı. “Geleceğe Dönüş” serisindeki uçan kaykayın çıkmasını beklemiştik. Geleceğe dair fütüristik her şeyin gerçekleşeceğini bekliyorduk. Gelecek senaryoları denildiğinde bu konuya en çok kafa yoranlardan biri Andrew Niccol, 2018 yılına da bir önerme bıraktı. 

Bir netflix yapımı olarak izleyiciye ulaşan bir hikaye anlatan Niccol, ilk çıkışını 1997’de “Gattaca” ile yapmıştı. Genetik mühendisliği ilerlemiş ve insan kusursuzlaşmıştı. Biri hariç. Onu anlatıyordu. “Truman Show” ile teknolojinin geldiği nokta ile özelin kalmayışını, gerçeklik algısını anlatırken tv dünyasını da eleştiriyordu. “Simone” ile bir insanı yoktan var ediyordu bilgisayar yardımıyla. “In Time” ile karanlık bir tablo çizerek, sınıfsal ayrımı da gözler önüne sermişti. Gelecek sadece parası olanlar için gelecek idi. “Good Kill”de teknoloji geliştikçe esneyen etik sınırı sorgulamış, sorgulatmıştı. Andrew Niccol, her senaryosunda teknolojinin kavramları nasıl değiştirdiğini ve esnettiğini işliyor. Zaaflarını, açıklarını göstererek harekete geçiriyor kahramanlarını. Bunu “Anon” ile sürdürüyor. 

Henüz ülkemizde vizyona girmeyen film, zaman ve mekana bağlı kalmadan meramını anlatanlardan. Gelecekte geçtiğini biliyoruz ama hangi zamanda ve nerede olduğumuza dair bir fikrimiz yok. Anlıyoruz ki bu önemsiz bir detay. Bir distopya. Çizdiği gelecek de hayli ilginç. Teknoloji gelişmiş, insan ile bütünleşmiş. Hayatın içerisine girmiş. Herhangi bir nesneye ihtiyaç duymadan hem de. Bir komutla ayna ekrana dönüşüyor ve görüşme yapılabiliyor. Önceki senaryolarda mevcut olan araçları ortadan kaldırmış Niccol. Her şeyin kayıt altına alındığı bir gelecekteyiz. İnsan gözü kamera olmuş. Sürekli kayıt ediyor. Bu kayıtlar düşünce gücüyle istenilen kişiye gönderilebiliyor. Sadece isteyerek koca bir yaşam datasına günü ve dakikasıyla bakabilmek mümkün. Yolda yürürken herkesin kimliği görünür halde. Göz ne görüyorsa anında dökümünü veriyor. Bu teknolojik yenilik sayesinde suç diye bir şey kalmamış. Dedektifimiz Sal, kimliksiz biriyle karşılaşınca olaylar gelişiyor. Mahremiyetin kaybolduğu çağda, tüm anıların değiştirilebildiği, cinayet işlenebildiği ile yüzleşen dedektif ile birlikte neyin önemli olduğunu görüyoruz: Kimlik.

İnternetin yaygınlaşmasıyla insanın da “hack”lenebildiğini görmüştük. “Anon” bunu bir adım öteye götürerek sisteme girip anıları da değiştiriyor. Silebiliyor, değiştirebiliyor. Sistemde var olmamak için kimliksizleşebiliyor. Niccol’un gösterdikleri kadar göstermedikleri de önemli. Hayat sadeleşmiş örneğin. Hiçbir şey değişmemiş esasen. Arabalar eski model. Uçan, kaçan bir şeyler yok. Günümüzde nasılsa öyle her şey… Daha az eşya ile donatılmış mekanlar. Bilgisayar, cep telefonu, tv gibi hiçbir teknolojik aleti görmüyoruz. Donuk ve mat renklerle oluşan bir atmosfer. 1950’li yılları gelecekte yaşıyormuş hissi vermeyi tercih etmiş Niccol.

“Gelişen teknoloji hayatımızı nasıl etkileyecek?” sorusuna Niccol, “Anon” ile cevap veriyor. Yaşadığımız dünya sürekli olarak güvenlik bahanesiyle özel hayatlara resmi müdahalelerde bulunuyor. Bu müdahalelerin sonu gelmeyecek. Saniyesi saniyesine kayıt alınan insanın hiçbir mahremiyeti kalmayacak. Hiçbir şeyi saklayamayacak olmanın getirdikleriyle insan da değişecek. O kayıtları değiştirmek ve silmek en önemli şey haline gelecek. İnsanı insan yapanlar hataları, yanlışları ve pişmanlıkları değil mi? Gerçekliğin sınırını da sorguluyor “Anon”. Kimliğin önemini de. Kimliksiz olmanın önemine vurgu yapıyor. 

“Sizin özel hayatıma karışmanız hiçbir şey ifade etmiyor. Ama benim geri almaya çalışmam suç oluyor.”
“Anlamıyor musun? Ne kadar saklamaya çalışırsan o kadar çok dikkat çekersin. Neden kimsenin seni bilmemesi senin için bu kadar önemli? Başkalarının sırlarını yok ediyorsun. Peki ya senin sırların ne?”
“İlla olmak zorunda mı?”
“Herkesin sakladığı bir şeyler vardır.”
“Senin işin bu. Hayatının her günü bunu arıyorsun. Bu yüzden asla anlayamazsın. Mevzu, sakladığım bir şeyimin olması değil... Görmenizi istediğim hiçbir şeyimin olmaması.”

Sosyal medya kullanımının artmasıyla salgına dönüşen “etiketleme” hastalığı hayatımızı sarmış durumda. Bu etiketleri biz seçiyoruz. Kendimizi sürekli olarak sergiliyoruz. Peki bu ne kadar doğru? Bütün derinlikleri ortadan kaldıran bir dümdüzlük hakim hayatlarımıza. Hazır kalıplar ve arketiplerle örülüyoruz. Görmemiz yetiyor. Düşünmemize gerek yok. “Anon”un açılışta yaptığı alıntıyı gelecekte çok kullanacağız ve hissedeceğiz belki de.

“Savaşmaktan vazgeçiyorum. Bu bir son olsun. Gizlenecek bir yerim karanlık bir köşem olsun. Unutulmak istiyorum, Tanrı tarafından bile.” Robert Browning Paracelso (1835)

Hiçbir özelimiz kalmadığında ne olacak? Filmin ana sorusu da burada: Gelecekte hayatımızın ne kadarı bizim hayatımız olacak? Mahremiyet kaybolduğunda tüm senaryolar aynı kapıya çıkıyor: Karanlık bir distopya.

Kıyamet’i hatırlayın, Bay Holmes. Mahşerin Dört Atlısını…

Salı, Mart 26, 2019
Bu dergiyi okuyorsanız 221b sakinisiniz demektir. Elbette Sherlock Holmes seviyorsunuzdur. Hatta kimileriniz için Sherlock deyince akan sular duruyordur sanırım değil mi? Polisiye edebiyatın efsanesi ile ilgili zaten her şeyi bildiğinizi kabul edelim baştan. Bilmeyenler de “Sherlock! : Bir roman kahramanından daha fazlası” başlıklı dosya konulu yedinci sayıdan beslenmiştir. Ufak bir girizgah yapayım ben yine de. Polisiye seviyorsanız en önemli duraklarınızdan biri Sherlock Holmes’tur. Okumadan geçilmez. Filmleri ve dizileriyle de izlememek için zor tutarsınız kendinizi. Nihayetinde, yazarından bile meşhur bir karakter söz konusu olan. Arthur Conan Doyle'un yarattığı Britanyalı hayalî dedektif 6 Ocak 1854'te Londra'da doğmuş ve ilk hikâyesi 1887’de tefrika edilmeye başlayan “Kızıl Dosya” ile hayatın içine karışmış. 4 roman ve 56 hikâyeden oluşan külliyatıyla okunmaya devam etmekte. Guinness Rekorlar Kitabı tesciliyle filmlerde en çok canlandırılan karakter olması da cabası. Sadece bununla sınırlı da değil üstelik dizileri de atlamayalım. İzlediğimiz her polisiyede Sherlock ve Watson’u model almalarını da ekleyelim. Sherlock Holmes, üstadın sıkılıp öldürmesine rağmen halen yaşamayı sürdürüyor. Kitapların neredeyse her yayınevince basılmasının yanı sıra başka yazarların kaleminden de akarak yeni maceralara yelken açıyor. 

Olayları gözlem yoluyla çözen tümdengelimci dedektifimiz yeteneklerine rağmen sıradan biri aslında. İyi bir eğitimle onun gibi olmak mümkün. Süper kahramanlar gibi ekstra bir olağan dışı duruma, ısırılmaya, uzaydan düşmeye, doğa felaketlerinin ortasında kalmaya ya da biyolojik deneylere ihtiyaç yok. O yüzden özel bir kahraman. O yüzden eskimiyor. Sadece onunla da sınırlı değil, Dr. Watson ile olan bağı da bugün neredeyse her polisiyenin ana modellerinden biri konumunda. Herkesi tanıması, romanlardaki kötüleri ve yardımcıları da… Bu zenginliğin içinden yeni Sherlock Holmes maceraları doğması da olağan hale geliyor. Neredeyse başka bir dosya konusu olacak öteki Sherlocklar dilimize kazandırılmaya devam ederken bizden de ataklar geliyor. Kimi zaman parodileştirilen, kimi zaman da yaşlandırılan dedektifimiz İstanbul’da da maceraya atıldı. Neyse, onları bırakıp biz elimizdeki yazının konusu romana odaklanalım.

Alakarga Yayınları geçtiğimiz ay yeni bir diziye başladığını duyurdu. Çeviri ve yerli polisiye kitaplardan oluşacak “Tedirgin Kitaplar” Şubat ayında görücüye çıktı. Barry Day imzalı “Sherlock Holmes ve Kıyamet Cinayetleri” de dizinin ilk kitabı olarak raflarda yerini aldı. Londra’daki Royal Society of Arts kurumu üyesi olmakla birlikte ‘’Amerika Birleşik Devletleri’nde Britanya kültürüne yaptığı hizmetlerden’’ ötürü Britanya İmparatorluk Nişanı’na layık görülmüş İngiliz yazar Barry Day ilk kez Türk okurunun karşısına çıkıyor. İngiliz oyun yazarı Noël Coward, Dorothy Parker, Oscar Wilde, Johnny Mercer ve Rodgers & Hart hakkında yazmış ve Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes mirasını devam ettirmiş bir isim. 1997’de “Sherlock Holmes and the Shakespeare Globe Murders” ile beş kitaplık seriye imza atmış. “Sherlock Holmes and the Copycat Murders”, “Sherlock Holmes and the Alice in Wonderland Murders” ve “Sherlock Holmes and the Seven Deadly Sins Murders” ile oluşan bu beş kitaplık serinin en çok beğenileni 2001 yılında yayımlanan “Sherlock Holmes and the Apocalypse Murders”, Büşra Balcan’ın çevirisiyle ve “Sherlock Holmes ve Kıyamet Cinayetleri” adıyla dilimize kazandırılmış.

1895 Londra’sındayız… Sherlock Holmes, Dr. John Watson ve Lestrade’yi keyifli bir yemekte görmemizle açılıyor roman. Yemeği bir polis memuru bölünce üçlümüz şöyle bir bakalım dedikleri ceset için olay yerine gidiyor ve vakamız başlıyor. İnceleme sonrası ulaşılan bulgu ise her okuru heyecanlandıracak türden: Karındeşen Jack! Yedi yıl sonra geri mi döndü acaba şüpheleri arasında ilerliyor roman. Barry Day, Doyle’un üslubuna olabildiğince yaklaşırken mirası ne kadar iyi sahiplendiğini de her satır göstermeye başlıyor. Önceki vakalara yapılan göndermeler, karakterler ve işleyiş açısından sürükleyici ve okuması keyifli bir roman inşa etmiş. Klasik karakterleri yeniden romanda bir araya getirmekle kalmamış dönemin atmosferini de yaşatmış. Yazarın karakterlerin ağzından söyleyecek bolca da sözü var.

Barry Day, salt polisiyenin dışına da çıkıyor yer yer. “Kadınlara Oy Hakkı” mücadelesi, sinemanın doğuşu, kontak lens’in icadı, dinin insanlar üzerinde yarattığı etkiler ile beslemiş metnini. Edebiyata da atılan paslar mevcut. Charles Dickens, William Shakespeare göndermelerinin yanı sıra Oscar Wilde da bizzat romana konuk olarak vakada yardımcı rol üstlenmeye soyunuyor. “İnsanların bilmediği şeyleri bilmek, benim mesleğim” diyen Holmes ile “Her zaman harika bir dedektif olabileceğimi düşünmüşümdür. Bana yaramaz birilerini bulun, Bay Holmes, ben de onu kötü niyetlerinden vazgeçireceğime söz veriyorum” diyen Oscar Wilde’ın vakadaki işbirliği hayli ilginç bir bileşim. Okurda ekstra okuma hazzı yaratan göndermeler, şarkılar ve tiyatro gösterilerini mesken tutmalar aynı zamanda inandırıcılığı da arttırıyor. Her karakterini ete kemiğe büründüren yazar, tempoyu da hep elinde tutmuş bu sayede. Beklenen şaşırtıcılık da mevcut… Holmes ile Watson arasında geçen eğlenceli diyaloglar da mevcut elbette.

Kötülerin de hakkını layıkıyla vermiş Day. Cinayet usulünü değiştirdiği düşünülen Karındeşen Jack, Yeni Kıyamet Klisesi başrahibi Janus Cain’in Doyle’un yarattığı kötülerden eksiği yok. “Ruhunuzu Kurtarın! Kardeşlerim, azap içinde misiniz? İlahi adalet’ten mi korkuyorsunuz? Kurtulmanızın bir yolu var…” çağrısında bulunan, “Öç benimdir, öç ve intikam” diyen kendini İsa’nın yeniden vücut bulmuş hali sanan bir adam Cain. Holmes da “Büyüleyici, eski dostum, büyüleyici. Rahmetli profesör Moriarty’nin aramızdan ayrılışından beri ilk defa çabamıza değecek bir rakip çıktı karşımıza” diyerek hakkını teslim ediyor. Cain sayesinde Wilde’ın “Din inancın revaçtaki halidir… Aynı kuşkuculuğun inancın başlangıcı olduğu gibi… Sık sık inanmayanlar için bir tarikat kurmayı düşünüyorum; İnançsızlar Kardeşliği. Sonuçta, neden örgütlü dine kanmak zorunda kalsın ki insanlar?” demesine de tanık oluyoruz. Cain ise kandırdıklarıyla adım adım Mahşerin dört atlısını koşturma planında… Sherlock’u alt edebilirse tabi…

İki fırtına yetimi, bir tıknaz orta yaşlı adam ve zayıf, korkmuş bir kadın olarak vakaya atılan dörtlünün mahşerin dört atlısı ile mücadelesini konu edinen “Sherlock Holmes ve Kıyamet Cinayetleri”, külliyata beşinci roman olarak eklenirse hiç sırıtmayacak denli iyi bir roman. Barry Day soluk soluğa okunacak ve bir oturuşta bitirilecek bir roman yaratmış. Her şey yerli yerinde ve dozunda… Yeni Sherlock Holmes vakası özlemi duyanlar için biçilmiş kaftan.
“Sen ve ben, Watson, hayatlarımızın çok büyük bölümünü burnumuz suç ve ahlaksızlık penceresine dayalı yaşadığımızdan, diğer manzarayı kolaylıkla unutuyoruz. Ama bu insanların yapabildiği, büyük çoğunluğunun da yapmaya can attığı bir şey. Onların bu arzularını yerine getirebilmeleri için de biz ‘kötülüğün’ güçlerini zaptetmek uğruna elimizden gelen az biraz şeyi yapmaya devam etmeliyiz” diyen Sherlock Holmes’a katılmamak elde mi?

* Sherlock Holmes ve Kıyamet Cinayetleri/Barry Day 
Alakarga/Tedirgin Kitaplar Serisi/22 TL

* Bu yazı, 221B Dergi’nin 14. sayısında yayımlanmıştır…

Ahlat Ağacı'nın senaristi Akın Aksu'dan ilk roman: Bir Taşra Köpeği

Çarşamba, Ocak 30, 2019
Ahlat Ağacı filminin ortak senaristlerinden ve oyuncularından  Akın Aksu, İlk romanı Bir Taşra Köpeği’nde ıssız taşrayı bilinenin aksine canlı, çok sesli bir taşra tablosuna dönüştürüyor.

Bir Taşra Köpeği’nin adsız kahramanı, bir sahil kentinde hayatını sürdürebilmek için tuvalet bekçiliğinden gazete muhabirliğine çeşitli işlere girip çıkarak, her biri bir öncekine benzeyen günlerini taşralı yarı aydınların hırslarla, küçük hesaplarla, ördükleri dünyasında geçirmektedir. Bu taşra kentinde günler birbirinin aynısıdır. Bu tekdüzelik bir zaman sonra kendine has bir taşra sıkıntısı ve gülünç hayatlar ortaya çıkarır. 

Okumuşuyla, okumamışıyla insanlar, hep bir adım ileriye gitme hayaliyle yaşarlarken, en ciddi konularda, hatta doğruları söylerlerken bile komik duruma düşmekten kurtulamazlar. Komik oldukları için mi konuşmaktadırlar,  yoksa konuştukça mı komik duruma düşmektedirler; bir süre sonra bu da taşradaki her şey gibi belirsizleşir. 

Taşrada bir şeylere heves etmenin, en baştan yenilmek ve komik duruma düşmek ile bağıntısı nedir?

Kahraman, kentin caddelerinde kaçınılmaz ölümünü bekleyen köpek gibi taşranın yazgısını yaşamaktadır.

Karakterlerinin her birinin düşlerle, sözcüklerle aşmaya çalıştığı taşra duvarı ancak ölümle aşılabilecek gibidir.

“Kapısı, yalnızlığa ve varoluşun kaçınılmaz çırpınışına açılan sıcak, uzun, sıkıcı bir yaz mevsimi. Amaçsız, istemsiz, adeta başka algı alanlarına eğilim duyan bir adam, yaz sıcağına teslim olmuş bilinciyle, Diyojen’in Feneri gibi dolaşarak, varlığımızın gezegendeki anlamını arıyor. Birbirinden pek de farkı olmaksızın sürüp giden günlerin içerisinde oradan oraya; kendisi için hiçbir anlamı olmayan sözlerin, düşüncelerin, inanışların arasında, sahipsiz bir gölge gibi dolanıp duruyor.”
Nuri Bilge Ceylan

Akın Aksu: 1986 yılında Çanakkale’de doğdu. Yükseköğrenimini Çanakkale’de tamamladı. Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan ile birlikte yazdığı Ahlat Ağacı filminin senaryosu ile tanındı.

Bir Taşra Köpeği / Akın Aksu
Roman
Doğan Kitap, Ocak 2019
256 Sayfa
28 TL


Kaouther Adimi'den "Zenginliklerimiz"

Çarşamba, Ocak 30, 2019
Ödüllü yazar Kaouther Adimi’nin imzasını taşıyan Zenginliklerimiz, Edmond Charlot adında Cezayirli bir kitapçının genç yaşta giriştiği muazzam yayıncılık ve editörlük serüveninin izlerini süren, sürükleyici bir roman.

Albert Camus ve Antoine de Saint-Exupéry dahil pek çok ünlü yazarın kariyerine yön veren Edmond Charlot’nun hayatına odaklanan eser, devletlerin büyük tarihlerine karşı üreten insanların küçük öykülerine kulak vermenin önemini vurguluyor.

Zenginliklerimiz kitabıyla “yirminci yüzyılın kaotik siyasi atmosferinde yaşam ve kültürel üretim” üzerine düşünmeyi de tetikleyen Adimi, yirminci yüzyıl Cezayir tarihini sömürgeci bakıştan uzak, hakiki ve çarpıcı bir dille okurlarına aktarmayı başarıyor.

Edmond Charlot, 1936 yılında Cezayir’de “Zenginliklerimiz” adında bir kitapçı açar. Bu kitapçı aynı zamanda genç yazarları teşvik eden bir yayınevi, edebiyatı ve Akdeniz kültürünü sevenler için bir buluşma yeri, kitap satın alacak parası olmayan halk ve öğrenciler için bir kütüphane, üretken bir sanat galerisi, kısacası bir kültür merkezi hâlini alır. Yıllara meydan okuyarak dünya edebiyatına yön verecek usta kalemlerin yetişmesine önayak olan bu kültür sanat yuvası zamana yenik mi düşecektir?

Okura, geçmiş ve şimdi olmak üzere iki farklı zamansal düzlemden seslenen Zenginliklerimiz, Edmond Charlot hakkındaki tarihsel arşivlerden yola çıkarak Cezayir kültürüne, tarihine ve edebiyatına madunun gözünden bakmamızı sağlıyor.

“Zenginliklerimiz çağlar arasındaki tek bağlantı olan edebiyat sevgisinin görkemli bir beyanı gibi.”  Olivia de Lamberterie, ELLE

Kaouther Adimi: 1986 yılında Cezayir’de doğan Kaouther Adimi, üniversite eğitimini Çağdaş Edebiyat ve Uluslararası İnsan Kaynakları Yönetimi alanlarında tamamladı. 2011 yılında Actes Sud tarafından yayımlanan ilk romanı L’Envers des autres ile Le prix de la Vocation Ödülü’nü aldı. Zenginliklerimiz romanı, 2017 ve 2018 yıllarında üç farklı ödüle layık görüldü. Yazar, çalışmalarını Paris’te sürdürmektedir.

Zenginliklerimiz / Kaouther Adimi
Türkçeleştiren: Damla Kellecioğlu
DeliDolu, Ocak 2019
188 sayfa, 34,00 TL

Yalnızca bedenin değil, tüm varlığın kutsal

Çarşamba, Ocak 30, 2019
Fransız filozof Simone Weil “Kişi ve Kutsal”da hak kavramını odağına alıyor, kişinin fiziksel görünüşüne ve fikirlerine bakılmadan kutsal olduğunu belirtiyor. Weil, insanların yüreğinin derinliklerinde, maruz kalınan ve tanık olunan onca cürüme rağmen, ona kötülük değil de iyilik yapılacağına dair yenilmez bir beklenti bulunduğunu söylüyor: “Her insanda kutsal olan, her şeyden önce işte budur.”

Bir insanda kişiliği, farklılığı ve görünüşü hariç her şey kutsal ve kutsallık saf iyilikten geçiyor… VakıfBank Kültür Yayınları’ndan (VBKY) çıkan “Kişi ve Kutsal” isimli kitapta bu düşünceyi geliştiren Fransız yazar Simone Weil, 20’nci yüzyılın en genç filozofları arasında anılıyor. 1942’de işgal altındaki Fransız toplumunun acıları karşısında ölüm orucuna başlayan Weil, bir sonraki sene tüberkülozdan yaşamını yitiriyor; hayatını kaybetmesinin ardından yayınlanan eserleriyle ölümsüzleşiyor. Weil’in yaşamının son yılında Londra’da kaleme aldığı, Türkçe’de ilk kez yayımlanan “Kişi ve Kutsal” da böyle bir eser. Yazarın düşünce dünyasının, deneme türündeki bu kitapla enine boyuna aktarıldığını söylemek mümkün. 

Kişiliğiniz beni ilgilendirmiyor
Weil, “Beni ilgilendirmiyorsunuz” cümlesinin, bir insanın gaddarlık yapmadan ve adaleti yaralamadan başka bir insana yöneltemeyeceğini belirterek başladığı kitabında, “Kişiliğiniz beni ilgilendirmiyor” cümlesinin ise yakın dostlar arasında sevgi dolu bir sohbette, o dostluktaki en hassas noktayı incitmeksizin kullanılabileceğinin altını çiziyor. Weil şöyle devam ediyor: “Aynı şekilde, biri kendini küçük düşürmeden şunu söyleyebilir: ‘Benim kişiliğim önemli değil’ ama ‘Ben önemli değilim’ diyemez. Kişiselcilik diye bilinen modern düşünce akımının söz dağarcığının hatalı olduğunun bir kanıtı bu.” 

Asla zarar veremem
Kitapta kişi kavramının koşulsuz eleştirisini yapan Weil, öncelikle kişiyi kutsaldan radikal biçimde ayırıyor: “İşte sokaktan geçen biri; uzun kolları, mavi gözleri, bihaber olduğum ama belki de basmakalıp düşüncelerin geçtiği bir zihni var. Onda benim için kutsal olan ne kişiliği ne de insani kişilik. Kutsal olan kendisidir. Onun tamamı. Kollar, gözler, düşünceler, her şey.” Weil kutsal olana, yaşanılan tüm olumsuzluklara rağmen, karşı taraftan beklenen iyilikle ulaşılabileceğini ifade ediyor: “Bebeklikten mezara kadar, her insan evladının yüreğinin derinliklerinde, işlenen, maruz kalınan ve tanık olunan onca cürümün deneyimine rağmen, ona kötülük değil de iyilik yapılacağına dair yenilmez bir beklenti vardır. Her insanda kutsal olan, her şeyden önce işte budur. İyi, kutsal olanın tek kaynağıdır. İyiden ve iyiye dair olandan başka kutsal yoktur.” 

Hak, kuvvete göre değişir
Kitapta, hak ve kişilik kavramlarının yetersiz olduğunu dile getiren ve bunu geliştirdiği düşüncenin temeline yerleştiren Weil, bunların insan hakları teorisinde kötü bir şekilde birleştiğini söylüyor. Çünkü Weil’e göre, hak/hukuk kavramı yalnızca ‘bölmeye, değiş tokuşa ve niceliğe’ değil, her şeyden önce kuvvete bağlı olarak güncelliğini koruyor. Hakkın yalnızca talep tonuyla savunulduğunu belirten Weil, “Dünyaya 1789’da tanıtılan hak kavramı, özündeki yetersizlikten dolayı, ona atfedilen işlevi yerine getirmekten acizdi. İnsani kişilik haklarından bahsederken yetersiz iki kavramı bir araya getirmek bizi pek uzağa götürmez” sözlerini kaydediyor.

“Kişi ve Kutsal”, hak kavramı ekseninde kişiyi kutsal kavramından ayıran, her insanda kutsal sayılanın, tüm kötülüklere rağmen karşıdan beklenen iyilik olduğunu vurgulayan felsefi bir deneme.

Kişi ve Kutsal Simone Weil
Sayfa sayısı: 72 
Fiyatı: 15 TL


 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template