♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Sinema

Kitap Kritik

Dizi

Latest Updates

Duman’ın “Seni Kendime Sakladım”ı Plak formatında Raflarda!

Cuma, Ekim 18, 2019
Duman’ın 4 Temmuz 2005’te çıkardığı üçüncü stüdyo albümü ‘Seni Kendime Sakladım’ Universal Müzik Türkiye (Murat Akad iş birliğiyle) etiketiyle plak ve CD formatlarında müzik marketlerdeki yerini aldı.

2000’ler Türkiye rock müziğine damga vurmuş, hâlen ülkenin en çok dinlenilen ve sevilen gruplarından Duman’ın ‘Eski Köprünün Altında’, ‘Belki Alışman Lazım’, ‘Konser’, ‘Seni Kendime Sakladım’, ‘En Güzel Günüm Gecem 1999-2006’ albümleri prodüktör Murat Akad ile Universal Müzik Türkiye arasında geçtiğimiz yıl imzalanan lisans anlaşmasıyla ilk olarak dijital platformlar üzerinden dinleyicilere sunulmuştu.

Albüme adını veren ‘Seni Kendime Sakladım’ ve ‘Aman Aman’ gibi unutulmaz parçaları barındıran ‘Seni Kendime Sakladım’, Duman grubunun en deneysel albümü olarak değerlendirebileceği gibi içerinde blues’a yakın ögeler de barındırmaktadır.

‘Seni Kendime Sakladım’ albümünün şarkı listesi:
1. Özgürlüğün Ülkesi
2. Sayın Bayan
3. Yanıbaşımdan
4. Seni Kendime Sakladım
5. Sen Ben
6. Melek
7. En Güzel Günüm Gecem
8. Yürekten
9. Aman Aman
10. Sadece Koklayacaktım
11. Rüyanda Görsen İnanma
12. Geçmiş Olsun


Teoman’ın “Gönülçelen”i Plak formatında raflarda!

Cuma, Ekim 18, 2019
Teoman’ın 2001 yılında çıkardığı dördüncü stüdyo albümü ‘Gönülçelen’ Universal Müzik Türkiye (Murat Akad iş birliğiyle) etiketiyle plak ve CD formatlarında müzik marketlerdeki yerini aldı.

Türkiye rock müziğinin en başarılı şarkıcı ve söz yazarlarından Teoman’ın en özel albümlerinden ‘O’, ‘17’, ‘Gönülçelen’, ‘Remixler’ ve ‘Best of Teoman’ albümleri prodüktör Murat Akad ile Universal Müzik Türkiye arasında geçtiğimiz yıl imzalanan lisans anlaşmasıyla ilk olarak dijital platformlar üzerinden dinleyicilere sunulmuştu.

‘Gönülçelen’i vaktiyle “rengi mavi bir sonbahar albümü” olarak tanımlıyordu Teoman. Kayıtları İngiltere’de Parkgate Stüdyosu’nda gerçekleştirilen bu zamansız albümde ‘İstanbul’da Sonbahar’ ve albüme ismini veren ‘Gönülçelen’ gibi klasikleşmiş şarkılarla birlikte Barış Manço’nun ‘Anlıyorsun Değil Mi?’ ve Özdemir Erdoğan’ın ‘Sevdim Seni Bir Kere’nin Teoman yorumları da bulunuyor.

‘Gönülçelen’ albümünün şarkı listesi:
1. Gönülçelen
2. Anlıyorsun Değil mi?
3. İstanbul’da Sonbahar
4. Doktor
5. İstasyon İnsanları
6. Mavi
7. Hayalperest
8. Soluk Soluğa
9. Zamparanın Ölümü (İkinci ve Son Bölüm)
10. Sevdim Seni Bir Kere


Solteras : Koca Bulma Dersleri

Cuma, Ekim 18, 2019
2011 yılında bir düğün hazırlığında nedimelerin başından geçen olayları anlatan bir komedi o kadar sevilmişti ki sayısız ödülünü iki Oscar adaylığını ekleyecek denli katlamıştı başarısını. Birçok sahnesi hafızalara kazınan uçuk kaçık komedinin başarılı formülü başka kapılar açtı. Kadınları daha ön safhalara taşıyarak benzeri filmlerin gelmesi beklentisi de oluşturdu. Afişine beş gelinlikli kadını koyan bir Meksika filminin ilgi çekmesi çok normal bu yüzden. Netflix’in haklarını alıp izleyiciye sunması da peşinden gelince “Solteras”, koca arayışında dünya turuna çıkmış durumda. Küçük bütçeli romantik komedi, kadınları başrole koyup evlilik peşinden koşturuyor.

Senaryoyu birlikte kotaran Luis Javier Henaine ile Alejandra Olvera Avila ikilisinin ikinci ortak üretimi “Solteras”. Ülkesinde dizilerle tanınan Avila, 2007’den bu yana birçok dizide kalem oynatmış. Uyarlamalar ve kısa filmlerin ardından yolları 2014 yılında Henaine ile kesişmiş. “Tiempos Felices” ikisi içinde ilk sınav olmuş ve ödüllerle taçlanmış. Bir uzun metraj için ikisinin de ilk senaryoları ve Henaine’in de ilk yönetmenlik denemesi için hayli başarılı olan bu sonuçtan sonra tekrar bir araya gelmelerinin sonucu karşımızda. 2003 ile 2006 arasında üç kısa filme imza atan Luis Javier Henaine, “Tiempos Felices” ile festivalleri dolaşmış ve en iyi ilk film ödülüyle önemli çıkış yakalamış. Bu başarı öyküsünden beş yıl sonra ikinci filmi için koltukta. İkinci adımda oyuncu kadrolarında da Cassandra Ciangherotti, Gabriela de la Garza, Irán Castillo, Sophie Alexander-Katz, Flor Eduarda Gurrola ve Juan Pablo Medina başı çeken isimler.

Evlilik peşinde çaresiz kalan kadınları anlatan komedi, bizi Ana ile tanıştırıyor. Bir düğün ile yapıyor açılışını. Ana sevgilisi Gabriel ile evlilik üzerine konuşurken terk ediliyor. Sonrasında dağıtıyor her ayrılık sonrası safhası gibi. Anne babasının evlilik yıldönümü kutlamasında olay çıkarınca kuzeninin verdiği numarayı arıyor. Koca bulma derslerine başlıyor ve olaylar gelişiyor.

Evde kalmış kadınların kursa katılması üzerinden ilerleyen komedi ana karakterini kısa sürede tanıtıp sevdirerek iyi başlıyor. Gayet sevimli de gidiyor ama bir süre sonra senaryo zaafları çıkıyor ortaya. Bolca karaktere rağmen tek öyküde diretmesi, yan öykülere girişmemesi yanlış tercih. Bir okul komedisine dönüşebilecekken kendini sürekli dizginlemesi de öyle. Bir de en kötü klişeyi, eski sevgiliyi kullanması yüzünden sıradanlaşıyor. Oysa daha cesur adımlar atsa iyi bir bileşim var ortada. Malzeme sıkıntısı da yok. Ana hedefi evlilik olan kadınların erkek avlamak için yapabileceklerinde her türlü uçuk kaçık adım atılabilir, fantaziler kurulabilir. Malzeme hayli bol ama ikili muhafazakar ve gerçekçi kalmaya ant içmiş adeta. Şaşırtan hiçbir şey olmuyor. İkinci yarıda tamamen bildik bir komediye dönünce izleyiciyi de kaybediyor. Reaksiyon göstermeden izlenebilir hale geliyor. Ana üzerinden kadını işlerken son dönemde sıkça rastlanan yalnız ama güçlü kadın profiline de yeltenmiyor. Sadece onun hayatından bir kesiti anlatmakla yetiniyor. Bir diğer ilginçliği de finali. Bu iyi finali yaratanlar ile filmi yaratanlar aynı kişiler mi diye sormamak elde değil…

Bir buçuk milyon dolarlık mütevazı bütçesiyle festivallerde gezinen ve bir de ödülle taçlanan komedi Ekim başında Netflix üzerinden izleyiciye sunuldu. “Ready to Mingle” adıyla da anılan film doksan beş dakikayı hayli ritmsiz geçirirken sadece sevimli görünmeyi becerebilen havasıyla olabileceğinden daha azını verenlerden. Kaçırılmış onca fırsatla daha iyi olabilecekken mevcutla yetinme tercihinden tipik bir Pazar gecesi eğlencesi çıkmış. Vasatı aşmayı başarsa da türü sevenler dışında kimseye iyi vakit garantisi yok.


Sean Penn’in karamizah anlatısı “Bob Honey” Türkçede!

Perşembe, Ekim 17, 2019
Dünyaca ünlü aktör/yönetmen Sean Penn’in geçtiğimiz yıl kitaplaşan anlatısı “Bob Honey Who Just Do Stuff” dilimize kazandırıldı. “Bob Honey Türlü İşlerin Adamı” adını alan kitap, Alakarga etiketiyle 4 Kasım’dan itibaren raflarda yerini alıyor. Penn’in ilk olarak 2016’da podcast olarak yayınlanan anlatısı, 2018 Mart’ında kitaplaşmış ve beğeniyle okunmuştu. Geçtiğimiz Eylül ayında ikinci kitap “Bob Honey Sings Jimmy Crack Corn” ile devamı da gelmişti. Kitabı heyecanla bekliyor pası da bültene atıyoruz.

Dünyaca ünlü aktör ve aktivist Sean Penn’in kaleminden, müthiş bir karamizah anlatısı... Romanın kahramanı Bob Honey, görünüşe göre tipik bir Amerikan erkeği ama aslında bir kiralık katil. Fosseptik depoları satmak, başka ülkelerdeki diktatörler için havaifişek gösterileri düzenlemek gibi işler yapıyor. Ama sonra işler karışmaya başlıyor ve gittikçe çığırından çıkan Amerikan siyaseti karşısında isyan bayrağını çekiyor. Muhteşem Sean Penn, bu romanıyla edebiyat sahnesine unutulmaz bir biçimde girdi.

“Böylesi korku ve endişe dolu bir yaşamı anlatan bir romanı okurken ne denli eğlendiğimi söylemek kulağa rahatsız edici gelebilir ama gerçek bu. Thomas Pynchon ve Hunter S. Thompson’ın da bu kitabı severek okuduklarını sanıyorum.”
SALMAN RUSHDIE

Bob Honey Türlü İşlerin Adamı / Sean Penn
Türkçesi: İlya Denizeli
Alakarga, Ekim 2019
Sayfa: 200
Fiyat: 25 TL


10 Minutes Gone : Hırsızların Onuru

Perşembe, Ekim 17, 2019
Kusursuz planlandığına inanılan bir banka soygununda aksilik çıkarsa ne olur? Üstelik çalınan şey de ortada yoksa ve kimde olduğu bilinmiyorsa? Takımın birbirine girişini ne önleyebilir? 2019 yapımı Kanada ve Amerika ortak yapımı “10 Minutes Gone” işte o planların bozulduğu on dakikayı işleyerek aksiyonla arıyor cevaplarını…

Her yıl bir film çekerek yıldız oyuncularla çalışarak sivrilen Brian A. Miller’ın dokuzuncu uzun metrajı yine kadrosu üzerinden yarattığı merak ile çekiyor seyirciyi. Senaryoyu kotaranlar ilk işlerinde. Kelvin Mao’nun adını ilk kez duyuyoruz ona eşlik eden Jeff Jingle ise blockbusterların özel efektçisi yaklaşık yirmi yıldır. Hoş, çok özel bir senaryo yok ortada zaten. 2010’da “Caught in the Crossfire” ile ilk filmini çeken Miller, vasat aksiyonuna rağmen üretmeye devam etmişti. 2011’de “House of the Rising Sun”da vasattı. Asıl patlama ise 2013 yılında “Officer Down” ile gelmişti. Yılın keşfedilmesi gereken filmlerinden biri olarak anıldı ama Miller durmadan üretmeye devam ederek “The Outsider” ile bir yıl sonra yeniden döndü vasat sulara. 2014 yapımı “The Prince” de bir başka patlama oldu. Ülkemizde de “Prens” adıyla gişeye çıkan film Miller’ın iyi oyuncu kadrosuyla ilk sınavıydı aynı zamanda. Bruce Willis ve John Cusack ile çalışma fırsatı bulmuştu. Sonrası da hep Willis ile geldi. 2015’de çektiği “Vice”ın ardından ara verse de 2018’de iki filmle döndü. “Reprisal”da yine Willis vardı. “Backtrace”de ise Sylvester Stallone. Bunca filme rağmen Miller sadece oyuncu kadrosu sayesinde izlenen filmlerden ibaret bir yönetmen. İzle unut aksiyonlarını üretmeye devam ediyor. Onun adını gördüğünüzde ne olacağını kestirmek çok kolay. “10 Minutes Gone”da da değişen bir şey yok. Bu kez kadro daha sade. Bruce Willis’e Michael Chiklis, Meadow Williams, Kyle Schmid, Texas Battle ve Lydia Hull eşlik ediyor.

Bir banka soygunu ile açılıyor film. Kusursuz olduğuna inanılan plan yapılmış ve uygulamaya konuyor. İşi veren Rex ile takımını oluşturan Frank arasındaki kolay değiş tokuş için sorun görünmüyor. Ta ki alarma çalana dek. Hedeflenen paket ellerinde Frank ve kardeşi kaçmak üzereyken kafaya alınan darbe ile her şey değişiyor. Uyanınca kardeşinin öldüğünü gören Frank hem paketi hem de kardeşinin intikamını almak üzere kolları sıvıyor. Öte yandan Rex de boş durmuyor elbette…

Bildik senaryosu ile olayların tam da tahmin edildiği gibi ilerlediği filmin izletmek için tek numarası paketi çalan kim sorusu. Tüm hırgürün ortasında bu soruyu canlı tutmak gibi basit bir mesele var ama Miller bunu bile beceremiyor. Konuyu dallanıp budaklansın diye uzatma peşine düşüyor. Kötü senaryonun tek hedef yerine afili bir şeyler anlatma hevesiyle ikinci yarıda sarkmaya ve temposunu yitirmeye başlayan film sürpriziyle yaşatacağı finalin tadını da kaçırıyor. Oyunculukların kötü olduğunu söylemeye gerek yok. Beklenen aksiyonu da yaşatamıyor. Soygun sonrası çatışma sahnelerini sık sık tekrarlayarak vakit geçirmeye çalışıyor. Frank’in ekip elemanlarını tek tek kovalamasıyla oluşması beklenen aksiyonun ne görsel ne mantıklı bir yanı yok. Klişelerle dolu karakterler ve bildik mekanlarla dolu bir gezintiye çıkarıyor o kadar. Elbette ortada bir sürpriz yok. Kolayca tahmin edilebilir kişi çıkıyor paketi alan. Haliyle her şeyin vasatlarda seyretmesi sürpriz olmuyor. Gereksiz sahnelerle bir sündürme de söz konusu. Seksen dokuz dakikalık süresi fazla uzun. “Hırsızların Onuru” üzerine bir şeyler söylemek için o kadar beklemeye gerek yok.

27 Eylül’de Amerika’da izleyici ile buluşan film 14 Ekim itibariyle internet üzerinden izleyiciyle buluşmuş durumda. Willis faktörüyle oynat tuşuna basanlar adrenalin yoksunluğundan şikayetçi. Vasat senaryosu ve düşük temposuyla izleyicisini sıkan “10 Minutes Gone” aşırı boş vakti olanlar için biçilmiş kaftan. Zamanı değerli olanlarıysa başka filmler bekliyor.

2019 Dayton Edebiyat Barış Ödülü'nün Kazananı Golnaz Hashemzadeh Bonde, “Bizden Geriye Kalanlar”la Epsilon'da!

Çarşamba, Ekim 16, 2019
İranlı yazar Golnaz Hashemzadeh Bonde’nin övgülerle karşılanan romanı “Bizden Geriye Kalanlar” Epsilon etiketiyle raflarda yerini alıyor.

Hakları 26 ülkeye satılan Bizden Geriye Kalanlar, ardımızda ne bıraktığımızı, sevdiklerimize olan borcumuzu ve köklerimiz olmadan gerçek anlamda özgür olup olamayacağımızı sorgulayan vurucu bir roman. Sürgünün, bir yere kök salamıyor olmanın, aidiyetin ve annelerle kızlarının arasındaki duygusal mayın tarlasının; sevgi, pişmanlık, keder ve yaşama sevincinin sıradışı hikâyesi.

Nahid’in altı aylık ömrü kalmıştı. En azından doktorlar öyle diyordu. Elli yaşındaydı ve hayatında kayıplar yaşamaya alışkındı; ancak ölümle gerçekten burun buruna geldiğinde, hem yeni gelen bir hiddet baş göstermiş hem de uzun süredir farkında olmadan içinde sakladığı öfke gün yüzüne çıkmıştı. Hayatı “ne pahasına olursa olsun hayatta kal” düşüncesine sıkı sıkıya tutunarak geçmişti. Nasıl doğru yaşayacağını bilmiyordu; ne İsveç’te bir mülteci olarak ne de geçmişinde memleketi İran’da yaşarken bunu öğrenmeye fırsatı olmuştu.

“Bu acımasız romanı tek oturuşta bitirdim. Anlatıcının öfkesi beni kendine bağladı. Nahid kendi acısıyla, kara mizah ve dürüstlüğüyle yüzleşiyor, aynı zamanda sessiz kalmasını isteyen patriyarkayı da hedef alıyor.”
–Leni Zumas, Red Clocks’ın yazarı

“Etkileyici ve duygusal bir hayata tutunma hikâyesi.”
–The Literary Review

Golnaz Hashemzadeh Bonde, 1983 yılında İran’da doğmuş ve çocukken ailesiyle beraber İsveç’e kaçmıştır. Stockholm School of Economics’ten mezun olduktan sonra En Büyük 50 Goldman Sachs Küresel Liderleri’nden biri seçilmiştir. Toplum içinde ayrımcılığa karşı savaşan Inkludera Invest adlı kâr amacı gütmeyen kuruluşun kurucusu ve başkanıdır. Hashemzadeh Bonde eşi ve kızıyla beraber Stockholm’de yaşamaktadır.

Bizden Geriye Kalanlar / Golnaz Hashemzadeh Bonde
Çeviri: Mehmet Gürsel
Dizi / Tür: Dünya Edebiyatı / Roman 
Yayım Tarihi: Ekim, 2019
Sayfa Sayısı: 181
Fiyat: 18,50 TL

Ezgi Polat’tan yıkılan dünyalar ve tehlikeli yollar : Hiçbir Yerin Ortasında

Salı, Ekim 15, 2019
İlk kitabı “Susulacak çok şey var aramızda” ile tanışıp sevdiğimiz öykücülerden Ezgi Polat’ın ikinci öykü toplamına kavuşuyoruz. “Hiçbir Yerin Ortasında” Can Yayınları etiketiyle raflarda yerini alıyor. Merakla bekler ve önerir, pası da bültene atarız…

Ezgi Polat yeni öykü kitabında evini terk edenleri, kendini arayanları hatta tehlikeli deneyimlere açılanları konu ediyor. Hiçbir Yerin Ortasında’daki öyküler insanın karanlık yönlerini de irdeliyor; kıskançlığı, yıkıcı duyguları, yalnızlık korkusunu ve en derindeki öksüzlük hissini anlatıyor.

Oraya nasıl gittiğimi ya da oradan nasıl döndüğümü bilmiyordum. Tek bildiğim, bir anda kendimi orada buluvermemdi. İnsanların yıkılan dünyalarından kaçıp sığındığı, her şeyden soyutlanmış bir zamanda, en ufak bir medeniyet izinin olmadığı o ormanın içinde.

Ezgi Polat kitaba ismini veren öyküde günümüzün önde gelen bir fotoğraf sanatçısının içsavaşın ortasında kalmasıyla yaşadığı derin buhranı ve sonrasında yaşam sevgisini yeniden kazanma sürecini anlatıyor. Bazı öykülerinde de evini terk edenleri, kendini arayanları, bilinmeyene açılanları konu ediyor.

#bunalım #hayatadönme #arayış #yıkım #kıskançlık #ayrılık #aile #aileiçişiddet

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Barış İnce: Sarsıntı; Sine Ergün: Bazen Hayat; M. Sadık Aslankara: Ondancı; Yiğit Bener: Heyulanın Dönüşü

EZGİ POLAT, 1987’de doğdu. Endüstri mühendisliği bölümünden mezun oldu. Öyküleri Notos, Varlık, Kitap-lık, Sözcükler, altZine, Duvar gibi çeşitli dergi, gazete ve fanzinlerde yayımlandı. 10. Uluslararası İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali’nde gelecek vaat eden genç yazarlar arasında yer aldı. “Başka Bir Boyutta” isimli öyküsü İngilizceye çevrilerek festival kapsamında hazırlanan antolojide yayımlandı. Goethe Enstitüsü’nün farklı temalarla hazırladığı Türkçe ve Almanca edebiyat arasında her iki dilden de henüz tercüme edilmemiş yazarlar ve metinleri aracılığıyla yeni bir köprü kurmayı amaçlayan LiteraTür projesinde yer aldı. İlk öykü kitabı Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda 2017’de yayımlandı. Hiçbir Yerin Ortasında ikinci öykü kitabı.

Hiçbir Yerin Ortasında / Ezgi Polat
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 96
Fiyat: 14,00 TL  


Alakarga’dan Ekim Yenileri

Pazartesi, Ekim 14, 2019
Alakarga Yayınları, Ekim ayında da nitelikli edebiyata devam ediyor. “Salyangozlar Sandalyeler Bulutlar” ile tanıyıp sevdiğimiz özgün kalemlerden Deniz Karanfil’in ikinci öykü kitabı “Çağanozlar İndiğinde” ve olağanüstü yeteneği, sürdüğü kısa ama korkunç yaşamın ürünlerini bir edebiyat ve insanlık anıtına dönüştürmüş Tadeusz Borowski’nin çağdaş klasiği “Bizim Burada Auschwitz’te ve Diğer Öyküler” 16 Ekim’den itibaren raflarda yerini alıyor.


Çağanozlar İndiğinde / Deniz Karanfil
Masadaki yazı makinasının etrafında duran renkli kâğıtlara ilişiyor gözüm. Ses çıkarmadan masaya uzanıyorum, kâğıtların üzerinde kısa kısa anlamsız cümleler: “Armut, kapanıyor, korkak.”, “Sessiz, yıka, çarkıfelek.”,
“Ol, gece, git.”

Çağanozlar İndiğinde, Deniz Karanfil’in Salyangozlar Sandalyeler Bulutlar’dan sonraki ikinci öykü kitabı. Karanfil’in öyküleri kendine özgü bir çizgide ilerliyor. Zamanı, olağanla olağandışını, iç dünyayla kargaşayı karşılaştırıyor. Bu kitabın, öykücülüğümüze son derece özgün bir katkıda bulunacağını düşünüyoruz.
Alakarga, Ekim 2019
Sayfa: 96
Fiyat: 15 TL


Bizim Burada Auschwitz’te ve Diğer Öyküler / Tadeusz Borowski
“Bak, nasıl da özgün bir dünyada yaşıyoruz: Avrupa’da insan öldürmemiş ne kadar az insan var! Ve diğer insanların öldürmeyi arzu etmediği ne kadar az insan! Biz ise bir diğer insana duyulan sevginin, insanlardan arınmış bir huzurun ve içgüdülerden arınmış bir dinginliğin var olduğu bir dünyanın özlemini çekiyoruz. Sevginin ve gençliğin yasası böyle anlaşılan.”

Tadeusz Borowski’nin olağanüstü yeteneği, sürdüğü kısa ama korkunç yaşamın ürünlerini bir edebiyat ve insanlık anıtına dönüştürmüştür. Nazizmin insanlara ne yaptığını, toplama kamplarında nasıl bir yaşamın sürdüğünü ondan daha güçlü anlatan biri çıkmamıştır. Bu çağdaş klasiği, Seda Köycü’nün Lehçe aslından yaptığı titiz çevirisiyle sunuyoruz.
Çeviri: Seda Köycü
Alakarga, Ekim 2019 
Sayfa: 240
Fiyat: 30 TL


Ode to Joy : Dertleri Zevk Edindim

Cumartesi, Ekim 12, 2019
Hepimiz mutluluğu arar ve bu arayışta her şeyi yapmaya hazırızdır. O duygu selini yaşamak, mutluluğu içimize hapsetmek için kovalarız hayatı. Ya bir sorun bizi bunun tam tersini yapmaya iterse? Hayat nasıl sürer? İlişkiler, iş hayatı ve sokakta yürümek bile olası tehdit haline gelirse? Bu soruların cevaplarını merak ediyorsanız Charlie ile tanışın. 2019 yapımı romantik komedi “Ode to Joy” zevkten kaçan bir adamın öyküsünü anlatıyor.

Gerçek bir olaydan esinlenen filmin kökleri ünlü Amerikan şovu “This American Life”a dayanıyor. Chris Higgins’in öyküsü şovda ilgi çekince kollar sıvanmış ve Max Werner tarafından senaryolaştırılmış. “The Colbert Report” ve “Red Oaks”un senaristlerinden biri olarak Warner, 2012 yapımı “Fun Size”dan sonra ikinci film senaryosuna imza atmış. Dizi alışkanlığından dolayı süreyi iyi kullanan, akıcılığı ve ritmiyle seyirciyi memnun eden gençlik macerasından sonra bu kadar ara vermesi şaşırtmıştı doğrusu. Yönetmen koltuğunda da dizilerle tanıdığımız bir isim yer alıyor. Oyuncu kadrosunu da eklediğimizde karşımızda tv dünyasının toplaması var diyebiliriz. 2008’den bu yana irili ufaklı pek çok dizi ve tv filminde yönetmen koltuğunda oturan Jason Winer, 2011’de romantik komedi “Arthur” ile sinema macerasına da atılmıştı. Sekiz yıl sonra sinema salonları için oturmuş koltuğa. “1600 Penn”, “The Crazy Ones”, “Life in Pieces” ve “Single Parents” gibi ulusal kanal komedilerini yönetmeni Winer, “Modern Family” ile üç kez iki kez aday olduğu Emmy ödüllerinden birini kazanmış bir isim. Şu anda da yeni sezonun komedisi “Perfect Harmony”nin ilk üç bölümüne imza atmış durumda. Romantik komedi için biçilmiş kaftan kısacası. Oyuncu kadrosunda da dizilerle tanıdığımız isimler var demiştik. Martin Freeman, Morena Baccarin, Jake Lacy, Melissa Rauch, Jane Curtin, Hayes MacArthur ve Shannon Woodward başı çeken isimler.

Charlie ile tanışıyoruz. Bir düğünün tam ortasında… Tam yeminler edilmek üzereyken aklına kötü şeyleri getirmeye çalışıyor ama faydasız. Evet cevabını alır almaz bayılıyor. Katapleksi hastası olduğunu öğreniyoruz. Charlie, bir şeyler hissettiğinde tüm kasları sertleşiyor ve bayılıyor. Beyni uyku moduna geçiyor. Bu halde yaşamanın zorluğunu da sürekli çektiğini görüyoruz. Bir şeyler hissetmemek için kulaklığını takip kimselere bakmadan yürümeye çalışıyor. Çalıştığı kütüphanede bir çiftin bağır çağır ayrılmasına sakinleştirmek için müdahale etmesiyle Francesca ile tanışmamız da her şeyin değişmesine neden oluyor.

Ode to Joy, çok sevimli bir romantik komedi. Başarısının sırrı da senaryosunda saklı… Özgün bir başkarakteri olmasıyla yetinmeyen Max Werner, her karakteri farklı kılmış ve iyi bir bileşim tutturmuş. Francesca’nın capcanlı ve ateşli bir duygu kadını olması, Charlie’nin kardeşi Cooper’ın duygusuz hödük oluşu, Charlie’nin risksiz ilişki adayı Bethany’nin tuhaflığı ve Francesca’nın ölmeden önce her şeyi yapma peşindeki kanser hastası teyzesi Sylvia akılda kalıcı karakterler. Karakterlerini iyi yaratan ve işleyen senaryo sonrasında olabilecekleri de seyirciyle birlikte resmediyor. Katılıma açık ve şen şakrak bir film olması da bu yüzden. Olayların çok yaratıcı olması gerekmiyor bu sayede. Charlie’nin kaçındığı kadını kardeşine önermesi ve yakınında kalması, ikili ilişkiler ve beraber tatiller bildik hamleler ama ihtimalleri incecik işlediği için rahatsız etmiyor, klişe gibi gelmiyor. Senaryo mantıklı ve doğal olarak ilerliyor. Aşk da yeri geldiğinde giriyor devreye. Mesajını da vermeyi ihmal etmeyerek iyi hissettiren film olmayı başarıyor. Winer da bu dizi benzeri formülden başarılı bir yönetmenlik çıkarmış. Güldürmeyi, eğlendirmeyi ihmal etmeden tempoyu kontrolünde tutmuş. Doksan yedi dakika su gibi akıyor. İyi finalle de sonlandırmış. Freeman ile Baccarin eşlemesi de çok yerinde. Oyunculuklar da gayet iyi. Bunca artısı olmasına rağmen eksileri de yok değil. Ortada bu kadar iyi bir senaryo varken küçük oynanması filmin en büyük eksisi. Dizi ile tv filmi arasına konuşlanmayı tercih etmiş olmalarını anlamak zor. Daha büyük oynanabileceği net görünüyor ama herkes çok mütevazı kalmış. Keşke dünyada vizyon görse de salonlarda kahkaha attırsaydı dedirtiyor.

İlk gösterimlerini festivallerde yapan ve iki ödülle taçlanan “Ode to Joy”, Ağustos başında sınırlı salonda gösterime girdiği Amerika’da hak ettiği kadar seyirci bulamamış ve gişesi de düşük olmuş haliyle. Yapımcıların tercihi bir yana iyi yazılmış, iyi oynanmış ve iyi yönetilmiş bir romantik komedi var karşımızda sonuç olarak. Türü sevenler ve akşamına eğlence katmak isteyenlerin ilgisine mazhar. 


S&M2 : Hadi Onlara Ne Kadar Gürültü Çıkarabileceğimizi Gösterelim!

Cuma, Ekim 11, 2019
Bir Metallica konseri için sinemaya gitmek… Basit bir cümle gibi gelebilir ama benim için otuz yıl öncesine dönmek anlamına geliyor bu. İlk tanışma, gidilen konserler, giyilen tişortlar, isme uydurulan logolar. SM2’yi izlemek için sinemaya gitmek o yıllar için inanılmaz gelen bir şeydi. O yüzden o günleri yad etmeden bugünü anlamak zor. Dönelim o günlere en iyisi. Sonra döneriz konsere…

Metallica ile ilk tanışmam, ilk duyduğum şarkı “Ride the Lightning” olmuştu. Bir radyo programında şarkıyı duymamla bambaşka yere gidişimi asla unutamam. Yıllarda geçse hep en sevdiğim şarkılardan biri olmasını da buna borçluyum. Ortaokul bebesi bir genç olarak duyup sevmiştim. Yıl 1987 ya da 1988 olmalı. Sonrasında albümleri aramakla geçti bir dönem. Mahallemizdeki bir abiden bulduğumda nasıl heyecanlanmıştım. Dört albümün kaseti de elimde eve öyle şaşkın koşmuştum ki boş kaset almayı unuttuğumu fark edince tekrar çıktım ama elimde kasetlerde. O elden bırakılmayan kasetlerden sonra sıkı bir metallica fanı oldum haliyle. Tamamını ezberlediğim albümlerin üstünden çok geçmedi ki tam da doğum günüm civarında çıkan o siyah albüme kavuştuğumda daha da büyümüştü her şey. “Enter Sandman” ile başlayan magnum opus, 16 yaşında bir çocuğun yaşam soundtracki olmuştu. Orijinal kaseti kopyalayarak çoğaltmıştım. Kaset günleriydi çünkü. Walkmande bozulacaksa kopya kaset bozulsundu. Sonrasında esen “Nothing Else Matters” fırtınasıyla herkesin grubu biliyor olması ayrı bir sevinçti. Yalnız değildim, biliyordum. Albümün o yılın en iyilerinden biri olmasını grubun dünyanın en iyisi olması izlemişti bizim gözümüzde. O zamanlar kendime lakap olarak “murallica”yı seçmem ve yazılışının da grubun logosu gibi olması şaşırtıcı değildir sanırım. Konser heyecanıyla yanıp tutuşuyor, bootleglerin peşinde koşuyorduk. Öyle bir dönem. Rock Kazanı diye bir dergi vardı o zamanlar. Odama girenin ilk gördüğü şeyde derginin verdiği posterler olurdu. Mevcut albümlerin şarkı sözlerinin Türkçelerinin olduğu kitabın çıkışıyla odada kutsal kitap muamelesi de bir olmuştu. Peşi sıra geçen dönemin ardından İstanbul’daki arkadaşımdan gelen telefonu da unutamam. “Metallica” geliyor demişti. İnönü Stadyumunda olacaklardı. 25 Haziran 1993’te canlı çalacaklardı. Bileti nasıl alacaktım, tek başıma nasıl gidecektim, nerede kalacaktım gibi soruların çözümünü bulana kadar çok isyan ettim bağır çağır. Gittim ve o gece tarihe tanıklık ettim. İki bis ve toplam 22 şarkı ile kendimden geçtim. Uzun saçlar, deri pantolon, deri ceket hey gidi günler… Sonra “Load” çıktı ve yaşadığım hüsranla bu hayranlık azaldı. O gün bugündür benim için Metallica ilk beş albümden ibaret. Sonraki albümleri dinlesem de hiç sevemedim. Son stüdyo albümlerini merak edip dinlemedim bile. O derece uzaklığa rağmen zamanın büyüsü böyle bir şey işte. Sm2’nin sinemada gösterime gireceğine heyecanlanabiliyorum yine de. Dile kolay 1993’te ülkemize konsere gelmelerine bile inanmamız zor olmuştu. Stadyumda geceden sıraya girecek kadar heyecanlanmıştık. O gün herhangi birimize bundan 26 yıl sonra metallica konserini sinemada izleyeceğiz dense nasıl güler ve alay ederdik kimbilir. Biz video kasetini bile bulmakta zorlanıyorduk konserlerin yahu. Ne sinemada gösterime girmesi… Böyle bir nostalji bulutu işte. Hafta başında bileti alıp gün geldiğinde sinemaya doğru yürürken bunlar geçti zihnimden. Çocuğum yok, olsa birlikte giderdik muhtemelen. İki kuşağı bir araya getirmiş olurdu Metallica. Öyle de oldu sinema salonunda. Hatta üç-dört kuşağı getirdi bir araya. Hazır bir araya gelmişken kritiğe geçelim artık.

Doksanlı yıllarda müzik daha saftı. Bugün dünyayı saran elektronik altyapı bu kadar yükselmemişti o zamanlar. Müzisyenlerin her şeyin en safını arama dönemine denk gelmişti. MTV Unplugged’ın yarattığı akustik dalgasıyla başlayan arayışın önemli halkalarından biriydi Metallica’nın şarkılarını senfoni orkestrası eşliğinde söylemesi. Heyecan yaratmıştı. Michael Kamen önderliğinde girişilen 21-22 Nisan 1999’da verilen iki gösteriden çıkan sonuç çok iyiydi. Başka bir yorum eklemişti büyük hitlere. 21 şarkılı albümü ezberleten yorumlardan oluşuyordu. Grubun yirmi yıl sonra tekrar denemesine şapka çıkarmak gerekiyor en başta. Zaten bildiğimiz ve eskitmediğimiz yorumları tekrarlamak büyük iş. Dünyanın en büyük orkestrası olarak lanse edilen San Francisco Senfoni Orkestrası ile tekrar bir araya gelmişler. Gelişmeleri konserden önceki videodan öğreniyoruz. İlkinde her şeyi Kamen halletmişti biz pek karışmadık diyor üyeler. Bu kez daha fazla içinde olmuşlar işin. Michael Tilson Thomas ve Edwin Outwater ile birlikte çalışarak seksen kişilik orkestranın eşliğinde oluşmuş gösteri. Grubun 6 ve 8 Eylül’de gerçekleştirdiği performansın kaydedileceği ve gösterime gireceği de planlı bir hareketti. 20. Yıldönümü böyle kutlanacak ve herkes dahil olabilecekti. Yirmi şarkılık playlistin gösterdiği şey de olumluydu. Yine klasiklerle son albümler arasında denge vardı ve üç özel performans da cabasıydı. Yirmi şarkıyı teker teker irdelemeye gerek yok. Şahane bir konser olmuş. 

Her şey aradan sonra ikinci yarıda oluyor. Önce Senfoni çalıyor bir süiti. Sonra Alexander Mosolov’un bestesinin icrasına katılıyor Metallica. “The Unforgiven III”de gitarlar susuyor ve Hetfield orkestra eşliğinde söylüyor şarkıyı. "All Within My Hands"in akustik yorumuyla süren anların zirvesiyse Cliff Burton’ı anmak oluyor. Heavy Metal müziğin en iyi basçılarından biri olarak görülen, edebiyat meraklısı yaratıcının 1986’da ölümü halen müzik adına en büyük kayıplardan. Onun bestesini Scott Pingel’in elektro çello yorumuyla dinlemek "(Anesthesia) Pulling Teeth"i konserin zirve noktası yapıyor. Sonrasıysa beş önemli hitle finale yürüyen bir şenlik. Elbette konserin ikinci yarısı daha iyi, daha zihin açıcı ve daha katılımlı… "Wherever I May Roam", "One”, "Master of Puppets”, "Nothing Else Matters" ve "Enter Sandman" kasetten bile dinlense gaz veren şarkılar zaten. Peş peşe gelince yoğunluğun inanılmaz arttığını söylemeye bile gerek yok. 

Gelelim işine sinema kısmına… İlk S&M’nin yönetmeni Wayne Isham var yine koltukta. Grubun sahne düzenini halkalar şeklinde kurma tercihi önündeki en büyük engel olmuş. Orkestranın sahnenin dışına halka olması grubu daha fazla öne çıkarıyor tamam ama tüm ihtişamı da gölgeliyor. Isham’ın elinde de tepeden sarkan halkaları göstermek, renk oyunları, arada bir seyirciye dönmek ve orkestra elemanlarını tek tek yakın plana almak kalmış. Konserin büyüsünü bozan, perdeden bize yansıtamayan bir vasatlık yaratıyor. Herkesi parça parça icralarında görüyoruz ama sahneye bir türlü hakim olamıyoruz. En azından bir drone ile tepeden görebilsek müthiş olurdu. Ya da raylı sistemle kamera 360 derece sarabilseydi sahneyi. Bu tutukluk yüzünden beklenen atmosfer yaratılamıyor. Sinemadaki tek gösterime koşmanın bir anlamı yokmuş diye düşündüm çıkarken. Evde izlesem de aynı etkiyi alırdım. Çok değişen bir şey olmazdı. Müzik olağanüstü ama görüntüler aynı şiddette eşlik edemiyor sonuç olarak. İhtişamı eksikti. Sinema salonundaki durum da çok farklı değildi. Ben Mersin Forum Cinemaximum’da izledim. En büyük salonun tıklım tıklım olmasını bekliyordum ama ancak çeyreğini doldurmuştuk. Öyle coşkulu bir kitlede yoktu. Ayağa kalkanı da kafa sallayanı da görmedim. Bitince alkış tufanı da kopmadı. Olaysız dağıldık. 

1981 yılında San Fransisco’da kurulmuş grubun kendi evinde yirmi sekiz yıl sonra orkestra eşliğinde konser vermesi ve bu kaydın dünyanın birçok ülkesinde sinema salonlarını işgal etmesi kimin aklına gelirdi ki? Mevzu müzik olunca bambaşka hislerle gidiliyor sinema salonuna. Hele de böyle özel durumlar varsa daha da etkili. James Hetfield’in gösteri sırasında “Hadi onlara ne kadar gürültü çıkarabileceğimizi gösterelim” demesine yıllar boyunca eksilmeyen heyecanla yanıt verebilmenin keyfi hiçbir şeyde yok. Buna vesile olması bile yeter. Bin teşekkür Metallica ve San Francisco Symphony…

Cortázar’ın öykü serüveni üçüncü cildiyle tamamlandı

Cuma, Ekim 11, 2019
Latin Amerika edebiyatındaki “patlama”nın fitilini ateşleyen yazarlardan Julio Cortázar’ın öykü serüveni üçüncü cildiyle tamamlanıyor. Aşkı, cinselliği, sanatı ve modern zamanları kimsenin görmediği gibi görmüş öykücünün ustalık dönemini içeren Kendime Anlattığım Hikâyeler, bir gerçeküstücülük ansiklopedisi.

Yalnız uyuduğumda, yatak olduğundan daha büyük ve daha soğuk göründüğünde kendime hikâyeler anlatıyorum, ama Niágara orada olduğunda ve benden önce uyuduğunda da onları kendime anlatıyorum, küçük bir salyangoz gibi kıvrılıyor ve sanki o da kendine bir hikâye anlatıyormuşçasına keyifli mırıltılar arasında uykuya dalıyor.

Julio Cortázar öykülerinin üçüncü ve son cildi Kendime Anlattığım Hikâyeler, yazarın hayattayken yayımladığı son üç öykü derlemesini içeriyor: Lucas Diye Biri (1979), Glenda’yı O Kadar Seviyoruz ki (1980), Uygunsuz Zamanlar (1982).

Cortázar’ın aşka, cinselliğe, sanata ve modern zamanlara dair çözümlemeleri, gerçeküstüne ve rüyalara yaklaşımı, oyuncu deneyselliği bu öykülerde kesişiyor.

Ötekinin Rüyası, Ayak İzlerinde Adımlar ve Kendime Anlattığım Hikâyeler, Arjantin edebiyatının temel taşlarından Cortázar’ın Türkçedeki en kapsamlı öykü külliyatını meydana getiriyor.
#latinamerikaedebiyatı #fantastik #büyülügerçekçilik #deneyselyazın #hayalvegerçek

Julio Cortázar’ın Can Yayınları’ndaki diğer kitapları: Seksek,  Ötekinin Rüyası / Bütün Öyküleri 1,  Ayak İzlerinde Adımlar / Bütün Öyküleri 2,  Hayvan Hikâyeleri,  Oyunun Sonu, 

JULIO CORTÁZAR, 1914’te Brüksel’de doğdu. Arjantin’de öğrenim gördükten sonra, öğretmenlik ve çevirmenlik yaptığı sıralar, Perón hükümetinin uygulamalarından duyduğu düş kırıklığıyla ülkesini terk ederek Paris’e yerleşti. 1981’de Fransız uyruğuna geçti ama Arjantin yurttaşlığından da ayrılmadı. 1950’li yıllarda yayımlanan Hayvan Hikâyeleri, Oyunun Sonu ve Gizli Silahlar adlı öykü kitaplarını 1963’te yayımlanan Seksek adlı romanı izledi. Bugün yazarın başyapıtı sayılan Seksek, geleneksel romanın olay örgüsünü altüst eden, belirli bir sona bağlanmayan açık uçlu bir romandır. Cortázar’ın öteki önemli yapıtları arasında Manuel’in Kitabı ve Mırıldandığım Öyküler sayılabilir. Edgar Allan Poe’nun yapıtlarını İspanyolcaya kazandıran Cortázar, son yıllarında kendini insan hakları davalarına adadı ve UNESCO’da çalıştı. 1984’te Paris’te öldü. 

Kendime Anlattığım Hikâyeler / Julio Cortázar
Çevirmen: Süleyman Doğru
Dizi: Modern
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 464
Fiyat: 43,50 TL


YEM Yayın’dan yeni kitap: Mimarlık Okulunda Hayatta Kalma Kılavuzu

Cuma, Ekim 11, 2019
YEM Yayın’ın, mimarlık eğitimi alan öğrencilere öğrenim hayatları boyunca yardımcı olması hedeflenen Mimarlık Okulunda Hayatta Kalma Kılavuzu adlı yeni kitabı çıktı.

Her yıl eğitime yeni başlayan mimarlık öğrencileri tasarım sırasında benzer hataları yaparlar; önemli elemanları projelerine yerleştirmeyi unuturlar. Bu derli toplu rehber kitap, öğrencilere yardımcı olacak en önemli ve temel ipuçlarını, yazarın esprili ve birbirinden güzel el çizimleri eşliğinde sunuyor.

Türkçe’ye Prof.Dr. Özlem Erdoğdu Erkarslan tarafından çevrilen Mimarlık Okulunda Hayatta Kalma Kılavuzu’nun, mimarlık öğrencileri için temel başvuru kaynağı olması amacıyla hazırlayan kitabın yazarı Iain Jackson’ın kitaba ilişkin görüşleri şöyle:

“Elinizde tuttuğunuz Mimarlık Okulunda Hayatta Kalma Kılavuzu, hem kendinizi daha etkili biçimde ifade etmenize hem de tasarımlarınızı daha dikkate değer ve doğru biçimde sunmanıza yardımcı olacaktır. Her bir sayfa, mimarlığın temel bilgilerine ilişkin önemli tavsiyeler içerir. Burada verilen ipuçlarını, ilkeleri ve rehber olma niteliği taşıyan bilgileri tasarımlarınızı daha etkin kılmak için kullanın. Mimarlık öğrencileri, genellikle, eleştiri (veya jüri) sırasında düşüncelerini aktarmak veya eleştirenin (jürinin) yanlış anlamalarını düzeltmek için çok uzun zaman harcar. Bu da, ortaya koydukları mimari değerleri ve fikrin gerçek bileşenlerini anlatabilmeleri için gerekli olan zamandan çalar. Basit çizim hatalarının ve dikkatsizliklerin iyi tasarımların niteliğini düşürmesine izin vermeyin.

Kitabın en önemli amacı, tasarım çalışmalarınızda sizlere yardımcı olmak ve düşüncelerinizi karşı tarafa doğru aktarabilmek için ihtiyaç duyacağınız becerileri geliştirmektir. Burada okuyacaklarınız ve gözlemleyecekleriniz dünyadaki mimarlık okullarında hemen her gün tartışılan konulardır. Bunları, tasarımlarınızı daha eğlenceli ve cesur hale getirebilmek, söylemek istediklerinizi doğru biçimde iletebilmek amacıyla, derse ve eleştiriye (jüriye) katılmadan önce yararlanabileceğiniz anımsatıcı notlar olarak kullanın.” 

Kitaba tüm seçkin kitap satış noktalarının yanı sıra www.yemkitabevi.com internet adresinden ulaşılabilir.

Mimarlık Okulunda Hayatta Kalma Kılavuzu  / Iain Jackson 
Çeviren: Özlem Erdoğdu Erkarslan
YEM Yayın, 1. Baskı, Ekim 2019
156 sayfa
35 TL

She's Just a Shadow : Hepimiz Gölgeyiz

Perşembe, Ekim 10, 2019

Yönetmenlerin bazı görüntüleri gereğinden fazla önemsemesine, her filmlerinde kullanmalarına gözlerimiz aşina. Tarantino’nun ayak fetişi gibi belirgin imzalar izleme keyfine farklı bir heyecan katıyor. Peki ya bu fetişler abartılırsa? Neredeyse filmin tamamı bu fetiş görüntülerinden oluşursa? Ortaya ne çıkar sahi? Bu sorunun cevabını 2019 yapımı Amerikan işi “She's Just a Shadow”da bulmak mümkün. Adam Sherman fetiş görüntülerle donattığı filminde çıplaklık ve şiddeti estetize etmeye çalışıyor.

“Wristcutters: A Love Story”nin prodüktörlerinden biri olarak tanıdığımız Adam Sherman olabildiğinde çiğ görüntülerle yetmişlerin vahşi korkularını seven ve onlara öykünen bir yönetmen. Hem renk skalasında hem de filmi donatan müziklerde bu atmosferi gözetiyor. 2004 yılında korku ile komediyi harmanladığı “Dead Doll” ile ilk yönetmenlik denemesine soyunduğunda iplerle öldürme fetişine seksi de bolca iliştirmişti. Yeni bir şey anlatmayan bu öykünmenin kimseleri tatmin etmemesi sürpriz olmadı. O da direksiyonu dramaya kırarak “Happiness Runs” ile çıktı izleyici karşısına 2010’da. Yine vasatlarda seyreden bir film yapmıştı ama Beverly Hills Film Festivali jürisi sevdi ve üç ödülle taçlandırdı. İki yıl sonra gelen “Crazy Eyes” döneme uygundu. Partilemekten ve içmekten vazgeçmeyen bir adamın tanıştığı kız sayesinde değişip değişmeyeceğine odaklanan filmin onca festival gezmesine rağmen seyirciyi iten yanı sonunu getirmeyi zorlaştırıyordu. Vasatı aşamayan bir film daha. Üç filmlik serüven şunu açıkça gösteriyordu: Sherman’ın derdi bir şeyler anlatmak değil. Onun derdi tamamen göstermek. Aklındaki şahane görüntülerden bir potpori yapmak. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek olmadığı bilinen bir gerçek ne de olsa. Bu bağlamda “She's Just a Shadow”u ciddiye alıp uzun uzun yorumlamaya gerek yok aslında. Sherman’ın amacının ne olduğunu bilerek izlemek gerektiğini vurgulamak yeterli olacak. Konusundan işleyişine daha yarım saat dolmadan bu sonuca ulaşmamak da zor zaten.

She's Just a Shadow, bir fetiş filmi. Her saniyesi çıplaklık ve şiddet içeriyor. Renk paleti de kırmızı ağırlıklı. Gerisine neredeyse hiç gerek yok. Birkaç hikayenin kesişimini anlatıyor. Bunu anlatırken de iç seslerden faydalanıyor. Güzel bir japon madam, gangster ve sadist bir seri katil ana öykülerin kahramanları. Madam vasıtasıyla sürekli içki ve uyuşturucu alemlerinin içinde kalıyor. Ekstrayı da aşan çıplaklıkla donatıyor her sahneyi. Çırılçıplak fahişeleri neredeyse iki dakikada bir gösteriyor, keyifle gösteriyor. Gangster sayesinde de kanların fışkırdığı şiddeti keyifle ekliyor paletine. Suç ailesinin üçüncü ayağı da ülkeyi korkuya boğan bir seri katil. Kaçırdığı kadınları çırılçıplak ve iple bağlanmış olarak raylarda ölüme terk eden bir katil. Ölüm anlarını çektiği videoları da yayımlıyor. Bu üç hikayenin kesişimini izliyoruz demek isterdim ama Sherman’ın öyküyle pek işi yok. Her şeyin gölge olduğuna dair nutuk çekmek dışında bir derdi de yok. Ortada bir senaryo da yok zaten. Estetize etmek istediği şey belli. Bolca çıplak kadın, bolca kan ve şiddetten ibaret tüm dakikalar. Takip edilir bir konu yok haliyle. Bolca karakter olsa da herhangi birini derinleştirmeyi de düşünmemiş. Arada düş sahneleriyle simgesel denemelere soyunuyor ama o da sık tekrar yüzünden çok etkisiz kalıyor. Hal böyle olunca kaçınılmaz olarak absürt sahnelerle arada bir parlayan bir film ama bütünlükten çok uzak. Sherman’ın Uzakdoğu fetişi üzerinden yaratıcılıktan uzak üstten bir bakış. Tarantino yüzünden alışılan ve sevilen o ucuz romanlardan biri.

Amerika’da sınırlı sayıda salonda vizyona girdikten sonra eylül sonu itibariyle internet üzerinden seyircisini arayan film, çıplaklık ve şiddetle dolu ucuz romanları sevenlere görsel ziyafet yaşatmak için bekliyor. Geri kalanlar ise yüz on sekiz dakikayı sabırla sayacak ya da uyuklayacak.


İspanya'nın Yaşayan En Büyük Yazarlarından Juan José Millás'ın Son Romanı “Gölgelerin Arasından” Kafka Kitap’tan raflarda

Perşembe, Ekim 10, 2019
Yayımladığı kitaplarla nitelikli okurun gözdesi haline gelen Kafka Kitap uzun zamandır unutulan bir yazarı tekrar hatırlatıyor. Genel okurdan pek ilgi görmediği için kitapçı raflarında eskimiş kitaplarından ardından Juan José Millás, son romanıyla yeniden Türkçede. Doksanlı yılların başında iki romanıyla tanıştığımız yazar fantastik evreniyle kendine hayran bırakmıştı. Otobiyografik özellikler taşıyan romanının hayli alakasız bir yayınevince yayımlanması da gölgede bırakmıştı onu. Nihayet iyi bir yazar ona yakışan bir markadan çıkıyor karşımıza. Kitabı merakla bekliyor pası da bültene atıyorum. 

İşini kaybettiğinden beri Damián Lobo’nun kafası karışıktır. Zihninde canlandırdığı bir televizyon stüdyosunda, kurnaz bir şovmene tuhaf röportajlar vermek dışında yaptığı pek fazla bir şey yoktur. Bir gün Damián bir antika pazarında gezerken küçük bir hırsızlık yapar ve eski bir dolabın içine saklanmak zorunda kalır. Dışarı çıkamayınca da kendini dolapla beraber Lucia ve Fede ile küçük kızlarının evinde, ebeveyn yatak odasında bulur.

Bulunduğu gizli kovuktan, “gölgelerin arasından” aileyi gözlemlemeye başlayan Damián evde görünmez bir kâhya gibi çalışmaya başlarken bu her şeyden habersiz aileyle güçlü bir bağ kurar. Özellikle de Lucia’nın duyguları, korku ve düşleri karşısında gitgide hassaslaşır.

Olay örgüsünün ustaca dokunduğu bu romanda, İspanya’nın yaşayan en büyük yazarlarından Millás, fantastik olanla gerçek olanı kara mizahla harmanlayarak modern aile yaşamına, kapitalist yabancılaşmaya ve akıl sağlığına dair çok yönlü bir anlatı kuruyor.

“Muhteşem bir tuhaflığı var... Birbirimizle bağ kurmaya yönelik insani arzumuz üzerine Kafkaesk bir anlatı.” —Kirkus Reviews

Yazar Hakkında: İspanya’nın Premio Nadal, Premio Planeta ve Premio Nacional de Narrativa gibi en prestijli edebiyat ödüllerine layık görülmüş üretken bir yazar olan Juan José Millás, aynı zamanda ülkenin en önemli gazetelerinden El País’e düzenli olarak yazılar da yazan ödüllü bir gazeteci. Gündelik olayların fantastik durumlara evrildiği hikâyeler kurarak okurların gerçekliğe daha eleştirel bir gözle bakmasının önünü açtığı psikolojik ve introspektif özellikler taşıyan eserleriyle Millás’ı, Türkiyeli okurlar ülkemizde daha önce yayınlanan Sakın Yatağın Altına Bakma (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2002), Teresa ile Laura (Can Yayınları, 1992), Yalnızlık Buydu (Can Yayınları, 1991) ve Dünya ve Ben (hayykitap, 2010) gibi eserlerinden de tanıyorlar.

Gölgelerin Arasından / Juan José Millás
Çeviri: Pınar Savaş
Dizi / Tür: Dünya Edebiyatı / Roman 
Yayım Tarihi: Ekim, 2019
Sayfa Sayısı: 175
Fiyat: 19,50 TL


Ekim’de Sinema Başka Güzel

Çarşamba, Ekim 09, 2019
Yaz mevsimi Ayvalık için; denizin, kumun, güneşin, şarabın ve güzel yemeklerin buluştuğu bir şölendir. Fakat sonbahara gelince işler değişir. Deniz soğur, güneş yüzünü başka coğrafyalara çevirir ve şehir tek başına kalır. En azından iki sene evvel durum böyleydi. 2018 Ekim’inde ise her şey değişti. Dağıtım sıkıntısı çeken önemli festival filmleri “Başka Sinema” aracılığıyla Ayvalık’a geldi. 4 Ekim’de Almodóvar‘ın “Acı ve Zafer”in galası ile perde açıldı. 10 Ekim’e kadar da filmler peş peşe gösterilmeye devam edecek.

“6-7 Ekim” tarihleri arasında izlediğim filmlerde; seyirciler, salonları doldurmaya çalıştı. Her filmin sonundaysa seyirciler beğenilerini alkışlarla ifade etmekten çekinmediler.

Festivallerde yanıma genelde broşür almam. Bir filmi izlemek benim için Amerika’yı tekrar tekrar keşfetmektir. Bu sene hiçbir filmi yarısında terk etmedim. Gittiğim filmlerin sunduğu; eleştiri ve mesajlar son derece kıymetliydi. İzlediklerimi biraz daha yakından tanımanız için size efsunlu bir liste bırakıyorum.





Üzgünüz, Size Ulaşamadık (Sorry We Missed You)
“Tüketim çağında kurye olmak” konusuna eğilen film gizli bir kapitalizm eleştirisi. Bir ailenin ayakta kalma mücadelesi anlatılırken; baba ve oğul arasındaki çatışmaları izliyoruz... Piyasanın en korkulu düşmanının aile olduğunu hatırlatan film, ayrıca sosyal devletin çöküşünü anlatıyor. Filmin en çarpıcı sahnesi ise babanın uğradığı saldırı sonrası; şirketin çalınan mallarının ücretini babadan kesmeye yeltenmesi… Sosyal devlet öldü! Aile öldü! Mağara kuralları tekrar geçerli… Yalnız ortada mühim bir fark var, artık sorunları çözmek için ne vaktimiz ne de dermanız var. Ayrıca mağaraya da kira ödüyoruz. “Sorry We Missed You” başarılı, çarpıcı ve seyirciyi huzursuz eden sahici bir yapım!










Lara
Alman yapımı “Lara” bir annenin altmışıncı yaş gününü anlatıyor. Filmin başında piyanist oğlun anneyle neden görüşmediğini sorgularken, derine indikçe; Lara’nın duyduğu “tutku-hırs ve öfkenin” kaynağını daha yakından tanıyoruz. Bütün gücünü ve tutkusunu piyanist oğluna yönlendirmiş kadının nasıl bir despota dönüştüğünü görmek muazzam! Tutkunun, şiddetin ve yeni bir hayata başlamanın güçlüğünü anlatan film bir Dostoyevski romanı kadar yıkıcı… Filmi özellikle ailenizdeki baskın kişi ile izlemenizi tavsiye ederim…













Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi (Portraıt De La Jeune Fılle En Feu) 
Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü kazanan film toplumsal cinsiyet meselesini irdeliyor. İki kadının arasındaki güçlü bir aşk ilişkisini anlatırken, dönemini de ustalıkla yansıtıyor. Ayrıca sosyal medya ile o zamanın ilişkileri arasında da eğlendirici bir benzerlik var. Ressamın yapacağı kadın portresi; evin kızının koca adayına hazırlanmaktadır. Yani beğenilerimiz konusunda yüzeysel davranmamız sebebi kirli bir bencillik. Aynı zamanda geçmişe nazaran bir şeylerin değişmediğinin ifadesi. Alev Almış Genç Kızın portresi çeşitli açılardan irdelenebilecek zengin bir film.









Yesterday
Başarısız bir müzisyenin hayatı, geçirdiği bir trafik kazası neticesinde değişir.  Karakterimiz, müzik tarihinin efsanevi grubu, “The Beatles”ın yok olduğunu idrak eder! Jack’in kariyeri, grubun şarkılarını söylemesiyle zirveye ulaşır... Fakat mesele bu kadar basit değil. Zirve her zaman dibi arzular! İşte bu sebeple; Jack’in hikâyesi eski hayatına, sevdiği kadına geri dönmeye çalışan karmaşık bir sergüzeşt. Bütün mesele; sahip olduğumuz mütevazı yaşama geri dönebilmek ile alakalı belki de…





Mert Kozacıoğlu

König : İnanılmaz ama gerçek bir uluslararası dolandırıcılık hikâyesi…

Çarşamba, Ekim 09, 2019
1936 yılında İspanya kanlı bir içsavaşa sahne olurken direnişçiler savaşta kullanmak için bombardıman uçaklarına ihtiyaç duyuyordu. Uçakları temin etmek üzere devreye giren uluslararası çetenin kilit oyuncusu ise kurnaz bir Türk’tü: König (Kral) lakabıyla anılan Ekrem Hamdi Bakan.

König: Dünyayı Dolandıran Türk’ün Romanı’nda çoğu ilk kez gün yüzüne çıkarılan belgelerden yola çıkan ve Paris’ten İstanbul’a, otel odalarındaki gizli toplantılardan Meclis koridorlarına uzanan nefes kesici bir maceraya tanık olacaksınız.

1891-1960 arasında geçen, gerek kişisel seçimleri gerekse ülkenin ve dünyanın yaşadığı çalkantılar ve değişimler nedeniyle son derece sıra dışı geçen ömründe, kendi menfaati için devletleri bile dolandırmaktan çekinmeyen Almanya ordusunda yaptığı istihbarat çalışmaları nedeniyle König ismini alan Ekrem Hamdi Bakan’ın uluslararası dolandırıcılık hikâyesi. 

Ucu devletin en üst mercilerine dayandığından uzun süre örtbas edilmeye çalışılan bu büyük kumpasın başkahramanı Ekrem Hamdi, en tehlikeli dönemeçlerden kıl payı kurtulmayı başaran çapkın bir düzenbaz, önemli devlet adamlarıyla girift ilişkileri sayesinde yolunu bulan, eşine ancak romanlarda rastlanan nevi şahsına münhasır bir şahsiyet.

AYŞE BAŞCI, 1974 yılında, Yeşilköy-İstanbul’da doğdu. 1997’de Boğaziçi Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık Bölümü’nden mezun oldu. Kurgu ve kurgu dışı olmak üzere 40’tan fazla kitap çevirdi. Kitap eleştirileri, tanıtım yazıları ve çeviri odaklı köşe yazıları çeşitli dergilerde yayımlandı.

König: Dünyayı Dolandıran Türk’ün Romanı / Ayşe Başcı
Tür: Tarihî Roman 
Mundi Kitap
Sayfa sayısı: 296
Fiyat: 31,00 TL

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template