♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Sinema

Kitap Kritik

Dizi

Latest Updates

Jodi Picoult'tan Yeni Roman: Küçük Muazzam Şeyler!

Salı, Kasım 12, 2019
“Kız Kardeşim İçin”, “Cam Çocuk”, “Bir Daha Bak”, “Abra Kadabra”, “Ayrılık Vakti” ve “Ev Kuralları” gibi uluslararası çoksatan romanlarıyla tanıyıp sevdiğimiz Jodi Picoult’un kariyer romanına kavuşuyoruz. 2016 yılında yayımlanan “Small Great Things” kısa sürede övgülere boğulmuş ve New York Times çoksatanlar listesinde ilk sıraya çıkmıştı. “Küçük Muazzam Şeyler” adını alan roman Serpil Çağlayan çevirisi, Terapi kapak tasarımı ve April Yayıncılık etiketiyle 15 Kasım’da raflardaki yerini alacak. 

Picoult’nun merceğinde bu kez, insanlığın başlangıcından beri süregelen ve politik alanlarda yeniden yükselişe geçen ırkçılık konusu var. Empati Kraliçesi olarak adlandırılan, tüm dünyada 40'a yakın dilde milyonlarca okurla buluşan Jodi Picoult'nun her kitabını olduğu gibi “Küçük Muazzam Şeyler”i de merak ve heyecanla bekliyor ve herkese öneriyoruz. Mevcut romanların da yeni kapaklarıyla fuarda görücüye çıktığını belirtelim. “Ayrılık Vakti” ve “Ev Kuralları”nı bir kez daha önererek bültene pas atalım..

“Bazı şeyler yüzleşmekle değiştirilemeyebilir. Ama hiçbir şeyi yüzleşmeden değiştiremezsin.” 
James Baldwin

Kaideleri sorgulamak için kaç istisna gerekir?
Ayrıcalık, güç ve ırk üzerine bildiğiniz her şeyi unutun. 
Jodi Picoult, en can alıcı ikilemlere dair nefes kesen bir romanla karşınızda. 
Ruth Jefferson bulunduğu noktaya gelmek için çok çalıştı. Bir siyah olarak... 
Muazzam şeyler yapmasına izin verilmeyen bir toplumda küçük şeyleri muazzam şekilde yaptı. 
Yirmi yıldır kusursuz bir hemşire olarak doğumlara giriyor, annelere ve bebeklere yardım ediyor. 
Bugün karşısında beyazların üstünlüğüne inanan ve bebeklerine ancak kendilerinden birinin dokunmasına izin verecek Bauer ailesi var. 
Bebeğe dokunmamalı, kabul, ama yanlış giden bir şeyler olduğu ortada.
Ruth yıllarca öğrendiği her şeyi, ettiği yemini bir kenara bırakıp seyirci mi kalmalı, yoksa her şeyi göze alıp bu hasta bebeği hayata döndürmeye mi çalışmalı? 
Peki ya bu çabası kendi sonunun başlangıcı demekse... 
Jodi Picoult kariyerinin zirvesine yerleşen bir romanla okurlarına kavuşuyor. 

“Her sayfası tartışma yaratacak, kışkırtıcı bir roman.”  Booklist 

“Küçük Muazzam Şeyler, Picoult'nun şu ana kadar yazdığı en önemli roman. Okurlara meydan okuyor, ırk ve önyargının anlamını en baştan sorguluyor.” The Washington Post 

“Picoult günümüz uygarlıklarının nabzını tutuyor, baştan sona soluksuz okunacak bir romana imzasını atıyor.” San Francisco Book Review 

Küçük Muazzam Şeyler / Jodi Picoult
Orijinal Adı: Small Great Things
Çeviri: Serpil Çağlayan
Dünya Roman, April, Kasım, 2019
522 Sayfa
39 TL

Stefan Zweig’den Flaman bir şairin portresi : Makineleşmek istiyorum!

Salı, Kasım 12, 2019
Stefan Zweig’ın kaleminden modern zamanların, sanayi toplumunun, şehirleşmenin ve işçi sınıfının ruhunu mısralarında yakalamış Flaman bir şairin portresi.

Belçikalı ünlü şair Émile Verhaeren (1855-1916) şiirlerindeki yoğun imge dokusu ve tekniğin belirlediği modern çağı olumlayan tavrıyla Avrupa’nın Walt Whitman’ı olarak ün kazandı. Stefan Zweig onunla 1902 yazında Belçika’da tanıştı ve tanışır tanışmaz şaire dostluk besledi. Hakkındaki ilk denemesini 1904’te yazdı, ilerleyen yıllarda Verhaeren üzerine çalışmalarını sürdürdü. Verhaeren 1916’da talihsiz bir tren kazasında öldüğünde Birinci Dünya Savaşı iki yazarın yollarını çoktan ayırmıştı. Zweig, Verhaeren hakkındaki anılarını da derleyerek çalışmalarını yayımlamayı yeğledi.

 #yirminciyüzyıl #avrupalılık #edebiyatdostlukları #yaşamöyküsü #anı

Stefan Zweig’ın Can Yayınları’ndaki diğer kitapları: Dünün Dünyası, Amok Koşucusu, Yarının Tarihi, Lyon’da Düğün, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Günlükler, Satranç, Değişim Rüzgârı, Marie Antoinette, Sabırsız Yürek, Joseph Fouché, Rotterdamlı Erasmus, Balzac, Macellan, Hayatın Mucizeleri, Montaigne, Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castellio Calvin’e, Üç Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski, Mary Stuart, Şeytanla Savaş: Hölderlin, Kleist, Nietzsche, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu-Bir Kadının Hayatından 24 Saat, Kendi Hayatını Yazan Üç Yazar: Casanova, Stendhal, Tolstoy, O muydu?, Bir Kalbin Çöküşü,  Olağanüstü Bir Gece.

STEFAN ZWEIG, 1881’de Viyana’da doğdu. Avusturya, Fransa ve Almanya’da öğrenim gördü. Savaş karşıtı kişiliğiyle dikkat çekti. 1919-1934 yılları arasında Salzburg’da yaşadı, Nazilerin baskısı yüzünden Salzburg’u terk etmek zorunda kaldı. 1938’de İngiltere’ye, 1939’da New York’a gitti, birkaç ay sonra da Brezilya’ya yerleşti. Önceleri Verlaine, Baudelaire ve Verhaeren çevirileriyle tanındı, ilk şiirlerini ise 1901’de yayımladı. Çok sayıda deneme, öykü, uzun öykünün yanı sıra büyük bir ustalıkla kaleme aldığı yaşamöyküleriyle de ünlüdür. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu yoğun ilgi, Zweig’ın derin karakter incelemelerinde ifade bulur. Özellikle tarihsel karakterler üzerine yazdığı yorumlar ve yaşamöyküleri, psikolojik çözümlemeler bakımından son derece zengindir. Zweig, Avrupa’nın içine düştüğü siyasi duruma dayanamayarak 1942’de Brezilya’da karısıyla birlikte intihar etti.

Émile Verhaeren – Modern Bir Şairin Portresi / Stefan Zweig
Çevirmen: İclal Cankorel
Dizi: Can Modern
Tür: Biyografi
Sayfa sayısı: 272
Fiyat: 19,50 TL


Dickinson : Kalbim, unutacağız onu…

Pazartesi, Kasım 11, 2019
Televizyon ve dizi izleme alışkanlıklarını değiştiren online izleme platformları ya da diğer bir deyişle stream servisleri arasındaki savaşa Kasım ayı itibariyle büyük bir marka daha katıldı. Netflix, Hulu ve Amazon arasındaki rekabete büyük isimlerle anlaşarak dahil olan Apple, anlaşma haberleri yarattığı heyecanın sonunda ay başında ilk şovunu da yaptı. APPLE TV+, dört diziyle yaptığı başlangıca ay sonunda beşinci diziyi de ekleyerek devam edecek. 1 Kasım itibariyle izleyiciye sunulan dizilerden “Dickinson”, en çabuk ikinci sezon onayını alarak öne çıkmış durumda. Viktoryen dönemde geçen romantik komedi önemli bir ikonu, büyük şair Emily Dickinson’u konu ediniyor. On bölümlük ilk sezon platformda izleyici bekliyor.

İlk hazırlıkları geçtiğimiz yıl yapılan ve mayıs ayında verilen onayla adı anılmaya başlayan Dickinson, Ağustos itibariyle de kadrosuna son şekli vermişti. Hazırlık aşamasında ilgi çekmeye başlayan dizinin yaratıcısı Alena Smith ilk önemli projesinde. “The Newsroom”un senarist kadrosunda yer alarak ilk adımı atan Smith, “The Affair”in senaryo editörü olarak sivrildikten sonra ilk dizisine soyunmuş. Altı kişilik yazar kadrosunun başında yer almış. Yönetmen koltuğundaysa iki bölümde bir değişiklik var. Beş yönetmenden en çok öne çıkan isimse David Gordon Green. İlk filmi “George Washington” ile şahane başlangıç yapan yönetmen iki binli yılların önemli isimlerinden. Her ne kadar onca filmden sonra “Halloween”in yeniden çevrimiyle stüdyolara teslim olmuşsa da bağımsız sinema kökleriyle yarattığı harmanla özgün işlere imza atmaya devam ediyor. Dizinin ana çizgisi ve tonlarını da yaratma konusunda önemli iş çıkarmak üzere motor demiş. Oyuncu kadrosu da gayet iyi… Şairi Hailee Steinfeld canlandırırken Toby Huss, Anna Baryshnikov, Ella Hunt, Adrian Enscoe, Jane Krakowski ve Darlene Hunt ona eşlik eden isimlerden öne çıkanlar. 

Tam adıyla Emily Elizabeth Dickinson, edebiyat dünyasının şanssız figürlerinden biri. 10 Aralık 1830, Amherst, Massachusetts doğumlu bir kadın. 15 Mayıs 1886’da ölene dek neredeyse hiçbir şey yaşamamış. Bir münzevi olarak kalmış. Tüm yaşamını o kasabada geçirmiş, şiirlerini kendi kendine yazmış. Birkaçının anonim olarak yayımlanması dışında hiç gün ışığına çıkmamış, hiç okunmamış ve bilinmemiş bir şair olarak ölmüş. Hak ettiği ilgiyi ölümünden sonra görmüş isimlerden. Ölümü sonrası bulunan şiirleri yayımlanınca ölümsüz mertebesine yükselmiş. Yaşam hikâyesi de her daim ilgi çekici olarak kalmış. Amerika’nın en sevilen şairlerinden biri olmasının yanı sıra popüler kültürün ve özellikle de feminist akımın önemli figürleri arasında yer alıyor. Dickinson, bu yaşam öyküsünün bilinen çatısını kullanarak içini doldurmaya çalışan bir dizi. Şairin hayatındaki dramaya romantik komedi sosunu ekleyerek post modern bir anlatım tercihiyle ironiyi ve eğlenceyi işleyerek görece hafif ve eğlenceli bir pamuk şekeri kıvamı tutturmayı hedeflemiş. Bunu başardığı da söylenebilir. Ağırlıklı olarak genç kitleyi hedeflemiş gibi görünüyor. Çok büyük şeyler söylemek yerine şiirler de yazan sıradan bir genç kadının maceralarını anlatıyor. O yıllarda bu fikirlere sahip her kadınının böyle yaşıyor olması ihtimalini daha çok önemsiyor.

Yarımşar saatlik süresiyle on bölümlük ilk sezon, daha ilk bölümden itibaren seyirciye kendini sevdirmeyi başarıyor. Bin sekizyüzlü yıllarda kadın olmanın ne demek olduğunu, sosyal hayatı ve bugün bakıldığında saçma görünen fikirleri irdeleyerek hızlı bir giriş yapıyor. Üç kardeşi ve anne babasıyla yaşayan Emily’nin hayatı şiir yazmaktan ibaret. Ev işlerini yapmak istemiyor. Kasabanın önde gelen isimlerinden biri olan babası hayli baskın bir figür… Kadınların yeri konusunda makale yazacak ve bunu her fırsatta vurgulayacak kadar katı. Şiirlerin herhangi bir yayımlanmasını istemiyor. Kadın dediğin ev işlerinden ibaret… Hayatları sadece bu kadar olabilir. Emily’nin tüm bu kısıtlamalar arasındaki yaşam mücadelesi de dizinin ana konusu. Ona aşık bir arkadaş, sosyeteden bir arkadaş grubu ve en yakın arkadaşı Sue ile ilişkileriyle şekillenen bir hayat. Sue ile yaşadıklarının arkadaşlıktan öte olması, biraz buruk ve hüzünlü cümlelerle altı çizilen “ben hiçbir şeyim” tanımlaması ve bölüm sonunda görünen azraille arkadaşlığı ile gayet iyi bir ilk bölümle açılan dizi sonraki bölümlerde de aynı tavrı sürdürerek eğlenceli ve akıcı şekilde ilerliyor. İyi bir sezon finali yaptığını da vurgulayalım. Her bölümde bir şiiri işleyen dizinin müzikleri, atmosferi ve dönemi yansıtması da başarılı. 

“Emily Dickinson 1830 yılında Amherst, Massachusetts'te doğdu. Hayatı boyunca babasının evinde yaşadı. Hayatının sonlarına doğru, odasından çok az çıkar oldu. Anonim olarak yayımlanan dörtlükleri dışında, eserleri hiç yayımlanmadı. Şiirleri, öldükten sonra keşfedildi. Bazıları, şimdiye dek yazılmış en garip, en büyüleyici şiirlerdi. Neredeyse iki bin tanesi, sandığının içinde öylece duruyordu.” cümleleriyle başlayan “Dickinson” şiir ve yalnızlıkla beslenen bir hayatı başarıyla işliyor. “Kalbim, unutacağız onu, / Bu gece, sen ve ben. / Ben ışığı unutayım, / Onun sıcaklığını sen. // Unuttuğun vakit, söyle bana, / Ola ki düşüncem donar. / Acele et, oyalanırken sen, / Hatırlayabilirim tekrar.” der Dickinson en sevilen şiirlerinden birinde. Hayatı da öyle geçmiş. Unutmak zorunda kalmaların toplamından oluşmuş. Hayatının büyük bölümünü inzivada geçiren büyük şairi tanıma şansını kaçırmayın derim. Elbette şiirleri okumayı da es geçmeyin.


Var olması Beklenmeyen

Cuma, Kasım 08, 2019
Sıradan hayatların ardındaki sıra dışı olaylara dönüşümü formülü doksanların ikinci yarısından itibaren daha sık kullanılır hale gelmiş ve özellikle bugünkü çizgi roman uyarlaması baskınlığından önce gişe filmlerinin kurtarıcı formülüydü. Terminatör serisinde Sarah Connor ve Matrix’te Neo, izleyiciyle özdeşleşerek atılmışlardı maceralarına. Sıradanın adım adım kahramanlaşması formülü bir dönem yarı tanrıların öyküsüyle de denkleşmişti. Bulunduğu gezegenin hakimi uzaylının öyküsüyle de. Şimdilerde watpadd kitaplarıyla genç kesimin gözdesi olan formül bizde de bir kitapta uygulanmış. Buket Keskinol’un Temmuz ayında Sokak Yayın Grubu’ndan çıkan romanı “Yarı Tanrıça / Dönüşüm” genç bir kadın olarak oldukça sıradan bir yaşam süren Basty ile tanıştırıyor okurunu ve onun dönüşümüne tanık olmaya çağırıyor.

1978 İskenderun doğumlu Keskinol, öğrenimine Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil Ana Sanat Dalı Dokuma Tasarımı ile başlamış, Lasalle International College Moda Tasarımı ile tamamlamış. Uzun yıllar boyunca organizasyon ve aktivite firmaları aracılığıyla kurumsal firmaların aktivite ve tanıtım kıyafetlerinin tasarım ve üretimini yapmış. Hayvanlara ve mitolojiye büyük ilgi duymakta. İlgi alanlarını ve birikimini ilk romanında birleştirmiş. İlk denemesi olduğunun altını çiziyor. Görece pek bilinmeyen bir yayınevinden atılmış ilk adım olduğu için düşük bir beklentiyle çevriliyor sayfalar. Bunun avantaj olduğu ise ortalara geldiğinde görülüyor. Keskinol’un ilk denemesinde editöryal eksikliklerle yolunu biraz da el yordamıyla bulduğuna şahit oluyoruz romanın başlarında. Gereksiz tekrarlar, hatırlatmalar ve betimlemelerle zihnindekini okura verme dürtüsünün verdiği emin olmama tutukluğunu yaşamış. Böyle bir romanda ana kahramanını sevdirmek ve özdeşlemeyi sağlamak önemli çünkü. Neyse ki çok zaman kaybetmeyerek macerayı başlatıyor da aşıyor bu sorunu. Sonrasında zaten okuru merak ve heyecanla çevrilecek sayfalar bekliyor.

İstanbul’da sıradan bir hayat süren Basty ile tanışıyoruz. Kedi formuna dönüşebilen genç kadının boynundaki tılsımın peşine düşenler var. Leş kokulu adamların peşine düşmesiyle hayatı değişen Basty bir yandan büyümek üzere olan kaosla savaşırken bir yandan da kim olduğunu ve evrendeki rolünü öğrenmek üzere maceraya atılır. Bir şey yapmayan, gerçekleri yadsıyarak bir şeylerin olmasını bekleyen sevimli ve şaşkın bir karakterin dönüşüm hikâyesi bu.

Yazının başlığı hem romanı hem de ana karakterini tanımlıyor. Basty, bir yarı tanrı. Var olması beklenmeyen bir tohum. Form değişikliğinin sebebi de mitolojide saklı. Mısır mitolojisiyle yola çıkan Keskinol, okura açıklamayı yaparken ilgi duyduğu ve sevdiği şeylerden bahsetme hazzını sayfalardan yansıtmış. Bilgisini de konuşturarak açtığı mitoloji kapısından sonuna kadar giriyor. Tüm mitolojilerin benzerliği ve tanrı adlarının karşılıklarıyla yarattığı hakimiyetle okuru da alıyor avucunun içine. 334 sayfalık hacimli romanın sayfalarının hızlıca çevrilmesinin ve neredeyse tek solukta bitmesinin ana sebebi de bu. Elbette bununla sınırlı kalmıyor. Hayata, ilişkilere ve kedilere dair cümleleri var. Olmazsa olmaz bir tutku ve aşk var. Sakin bir kedinin savaşçıya dönüşümü var.

“Mırlayıp, patilerini yalayan, gerinip derin düşüncelere dalan, hayaller kuran, orada burada uyuklayan huzurlu bir kedi… Oysa şimdi, yüzümde savaş boyasına benzeyen çizgilerin anlamı gerçekten ortaya çıkmıştı. Benim yaşamaktaki tek amacım sevilmek değil, belki de sevgi için, sevdiklerim için savaşmaktı ve ben bunu daha yeni anlıyordum.”

Bizde pek rastlanmayan, pek tercih edilmeyen hatta okurda “bizden mitoloji romanı” çıkmaz yargısına dair güzel bir cevap bu aynı zamanda. Var olması beklenmeyen bir roman. Mitolojik karakterleri, tanrıların savaşları, Elysion gibi özel mekanlarıyla mitolojiden beslenen bir yerli romanın mümkün olabileceğini göstermiş Keskinol. Atmosferi çok iyi kurmuş, Basty ile okuru özdeşleştirmeyi başarmış ve birlikte maceraya atılmalarını sağlamış. Tempoyu ve akıcılığı koruyarak keyifli bir okuma sunmuş. Basty’nin aşk hayatını da çok iyi işlemiş. Elbette beklenmedik şeyler olmuyor ama tutku ve şehveti başarıyla yansıtıyor. Gayet gerçekçi, akla ve mantığa uygun bir macera.

“Evren en büyük yaratıcıdır Basty. Evren ilk olarak doğayı yaratmıştır ve doğa zaten sürekli olarak kendi içinde savaşır. Bu savaşları; yani tufanları, hortumları, depremleri, fırtına ve yangınları düzene sokmak için de tanrıları dünyaya getirmiş, her birini ayrı ayrı güçlerle donatarak doğayı düzene sokmaya çalışmıştır. Denizleri, ayı, güneşi, toprağı ve havayı farklı tanrılar kontrol derler ve kaos onların zayıflıklarından faydalanır. İşte tam da burada size ihtiyaçları olduğundan, yaratımınıza yardımcı oldukları için onları suçlayamazsın. Hepimiz zaten bu savaşın içindeyiz.” sözleriyle romanı özetlemek mümkün. “Yarı Tanrıça / Dönüşüm” mitoloji, kedi, mutluluk, aşk ve şehvetle dizayn edilmiş bir sihir... Özellikle fantastik serüven sevenler için biçilmiş kaftan... Devam kitabını merakla bekleten fantastik bir macera. 


Taht Oyunları’ndan 300 yıl öncesine destansı bir yolculuk: Ateş ve Kan

Çarşamba, Kasım 06, 2019
Tüm dünyada milyonlarca okurla buluşan yazar George R. R. Martin, yeni kitabı Ateş ve Kan’da son derece sıradışı bir hamleyle efsanevi serisi Buz ve Ateşin Şarkısı’nı sonlandırmadan önce, bizleri zamanda geriye götürüyor. Böylece merakla okunup sevilen seriyi yeniden yapılandırma, hikâyenin nasıl başladığını görme, taşların teker teker yerine oturmasını sağlayacak bilgilere ulaşma iznimizi de vermiş oluyor.

Açıkça söylemeliyiz: Bu kitabı okumadan, Taht Oyunları’nın kökenine ve sırrına vakıf olamayacaksınız!  

TAHT OYUNLARI BAŞLAMADAN 300 SENE EVVEL WESTEROS’TA EJDERHALAR HÜKÜM SÜRÜYORDU… 

Taht Oyunları’nda yaşanan olaylardan yüzyıllar önce, –Valyria Kıyameti’nden sağ çıkan tek ejderlordları ailesi olan– Targaryen Hanesi, Ejderha Kayası’na yerleşmişti. Westeros tarihinin en şanlı, bir o kadar da tartışmalı hanesinin öyküsü ateş ve kanla yazılıyordu. Ejderhanın ejderhayla, kardeşin kardeşle savaştığı, Westeros’u Westeros yapan bu dönem, Demir Taht’ın yaratıcısı efsanevi Fatih Aegon’la başlıyor. Fatih’ten sonra gelen âlimler, zalimler, korkaklar, kahramanlar ve en çok da muazzam ejderhalar, o tahtı elinde tutmak isteyen kral ve kraliçelerin hırslarının bir parçası oluyor.
Peki, Ejderhaların Dansı boyunca aslında neler yaşandı? Yedi Krallık nasıl kuruldu? Kıyamet’ten sonra Valyria’yı ziyaret etmek neden o kadar tehlikeliydi? Daenerys’in üç ejderha yumurtasının kökeni neydi? Ressam Doug Wheatley’nin elinden çıkma yepyeni siyah-beyaz illüstrasyonlarla süslenmiş bu önemli tarihçede cevabını bulan sorulardan birkaçı bunlar…

Takvimler geriye dönüyor, haneler yükselip yıkılıyor ve taht oyunlarının hem en kolay hem de en zor olduğu dönemde Targaryen tarihinin bütün detayları ilk kez gözlerimizin önüne seriliyor. Tanrılar, Targaryen Hanesi için bir kez daha yazı tura atıyor... ya kan ya da ateş.

GEORGE R. R. MARTIN : 1948 yılında New Jersey’de dünyaya gelen George R. R. Martin, yazmaya oldukça genç yaşta başladı. Henüz küçük bir çocukken arkadaşlarına yaratık hikâyeleri satıp seslendirerek başladığı yazarlık yolunda ilk profesyonel satışını 1970 yılında, Galaxy’nin 1971 Şubat sayısına satılan “The Hero” öyküsüyle yaptı. Martin tüm dünyada bir fenomen haline gelen Buz ve Ateşin Şarkısı serisini, 1991 yılında yazmaya başladı ve serinin ilk kitabı Taht Oyunları yurtdışında 1996 yılında yayımlandı. İlk olarak bir üçleme olarak planlanan seriden, şu an için beş ana kitap yayımlandı ve iki ana kitabın daha yazılıp yayımlanması bekleniyor. Hakları 2007 yılında HBO tarafından satın alınan Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin dizi uyarlaması 2011 yılında seyirciyle buluştu. 71 yaşında olan yazar, eşi Parris’le birlikte Santa Fe, New Mexico’da yaşıyor.

Ateş ve Kan / George R. R. MARTIN
Çeviri: Alican Saygı Ortanca & Emre Aygün
Yayım Tarihi: Kasım, 2019
Sayfa Sayısı: 736
Fiyat: 59,50 TL 


Komşu Kızı Sunağında

Cumartesi, Kasım 02, 2019
Nostalji, retro derken dizi ve filmlerde de sıklıkla karşılaştığımız geçmiş atmosferlerinin etkisi kültür alanında yeni tüketim rağbetini beraberinde getirdi. O yılları yaşayanlar özlemle hasret giderirken, dönemi bilmeyenler de günlük kullanımlarındaki her şeyin köklerine dair hikayelerle eğleniyor. Bu durum, geçmişi yad ederken atalarını bulmuş gibi sevinen gençler ile o geçmişte tıpkı onlar gibi olanlar arasındaki kuşak mesafesini azaltıyor. Zira bugün gündelik hayatımızın parçası olan ne varsa seksenler ve doksanlarda da vardı. Sadece gelişti ve değişime uğradı. Dünün küçük toplulukları bugünün popüler bireylerine dönüştü. Dün alay edilen bugün saygı görür oldu. Bu değişimlere şahit olmak her iki taraf içinde eğlenceli bir maceraya dönüşmüş durumda. Üstelik sürekli tekrarlanacak bir formül. Bu formülü uygulayarak okuru çağıran Jason Rekulak, “İmkânsız Kale” ile eğlenceli bir macera yaşatıyor.

Özellikle dizi dünyasının başarılı örneklerle yaşattığı seksenler/doksanlar atmosferinin günümüz kültürüne etkileri büyük. “Stranger Things”in seksenleri tam anlamıyla yaşatması ve göndermeleri seyirci için büyülü gerçeklik durumunda. Bir de işin sinema yönü var elbette. Son yıllarda birer birer o dönemin popüler gişe canavarlarının yeniden çevrilmesiyle 1970 ve sonrası doğumlular dejavu yaşıyor denebilir. “Jurassic Park”a, “Terminatör”e, “Rambo”ya oğulları ve torunlarıyla gidip eğlenebilirler. İki taraf içinde risksiz bir formül bu. Üreten için sıfırdan bir şey yaratıp buna inandırmak gibi bir zorluk ortadan kalkarken, girizgahtaki uzun tanımlamalardan kurtulmak da cabası. Tüketen için daha ilk anlarından itibaren tanıdık bir evren ile zaman yolculuğuna girmek kolayca özdeşleşmeyi beraberinde getiriyor. İyi formüle edilip uygulanırsa şaşmayacak risksiz formülü denemiş “İmkânsız Kale”de Jason Rekulak. Okuru 1987 yılına götürerek dönemin popüler kültürüyle donatan menüsüyle zenginleştirerek macera ve aksiyon dolu bir aşk hikayesi anlatmış.

New Jersey doğumlu yazar, uzun yıllardır Quirk Books’ta yayıncılık yapmakta. İşin mutfağında yer almanın avantajıyla beğenilen kitaplara aşina. Hayalet yazar olarak yazdığı kitaplar olsa da kendi adıyla yayımlanan ilk kitabı olmuş “The Impossible Fortress”. 2017 Şubat’ında raflara düşen roman kısa sürede sevilmiş ve “Ernest Cline’in “Başlat”ını sevenlerin bayılacağı eser” sıfatıyla gözden kaçmamış. Tahmin edildiği gibi bayılmışlar ve 2018 en iyi genç yetişkin romanı dalında Edgar Ödülü adaylığına kadar uzanan bir başarı öyküsüne dönüşmüş. Pek çok dile çevrilen roman bizde de Temmuz ayında “İmkânsız Kale” adıyla İthaki yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.

1987 yılındayız. Üç lise öğrencisiyle tanışıyoruz: Billy, Alf ve Clark. Dönemin en güzel kadını Vanna White’ın fotoğrafları Playboy’da yayımlanmış. Çarkıfelek programının hostesi olarak döneme damga vuran sarışının çıplak pozlarını görmek için yaşları yetmeyen üçlü bu arzu nesnesine ulaşmak üzere kafa patlatıp planlar yapıyor ve uygulamaya koymak üzere kolları sıvıyor. Zelinsky’nin dükkanındaki dergilere ulaşma hedefli bu özel görev için bilgisayar aşığı Billy’nin dükkan sahibinin kızı Mary Zelinsky ile yakınlaşmak için attığı ilk adımla macera başlıyor. 

Öncelikle kapağı dikkat çeken roman, muhtemelen bu yılın en güzel kapaklarından birine sahip. Üstelik kapakla da sınırlı kalmıyor. Her bölümün başına basic diliyle komutlar eşlik ediyor. Oyun dünyasına dair göndermeler ve selam çakmaların yanı sıra dönemin popüler şarkılarını, filmlerini de anarak yarattığı atmosferin içinde her şeyi mümkün kılmış Rekulak. İlk aşkı da, ilk hayal kırıklıklarını da, o gençlik yıllarının “birimiz hepimiz için” arkadaşlığını da her sayfadan taşırmayı başarmış. Okuru kısa sürede avucunun içine alarak üç arkadaşın peşine takıp sayfaları soluksuz çevirmesini sağlamış. Fazlalıklar ve gereksiz yan yollara sapmadan, tempoyu hiç düşürmeden ilerleyerek finale koşturuyor. Seksenleri yaşatmanın yanı sıra geleceğe de selam çakmayı ihmal etmiyor. 

“Uzun uzun bilgisayar programcılarının gelecekteki önemiyle ilgili konuştu. Yakın zamanda herkesin evinde bilgisayar olacağı tahmininde bulundu. İnsanların ceplerinde bilgisayar taşıyacaklarından ve hatta bedenlerine bilgisayar giyeceklerinden emin olduğunu söyledi. Heyecanla, “Gofret kadar bir bilgisayar hayal edin,” deyince tahminlerinin saçmalığına güldük; bildiğin Jetgiller’den fırlamış gibiydiler.” Seksenler atmosferini şarkılar, oyunlar ve filmlerle yaşatırken geleceğe bakışıyla gülümseten soluksuz bir macera İmkânsız Kale. Günümüz nerdlerinin bayılacağı, “Stranger Things” ve benzeri dizilerin hayranlarına yeni kapılar açacak bir roman. Seksenleri yaşayanların yüzünde ise gülümsemeler açtırıyor. Kitaba adını veren oyunu oynamak üzere son sayfadaki davet ile de kuşakları sitede birleştiriyor.

BirGün Kitap’ın 214. sayısında yayımlanmıştır.

Polisiye Kurgunun Matematiğiyle Sanat Tarihini Yan Yana Getiren Yeni Bir Dizi : Uygarlığın Ayak İzleri

Perşembe, Ekim 31, 2019
“Tarihli Sanat” adlı web sayfası ve “Sanatın Tarihi” (@sanatntarihi) rumuzuyla yaptığı paylaşımlardan tanıdığımız Celil Sadık, bugüne dek sosyal medya çağının tüm nimetlerinden faydalanarak yüz binlerce takipçisini zamanda yolculuğa çıkardı. Bu kitaptaysa uygarlığı biçimlendiren sanatçılar ve eserlerinin öykülerini, olabilecek en romansı ve yalın dille anlatıp bir gizem avına dönüştürüyor. Üstelik Leonardo, Michelangelo, Caravaggio ve Bernini üzerinde durduğu bu ilk cilt, sadece bir başlangıç!

Uygarlık tarihinin ikonik isimleri üzerinden yaptığımız bu okumada sanatçıların hayatından en az bilinenleri öğrenmekle kalmıyor, eserlerinde saklı sırları da birer birer deşifre ediyoruz.

RÖNESANS’TAN BAROK DÖNEM’E SANAT DEHALARI
Leonardo da Vinci, Michelangelo, Caravaggio, Bernini

“Günümüzde sanat tarihi ile ilgilenenlerin meraklı insanlar olduğunu düşünüyorum. Hayatın özüne varmak; geçmiş ve geleceği bir araya getirip ikisini birden okumak ve çağımızın olanca hızına rağmen yavaşlayıp küçük bir nefes almak isteyen insanlar…”  -Celil Sadık

POLİSİYE KURGUNUN MATEMATİĞİYLE SANAT TARİHİNİN GİZEMLERİNİ BULUŞTURAN BU YENİ EVRENE HOŞ GELDİNİZ!

Celil Sadık, 26 Ekim 1991’de Ankara’da doğdu. Pamukkale Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü’nden 2016 yılında mezun oldu. Fakülteyi “Bizans Dönemi Ankara’sı” ve “Roma Hamamındaki Bizans Eserleri” adlı çalışmalarla tamamlayan Sadık’ın uzmanlık alanı Bizans ve Batı sanatıyla modern sanatlardır. Tez için Ankara’da altmışın üzerinde köy gezerek Bizans Dönemi yerleşkeleri ve eserlerini inceledikten sonra mesleğini seven, bilgilerini daima canlı tutmak isteyen bir sanat tarihçisi olarak “Tarihli Sanat” (www.tarihlisanat.com) adlı bir web sayfası oluşturup makalelerini yayınlamaya başladı. @sanatntarihi rumuzuyla sosyal medya üzerinden paylaşımlar yapan Celil Sadık’ın yüz binlerce sanatsever takipçisi bulunmaktadır. Son bir yıldır Ankara ve İstanbul’daki çeşitli sanat galerilerinde seminerler veren Sadık, ressamların hayatlarından Mısır piramitlerine dek pek çok ilgi çekici başlığa dair bilgilerini paylaşıyor ve Türkiye’nin dört bir yanındaki takipçilerine sanat sevgisi aşılamayı sürdürüyor.

UYGARLIĞIN AYAK İZLERİ: RÖNESANS'TAN BAROK DÖNEM'E SANAT DEHALARI
Yazar: Celil Sadık 
Dizi / Tür: Kurgudışı / Sanat Tarihi
Yayım Tarihi: Ekim, 2019
Sayfa Sayısı: 220
Fiyat: 39,50 TL


Ayça Güçlüten’den yeni roman: İstisnai Buluşmalar

Pazartesi, Ekim 28, 2019
“Uykusuz”, “Oda” ve “Disko Topu” adlı romanlarıyla tanıyıp sevdiğimiz Ayça Güçlüten’in yeni romanı “İstisnai Buluşmalar”a bu ay sonunda kavuşuyoruz. Özgün üslubuyla kurgu ile gerçeğin sınırlarını birbirlerine yaklaştıran Güçlüten’in yazdığı her şeye bayılan biri olarak ne desem sübjektif olacak. İlk romanından itibaren güncel olarak takip ettiğim isimlerden biri zira. Özellikle son romanı “Disko Topu” üzerine ne kadar methiye düzsem az geleceğinden eminim. Nisan 2018’de yayımlanan roman bence geçen yılın en iyilerindendi ve en sevdiğim romanlar arasında farklı bir yerde bende hep. Haliyle ilk duyduğum andan itibaren sevince boğulduğum yeni romanı da merak ve heyecanla bekliyorum. Güçlüten’in kalemiyle henüz tanışmamış olanlara ısrarla tavsiye etmeyi bir borç bilip pası bültene atıyorum.

"Biz dünyaya ait değildik, dünya da bize. Dünya bizden apayrıydı, biz de dünyada eksik olanlardık.”
Ayça Güçlüten; yaşamı çoğunluğun algısının dışına sürüklemeyi seçenlerin, mesafeyi yok sayanların, varlık mücadelesine ölü taklidi yapanların, boşluktan korkmayanların, tutkunun tutsağı olmaktan kaçmayanların, imkânsıza inanmayanların, kaderin koyduğu sınırlara meydan okuyanların, çağlardır süregelen donuk ve kopuk sevgileri onarmak için savaşanların ortak hikâyesine odaklanıyor. Ve bir araya gelmelerine inanılamayacak olanlar buluşuyor…

“Senin gibi biriydi. Vazgeçmiyordu. Kafasına taktığı bir şey, biri vardı.
O da bir kaçaktı. Bu dünyadan kaçanlardan biri. Ama bu kafesten bir türlü çıkamayan biri. Senin gibi...”

İstisnai Buluşmalar / Ayça Güçlüten
İthaki Yayınları, Türkçe Edebiyat, Ekim 2019
176 Sayfa
18 TL

Anıl Nişancalı’dan yeni roman: Uzay Gazinosu

Pazartesi, Ekim 28, 2019

“Evren Bozması” ve “Leyla Sert Bir Nota” romanlarıyla tanıyıp sevdiğimiz Anıl Nişancalı’nın yeni romanı ay sonunda raflarda yerini alıyor. Popüler kültür beslenmeleri ve müziği ile çağın dilini yakalayan Nişancalı’nın kapağına bayıldığımız yeni romanını merakla beklediğimizi belirtiyor ve pası bültene atıyoruz.

Aklının duvarlarını yık, müziğin sesini aç, dilinin kemiğini kır. Jetonu at, oyunu başlat.  Ve bas bas bağır ve dans et ve kovala. Beğeni sayısı artıyor, videolar yüz binlere varan izlenme rakamlarına ulaşıyor. Hayat eskisinden daha heyecanlı, uyku ise hep olduğu kadar iç gıdıklayıcı. Hem akıllı ol hem deli. Hem suçlu hem güçlü. Bazısı vampir, bazısı Youtube tanrısı. Kanalımıza hoş geldiniz ama biz karmakarışığız. Gülümseyin. Kayıttayız!

Uzay Gazinosu, söyledikleri kadar söyleyişindeki kara mizah ile de okurun zihnine sızacak bir roman. Anıl Nişancalı, şaşırtıcı gözlem gücüyle, keskin zekâsıyla ve ironik anlatımıyla bambaşka bir dünya kuruyor bize.

“İşleri tanrının tarafından dinleseniz hâlâ saçlarınıza, kıyafetlerinize, fotoğraflarınıza uyguladığınız eskitme efektlerine, yediğiniz yemeğin tuzuna, ettiğiniz lafın geçerliliğine bu kadar tutulur muydunuz? Tutulurdunuz. En beğendiğin değil, en beğenilen kıyafeti al. En sevdiğin mekâna değil, en sevilen mekâna git. Hoşlandığına değil sana yakıştırdıkları kişiye âşık ol.

Ve şikâyet et. Yaşamından şikâyet et. Bindiğin otobüsten şikâyet et. Telefonunun yavaşlığından, kahvenin sertliğinden ve alışveriş merkezinin evine uzaklığından şikâyet et. Kim olduğun asla yetmesin. Biri olmak yerine, gibi görünmek sana başarıyı getirsin. Kim olduğunun yetmediğini anladığında şikâyet et. Suçla. Kendini suçla.”

Uzay Gazinosu / Anıl Nişancalı
İthaki Yayınları, Türkçe Edebiyat, Ekim 2019
194 Sayfa
20 TL

Wounds : Ayin, Kapı ve Çağrı

Cumartesi, Ekim 26, 2019
İnternetin mobil cihazlar ve lcd televizyonlarda da kullanılabilmesiyle başlayan yeni dönem birçok deneyimi değiştirdi. Oyun oynamak için yüksek bütçelere, konsollara ihtiyaç azaldı. Müzik dinlemek pratikleşti, kitap okumak için sıkı bir e-kitap arşivi yeter de artar oldu. En büyük değişim ise sinema sektöründe yaşandı. Online platformlar sayesinde dizi ve film izleme alışkanlıkları köklü değişikliklere uğradı ve uğramaya da devam ediyor. Artık ulusal kanal dizilerini haftada bir bölümle takip etmenin yerini sezon tamamlanınca yapılan maraton aldı. Sezonun tamamının birden yayımlanmasının etkisiyle değişen izleme alışkanlıklarının bir diğer yansıması da sinema oldu. Özellikle netflix önemli bir alternatif olmuş durumda. Sinema sever izleyici için artık vizyonu takip etmek kadar netlfix yapımlarını takip etmek de önemli. Aynı mantıkla duyuru, teaser, fragman derken günleri sayılan filmler mevcut. “Roma”nın yarattığı yankı sonrası Netflix yapımları daha da önemli hale gelmiş durumda. Aylık program merakla bekleniyor, yeni filmler için gün sayılıyor. 18 Ekim’de yayımlanan “Wounds” da bu ayın ağır toplarından biri olarak izleyiciyle buluştu.

“Wounds”un bu kadar ilgi çekmesinin altında Amerika’nın sevilen korku ve karanlık fantastik kurgu yazarı Nathan Ballingrud’un sevilen novellası “The Visible Filth”ten uyarlanması yatıyor. 2015 yılında yayımlanan novella övgülere boğulmuş ve uzun metraja uyarlanacak olması heyecan yaratmış. Bir diğer sebepse yönetmen koltuğunda Babak Anvari’nin oturuyor olması. 2005 ile 2011 arasına dört kısa film sığdıran Anvari, sonuncusu “Two & Two” ile aldığı Bafta adaylığıyla adını duyurmuştu. Sıra uzun metraja geldiğindeyse rüya gibi bir başlangıç yapmıştı. “Under the Shadow” seksenler Tahranı’nda bir anne kızın savaşın ortasında evlerini sardığını düşündükleri cinlerle mücadelesini anlatıyordu. Prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yaptıktan sonra aldığı olumlu yorumlarla başlayan süreci yirmi ödülle tamamlamış ve yıla damga vurmuştu. Bir sonraki filmi merakla beklenen yönetmenler listesine adını yazdırmıştı. Üç yıl sonra Ballingrud ile dönüş yapmış. Üstelik yazarın iki kitabını da uyarlamak üzere... “Wounds”u uzun metraj olarak çeken Anvari, şu sıralar yazarın diğer kitabı “North American Lake Monsters”ın dizi uyarlamasının ön prodüksiyon aşamasında. Dilimize çevrilmemiş Ballingrud kitaplarını onun kadrajından izleme fırsatı anlamına gelen Wounds’un kadrosunda Armie Hammer, Zazie Beetz, Karl Glusman ve Dakota Johnson başı çeken isimler.

New Orleans’ta bir bardayız. Barmen Will ile tanışıyoruz. Bir gece çıkan kavgada bir grup gencin unuttuğu telefonu kurcalıyor ve gelen mesaja yanıt vermesiyle olaylar gelişiyor. Teknolojinin nelere kadir olabileceği ile yola çıkan film başka duraklara da uğrayarak ilerliyor. Baştan söyleyelim gayet iyi bir finali var. Ama oraya giden yolu kat etmek hayli zor. Anvari’nin standart bir senaryonun gerekliliklerini yerine getirmediği film tamamen ses kuşağı ve görüntülere yaslanıyor. Ana karakter Will’i bile derinleştiremeyip karakterlerin karikatürden ibaret kalmasının yanı sıra olay örgüsü de çok kopuk kopuk ilerliyor. Will’in bir telefon mesajına cevap vermesiyle başlayan olaylar zincirinde gerilimi yaratacak olan izleyicinin onunla özdeşleşmesi bir türlü gerçekleşmiyor. Zira gereksiz yan yollara sapıyor Anvari. Will’in sevgilisi Carrie ile ilişkisini anlamakta zorlanıyoruz. Filme hiçbir katkısı olmayan diyaloglarının ardından anlamadığımız, benimsemediğimiz bu ilişkiyi sırf onu korumak adına bitirme isteğinin de izleyicide bir karşılığı olamıyor. Kavgada yüzü yaralanan karakterin atıl durumda kalışını, üstelik finalde kullanılacakken anlamak zor. Telefon merasiminin gizemi, tuhaf halisünasyonlar ve internet araştırmaları derken bir türlü o mistik gerilimi işletemiyor Anvari. Ayinlere, kapılara, çağrılara ve mesajlara çok da gerek olmadığı net görülüyor. İlk filminde attığı düğümü bir türlü atamıyor. Doğaüstü gerilim hedefiyle başlansa tutabilecek hedefi kafa karışıklığı yüzünden tutturamıyor. Oysa teknik anlamda neredeyse mükemmel bir atmosfer var. Psikolojik gerilimi sadece ses kuşağı üzerinden verip geriyorken klişelere yaslanarak kaybetmek de bu kafa karışıklığının ürünü. Sarhoş olunca yakın arkadaşı öpme girişiminde bulunmak gibi klişe ve ucuz numaraların ardından finale aynı gerilimle yürümek de zor. 

Fragmanıyla ümit veren psikolojik gerilim “Wounds”, iyi ilk filmin ardından bocalayan yönetmenler listesine Babak Anvari’yi üst sıralardan sokmak dışında bir fark yaratamıyor. Vasatın altında kalan doksan beş dakikayı sadece beklentileri düşük tutarak tüketmek mümkün.


Taşlaşmakla Fosileşmek Aynı Şey mi?

Cuma, Ekim 25, 2019
“Taşlaşmakla fosilleşmek aynı şey mi? Aslında bunu bir fosil başka bir fosile soruyor ve ikisi de cevabını bilmiyor. …Bir ayna yok önümde, kendime bakamıyorsam da orada ne göreceğimden eminim. yanakları içeriye göçmüş beyaz bir yüz, ışığı sönmüş gözler. Ayna ve ben. Gözlerimin içine sonsuza dek bakabilirim.  Oradaki zamanı, korkunç yalnızlığı ve derin acıyı önümde bir ayna varmış gibi görebiliyorum. Bu ben’im; hem çok yaşlı, hem çok genç. …Her acının, hırsın, beklentinin, arzunun, yıpratıcı düşlerin yorulup soluğunu tüketeceği bir nokta vardır ve ben oraya varmak istiyorum. Bunun için her şeye katlanacağım. Çünkü aradığım huzur orada. Tek bir sorunum var; günden güne azalan gücüm. Her an başka biri çıkabilir aynadan. Bir an ya da her an yaşanabilir ölüm akla gelmeden. Her an ölünebilir de yaşam çıkmadan akıldan.”

İyi öykü okurları hiç şüphesiz bu satırların Cemil Kavukçu’ya ait olduğunu bilir. Öykücülüğümüzün usta ismi her zamanki duyarlılığı ve iç görüsüyle su gibi akıtıyor cümlelerini. Seksenli yıllarda ilk öykülerinin yayımlanmasıyla başlayan uzun yolunun yirmi üçüncü durağı ağustos ayında çıkan “Balyozla Balık Avı” oldu. Kavukçu, her kitabında koruduğu yalın dili ve üslubuna ek olarak bu kez ironi ve mizahın dozunu biraz daha arttırarak gündelik hayata katlanmanın yolunu göstermiş.

On iki öykülük toplamında, ilkin dili ve üslubuyla avucunun içine alıyor okurunu. Kitaba adını veren öykü arkadaşlar arasında anlatılan olayla şekillendikten sonra gerçeküstü bir rüya ile son buluyor. Bu rüya aynı zamanda günümüz insanının hüznünü de barındırıyor. İkinci öykü “Anma Arkadaş” ile kara sevdanın iç yakan türküsünü yakıyor Kavukçu, Erkin Koray şarkısını bangır bangır çalarak. Ritmi ve müziği ile balkonda otururken önünüzden geçen arabadan duyduğunuz şarkı yakınlığında. “Atbaba” ile bugünle yarını karıştırıp gerçeküstü bir sanrı yaratıyor. Mahalle çocuklarının kuran kursu maceralarını anlatan “Elifba”da da iç yakan hüzün ve kaygı ironik mizahıyla yansıyor okura. “Özel Gün”de anlatılan da taşlaşmak ile fosilleşmek arasındaki incecik çizgi. Kalabalık bir restoranda otururken yan masadan gelen sesler kadar içli ve sessiz. Hep hayatın içinde kalıyor Kavukçu, gündelik yaşam da hep verilen o keskin tokluk yanıtı “He” ile “Kuşun Kanadındaki”ndeki iç burkulma aynı tonda. Biraz da birbirinin zıttı sanki bu iki ünlem. Şifa tarifleriyle şenlenen “Küçük Rastlantılar”, “21. Cadde” ve “Dışarısı” kısa ama etkili, mizahı ve hüznü dengeli öyküler. Son iki öyküyü ise birbirine teğellemiş Kavukçu. “Bir An Ya da Her an İçin” ve “İprik” ustalıkla birbirinin içine geçmiş iki zıt öykü. Birinin gerçekçi tonuna diğerinin gerçeküstücülüğü eklenince oluşan bütün tüm öykülerin toplamı ediyor desek yanlış olmaz.

Bugünlerde kurgu ve anlatım denemeleriyle, parçalı fragmanlar ve küçük kesitlerle bambaşka yere gidiyor öyküler. Genç öykücüler için gündelik hayatın hızına paralel işliyor elbette. Kavukçu ise kuşağının dilinde yankı vermeye devam ediyor. Hayat bu kadar hızlanmış ve inceliklere, saflıklara, mahalle sıcaklıklarına bunca uzaklaşmışken yeniden hatırlatıyor nelerin eksildiğini. Dünün gerçeği bugün anlatıldığında gerçeküstü gibi gelmiyor mu artık? “Balyozla Balık Avı” gibi…

“Balyozla Balık Avı” sanki gözümüzün önünde az önce yaşanmış hikayeleri sunuyor okura. Hayatın tam orta yerinden geçmişe dair izler, tuhaf karşılaşmalar, rüyalar, kabuslar, aydınlanmalar, absürdlükler, incecik hüzünler ve hüsranlar. Melih Kavukçu’nun çizimlerinin eşliğinde, tek solukta biten, içe dokunan, etkileyici bir sadelik ve pürüzsüz samimi atmosferiyle okuma hazzı veriyor. "Anlatamadım galiba, ben sadece huzurlu bir hayat istiyorum." diyenlere verilen dost acı söyler cevabı aynı zamanda: "Ama öyle bir hayat yok ki."

Balyozla Balık Avı / Cemil Kavukçu
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 96
Fiyat: 14,00 TL

Jonathan B. Losos’tan Evrim: Kaçınılmaz mı, tesadüfi mi?

Cuma, Ekim 25, 2019
Jonathan B. Losos, Kader, Şans ve Evrimin Geleceği’nde, evrim biyolojisinin yanıt aradığı büyüleyici soruları ele alıyor, en son araştırmaların verileri ışığında yorumlar yapıyor. 

Ekosistemlerin korunması, zararlı virüs ve bakterilerle mücadele, uzayda yaşam gibi konulara son derece ufuk açıcı görüşler getiren Kader, Şans ve Evrimin Geleceği, evrimi kavrayış biçimimizi değiştirecek.  

Evrimsel biyolojinin en temel sorularından biri evrimin kaçınılmaz mı, tesadüfi mi olduğudur. Evrimin getirdiği bazı çözümler, farklı zamanlarda ve farklı türlerde tekrar tekrar karşımıza çıkar. Bazense en ufak bir mutasyon, evrim sürecini tamamen farklı bir mecraya sürükler. Jonathan B. Losos, Kader, Şans ve Evrimin Geleceği’nde, evrim biyolojisinin yanıt aradığı büyüleyici soruları ele alıyor, en son araştırmaların verileri ışığında yorumlar yapıyor. Ekosistemlerin korunması, zararlı virüs ve bakterilerle mücadele, uzayda yaşam gibi konulara son derece ufuk açıcı görüşler getiren Kader, Şans ve Evrimin Geleceği, evrimi kavrayış biçimimizi değiştirecek.

Pedram Türkoğlu'nun sunuş yazısı ile.

JONATHAN B. LOSOS, Washington Üniversitesi’nde biyoloji profesörü ve üniversite ile Saint Louis Hayvanat Bahçesi ve Missouri Botanik Bahçesi ortaklığındaki Living Earth Collaborative’in direktörüdür. Öncesinde Harvard Üniversitesi’nde biyoloji profesörü ve Harvard Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi’nin Herpetoloji küratörüydü. Ulusal Bilimler Akademisi üyesi olan Losos, ayrıca The Princeton Guide to Evolution’ın ve How Evolution Shapes Our Lives’ın başeditörü, Lizards in an Evolutionary Tree adlı kitabın da yazarıdır.

Kader, Şans Ve Evrimin Geleceği / Jonathan B. Losos
Çevirmen: Barış Gönülşen
Tür: Araştırma
Sayfa sayısı: 376
Fiyat: 38,50 TL


Kill Chain : Elmaslı Gece

Perşembe, Ekim 24, 2019
Hikayeler bizi hayatta tutar mı? Tam ölüm kalım meselesinde o tetik çekilmek üzereyken iyi bir hikaye her şeyi geciktirebilir mi? Hepimizin iyi öykülere ihtiyacı vardır ve ne kadar ilginçse o kadar keyif aldığımız ortadadır. 2019 yapımı Amerikan işi “Kill Chain” işte o tetiği çekmek üzereyken sana bir hikaye anlatayım mı diye soranlardan. 

Afişine de taşıdığı Nicolas Cage ile dikkat çeken filmin senaryosu ve yönetmenliği Ken Sanzel imzalı. 1997’de iki bölümlük mini dizi “Lawless”in yaratıcısı olarak başlayan Sanzel, bir yıl sonra ilk eşiği iki filmle geçmişti. İlk senaryosu “The Replacement Killers”ı Antoine Fuqua çekerken, kendisi de “Scar City” ile ilk yönetmenlik sınavını vermişti. 1999’da yine tv için “Dodge's City”i yazıp yönettikten sonra verdiği üç yıllık arayı “Lone Hero” ile bozmuştu. Kırılma noktasıysa ondan sonra geldi. Yeniden tv’ye dönen Sanzel, adını da böyle duyurdu. “Jonny Zero” ile fitili ateşleyip, “Numb3rs” ile zirveyi gördü. “Blue Bloods”, “NYC 22” ve “Ironside”ın senaryo kadrosunda da yer aldı, yönetmen koltuğunda da oturdu. Filmlerdeki vasat işlerini dizilerle aştıktan sonraki adımı da tv için çektiği “Nomads” oldu 2010 yılında. Beş yıl sonra aksiyonla yeniden film denemesine soyunan Sanzel, “Blunt Force Trauma” ile izleyiciyi iki böldü. Kimi sevdi, kimi nefret etti ama iyi vakit geçirten, su gibi bir aksiyondu. Dört yıllık aranın ardından yine iki işle dönmüş. Tipik yaz dizisi aksiyonu “Reef Break” ile vasatı aşarken sinema içinse kesişimli aksiyon “Kill Chain”i hazırlamış. Dizilerde çalışmanın katkısını net gösteren filmin kadrosunu da iyi kurmuş. Nicolas Cage, Ryan Kwanten, Alimi Ballard, Enrico Colantoni, Anabelle Acosta, Angie Cepeda ve Eddie Martinez öne çıkan isimler.

Bir gece vakti bir oteldeyiz. İki adam çıka geliyor ve resepsiyonisti öldürmek üzere emir aldıklarını belirtiyor. Adamın savunması ise size bir öykü anlatayım oluyor. Öyküyü dinlemeye başlamak üzere bu kez bir otel odasındayız. Bir tetikçi dışarıyı gözetliyor. Tehlike altında olduğunun farkında. Önce bir arabayı görüyor, sonra bir fahişeyi. Onu yanına çağırıp görev vermesiyle olaylar başlıyor. Zincirleme olayların sonu yeniden otele dönülecek ve her şey aydınlanacak…

Gayet iyi bir senaryoya sahip “Kill Chain”. Hiçbir şey açıklamadan, konuya hazırlamadan, girizgah yapmadan direk aksiyonun içine dalan filmlerden. Sanzel’in bu tercihi akıcı bir giriş sağlıyor ve soluksuz bir şekilde filmi yarılamayı sağlıyor. Kim kimdir, birbirleriyle ilgileri nedir diye anlamaya çalışırken akıp giden zaman da hayli tatmin edici. Mantıktan şaşmayınca sekteye uğramayor, seyirciyle birlikte tatmin edici bir şekilde ilerliyor. Kurguyu da otomatik olarak iyileştiren senaryoyu atmosferle birleştiren Sanzel, orijinal ya da bilinmedik bir şey anlatmasa da sıradan bir olay zincirini izletmeyi başarıyor. Oyunculukların orta karar olmasının bir önemi de kalmıyor bu sayede. Ucuz romanvari karşılıklı diyaloglarla izleyiciyle filmin arasındaki mesafeyi kısaltıyor. Akıcı diyaloglar ile tempoyu sürekli koruyor. Her şey olması gerektiği gibi. Finali de gayet iyi. Sanzel acele etmeden, sabırla elmaslarını parlatıyor.

Tek bir gecede ve ağırlıklı olarak tek mekanda geçen “Kill Chain”, iyi formüle edilmiş bir domino zinciri. Taşların birer birer yıkılmasıyla sona gelen seyirciyi tatmin etme garantili. Hikayeler ve bilinmezler arasında suç ile aksiyonun kesişiminden doğan keyifli bir doksan bir dakika. Türü sevenlerin ıskalamamasında fayda var.

Can Yayınları’nın Kısa Modern serisinde bu ay: Koyda ve Odessa

Perşembe, Ekim 24, 2019
Can Yayınları’nın kısa modern serisi bu ay iki kitapla sürüyor. Katherine Mansfield’ın küçük başyapıtı “Koyda” ve  Izak Babel’in renkli ve masalsı serüveni “Odessa” raflarda…


Koyda / Katherine Mansfield
Yeni Zelanda’da yazlık bir muhitte konaklayan bir ailenin sıradan bir gününü anlatarak hayatlarını sadelikle ve ustalıkla resmetmeyi başaran küçük bir başyapıt.

Koyda, bu geniş ailedeki her bir kişinin hayallerini, özlemlerini ve kaygılarını bir zihinden diğerine ustaca sekerek, çevrelerindeki doğal güzelliklerin tasvirleriyle birleştiriyor. Virginia Woolf’un, “Kıskandığım tek yazar,” dediği Katherine Mansfield’ın rengârenk bir empresyonist tabloyu andıran uzun öyküsü, aile hayatını kadın gözünden, görülmemiş bir dürüstlük ve sadelikle resmeden küçük bir başyapıt.

#yenizelandamodernleri #sayfiye #kadın #ailehayatı #aşk #çocukluk #bilinçakışı

KATHERINE MANSFIELD, 1888’de Yeni Zelanda’nın Wellington kentinde doğdu. Yazar olmak amacıyla on dokuz yaşında İngiltere’ye yerleşti. İlk düş kırıklıklarını, karamsar öykülerinin yer aldığı In a German Pension (Bir Alman Pansiyonunda, 1911) adlı kitabında dile getirdi. Yeni Zelanda’daki aile anılarıyla çok güzel çağrışımlar içeren öyküsü “Prelüd”, Virginia ve Leonard Woolf’un yayınevi Hogarth Press tarafından yayımlandı. 1922’de yayımlanan Bahtiyarlık adlı kitabıyla yeteneğinin doruğuna ulaştı. 1923’te Fransa’nın Fontainebleau kentinde veremden öldü. Son öyküleri ölümünden sonra The Dove’s Nest (Kumru Yuvası, 1923) ve Something Childish (Çocukça Bir Şey, 1924) başlıklı kitaplarda toplandı. 
Çevirmen: Seçkin Selvi
Dizi: Kısa Modern
Tür: Uzun Öykü
Sayfa sayısı: 80
Fiyat: 11,50 TL


Odessa / Izak Babel
Rus İmparatorluğu’nun son günlerinde, Yahudi gangsterlerin kasıp kavurduğu bir liman kentinde yaşanan masalsı, matrak ve renkli serüvenler.

Kenar mahalleleri, karanlık depoları ve rıhtımları, kaldırımlarında gezen yük arabaları, mezarlıkları, meyhaneleri, genelevleri, sinagoglarıyla bir liman şehri Odessa. İzak Babel öykülerinde bizi bu Yahudi kentinin kaçakçılar, dilenciler, tefeciler ve gangsterlerin dolaştığı tekinsiz arka sokaklarına götürüyor ve Rus edebiyatının en ikonik antikahramanlarından biri olan kibar ve acımasız suçlu Benya Krik ile şehri kasıp kavuran Moldavanka çetesinin masalsı, matrak ve renkli serüvenlerini anlatıyor.

#rusmodernleri #rusdevrimi #suç #ticaret #cinayet #dalavere #azınlık

İZAK BABEL, öykü ve tiyatro yazarı. 1894’te Odessa’da, tüccar bir Yahudi ailesinde doğdu. Odessa Ticaret Lisesi’nde ve Kiev Ekonomi Enstitüsü’nde okudu. 1915’te Petrograd’da yaşarken Gorki’nin Letopis dergisinde yayın hayatına başladı. Gorki’nin önerisiyle, edebiyat dışında birçok iş de yaptı: Halk Eğitim Komiserliği’nde çalıştı; matbaacılık, muhabirlik, Birinci Süvari Ordusu’nda askerlik yaptı. Kızıl Süvariler (1926) ve Odessa Öyküleri (1931) adlı öykü kitaplarıyla uluslararası ün kazandı. 1924’te Moskova’ya yerleşti. Tiyatro oyunları ve senaryolar yazdı. Kızıl Süvariler eleştirilirken Gorki onu savundu. 1939’da tutuklandı, ertesi yıl kurşuna dizildi. Bütün yazdıklarına el kondu, ismi edebiyat tarihinden çıkarıldı. 1954’te bu yasak kaldırıldı. 1957’de sansürlü ilk derlemesi çıktı. 1980’lere dek bir daha yayımlanmadı.
Çevirmen: Ergin Altay
Dizi: Kısa Modern
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 96
Fiyat: 12,50 TL

Kısa Modern serisinin diğer kitapları: Mihail Bulgakov: Morfin, D.H Lawrence: Ölen Adam, Nina Berberova: Eşlikçi Kız; Hans Fallada: Neden Ucuz Saat Takıyorsun

Sohaila Abdulali’den Akıllı, kışkırtıcı, çığır açan bir kitap : Tecavüzü Konuşmamız Lazım

Perşembe, Ekim 24, 2019
30 yıldır kişisel ve mesleki olarak cinsel saldırı meselesiyle uğraşan yazar, danışman rehber, aktivist ve tecavüz mağduru Sohaila Abdulali, Tecavüzü Konuşmamız Lazım’da deneyimlerinden yola çıkarak tecavüz hakkındaki düşünce, söylem ve varsayımlarımızı mercek altına alıyor.

“Memlekette cinsel tacize uğramamış kadınlar elini kaldırsın. Sözle, gözle, elle kolla taciz yaşamamış olanımız var mıdır?

Tecavüz, bedensel sınırlarınızın onayınız olmadan ihlali; bu kitap da tecavüzü anlatıyor. Hani seslerin kısılıp gözlerin kaçırıldığı, ‘Yazık, hayatı mahvoldu kızcağızın,’ denilen ve fakat kısık sesliler korosunun tacizciyi, tecavüzcüyü öyle sessizce es geçip görmezden geldiği tecavüzü anlatıyor. Cesaretle, yüksek sesle, utanmadan, utancı hakiki sahibi riyakâr topluma ve tecavüzcüye iade ederek. Lütfen okuyun ve kızlarınıza, oğullarınıza okutun.”
Psikiyatr Dr. Gülcan Özer

"Sesi çıkamayanların sesi, karanlıkta bırakılanlara bir ışık; Sohaila Abdulali'nin bu sayfalara döktüğü sözcükler dilerim bu konuda yazılmış bir manifesto olur. Bu kitap bir karşı duruştur. Bunlar yazıldıkça dünya değişecek ve her şey kötü sonla bitmeden önce önlenecektir kötülük."
Kardeşini Doğurmak kitabının yazarı Büşra Sanay

Sohaila Abdulali tecavüz konusuna bakış açımızı değiştiren, bu konuda suskun kalmamamız gerektiğini dile getiren bir kadın. Kendisi 17 yaşındayken Hindistan’ın en büyük şehri Mumbai’de bir erkek arkadaşıyla dolaşırken serseri bir güruhun toplu tecavüzüne maruz kaldı. Başına gelen o olayı üç yıl sonra bir kadın dergisine yazdığı “Canımı kurtarmak için savaştım…ve kazandım”   başlıklı yazıda anlattı. O travmanın üstesinden gelerek kendine yeni bir yaşam kurdu.

Ama Hindistan’da da dünyanın hemen hemen bütün diğer ülkelerinde de tecavüzler devam etti. Pek çok yerde üstü örtüldü. Ancak, aradan 30 yıl geçtikten sonra, Delhi’de bir kadına tecavüz edilip öldürülmesini protesto edenler Sohaila Abdulali’nin o yazısını sosyal medyada binlerce kez paylaşarak dünyaya yayılmasını sağladılar.

Bunun üzerine Sohaila Abdulali, başta kendi küçük kızı olmak üzere herkesi tecavüz konusunda bilinçlendirmek, bunun hasıraltı edilmesini önlemek amacıyla kendi deneyiminin yanı sıra tecavüz mağdurlarıyla yaptığı konuşmaları ve diğer araştırmalarını Tecavüzü Konuşmamız Lazım kitabında topladı. Kitap Amerika’dan Hindistan’a, Güney Afrika’ya, Meksika’ya, Kuveyt’e açılan bir yelpazedeki tecavüz olaylarından örnekler aktararak bir anlamda Amerika’daki #MeToo hareketini küreselleştirmiş oldu.

SOHAILA ABDULALI, Mumbai’de doğdu. Brandeis Üniversitesi’nde ekonomi ve sosyoloji dalında lisans, Stanford Üniversitesi’nde iletişim dalında yüksek lisans yaptı. İki roman, çocuk kitapları ve kısa hikâyeler yazdı. Ailesiyle New York’ta yaşıyor. 

Tecavüzü Konuşmamız Lazım / Sohaila Abdulali
Tür: İnceleme 
Sayfa sayısı: 208
Fiyat: 22,50 TL



Sarah Moss'tan Karanlık, Güçlü ve Sarsıcı Bir Novella: Hayalet Duvar

Çarşamba, Ekim 23, 2019
Son dönemde yayımlandığı kitaplarla nitelikli okurun gözdesi haline gelen Kafka Kitap, okurları sevindirmeye devam ediyor. Geçen yıl yayımlanan “Sular Çekildiğinde” ile tanışıp sevdiğimiz yazarlardan Sarah Moss’un geçtiğimiz yıl yayımlanan ve övgülerle karşılanan novellası “Ghost Wall”, “Hayalet Duvar” adıyla Türkçede. 

İngiltere’nin kuzeyinde, şehir keşmekeşinden uzak ama medeniyetin kıyısındaki ormanlık Northumberland’da yaz aylarının ortasıdır. On yedi yaşındaki Silvie, annesi ve babasıyla birlikte bir arkeoloji profesörünün, bölgenin karanlık tarihindeki kurban törenlerini incelemek üzere öğrencileriyle kurduğu kampa katılır. Yalnızca Demir Çağı’nın sunduğu imkânlarla yaşayarak ilkel yaşamı tecrübe ettikleri bu kampta Silvie profesörün öğrencileriyle birlikte yepyeni özgürlükleri keşfederken baskıcı babasıyla ilişkileri günbegün bozulur ve geçmişin ürkütücü ayinleri hayatlarına nüfuz etmeye başlar.

"Işık insanı kör eder; ateşin başında toplandığınızda çoğu şeyi ıskalarsınız."

Sarah Moss, hem efsanevi ve tarihsel hem de çarpıcı derecede güncel bu romanıyla, okurlara atalarımızın “ilkel aklı”ndan ne kadar uzağa gidebildiğimizi sorgulatıyor.

“Moss’un çağımızın en iyi romancılarından biri olduğunun kanıtı… Baş döndürücü bir karışım; yaratıcı, zekice ve özgün.” -The Independent

Glasgow doğumlu Sarah Moss, üniversite eğitimi için Oxford'a yerleşti ve lisans, doktora derecelerini İngiliz edebiyatı alanında tamamladı. Akademik çalışmalarında erken romantik dönem ve erken Viktorya dönemlerine odaklanarak kuzey ülkelerinin edebiyatı ile edebiyatta gastronomi ve maddi kültür konularını inceledi. Çeşitli üniversitelerde akademisyenlik ve eğitmenlik yapan Moss, son olarak Warwick Üniversitesi'nde Edebiyat ve Mekân dersleri vermeye başladı. Moss, İskandinav kültürü, romantik dönem İngiliz edebiyatı, gastronomi tarihi ve cinsiyet konularındaki kurgudışı ve akademik eserlerin yanı sıra Cold Earth, Night Waking, Bodies of Light, Signs for Lost Children ve Sular Çekilirken (Kafka Kitap, 2018) romanlarının yazarıdır. 

Hayalet Duvar / Sarah Moss
Çeviri: Merve Sevtap Ilgın
Dizi/Tür: Dünya Edebiyatı / Roman 
Kafka Kitap, Ekim 2019
Sayfa Sayısı: 130
Fiyat: 17,50 TL


 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template