♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Sinema

Kitap Kritik

Dizi

Latest Updates

Siegfried Lenz’den Saf Değiştiren

Pazartesi, Kasım 19, 2018
Yıl 1944, İkinci Dünya Savaşı’nın son yazı. İzinden dönen asker Walter Proska, yolda küçük bir birliğe rastlar. Ordunun unuttuğu bu birlikte, yakıcı güneşin ve partizanların bitmek bilmeyen saldırıları altında, Proska’nın silah arkadaşları ölümü arzulayan, deliliğe sığınan askerlerdir. Savaşın emir-komuta zincirine dayanan kırılmaz döngüsü bir süre sonra Proska için anlamını yitirir ve böylece bambaşka sorular kendini dayatır: İnsan görev uğruna vicdanını susturmalı mıdır? Düşman aslında kimdir? Seçme özgürlüğü ne demektir ya da masumiyeti kaybetmeden de taraf seçmek mümkün müdür?

“Ahlaki olanla mı daha fazla ilgilenmek gerekir, yoksa bize yararı dokunanla mı? Ahlaki olan, her yerde işe yaramıyor. İşe yarayan, her zaman ahlaki değil. İspatı: devlet teorisi. Kötülük, yanlışlık ve zalimlik acımasızca kullanılıyor. Ve bunu yapan bazı devletlerin hazırda tuttukları şaşırtıcı bir cevapları var, lafebeliği de diyebiliriz bir bakıma. Tüm insanlar melek olsaymış, devletin bu tür araçlar kullanmaya ihtiyacı olmazmış! Şeytana özgü bir ironi. Despotların diyalektiği.”

Siegfried Lenz, Saf Değiştiren’i 1951’de kaleme aldı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Almanya’nın o günkü şartlarında yankı bulmayacağı düşüncesiyle yayımlanmayan roman, gün ışığına çıkmak için yazarının ölümünü bekledi ve yazılışından 65 yıl sonra, ilk kez 2016’da yayımlandı. Lenz’in eserinin merkezinde, bireyin totaliter yapılarla hesaplaşması yer alıyor.

SIEGFRIED LENZ, 1926’da Doğu Prusya’daki Lyck’te doğdu. 1973’te Alman Dil ve Edebiyat Akademisi üyeliğine seçildi. Roman, deneme öykü dallarında ürün veren, radyo ve sahne için tiyatro oyunları yazan Siegfried Lenz’in aldığı ödüller arasında, 1961 Bremen Edebiyat Ödülü, 1979 Andreas Gryphius Ödülü, 1984 Thomas Mann Ödülü, 1988 Alman Yayıncılar ve Kitapçılar Birliği Barış Ödülü ile 1999 Frankfurt Şehri Goethe Ödülü sayılabilir. Son olarak 2003’te Johann Wolfgang von Goethe Altın Madalyası’yla onurlandırılan yazarın yapıtları bugüne kadar Türkçe de dahil olmak üzere otuzdan fazla dile çevrildi. Lenz, 2014’te öldü.

Saf Değiştiren / Siegfried Lenz
Çeviri: Ayşe Sarısayın
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 272
Fiyatı: 26 TL
Yayın tarihi: 13 Kasım 2018

April'den Kasım Yenileri

Pazartesi, Kasım 19, 2018
April Yayınevi Kasım ayını iki kitapla karşılıyor. Murat Sevinç’ten çok ilginç, komik, acıklı ve şaşırtıcı hikayelerden oluşan şenlikli kitap “Hey Garson” ve Helen Thomson’dan yeni bir popüler bilim kitabı “Akılalmaz Beyin” ayın yeni kitapları olarak raflarda meraklılarını bekliyor.


Hey Garson / Murat Sevinç
Gencecik, yalnız ve okumuş bir garsonun Londra anıları

“Hey garson!” diye seslenen veya “Hey garson!” diye seslenilen biriyseniz, bu kitabı seveceksiniz!

Hey Garson! çok ilginç, komik, acıklı ve şaşırtıcı… birbirine bağlanan hikayelerden oluşuyor. Ünlü akademisyen ve yazar Murat Sevinç, 20’li yaşlarda Londra’da garsonluk yaparken başından geçenleri anlatıyor bu kitapta. Keçiörenli bir gurbetçi ile Tom Cruise’u,temizlik hastası Alman ev hanımı ile Robert Fisk’i, Türk kadın şarkıcı ile Anthony Hopkins’i buluşturuyor Hey Garson!

Daha ilginci… gündelik insan ilişkileri içinde eşitlik, tahakküm, görgü, kültürel çatışmalar, sınıfsal farklar… gibi meseleleri açığa vuruyor.

Murat Sevinç’in bugünden geçmişe bakarak anlattıkları çok samimi, eğlenceli ve ufuk açıcı. Gayet leziz ve doyurucu. Tadını çıkarın!

Murat Sevinç anılarını anlatırken iyi insan olmanın yollarını gösteriyor ve uygarlık dersi veriyor. VEDAT MİLOR

Şimdi masanıza oturun, sırtınızı sandalyenize bir güzel yaslayın, menüyü, pardon, kitabı açın ve vaktiyle anayasa hukukçusu olduğu rivayet edilen şahane bir yazarın size servis edeceği leziz hikâyeleri okuyun.  MURAT UYURKULAK

Hey Garson! zengin, akıcı, bir hayli muzip. Ve sarsıcı şekilde güncel!   ÖZGÜR MUMCU

Editör: Murat Menteş
Türü: Hikâye
Sayfa: 104 
April Yayınevi 1. Baskı Kasım, 2018
Fiyat: 15 TL


Akılalmaz Beyin / Helen Thomson
Sayesinde şaşırtıcı keşifler ve icatlar yaptığımız beynimiz hakkında bildiklerimiz şaşırtıcı derecede sınırlı.

Ödüllü bilim yazarı Helen Thomson insan beynine daha önce rastlanmamış bir şekilde yaklaşıyor. Beyinleri sıra dışı dokuz insanla birebir görüşüyor.

Akılalmaz dokuz vakayı nörobilimdeki son bulgular ışığında inceliyor ve insan beyninin gizemlerini aydınlatıyor.

Bob saati, dakikası, saniyesine kadar her anını hatırlıyor!
Sylvia sonsuz halüsinasyon dünyasında yaşıyor!
Matar kaplana dönüşüyor. Hisleri, içgüdüleri ve refleksleriyle tam bir kaplan oluyor!
Louise anıları, dostları, hatta kendi bedenine kadar hiçbir şeyle aidiyet kuramıyor!
Graham her güne ölü uyanıyor. Gömülmek istiyor!
Sharon nerede olduğunu bilemiyor, sürekli kayboluyor!
Ruben’e dikkat! İnsanların enerji alanlarını görüyor!
Tommy birbirine zıt iki ayrı kişiliğe bürünüyor!
Joel ise başkalarının acılarını ve duygularını hissediyor. Cansız varlıkların bile!

“Bu kitap, insana bakışınızı değiştirecek!”  Library Journal

“Heyecan verici bir bilimsel yolculuk!”   Nature

“Helen Thomson tam da “Keşke böyle bir hocam olsaydı!” diyeceğiniz türden bir yazar. Her satırda “Vay canına!” demeye hazır olun!”  The Times

“Kolay anlaşılır, iyi araştırılmış, kışkırtıcı ve merak uyandırıcı.”  Tatler Magazine

“Sadece başkalarının beynine değil kendi beynimize de açılan bir pencere.” Popular Science

Özgün adı: Unthinkable
Editör: Özgür Mumcu
Türkçesi: Murat Karlıdağ
Türü: Araştırma – İnceleme
April Yayınevi, 1.Baskı Kasım, 2018 
Sayfa: 264 
Fiyat: 26 TL


Mary M. ve Bryan Talbot ikilisinden "Kızıl Azize: Bir Ütopyanın Peşinde"

Pazartesi, Kasım 19, 2018
Öncü Kadınlar ile Babalar ve Kızları isimli ödüllü kitaplarıyla tanıdığımız Mary M. ve Bryan Talbot ikilisinden, 19. yüzyılın en sıradışı kadınlarından Louise Michel’in, namıdiğer Kızıl Azize’nin etkileyici yaşamöyküsünü gözler önüne seren yeni bir grafik roman.

Kızıl Azize: Bir Ütopyanın Peşinde, korkusuz ve yılmaz bir direnişçi, feminist bir öğretmen ve tutkulu bir şair olan Louise Michel’in, Paris Komünü’nden Yeni Kaledonya’daki sürgün günlerine uzanan mücadelesinin izini sürüyor.

Distopik düşüncelere teslim olan çağımız insanına radikal bir iyimserlik öyküsü sunan ilham verici bu grafik roman, ütopya ve bilimkurgu edebiyatının doğuş şartlarına da dikkat çekerek ütopyalara olan ihtiyacın hiçbir zaman tükenmeyeceğini bir kez daha hatırlatıyor.

Akademisyen, yazar Mary M. Talbot ve çizer Bryan Talbot, cesur kişiliğiyle kısa sürede efsanevi bir ün kazanan Michel’i tarihin tozlu sayfalarından çıkararak, siyah-beyaz ve kırmızının hâkim olduğu çarpıcı çizimlerle ona yeniden hayat veriyor. 

Genel hikâye akışında adı geçen tarihsel kişilere ve olaylara dair detaylı bilgilerin de sunulduğu “Zaman Tüneli” bölümüyle Kızıl Azize: Bir Ütopyanın Peşinde, 19. yüzyıl edebiyatı ve siyasetine egemen olan ütopya tutkusunu da günümüze taşıyan kapsamlı bir yapıta dönüşüyor. 

"Görünen o ki özgürlük için atan her kalp yalnızca bir parça kurşun hak ediyor, bu durumda ben de kendi payımı istiyorum."

“Talbotlardan dört dörtlük bir ustalık eseri.” Bookmunch 

"Büyüleyici bir hikâye... Sade ve keskin çizimler hikâyeyle uyumlu... Biyografik grafik romanın harika bir örneği ve kesinlikle cüretkâr bir iş." Doug Johnstone, Big Issue

“Paris Komünü ve Louise Michel hakkında daha fazla şey öğrenme isteğinizi kamçılayacak bu güzel ve zevkli kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ederim.”  Jenny Sutton, Socialist Review 

Mary M.Talbot : Dil, cinsiyet, güç ve özellikle de medya ve tüketim kültürü üzerine kitapları yayımlanmış, uluslararası alanda kabul görmüş bir akademisyendir. Yirmi beş yıldır yükseköğrenim alanında çalışan Dr. Talbot’ın yakın zamanda yayımlanan akademik çalışmaları arasında Language and Gender ve Media Discourses: Representation and Interaction sayılabilir. İlk grafik romanı Babalar ve Kızları (Dotter of Her Father’s Eyes) ile Costa En İyi Biyografi Ödülü’ne layık görülen, ikinci grafik romanı Öncü Kadınlar: Bir Direniş Hikâyesi 2014 yılında okurla buluşan yazarın son kitabı Kızıl Azize: Bir Ütopyanın Peşinde feminist karakterleri odağına almaya devam ediyor. 

Bryan Talbot: Eisner ve Eagle Ödülü sahibi Bryan Talbot, çoğunlukla yeraltı edebiyatı ve alternatif çizgi romanlar resimleyen bir sanatçıdır. Çalışmaları on sekiz ülkede yayımlanan Talbot, uluslararası çizgi roman festivallerinin de aranan konuklarından biridir. Kendisine, Northumbria Üniversitesi ve Sunderland Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verilmiştir. The Grandville serisi ile iki kez Hugo Ödülleri’ne aday olmuştur. Eşi, Mary Talbot ile hazırladıkları ilk grafik romanı, Babalar ve Kızları ile saygın bir edebiyat ödülü olan Costa En İyi Biyografi Ödülü’nü kazanmıştır.

KIZIL AZİZE: BİR ÜTOPYANIN PEŞİNDE
Grafik roman, yetişkin
Yazan: Mary M. Talbot
Resimleyen: Bryan Talbot
Türkçeleştiren: Damla Kellecioğlu
Baskı Detayları: 144 sayfa, 1. hamur kâğıt, renkli baskı, karton kapak
Fiyat: 42,00 TL


Faruk Duman Yeni Romanı “Sus Barbatus” ve diğer tüm eserleriyle artık hep kitap’TA!

Salı, Kasım 13, 2018
Öykü ve roman yazarı Faruk Duman, hem yeni romanını hem de önceki kitaplarının tekrar baskılarını hep kitap aracılığıyla edebiyatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor. Başarılı yazar, 16 Kasım’da yayımlanacak yeni romanı Sus Barbatus’ta; dondurucu kışı, domuzuyla, kurduyla, kartalıyla acımasız doğayı ve yaşam döngüsünü masalsı bir dille anlatıyor.

1979 kışı. Ülkenin kuzeydoğusu kara teslim olmuştur. Ç. ilçesinin bir köyünde yaşayan Kenan ile hamile karısı Zeynep için yaşam çok zordur. Neredeyse yiyecek lokma bile bulamayan genç çift, her şeye rağmen direnmekte, birbirlerine duydukları sevgi sayesinde bütün güçlükleri aşacaklarına inanmaktadırlar. Bir avcı kahvesindeki sohbete kulak misafiri olan Kenan büyük bir domuz avlarsa, yabancılara hizmet veren otellere, restoranlara domuzu satıp çok para kazanacağına ikna olmuştur. Korkunç hava koşullarına aldırmadan ormana gider ve çok iri bir domuz vurur. “Sus Barbatus” türü bir domuzdur bu. Ancak o kar kıyamette domuzu köye götürmesi imkânsızdır. Kenan’ı donmaktan kurtaran, ormandaki sığınaklarda saklanan solcu gençler olur.

Bu arada köyün solcu gençlerinden Faruk, jandarmayla girdiği çatışmada ağır yaralı olarak yakalanır. Jandarma komutanı onu konuşturabilmek için ilçeye, tedavi olabileceği bir sağlık ocağına göndermeye karar verir. Ancak bir atın çektiği kızakla yapılacak olan bu yolculuk çok risklidir.

Faruk Duman’ın yeni romanı Sus Barbatus, hep kitap logosuyla 16 Kasım’da raflardaki yerini alacak. Duman’ın, diğer kitaplarının tekrar baskıları da 2019 yılında hep kitap tarafından yapılacak.

FARUK DUMAN HAKKINDA
1974 yılında Ardahan’da doğdu. Ankara’da, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nden mezun oldu. 2000-2003 yılları arasında Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi Sanat Bölümü’nde çalıştı. 2003-2018 yılları arasında da Can Yayınları Türk Edebiyatı editörlüğü yaptı.
İlk kitabı Seslerde Başka Sesler’i 1997 yılında yayımladı. Av Dönüşleri kitabıyla 2000 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Keder Atlısı ile Haldun Taner Öykü Ödülü’nü, İncir Tarihi ile Yunus Nadi Roman Armağanı’nı kazandı. Çocuk kitapları, denemeler yayımladı, yurt içi ve yurt dışında pek çok seçkide eserleriyle yer aldı. Arkadaşlarıyla birlikte Sarnıç, Öykü gazetesi gibi süreli yayınlar çıkardı. İstanbul’da yaşayan Faruk Duman’ın bir kızı var.

Barış İnce’den ikinci roman: Sarsıntı

Salı, Kasım 06, 2018
Barış İnce, büyük beğeni toplayan romanı Çelişki’den sonra okurlarını her anlamda “sarsacak” bir romanla karşımızda. “İsimsiz” bir adadaki esrarengiz cinayetler, ada halkını avucuna almış, mafyalaşmış bir tarikat, bir masa etrafında toplanıp hem kaybolan arkadaşlarının hatırasıyla hem de dostlukları ve aşklarıyla hesaplaşan üç arkadaş ve tüm gizemlere ışık tutacak sahipsiz bir günlük…

"Sustunuz… Uzunca bir süre sustunuz. Niye böylesiniz? Böylesiniz işte. Sevdiğini hiç bağıra çağıra söyleyememişler gibisiniz. Haksızlık görünce dili tutulmuşlar gibi… Suskun. Bedeni huzurda namaza durmuş, kafası başka yerde münafıklar gibisiniz. Verdiğiniz sözleri yutmuş, ettiğiniz yeminleri bozmuşsunuz. Duyulmasından korkmuşsunuz. Olduğunuzdan cesur davranıp zayıflığınızı saklamışsınız. Sesinizin çok çıktığı anlarda boyun eğmişsiniz sanki... Âciz. Keşke söylemeyi değil duymayı öğrenseydiniz..."

Sarsıntı, yalnızca bugüne değil Türkiye’nin tüm zamanlarına, artık katran bağlamış acı gerçeklerine dair, ustaca yazılmış bir roman.

"Sarsıntı, toplumsal çürümüşlüğün, bozulmanın, düşkünlüğün tüm sınıflara, kesimlere sirayet etmesi halinin abartısız günlüğü. Rahat, taze, genç bir dille, 90 dakikalık bir film izleme ya da meyhanede içme süresinde, memleketimin bir adasından insan manzaraları sunuyor."  Haydar Ergülen

BARIŞ İNCE, 1982’de İzmir’de doğdu. İlköğrenimini İzmir Mustafa Reşit Paşa İlköğretim Okulu’nda, ortaöğrenimini İzmir Karşıyaka Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi’nde İngilizce İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. Uluslararası ekonomi dergisi BusinessWeek dergisinde muhabirliğe başladı. 2007’de BirGün gazetesinde editör olarak işe başladı. Bu gazetede haber müdürlüğü, yazıişleri müdürlüğü gibi görevlerde bulundu. 2013’te Çağdaş Gazeteciler Derneği, 2014’te ise Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından Yılın Başarılı Gazetecisi Ödülü’ne layık görüldü. Yedi Yetmiş çocuk edebiyat dergisini çıkardı. Neye Göre adlı bir tiyatro oyunu bulunmaktadır. Bavul Dergi’de öykü ve denemeleri, BirGün gazetesinde makaleleri yayımlanmaktadır. İlk romanı Çelişki 2017 yılında çıktı. 

Sarsıntı / Barış İnce 
Sayfa sayısı: 120
Fiyatı: 15 TL
Yayın tarihi: 6 Kasım 2018


Latife Tekin’den dokuz yıllık bir aradan sonra iki roman : “Manves City” ve “Sürüklenme”

Salı, Kasım 06, 2018
Latife Tekin dokuz yıllık bir aradan sonra birbirine el uzatan iki romanla okuyucunun karşısına çıkıyor. Türkçenin en önemli yazarlarından Latife Tekin, Manves City ve Sürüklenme’yle yaşadığımız acımasız ve hoyrat günlere ayna tutuyor.

“…bizim gelincik tarlamız da bir dahaki bahara yok, Manves almış orayı da, üst yamacından çevirmeye başlamışlar bile, telefon fabrikası kuracaklarmış, Erice’nin yoksulu, sahipsizi bol nasıl olsa, işçi bulmaktan yana sıkıntı çekmiyorlar.”

Manves City, Türkiye’nin büyük şirketlere teslim olan bir beldesinde, Erice’de yaşananları gözler önüne seriyor. Yıllar sonra hapisten çıkıp memleketine dönen Ersel, dev üretim tesislerinin ve fabrikaların ele geçirdiği bir Erice’yle karşılaşır. Yuvası dağılmış olan Ersel kayıplara karışan üvey kızının peşine düşer. Bu dokunaklı yolculuğunda, yerel bir gazetede yazılarıyla halkın sesi olan çocukluk arkadaşı Nergis, ona eşlik edecektir. 

Manves City, yoksullaşan insanların, yok edilen doğanın, katledilen kadınların, kirlenen derelerin, acımasız holdinglerin, günümüz Türkiye’sinin romanı. Latife Tekin, Manves City'de yepyeni, duru bir dille işsizleri, yoksulları, ağaçları, çocukları; bu büyük yıkıma direnenleri yazıyor.

Manves City’yle birbirine el uzatan Sürüklenme, süregelen toptan yıkıma karşı yeni mücadele yollarının, çaresiz yetişkinlerin, sahipsiz, yoksul, yalnızlaştırılmış gençliğin ve onların yeni bir hayat kurma, sürüklenirken tutunma çabalarının romanı.

Sürüklenme’nin isimsiz anlatıcısı görünüşte sivil toplum örgütü gibi işleyen bir oluşumun destekçisidir. Bir yolculuk dönüşü, önce uçakta karşılaştığı tekinsiz bir kişinin, sonra bir kâhini andıran karizmatik taksicinin, hatta gökyüzü ve yeryüzündeki tarifsiz güçlerin tesiri altında sürüklenip durur. Örgüte kaynak temin etmek için Türkiye’deki büyük şirketlerin yuttuğu beldelerde ve Rusya'dan İngiltere'ye, Yunanistan'dan Almanya'ya yolculuk eden anlatıcı, bir taraftan örgütün kuruluş amacı konusunda, lideriyle derin bir hesaplaşma içine girer. Öte yandan da kimsesiz, ayrıksı ve ele gelmez gençlere sahip çıkarak kendi hayatına anlam vermeye, yaşadığı derin hüsranı ve zamanımıza has yersiz yurtsuzluk hissini, sevgi açlığını tedavi etmeye çalışmaktadır. 

Latife Tekin’in Manves City ve Sürüklenme’yle birlikte  Sevgili Arsız Ölüm, Berci Kristin Çöp Masalları, Gece Dersleri, Buzdan Kılıçlar adlı en sevilen eserleri de Can Yayınları etiketiyle okurlarla  buluşuyor. 

LATİFE TEKİN, 1957’de Kayseri’de doğdu. Dokuz yaşında ailesiyle İstanbul’a geldi. İlk kitabı Sevgili Arsız Ölüm 1983’te çıktı. Ardından Berci Kristin Çöp Masalları (1984), Gece Dersleri (1986), Buzdan Kılıçlar 1989, Aşk İşaretleri (1995), Ormanda Ölüm Yokmuş (2001), Sedat Simavi Ödülü’nü kazandığı Unutma Bahçesi (2004), Muniar (2006) adlı romanları ve 2009’da Rüyalar ve Uyanışlar Defteri yayımlandı. Türkçenin yarına kalacak büyülü mirası olarak nitelenen romanları İngilizce, Fransızca, Almaca, İtalyanca, Japonca, Felemenkçe ve Farsça başta olmak üzere pek çok dile çevrildi. 

MANVES CITY
Sayfa sayısı: 149 
Fiyatı: 18 TL
Yayın tarihi: 6 Kasım 2018

SÜRÜKLENME
Sayfa sayısı: 189 
Fiyatı: 20 TL
Yayın tarihi: 6 Kasım 2018

Bohemian Rhapsody : Kraliçenin Silüeti

Cumartesi, Kasım 03, 2018
Queen dendiği zaman kan akışı hızlanan bir kuşak var geride. Otuzlarının sonu kırklarının başında olan bir kitleyi daha yapım aşamasında heyecanlandıran bir film olarak gündeme bomba gibi düşmüştü Queen biyografisi “Bohemian Rhapsody”. Yönetmen koltuğunda Bryan Singer’ın olması güven veriyordu. Uzun yıllardır düşünülen bir projeydi. GK Films’in 2015 yılının sonlarında senarist Anthony McCarten ile “Bohemian Rhapsody” filminin senaryosunu yazmak üzere anlaştıklarını açıklamasıyla resmileşti 20th Century Fox, New Regency ve GK Films'in yapımcılığını üstlendiği filmin çekimlerine 2017 yılının başında başlandığının açıklanmasıyla da heyecan dolu bir bekleyiş ve geri sayım başladı. Lakin o heyecan fazla sürmedi. Filmin yarısında Freddie Mercury’nin öleceği bir senaryo üzerinde çalışıldığı duyuldu ilkin. Sonra Sacha Baron Cohen projeden çekildi. Rami Malek’in rolü üstlenmesiyle ortalık duruldu demeye çalışılsa da çekimlerde sürekli sorunlar yaşandığına dair söylentiler sızdı. Singer’ın sürekli çekimleri ertelemesinin sonu da kovulmasıyla sonuçlandı. Stüdyonun açıklamasıyla koltuğu devralan Dexter Fletcher filmi tamamlayabildi. 25 Aralık’ta gösterime gireceği duyurulan filmin serüveni iki yıl içinde sorun üretim merkezine dönüşünce stüdyonun adeta artık gösterelim de kurtulalım düsturuyla vizyon tarihini 2 Kasım’a çekmesi heyecanın tortusunu bırakmıştı geriye. O tortu gelen ilk yorumlarla daha da azaldı. Yerden yere vuran sinema eleştirmenleri sürpriz olmadı ama LGBTİ topluluklarının memnuniyetsizliği iyice azalttı beklentiyi. 2 Kasım günü erkenden kalkıp ilk seansa koşarken bunları düşünmemek elde değildi. Yazıya da böyle bir girizgahla başlamalıydı. Çünkü filmi başka türlü değerlendirmek mümkün değildi.

Fragmanları ile gaza getiren ve beklentileri yükseltme çağrısı yapan bir filmdi her şeye rağmen Bohemian Rhapsody. En azından salon şarkılarla inleyecekti o kesindi. Rami Malek de Freddie Mercury olmuştu. Olduğuna inandırmıştı kısacık fragmanda bizi. Geriye bir tek şey kalıyordu. Dört başı mamur bir senaryo ve bir efsanenin dipnotları… Bunların ortada olmadığını anlamak da ilk yarım saatte mümkün. Efsanevi Live aid günü ile açılışını yapan filmin hemen geriye dönmesi daha ilk adımda her şeyin o performansa formüle edildiğini gösteriyor. Freddie Mercury’nin hikayesi de neredeyse hiç değinmediği, öldüler dediği ailesiyle başlıyor. Farrokh Bulsara ile tanışıyoruz önce. Dönüşüm hikayesi izleyeceğimizi sanıyoruz ama nafile. Babasının slogan sözleriyle verdiği öğütle kaçıyor iştah. Sonrası da çorap söküğü gibi geliyor. Malek ne kadar çabalasa da ortada bir karakter yok. Tabuları yıkan bir adamın öyküsü yansımıyor perdeye. Gruba katılma aşamasından ilişkisine kadar her şey fazlasıyla klişe ve kolay. Bu kadar formüle olması da doğal olarak yapaylığı getiriyor. Bunca yapaylık arasında her şeyi özet geçerken öykünün ruhunu ıskalıyor Bohemian Rhapsody. Bu kadar iyilik güzellik ve normallik arasında bir iki sahne ön plana çıkıyor ve yarı oluyor. Daha filmin ortasında “olmamış be” dökülüyor izleyicinin dudaklarından. 

Bohemian Rhapsody daha yapım aşamasında kaybetmiş bir proje belli ki. Gişeye herkesi çekebilmek için cinsellik dozu azaltılmış. Ver coşkuyu moduyla süslemeler yapılmış. Tamamen Amerikan izleyicisini tavlamak üzere atılmış tüm adımlar. Muhafazakar kanadı memnun etmek için çaba gösterilmiş. Bir kamyoncu görünce, tipik bir texas erkeği görünce eşcinsel olmaya karar veriyor Freddie. Sonra çılgın partilerle kayboluyor, yalnız kalıyor güya. Eşcinselliği eğilimi değil de sanki boşluktan oluşmuş bir şey gibi gösteriliyor. Filmin Mercury’nin onca tabuyu yıkan karakterine karşı eğik ve oynak duruşu saygısızlıktan öteye geçmiyor. AIDS oluşunun bile bir önemi yok neredeyse. Önemsiz bir soğuk algınlığı gibi işlenip geçiyor. Tüm bunlara ek olarak özellikle bir iki sahne var ki akıllara ziyan. Yapaylık fışkıran diyaloglarla süslü sloganlar ve süper kahraman filmlerinde gördüğümüz o toplu heyecan alkış tufanı gibi saçmalıklar görmek mümkün.

Singer nerede bıraktı acaba, Fletcher nerden devraldı da tamamlanabildi diye soracak bir şey de yok filmde. Onca süresine rağmen Queen’e dair hiçbir şey görememek, kısa özetle geçiştirilmesine seyirci kalmak üzüyor. Tek dişe dokunur sahnenin finalde birebir yeniden yaratılan live aid performansı oluşu en azından koltuklardan mutlu kalkabilmeyi sağlıyor. Uzun tutulmasa o da olmayacak esasen. Sonuç olarak ortada efsanevi bir grubun biyografisi yerine silüeti var.

Filmi en eğlenceli sahnesi üzerinden okumak mümkün aslında… Bildik formatın dışında bir şarkının yayımlanması için yapılan konuşma… Hem uzun hem de operalı, sözleri anlamsız bir şarkının albümün ilk single olmasını istemiyor yapımcı. Grubun ve menajerin tüm itirazları risk almak ve bildik formatın dışına çıkmak üzerine söylemler. Söz konusu şarkı Bohemian Rhapsody her şeye rağmen hit oluyor. 31 Ekim 1975’te yayımlanan single’dan 43 yıl sonra aynı adlı filminse risk almaktan kaçınarak bildik formatla muhafazakarlık sosuna bulanıp karşımıza çıkması her şeyi anlatıyor. Sahi başka söze gerek var mı?

Dehşet Yolcuları ve Büyücü

Perşembe, Ekim 18, 2018
Rivayete göre, William Friedkin bir gün Henri-Georges Clouzot’a,  sinemaya uyarladığı (Georges Arnaud’dan ) Le salaire de la peur’u yeniden çekmek arzusunu açar. Clouzot ise Friedkin’e bunun saçma bir fikir olduğunu söyler. Bunun üzerine Friedkin de “zaten onun çektiği kadar iyi bir film istese de çekemeyeceğini, endişe etmemesini” dile getirir. Nitekim Friedkin kendi yeniden çevrimi ya da kendi edebiyat uyarlaması ile kendi kendini doğrular. 

Sinemada Edebiyat uyarlamalarına ve yeniden çevrimlere özel bir ilgim var, yeniden çevrimi ya da uyarlaması olarak değil de yeniden yorumlanması olarak görürüm. En kötü uyarlamalarda ya da yeniden çevrimlerde dahi başka bir tat yeniden yakalamak her zaman mümkün ve elbette her sinemasever için kaçınılmaz olan, suretler ve asılları karşılaştırmak olacaktır.

Bugün ki konumuz, Henri-Georges Clouzot’ın sinemaya 1953 yılında uyarladığı Georges Arnaud romanı (İngilizce adıyla The Wages of Fear) Le salaire de la peur ve William Friedkin’in 1977 yılında yeniden yorumladığı Sorcerer… Tabi bu noktada Sorcerer’i bir yeniden çevrim olarak görmekle edebiyat uyarlaması olarak görmek izleyicinin inisiyatifinde. Yazarınız, romanı okumadığı için yeniden çevrim statüsüne almayı tercih ediyor ve aynı zamanda Clouzot’un uyarlaması ile ilgili yorumu da sinema eseri üzerinden olacak. 

İki filmi karşı karşıya getirmeden önce,  Friedkin’in neden Sorcerer ( büyücü/sihirbaz) gibi bir isim seçtiğini de merak konusu.  Hikâyenin karakterlerine ithafen mi emin değilim, o zorlu yolculuğu tabiatın da zorlayıcı koşulları karşısında ancak büyücüler tamamlayabilirdi belki ama belki de daha çok ustasına, Clouzot’a ithafen seçti bu ismi, zira Le salaire de la peur gibi bir film ancak bir sihirbazın/büyücünün elinden çıkabilirdi,  bir sinema sihirbazından…  Nitekim de Friedkin’in filmi kendi içinde iyi bir film olmasına rağmen Clouzot’un filminin seyirci üzerindeki büyüleyici, hipnotize edici gücünü yakalayamıyor. 


İki film (uyarlama) arasında küçük/büyük farklar var, yönetmenlerin mekân tercihleri, final tercihleri, hikâyeye başlangıç tercihleri izleyici için de farklı tatlar barındırıyor.  Bir ara not olarak; Georges Arnaud’ın hikâyesi ile de tanışmak gerek diyelim bu arada.  Ortak olan ise hikâyenin 4 karakterinin bir araya geldikleri (buluştukları) kasabanın oraya adım atan herkesi kendine hapsetmesi. Her iki filmde de ifade edildiği gibi oraya gelmek çok kolay ama ayrılmak neredeyse imkânsız. Herkesin çok fakir olduğu, kolayca gelebildikleri bu yerden gitmek için çok paraya ihtiyaç duydukları, iş bulamayıp para kazanamadıkları, şanslıysalar da hayati risk altında bir petrol rafinerisinde çalışmaktan başka alternatiflerinin olmadığı bir yer. 2,5 saatlik filmin sıkıcı olarak tabir edilebilecek giriş bölümünde bu kasabayı ve bu kasabada mecburen yaşayan insanları tanıyoruz. Filmin bu kısmı o kadar sıkıcı ki kasabada yaşayan herkes kadar biz de sıkılıyor, çaresiz kalıyor o yerden kaçmanın yollarını düşünmeye başlıyoruz. Esasında sıkıcı dediğimiz bu sürede sıkıldığımızı zannederken hikâyedeki herkes gibi bu yere hapsoluyoruz. Bu kasabada yaşamak ve o yaşamı izlemek o kadar sıkıcı ki nitrogliserin yüklü bir kamyonla dağ tepe aşmaya ya da tropik ormanlarda, asma köprülerde, fırtınada, ne pahasına olursa olsun o kasabadan gözümüzü karartıp kaçmaya hazır hale geliyoruz. Çünkü para kazanamadığınız, iş bulamadığınız, kazandığınız paranın ancak günü kurtarmanıza yettiği bu yerden elini kolunu sallayarak gitmek çok maliyetli ve zaten gerekli parayı da kazanamıyorsunuz. Her iki filmde de durum bu. Giriş bölümü farkı, Friedkin 4 karakterinin kasabaya gelmeden önceki hayatlarına göz atmamızı ve ne sebeple buraya geldiklerini görmemizi arzu etmiş, Clouzot ise direkt kasabaya çoktan gelmiş karakterlerimiz kasabadaki çaresizlikleri ile tanımamızı istiyor. Bu fark önemli mi? Sanırım değil ancak Clouzot’un hikâyesinin finali hikâyenin kendisi ile bir bütünlük oluştururken film bittiğinde çeşitli atasözleri mırıldanmamıza, felsefeler yapmamıza, filmin bütününü yeniden hatırlamamıza, içimizin yanmasına vesile olurken, Friedkin’in finali (esasında o da giriş ile bütünlük haline) pek de derin bir etki yaratmıyor.  Yaratmadığı gibi eden bulur dedirtmesi bile olası hatta hikâyenin en başına dönüp herkes için de bu cümleyi sarf etmek gayet makul görünüyor, belki de bu yüzden Friedkin’in yorumunda karakterlerle pek özdeşleşemiyor, hikâyeye o kadar da dâhil olamıyor hatta nitrogliserin yüklü kamyonlara o kadar da hapsolamıyoruz.  


Kasaba ahalisi ile birlikte ortalama 45 dakikalık mahkûmiyetimizin ardından başlayan gerilim sürecini nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum. Friedkin’in Sorcerer’i için böyle derin bir gerilimden söz edemesem de Clouzot’un Le salaire de la peur’u için söylenecek tek şey (bir klişe olarak) anlatılmaz yaşanır olabilir. Peter Pan’in; “ölmek müthiş bir macera olacak” sözünü anımsatırcasına, biz de hikâyenin karakterleri de ölümcül bir maceraya aynı cüssede esir oluyoruz. Birinde ağaç, diğerinde kaya olarak karşımıza çıkan engellerle nitrogliserinin patlayıcı gücüne tanıklık ederken aynı zamanda bu yolculuğa cesaret eder miydik kendimizi sorguluyoruz.  Yanı sıra Sorcerer’in asma köprüsü mü daha ürkütücü, Le Salaire de la Peur’un yol kenarındaki ahşap manevra alanı mı? Tam da bu noktada hangi yönetmenin daha büyücü olduğu ortaya çıkıyor sanırım. Asma köprü sahnesini kişisel olarak abartılı ve olasılıklar dışı bulurken, o sallantıya hangi nitrogliserin (filmden edindiğimiz bilgiye göre) dayanır, hangi çürük asma köprü o kamyonu taşır diye sormaktan kendimi alamıyorum.  Ahşap manevra alanı ise fazlasıyla korkutucu ve gerçekçi… Her iki sahneyi yönetmenlerin büyüleri ekseninde karşılaştırırsam Clouzot’un çekim açılarıyla izleyiciyi neredeyse tekerleklerin altına çektiğini, uçurumdan attığını söyleyebilirim. Friedkin ise göz gözü görmez fırtınada karakterler ve izleyici arasına da göz gözü görmezlik hali örüyor ve izleyiciyi o dehşet anlarının epeyce dışında, ötesinde tutuyor. Le salaire de la peur olmasaydı (ki yazarınızın kişisel tüm zamanlar listesinin ilk 5 filminden biridir) Sorcerer daha büyük bir etki yaratabilir, göz doldurabilirdi ancak öncesindeki o kadar iyi ki, Sorcerer kendi içinde iyi bir film olmak sınırını aşamıyor.

Son tahlilde Dehşet Yolcuları’nın bir Büyücü gibi ince hesaplar yaparak tabiatın engelleyici gücüne direndikleri bu biri az güzel, diğeri çok güzel, hem aynı hem ayrı iki filmi peş peşe de izleyebilirsiniz, aynı dehşetin farklı tatları… 

Dehşetli seyirler 


Alakarga’dan Ekim Yenileri

Salı, Ekim 16, 2018
Alakarga Kitap Ekim ayını iki kitapla karşılıyor. “Vertigo” ile tanıdığımız efsanevi Boileau-Narcejac ikilisinin iki kez sinemaya uyarlanmış edebi-polisiyesi “Şeytanca - Artık Orada Olmayan Kadın” ayın merakla okunacak kitaplarından biri olacak. Mireille Calmel’in gerçeklere bağlı kalarak kaleme aldığı “Sade'ın Karısı”da ilgi çekici bir anlatı olarak 22 Ekim’de raflarda yerini alıyor…


Şeytanca - Artık Orada Olmayan Kadın / Boileau-Narcejac
“Ay ışığında çatılarda falan koşmuyordum, o kadar da değil. Sadece uyurken konuşur, jestler yapardım… Bazen kalkardım ve koridorda ya da başka bir odada uyanırdım. Nerede olduğumu bilmezdim.”

Efsanevi Boileau-Narcejac ikilisinin unutulmaz polisiyelerini yayınlamayı sürdürüyoruz. Romanın ana kahramanı Ravinel, çevresinden ve dünyanın gerçekliğinden kopmuştur, sevgilisiyle birlikte sahil kasabalarına kaçmanın hayali içindedir. Ama romanın daha ilk satırlarında kente öyle bir sis çöker ki, dünya onun için tanınmaz hale gelir. Bir solukta okuyacağınız, gerçek bir edebi-polisiye.
Çevirmen: Ece Yücel, 184 Sayfa, 24 TL


Sade'ın Karısı / Mireille Calmel 
“Her şeye cesareti olan ben, yanınıza gelmeye cüret edemedim. Cesaretim yoktu. Hayır, gülmeyin buna. Korku, arzuya ve aşktan daha fazlasına aittir. Korktum madam. Olduğum kişiyi açık edip sizi kaybetmekten korktum.”

Mireille Calmel, Sade’ın yaşadığı döneme, o dönemin kişilerine ve özellikle söylemine sadık kalarak, yani “büyük oranda gerçeklere sadık kalarak” kaleme aldığı bu güzel anlatıyla masumiyetin kaybedilişine, kutsal evlilik ahlakının sorgulanmasına girişiyor. Sade’ın Karısı, başından geçen ve onun kocasına, ailesine, krallık çevrelerine bakışını tümden değiştiren müthiş bir aşk oyununu anlatıyor bize. Son derece ahlaksız ve çekici bir kitap.
Çevirmen: Sanem Işıl Altuğ, 200 sayfa, 25 TL


Sel Yayıncılık'tan Ekim Yenileri

Cuma, Ekim 05, 2018
Sel Yayıncılık Ekim ayını altı kitapla karşılıyor. Bu ay adeta ustalar şenliği var. Ayın güzellikleri Eduardo Galeano’nun “Yürüyen Kelimeler”i, Elias Canetti’nin “Kurtarılmış Dil - Bir Gençliğin Öyküsü” ve Robert Musil’in “Aptallık Üzerine”si… M. Özgür Mutlu’nun üçüncü öykü toplamı “Dünyanın Çivisi” ve Henri Lefebvre’nin “Diyalektik Materyalizm”i de ayın gözden kaçmaması gereken kitaplarından… Sel Yayınları’nın geçen ay başlayan dizisi “Giriş Kitapları” da Chris Brazier’in “Dünya Tarihi” ile sürüyor… Altı kitapta raflarda…


Aptallık Üzerine * Robert Musil
Aptallığı aptallık yapan nedir?
Modern edebiyatın büyük yazarlarından Robert Musil’e göre aptallık zekâ eksikliği değil, daha çok duygu hatasıdır, üstelik tam olarak kavranması imkânsızdır. Bazen deha ve aptallık öylesine iç içe geçer ki, onları birbirinden ayırmak mümkün olmaz. Üstelik onun üzerine konuşmak başlı başına bir paradoksa neden olur: Aptallık üzerine konuşan biri aptal olmadığını varsayar, böylece kendisini zeki saydığını göstermiş olur, oysa bu da aleni bir aptallık işaretidir. Elbette bir de kitlelerin ve kalabalıkların engellenemez aptallığı söz konusudur. Aptallık, insanlık durumunun bir nevi mütemmim cüzüdür.

Alman faşizmi gücünün doruğundayken gerçekleştirdiği bu ünlü konuşmasında Musil, benzersiz üslubu ve kusursuz hümoruyla, kendini de temize çekmeden her tür aptallığı ciddiyetle ti’ye alıyordu. Aptallık Üzerine, Nazilerin nefret ettiği ve kitaplarını yasaklattığı Musil’in en sert, aynı zamanda en eğlenceli metinlerinden biri.

“Gerçek kara mizah, ruhban sınıfını hedef alırken komünistleri de tedirgin etmeli, aptallığı yargılarken bunun içine yazarı da almalıdır.”
Özgün Adı: Über die Dummheit * Türkçesi: Ersan Üldes, Amy Spangler * Deneme *  88 sayfa * 14 TL


Diyalektik Materyalizm * Henri Lefebvre
20. yüzyılın önemli Marksist düşünürlerinden Henri Lefebvre, praksisi diyalektik materyalizmin çıkış ve varış noktası olarak tanımlar: Diyalektik materyalizmin amacı, praksisi berrak bir ifadeye kavuşturmak ve mevcut praksisi bilinçli, tutarlı ve özgür bir toplumsal pratiğe dönüştürmektir. Diyalektik materyalizm bir dogma değil, araştırma ve eylem aracıdır; varlığı ve bilinci tanımlamaz, konumlandırır. Dolayısıyla, onu hakikati anlamanın temel yöntemi olarak kullanan Marksizm de yalnızca siyasal iktisatla ilgilenen bir tür ekonomizm değildir; “olası bireyselliklerin sınırsız çeşitliliği arasında serpilen” bütünlüklü insanlığın özgür toplumunu, komünizmi yaratmak için kullanılacak bir kılavuzdur.

Diyalektik Materyalizm formel mantığı aşan ama idealizme saplanan Hegelci diyalektiğin Marksist bir eleştirisi olduğu kadar, Marksizmi bir doğa felsefesine dönüştürerek dogmatikleştirmeyi hedefleyen “kurumsal Marksizme” karşı da teorik bir saldırı...

“Yaşamın anlamı, insan potansiyellerinin tam anlamıyla gelişmesinde yatar. Bu olanağı sınırlayan ve felç eden şey doğa değil, toplumsal ilişkilerin sınıfsal karakteridir.”
Özgün Adı: Le Matérialisme Dialectique * Türkçesi: Barış Yıldırım * DüşünSel * 116 sayfa * 16 TL


Dünyanın Çivisi * M. Özgür Mutlu
Pas tutmuş bir çocuk parkı, yarım kalmış bir duvar yazısı ardında nasıl bir gerçeklik saklar? Bir uzvun hikâyesi, Türkiye toplumsal tarihine ışık tutabilir mi? Bir sırrı taşımanın omuzlara bindirdiği yük, bir kaplumbağanın çatlak kabuğundan nasıl sızar?

Dünyanın Çivisi, okuru gerçekle hayalgücünün karışıp birbiriyle bütünleştiği büyülü bir yolculuğa davet ederken hayali bariyerlerle beton duvarların, iradenin kısıtlarıyla somut engellerin, hayali kahramanlarla sıradan insanların, dünyanın mührüyle şehrin çöpünün iç içe geçtiği bir evren kuruyor.
M. Özgür Mutlu üçüncü öykü kitabında bir yandan ‘50 öykücülerinin izini sürüp gerçek ile fantasma arasındaki açı farkını kapatırken, diğer yandan toplumcu gerçekçi öykücülüğün çağdaş örneklerini sunuyor.

Elindeki çekici sımsıkı tutan okurlara: Dünyanın Çivisi.
Öykü * 95 sayfa * 14 TL


Dünya Tarihi * Chris Brazier
Dünya Tarihi, sudan karaya çıkan ilk canlılardan insanlığın yeryüzünün dört bir yanına yayılışına, yazının keşfinden dinlerin doğuşuna, demokrasinin ortaya çıkışından savaş ve hastalıklara, Rönesans’tan sömürgeciliğe, Büyük Buhran’dan 11 Eylül’e kadar evrensel tarihimizin en önemli satır başlarını ustalıkla ele alıyor. İnsanlığın en büyük başarılarını ve en korkunç felaketlerini aktarırken, aynı zamanda dünyanın dört bir yanında eşitsizliğin nasıl inşa edildiğini de gözler önüne seriyor.

Yaşadığımız yüzyıla dair öngörüler oluşturacak bir çerçeve de sunan Dünya Tarihi, insanlığın milyonlarca yıllık tarihini deneyimli bir uzun mesafe koşucusuyla birlikte nefesi kesilmeden kat etmek isteyen ve kuru bir tarihsel aktarımdan fazlasını talep edenler için biçilmiş kaftan.
Özgün Adı: The No-Nonsense Guide to World History * Türkçesi: Kübra Kelebekoğlu * Giriş Kitapları * 192 sayfa * 18 TL


Kurtarılmış Dil - Bir Gençliğin Öyküsü * Elias Canetti
Elias Canetti, dil ve edebiyatla kurduğu organik ilişkinin temellerinin izini sürdüğü otobiyografik üçlemesinin ilk kitabı Kurtarılmış Dil’de, Balkan savaşlarının çetrefil dönemlerinde ayakta kalma mücadelesi verirken çok kültürlülüğün ve çok dilliliğin zenginleştirici atmosferinin yanı sıra, göçler ve yitimlerle tarazlanan çocukluk ve ilkgençlik dönemini tüm doğallığıyla, sözünü sakınmadan aktarıyor. Rusçuk, Viyana, Zürich, Manchester gibi Avrupa’nın birbirinden farklı şehirlerinde atlatmaya çalıştığı travmaları ve entelektüel edimlerin peşinde farkına varmaksızın verdiği kendini gerçekleştirme mücadelesini, derin bir edebi perspektif ve içe bakışla kaleme alıyor.

Çağdaş Alman edebiyatının yetkin kaleminin kişiliğine yön veren en derin anılara, edebi dehasının ve yazın yeteneğinin keşfini sağlayan ilk deneyimlere okuru ortak eden coşkulu bir dertleşme...
Özgün Adı: Die gerettete Zunge: Geschichte einer Jugend * Türkçesi: Şemsa Yeğin * Deneme * 344 sayfa, 32 TL


Yürüyen Kelimeler * Eduardo Galeano
Zamanın ve mekânın içinden devşirilmiş, Latin Amerika’nın bilinç örgüsünü oluşturan düşler, efsaneler ve anekdotlarla örülü Yürüyen Kelimeler, Eduardo Galeano tarafından yaratılan dünyaya sayısız pencere açan bir yol haritası.

Sözlü tarih geleneğini takip eden Galeano, poetik ve politik sesiyle Latin Amerika’nın kolektif deneyiminde yatan özgürlük ruhunu körüklüyor. Kıtanın kültürel belleğinden beslenen usta kalem, mitolojiye ve kutsal değerlere temas ederek, sıradanlıkla olağandışılık, insanlarla hayvanlar, gökyüzüyle yeryüzü, yaşamla ölüm, dile gelenle gelemeyen arasına çekilmiş bariyerleri kaldırıyor. Satırlardan süzülüp gelen bu şölen, hatta karnaval havası hayatı ve insanı bayağılaştıran her şeyin reddine dahil oluyor.

Kapağını kapattığınızda bile uzun süre sizi büyülemeye devam edecek çarpıcı bir eser…
Özgün Adı: Las Palabras Andantes * Türkçesi: Bülent Kale * Deneme * 320 sayfa, 30 TL


Nermin Yıldırım’ın Yeni Romanı “Misafir” Raflarda!

Cuma, Ekim 05, 2018
Edebiyatımızın çok okunan kalemlerinden Nermin Yıldırım, merakla beklenen yeni romanı Misafir’i 5 Ekim’den itibaren hep kitap logosuyla okurlarıyla paylaşıyor! Geniş bir okur kitlesinin severek takip ettiği Yıldırım; buruk, muzip ve her şeye rağmen ümit dolu bir hikâyeyi o derin anlatımıyla, incelikle, şefkatle dokuyor. 

Yeni romanı Misafir’i hep kitap aracılığıyla okurlarına ulaştıran Nermin Yıldırım bu kez, garip bir Ev’in; hemşirelerin “abla”, hastaların “misafir”, başhekimin “baba” diye adlandırıldığı, her geçen gün daha katı kurallarla yönetilen tuhaf ama bir yandan da çok tanıdık bir akıl hastanesinin kapılarını aralıyor. Biri Ev sahibi, diğeri misafir, biri genç, diğeri yaşlı, biri geçmişe, diğeri geleceğe bakan Esin ve Rikkat’ten hareketle, içeridekilerin ve dışarıdakilerin, tek tek çıldırmaktan vazgeçip topluca delirenlerin buruk, muzip ve her şeye rağmen ümit dolu hikâyesini anlatıyor. 

Nermin Yıldırım Misafir’de yetkin ve zengin diliyle, yakın geleceğe dair ürkütücü, tuhaf ama bir o kadar da tanıdık bir dünya yaratıyor. Baskıcı bir düzende, bir akıl hastanesinde kurduğu bu dünya, dış dünyanın hem bir parçası hem de ta kendisi gibi görünüyor. 

Misafir, normalini yitirmiş, çokça incinmiş, bolca incitmiş bir dünyada, kırılmış hayallerin, ertelenmiş sevgilerin, hakkıyla yaşanamamış ömürlerin ortasında, kendine sığınacak yer arayanların romanı... Yıldırım, sızının ve şifanın hikâyesini, o derin anlatımıyla, incelikle, şefkatle dokuyor. 

Sevilen yazar, daha önce beşinci romanı Dokunmadan’ı ve Unutma Beni Apartmanı ile Rüyalar Anlatılmaz romanlarının yeni basımlarını da hep kitap logosuyla okurlarına ulaştırdı. Yıldırım’ın Saklı Bahçeler Haritası adlı romanının yeni baskısı da ekim ayında hep kitap tarafından yayımlanacak.

“… yalnızlık, irili ufaklı bütün ihtimalleri sefil birer ümit ışığına çeviriyor.”

Nermin Yıldırım’ın altıncı romanı Misafir, hep kitap logosuyla 5 Ekim’de raflardaki yerini alacak.

NERMİN YILDIRIM HAKKINDA
Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Basın Yayın Bölümü’nden mezun oldu. Çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı. İlk romanı Unutma Beni Apartmanı 2011 senesinde (DK-hep kitap, 2017) yayımlandı. Onu Rüyalar Anlatılmaz (DK, 2012-hep kitap, 2017), Saklı Bahçeler Haritası (DK, 2013-hep kitap, 2017), Unutma Dersleri (DK, 2015) izledi. 2017’de hep kitap tarafından yayımlanan Dokunmadan adlı romanıyla Dünya Kitap 2017 Yılın Telif Kitabı Ödülü’ne layık görüldü. Son romanı Misafir 2018’de hep kitap tarafından yayımlandı. Romanları Sırpça, Bulgarca, Çince, Arapça, Lehçe, Azerice, Makedonca gibi dillere çevrilen Yıldırım, uluslararası yazar programlarına konuk olarak, 2013 kışını Köln Kültür Dairesi’nin davetiyle Köln’de, 2015 sonbaharını Şanghay Yazarlar Derneği’nin davetiyle Çin’in Şanghay kentinde geçirdi. Murathan Mungan’ın Kadınlar Arasında (Metis, 2014) adlı öykü seçkisi başta olmak üzere çok sayıda edebiyat seçkisinde yer aldı.

Misafir / Nermin Yıldırım
Yayın Tarihi:Ekim 2018
Roman-Yetişkin
Sayfa Sayısı: 332
Fiyatı: 32 TL


Süleyman Bulut’tan pek çoğunu ilk kez okuyacağınız yüzlerce Atatürk Öyküsü

Çarşamba, Eylül 26, 2018
Mustafa Kemal Atatürk’ü Çanakkale’de, Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta, Ankara’da, Sakarya’da, Büyük Taarruz’da, Cumhuriyet’i kurarken, devrimleri yürütürken gündelik hayatı içinde, incelikleri ve insani yönleriyle tanımak isteyenler için eşsiz bir okuma fırsatı.

Atatürk, soyadını nasıl aldı?.. 19 Mayıs nasıl gençlik bayramı oldu?.. Latife Hanım’a nasıl evlenme teklif etti?.. Sevdiği atıyla nasıl vedalaştı?.. Büyük Taarruz’a nasıl karar verildi?.. Cephane sandığında nasıl kitap taşıdı?.. Ünlü yazarımız Haldun Taner, Atatürk’ün gözlerine neden bakamadı?.. Hendese nasıl geometri oldu?.. Kadın öğretmenlerin ayrı oturtulmasına nasıl karşı çıktı?.. Köpeği Foks’la neler yaşadı?.. Neye “İkinci Sakarya Zaferim” dedi?.. Atatürk’e Mark Twain Ödülü neden verilmişti?.. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir,” sözünü nerede, ne zaman söyledi?..

Süleyman Bulut Atatürk’le ilgili birbirinden ilginç iki yüzü aşkın anıyı araştırdı, derledi, kendine özgün üslubuyla öyküleştirdi. Bugüne dek yüz binlerce okura ulaşmış Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler’in bu basımı, 70 yeni öykü de içeriyor.

SÜLEYMAN BULUT, 1954 yılında, Konya/Beyşehir, Tolca köyünde doğdu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. İktisat okurken, rakamlardan çok harfleri sevdiğini fark edince yazmaya başladı. İlk ürünleri olan radyo oyunları İstanbul Radyosu’nda yayınlandı. Derlemeler yaptı. Yıllardır çocuklar için yazdı. Şimdilerde büyümeye çalışıyor, yetişkinler için yazarak…

Büyük Atatürk’ten Küçük Öyküler Süleyman Bulut
Sayfa sayısı: 620 Sayfa
Fiyatı: 40 TL
Yayın tarihi: 25 Eylül 2018

Ece Erdoğuş Levi’nin Yeni Romanı “Her Şeyi Baştan Anlat” 28 Eylül’de raflarda!

Çarşamba, Eylül 26, 2018
Ece Erdoğuş Levi’nin kaleme aldığı yeni romanı Her Şeyi Baştan Anlat, çizdiği onlarca insan portresiyle okuru bambaşka diyarlara götürürken normal-anormal ayrımının da sınırlarında dolaşıyor. Her Şeyi Baştan Anlat, 28 Eylül’den itibaren hep kitap logosuyla raflarda!

Özlem 35 yaşında evli bir kadındır. Bir akşam ani bir kararla kocasını terk edip âşık olduğu adamın evine gider. Orada onu kötü bir sürpriz beklemektedir: Bir eş! Evine geri dönen Özlem’in gerçeklerle bağı kopmuştur artık. Geçirdiği sinir krizi sonrasında gözlerini bir akıl hastanesinde açar. Âşık olduğu adamın hayali sürekli yanındadır ve Özlem’le konuşmaktadır. 

Özlem’in akıl hastanesinde tanıştığı her hastanın farklı bir hikâyesi vardır. Kimi aklını rakamlarla bozmuş, kimi kavuşamadığı sevgilinin özlemiyle çıldırmış, kimi yangında yitirdiği çocuklarının acısıyla gerçeklik duygusunu yitirmiş bu insanlar Özlem’in dünyaya ve kendine bakışını değiştirebilecek midir? Özlem takıntı haline getirdiği adamdan kurtulup yepyeni bir yaşama yelken açma gücünü kendinde bulabilecek midir?
     
Her Şeyi Baştan Anlat, hep kitap logosuyla 28 Eylül’de raflardaki yerini alacak.

ECE ERDOĞUŞ LEVİ HAKKINDA
1982 yılında Bursa’da doğdu. Tiyatro bölümü mezunu, yüksek lisansını karşılaştırmalı edebiyat üzerine yaptı. Ortaoyuncular’da oyuncu ve yönetmen yardımcısı olarak çalıştı. İlk romanı Kolpa 2009 senesinde Doğan Kitap (2017, İletişim Yayınları) tarafından yayımlandı. Onu Bulgarca ve Makedoncaya çevrilen Yok Olma Kılavuzu (2011, Doğan Kitap), Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz? (2016, İletişim Yayınları) ve çocuklar için yazdığı Dünya İçin Bir Şans (2017, hep kitap) izledi.

Prof. Dr. Ali Budak, Roman, Kültür, Kimlik isimli kuramsal kitabında “Romanın Romanla Eleştirisi Yahut Parodik Bir Roman Denemesi: Tuhaf Hikâyeleri Sever misiniz?” makalesinde, Erdoğuş’un romanı üzerine kapsamlı bir inceleme yapmıştır.

Çeşitli antoloji, dergi ve eklerde öykü, makale, inceleme ve eleştiri yazıları yayımlanan Erdoğuş, İstanbul’da yaşıyor ve Masal Clara’nın annesi.

Her Şeyi Baştan Anlat / Ece Erdoğuş Levi
Hepkitap, 2018
Sayfa Sayısı: 323
Fiyatı: 24 TL

Bu Ülkeden Gitmek: Yeni Türkiye'nin göç iklimini buradakiler ve oradakiler anlatıyor

Çarşamba, Eylül 26, 2018
“Gurbetçi” ailesiyle birlikte 1980’li yıllarda “sıla”ya kesin dönüş yapan Zümrüt, otuz küsur sene sonra, 10 yaşındaki çocuğunu da yanına alarak Almanya’ya geri dönüyor. Türkiye’de sosyoekonomik açıdan dezavantajlı bir konumda olmayan Zümrüt’ü Almanya’da bekleyen hazır bir işi de yok. Peki o zaman neden gidiyor? Daha doğrusu, tıpkı Zümrüt gibi iyi eğitimli, yüksek vasıflara sahip, ekonomik açıdan toplumun geniş kesimlerine nazaran daha avantajlı sayabileceğimiz Türkiyeliler ülkeyi neden terk ediyorlar? 

Türkiye’de son yıllarda yaşanan göç hareketliliği öncekilerden biraz daha farklı görünüyor. Elinizdeki çalışmanın çıkış noktasını da işte bu yeni göç hareketliliğinin geçmişe kıyasla hangi açılardan farklı olduğu, kendini gitmek zorunda hisseden “huzursuz yurttaş”ların neden bu hisleri taşıdıkları ve hangi saiklerle harekete geçtikleri yönündeki sorular oluşturuyor. Amacımız, somut yaşamsal bir tehditle yüz yüze kalmamış olsa da Türkiye’den gitmek zorunda olduğunu hisseden kişilerin hikâyelerine kulak vermek.

Bu kitap, nedenler ve nasıllar hakkında; dolayısıyla son sözü söylemekten, genellemelere varmaktan imtina ettik. Çünkü asıl merakımız sayılar değil, hikâyelerdi. Burada yer verdiğimiz ve başka pek çok mecrada karşılaştığımız bireysel hikâyelerin, iyi eğitimli, donanımlı ve ülkenin gidişatından hoşnutsuz kesimde gitgide daha görünür hale gelen bu göç eğilimini anlamada istatistiklerden, grafiklerden daha faydalı olacağına inanıyoruz; zira bu ülkede “çoğunluk”tan farklı düşünen, hayatını evrensel değerler üzerine inşa etmek isteyen insanların kendilerini içinde buldukları sıkışmışlık, bunaltı, umutsuzluk gibi kanlı canlı duyguları anlamanın ve aktarmanın bize göre yegâne yolu bu. 

Yazarlar Hakkında:
Gözde Kazaz 1987 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Açık Radyo’da program yapımcısı, Agos gazetesinde editör ve muhabir olarak çalıştı. Gezi eylemlerine katılanlara yönelik polis şiddetini kayda geçiren, Polis Destan Yazdı Yazdı: Gezi’den Şiddet Tanıklıkları (İletişim Yayınları, 2015) adlı kitabın beş yazarından biridir. Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku programında yüksek lisans öğrenimine devam ediyor. Çınar’ın annesidir.

H. İlksen Mavituna 1986’da Samatya’da doğdu. İstanbul ve Galatasaray üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. 2005 yılından bu yana çeşitli kurumsal ve editoryal görevler üstlendiği  Açık Radyo'da günlük kültür ve sanat yayını Açık Dergi'yi hazırlamaktadır. Polis Destan Yazdı adlı kitabın yazarlarındandır ve siyaset, ekoloji ve fenomenoloji alanlarında yayınlanmış çevirileri bulunmaktadır. Üsküdar'da yaşıyor.

Bu Ülkeden Gitmek   
Alt başlık: Yeni Türkiye’nin göç iklimini buradakiler ve oradakiler anlatıyor
Yazarlar: Gözde Kazaz & H. İlksen Mavituna
Tür/konu: Araştırma - inceleme 
Metropolis Yayıncılık, 1. Basım, Eylül 2018
136 sayfa
20.00 TL


İspanyolcanın en heyecan verici yazarlarından Javier Marías’tan zeki ve tedirgin edici öyküler : Kötü Niyet Öyküleri

Çarşamba, Eylül 19, 2018
Kiralık katiller, hayaletler, akademisyenler, belalı çiftler, öldükten sonra geçmişin muhasebesini yapan ruhlar, porno oyuncuları, gizemli doktorlar, Elvis... 

El País gazetesi okurlarınca 2012’nin en iyi öykü kitabı seçilen Kötü Niyet Öyküleri, İspanya’nın önde gelen edebî kişiliklerinden Javier Marías’ın en kapsamlı öykü külliyatı.

“Herkesin kendi hayatı vardır, bir tanecik hayatı, kimse onun arzularına göre gerçekleştiğini görmekten vazgeçmeye razı olmaz, arzuları olmayanlar dışında, ki onlar aslında çoğunlukta. İnsanlar istediklerini söylerler, özveriden, vazgeçmekten, cömertlikten dem vururlar, hepsi yalandır, normali insanın doğal olarak başına geleni, giderek olup biteni, eline geçeni ya da kendisine verileni istediğine inanmasıdır, onlar öncesinde gerçek arzular olmamış da olsa.”

“Zekice ve tedirgin edici… Karakterler ve hikâyeler büyüleyici bir mozaik oluşturuyor.”
The Times

JAVIER MARÍAS, 1951 yılında Madrid’de doğdu. Franco karşıtı babası nedeniyle çocukluğunun bir bölümü Amerika’da geçti. Karasevdalılar, Acı Bir Başlangıç Bu, Beyaz Kalp, Yarınki Yüzün (^cilt), Yarın Savaşta Beni Düşün ve Yazınsal Yaşamlar gibi eserleri kaleme almasının yanı sıra Faulkner’a ve Nabakov’a saygı yapıtları bulunmaktadır. Oxford Üniversitesi’nde ve Madrid Comlutense Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapmıştır. Aldığı ödüller sırasıyla; 1997’de Dortmund’da Nelly Sachs Ödülü, 1998’de Madrid Özerk Yönetimi Ödülü, 200’de Torino’da Alessio Ödülleri ve Şili’de José Donoso Ödülü; 2010’da ABD’de The America Award; 2011’de Udine’de Nonino Ödülü ve Avusturya’da Avrupa Edebiyat Ödülü ve 2012’de Terenci Moix Ödülü’dür. Yazar aynı zamanda İspanya Kraliyet Dil Akademisi üyesidir. 

Kötü Niyet Öyküleri / Javier Marías
Çeviri: Neyyire Gül Işık
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 459 Sayfa
Fiyatı: 35,5 TL
Yayın tarihi: 18 Ekim 2018


Eileen Myles’tan şiirle hayatın birbirine karıştığı bir roman : Cehennem Bir Şairin Romanı

Salı, Eylül 18, 2018
Şair ve yazar Eileen Myles’ın, “İngilizce hocamın poposu öyle güzeldi ki,” cümlesiyle başlayıp, “İncelik sahibi olmayı sahiden öğrenebilirsin. Ve bu cennettir,” cümlesiyle noktalanan kitabı, okurların belleğinden uzun zaman silinmeyecek çarpıcı bir yapıt. Otobiyografik nitelikteki roman, punk akımının altın çağında New York’un bohem çevresinde genç bir kadın yazarın bir yandan cinselliğini, diğer yandan da yaratıcı gücünü keşfedişinin öyküsünü aktarıyor.

“İlk defa koruda durduğumda kendimi değiştirdim. Gömleğimi çıkardım ve hiç kimseye dönüştüm; isimsiz, cinsiyetsiz, yalnızca bir arazide bir köpekle etrafta gezinen bir canlı. Bana bunu sanat getirdi.”

Bir başka Amerikalı kadın şair Rae Armantrout’un, “Yaşam ile şiirin yekvücut olduğu, utanç ile ihtişamın bütünleştiği bir füg tınısı taşıyor,” dediği Cehennem, bize bir şairin nerelerden gelebileceğini gösteriyor; bunu yaparken de şiir ile romanın nasıl yoğrulabileceğinin mükemmel bir örneğini oluşturuyor.

EILEEN MYLES, 1949’da Massachusetts’in Cambridge kentinde işçi sınıfından bir ailede dünyaya geldi. Çağdaş edebiyatın bilgisi ve sezgileri en kapsamlı olan ve en huzursuz entelektüellerinden biri diye tanımlanan şair ve yazar Myles’ın yirmiden fazla şiir, roman, öykü, kurgu dışı kitabı, opera librettoları, oyunları ve performans metinleri var. Myles’ın ilk kitabı The Irony of the Leash (Tasmanın İronisi) 1978’de teksir makinesiyle basıldı. Yazar, ilk öykü derlemesi Chelsea Girls’de (Chelsea’li Kızlar) geleneksel noktalama ve büyük harf kurallarından vazgeçtiğini gösterdi. Sappho’s Boat (Sappho’nun Teknesi), Bread and Water (Ekmek ve Su), Cehennem (Bir Şairin Romanı) gibi romanlarının yanı sıra, Skies (Gökler), I Must Be Living Twice (İki Kez Yaşıyorum Sanki) adlı şiir kitapları var. Myles’ın yaşamıyla örtüşen bir şairi anlatan Cehennem (Bir Şairin Romanı), 2011 Lambda Lezbiyen Romanı dalında ödül aldı.

CEHENNEM
Yazar: Eileen Myles
Çeviri: Sedef İlgiç 
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 286 
Fiyatı: 24 TL
Yayın tarihi: 18 Eylül 2018


 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template