♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Film Kritikleri

Kitap Kritikleri

Dizi Kritikleri

Son Yazılar

Unutulması Daha İyi Olan Kötü Rüyalar

Cumartesi, Eylül 11, 2021

Hepimiz hatalarımızdan mesulüz. Tekrar o âna dönme şansımız olsa düzeltebileceğimiz hatalarla oluşmuş keşkelerimiz mevcut. O yüzden “tekrarlanan gün” fikri her daim cazip geliyor. Oyunlardaki can hakkını o yeniden başlama hissini seviyor ve keşke hayatta da olsa diyoruz. Arapsaçına döndürdüğümüz soruların tam ortasında keşke dönebilsek en başa dediğimiz çok olmuştur. 1993 yapımı “Groundhog Day” ya da bizde bilinen adıyla “Bugün Aslında Dündü” filmini içimizde özel kılan bu. Üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen güncelliğini koruyan, izlemekten vazgeçmediğimiz film son yıllarda kurguda birçok roman ve filmin atası konumuna yükselmiş durumda. Tekrarlanan gün konsepti giderek daha fazla yer ediniyor kendine kurguda. Karşılık da buluyor. İngiliz yazar Stuart Turton, bu konsepti Agatha Christie ile tanıştırmış ve “The 7½ Deaths of Evelyn Hardcastle” ile çıkmış okur karşısına. Tekrarlanan gün fikrine polisiye ile kara komediyi serpiştirmiş. Tüm dünyada ilgiyle karşılanan roman kısa sürede yoğun ilgi görmekle kalmamış 2018 yılında Costa Kitap Ödülleri’nde “En İyi İlk Roman” ödülünü de kazanmış. Bizde de raflara düşmesi çok sürmedi. “Evelyn Hardcastle'ın Yedi Ölümü” adıyla raflarda yerini aldı.

“Ölüm, arka sokaklarda ve dantel örtülerle süslü masalarıyla sessiz odalarda gelirdi. Ağaçlar devrilir, insanlar ezilir, aletler elden kayardı. İnsanlar, hep öldükleri gibi ölürdü; sabırsızlık ya da şanssızlıktan. Böyle, balo elbiseleri ve şık takımlar giymiş yüz kişinin içinde ölmezlerdi.” alıntısıyla anlatılabilecek bir roman. Yedi kez gelen ölüm viktoryen dönem malikanesinde, Blackheat’te çıkıyor okurun karşısına. Kendisini başka bir bedende bulan bir adamın ne olduğunu anlamaya çalışırken tanık olduğu cinayetin ardından hem o hem de okura kurallar dikte ediliyor. Cinayeti çözmek için sekiz günü var. Bu sekiz gün için sekiz ayrı bedene sahip. “Konakçılarımızın her birinde tam bir gün geçireceğimizi söylemişti ama bir tanesini bu kadar çok parça halinde yaşayacağım hiç aklıma gelmemişti.” Alıştığımızdan farklı olarak parçalar halinde girip çıkabiliyor konakçı bedenlere. Kendisine yardım eden Anna ile rakibi ayakçıyı da tanıyor ve yönetici konumunda diyebileceğimiz salgın doktoru maskeli bir adam da uyarılarını yaparak hesabı keseceğini belirtiyor: “Bir canavarın tekrar dünyaya dönmeye uygun olup olmadığına nasıl karar verilir biliyor musunuz, Bay Bishop?” dedi. “Bunun için gerçekten pişman olmaları, sana sadece duymak istediğin şeyleri söylememeleri gerekir. Onlara, yaptıklarının sonuçlarına katlanamayacakları bir gün verir ve o gün boyunca yaptıkları şeyleri izlersiniz.”

“Herkesin kendi yarattığı bir kafeste hapis olduğunu” söyleyen Turton, iyi bir açılışın ardından sürekli yaptığı hamlelerle romanı hem şaşırtıcı kılmış hem de akıcı. Okura sürekli neler oluyor dedirtirken aralara da girip açıklıyor. “Öyle görünmese de burada olan hiçbir şey kaçınılmaz değildir. Her gün aynı olaylar olmaya devam ediyor çünkü konuklar, her gün aynı kararları vermeye devam ediyor. Ava gitmeye karar veriyorlar, birbirlerine ihanet etmeye karar veriyorlar; aralarından biri fazla içip kahvaltıyı ve hayatını sonsuza dek değiştirecek bir karşılaşmayı kaçırıyor. Başka bir yol göremedikleri için asla değişmiyorlar. Siz farklısınız, Bay Bishop.” Farklı kararlar verseniz de aynı hataları yapmaya devam eden sanki bir parçası sonsuza dek karanlığa çekilen bir karakter.” Özel karakteri aracılığıyla cinayeti çözme peşindeki okuru "Çok az bilgiyle körsündür; çok fazla bilgiyle körleşirsin." uyarısıyla başbaşa bırakırken “Sınava tabi tutulacaksın ve bu olduğunda, değiştiysen, gerçekten değiştiysen, kimbilir, belki de senin için bir umut vardır.” uyarısını da yapıyor. "Gelecek bir uyarı değil, dostum; verilmiş bir söz ve bunu biz değiştiremeyiz. İçinde bulunduğumuz tuzağın doğası bu." cümlesi de benzer uyarılardan. Her karakterine vakit ayıran Turton, adeta satranç oynuyor. Okuru davet ettiği bol konuklu akşamdan aile sırları, şantajlar, intihar ve cinayet çıkıyor. Kurgusu ilk başta karışık gelebilecek olsa da çok sürmeden alışan okurun aynı olaya farklı gözlerden şahit olması gibi hamlelerle nefes de aldırıyor yazar.

"Biz, birbirimizin günahlarından sorumlu olan, aynı ruhun parçaları mıydık, yoksa uzun zaman önce unutulmuş bir orijinalin solgun kopyaları, birbirimizden tamamen farklı kişiler miydik?" cümlesinin izinde okura keyifli bir cinayet bulmacası sunan Evelyn Hardcastle'ın Yedi Ölümü, “Nasıl bir zihin, cinayeti seyirlik bir olaya dönüştürebilirdi?” sorusunun da cevabı aynı zamanda… Polisiye sevenler için haz dolu bir cevap.

Evelyn Hardcastle’ın Yedi Ölümü / Stuart Turton
İthaki Yayınları
456 Sayfa

1918 serisinin üçüncü kitabı “Bir Hayalet Dolaşıyor” raflarda!

Perşembe, Eylül 09, 2021

Suat Duman’ın geçtiğimiz yıl yayımlanan iki kitapla başlayan “1918” serisi üçüncü kitapla sürüyor. 2020 Eylül’ünde “Kalbim, Kimsesiz Yurdum” ve “Ah Dehşet, Dehşet Dehşet!” ile başlayan uzun soluklu serinin on kitap olacağı açıklanmıştı. 

Okuru Ferda ve Miette ile tanıştıran seriyi sevmiş ve 2020’de okuduğum en iyi kitaplar listeme de almıştım. Şöyle demiştim hatta: Her romanında polisiye dokusuna ekstralar katan, bir şeyler söyleyen yazarlardan Suat Duman. Film gibi de okumak mümkün romanlarını. O yüzden ayrı sevdiğim, yazacaklarını merakla beklediğim isimlerden. Bu kez uzun soluklu bir seriye başlayarak 1918 İstanbul’una çağırmış bizi. Ferda ve Miette’nin macera davetine katılıyoruz. İyi tanışma yaratan ilk kitap bir çırpıda biten akıcı ve renkli bir polisiye. İkinci macerada da bahriyeli tiyatro genç şair Nâzım Hikmet ile Colette misafir olunca keyif katlanıyor. “Dünyayı kötülükten arındıramayabiliriz ama onu daha yaşanabilir bir yer yapabiliriz Miette, dahası buna mecburuz. Dünya bunu kendi kendine yapmanın yolunu bulana dek…” diyen ikilinin on kitaplık macerasının ilk ikisi türü sevenler için keyif kaynağı. Seriyi tavsiye ederek pası bültene atayım.

“Dışarda hava soğuk. Gökyüzü açık olmalıdır. Yıldızlar iştahla yanıyordur. Belki şimdi baksam, ölmeden önce son kez baksam bu pürüzsüz gecede Tanrı’yı bile görebilirdim. Şükürler olsun derdim o zaman. Tanrım sana şükürler olsun, işte gösterdin yüzünü bana. İşte sonunda gözlerim senin gözlerine bakıyor, işte. İşte gözlerim, benim yıldızlarım, yıldızlarınla, senin gözlerindir onlar, onlarla bir çizgide, bir ışıkta buluştu. Kırpmadan korkmadan bakıyorum gözüne.”

Galip devletlerin, İngiliz Yüksek Komiserliği’nde düzenlenen önemli bir baloda buluştuğu günlerde Kadıköy sahiline parçalanmış bir ceset vurur. Gazeteler cesedi bu hale getirenin bir köpekbalığı olduğunu yazmaktadır. Devrimden kaçan Rusların mahallelerinde dolaşan bir hayalet olduğu söylentisi kulaktan kulağa yayılmaktadır. Diğer taraftan ağır şartlar altında çalışan tersane işçileri bir yandan da işgalcilere karşı bilenmektedir. Ferda ve Miette kaynayan şehirden yükselen her sese kulak kabartıyor. Şehirde bir hayalet dolaşıyor.

1918 / Bir Hayalet Dolaşıyor - Suat Duman
Alakarga Sanat Yayınları
184 sayfa
27 TL

Muhtaç belgeseli 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde finalde

Perşembe, Eylül 09, 2021

58. Antalya Altın Portakal Film Festivali 2 Ekim’de perdelerini açacak, 9 Ekim’de sona erecek festivalin finalistleri belirlenip ilan edildi. Ulusal Uzun Metraj Film kategorisine 10 film seçilirken, Ulusal Kısa Metraj Film Yarışması’nda 151 başvuru arasından seçilen 12 film yer alacak; Mazlum Demir’in “Agna”, Burcu Uğuz’un “Aile Tablosu”, Muhammed Seyyid Yıldız’ın “Ajotin”, Yasemin Demirci’nin “Gece Kuşağı”, Aziz Alaca’nın “Göl Kenarı”, Ali Tansu Turhan’ın “İkinci Gece”, Okan Avcı’nın “Kaya”, Volkan Güney Eker’in “Larva”, Musab Tekin’in “Rewşen”, Elif Refiğ’in “Siz Biraz Uzak Kaldınız”, Adar Baran Değer’in “Soğuk” ve Can Merdan Doğan’ın “Stiletto: “Pembe Bir Aile Trajedisi” adlı kısa filmleri gösterilecek.

Ulusal Belgesel Film Yarışması’nın finalistleri ise Didem Şahin’ın “Acı ve Tatlı”, Ebru Şeremetli’nin “An Kalır”, Aslı Akdağ’ın “Bekleyiş”, Ersen Çıra’nın “EDE" Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm”, Volkan Üce’nin “Her Şey Dahil”, Ümran Safter’in “Kapıyı Açık Bırak”, Mehmet Emre Battal’ın “Muhtaç”, Tayfun Belet’in “Unkapanı: Bitmeyen Masal” ve Esra Yıldız’ın “Vatansız” filmleri oldu.

Ulusal Belgesel Film Yarışması’nın finalistleri arasında olan, Mehmet Emre Battal’ın yönettiği Muhtaç filmi, yakın tarih Türkiye’nin geçmişini, bu gününü ve geleceğini gözler önüne seriyor. Aşağıdaki sunuş filmin tanıtım bülteninden.

“Sadece Türkiye’de değil dünya genelinde tarım ve gıda politikaları son yılların önemli konuları arasında yer alıyor. Film, tarımsal üretimin yaygın olarak yapıldığı verimli arazilerin nasıl talan edildiğini anlatırken, tarımcılıkla yaşamını sürdüren insanlara söz hakkı veriyor.

Türkiye toprakları birçok ürününün yaygın üretildiği, verimli alanlara sahip. Türkiye’deki tarımsal öz kaynaklar ülke nüfusunun tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecekken 1970’li yıllarda başlayan değişimle birlikte bugün tarım ve hayvancılıkta dışa bağımlı bir ülke haline gelmiştir Türkiye. Tarımda ve hayvancılıkta dünya ölçeğinde endüstriyel üretime geçilmesi, aynı zamanda sanayi üretimlerinin ülkelerin küresel ihtiyaçlarına göre iş gücü merkezli olarak serbest piyasa ekonomisinin kurallarına göre tasarlanması, köylerden kentlere göç ve tarım alanlarının azalması hizmet odaklı bir üretime geçilmesine sebep olmuştur. Muhtaç belgeseli bu değişim sürecini inceleyen, aynı zamanda bu dönüşümün yarattığı toplumsal evrimin izini sürerek bir gelecek tahayyülü yapmayı amaçlamaktadır”

Muhtaç belgeseli bir ilk film olarak önümüze çıkıyor filmin yönetmeni Mehmet Emre Battal, Notabene Yayınları’nın direktörlüğünü ve aynı zamanda çocuk kitaplarında editörlük yapıyor. Ancak filmin ekibi alanlarının uzmanları olarak öne çıkmayı başarıyor. Görüntü yönetmenliğini TRT Belgesellerinin uzun soluklu çalışanlarından bir olan Abdullah Tarık Karagöz, projenin yaratılması, belgesel dilinin planlanması, saha uygulama ve post prodüksiyon aşamalarında  film yapımcısı ,yönetmen ve FİYAB(Film Yapımcıları Meslek Birliği) yönetim kurulu üyesi  Yiğit Nalçacı bulunurken. BirGün gazetesi yazarı , Halk TV yorumcusu ,gazeteci Ozan Gündoğdu da araştırmacı ve röportaj aşamalarında aktif görev alıyor.  Film ayrıca Kültür Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü tarafından desteklenmiş durumda.

Belgesel, Antalya Altın Portakal Film Festivali dışında XV. İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent Filmleri Saratov Sufferings Documentary Drama Film Festivali’nde de finale kalmayı başardı. 

Gelecekte ne olacak? sorusuna geçmişten cevap aramaya çalışan MUHTAÇ izlemeye değer gibi duruyor.


İrfan Yalçın’dan bir yalnızlıklar toplamı: Son Bahçeler

Perşembe, Eylül 09, 2021

H2O kitap’ın nefis dizisi “Edebiyat Belleğimiz”, İrfan Yalçın’ın romanı “Son Bahçeler” ile sürüyor. 2014’te Cumhuriyet Kitapları’nca yayımlanan kitap yeniden raflarda yerini alıyor. Özellikle yazarı hiç okumamış olanlara çok vakit kaybetmeden başlamalarını önererek pası bültene atayım.

Onlar ki her yerden gelip toplanmışlar son bahçelerde. Yok etmeden önce gülünçleştiren doğanın geç çiçekleri olarak boy veriyorlar, bir zamanlar çiçeğin içinden bakanlar.

Oğlunu asılmaktan kurtarmak için haykıran Bayan İp, ölmeden toprağa girmiş Karikatür Adam, Ölümün Ağzı, Yorgun Sevda romanlarını yazmış yazarın annesi Bayan Öğretmen, bir 8 Haziran günü öleceğini söyleyen yaşama ustası Albay, yosun tutmuş İki Kız Kardeş, vicdanı alınmış oğluna unutulmama mektupları yazan Bayan Gümüş, bir cüce, ıssız dağ yollarında bir tren istasyonuna gelin giden Bayan Kasımpatı, avuçlarını göğe açıp bilmediği bir dilde her şey için tanrıya başvuran Bay Sakallı, en sevdiği şey tokalaşmak olan Cabbar, kırk altı kedisini bırakıp gelen ve hep onları konuşan Bayan Minnoş, kızı Hicran’ı yaralı bir hayvan gibi sesler çıkararak çağıran Bayan Çığlık, ortalıkçı Menekşe, Doktor ve Doktor’un Bayanı…

Durmadan arayıp unutulmuş günler toplamaya çalışan insan posalarının birbirinden uzak yaşamlarının bu buluşma noktasında; cıvıltısını yitiren gençlikleri, boğulan umutları, coşkulu hak arayışları, kimsesiz kalışları, insani yıkılışları, ortak ölümleri yaralı bir ülkenin geçmişinden alıp evrensele mal edilişinin kıyaslanamaz anlatılışı.

Hüzün Evi: Ama “hüzün deyip geçme öyle, doyum olmuyor bazısına.”

Son Bahçeler / İrfan Yalçın 
Türkçe Edebiyat - 65, Roman-36
Edebiyat Belleğimiz: 28
160 sayfa
28  TL

Süreyyya Evren’den inişleri, çıkışları ve yuvarlanmalarıyla hayat : Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara!

Perşembe, Eylül 09, 2021


Süreyyya Evren'in muzip, felsefi ve yaratıcı enerjiyle dolup taşan romanı bir kavram olarak "yokuş" deneyiminden yola çıkarak hayata bakışımızı tazeliyor.             

Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara! evinden çıkıp bir hastaneye iş başvurusuna gitmek isteyen genç hemşire K'nın başından geçenleri anlatıyor. Genç kız sokakta birçok zorlukla karşılaşıyor, yolu giderek çetrefilleşerek birbirinden ilginç karakterlerle hatta tuhaf varlıklarla kesişiyor. Ne var ki güçlükler karşısında kendisi de güçleniyor, can kurtardıkça kendine can katıyor, yaşam gücü artıyor.

Başlarda her şey günümüzde olduğu gibi, biraz karanlık, biraz nihilizan, biraz karamsar… hayatın anlamsızlığı belirip duruyor ufukta. Gelgelelim ilerledikçe bir esneklik ve kendiliğindenlik hissettiriyor kendini; direnmek ve mücadele etmek kadar yeri geldiğinde akışa bırakmak gerektiğini de hatırlatır gibi. 

#yokuş #karmaşa #hemşire #güçlük #yaşamgücü #anlamsızlık #kendiliğindenlik #direnmek #akış #yaratıcıenerji  

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Cem Akaş - Sincaplı Gece; Selim Bektaş - Ve Diğer Kutsal Şeyler: Başar Başarır - Sibop: Faruk Turinay - Şapkamın İçindeki Kıraathane: Murat Gülsoy - Karanlığın Aynasında

SÜREYYYA EVREN, şair, yazar, çevirmen, editör. 1972'de İstanbul'da doğdu. Kitapları: Postmodern Bir Kız Sevdim (1993), Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üzerine Kısa Bir Roman (1994), Genç Şairler ve Yazarlar Kitabı (1995), Zaman Zeman Öyküleri (1995), Ur Lokantası (1999), Kanlar Ülkesinde Karnaval (2001), Hepimiz Gogol'un Palto'sundan Çıktık (2001), Bağbozumları: Kültür, Politika ve Gündelik Hayat Üzerine (2002), Başka Bir Dünya Mümkün (2002), Buruşuk Arzular (2004), Viyana Nokta (2007), Aranan Kitap: Sanat ve Siyaset Yazıları (2007), Kullanma Kılavuzu: Türkiye'de Güncel Sanat 1986-2006 (2007), Kayıplar Ülkesiyle Dans (2008), 23 Nisan Ağıdı (2011), Dünyanın En Güzel Divanyolu (2011), 101 Yapıt, Türkiye Güncel Sanatı'nın Kırk Yılı (2011), Post-Anarchism: A Reader (2011), Ebu Garib Neşesi (2012), Başbakan'ın Krallığı (2013), Bir Avuç Adalet İçin (2013), Çocuklar İçin Türkiye Güncel Sanatı (2013), Hiç Kimseyi İlgilendirmeyen Kişisel Bir Felaket (2013), Anarşizmler: Anarşizmin Geçmişi ve Tarihleri (2013), Tercüman (2014), Osman Hamdi Bey'den Picasso'ya Çocuklar İçin Sanat (2015), Zaman Makinesi ile Renkli Bir Gezinti: Çocuklar İçin İstanbul Bienalleri (2015), Kullanma Kılavuzu 2.0: Türkiye'de Güncel Sanat 1975-2015 (2015), Bir Kaplumbağanın Bir Sincabın Boynunu Isırması (2015), Özgürlüğün Şantajı: Preker Hayat ve Depresif Sanat (2016), Buluntu Kitap: Edebiyat ve Gündelik Hayat Üzerine Denemeler (2017), Yakınafrika (2018), Kırılgan Kitap: Güncel Sanat Üzerine Yazılar (2019), Evsel Dönüşüm (2019), Dokunan Kitap: Edebiyat ve Gündelik Hayat Üzerine (2019).


Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara! / Süreyyya Evren

Dizi: Can Çağdaş

Tür: Panlatı

Sayfa sayısı: 280

Fiyat: 39,00 TL      


Wallace Stegner’ın Pulitzer ödüllü romanı Doyma Ânı Kafka Kitap’tan raflarda

Perşembe, Eylül 09, 2021

ABD’li yazar Wallace Stegner’ın Pulitzer ödüllü romanı Doyma Ânı, Kafka Kitap logosuyla raflarda yerini aldı! Doyma Ânı, ailesinin olağanüstü hikâyesini yazmaya koyulan, tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş emekli bir tarihçinin gözünden kişisel, tarihi ve coğrafi bir keşif hikâyesi sunuyor. Bir Amerikan ailesinin dört neslinin büyüleyici portresini çizerken bakışlarını ülkenin geçmişine de çeviren romanın arka planında okurlar, geçmişin ve bugünün medeniyetine, doğasına, aşkına, ahlakına, ekonomisine, eğitimine, evliliklerine, cinselliğine de tanıklık ediyor. 

Kafka Kitap, Wallace Stegner’ın 1972’de Pulitzer Kurgu Ödülü’nü kazanan romanı Doyma Ânı’nı Arzu Altınanıt’ın özenli çevirisiyle Türkçe’de okurlarla buluşuyor. 

Coşkulu dili, zamanlar arası keskin dönüşlü modern kurgusu ve Batı’yı devasa bir gravür olarak zihnimize kazıyan doğa sahneleriyle Doyma Ânı, iğne oyası gibi işlenmiş olağandışı karakterlerinin peşinde okurları edebi zevkin zirvelerine taşıyor. Roman aynı zamanda Amerika tarihinin belirli ve çok canlı bir döneminin de fotoğrafını çekiyor. 

Emekli tarih profesörü Lyman Ward, yakalandığı bir kemik hastalığı yüzünden bir bacağını kaybedince babaannesiyle dedesinin eski evine çekilir. Orada, babaannesinin hayatı kadar kendi geçmişiyle de baş başa kalır ve yazmaya karar verir. Bir tarihçi için birinin geçmişine bakmak, herkesin geçmişine, o ülkenin de geçmişine bakmak demektir. Bir anda Batı’nın büyüleyici kanyonları, yaylaları, madenler etrafına kurulmuş kasabalarının ve aralarında hayranlıkla, merakla, arzuyla dolaştığımız insanların içinde buluruz kendimizi. Lyman’ın geçmişe çevirdiği bu bakıştan, geçmişin ve bugünün medeniyeti, doğası, aşkı, ahlakı, ekonomisi, eğitimi, evlilikleri, cinselliği de nasibini alır. Ward, hafızanın romantik oyunlarına gelmez, pembe tuzaklarına hiç düşmez. Pulitzer ödüllü Stegner’ın Lyman’ı geçmişe bakarken hafızaya, Proust’un kayıp zamanın izini süren Marcel’i kadar muhtaç değildir. Lyman Ward bir tarihçidir; geçmişi elindeki belgelerle kurar ve öyle hatırlar.

Wallace Stegner’ın kaleme aldığı Doyma Ânı, Kafka Kitap logosuyla raflarda ve internet satış sitelerinde! 

Doyma Ânı / Wallace Stegner
Çevirmen: Arzu Altınanıt
Eylül 2021, Kafka Kitap
664 sayfa
69,50 TL

John Dewey’den sanatın biçimsel yapısı ve karakteristik etkilerine dair: Deneyim Olarak Sanat

Perşembe, Eylül 09, 2021

VakıfBank Kültür Yayınları, Amerikalı düşünür John Dewey’in yazdığı “Deneyim Olarak Sanat” isimli kitabı yayımlıyor. Yazar, çalışmasında estetik deneyim ve sanat ilişkisinin süreklilik içinde yeniden inşa ve ifade oluşuna odaklanıyor. 

VakıfBank Kültür Yayınları’nın (VBKY) yayımladığı “Deneyim Olarak Sanat”, hem pragmatist-naturalist geleneğin önemli bir temsilcisi olarak hem de deneyim metafiziği olarak adlandırılan felsefesi ile 20’nci yüzyılın etkili filozoflarından biri olan John Dewey’in ilk kez 1934’te basılan eserini, Nur Küçük’ün çevirisiyle okurla buluşturuyor. Felsefe, eğitim ve siyaset alanlarında pek çok eser vererek farklı disiplinlerde eleştirel bir bakış açısı sunan yazar, “Felsefede Yeniden İnşa” (1920) ve “Deneyim ve Doğa” (1925) isimli eserlerinin ardından kaleme aldığı Deneyim Olarak Sanat’ta (1934) insanın dünya ile ilişkisindeki tüm deneyim olanaklarını kapsayan estetik deneyim nosyonunun derinlemesine bir değerlendirmesini sunuyor. 

Estetik deneyim ve sanat ilişkisi
Eğitim felsefesi ile ilgili çalışmalarıyla da tanınan John Dewey, estetikle ilgili düşüncelerini ele aldığı bu eserinde, deneyimi sadece doğa yerine, doğayı da kapsayacak şekilde kültür ile özdeşleştirerek yorumluyor. “Estetik deneyimin gerçek doğasına dair ipucu elde etmek için, kaba bir deneyim bile, şayet gerçek bir deneyimse, diğer deneyim tarzlarından ayrı tutulan bir nesneden daha uygundur. Bu ipucunu izleyerek, sanat eserinin gündelik haz veren şeylerde karakteristik olarak değerli olanı nasıl geliştirip vurguladığını keşfedebiliriz.” diyen Dewey, sanatı, insanın dünya ile dolayımsız etkileşiminin, dünya ile iç içe geçmişliğinin ve bu etkileşimde ortaya çıkan anlam ve değerin yegâne dışavurumu olarak tanımlıyor. 

Yazarın temel kavram ve kabullerini yansıtan en önemli eseri olarak görülen ve 21’inci yüzyılda pek çok düşünürü de etkisi altına alan “Deneyim Olarak Sanat”, estetik deneyim ve sanat ilişkisinin süreklilik içinde yeniden inşa ve ifade oluşuna odaklanıyor. Kitap, “Canlı Varlık”, “Canlı Varlık ve ‘Ulvî Şeyler’”, “Bir Deneyime Sahip Olmak”, “İfade Edimi”, “İfade Edici Nesne”, “Töz ve Form”, “Formun Doğal Tarihi”, “Enerjilerin Organizasyonu”, “Sanatların Ortak Tözü”, “Sanatların Çeşit Tözü”, “İnsanın Katkısı”, “Felsefenin Zorlu Görevi”, “Eleştiri ve Algı” ile “Sanat ve Uygarlık” başlıklı 14 bölümden oluşuyor. 

“Deneyim Olarak Sanat” Amerikalı düşünür John Dewey’in, mimari, heykel, resim, müzik ve edebiyat gibi tüm sanatların biçimsel yapısı ve karakteristik etkileri üzerine yazılan ve uluslararası alanda kabul gören en seçkin eserler arasında yer alıyor. 

John Dewey kimdir?
Amerikalı düşünür John Dewey, 1859 yılında Burlington – Vermont’da doğmuştur. Lisans eğitimini Vermont Üniversitesi’nde, doktora eğitimini Johns Hopkins Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Michigan, Minnesota, Chicago ve Columbia Üniversitelerinin Felsefe bölümlerinde dersler veren Dewey, Amerikan Psikoloji Derneği ve Amerikan Felsefe Topluluğu’nun başkanlıklarını da yürütmüştür. Düşünür, Charles Sanders Peirce ve William James ile birlikte Amerikan Pragmatist geleneğin üç temsilcisinden biridir. 1952 yılında vefat eden Dewey’nin tüm eserleri 37 cilt olarak John Dewey’nin Toplu Eserleri (1882-1953) başlığı ile yayınlanmıştır.

Deneyim Olarak Sanat / John Dewey
Editör: Dr. Aysun Aydın
Çevirmen: Nur Küçük
Yayınevi: VBKY
Sayfa sayısı: 464
Fiyatı: 31 TL

Deccal şu anda dünyadaydı... : Dünya Sonu Savaşı

Perşembe, Eylül 09, 2021

Belki de en iddialı ve trajik olan bu romanında Mario Vargas Llosa, toplum ile iktidar arasındaki sonu gelmez ve dehşet verici savaşın her iki tarafına da ışık düşürüyor. Dünya Sonu Savaşı tutku, şiddet ve fanatizmle birlikte gelen yıkımı anlatan unutulmaz bir roman.

On dokuzuncu yüzyıl Brezilya'sının derinliklerinde Canudos adlı bir yer vardır; dünyanın bütün lanetlilerinin; hayat kadınları, dilenciler, haydutlar ve her tür paryanın evidir burası. Tarih ve medeniyetin tamamen yok edildiği bu bölge paradan, vergiden, evlilik kurumundan, nüfus sayımından muaftır. Bu yanıyla devrimci ruhun en saf hali için bir kazan, gerçek anlamda özgürlükçü bir cennetin potansiyelini taşıyan ve Brezilya hükümetinin ne olursa olsun yok etmeye ant içtiği bir eyalettir.

 "Büyük ölçekte bir modern trajedi… Dökülen kan gibi karanlık."  Salman Rushdie

"Büyüleyici olmayan tek bir sayfası yok… Vargas Llosa bilhassa savaşın yarattığı kargaşayı ve kavrayış yetersizliğiyle şaşkına dönen tarafları gözler önüne serebilmiş."  The Sunday Telegraph

#devrim #içsavaş #kargaşa #fanatizm #ölüm #inanç #aşk #fedakarlık #ihtiras #latinamerika

Dünya Sonu Savaşı'na ilgi duyanlar için ek öneriler: Arundhati Roy - Küçük Şeylerin Tanrısı; Gabriel García Márquez - Başkan Babamızın Sonbaharı; J.M. Coetzee - Utanç; César Aira - Hayaletler; Salman Rushdie - Öfke

MARIO VARGAS LLOSA, 1936'da Peru'nun Arequipa kentinde doğdu. Başkent Lima'daki Leoncio Prado Askerî Okulu'nda edindiği kişisel deneyimlerden yola çıkarak kaleme aldığı ilk romanı Kent ve Köpekler'le (1963) kısa sürede üne kavuştu. İlk romanını 1966'da Yeşil Ev, 1969'da Conversación en la catedral (Katedralde Konuşmalar), 1973'te Yüzbaşı ve Kadınlar Taburu, 1977'de Julia Teyze izledi. Dünya Sonu Savaşı, Masalcı, Üvey Anneye Övgü, Don Rigoberto'nun Not Defterleri, Palomino Molero'yu Kim Öldürdü?, Mayta'nın Öyküsü, Teke Şenliği, Cennet Başka Yerde gibi yapıtlarıyla günümüzün en seçkin yazarları arasındaki yerini aldı. 1993'te yayımlanan And Dağlarında Terör adlı romanı Planeta Ödülü'ne değer görüldü. Edebiyat eleştirisi alanında ise Gabriel García Márquez, Flaubert, ­Sartre ve Camus'nün yapıtları üzerine kitaplar yayımladı. 1990 yılında Demokratik Cephe'nin adayı olarak katıldığı başkanlık seçimlerinde Alberto Fujimori karşısında başarılı olamadı. 2010'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

Dünya Sonu Savaşı / Mario Vargas Llosa
Çevirmen: Süleyman Doğru
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 856
Fiyat: 65,00 TL         

Evrim Kuran’dan göç olgusunu anlamlandırmak isteyenler için bir başvuru kitabı : Onlar Göçtü Buradan

Perşembe, Eylül 09, 2021

Hem yurtdışına yerleşmeyi aklından geçiren hem de Türkiye'nin yurtdışına verdiği göç olgusunu anlamlandırmak isteyenler için bir başvuru kitabı...

Türkiye, son yıllarda tarihinin en büyük beyin göçü dalgasını yaşıyor. Yalnızca geçtiğimiz beş senede, çoğunluğu yükseköğrenim görmüş genç kuşaktan on binlerce kişi yurtdışına yerleşme kararı aldı.

Peki, bu insanları böylesi zor bir kararı vermeye iten sebepler neler? Ya gittikten sonrası? Aradıklarını bulabildiler mi, dönmeyi düşünüyorlar mı, neleri özlediler, neleri hiç özlemediler?

Evrim Kuran, Onlar Göçtü Buradan'da Türkiye'nin her köşesinden 118 ülke, 728 kente dağılmış 3.253 göçmenle görüşerek yaptığı araştırmanın sonuçlarını anlatıyor ve yorumluyor. Bunu yaparken onların sesini bize duyurmayı ihmal etmediği gibi, kendi tecrübelerini ve duygularını da aktarıyor.

"Bir göçmen ve bir kuşak araştırmacısı olarak çıktığım bu yolculukta yüzlerce farklı hikâyeyi doğrudan dinleme fırsatım oldu. Bulguların göçmen dostlarıma yalnız olmadıklarını hatırlatmasını, göçmeyi düşünenleri yargılar ya da yorumlarla değil gerçeklerle buluşturmasını ve en önemlisi de kural koyucunun ülkenin kıymetlerinin ülkede kalmalarını kolaylaştırıcı tedbirler almasını sağlamasını dilerim. Çünkü onlar, o güzelim nesil, göçtü buradan." Evrim Kuran

EVRİM KURAN, Hacettepe Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı ve Sabancı Üniversitesi'nde Executive MBA bölümlerinde öğrenim gördü. Harvard Business School'da Davranış Ekonomisi, İnovasyon, Tasarım Düşüncesi eğitimlerinin yanı sıra aynı okuldan Yönetimde Mükemmellik Sertifikası aldı. Evrim Kuran 2000 yılından bu yana kuşak araştırmaları, organizasyonel çekicilik çalışmaları yapıyor, tersine mentorluk programları tasarlıyor. Bankacılık, enerji, hızlı tüketim, ilaç, eğitim, otomotiv, perakende, teknoloji gibi çeşitli sektörlerde pek çok ulusal ve global markanın işveren markası danışmanlığını yapıyor ve işveren markası alanında dünyanın önde gelen araştırma ve danışmanlık şirketi Universum'un Türkiye liderliğini de sürdürüyor. Kuran, 2013 yılından bu yana bölgenin en kapsamlı işveren markası konferanslarından People Make the Brand'in yaratıcısı ve küratörüdür. PERYÖN - Türkiye İnsan Yönetimi Derneği Gençlik Kurulları Temsilcisi olan yazar, aynı zamanda Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri Fakültesi Danışma Kurulu üyesi ve YetGen Koop kurucu üyesidir. Evrim Kuran'ın Türkiye'nin beş kuşağını anlatan Telgraftan Tablete ve Z kuşağını farklı araştırmalarla mercek altına aldığı Z: Bir Kuşağı Anlamak adlı iki kitabı yayımlanmıştır. Hâlâ, çeşitli süreli yayınlarda yazılar yazıyor ve konferanslara konuşmacı olarak katılıyor.

Onlar Göçtü Buradan / Evrim Kuran
Tür: Sosyoloji
Sayfa sayısı: 96
Fiyat: 19,50 TL

Akın Olgun’un yaralarıyla baş etmeye çalışan kadınları anlattığı yeni kitabı “El Âlem” raflarda!

Perşembe, Eylül 09, 2021

Gazeteci ve yazar Akın Olgun’un yaralarıyla farklı ama hepimize az çok tanıdık gelecek şekillerde baş etmeye çalışan kadınları anlattığı yeni öykü kitabı “El Âlem” raflarda yerini aldı!

Teslim bayrağını çekmeyen, direnen ancak toplum tarafından türlü zincirlere vurulan kadınların yaşantılarının anlatıldığı kitapta, bir yandan bir dile, bir odaya, bir eve hapsedilerek kafese konan yaşamlar; diğer yandan boğucu gelenekler arasında kendine nefes alacak küçük sahalar açan kadınların öyküleri okurlarla buluşuyor. Gerçek hikâyeleri anlatma gayesinden vazgeçmeyen Olgun, bu hayatların hem tanığı hem de sanığı olduğumuzu aktarıyor. Yaraların, kimi zaman kişilerin elinden tutarak bir sığınak ya da cehennem olabileceğini kimi zamansa bir şifa kaynağı sayılabileceğini belirten yazar, olgun bir kabul duygusu barındıran üslubuyla okuyucuları, kendi yaralarına bakmaları için cesaretlendiriyor.

“Seninle tanıştığımda yaralıydım. Yaralarımı sakladım. Seninle tanıştığımızda öfkeliydim. Öfkemi sakladım. Umutsuzdum, umutsuzluğumu sakladım ve hayatımda ilk kez saklanmanın iyi geldiğini fark ettim…”

Akın Olgun, 1975 yılında Ankara’da dünyaya geldi, 90’lı yılların ortalarında, siyasi faaliyetlerinden dolayı tutuklandı ve yedi yıl cezaevinde kaldı. 2002 yılında İngiltere’ye yerleşti. Kısa dönem Sabah gazetesi Londra Muhabirliği yaptı. 2009-2015 yılları arasında BirGün gazetesinde köşe yazarı olarak yazı hayatına katılan Olgun, Türkiye siyaseti, devlet şiddeti ve bu şiddetin kurban- larını konu alan yazılar kaleme aldı.Olgun, BirGün, Cumhuriyet, Yeni Özgür Politika, Gazete Karınca, Gazete Duvar, Jiyan.org, Ara Söz, Bianet, Sendika.org, MedyaBlok, Yeni1Mecra gibi gazete ve haber portallarında düzenli olarak yazdı. “Adları Saklıdır”, Olgun’un kendi kişisel tarihinin belli bir dönemini irdeleyerek, sorguladığı ve çıkardığı sonuçları kaleme aldığı ilk kitabıdır. Gerçek yaşam hikâyelerini kurgulayarak kaleme aldığı “Ecel Öyküleri” ile yazın hayatına devam etmiş, kimi yazıları ile dağınık şiirlerini bir araya getirdiği, “Karanfil Mevsimi” adlı kitabıyla, yeniden okurla buluşmuştur. Kül Sesleri, Akın Olgun'un ikinci öykü denemesidir. Mekansız ve zamansız olarak kurguladığı öyküleri ile gerçek yaşanmışlıkları ele almıştır.

Akın Olgun’un kaleme aldığı “El Âlem”, Tekin Yayınevi logosuyla tüm kitabevlerinde ve online kitap mağazalarında!

Türkiye’de Hayvan Çalışmaları : İnsan, Hayvan ve Ötesi

Perşembe, Eylül 09, 2021

Kolektif kitap’ın “Kolektif Düşünce” dizisinin onuncu kitabı “İnsan, Hayvan ve Ötesi : Türkiye’de Hayvan Çalışmaları” yaşamlar arasında hiyerarşi kurulmayan bir dünya özlemiyle raflarda yerini aldı.

Bu derleme Türkiye’de hayvan meselesi üzerine çalışan farklı disiplinlerden akademisyenlerin özgün metinlerini bir araya getiriyor, her geçen gün derinleşen ekolojik kriz bağlamında daha da önem kazanan politik ekoloji ve hayvan çalışmaları külliyatına bir katkı sunuyor.

Yazarlar hayvan özgürlüğü, kırsal alanda ortakyaşam pratikleri, sokak köpekleri biyopolitikası, türler arası ilişkiler ve ölüm hiyerarşisi, hayvanların sinemada “kullanılması”, canlı hayvan deneyleri, kentsel esaret mekânları olarak hayvanat bahçeleri ve primatlar üzerinde yürütülen Covid-19 aşısı çalışmaları gibi hayvan meselesinin önemli ve güncel başlıklarını çoğul bir tartışma zemininde ele alırken insanmerkezci uygulama ve söylemleri sorguluyor, insanı her şeyin ölçüsü kabul eden bilimsel yaklaşımlara karşı çıkıyor ve farklı yaşam biçimleri oluşturmaya yönelik fikirlere değiniyorlar. 

Hayvan çalışmaları nasıl şekillenip zenginleşti?
Canlı hayvan deneyleri nasıl gerekçelendirildi ve deney karşıtı hareket nasıl büyüdü?
“Hayvanat bahçesi hayvanı” nedir?
İnsanlarla hayvanların dünyaları arasındaki gedikleri keşfetme pratikleri nerelerde aranmalı?
Yoldaş tür ilişkisi nasıl kurulur?
Şefkat etiği nedir, neden önemlidir?
İnsan toplumlarındaki mücadeleleri hayvan mücadelesinden ayrı sürdürmek mümkün mü?


KİTAPTAN ALINTILAR
“Hayvan meselesi sadece insanların hayvanlarla kurduğu ilişkiye değinmez; bununla bağlantılı olarak insan-hayvan ayrımını, dolayısıyla genel anlamda insan kavramını da sorunsallaştırır.”

“Hayvan meselesinin bir araştırma alanı olarak bu kadar yaygınlaşmasının ve iktidarla bağlantılı tartışılmasının belki de en önemli sebeplerinden biri hayvanlara yönelik şiddeti hedefine koyan aktivizmin yeni toplumsal hareketler içinde güçlü bir yer edinerek farklı coğrafyalara yayılması ve iktidar ilişkilerini sorgulayan bir güce dönüşmesidir.”

“Yaylada yol oluşur. Yürüdükçe, bitkileri tanıdıkça, ineklerle ve insanlarla tanıştıkça, gelincik yuvalarını fark ettikçe, taşlar ve su oluklarının nasıl şekillendiğini ve her birinin (taşların, ineklerin, gelinciklerin, farelerin, bitkilerin, insanların…) birbirleriyle nasıl bir ilişki içinde olduğunu gözlemledikçe, yaylada yollar da beliriverir.”

“[N]eoliberal döneme gelindiğinde sokak köpekleri, bir yüzyıl boyunca kendilerini öldüren kurumların koruması altına alınmış olur. Mülkiyet konusu olmayan ve müşterek alanlarda sosyal yaşamın bir parçası olarak yaşayagelen köpeklerin yaşamları, etraflarındaki tüm ilişkilerle birlikte, devlet tarafından idari düzenlemelerin ve politikaların konusu haline getirilir. Sokak köpeklerine yönelen kurumsal şiddet ortadan kalkmamış, dönüşmüştür.”

“Sistemin yıkıcılığının salgınlara, salgınların aşı çalışmalarına, aşı çalışmalarının ise primatların laboratuvarlarda ‘kullanılmasına’ sebep olduğu öldürücü bir döngü kuruluyor. Hatta bu döngü, canlı türlerinden birinin (insanın) yaşatma ve öldürme hakkına, dolayısıyla bir ölüm hiyerarşisine dayanıyor. Yaşam kimi insanlar ve mekanizmalar tarafından bazı canlılara bir lütuf olarak sunuluyor.”

İnsan, Hayvan ve Ötesi : Türkiye’de Hayvan Çalışmaları
Derleyenler: Kiraz Özdoğan, M. Fatih Tatari, Ali Bilgin
Katkıda Bulunanlar: Ezgi Burgan, Kiraz Özdoğan, Ali Bilgin, Özlem Güçlü, Rumeysa Çavuş, Cansu Özge Özmen, Aslıhan Niksarlı, Güray Tezcan
1. Baskı, Eylül 2021
234 sayfa
38 TL

hep kitap’tan 21. yüzyıl için bir rehber: Tıp Bizim İçin Hâlâ Yararlı mı?

Perşembe, Eylül 09, 2021


hep kitap yenilikçi, bilgilendirici, çığır açıcı serisi Önemli Sorular’da bu kez modern tıbbın durumunu araştırırken,  tıp ve sağlık uygulamalarının etiğini ve bunların modern yaşam üzerindeki etkisini inceliyor.  Uluslararası sivil kuruluş Sınır Tanımayan Doktorlar (Médecins Sans Frontières) dahil olmak üzere birçok önde gelen ulusal ve uluslararası tıbbi kuruluşa ahlak ve insan hakları konularında danışmanlık yapan Dr. Julian Sheather’in yeni kitabı Tıp Bizim İçin Hâlâ Yararlı mı?, hep kitap etiketi ile raflarda okuyucusu ile buluştu.

hep kitap “Önemli Sorular” serisine Dr. Julian Sheather’in zeki ve ilham verici kitabı “Tıp Bizim İçin Hâlâ Yararlı mı?” ile devam ediyor. 

Serinin 21. yüzyıl için bir rehber niteliğinde olan kitabında Dr. Julian Sheather, güncel tıp uygulamalarının yeterliliğini tartışmaya açarak, tarihten günümüze “insan ömrünü uzatmak” konusuna odaklanmış tıbbın sistem eleştirisini ortaya koyuyor. Sheather, pek çok ülkenin sağlık harcamalarına dikkat çekerek hükümetlerin ve özellikle sağlık-ilaç firmalarının ekonomik baskınlığının amacını sorguluyor. Sağlık uygulamalarında toplumsal eşitsizlik, dünyadaki adaletsizlik, ilaç bağımlılığı gibi sorunlar kitabın ana temaları arasında yer alıyor.

İnsanlık tarihi boyunca tıp inanılmaz başarılar elde etti ama ne pahasına? Antibiyotiklere direnç, sürekli mutasyona uğrayan virüsler ve ilaç bağımlılığının yıkıcı sonuçları… Hepsi günümüz tıbbının bir parçası. Her türlü acıya ilaçlarla çare ararken, aşırı “tıbbileştirilmiş” olmuyor muyuz? Astronomik maliyetler küresel eşitsizliği daha da körüklemiyor mu? Modern tıp bizi nerede ve nasıl başarısızlığa uğrattı? Tüm bu sorulara ışık tutan Tıp Bizim İçin Hâlâ Yararlı Mı?, raflarda okuyucusu ile buluştu.

Önemli Sorular Serisi’nin hep kitap’tan yayımlanmış diğer kitapları: Toplumsal Cinsiyet Akışkan mıdır?, Uzayın Şekli Nasıldır?, Yapay Zekâ Yerimizi Alacak mı?


Andrea Camilleri'nin Montalbano serisi Terrakotta Köpek ile devam ediyor

Perşembe, Eylül 09, 2021

Dünyaca ünlü Komiser Montalbano serisinin ikinci romanı Terrakotta Köpek, Türkçede ilk kez Mylos Kitap tarafından yayımlandı!

Mutlaka okumanız gereken 50 polisiye yazarından biri, İtalyan polisiyesinin ustası Andrea Camilleri. Andrea Camilleri ile bütünleşmiş, tüm dünyada tanınan bir komiser, Salvo Montalbano.

İlk kitaba dair; Suyun Şekli
Suyun Şekli'ni okumuş ve çok beğenmiştim. Mutlaka okunması gereken elli polisiye yazarından biri olan İtalyan polisiyesinin ustası andrea camilleri'nin meşhur komiseri Salvo Montalbano'nun yirmi iki kitaplık serisinin ilki İtalya'nın politika-kilise-mafya üçgeninde suya nasıl şekil verdiğini gösteren bir macera sunuyor. Bir politikacının doğal ölümünden şüphelenen Montalbano kolları sıvayınca ortaya çıkan gerçekler ve arkadaşının tanımıyla "komiserden tanrıya, vasat bir tanrı ama sonuç olarak yine de tanrı" olarak oynadığı rol... Gereksiz tek bir cümlesi olmayan, okuru oyalamayan, bir solukta biten usta işi bir polisiye. Türü sevenler ıskalamasın...

Terrakotta Köpek
Terrakotta Köpek Komiser Montalbano serisinin ikinci kitabı. Camilleri bizleri bir kez daha Sicilya gerçekliğinden doğan bir bulmacanın içine çekiyor. Montalbano bu sefer sadece günümüze yönelik suçların ve suçluların değil, Sicilya’nın kadim tarihine dek varan, Araplardan Hıristiyanlara uzanan bir düzlemde, katman katman bir kültür yumağının içinde debelenip duran insanların ardı sıra maceralara atılıyor. 

Bir yandan Güney İtalya’nın çok kültürlü kadim tarihini, bir yandan II. Dünya Savaşı dönemi İtalya’sını, bir yandan görkemli bir aile trajedisini anlatan Camilleri, okurlarına mafya, yozlaşan kurumlar, yasadışı ticaret üçgeninde sürüklenen bir polisiye sunuyor. Doğru olanı yapma ve gerçeği arama tutkusunu her daim ön planda tutan Montalbano bizleri Sicilya güneşinin aydınlattığı topraklardaki dramları, korkuları, hüzünleri ve karmaşaları duyumsamaya davet ediyor. Olaylar, zamanlar ve mekanlar arası bir bulmaca olan Terrakotta Köpek’te Camilleri ustalığını bir kez daha kanıtlarcasına vites artırıyor. 

Onlarca dile çevrilen, TV filmi serisi olarak da uyarlanan Komiser Montalbano serisi, dilimizde ilk kez Mylos Kitap tarafından yayımlanıyor. Serinin ilk kitabı Suyun Şekli’nden sonra Terrakotta Köpek romanı da kitapçılarda ve kitap satan tüm internet sitelerinde satışta...

Yıldızlar görününce buluşalım…

Çarşamba, Mayıs 19, 2021

Günümüzün çocukları bize göre hayli şanslı. Seksenli ve özellikle de doksanlı yıllarda çocuk olmanın özel olduğu söylense de bazı yönlerden eksiklerle doluydu. Okulda zorla okutulan “Çocuk Kalbi” ve masallar dışında pek kitap yoktu bize göre. Nedense hep hayatın gerçekleri, iyiliğin önemi, kötülüğün ve yalancılığın sonuçlarına dair mesajlar içeren kitaplara boğuluyorduk. Hayal gücümüzü genişletebilecek kitaplardan hayli uzak bir dönemdi. İçeriğin kısırlığının yanı sıra kitapların da bir albenisi yoktu. Hayal gücünü geliştirecek kitaplar ve maceralar yerine kıssadan hisseli masallarla besleniyorduk. Oysa şimdiki çocuklar öylemi. Her yaşa uygun kitaplar hem yerli yazarlardan geliyor peş peşe hem de çeviri eserlerle zenginleşiyor. Kitapların albenisiyse içinde kendimizi kaybedeceğimiz denli yüksek. Sadece çocuk kitapları satan bir kitabevini dolduracak denli bir zenginlik var. Belki de bu yüzden o dönemin çocukları bugün halen çocuk kitaplarını okumaya devam ediyor. Ben de sık sık uzun ve ağır okumalardan sonra bir çocuk kitabıyla nefes alıyor ve kendimi resetliyorum. Bu sefer de kapanmanın bitiminde kaçtım bir çocuk kitabına. “Gamzeli Gezegen” ile çıktım yolculuğa, yüzümde gülümsemeyle baktım gökyüzüne.

Burak Çakır imzalı “Gamzeli Gezegen” Ocak 2019’da Roza Çocuk etiketiyle okurlarla buluşmuş. Yılmaz Avşin’in resimlediği kitap gördüğü ilgiyle Eylül’de ikinci baskıyı yapmış. Pek bilinmeyen bir yazarın hem de pek bilinmeyen bir yayınevinden çıkan kitabının dokuz ayda iki baskı yapması sevindirici. Her şeyin sosyal medyada sponsorlu reklamlarla gözümüze sokulduğu çağda olduğumuz düşünülürse daha da sevindirici. Burak Çakır’ın ikinci kitabı. 1995 doğumlu Çakır, çeşitli mecralarda yayımlanan öykülerini 2016 yılında “Milenyum Çıkmazı” adıyla kitaplaştırmış. Bu kitapla Arif Baş Öykü Ödülü ikinciliği elde etmiş. “Yalnızlık bir çeşit ölüm provasıdır” alt başlığıyla çıkan kitapta hayattan ve kendinden sokak sokak kaçan insanların hikayesini bir çıkmaz sokakta pekiştirmiş. Duygu coğrafyamızın tasvirini yaparak bizim sırrımızı bize fısıldamış. Yetişkinlere çocukluğumuzun masumiyetini anlattıktan sonra dönmüş en masum olanlara... Çocuklara anlatmış bu kez. “Gamzeli Gezegen” ile yüzünü gökyüzüne ve hayallere çevirmiş. Hayata bu kadar gömülmüşken düşlere ve hayal gücüne kaçmak en güzeli…

7-12 yaş arasına hitap eden kitap üç öyküden oluşuyor. İlk öykü “Tırtıl Efsanesi” masal tadında. Anne babaların uykudan önce çocuklarına okuyacağı türde bir masal. Uçmak isteyen tırtılın kelebekten aldığı öğütlerle azimle hedefine kitlenmesinin öyküsü. “Sabır göstermelisin yavrucuğum” mesajını verirken güzel şeylerin zaman aldığını da anlatıyor. Elbette doğanın en muhteşem dönüşümlerinden birine yol alıyor öykü.

İkinci öykü “Sırnaşık Sarmaşık” da azmin, sabretmenin önemini pekiştiriyor. Çakır’ın kalemi hayli sevimli. Öyküler hızla ve dudağın kenarında bir gülümsemeyle akıyor. Sarmaşık ile gülün selamlaşması, birbirilerini görememeleri derken ağaçlar gibi uzamak, boy vermek isteyen sarmaşığın öyküsü duygusal bir lezzet de barındırıyor. Çakır bitkileri, rüzgarı insanlaştırarak konuşturmuş ve ortaya, çirkin görünen şeylerin içinde güzellik saklı olduğunu anlatan bir masal çıkmış. Sarmaşık tırmanmak istiyor. Güller solmasın diye…

Kitaba adını veren öykü “Gamzeli Gezegen” evrende gezinti masalı. Bir yandan gezegenleri dolaştırarak öğretici olurken diğer yandan da esprilerle güldürüyor. Uzay gezgininin uğradığı her gezegenle sohbetinden küçük anektodlar çıkarabilir çocuklar. Heyecanla eşlik edilen bu öykü gökyüzüne ve evrene dair meraklarını gıdıklayabilir, bir kıvılcım çakabilir. Gökyüzüne bakarken gülümsemelerini sağlayabilir. 

Burak Çakır düşleri gerçek kılarak anlatmış masal tadında öykülerini. Önce kendisi inanmış sonra da okurunu inandırmış. Basiti anlatmak zordur. Yazarların kendini göstermek için süslü cümleler kurma tuzağına düştüklerine sıkça şahit oluruz. Çakır’ın belli ki o taraklarda bezi yok. Öykülerini masal tadında formüle etmiş ve yan yollara, laf kalabalığına düşmeden olay örgüsünü işletmiş. Başka bir dünya kurmaya da çalışmamış. Mevcut gerçekleri kullanmış. Kafa karıştıran, şaşırtan, anlaşılmaz olan bir şey yok. Heyecanla bir çırpıda okunmayı sağlayan akıcılığı yakalamış. Daha küçük yaşlar da anne babasının sesinden bu öyküleri duyabilir. Sarmaşığı, gülü, tırtılı, gezegenleri keşfedebilir ve daha fazlasını öğrenebilir.

Düşlerden gerçeğe, topraktan gökyüzüne uzanan masalsı üç öykü çocuklar ve çocuk kalanlar için bir solukta okunacak, akıcı, keyifli ve iç ısıtan bir seyahat daveti. “Yıldızlar görününce buluşalım” diyor. Bu hoş buluşma davetini ıskalamayın derim.


Gamzeli Gezegen / Burak Çakır
Resimleyen: Yılmaz Avşin
Çocuk Kitapları / Hikayeler 
7-12 Yaş
Roza Çocuk Yayınları
48 Sayfa
14 TL

Makineler hata yapmaz!

Çarşamba, Mart 24, 2021

Son dönemde en çok tartışılan konulardan biri kişisel verilerin korunması oldu. Whatsapp’ın son güncellemesiyle neye izin verip vermediğini bilmeyen kullanıcılar alay konusu olurken, kabul etmeyenler soluğu başka uygulamalarda aldı. İnternet çağında en önemli şey haline gelen bu veriler çeşitli yayınlarla anlaşıldı ki en değerli bilgiler haline geldi. Yıllar öncesinin şifre paranoyasının yerini artık kişisel bilgiler almış durumda. Arama motorları ve internet siteleri artık hakkınızda ne kadar çok şey bilirse o kadar çok öneri getiriyor. Bu yeni çağda ihtiyacınız olmayanı aldırmaya yönelik hareketler kapitalizmi de daha işlevsel hale getiriyor. Pek çokları için ünlü korku romanlarından bile daha ürkütücü hale gelen bu durumun ileride ne hale gelebileceğini ise ‘Kalite Ülkesi’nde görmek mümkün. “1984 ve Otostopçunun Galaksi Rehberi’nin zekice birleşimi” ilan edilen şahane hiciv tespitleri ve uyarıyla başyapıt olarak anılmayı hak ediyor.

‘KALİTELİ’ BİR DÜNYA
Zaman ve yer bilgisi verilmeyen bir evrene çağırıyor okurunu ‘Kalite Ülkesi’. Dünyanın en iyi ülkesindeyiz. Kimin sosyal avantajlardan ve kariyer fırsatlarından faydalanabileceği, evrensel bir sisteme göre belirleniyor. “Yüksek seviyedeki insanlar ortak çıkarlara daha fazla katkı yaptıkları için zamanları da daha değerlidir…” mottosuyla oluşan bir sosyal yaşam mevcut. Robotlar ve uygulamalar yaşamın birer parçası olmuş. Kulak içine yerleştirilen bir cihaz her sorunuzu yanıtlıyor ve sizin yerinize seçimler de yapıyor. Aşk hayatınız için de endişelenmenize gerek yok. Seviyenize uygun partneri sizin yerinize bulup buluşma ayarlayabilen programlar bir tık uzağınızda. Hatta ayrılmak istediğinizde yine bir tıkla her şeyi ayarlıyor. Soyadların da mesleklerden oluşan ülkede en büyük rahatlık da dünyanın en popüler çevrimiçi perakende satış mağazası olan Dükkân. Asla hata yapmıyor ve siz daha ne istediğinizi bilmeseniz bile sizden önce öğrenip ayağınıza getirebiliyor. Her şey alıştığımızın ve bildiğimizin çok dışında. Örneğin ödemeler dudak iziyle yapılıyor. Çünkü parmak izleri verileri çalınmış. Çünkü biyometrik veriler her şeyden önce veridir ve veriler kopyalanabilir.

Kahramanımız Peter İşsiz hurdacılık yapıyor. Düzgün çalışmayan makineleri hurdaya çevirmeye gönlü elvermediği için bozuk makinelerle yaşıyor. Uçmaktan korkan drone, artık yazdıkları beğenilmeyen yazar robot, seks işçisi Romeo ve arkadaşları günü televizyon izleyerek geçiriyor ve ona velinimetimiz diye hitap ediyorlar. Bu küçük ve sakil yaşamı değiştirense bir gün dükkân tarafından gönderilen pembe yunus vibratör oluyor. Peter’ın ürün iadesi için kolları sıvamasıyla macera başlıyor. Bu arada ülkede başkanlık seçimleri yaklaşmakta ve adaylardan biri de android. Kahramanımız, mükemmel olduğu düşünülen algoritmaların hatalı olduğuna ve ülkenin temel değerlerinin o kadar mükemmel olmadığına herkesi inandırmak üzere adımlarını atıyor.

MİZAHİ BİR DİSTOPYA
‘Kalite Ülkesi’ distopyayı günümüzden tespitlerle kurarak inandırıcı olmanın yanı sıra gelecek öngörüsünü mizahi bir dille anlatıyor. Ortaya çıkan hicivde hiçbir şey unutulmamış. Hem sosyal yaşamı hem de politikayı işliyor. Aralara serpiştirdiği broşür ve haberlerle de ülkeyi yaşatıyor. Felsefecilerden örnek cümleleri de serpiştiriyor aralara. “Her medeniyet mutlak kaostan sadece üç öğün uzaktadır” diye eski bir deyim var duydunuz mu da diyor. Arthur C. Clarke’ın “Yeterince ileri bir teknolojinin sihirden farkı yoktur” cümlesini de hatırlatıyor.

“Pek çok algoritmanın asıl amacı daha fazla kâr elde etmektir” cümleleriyle özetlenebilecek dükkânın işleyişi sürekli tartışılan Whatsapp ve Google algoritmaları konusunda tespit özelliği de taşıyor. Sadece bugüne değil geleceğe de ait cümleler kuruyor Kling: “Ağ biçim değiştiriyor. Her bireyin farklı bir dijital dünyada yaşadığı anlamına geliyor. Yalnızca kişiselleştirilmiş arama sonuçları, reklam, haberler, filmler ve müzikten ibaret değil. Teklifler, fiyatlar, ağın yapısı ve tasarımı bile bu büyülü sahte dünyaya kimin girdiğine ve hatta ne hissettiğine göre değişim gösterir. Eğer abazanın tekiysen, her yerde erotik kadın not hesapları görebilirsin ya da moralin bozuksa, sana psiko-farmasötik ilaçlar itelemek isterler, korkuyorsan da kendi şablonunu çıkaran bir tabancanın ozalit kopyasını satmaya çalışırlar. ‘Herkes kendi dünyasında yaşar’ sözünü duymuşsundur. Dijital dünyada bu bir klişe değildir. Kelimenin tam anlamıyla doğrudur. Kendi dünyanda yaşarsın. Kendini sürekli sana uyarlayan bir dünya.” Durumu daha iyi anlatabilen cümle okudunuz mu? Peki sürekli karşınıza gelen sözleşme ve benzeri metinleri görür görmez ‘tamam’ı işaretlerken bu aklınıza geldi mi hiç? “İnsanın yalnızca 0 ve 1 değerleri arasında seçim şansı olduğu ikili sistemin sinsice değiştirildiğini fark etmedin mi? Benim tabirimle tekli sisteme dönüştüğünü? Tekil sistemde artık karar vermek zorunda değilsin çünkü sadece bir değer söz konusu: Tamam.”

“İnternette ‘bedava’ diye bir şey yoktur. Bir hizmet için ödeme yapmıyorsan başka biri bunu ödüyor demektir. Bu başka biri de insanlığa olan şefkati nedeniyle bunu ödemiyor. Karşılığında bir şey istiyor. Zamanın, dikkatin ve verilerin” cümlesiyle dijital çağı özetleyen ‘Kalite Ülkesi’ sonraki adımları da katıyor eleştirisine. Başkan adayı androidin seçim kampanyasında yaşananlar komik ama güleriz ağlanacak halimize hissi veriyor. Yaşamımızda kapladığı yeri gönüllü olarak büyüttüğümüz otomasyon gün gelir de bir aday çıkarmaz mı bize? “Netice itibarıyla esas mesele, amaç ve kimlik krizi. Eskiden insanlar neye tutunurdu? Amaç mı, kimlik mi? Topluma, dine ve özellikle de işlerine. Para, yani bu kişilerüstü arabulucu, toplumu yıkıma uğrattı, bilim dinin putlarını kaidelerinden ayırıp yerle bir etti. Ve şimdi de otomasyon işinizi elinizden alıyor” cümlesini ilerde kurmayız diyebilir miyiz?

Dijital çağın bireyi yalnızlaştırmasına da değiniyor Kling: “Yalnızlıktan, amaç eksikliğinden ve kimliksizlikten kaçan insanlar, amaç ve topluluk yanılsaması veren tüm önermelere, ne kadar geri zekâlıca olsa da, akın ediyorlar. İşte milliyetçiliğin ve köktendinciliğin ortak noktası budur. Her ikisi de topluluk yanılsaması yaratan saçma sapan önermeler. Yanılsama diyorum çünkü bu topluluklar gerçek değil; bu ideolojilerin eşit katılımla ilgisi yok, tam aksine bunlar sosyal adaletsizliklerin örtülmesi ve güçlendirilmesine yarıyor.” İçinde yaşadığımız dünya çarpıklığına da değiniyor elbette: “Kendine şu soruyu sormalısın. Kimsenin bir diktatörlük idaresi altında yaşadığımızı anlamamasını sağlayacak kadar sinsi ve tekinsiz yöntemleri olan bir diktatörlükte mi yaşıyoruz? Buradan hareketle, kendine ikinci soruyu da sormalısın: Kimse bunun diktatörlük olduğunu göremiyorsa bu gerçekten diktatörlük müdür? Hiç kimse özgürlüğünden mahrum edildiğinin farkında değilse? Sonuçta, ‘Kalite Ülkesi’nde özgürlük kesinlikle yasaktır. Geçici olarak temin edilemiyor.”

Giderek otomatikleşiyor ve karar verme özgürlüğümüzü yitiriyoruz. Giderek tek tipleşiyoruz. Bunun farkında olsak da ‘rahatlık’ kisvesiyle adlandırıyoruz.

‘Kalite Ülkesi’ bize distopya macerasının altında şu soruyu hatırlatıyor: “Bazı şeylerin ayrıntılarını bilmemenin çok daha iyi olduğu hiç aklına gelmiyor mu?

İnsanın, belirsizliğin yarattığı boşluğa ihtiyaç duyabileceğini hiç düşündün mü? Demek istediğim, eğer her şey kesin olarak ölçülür ve belirlenirse gerçekten özgür olabilir miyiz? Peki ya her şeyin kesin ama yanlış olduğu bir dünyada yaşasak ne olurdu?” ve Bertrand Russell’ın şu cümlesini uyarı olarak ekliyor: “Günümüzün problemi, bir insanın insanlığı hayatta kalmaya nasıl razı edebileceğidir.”

Goodreads okur ödülünü kazanan sarsıcı ve gerilim dolu polisiye “Davetli Listesi” raflarda

Çarşamba, Mart 24, 2021

Okurlar tarafından, kendi kategorisinde 2020’nin en iyi romanı seçilen sarsıcı ve gerilim dolu bir polisiye: Davetli Listesi

The New York Times Gerilim Kategorisinin Çoksatanlarından Goodreads Okur Ödülü kazananı Davetli Listesi için The New York Times’ın yorumu şöyle:
“Agatha Christie klasiklerinin hissiyatını uyandırıyor... Karakterlerin geçmişleri hakkında ortaya öylesine atılmış gibi görünen ayrıntılara çok dikkat edin. Bunların hepsi ipucu.”

“BU LİSTEDE OLMAK BAZILARI İÇİN BİR ÖLÜM KALIM MESELESİ”
İrlanda kıyılarındaki bir adada, davetliler hayatlarını birleştiren iki kişiyi kutlamak için toplanıyor. Damat: Yakışıklı ve çekici, yükselen bir televizyon yıldızı. Gelin: Akıllı ve hırslı, bir kadın dergisi sahibi. Şaşaalı düğünlerden beklenen ne varsa karşılığını buluyor: Tasarımcı kıyafetleri, ulaşılması zor, görkemli bir düğün yeri, lüks parti hediyeleri, butik viskiler... Elbette cep telefonunuz çekmeyebilir, adaya ulaşmak için boyunuzu aşan dalgalarla mücadele etmek zorunda kalabilirsiniz, ancak her ayrıntısı ustalıkla planlanmış bu düğünde yer almak, birçokları için bir ölüm kalım meselesi... Elbette, mükemmellik sadece planlarda olur ve insan dediğiniz de insandır işte. Şampanya patlayıp eğlence başladığında, kızgınlıklar ve küçük kıskançlıklar, anıların ve iyi dileklerin her bir zerresine sızmaya başlıyor. Sağdıçlar okul günlerinden kalma bir içki oyununa girişiyor. Nedime pek de tesadüf denemeyecek şekilde elbisesini mahvediyor. Gelinin en eski (erkek) dostu rahatsız edici derecede şefkatli bir konuşmayla kadeh kaldırıyor. Ve sonra mutlu çiftin bu önemli gününe ölümün gölgesi düşüyor. Ölen kim? Öldüren kim? Belki daha da önemlisi, sebep ne?

Davetli Listesi’nden bir alıntı:
Düğün Gecesi
Işıklar sönüyor.
Bir anda her şey karanlıkta kalıyor. Orchestra çalmayı bırakıyor. Büyük çadırın içindeki düğün davetlileri çığlıklar atarak birbirlerine tutunuyorlar. Masaların üzerindeki şamdanlarda yanan mumlar, bezden duvarlara yansıttıkları koşuşturan gölgelerle karmaşayı daha da artırıyor. Kimin nerede olduğunu görebilmek veya söylenenleri duyabilmek imkânsız çünkü kudurmuşçasına esen rüzgâr misafirlerin seslerini bastırıyor.

Dışarıda öfkeli bir fırtına var. Çığlık atarak etraflarında dolanıyor; çadırı yıkacakmış gibi sarsıyor. Her hamlede metal iskelet iyice bükülüyormuş gibi görünüyor ve yüksek sesle inleyerek titriyor. Misafirler korkuyla sinmiş durumda. Bezden kapılar bağlarından kurtulmuş, çadırın girişinde çırpınıp duruyor. Girişi aydınlatan parafinli meşalelerin alevleri kıs kıs gülüyor.
 
Bu fırtına sanki şahsi bir saldırı. Sanki tüm gazabını onlara saklamış…

Lucy Foley diyor ki:
Davetli Listesi, İrlanda'nın batı kıyısındaki bir adada gerçekleşen bir düğünde geçiyor. "Mutlu çift" Jules ve Will mükemmeldir. Bu düğün, bu gözde altın çift için harika ve göz alıcı bir fırsattır, her detayı mükemmel bir şekilde planlamışlardır. Ne yazık ki, misafirlerinden bazılarının gizli sırlar, kızgınlıklar ve kötü niyetler barındırdığı gerçeğini hesaba katmazlar. Ayrıca hesaba katmadıkları bir diğer detay ise adanın vahşiliği ve hava durumudur: Bir fırtına yaklaşmaktadır. Prova yemeğinden itibaren gerginlik artmaya başlar ve düğün gecesi pasta kesildikten hemen sonra, rüzgâr şiddetlenirken dışarıda karanlıkta bir ceset bulunur.
Peki, bunu kim yaptı?

Lucy Foley, Londra’da doğdu. Durham Üniversitesi ve Londra Üniversiteisi Akademisi’nde İngiliz Edebiyatı okuduktan sonra, yayıncılık sektöründe birkaç yıl kurgu editörü olarak çalıştı. Ardından işini bırakıp dikkatini sadece yazarlık mesleğine verdi. Halen İngiltere’de yaşamaktadır. Daha çok tarihi kurgu eserleriyle tanınan yazar, aynı zamanda iki polisiye-gizem romanı da yayımlanmıştır: The Hunting Party (2019) ve Davetli Listesi (2020).
Tarihi kurgu romanları: The Book of Lost and Found (2015), The Invitation (2016) ve Last Letter from İstanbul (2018).

Davetli Listesi / Lucy Foley 
Dizi / Tür: Kurgu - Gerilim
Yayım Tarihi: Mart, 2021
Sayfa Sayısı: 344
Fiyat: 37,50 TL

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template