♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Film Kritikleri

Kitap Kritikleri

Dizi Kritikleri

Son Yazılar

Night Court: Doğru Yola Teşvik

Pazartesi, Ocak 30, 2023

Ulusal kanallarda yaşanan iyi sitcom krizi sektörün klasikleşmiş dizileri yeniden diriltme çabasıyla hareketlenmeye devam ediyor. NBC’nin sezon ortası yenisi “Night Court” eski fanları yenilenmiş versiyona çağırarak reyting bekleyenlerden. 1984-1992 arasında dokuz sezon süren dizi aynı adla ve oyuncu bonusuyla 17 Ocak’ta başladı.

Reinhold Weege’nin yaratıcısı olduğu “Night Court”, 4 Ocak 1984 ila 31 Mayıs 1992 arasında yayımlanmış ve seyirciden gördüğü ilgi sayesinde 193 bölümü devirmiş. Yedisi Emmy olmak üzere on iki ödülle taçlanarak klasikler arasında yerini almış. 2012’de kaybettiğimiz Weege klasiğini ekranlara döndüren isim Dan Rubin olmuş. İlk önemli işinde. İrili ufaklı komedi dizilerinin senaryo grubunda pişen Rubin’in en uzun soluklu projesiyse “Unbreakable Kimmy Schmidt” olmuş. Zaten çoktan oturmuş projeyi yeniden diriltmek gibi risksiz projeye girişmesi elbette sürpriz değil. Gelelim oyuncu kadrosuna… “The Big Bang Theory”nin Bernadettesi olarak tanıyıp sevdiğimiz Melissa Rauch yeni yargıç rolüyle kalmayıp aynı zamanda dizinin yönetici yapımcılığını da eşiyle birlikte üstlenmiş. Dizinin en önemli kozuysa orijinal versiyonda canlandırdığı Dan Fielding karakteriyle ödüller kazanarak sivrilen John Larroquette’nin aynı rolle kadroda olması. Beş kişilik kadronun diğer isimleri de “Run Fatboy Run” ile bilinen ve son olarak “Kimi”de izlediğimiz India de Beaufort, “Zoey's Extraordinary Playlist”in Tobin’i Kapil Talwalkar ve ilk önemli rolüne soyunan Lacretta.

Orijinaline sadık kalmaya çalışan dizi, nöbetçi mahkemede yaşananlardan eğlence çıkarma uğraşında. Sadakat adına yargıcımız orijinal dizideki Harry Stone’un kızı Abby Stone’un göreve başlamasıyla açılıyor. Çocukluğunu geçirdiği yere, babasının koltuğuna dönen Abby, mahkeme salonundaki eksikliği görerek avukat Dan’i ziyaret edip çağırarak başlıyor işe. Her biri birbirinden çılgın ekibi de böylece tanımaya başlıyoruz. Şişman siyahı Grugs’un eğlence fitilini ateşleyen kişi olduğunu, saftirikliğin Olivia’ya düştüğünü, Neil’in de panikleriyle ona eşlik ettiğini daha ilk bölümden anlıyoruz. Abby’nin biraz farklı yargıç olma çabasını konu alıyor “Night Court”. Suçluları doğru yola teşvik edebilecekleri son durak olduklarını düşünerek çalışıyor. Kararlarını da ona göre alma peşinde. Karşısına gelen herkesi doğru yola teşvik etmek istiyor.

Dokuz bölümlük garantiyle başlayan dizinin şimdilik önü açık. NBC’nin yüzünü çoktan güldürdü bile. İlk bölüm hem bu sezonun en iyi dizi açılışı olmuş hem de NBC’nin son beş yıldaki en iyi komedi dizisi açılışı olmuş. Sezon onayı alacağını kestirmenin zor olmadığı dizi 24 Ocak itibariyle üç bölümü devirmiş durumda. Üç bölüm üzerinden değerlendirmeler olumlu. Konusu zaten net karakterlerini de hızlı şekilde tanıtarak sevdiren dizi biraz eski kalıyor, yeterince eğlendirmekten uzak duruyor ve vasatlarda seyrediyor ama vakti de hızlı geçiriyor. İlgiyi dağıtmadan akıp giden komedilerin artık kalmadığını düşünürsek şimdilik gidişatı iyi… Bölümler ilerledikçe eğlendireceğini özellikle ikinci bölümle göstermişken hız kesmeden ilerler. İzleyecek yeni sitcom arayanlara duyurulur.

MUBI Şubat Programı Açıklandı

Pazartesi, Ocak 30, 2023

Ödüllü festival filmlerinden yeniden keşfedilmeyi bekleyen klasiklere, pek çok yapım şubat ayında da MUBI’de sinemaseverlerle buluşuyor.

Şubat seçkisinde Türkiye’den Almanya’ya taşan müziğin 60 yıla dayanan mirasını anlatan AŞK, MARK VE ÖLÜM, geçen yılın Altın Ayı ödüllü filmi ALCARRÀS, aksiyon, gerilim, bilimkurgu türlerini özgün biçimde harmanlayan ÖLÜM OYUNU, Berlinale’de geçen yılın En İyi Yönetmen ödülünün sahibi olan BIÇAĞIN İKİ YÜZÜ, sinema sektöründe kadınların maruz kaldığı zorlukları anlatan, Altın Portakal ödüllü kısa film CEHENNEM BOŞ, TÜM ŞEYTANLAR BURADA, Steve McQueen’in Michael Fassbender’li filmi UTANÇ ve iki yalnız karakterin birbirine yaklaşma serüvenini anlatan unutulmaz Kieślowski klasiği AŞK ÜZERİNE BİR FİLM, seçkinin öne çıkan filmleri arasında yer alıyor.

Açıklanan programdan önerebileceklerimi de sıralayayım. Antonioni’nin başyapıtı “L'Eclisse”, Claire Denis’in “Both Sides of the Blade”i, Miranda July’ın “The Future”u, Steve McQueen’in çıkış filmi “Shame”, Kinji Fukasaku’nun her dönem geçerli distopyası “Battle Royale”, Lars von Trier’in ayrıksı başyapıtı “Breaking the Waves”, Ari Folman’ın usta işi animasyonu “Waltz with Bashir”, Kieślowski’nin dekologlardan uzun metraja çevirdiği “Krótki Film o Miłości” ve “Krótki Film o Zabijaniu” kaçırılmaması gereken filmler.

MUBI Şubat Ayı Programı
1 Şubat Muhteşem Buster / The Great Buster: A Celebration (Peter Bogdanovich, 2018)
2 Şubat Batan Güneş /L'Eclisse (Michelangelo Antonioni, 1962)
3 Şubat Bıçağın İki Yüzü / Both Sides of the Blade (Claire Denis, 2022)
4 Şubat Avrupa / Europa (Claire Denis, 1991)
5 Şubat Malek'in Talihi / Seven Chances (Buster Keaton, 1925)
6 Şubat Kelimelerin Gizli Dünyası / La Vida Secreta De Las Palabras (Isabel Coixet, 2005)
7 Şubat Gelecek / The Future (Miranda July, 2011)
8 Şubat Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına! (Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu, 2015)
9 Şubat Kırmızı Kaplumbağa / La Tortue Rouge (Michael Dudok de Wit, 2016) 
10 Şubat Cehennem Boş, Tüm Şeytanlar Burada (Özgürcan Uzunyaşa, 2022)
11 Şubat Çirkin Masallar / Favolacce (Damiano D'Innocenzo, Fabio D'Innocenzo, 2020)
12 Şubat Utanç / Shame (Steve McQueen, 2011)
13 Şubat Claire'in Kamerası / Keul-Le-Eo-Ui-Ka-Me-La (Hong Sang-soo, 2017)
14 Şubat Aşk Üzerine Bir Film / Krótki Film o Miłości (Krzysztof Kieślowski, 1988)
15 Şubat Dermansız (Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu, 2021)
16 Şubat Mutzenbacher (Ruth Beckermann, 2021)
17 Şubat Ölüm Oyunu / Battle Royale (Kinji Fukasaku, 2000)
18 Şubat Dalgaları Aşmak / Breaking the Waves (Lars von Trier, 1996)
19 Şubat Güvercin (Banu Sıvacı, 2018)
20 Şubat Dörtlü / Quartet (James Ivory, 1981)
21 Şubat Seni Seviyorum Hedi / Hedi (Mohamed Ben Attia, 2016)
22 Şubat Maffy's Jazz (Deniz Yüksel Abalıoğlu, 2019)
23 Şubat Bill’in Buharlı Gemisi / Steamboat Bill Jr. (Buster Keaton, Charles Reisner, 1928)
24 Şubat Alcarràs (Carla Simón, 2022)
25 Şubat Aşk, Mark ve Ölüm / Liebe, D-Mark und Tod (Cem Kaya, 2022)
26 Şubat Beşir'le Vals / Waltz with Bashir (Ari Folman, 2008)
27 Şubat Yedi Başlı Aslan / Der Leone Have Sept Cabeças (Glauber Rocha, 1970)
28 Şubat Öldürme Üzerine Bir Film / Krótki Film o Zabijaniu (Krzysztof Kieślowski, 1988)

Kırk yılı aşan bir yazarlık serüveni: Yaşadıklarım Belleğimde Uğulduyor

Pazartesi, Ocak 30, 2023

Semih Gümüş'ün anılarıyla başlayıp, kitaplar ve edebiyat üzerine düşünceleriyle devam eden Yaşadıklarım Belleğimde Uğulduyor, edebiyat dünyamızın ve yayıncılığımızın yakın tarihinde küçük bir gezinti.

Adeta bir elimi gözlerime siper ederek uzaklara bakıyorum, kalabalıklar ve kargaşa, kaybolmak için girdiğim bir orman, o geçmişten kalan anılar, anlar, ayrıntılar, küçücük bir ânı hatırlarken bile onun ötekileri nasıl tamamladığını görmenin şaşkınlığı. Bu kitap, kendimle ilgili kaygılarım azalırken yaşadığım ülkeyle ilgili kaygılarımın çoğaldığı bir döneme, hayatımın son dönemine girdiğime tanıklık ediyor. Hem kendimle yüzleşme hem okuduklarım ve tanıdıklarımla uzun zaman sonra yeniden karşılaşma gibi.

Semih Gümüş kırk yılı aşan yazarlık serüveninin sonunda anılarıyla ve anılarının her köşesine sinen edebiyatla, kitaplarla, kendine özgü düşüncelerle karşımıza çıkıyor. Yazarın ilkgençlik yıllarında karşılaşıp benimsediği siyasal görüşleri, tam içinde yaşadığı zor yıllar, hayat algısı, arkadaşlar, arkadaşlıklar, yazarlar, dergiler, yayınevleri.

Edebiyat dünyamızın ve yayıncılığımızın yakın tarihinde küçük bir gezinti yaptığımız bu yazılarda çağımızın güncel sorunlarını da önemli bir birikimin içinden okuyoruz. Bu arada doğa ve insan ilişkisini, insanın doğaya ettiklerini doğanın içinden bir gözle anlatıyor Semih Gümüş.

#edebiyat #kitaplar #ömür #yetmişler #ekoloji #toplum

Yaşadıklarım Belleğimde Uğulduyor / Semih Gümüş
Yayınevi: Can Yayınları
Çağdaş, Anı-Düşünce
Sayfa sayısı: 424
Fiyat: 115.00

Webtoon’lar ilk kez Türkçede!

Perşembe, Ocak 26, 2023

Athica yayıncılığa yepyeni bir türü okurlarla buluşturarak merhaba dedi. Kore’de dijital olarak yayınlanan çizgi romanlar (webtoon) artık Türkçede! 

Kore’den webtoon’lar dışında manhwa’ların da yer aldığı yayın planı kapsamında Athica etiketiyle dünyanın dört bir yanından ödüllü fantastik ve bilimkurgu kitaplar da okurla buluşacak. 

Yalnızca Kore çizgi romanlarını değil Japon mangalarının seçkin örneklerini de okura sunacak olan Athica, dünyanın her köşesinden her yaştan okura hitap edecek renkli, çeşitli, eğlenceli kitaplarla farklılıklarımızın değil benzerliklerimizin altını çizerek evrensel bir bakış geliştirecek. 

Türkiye ile Kore arasında şimdiye kadar yapılan en büyük çaplı çalışmayla kültürler arasında köprü kuran Athica hem manhwa ve webtoon türünün ülkemizde yaygınlaşmasında etkin rol oynayacak hem de genç yetişkin okurlara başka yerde bulamayacakları alternatifler sunacak. 

Herkes aynı şeyi okuyor, herkes aynı şeyi giyiyor, herkes aynı yerlere gidip benzer şeyler yapıyor gibi görünen çağımızda bu tek sesliliğe mecbur olmak istemeyen herkesin yayınevi olma niyetiyle yola çıkan Athica alışılmışın dışında çizgisiyle yayıncılığa yeni bir soluk getirecek. 

Sınırların ötesinde yayın çizgisiyle okurları Türkçede daha önce hiç yayımlanmamış eserlerle buluşturan Athica hem yaş gruplarını hem de kültürleri birleştirici bir unsur olacak. 

Athica; Destek Yayınları, Karakarga Yayınları, Genç Destek ve Beyaz Baykuş Yayınları’nın da dahil olduğu Destek Medya Grubu’nun bir markası.

Prof. Dr. Mustafa Zülküf Altan’ın “Terör Her Yerde!” serisi ikinci kitap “Biyoloji ve Teknoloji Terörü” ile sürüyor

Cuma, Ocak 20, 2023

Prof. Dr. Mustafa Zülküf Altan yeni kitabı “Biyoloji ve Teknoloji Terörü” ile “Terör Her Yerde!” serisinin ikinci kitabını okurlarına sunuyor.

“Kitaplarda teröre, sadece bilinen bakış açısıyla ve kanıksanan tarifiyle değil, benim penceremden yani kitaplarda açıklamaya çalışacağım boyuttan bakarak genelde tüm insanlığa, özelde de ülkemiz insanına zarar veren eğitim, biyolojik, teknolojik, sosyal genetik terörlerini sizlerle paylaşmak ve bunlar konusunda farkındalık kazandırmak istiyorum.” diyen Altan serinin bu kitabında: gen çalışmaları, bulaşıcı hastalıklar, virüsler, salgınlar, kan gruplarıyla hastalıklar arasındaki ilişki, biyolojik unsurların silah olarak kullanılması, bilimsel çalışmaların insanlığı sürüklediği nokta ile başlayan; dijital terör, 5G, teknolojinin kontrol mekanizması olarak kullanılması, teknoloji ve tarım ilişkisi, siber terör ve uzay çalışmalarına uzanan bu kapsamlı incelemesinde biyoloji ve teknoloji bağlamında insanlığa yapılan kötülükleri terör olarak irdeliyor ve okurlarına çağımıza başka bir pencereden bakma fırsatı veriyor.   

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ İLK ÜRÜN DOMATESTİ, SON ÜRÜN İNSAN OLACAK!

İnsan maalesef içinde yaşadığı doğanın sadece bir parçası olduğunu unuttu; teknolojiyi kullanarak önce doğayı, sonra gıdayı bozdu ve sıra artık kendisindeydi!

İnsan DNA’sı ve ardından RNA’sı yani insanın fabrika ayarlarına girildi ve bu ayarlarla ciddi şekilde oynanarak ana sistem bozuldu! Üstüne bir de laboratuvarlarda oluşturulan virüsler yoluyla insanlık tehdit altına alındı.

Teknolojiyi, insanlığa zarar verebilecek şekilde bu kadar yaygın hale getirmek ve kullandırmak insanlığa karşı gerçekleştirilen bir terörden başka bir şey değildir. Daha hızlı, daha ileri, daha teknolojik, daha fazla sanayi, daha çok para derken kimyasallara, toksinlere, virüslere boğulduk, hem de bunları kendi ellerimizle meydana getirdik.

Prof. Dr. Mustafa Zülküf Altan, Terör Her Yerde serisinin ikinci kitabında, gıda terörü, genetik çalışmalar, biyolojik unsurların silah olarak kullanılması, dijital terör, yapay zekâ, uzay çalışmaları ve daha birçok konu hakkında bilinmeyenleri anlatıyor ve soruyor:

Daha az insan gücüyle daha fazla kazanç elde etmek isteyen güçler, daha az insana ihtiyaç olacak bu Yeni Dünya’da, insan nüfusunu azaltmak için biyoloji ve teknolojiden faydalanıyor olabilir mi?
Prof. Dr. Mustafa Zülküf Altan’ın yazdığı Biyoloji ve Teknoloji Terörü Destek Yayınları’ndan çıktı.

Biyoloji ve Teknoloji Terörü / Prof. Dr. Mustafa Zülküf Altan
Yayınevi: Destek Yayınları
Türü: Araştırma
Sayfa Sayısı: 256

Eudora Welty'nin modern başyapıtı “İyimser Babanın Kızı” Can Yayınları’ndan Raflarda

Perşembe, Ocak 19, 2023

Eudora Welty'nin 1973'te Pulitzer Ödülü'ne layık görülen romanı İyimser Babanın Kızı, Can Yayınları'nın ocak ayı kitapları arasında.

Ama insanın sevdiklerinden uzun yaşamasının sebep olduğu suçluluk hissini taşıması gerektiğine de inanıyordu. Onlardan uzun yaşamak onlara haksızlık etmek gibiydi. Ölüm fantezileri, yaşam fantezilerinden tuhaf gelmiyordu ona. Hayatta kalmaksa belki de aralarındaki en tuhaf fanteziydi.

Yargıç McKelva, Mount Salus adlı Mississippi kasabasının en muteber ve güvenilir isimlerinden biridir. Karısının ölümünden on yıl sonra Wanda Fay adlı uçarı bir kadınla evlenmesiyle herkesi, en çok da kızı Laurel'ı şaşırtmıştır. Aradan yıllar geçer; ani rahatsızlığı kızını doğduğu topraklara geri getirir. Laurel büyüdüğü, ailesine dair hatıralarla dolu bu evin içinde geçmişe dair hayaletler ve hesaplaşmalarla karşı karşıya kalacaktır.

Büyük Buhran yıllarından sonra Amerika'nın yoksul taşrasından William Faulkner, Truman Capote ve Carson McCullers gibi isimlerle yükselen Güney gotik yazınının en parlak ve özgün temsilcilerinden Eudora Welty'nin başyapıtı İyimser Babanın Kızı, 1973'te Pulitzer Ödülü'ne layık görülmüş, Ulusal Kitap Ödülü'ne aday gösterilmiş ve yazarını büyük bir üne kavuşturmuştur.

#amerikanedebiyatı #güneygotiği #aile #bağımsızlık #yetişkinlik

EUDORA WELTY, 1909'da ABD'nin güneyindeki Jackson, Mississippi'de dünyaya geldi. Wisconsin'de üniversite okuduğu yıllar dışında tüm hayatını burada geçirmiş, doğduğu yere benzeyen bir Mississippi kasabasındaki yaşamı ve insanları konu eden eserler vermiştir. Roosevelt'in Büyük Buhran dönemindeki sosyal programları kapsamında, doğduğu eyaleti gezerek insanları fotoğrafladı, ilk öykülerini de gördüklerinden ve dinlediklerinden yola çıkarak yazmaya başladı. A Curtain of Green (Yeşilden Bir Perde, 1941) adlı ilk öykü derlemesinden sonra yaşamı boyunca öyküler yazmayı ve yayımlamayı sürdürdü. The Golden Apples (Altın Elmalar, 1949), Delta Wedding (Delta Düğünü, 1946), Losing Battles (Kaybedilen Savaşlar, 1970) gibi incelikli romanlarında büyüdüğü toprakları anlatmayı sürdürdü. Az okunan ama çok takdir edilen bir yazar olan Welty, İyimser Babanın Kızı'nın 1973'te Pulitzer Ödülü'ne layık görülmesiyle bir anda ünlendi. 2001'de Jackson'da öldü.

İyimser Babanın Kızı / Eudora Welty
Çevirmen: Zeynep Baransel
Can Yayınları, Modern, Roman
Sayfa sayısı: 200
Fiyat: 78.00

Hikmet Hükümenoğlu'ndan "harika" bir roman

Perşembe, Ocak 19, 2023

“Körburun” ve “Atmaca” ile okurların zihninde iz bırakan Hikmet Hükümenoğlu’nun yeni romanı “Harika Bir Hayat” Can Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.

Hikmet Hükümenoğlu, yeni romanında Harika'nın hikâyesini anlatırken yakın tarihimizdeki dönüm noktalarını da bir bir işaretliyor.

Harika!

İşlenmemiş bir elmas. Patlamaya hazır bir bomba. Ölüme uçan eşsiz bir kelebek.

1919'da başlayan, ne zaman bittiğini -henüz- bilemediğimiz bir hayat. Dokunduğu her şeyi güzelleştiren, dokunmadıklarında bile izini bırakan inanılmaz bir kadının, Harika'nın hayatı. Bazılarımız Harika, bazılarımız H. Kara, bazılarımız H. Ak olarak tanıyor onu - ki bunlar sadece bilinen kimlikleri. Yakın tarihimizin zor yıllarında, tanıdığımız simaların arasında dolaşan, dışarıdan normal görünse de ne zaman ne olağanüstülük göstereceği asla kestirilemeyen bir kadın.

Harika bir oyuncu, Harika bir şair, Harika bir istihbaratçı, Harika bir… Harika!

Her an yeni bir Harika'yla karşılaşabilirsiniz.

Harika, hislerini tarif ederken, "Sanki ben geriye çekildim ve başka bir kadın ışığa adım attı," cümlesini kuracaktı aylar sonra. Bu diğer kadın, kararlı, kendine güvenen ve başkalarının ne düşündüğüne aldırmayan biriydi. Sürekli kafasının içinde ona yeteri kadar iyi olmadığını söyleyip duran ses yok olmuş ve sırtındaki yük kalkar kalkmaz ruhu hafiflemişti.

#harika #cumhuriyetdönemi #ikincidünyasavaşı #istihbarat #aşk

HİKMET HÜKÜMENOĞLU, 1971'de İstanbul'da doğdu. Kar Kuyusu (2005), Küçük Yalanlar Kitabı (2007), 47 Numaralı Kamara (2010), 04:00 (2012), Körburun (2016), Atmaca (2020) romanlarının yanı sıra 2018'de Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri adlı öykü kitabını yayımladı. Körburun'la 2017'de Attila İlhan Roman Ödülü'nü kazandı.

Harika Bir Hayat / Hikmet Hükümenoğlu
Can Yayınları, Çağdaş, Roman
Sayfa sayısı: 376
Fiyat: 105.00

Büyük Düşünürlerden Yaşam Bilgeliği serisinin yeni kitabı “Pythagoras” okurla buluştu!

Perşembe, Ocak 19, 2023

Felsefe terimini icat ettiği kabul edilen, ilklerin filozofu Pythagoras’ı öğrenmek ve anlamak için eşsiz bir kaynak!

İnsanın ve evrenin Tanrı’nın suretinden yaratıldığını ve bu yüzden de birini anlamanın diğerinin bilgisine ulaşmak demek olduğunu söyleyen Pythagoras kendinden sonra gelen birçok bilim insanına, sanatçıya ve filozofa ilham kaynağı olmuştur.

Plotinus Yeni Platonculuk,  İskenderiyeli Philo, Herakleitos ve Sokrates’in ardından Büyük Düşünürlerden Yaşam Bilgeliği serisine eklenen, Turgut Özgüney’in yazdığı Pythagoras Beyaz Baykuş Yayınları’ndan çıktı.

“Halkın yolundan çekil ve fazla çiğnenmemiş yollardan yürü. Bilgelik arayanlar onu yalnız aramalıdır.”

Ezoterik felsefenin kurucusu ve tüm zamanların kadim bilgesi Pythagoras, yaratıcı düşünceleriyle Yunanistan’da reforma ve Avrupa’da Rönesans’a öncülük etmiştir. O ilklerin filozofudur. Maddi evrenin işleyişinin matematiksel terimlerle ifade edilebileceği düşüncesini ortaya atan ve “Kozmos” sözcüğünü evrene ilk uyarlayan kişidir. Matematiği felsefe ile ilişkilendiren ilk düşünürdür.

Mısır’daki Hermetik gelenekten ilham aldığı düşünceleri ilkçağda ve ortaçağda birçok bilim insanına, sanatçıya ve filozofa esin kaynağı olmuştur. Felsefe tarihinde Pythagoras’tan etkilenmeyen filozof yok gibidir. Platon, Pythagoras’tan aldığı ilhamla Atina’da akademisini kurmuştur.

Yaşadığı çağın geleneğine uyarak kendisini “Sophos” (bilge) olarak nitelemekten kaçınarak “Philosophos” (bilgelik âşığı) adını benimsemiş ve bu terimi insanlığa armağan etmiştir. Felsefesini aritmetik, geometri, astronomi, müzik üzerine kuran Pythagoras öğretisiyle adeta tek başına koca bir üniversitedir.

Pythagoras / Turgut Özgüney
Eser Alt Başlığı: Büyük Düşünürlerden Yaşam Bilgeliği
Yayınevi: Beyaz Baykuş Yayınları
Dizi Adı: 81
Seri Adı: 8
Türü: Felsefe
Ocak 2023, 1. Basım
Sayfa Sayısı: 208
Tavsiye Edilen Satış Fiyatı: 72 TL

Son 20 yılın kült vampir romanı ''Gir Kanıma'' DeliDolu’dan Raflarda…

Çarşamba, Ocak 18, 2023

DeliDolu Kitap Ocak ayını sabırsızlıkla beklediğimiz romanla karşılıyor. İki kez sinemaya yakın zamanda da diziye uyarlanan son vampir miti “Gir Kanıma” nihayet Türkçede. 2008 yılında İsveç yapımı “Låt den rätte komma in” ile vampir filmlerine yeni soluk getiren başyapıt, iki yıl sonra “Let Me In” adıyla Amerikan çevrimiyle aynı başarıyı tekrarlamıştı. 2022 Ekim’indeyse bu kez on bölümlük dizi olarak karşımıza çıktı. Uyarlamalarını izlemeye doyamadığımız romanı okuyabileceğiz.

John Ajvide Lindqvist'in uluslararası çoksatanı “Gir Kanıma”, kadim vampir efsanelerinden günümüz insanının sıkışmışlığına uzanan; kan, vahşet ve kara mizahla yoğrulmuş doğaüstü bir polisiye romanı. 

Tasarladığı dehşetengiz atmosferin orta yerinde filizlendirdiği tedirgin edici dostluk hikâyesiyle okuru ıssız bir karanlığa çeken yazar, büyümenin getirdiği acıyı hiç büyüyemeyen kan emicilerin bitimsiz hayatları üzerinden anlatıyor.  

İki kez beyazperdede kendine yer bulan, yakın geçmişte büyük prodüksiyonlu bir dizi filme de uyarlanan bu kült kitap; zorbalık, taciz ve yalnızlaşma gibi meseleleri aykırı bir yolla ele alarak klasik bir vampir hikâyesinden çok daha fazlasını vadediyor.

Ben yokum, o yüzden kimse bana bir şey yapamaz.

Yıl 1981. Stockholm'ün küçük bir banliyösündeyiz. Havanın dondurucu soğukluğu yetmezmiş gibi gri apartmanlarından çıkmaya erinen çevre sakinlerinin ruhları da âdeta soğuktan buz tutmuş durumda. İnsanlar içlerindeki devasa boşluğa sığınmakla meşgulken yaşadıkları şehrin kaderi ise yeni baştan yazılmak üzere, hem de kanla...

Peşi sıra işlenen korkunç cinayetler yüzünden herkes endişeli, herkes tedirgin. Ve tüm bu sarsıcı olayların ortasında, hayatını değiştirmeyi düşünemeyecek kadar bile ümitsiz bir çocuk var: Oskar. Okulda zorbalığa maruz kalan, kendisine yalnızlıktan ve hayallerden ibaret bir dünya kuran on iki yaşındaki Oskar. Oysa şimdilik farkında değilse de hayatı çok yakında tümden değişecek. Hatta dönüşecek. 

Eli sayesinde. On iki yaşındaki Eli sayesinde.

200 yıldır on iki yaşında olan, yeni yan komşusu Eli sayesinde.

Dünya basını tarafından ''iyi bir Stephen King romanından farksız'' olarak tanımlanan ve ilk kez İsveççe aslından Türkçeleştirilen Gir Kanıma, hacimli yapısına rağmen okuru kendisine bağlamayı başaran çokkatmanlı bir anlatı sunuyor. 

John Ajvide Lindqvist düş gücünü cömertçe sergileme fırsatı bulduğu bu ilk kitabında, vampir edebiyatına Kuzey'in soğukluğu ve ıssızlığıyla yepyeni bir yorum getiriyor. 

''Bir yanıyla korkunç bir vampir hikâyesi, diğer yanıyla dokunaklı bir dostluk ve kurtuluş öyküsü...'' The Guardian

John Ajvide Lindqvist: 1968'de İsveç'te, Stockholm'ün banliyösü Blackeberg'de doğdu. Çocukluğundan itibaren illüzyonistliğe merak saldı, on üç yaşında İsveç İllüzyonistler Derneğine katıldı. On dokuz yaşında stand-up gösterileri yapmaya başladı ve bu işi 12 yıl boyunca sürdürdü. 2004 yılında ilk romanı Gir Kanıma yayımlanınca bir anda büyük şöhrete kavuştu ve yazarlık kariyerine ardı ardına roman ve öykü kitaplarıyla devam etti. Televizyon dizileri ve kitaplarından uyarlanan filmler için senaryolar yazdı. Korku-gerilim türünde eserler veren ve kitaplarında otobiyografik unsurlar barındırmayı seven Lindqvist, eşi ve oğluyla birlikte Norrtälje'de yaşıyor. Ayrıca sıkı bir Morrissey hayranı.

Gir Kanıma / John Ajvide Lindqvist
Türkçeleştiren: Yonca Mete Soy
576 sayfa
Satış Fiyatı: 150,00 TL

Kenan Doğan’dan İlk Öyküler : Dar Vakitler

Cuma, Aralık 30, 2022

Kutu Yayınları, yılı bir ilk kitapla kapatıyor.Açık Radyo'da "Kentin Gizli Öyküleri" programıyla tanınan Kenan Doğan'ın ilk kitabı “Dar Vakitler”, yılın ilk günlerinde raflarda yerini alıyor. Mahir Ünsal Eriş’in notuna dikkat çekerek meraklandığımızı belirtip pası bültene atıyoruz.

“Ne vakit bir pazar akşamı kapımı çalsa, güneş düşmeye başlasa asıldığı gökyüzünden, mahzun bir çocuk olur sığınırdım bir köşeye. Evde tuhaf bir sessizlik olurdu. Pazar banyolarının beyaz sabun kokuları sinmiş odalarından tek bir ses bile duyulmazdı. Televizyonun sesi kısılır, kahkahalar son bulur, hareketler yavaşlardı. Ev ahalisi kendi derdine düşerdi. Kimse kimse ile konuşmaz, dışarıdakiler koşa koşa eve gelirdi. Bir ölüm sessizliği kaplardı şehri. Solgun ışıklarında, camların buğusu ardından izlerdik boş sokakları. Tek tük geçen arabaların içerisinde eve geç kalmış telaşların simalarını tanımaya çalışırdık. Ne yana dönsen gri ve puslu bir akşam kâbus gibi düşerdi evlerin üzerine.”

90’ların Ankarası, kenar mahallelerde kabuğunu kırmaya çalışan çocuklar, kendi hâlinde mahalle insanları, gençlik sancıları, hayata sımsıkı tutunanlar ve yarım kalmış hayatların öyküleri… Kenan Doğan, başkentin ayaza kesen havasında, yaşamın tüm gerçekliğine inat, Dar Vakitler’i güneşli bir bahar sabahının sevinci gibi aktarıyor okura. 

“Kenan Doğan’ın öykülerinde hemşerilik hissinin de ötesinde bir yakınlık, bir aşinalık bulduğumu itiraf etmeliyim. Ankara’nın kuru ve keskin ayazının, kendine has bitirimliğinin ve ama ille de hüznünün, bu aşinalık hissinin ortaya çıkmasında etkisinin büyük olduğu elbette inkâr edilemez. Öte yandan, bunun dışında da bir dil, bir ifade ve hikâyeleme yakınlığının beni bu öykülerin içinde bunca kolay dâhil ettiğini söyleyebilirim. Bizi akraba kılan şeyin yalnızca memleketler değil, duygular ve hayat karşısındaki acemilik olduğu gerçeği peşimizi bırakmıyor.

Dar Vakitler, yalnızca duygulu, güçlü, alıp götüren bir ‘ilk öykü kitabı’ değil, öyküye uzanan ve durmadan yürüdüğümüz o yola döşenmiş sağlam bir başlangıç taşı.” — Mahir Ünsal Eriş

Kenan Doğan: 1982’de Ankara’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra, Kamu Yönetimi lisans ve yüksek lisans eğitimi aldı. Marmara Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünde ikinci kez yüksek lisans yaptı. Çalışma hayatına Ankara’da başladı. Kariyerine sivil toplum alanında devam etmek isteyen yazar, TEGV (Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı), TURMEPA (Deniz Temiz Derneği) ve TEMA Vakfında on yılı aşkın süre boyunca çeşitli görevler yürüttü. Şimdi ise özel sektörde kurumsal marka ve projeler yöneticisi olarak çalışan Kenan Doğan, yaşam öykülerini konu alan Kentin Gizli Öyküleri isimli bir radyo programı hazırlayıp sunmaktadır. Dar Vakitler (Kutu Yayınları, 2022), yazarın ilk kitabıdır.

Dar Vakitler / Kenan Doğan 
Dizi Adı: Öykü / Hikâye
Basım Tarihi: Aralık 2022
Dağıtım Tarihi: 2 Ocak 2023
Sayfa Sayısı: 136
Etiket Fiyatı: 50 TL

Taş Devrinden Robot Çağına Zamanımızı Nasıl Harcadığımızın Tarihi

Cuma, Aralık 30, 2022

Kolektif Kitap yılın sonunu James Suzman’ın kitabı “Çalışma” ile getiriyor. İlgi çekici çalışma raflarda yerini aldı.

Neden bu kadar çok çalışıyoruz? Çalışma bizim kim olduğumuzu neden ve nasıl belirliyor? Nasıl oldu da çalışma, hayatımıza anlam ve değer katan, toplumsal statümüzü belirleyen, zamanımızı kimlerle ve nasıl geçireceğimizi söyleyen, üstelik bedenimizi, çevremizi, eşitlik anlayışımızı dönüştüren bir şey haline geldi?

Dünyanın önde gelen antropologlarından James Suzman bu kitabında, çalışmayla kurduğumuz ilişkinin 300 bin yıllık evrimini kayda geçiriyor ve bu ilişkinin günümüzde de köklü bir değişimden geçtiğini ve bu değişimin olası sonuçlarını gösteriyor.

“Çalışmanın ne olduğu konusundaki temel varsayımlarımıza karşı çıkan etkileyici bir çalışma. Otomasyon, küresel iş piyasasını bütünüyle bozma tehdidi taşırken, çalışmanın ekonomik, psikolojik, hatta manevi önemini bir an evvel yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Suzman avcı-toplayıcıların, şempanzelerin, hatta kuşların yaşamlarını irdeleyerek ‘doğal’ kabul ettiklerimizin sıklıkla finans gurularının ve tarım dinlerinin şaibeli mirasından ibaret olduğunu vurguluyor. Umarım geçmişte zamanımızı nasıl geçirdiğimizi bilmek gelecekte daha makul seçimler yapmamızı sağlayacaktır.” Yuval Noah HARARI

“Bu ufuk açıcı ‘derin tarih’ çalışmasında antropolog James Suzman, insan doğası hakkındaki anaakım ekonomik varsayımları sorguluyor ve modern kültürlerimizin artan eşitsizlik sorununu anlaşılır kılmak için önce geçmişimizi anlamamız gerektiğini iddia ediyor.” New Statesman

James Suzman: Afrika’nın güneyinde yaşayan Khoisan halkları konusunda uzmanlaşmış bir antropologdur. Cambridge Üniversitesi’nden Smuts İngiliz Uluslar Topluluğu Bursu kazanan Suzman şu anda güncel sosyal ve ekonomik sorunları çözmede antropolojik yöntemler uygulayan Anthropos Ltd. adlı düşünce kuruluşunun yöneticisidir. New York Times, Observer, Guardian, New Statesman ve Independent gibi mecralarda yazıları yayımlanan Suzman, Cambridge’de yaşamaktadır.

Çalışma / James Suzman
Türkçesi: Selma Uzun
Yayıma Hazırlayan: Eda Çaça, Serkan Seymen
1. Baskı, Kasım 2022
344 sayfa 
115 TL

Beklenmedik bir mirasın getirdiği ölümcül riskler: Miras Oyunları Epsilon Logosuyla raflarda!

Cuma, Kasım 11, 2022

New York Times Çoksatanlar Listesi’nin bir numarası Jennifer Lynn Barnes’tan, özellikle genç yetişkinlerin soluk soluğa okuyacağı bir gizem ve gerilim romanı: Miras Oyunları, şimdi Epsilon logosuyla Türkiye’deki okurlarla buluşuyor! Sıradan bir öğrenciyken hiç beklenmedik bir mirasla hayatı değişen Avery Grambs’ın Hawthorne Malikânesi’nde yaşadığı maceraları anlatan Miras Oyunları’nı elinizden bırakamayacaksınız…

Jennifer Lynn Barnes’ın üç kitaptan oluşan serisinin ilk romanı Miras Oyunları, Türkçe’de Epsilon logosuyla raflarda yerini aldı. Aynı zamanda Goodreads Okur Ödülü Adayı olan romanı dilimize Tuba Özkat çevirdi. 

Hem çalışıp hem okuyan Avery Grambs kendine iyi bir gelecek kurmak istiyordu ve bunun için elinden geleni yapmaya kararlıydı. Liseyi bitirecek, üniversitede istediği bölümü okuyacak ve mezun olacağı güne kadar hayatta kalmayı başaracaktı. Ancak ünlü milyarder Tobias Hawthorne ölümünün ardından ona neredeyse tüm servetini bıraktığında hayatı hiç beklenmedik bir şekilde değişti. Avery bir anda dünyanın en zengin gençlerinden biri ve en şanslı insanı olmuştu. Tüm gözler artık onun üzerindeydi. Peki ama hiç tanımadığı bir adam ona neden böyle bir miras bırakmıştı? Mirası alması için ise tek bir şart vardı: Avery bir yıl boyunca muhteşem Hawthorne Malikânesi’nde yaşamak zorundaydı.

Bu dillere destan malikânenin her yeri özel mesajlarla, kodlarla, şifrelerle ve karanlık aile sırlarıyla doluydu. Avery için en büyük sürpriz ise mirasın hiç tanımadıkları biri tarafından ellerinden alınmasına öfkelenen Hawthorne'un torunlarıydı. Onlar sınırsız olanaklarla büyümüş, son derece zeki, çekici ve sıra dışı çocuklardı. Bu tehlikelerle dolu görkemli dünyaya adım atan Avery’nin çözmesi gereken gizemler vardı. Tabii hayatta kalmayı başarabilirse! 

Jennifer Lynn Barnes’ın çoksatan Miras Oyunları adlı romanı, Epsilon logosuyla raflarda ve internet satış sitelerinde!

Miras Oyunları / Jennifer Lynn Barnes
Çevirmen: Tuba Özkat
Epsilon Yayınları, Ekim 2022
388 Sayfa
98,50 TL

The Invitation : Kan bağı Daveti

Çarşamba, Eylül 21, 2022

Korku/gerilim sinemasında yapacak bir şey kalmadı artık derken 2017’de “Get Out”un yıla ve türe damga vurması hatta gelmiş geçmiş en iyi filmler listelerinin gediklisi olması türü yenileyip canlandırdı. Tüm numarayı son yarım saatte vermek yeni tür kırmalarını da yaratmış oldu. Aile komedisi tadında, romantik komedi tadında başlayıp dönüşümü korku/gerilimle tamamlama fırsatı anlaşılan o ki senaristlerin epey hoşuna gidiyor. Bu yeni şablonun bir de meydan okuması var elbette. Vurucu anlara kadar seyirciyi sıkmadan filmde tutmak pek kolay bir şey değil. Anlaşılan o ki bu tür filmleri bir süre daha bolca izleyeceğiz. 2 Eylül’de vizyona giren “The Invitation / Davet” önümüze gelen son örneklerden.

“The Invitation” bir kadın filmi. Kadın gücü filmi desek de yeridir. Senaryosunu Blair Butler kotarmış Jessica M. Thompson da ikinci uzun metrajını yönetmiş. Tv ve video için yazdığı senaryoların ardından  “Attack of the Show!”un senaryo grubunda pişen Butler, 2018’de “Hell Fest”in senaristlerinden biri olarak ilk imzasını da atmıştı. Bir yıl sonra aynı adlı Norveç kısası “Polaroid”in uzun metraj uyarlamasında tek başına yer almış ve fena iş çıkarmamıştı. Thompson da kısa filmlerinden ardından 2007’de ilk uzun metrajı “The Light of the Moon” ile dikkat çeken bir isim olmuştu. Festivallerde alkışlanmasının yanı sıra Women Film Critics Circle Awards’ı alarak hemcinslerinin desteğini de hissetmişti. Ardından tv’ye geçmesi şaşırtıcı olsa da “The End”le de iyi iş çıkararak devam etti. İkinci uzun metrajını merakla beklenir kılmış oldu. Gelelim oyuncu kadrosuna. Esas kızımızı “Game of Thrones”da Missandei olarak tanıdığımız Nathalie Emmanuel canlandırırken, son olarak “Gossip Girl”ün yeni çevriminde Max olarak tanıdığımız Thomas Doherty, Hugh Skinner, Stephanie Corneliussen ve Alana Boden ona eşlik eden isimler.

Annesinin ölümünden sonra varlığını yeni öğrendiği akrabası tarafından İngiltere kırsalına davet edilen Evie'nin başından geçenleri konu edinen film bir peri masalı gibi başlıyor. Tüm lüksün içinde kendini bulan Evie’nin romantik komedi tadında geçen günlerinin ardından geleceğini an be an duyuran o gelişmeye yönlendiriliyoruz. Canlı renkler, güzel kıyafetler, çiçekler şato derken ilk yarısı capcanlı olan film sonrasını elbette karanlıkla getiriyor. Alışık olduğumuz şekilde kadının gücüyle sonuçlanıyor. O da son dönemin diğer adetlerinden. Baştan sona klişe desek yanlış olmaz. Her şeyin tahmin edilebilir olduğunu da eklemeli. Yine de vasatı aşmayı başarıyor. Öncelikle süresi makul… Gereksiz yerlere uğramadan hesabını iyi yapmış ve eli yüzü düzgün işlenmiş bir film. Türün tüm klişelerini de doğru kullanıyor. Seyircisine yabancılaşma şansı vermeden yapıyor hamlelerini. Ne de olsa romantik komedi gibi zıt bir türü kullanıyor. Bir kadının yakışıklı prensini bulup yakınlaşma hallerini adım adım izletmek karanlığı bekleyen korku/gerilim seyircisini kaçırma riski taşıyor. İyi sinematografiyle yaratılmış atmosferin de bu riski yok etmekte payı büyük. Beklenen o kedi/fare kovalamacasına kadar iyi işliyor. Doğru seçimlerle hesabını tastamam tutturmuş film. Buraya kadar her şey iyiyken sonrası için aynı şeyi söylemek zor.

İki parçalı bir film söz konusu olduğunda ilk yarıyı ne kadar iyi işlerseniz işleyin yaptığınız seçimler daha belirleyici oluyor. İkinci bölümde işleyeceklerinizi hissettirerek seyirciyi hazırlamak gerekiyor. Bu noktada da klişelerle geçirilmesi gereken bir sınav var. Ne kadar klişe kullanırsanız beklenti o derecede düşüyor. Klişe konusunda hiçbir çekincesi yok “Davet”in. Olabildiğince kullanarak hem beklentiyi düşürüyor hem de aynı klişelerle daha önce defalarca izlediğimiz bir finalin duyurusunu yapmış oluyor. Bu kadar renkli bir ilk bölümden sonra bir kan cümbüşü sıkı bir kovalamaca gerekiyor ama fazlaca basit bir işleyişi -elbette klişelerin gücüyle- tercih ederek güç kaybediyor “The Invitation”. Buraya kadar niye geldik hissi veren bir ziyaret oluyor. Davete uyup geldik ama özel bir şey görmedik çıkarımını yapmak hayli kolay. Türe iyi dalış yaptıktan sonra çok aceleci ve kötü bir finali hak etmiyoruz.

Emmanuel ve Doherty kimyasının tutmasıyla ilk bölümü gayet iyi geçen filmin türe geçişi de bir şekilde yaptıktan sonra bir çuval inciri berbat eden finaline rağmen keyif veren bir seyirlik. O keyfe giden yol ise beklentilerin sıfır olmasına çıkıyor.

Last Light : Akbabaların Etlerini Çalmak

Çarşamba, Eylül 21, 2022

Yaklaşık bir yıl önce bugünlerde bir mini dizi haberi almış ve heyecanlanmıştık. Lost’un yıldızı Matthew Fox uzun yılların ardından ekranlara döneceğini teyit etmişti. Peacock’da yayımlanacak dizinin bir roman uyarlaması olduğu ve tek sezonluk beş bölümlük bir mini dizi olacağını da öğrenmiştik. Fox’un neden bu diziyle döneceği, ya da dönüş için neden bu diziyi seçtiği muamması için duyduğumuz meraklı bekleyiş sona erdi ve dizi 8 Eylül’de yayımlandı. Dünyayı kıyamete sürükleyen hikâyesi Fox’u özleyenleri bekliyor.

Matthew Fox’un 12 yıl aradan sonra ekranlara dönüşüyle ilgili çok fazla bilgi yok. Ortalarda da pek görünmediği için bunca yıldır ne yaptığını da pek bilmiyoruz. 2010’da biten Lost’un ardından “Emperor” ve “Alex Cross” ile 2012 yılında beyazperdede görünmüş, bir yıl sonra “World War Z”de son kurgunun akıbetine uğramıştı. 2015’de “Extinction” ve “Bone Tomahawk”ta oynadıktan sonra sinemada istediği etkiyi yaratmadığı iyice netleşti. Lost’un Jack Shephard’ı olmaktan öteye geçemedi. Öyle özel bir yeteneği olan oyuncu olmadığı için çok aranan bir isim olmadığı da belli ama emeklilik kararı vermiş gibi görünüyordu bir bakıma. “Last Light” ile dönüşü bu noktada bir iki soruyu cevaplamış. Dizinin dünya prömiyeri Monte-Carlo Television Festival’de yapıldığında neden geri döndüğü sorulmuş. Kafasındaki her şeyi yaptığı için uzaklaştığını söyleyen Fox, yapım yöneticiliğini denemek istediğinin altını çizerek proje hoşuma gitti demiş. Konunun ilk ağızdan cevabı bu… Öte yandan bir de üstü kapalı tutulan ve dedikodular mevcut. Fox’un alkol ve şiddet sorunu olduğu sık sık dillendiriliyor. 2011’de bir otobüs sürücüsünün, üstelik de vajinasına tekme attığıyla ilgili bolca haber mevcut. Polise intikal etmeyen ama kulaktan kulağa yayılan bilgi olarak hep gündemde… 2021’de alkollü araç kullanmaktan göz altına alındığı bilgisiyse teyitli. Fox ile ilgili en çok yapılan dedikoduysa kadınları dövdüğü. Fox her fırsatta bunu reddetse de diğer Lost oyuncularının bunu kulislerde sık sık dillendirdiği söyleniyor. Bunca popülerliğe rağmen Lost sonrası kariyerinin bunca boş olmasıyla ilgili yapımcıların hoş gözle bakıp bakmadığı sorusu da hep cevapsız kalacak. Fox’un istediği gibi executive producer olarak da yer aldığı “Last Light” işte bu söylentilerin arasında geldi ekrana deyip diziye dönelim.

“Last Light” ağırlıklı olarak genç yetişkin romanları yazan ve dokuz kitaplık bilim kurgu serisi “TimeRiders” ile tanınan İngiliz yazar Alex Scarrow’un aynı adlı çoksatar romanından uyarlama. 2007 yılında yayımlanmış ve yazarın ilk çıkışını yaptığı ikinci romanı aynı zamanda. Dilimizde yankı bulmayan yazarlardan Scarrow. Sadece tek kitapta kalmış. Meşhur serisi “Zaman Yolcuları” adıyla 2013’te başlamış ama ilgi görmeyince devamı gelmemiş. Dizinin künyesi de hayli ilginç. Biraz dolaylı yollardan gelişmiş proje. Patrick Renault’un Fransız televizyonu için geliştirdiği proje gerçekleşmeyince Patrick Massett devreye girmiş ve dizinin yaratıcısı olmuş. John Zinman ve Patrick Aison ile senaryoyu kotarmışlar. Aktör olarak tanıdığımız Massett, 2001’de “Lara Croft: Tomb Raider” ile senaristliğe adım atmış bir isim. 2007’de tv’ye “Veritas: The Quest”i John Zinman ile birlikte yaratarak geçmiş ve böylece bir ortaklık da doğmuş. Yeniden çevrim “Knight Rider”, “Friday Night Lights” ve “Caprica” ikilinin senaryo grubunda olduğu dizilerden bazıları. Son ortak üretimleri de 2016 yapımı film “Gold”. Tempo ve akıcılık konusunda sorun yaşamayan dizilerin altında imzaları olan ikili yönetmen koltuğuna doğru bir ismi seçmiş. 1995’ten bu yana pek çok dizide imzası olan Dennie Gordon. Beş bölümü de yöneten Gordon uzun metraj havasını başarıyla yakalamış. Fox deyip buralara kadar gelmişken ona eşlik eden isimleri de sayalım. Joanne Froggatt, Alyth Ross, Taylor Fay, Amber Rose Revah ve Victor Alli kadronun öne çıkan isimleri.

“Last Light” hızlıca başlayıp sayfaları nefes almadan çevirten bir romandan uyarlandığı için aynı formülü uyarlıyor. Fazla vakit kaybetmeden konusuna girip gerektiği yerde aksiyonu yeri geldiğinde de gerilimi işleterek ilerliyor. Alanından uzman Andy Yeats ve ailesiyle tanışıyoruz. İşi gücü bırakıp gözlerindeki sorunu körlüğe doğru ilerleyen oğlu ile ilgilenen eşi ve kızı ile Yeats ailesi sorunlar da yaşasa mutlu olmaya çalışıyor. Kapıda bir arabanın belirmesiyle Andy soluğu ortadoğuda alıyor. Petrolde yaşanan bir sorunu tespit etmesi ve çözmesi isteniyor. Tam da bu sıralarda dünyada ilginç şeyler olmaya başlıyor. Elektrik şebekelerinde başlayan sorunların bir sonraki halkası petrolün kullanıldığı her alan olunca anlaşılıyor ki petrolde bir şey var ve bu insanlığı kıyamete sürükleyecek denli büyük. Andy’ye bir ajanın eşlik etmesi, kızlarının peşine de birilerinin düşmesiyle başlayan macerayı izliyoruz. Hızla kıyamete doğru sürüklenen dünyayı kurtarmak Andy’nin ellerinde.

Sıradan bir çoksatar kıvamında ilerleyen dizi yaşanan sorunu üstlenen grubun yaptığı açıklamayla insanlığa seslendiği bölümlerde biraz yükselişe geçmiş gibi görünse de sesi pek gür çıkmıyor. Dünyayı zenginler, akbabalar yönetiyor diyor kıyamet bekçileri. Akbabaların elinden etlerini alınca yeni bir dünya kurulacak. Bunu umut aşısı olarak almakta zorlanıyoruz. Kaldı ki devamı gelmiyor pek. Eni sonu konunun çıktığı yer de daha önce defalarca gördüğümüz şeylerin tekrarı. Tüm kaosun ortasında ailenin birbirinden haber alamaması, ameliyat için Fransa’da olan anne oğulun iptal olan ameliyat sonrasında ülkesine geri dönme çabaları, çaresizliği ve yasa dışı yolları denemek zorunda kalmaları daha çok ilgilendirmiş dizinin yaratıcılarını. Dünya kıyamete doğru gitse bile aile bir arada kalmalı ve sonunda sımsıkı bir sarılma ile sıcacık bir kucaklaşma olmalı. Bu yüzden pek çok şeyi ıskalıyor dizi. Ailenin durumu tamamen klişe olmasına ve çok daha kısa sürelerde işlenebilecekken kıyamet senaryosuna ve arkasında kimin olduğu bulmacasına çok vakit harcamıyor. Olabilecek en kötü senaryoyu bile gözler önüne sermekten uzak kalmayı tercih ediyor. Diziyi beş bölüm olarak tasarlamak da hata gibi görünüyor. Zira evet temposu düşmeyen tek oturuşta bitirilebilecek bir dizi ama her şey çok kolay çözülüyor. Bir parça zorluk iyi olurdu sahi. Her şeyin başındaki adamı da ilk anda ucundan kıyısından o kadar komik gösteriyor ki klişe bile demek yetersiz kalır. Belli ki bu kaos ortamını ve bilinmezliği özlemiş de oynamayı kabul Fox diyebiliriz özetle.

İnebileceği derinlikleri pas geçerek kıyamete doğru sürüklenen dünyada birbirlerine kavuşma çabasındaki ailenin öyküsünü anlatan “Last Light”, akbabaların önündeki etleri çalmak şöyle dursun masaya yeni tabak ekleyen üstünkörü bir vasat dizi olarak unutulmaya aday.

Life by Ella : Geri Durmak Yok

Çarşamba, Eylül 21, 2022

Hayata karşı duruşun bir yaşı yoktur. Her yaşta fikirler, olaylara verilen kararlar ve tepkiler değişir. Hepsinin ilk oluşumları da çocukluktan gençliğe adım attığımız yaşlardır. Ne olmak istediğimizi de yavaş yavaş düşünmeye başladığımız yaşlar belki de hata yapmaktan en az korktuğumuz dönemdir. Apple Tv’nin bu ayki yenisi “Life by Ella” izleyicisini o yaşlara geri dönmeye çağırıyor.

2 Eylül itibariyle başlayan dizi, yarımşar saatlik on bölümden oluşuyor. Ailecek izlenecek bir eğlencelik olmanın yanı sıra Ella’nın akranlarına mesajlar da veriyor. Zaten o mesajlar sayesinde Apple tv projeye onay vermiş olmalı. Dizinin yaratıcıları Tim Pollock ve Jeff Hodsden. İşe Disney dizisi “Zack & Cody”nin senaryo grubunda başlayan ikili, “A.N.T. Farm”ın ardından ilk dizilerini yaratmışlardı. 2015 yılında başlayan “Richie Rich” iki sezon sürse de kimseyi memnun etmemiş ve ikilinin de ilk eksisi olarak hanelerine yazılmıştı. “Bunk'd”ın senarist kadrosunda çalışarak durumu toparladıktan sonra ikinci denemeleriyle karşımızdalar. Türün tüm gerekli bilen, hedef kitlesini de iyi tanıyan ikilinin dizisi yine sürpriz değil ama yayımcısının Apple olması azımsanmayacak denli sürpriz. Başka bir kanal ya da platformda yayına başlayacak olsa kimsenin ilgisini çekmeyecek bu sayede merak uyandırdı. Kadrosunda da parlak isimler yokken bu derece düz bir yapımın Apple Tv gibi çizgisi, çıtası belli bir yerde oluşu az buz değil zira. “The Big Show Show”dan hatırlanabilecek Lily Brooks O'Briant esas kızı canlandırırken ona Aidan Wallace, Jackson Dollinger, Artyon Celestine, April Marshall-Miller ve Nyla Turner gibi genç isimler eşlik ediyor. Rebecca Metz, Kevin Rahm ve Mary Faber de kadronun yetişkin tamamlayıcıları.

Ella ile tanışıyoruz. Erkek kardeşi, anne ve babasıyla çekirdek ailenin üyesi… 13 yaşında. Onu yaşıtlarından ayıran şey ise kanseri yenmiş olması. Teşhis, hastanede yatış, kemoterapi derken süren uzun tedavinin ardından kendisini toparlamış. Zor zamanları ve hastalığı yendikten sonra önemli eşikte olması da dizinin konusunu oluşturuyor. Neye hazır olup olmadığına dair soru işaretleri arasında yeniden sıradan yaşama uyum sağlama çabasını izliyoruz. Sadece onun değil elbette tüm ailenin yaşamı değişmiş. Örneğin kardeşi Grady kendisini geri planda kalmış hissediyor. Okulda da herkesin ona sürekli Ella ile ilgili bir şeyler demesinden muzdarip. Babası Carl, tedavi boyunca işinden ayrılıp Ella ile ilgilenen olmuş. O yüzden kaygıları sürüyor ve kontrol manyaklığına varacak denli titriyor kızının üstüne. Annesi Joanne ise süreçte çalışmaya devam eden taraf olduğu bir parça eksiklik hissediyor. Gelelim Ella’ya. Zor bir süreci atlatmış ve hayata bakışı değişmiş. Bugün yaşıyorum mottosu ile hareket ediyor. Hiçbir şey karşısında geri durmamaya kararlı… İlk adımı yeniden okula dönerek atan Ella on bölüm boyunca yaşadığını hissetmenin mesajlarını veriyor. Sezon finali de bir başka önemli eşikle ikinci sezona pas atarak yapılmış.

“Life by Ella”, derdini derli toplu anlatan dizilerden. Pollock ve Hodsden hedefledikleri şeyi gerçekleştirerek pozitif bir dizi yaratmış ama dümdüz ilerleyen bir drama olmuş daha çok. Eğlendirmeyi, güldürmeyi unutmuşlar. 13 yaşı anlatan dizi biraz fazlaca derinleşme çabasıyla kime sesleneceği konusunda kuşkular yaratıyor. Sahi bu diziyi kim izler diye sorulduğunda verilebilecek net bir cevap yok. Onlu yaşlar için fazla durağan, fazla ciddi kalıyor. Hiçbir eğlencesi, şenliği ya da güldürüsü yok. Sonraki yaş gruplarının da ilgisini çekebilecek bir şey yok. Yetişkinler içinse sadece kanserli çocuğu olanlara rehber kıvamında bir seyirlik olabilir en fazla. Verdiği mesajları kimin alacağı da bir diğer muamma… O yaşların hayatı yaşama kaygısını gütmesi, yarın ölebilirsin bugün her şeyi yaşa diye düşünmesine gerek yok. Hedef kitlesi konusundaki bu kafa karışıklığının altında kalan dizi ikinci sezon onayı alır mı bilinmez ama Apple Tv’nin en kötülerinden biri olarak unutulmaya aday.


Orphan First Kill : Geçmiş Değil Bugün gibi…

Salı, Eylül 20, 2022

2009 yılında bir korku/gerilim filmi olası yargılarımızı kırarak şaşırtmış ve kendini sevdirmişti. “Omen” ve “Chucky” gibi öncüllerinin biraz daha üstüne koyarak iyi kurgulanmış hikâyesiyle “Orphan” yıla da damga vurmuştu. Isabelle Fuhrman’ın performansı sayesinde Esther olduğuna, öyle biri olabileceğine de gerçekten inanmıştık. Alex Mace’in yarattığı öyküyü David Leslie Johnson-McGoldrick senaryolaştırmış ve pek boşluk da bırakmıştı. Şaşırtmacası da yerli yerindeydi. Jaume Collet-Serra’nın da sınıf atlamasını sağlayan yönetmenliğiyle türün son yıllardaki en iyisi olmuştu. Aradan geçen on iki yıl boyunca hep bir devam filmi olasılığı konuşuldu. Esther’in geçmişini anlatma fikri herkesi heyecanlandırdı. Lakin eller çabuk tutulmalıydı. Zira yıllar geçtikçe Fuhrman da büyüyordu. Bu ilk heyecanların yerini şüpheli yaklaşımlara bırakması da yılların geçmesi oldu. 2022 yapımı olarak Esther’in geçmişini anlatacağını duyuran film nihayet “Orphan: First Kill” ya da ülkemizde vizyon adıyla “Evdeki Düşman: Başlangıç” görücüye çıktı.

İlk filme göre daha mütevazı bir künyeye sahip “Orphan: First Kill”. Senaryoyu David Coggeshall kotarmış ve William Brent Bell de motor demiş. Genellikle ev sineması ve tv’ye iş üreten iki ismi künyede görmek hedefin biraz daha düştüğünü gösteren ilk nokta. “The Haunting in Connecticut 2”nin senaristi olarak devam filmlerine aşina olan Coggeshall’ın diğer uzun metraj senaryosu da ev sineması için çekilen vasat teen slasher “Prey”. Üstelik onda da tek başına imza atmamış senaryoya. “Desire”, “Watch Over Me” ve “Scream” dizilerinin senarist kadrolarında pişen Coggeshall’ın pek de doğru isim olmadığı daha baştan belli. Mevcudu koruyan ama yeni bir şey ekleyemeyen bir senarist olduğu konusunda referansı sağlam… Yönetmen içinse tırnaklarıyla kazıyarak geldi desek yanlış olmaz. Türün emekçisi olarak 1997’de “Sparkle and Charm” ile ev sineması takipçileri mutlu ederek başlayan William Brent Bell, dokuz yıl sonra konusu daha çok bugünlere ait “Stay Alive” ile nispeten düşüş yaşasa da 2012’de “The Devil Inside” ile herkese adını not ettirmişti. Film vasat ile kötü arasındaydı ama internet üzerinden epey hızlı yayılmıştı. Bir yıl sonra “Wer” ile çıkageldiğinde ustalaşmaya doğru gidebildiğini göstermekle kalmayıp hedef büyüttü. Eline gelen fırsatı tepmemesi de 2016 yılına “The Boy”a rastlar. Ülkemizde de vizyona giren tek filmle kalmadı ve dört yıl sonra devamı geldi. Mevcudu korumak demiştik. 2021’de çektiği “Separation” ile Bell’in neye kalkıştığını anlamak zor. Tam da üstüne “Orphan: First Kill”in ona teslim edilmesi önemli fırsat. İki “The Boy” filminin referans olduğu da aşikar. Oyuncu kadrosunda da ilk filme göre düşüş görüyoruz. Evet Isabelle Fuhrman yine kadroda ama ona eşlik eden isimler geçmişini mumla arayan Julia Stiles, Reign’de Nosferatu olarak izlediğimiz Rossif Sutherland, dizilerdeki minik rollerle pişen Matthew Finlan, “Murdoch Mysteries” ile çıkış yapan Samantha Walkes ve yüzünü eskitme kaygısı gütmeyen Hiro Kanagawa. Olağan şüpheli Fuhrman olunca gözlerin onun üzerinde olması nispeten kadroyu koruyan faktör diyebiliriz yine de son tahlilde.

“Orphan: First Kill”in üzerine uzun uzadıya söz etmeye gerek yok aslında. Esther’in geçmişini anlatacağı vaadinde bulunan filmin bunu uygulamak gibi bir niyeti olmadığını daha ilk yarım saat dolmadan anlıyoruz. Bir akıl hastanesinde geçen minik bir açılıştan alabileceğimiz bilgi de kısıtlı zaten. Tehlikeli biri olduğunu öğreniyoruz ki zaten biliyorduk. Cinayetlerine hemen başlayıp planını kuruyor ve kendisine benzeyen kayıp bir kızın yerine geçerek ailenin yanına yerleşiyor. Bu yerleşmenin ardından da ilk filmde ne oluyorsa aynıları tekrarlanıyor. Minik bir fark var bu kez. Senaryonun tek parıltısı da orda çıkıyor ortaya. Tam her şey aynı ilk filmdeki gibi bu ne diyecekken izlemeye devam ettirecek bir twist yapıyor. Klişe de olsa bu kez sırlarla dolu kötü bir aile çıkıyor karşımıza. Esther avcıdan üstünde baskı kurulan bir ava dönüşüyor. Karakterin geçmişine ve nedenlerine dair hikâye beklentisi de suya düşüyor. Girilse çok güzel olacak o derin sulara hiç girilmemiş ve sığ sularda kalıp risk alınmamış.

İlk filmdeki şablonu hemen hemen aynı kullanan filme aslında türün izleyicisinin pek itirazı olmaz. Karakteri sevenler için ikinci raund olarak görülüp izlenebilir ama Fuhrman ısrarını anlamak zor. 1997 doğumlu oyuncu Esther rolüne bize inandırdığında 10 yaşındaydı ve tüm şöhretini de hakkıyla edindi. Ama aradan geçen yıllarda bir genç kadın olduğu, yüzünün de artık role pek uymadığı bu kadar barizken neden ısrar edildiğini izah etmek zor. Kaldı ki üstüne pek çok film ve dizide izledik. Boyunu posunu da biliyoruz. Sette bir platform kurulduğu ve sinema hileleriyle donatılarak rolü canlandırdığı haberleri şöyle dursun, hiç bilgisi olmayanın bile inanmakta zorlandığı bir performans çıkmış ortaya mecburen. İzlemeyen için spoiler vermeyelim ama Esther’in özel durumuna uyabilecek yüze sahip bir kız bulunamaz mıydı? Zaten vaat ettiklerini vermeyen filmin bir de üstüne bu inandırıcılık sorununu yaşatması bazı anlarda kahkaha atma sebebi oluyor. Hikâye ile bağı kopan izleyici de öylesine seyretmeye başlıyor. O anlardan sonra korku/gerilim anlarını görülmemiş bir ustalıkla kursanız ne olur? Kaldı ki öyle bir durum da yok. İlk filmin yanına bile yaklaşamayan bir vasatlıkla seyrediyor.

Vaat ettiği geçmişi işlemeyen, ilk filmin şablonunu minik bir eklemeyle aynen kullanan film akılda kalabilecek hiçbir an barındırmayarak izle unut örneklerinden biri oluyor 99 dakikanın sonunda. Fuhrman’ın tüm çabasının yarattığı komedi de hesap dışı faturaya eklenmiş hizmet bedeli gibi. Gülmek için de izlenebilir ama ürperti için başka filmlere yönelmek daha mantıklı olur.

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template