♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Film Kritikleri

Kitap Kritikleri

Dizi Kritikleri

Son Yazılar

Her Şeyin Hikâyesi: Hareket Edemeyen Masumları Savunmak

Cumartesi, Mayıs 25, 2024

Cormac McCarthy’nin “İhtiyarlara Yer Yok”uyla Ekim 2018’de başlayan İthaki Modern dizisi yüzüncü kitaba kavuştu. Huxley, Vian, Pynchon, Heller, Lethem, Bradbury, Joyce, Platonov, Broch, Houellebecq diye başlayarak uzun uzun keyifle sayılabilecek bir listenin sonuna bir şaheser eklendi. Bilimle edebiyatı aynı potada erittiği söylenen ve övgülere boğulan Richard Powers ile nihayet kesişti yollarımız. İyi ki kesişmiş dedirten bir romanla “Her Şeyin Hikâyesi” ile akıldan çıkmayacak bir ilk tanışma yaşattı. Devamı da böyle gelsin, nice yüzlere diyerek İthaki’ye teşekkürümü ederek romanın dünyasına dalalım.

Öncelikle belirtmem lazım, “Her Şeyin Hikâyesi” için hangi sıfatı kullanacağıma karar veremedim bir türlü. Olağanüstü, muazzam, şahane, muhteşem, şaheser, başyapıt, magnum opus… Hangisini seçersem eksik var gibi. Zira Powers ilk okumada o kadar etkili bir dünya sunuyor ki sayfaların içinde kaybolmak istiyorsunuz. Bazen ana karakterlere yardım etmek bazen olacağı görünen bir şeyleri önlemek bazen de ağaçlara sıkı sıkı sarılmak. Ekolojik bir başyapıt diyelim hadi. Powers dünyanın sadece bize ait olmadığını uzun uzun anlatıyor. Olağanüstü, çünkü yazarın ilmek ilmek ördüğü bu kurguya başka nedir? Muazzam, çünkü bunca karaktere rağmen her şey dengede. Şahane, çünkü o son sayfayı çevirdiğinizde bir ağaç arıyor gözleriniz. Şaheser, çünkü hemen hemen her duyguyu barındıran bir dolulukta ve derinlikte. Başyapıt, çünkü benzerini ben okumadım daha önce. Magnum opus ise biraz şüpheli. Yazarın diğer romanlarını okumadan işkembeden atıyor da olmamalı. İthaki’nin yazarın diğer romanlarını da yayımlamasını merakla bekliyorum. Neticede çok büyük bir roman bu. Aslında üzerine birkaç kelam etmek de çok yersiz. Bu yazıyı okumak yerine hemen romana başlasanız çok daha iyi olur. Ne desem eksik kalacak zira. Lakin meramım daha fazla okunması. Bir okur olarak hazzı bölüşme isteği. Tesadüfen buraya düşüp de şu satırları okuyana, bak böyle bir şahanelik var diyebilmek. Neyse bu kadar gevezelik yeter değil mi? Geçelim romanın söylediklerine.

“Her Şeyin Hikâyesi” parçalı bir kurguya sahip. Powers okurunu bir ağaçta gezdiriyor ya da seyre daldırıyor. Öyküsünü de bir ağaç gibi yavaş yavaş arşa çıkarıyor. Bir olay ile değil önce ana karakterlerini tanıtarak başlıyor. Ki onlara da kökler diyor. Dokuz karakter, dokuz kök. Kısa yaşamöyküleri ile her birini tanıdıktan sonra hazırız. Karakterlerin macerasını da paralel kurguyla anlatıyor. Yaklaşık altmış-yetmiş yıllarını diyebiliriz. “Gövde”, “Dallar” ve “Tohumlar” ile de nihayete eriyoruz ama Powers “bu hikâye hiç bitmeyecek” şerhini düşüyor. Dokuz karakterin çevresine örülen ağaçlar ile dallanıp budaklanan roman özellikle ikinci bölümün ortalarından itibaren şaha kalkarak sonuna dek okunmadan bırakmıyor okurunu. Hiç bitmeyecek kısmı da ondan sonra başlıyor. Zihnini hep meşgul edecek ve hiç rahat bırakmayacak zira. Bunca olayın ortasında bunca bilgiyi verdikten sonra başka bir senaryo mümkün değil.

Ağaçlara saygı duruşu diyerek özetlemek de yetersiz kalıyor romanı. Sık sık yinelediği üzere dünya hepimizin yaşadığı bir yer. Kimse hiçbir şeyin sahibi olamaz. Hepimizin evrende küçücük bir nokta olduğunu da düşünürsek evrene, habitata bir saygı duruşu bu. Ve elbette net bir uyarı. Hızla sonunu getirmeye çalıştığımız dünyaya dair okkalı bir uyarı. Olasılıklarla gerçeklerin harmanı ile yüze vurulan bir uyarı: “İnsanlık ağır hasta. İnsanoğlunun fazla zamanı yok. Yalnızca atipik bir deney. Dünya çok yakında yine sağlıklı, kolektif zekâlara kalacak. Kolonilere ve kovanlara.” diyor. Tabii bu uyarı öyle açık açık kafaya vura vura değil. “Ayağını denk al insanoğlu” demiyor Powers. Seve seve, hayranlıkla yer yer büyülenmiş gibi çıkarıyoruz bu sonucu. Yarattığı karakterler üzerinden gelişen maceralarda ağaçlar üzerine bilgi ediniyor, çıkarımlar yapıyor, harekete, direnişe geçiyor ve sonuçlarına katlanıyoruz. Uzun uzun ağaçlar üzerine nutuk çekecek hatta bir panelde konuşmacı olacak kadar bilgiyle donanıyoruz. Tüm bu bilgileri kurgu dışı bir kitaptan da okuyabilirdik ama bu kadar etkili olur muydu? Bu sorunun cevabını da romanda buluyoruz: Çünkü “İnsanların hakimiyeti iflas etmiş durumda” ve “En sağlam argümanlar bile insanların fikrini değiştiremez. Bunu ancak iyi bir hikâye başarabilir.” Ne büyük bir keyif ki bu hikâye bunu başarıyor.

Ağaçlar ve insanların serüvenini anlatan romanı özetleyen cümleler var. İlk başta sahneyi onlara teslim ederek başlayalım: “Ağaçlar ve insanlar, Samanyolu’nda birlikte seyahat ederiz… İnsan doğada yaptığı her yürüyüşte, aradığından çok daha fazlasını bulur. Evrene giden en açık yol el değmemiş bir ormandan geçer.” Bundandır ki ormanda bir yürüyüş huzurla doldurur içimizi değil mi? Ve daha vurucu cümleye geçelim. Okuduktan sonra durup biraz düşündüreceğine emin olarak: “Bahçendeki ağaçla sen aynı soydan geliyorsun. Yollarınızı bir buçuk milyar yıl önce ayırmıştınız. Fakat şimdi, farklı yönlere yapılan muazzam bir yolculuğun ardından bile genlerinizin dörtte biri aynı…” 

Powers’ın ana meramı doğa dokusunu hızla katletmemiz. Hepimizin bildiği gibi ormanların azalması küresel ısınmayı hızlandırıp kaynakları daha da azaltıyor. Buna yol açıyoruz. İnsanın doymak bilmez tüketme arzusu, her şeyin sahibi olduğunu düşünmesi ve istisnasız her şeyi paraya çevirme güdüsü en başta gelen tetikleyiciler. “Uygarlık büyüme hormonu verilmiş bir öküz gibi burnundan soluyup dururken, bu dağlar yok olup gidiyor.” diyor. Boş boş demiyor bunu. Gerçeklere, araştırmalara, verilere dayanarak söylüyor. Romanın ihtişamı da tam burada esasen. Satır aralarında verdiği cümlelerle dokuyor ormanın, ağacın önemini. Fotosentezin ne büyük bir doğa mucizesi olduğunu. Öyle “şimdi büyük cümle geliyor” anonsuyla değil tamamen doğal şekilde söylüyor, söyletiyor. Ustaca yedirmiş o cümleleri. Bu yüzden etkilenmemek, ikna olmamak elde değil. Ağaçların bizden çok daha eski canlılar olduğunu zaten biliyoruz. Aralarında bir iletişim kanalı olduğunu, hepsinin birbirine bağlı olduğunu da biliyoruz. Lakin burada da söz alıyor Powers. Gözümüzün önündekine bakmakla fark etmenin anlamanın ne kadar farklı olduğuna vurgu yapıyor. Aslında tüm bunları biliyorsunuz ama insanlık denen güçlü uyuşturucunun etkisinde kalıyorsunuz diyor. Yerden göğe kadar haklı değil mi? “Tek bildiğimiz büyümek. Daha çok büyümek; daha hızlı büyümek. Geçen seneden daha fazla. Uçurumun kenarına kadar büyüdüğün halde büyümeye devam etmek.” Oysa daha zaman kavramının bile acemisiyiz. Geçmiş, şimdi ve gelecek üzerine düşündüren o kadar çok cümle var ki “Ağaçlar gibi bizden daha uzun ömrü olan her şeye karşı acımasızız.” derken buluyoruz kendimizi. Ölü ağaçları kesmelere doyamıyoruz ya hani. Gerçi ülkemizde maalesef ölü/diri ayrımı olmadan herkes dilediği gibi kesme hakkına sahipmiş gibi ya, neyse. Ölü ağaçların diri ağaçlardan daha fazla canlı barındırdığını, minyatür bir habitat olduğunu anlıyoruz romanın en etkileyici karakteri Patricia Westerford sayesinde: “Bilim inatçı bir körlüğün hizmetinde. Bunca zeki insan gözlerinin önündeki şeyi nasıl oldu da göremedi? Ölü kütüklerin yaşayanlardan çok daha canlı olduğunu görmek için yalnızca bakmak yeterli. Ama doktrinin gücüne karşı duyuların ne kadar şansı olabilir ki?”. Ve kahramanımız bize ormanlara dair şunu diyor özetle: Hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Bırakın onlar kendi işini kendi halledecek kadar akıllı. Hatta ağaçların insanlardan daha akıllı olduğunu vurgulayan pek çok cümle serpiştirmiş Powers. Ormanların döngüsü insanlardan çok daha önce başlamıştı. Hep buradalar ve hep kalacaklar değil mi? Bizse ne kadar uygarlaşsak da dindiremeyeceğimiz ilkel korkulara sahibiz orman deyince. Oysa “Doğa çoğu zaman zannedildiği gibi dişlerinde ve pençelerinde kan olan bir şey değil.” 

Homo Sapiens’lere uyarıları ise yüze çarpılan tokatlar gibi. Yüzleşmeyi gerektiren tespitler çoğunlukla. En basit mantık problemlerini bile nasıl çözemediğimizin altını çiziyor. En basit ve mantıklı eylemleri gerçekleştirme yeteneksizliğimizi. Dindirmenin mümkün olmadığı açgözlülüğümüzü. “Birbirini gütme becerisi mi? Kesinlikle, had safhada.” Tamire ihtiyacı olan bizleriz. Yangın var diye bağırmak giderek zorlaşıyor diyor. Tüm vaktin artık internet bağımlılığıyla geçmesine de değiniyor: “İnsanlar kopyalanmış bir cennetin içinde hep birlikte kaybolmakta.” Ezcümle konu şu: “İnsanlar geçmişten miras aldıkları davranışlarla önyargıları, evrimin önceki aşamalarından kalma ve kendi köhnemiş kurallarına uygun kalıntıları içlerinde taşıyorlar. Değişken, mantıkdışı görünen seçimler aslında uzun zaman önce farklı türden sorunları çözmek için geliştirilmiş sratejiler. Hepimiz birbirini kontrol altında tutarak savanalarda hayatta kalabilmek üzere şekillenmiş sinsi, sınıf atlamaya hevesli fırsatçıların bedenlerinde hapsolmuşuz”. Peki neden bu kadar aciziz, neden bir şey yapmıyoruz sorusuna da bir cevabı var: “Psişenin işi kim olduğumuz, nasıl düşündüğümüz ve belli durumlarda nasıl davranacağımız gibi konularda cahil ve mutlu olmaya devam etmemizi sağlamaktır. Hepimiz karşılıklı pekiştirmenin koyu sisinde işleriz. Düşüncelerimiz öncelikle bizden başka herkesin haklı olması gerektiğini varsayacak şekilde evrim geçirmiş, eskiden kalma bir donanım tarafından şekillendirilir. Fakat sisin yeri bize gösterildiğinde bile, içinden kolayca geçmekte zorlanırız." Kabul etmemiz gereken gerçek ise belli: “İşe yararlık ilkesi temelinde dönen bir dünyada, biz de yok olmaya mahkumuz.” Peki bu cümle ışığında cevap buyrun: “Kaç ağaç bir insan hayatı eder?”

Tüm kusurlarımıza rağmen reçetenin ne kadar basit olduğunu da iliştirmiş: “Bir ormanın bugünkü net değerini şimdiki sahipleri için maksimuma çıkarmak ve en kısa sürede en fazla ağacı elde etmek istiyorsanız, evet: eski ormanları kesip yerlerine sıra sıra ekilmiş, birkaç kez daha kesilebilecek yeni ağaçlar dikin. Ama toprağın gelecek yüzyılda da verimli olmasını, saf su içebilmeyi, çeşitliliği ve sağlıklı olmayı, ölçümünü bile yapamayacağımız dengeleyicilerin ve hizmetlerin devamını istiyorsanız, o zaman sabırlı olacak ve ormanın zaman içinde vermesini bekleyeceksiniz.” Hikâyeyi tersine çevirmek içinse: “İçinde ağaçların olduğu, bize ait bir dünyada değiliz. İnsanlar ağaçlara ait olan bir dünyaya henüz gelmiş sayılır” diye düşünmeye başlamamız gerekiyor. “İnsanlar ve ağaçlar zannettiğinizden daha yakın akraba. Bizler aynı tohumdan çıkmış aksi yönlere giden, ortak bir alanda birbirini kullanan iki şeyiz. O alanın bütün parçalara ihtiyacı var. Bizse… dünya denen organizmada bizim de bir rolümüz var ve rolümüz bu olamaz…” Powers’ın okurdan beklentisi, gözündeki perdenin kalkması. Farkındalığın oluşması. Kendine benzeyen insanlara rastlayıp ağaçların dilinden anlamaya başlaması. Çünkü “Dünyada kendi türünden önce düşünmen gereken çok fazla şey var.”

Bu 579 sayfalık şaheserden herkes kendi çıkarımını yapabilir. Uyandırır mı bilinmez ama bir uyarıdır. Her şeyi gördüğü halde fark etmek, anlamak istemeyen insanoğlu “Gerçekliği biz yaratmıyoruz. Bizim tek yaptığımız, gerçeklerden kaçmak. Şimdiye kadar öyleydi. Doğanın sermayesinden yiyip bunun maliyetini gizliyoruz. Ama bunun bir bedeli var o bedeli ödeyemeyeceğiz.” diyor ve ısrarla o bedeli ödeyecek bir Mesih bekliyorken “Her Şeyin Hikâyesi” bakın ne öneriyor insanlara: “Mesih geldiğinde elinde bir fidan varsa, önce fidanı ek, sonra Mesih’i karşılamaya git.” Ağaçlara da sözü var elbette: “Dayanın. Yalnızca yüz-iki yüz yıl daha. Sizin için çocuk oyuncağı, arkadaşlar. Tek yapacağınız bizden daha uzun yaşamak. O zaman buralarda sizinle uğraşacak kimse kalmamış olacak.” Hepsinden önemlisi, unutmamalı: “Kazanan her zaman dünya olacak.” 

İthaki’den bir Richard Powers daha: Galatea 2.2

Cuma, Mayıs 24, 2024

İthaki Modern serisinin yüzüncü kitabı olarak yayımlanan Richard Powers şaheseri “Her Şeyin Hikâyesi” ile benim gibi mest olanlar için güzel bir haber daha var. Yazarın bir romanı daha Türkçede! Bu kez bilim kurgu sularına dalacağız gibi görünüyor. Kitap arkası yazısıyla artan heyecanımızı dizginleyecek “Galatea 2.2”ye kavuşma tarihimiz 29 Mayıs. 

Richard Powers, bilişim teknolojilerinin primitif hâllerinin büyük bir atılımla aşıldığı 20. yüzyılın sonlarına doğru yazdığı beşinci romanı Galatea 2.2’de, nöral ağlardan oluşan bir yapay zekâ programını, İngiliz Edebiyatı kanonundan gireceği sınavı kazanacak kadar geliştirmeye çalışan romancı Richard Powers’ı anlatıyor. Dört romanı yayımlanmış, mezunu olduğu ve ilk aşkını bulduğu üniversiteye yıllar sonra misafir akademisyen olarak yalnız başına dönmüş romancı, sinirbilimci arkadaşlarının arasındaki bir iddiada, Helen adını alacak yapay zekâyı edebiyat metinleriyle besleyeceği asistanlık rolünü kabul eder. Bu süreçte kalbi terk ettiği ilk aşkı C ile üniversite koridorlarında görüp âşık olduğu A arasında gidip gelirken gitgide basit bir programdan öteye geçen zamane yaratısına aklını kaptıracaktır.

Daha önceden The Gold Bug Variations’la genetik, müzik ve bilgisayar programcılığı arasındaki bağları gösteren Powers’ın bu edebi varyasyonu da, mitolojik hikâyedeki heykeltıraşın yaptığı heykele âşık olması gibi kendi sanatının ürününe âşık olacaktır. Pygmalion’dan My Fair Lady’ye edebiyat ve sinemada pek çok uyarlaması yapılan bu mitin sanal versiyonu, yazarın Ulusal Kitap Eleştirmenleri Çevresi Ödülü adayı gösterilmesini sağlamıştı.

Richard Powers’ın kendisini okurlarına en fazla gösterdiği bu yapıt, Her Şeyin Hikâyesi’nin yazarına zihinsel bir giriş kapısı, aynı zamanda yazarın oluşumunun ve yazma tutkusunun romanı.

“Pynchon, Gaddis ve DeLillo’nun mirasına ortak çıkabilmeye aday az sayıdaki Amerikan yazarından biri.”  — THE NATION

“Göz kamaştırıcı... hem entelektüel açıdan dikkat çekici hem duygusal açıdan ilgi uyandıran bir beyin macerası, canlı bir güç gösterisi.” — Michiko Kakutani

Galatea 2.2 / Richard Powers
Çevirmen: Sanem Erdem
İthaki Modern-102, Mayıs 2024
Çıkış Tarihi: 29 Mayıs 2024
Sayfa Sayısı: 424
Etiket Fiyatı: 320.00 TL

Sel Yayınları Mayıs Yenilerini Duyurdu

Salı, Mayıs 21, 2024

Sel Yayınları Mayıs ayını iki kitapla karşılıyor. Merakla beklenecek iki kitapla. Yaşayan en iyi öykücülerden Kamil Erdem’in yeni öykü toplamına kavuşuyoruz. On öykülük toplam “O Sonbahar, O Kış” kuşkusuz yılın en güzel haberlerinden biri. Bir diğer müjde de dünya edebiyatından gelmiş. Romain Gary'nin Émile Ajar müstearıyla yayınladığı ilk romanı “Koca Tembel”, önceki edisyonlarda yer almayan alternatif sonuyla ilk kez Türkçede.

O Sonbahar, O Kış * Kâmil Erdem
Varışsız yollar, yok yolcular, yarım kalan yarınlar, kırık segâhlar, acı ve kahır dolu bir geçmişten süzülerek gelen zamanın ağır aktığı deltalar... Kâmil Erdem her öyküsüyle, anlatılması zor bir tarihe şerh düşüyor; bir ülkenin tarihinin, akıntıya direnirken parçalanan hayatların, unutturulmak istenenlerin kaydını tutuyor. Dil bu anlatılarda safını hiç terk etmiyor; tanımlanması zor olanın dile gelmesi için kendine has çağıltısıyla akarken okurlara bellek, dil ve edebiyat arasındaki ilişkiye dair de verimli düşünme alanları açıyor.

Şu Yağmur Bir Yağsa, Bir Kırık Segâh ve Yok Yolcu adlı kitaplarıyla Antalya Edebiyat Günleri İlk Öykü Ödülü, Haldun Taner Öykü Ödülü, Sait Faik Hikâye Armağanı ve Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne layık görülen Kâmil Erdem, yeni öykü kitabı O Sonbahar, O Kış ile edebiyatta açtığı derin yatakta akmaya devam ediyor.
Türkçe Edebiyat, Öykü, 104 Sayfa, 140,00 TL


Koca Tembel * Romain Gary / Émile Ajar
Kırılganlığın ve ironinin mutlak iktidarına selam duran Romain Gary, Émile Ajar personasının doğuşunu müjdeleyen Koca Tembel'de, gürül gürül akan bir kentte içine düştüğü yalnızlık belasından, görünmez kolların bedenini sarmaladığı gündüz düşleriyle kurtulmaya çalışan ve çareyi doğa kanunlarına meydan okurcasına devasa bir piton sahiplenmekte bulan bir adamın hikâyesini anlatır.

Yalan-Roman'da -mış gibi yapmaktan çoktan vazgeçip artık var olduğunu özgürce haykırabilen Émile Ajar'ın Koca Tembel'deki metaforik doğumu, baş karakterin artık gizlemeye son verdiği esrik benliğinden sıyrılışıyla paralelleşir. Kelimeler bocalayıp kıyıya vurur, gerçeklik absürdün sahneyi ele geçirmesiyle daha az can yakar; alay, saplantı, hezeyanlar; hepsi onu insan"mış gibi yapma"nın yükünden kurtarıp pullu bir derinin ardına saklanmasına önayak olur.

Delilikte saklı masumiyeti sözdizimsel ve anlamsal müdahaleler, fallik göndermeler, uçarı espriler ve insan-oluşa dair radikal eleştirilerle okuruna kanıtlayan, Fransa'nın iki Goncourt ödüllü tek yazarı Romain Gary'nin Émile Ajar müstearıyla yayınladığı ilk romanı Koca Tembel, önceki edisyonlarda yer almayan alternatif sonuyla ilk kez Türkçede.
Özgün Adı: Gros-Câlin, Çeviren: Müntekim Ökmen, Dünya Edebiyatı, Roman, 216 Sayfa, 210,00 TL


Zülfü Livaneli ve Erdal Öz’den bir dostluk düeti: Sazın Teli Koptu

Salı, Mayıs 21, 2024

1970’li yılların Ankara’sında başlayan, araya giren sürgün yıllarıyla pekişen, gücü asla eksilmeyen bir dostluk: Zülfü Livaneli’yle Erdal Öz’ün dostluğu. Edebiyat tutkusunu paylaşan iki gençten biri dünya çapında bir müzisyene evrilirken, diğeri Türkiye’nin en önemli yayıncılarından biri haline geliyor; yıllar içinde de eşine az rastlanır dayanışmanın mimarları oluyorlar.

Sazın Teli Koptu, Livaneli-Öz dostluğunun anılarla, mektuplarla, söyleşilerle, yazılarla kurulmuş hikayesi olduğu kadar, Türkiye ve Avrupa için bir dönem panoraması da sunuyor.  

***

“Burası İsveç diye bir yer. Çoğu zaman burada ne işim olduğunu, bu topluluğun, bu dilin benimle ne ilgisi olduğunu düşünüp duruyorum. Saksıya dikilmiş gibi, iğretiyim burada. Oysa bana tanınan olanaklar çok geniş ve rahat. Radyoya, TV'ye, tiyatrolara müzik yapıyorum. Bir-iki aya kadar büyük bir firma bir long-play’imi yayınlıyor. Birlikte çaldığım çok iyi bir İsveçli grubum var. Yeni ve olumlu bir stil ortaya çıkardığımızı sanıyorum. Gelecek hafta ağıtlar kaset olarak yayınlanıyor. Bütün bunlar beni sevindirmiyor inan ki. Bu işlerin onda birine razıyım, tek memlekette olsun.” İşte böyle yazıyor Zülfü Livaneli mektuplarından birinde, kendi gibi hep “ille de memleket” diyen Erdal Öz’e.  

Bir sürgün ve dostluk hikayesi…
Cem Akaş’ın yayına hazırladığı bu küçük kitap, boyundan çok büyük bir dostluğun, Zülfü Livaneli’yle Erdal Öz’ün on yıllara yayılmış dostluğunun hikayesini anlatıyor. Livaneli’nin 1973’te İsveç’e göçmesinin ardından mektuplaşmaya başlayan iki arkadaş, 1984’te Livaneli’nin Türkiye’ye dönmesine dek birbirlerine yazmayı sürdürdü. Bu dönemde Livaneli uluslararası üne kavuşan bir müzisyen ve yıldızı parlamaya başlayan bir yazar olarak öne çıkarken Öz de kalemi güçlü bir yazar olarak tanındı, Arkadaş Yayınları’nın yöneticiliğinden Can Yayınları’nın kuruculuğuna geçti ve ilerleyen yıllarda Türk yayın dünyasını biçimlendiren figürlerden biri oldu. Sazın Teli Koptu iki dostun ilişkisinin ötesinde 1970‘leri, o dönemin Avrupa’sını, Türkiye’sini, müziği, edebiyatı, aydın çevrelerini, dayanışmayı ve yalnız bırakılmayı da ele alıyor.

Sazın Teli Koptu  / Zülfü Livaneli – Erdal Öz 
Yayına hazırlayan: Cem Akaş 
Dizi: Çağdaş 
Tür: Anı 
Yayınevi: Can Yayınları 
Sayfa sayısı: 176 
Fiyatı: 195 TL 


Ayrıntı’dan Tristan Bernard İmzalı Trajik, Karanlık ve Kışkırtıcı Bir Roman: “Bir Katilin Günlüğü” raflarda!

Salı, Mayıs 21, 2024

Fransız yazar Tristan Bernard’ın Bir Katilin Günlüğü adlı romanı, Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı! 1930’ların başında Fransa’da geçen roman, sıradan bir insan olan, hiç suç işlemeyeceğine inanan ve para yüzünden işlediği bir cinayetin ardından bile “katil” damgasını kendisine konduramayan bir adamın trajik hikâyesini anlatıyor. İşlediği cinayetin ardından ikilemler ve tereddütler yaşayan katil, başına gelenlere son derece mesafeli yaklaşmasını sağlayan soğukkanlı tavrıyla kaçma ve saklanma psikolojisiyle baş edebileceğini düşünse de, hayatın onun için farklı sürprizleri vardır…

Oyun yazarı, romancı, gazeteci ve avukat Tristan Bernard’ın kaleme aldığı Bir Katilin Günlüğü, Ayrıntı Yayınları’nın Edebiyat Dizisi kapsamında Türkçede edebiyatseverlerle buluştu. 

“Ölüm, bir monoloğun sona ermesidir.” Tristan Bernard’a ithaf edilen bu sözler, maktul için olduğu kadar katil için de geçerlidir. Maktul için sona eren iç kavga, katil için yeniden ve daha şiddetli bir şekilde hayat bulur. Tristan Bernard’ın bu kitaptaki katili, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov’u andırır. O da zor durumdadır, onun da paraya ihtiyacı vardır, onun da yaşamına son verdiği insan toplumun sırtında bir çıbandır. Ama katilin gözünde. Katil bu tereddütler ve kendisine konduramadığı katil damgasıyla sürekli bir mücadele içerisindedir. Cinayet gerçekleştikten sonra ise bütün dünyası yakalanma korkusu ve bunun onda yaşattığı stresle kuşatılır. Ancak katil aynı zamanda zeki ve soğukkanlıdır. Ele geçirdiği parayı güvenli bir yere yerleştirdikten sonra kaçış yolculuğuna başlar. Amacı olay gazetelerde bir üçüncü sayfa haberi olup unutulduktan sonra normal hayatına devam etmektir. Gezerek çalışmaya imkân veren mesleği bu açıdan onun için mükemmel bir kamuflajdır. Şehir şehir dolaşarak, bir vasıtadan diğerine geçerek, yolculuk planını sürekli değiştirerek izini kaybettirmeye çalışır. Lâkin hayat, bütün planları bozacak sürprizler barındırır… 

Fransızcadan dilimize Hayrettin Yıldız’ın çevirdiği Bir Katilin Günlüğü, raflarda ve internet satış sitelerinde!

Bir Katilin Günlüğü / Tristan Bernard
Orijinal Adı: Aux Abois – Journal d'un meurtier
Çevirmen: Hayrettin Yıldız
192 Sayfa
170 TL

Tüm dünyada yankı uyandıran “Monica” şimdi Karakarga Yayınları etiketiyle Türkiye’de tüm kitapçılarda!

Pazartesi, Mayıs 20, 2024

Karakarga’dan bir müjde daha geldi. Daniel Clowes’ın merakla beklediğimiz grafik romanı “Monica”ya kavuşuyoruz. Beğeni ve övgü yağmuruna tutulan “Monica” şimdiden yılın en büyük eserlerinden biri olarak ilan edildi bile. Merak ve heyecanla bekliyoruz.

Ghost World, Patience gibi eserlerinden tanıdığımız Daniel Clowes, bir ömür boyu ilham alarak yarattığı Monica için kariyerinin en karmaşık ve kişisel grafik romanı olduğunu söylüyor.

Yapımı 5 yıl süren Monica’da görsel ve psikolojik detaylardaki titizlik, kusursuz bir dil ve heyecan verici kıvrımlarla zenginleştirilmiş, çizgi roman formunda çok katmanlı bir başyapıttır.

Clowes'ın her yeni kitabı, çizgi roman ve edebiyat çevrelerinde her zaman büyük bir olaydır; Monica ise Clowes’ın bile diğer eserlerinden ayrı tuttuğu, bu senenin en büyük edebiyat olayı olma yolunda olan son eseri. Yıldızlı eleştiriler ve ödüller alarak tüm dünyada yankı uyandırmaya devam eden Monica şimdi Karakarga Yayınları etiketiyle Türkiye’de tüm kitapçılarda!

Monica / Daniel Clowes
Orijinal Adı: Monica
Türü: Çizgi Roman
Yayınevi: Kara Karga Yayınları
Sayfa Sayısı: 116
Tavsiye Edilen Satış Fiyatı: 380 TL

Kristin Roskifte'den Günlük Yaşamdan İlginç Manzaralar: Herkes Her Yerde

Pazartesi, Mayıs 20, 2024


“Herkesin Öyküsü” ile tanıyıp sevdiğimiz Kristin Roskifte bu kez okuru günlük yaşamdan ilginç manzaralara çağırıyor. “Herkes Her Yerde” Desen Kitap etiketiyle raflarda yerini alıyor. Roskifte’nin mini öykülerinin ne kadar keyifli olduğunun altını çizerek pası bültene atıyorum.

Bütün sınırlara inat, hepimiz her yerdeyiz!
40 dile çevrilen “Herkesin Öyküsü” kitabının yaratıcısı Kristin Roskifte, bu kez Herkes Her Yerde ile yeryüzünün farklı köşelerinde bir araya gelmiş hareket hâlindeki insanların günlük yaşamlarından ilginç manzaralar sunuyor.

''Hayat, sonsuz bir yolculuğa benzer,'' görüşünü destekleyen kurgusuyla seyahat etmenin, gezip görmenin, yaşayarak öğrenmenin insana kattığı artı değerlerin altını çizen kitap; son sayfalarında yer verdiği açıklamalar ve betimlemelerle merak duygusunu da tırmandırıyor.

Ucu açık sorularla örülmüş hareketli hikâyesi ve gözlere şenlik çizimleriyle eğlenceli bir yapbozu andıran bu etkileşimli öykü atlası, yediden yetmişe herkesi kitaptaki gizemleri çözmeye ve kendi okuma yolculuğunu tekrar tekrar yazmaya davet ediyor!

Yörüngede durmadan hareket eden sekiz milyar dünyalıyız. Peki nereye gidiyoruz? 
Birimiz, an itibarıyla yağmur ormanlarında nesli tükenmekte olan bir hayvanla karşı karşıyayken bir diğerimiz Norveç fiyortlarının büyüsüne kapılmış vaziyette. Güney Kutbu'nu görmek için yanıp tutuşanlar ve hatta özgürce uçup istediği yere gidebilen küçük kuşu kıskananlar bile var aramızda!  

Kimimiz hayatının ilk seyahatine çıkmaya hazırlanıyor, kimimiz ise dünyayı yepyeni gözlerle görecek olmanın sabırsızlığını yaşıyor. Ay'a ayak basmayı düşleyen çocuğu ve zaman yolcularını unutmak da olmaz tabii! 

Bir yerden başka bir yere gitmenin arzusuyla onbinlerce yıldır yollardayız. Atların, eşeklerin belki de fillerin sırtında başlayan yolculuğumuzun hızı bugün ses hızıyla yarışıyor olsa da ilk günkü heyecanımız hiç dinmedi. Zaten bilmediğimiz bir yerde, tanımadığınız insanlarla bir araya gelmekten daha keyifli ne var ki şu hayatta?

Lakin, nereye gidersek gidelim, aslında sekiz milyarımız da bütün sınırlara inat aynı yere, birlikte gidiyoruz. Evet, sen de bizden birisin!

Herkes Her Yerde ile şehrin kalabalıklarına gönlünüzce karışabilir, her biri kendi öyküsünün kahramanı olan yeryüzü sakinlerini yakından takip edebilir, farklı yaşamların birbirleriyle nasıl kesiştiğine tanıklık edebilir ve her okuyuşunuzda yepyeni öykücükler keşfedebilirsiniz!

Herkes Her Yerde / Kristin Roskifte
Türkçeleştiren: Ümit Mutlu
Baskı Detayları: mat kuşe kâğıt, renkli baskı, sert kapak, 235x324,2 mm
72 sayfa
Satış Fiyatı: 369,00 TL

Usta Sanatçı Şeref Bigalı, İki Önemli Eserle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nda

Çarşamba, Mayıs 15, 2024

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, usta sanatçı Şeref Bigalı’nın (1925-2005) sanat hayatı, resim anlayışı ve eserleri üzerine iki kapsamlı eseri okuyucuyla buluşturdu: Resim Sanatı, Bigalı’nın resim tekniğiyle birlikte kendi sanat anlayışını da ortaya koyuyor. Çift dilli hazırlanan Evrensel Resim Diliyle Şeref Bigalı kataloğu ise sanatçının eserlerinden geniş bir seçkiyi bir araya getiriyor. 

CANLI SAHNELER VE ZENGİN BİR ANLATIM
Aristo’nun, “Sanatın hedefi, objelerin saklı yönlerini bulmaktır. Çünkü bu en doğru realitedir.” sözünü sanat hayatında kendisine şiar edinen Bigalı’nın, sanat ve resim anlayışını ortaya koymak üzere kaleme aldığı, resim sanatını felsefi ve teknik yönlerden bütüncül şekilde incelediği Resim Sanatı adlı kitabının yeni baskısı okurla buluştu. 

Resim Sanatı, ilk olarak 1976 yılında sanatçının kendi imkânlarıyla basılmış; Bigalı’nın sanatının şekillenmesinde önemli rol oynayan üç isme, Cemal Tollu, Henri Goetz ve Abidin Elderoğlu’na ithaf edilmişti.

Prof. Dr. Gül İrepoğlu’nun ifade ettiği üzere, “Şeref Bigalı yaşamın görkemli yanlarından çok, sade, yapmacıksız, kolay anlaşılır, aynı zamanda da dimağa etkin iletiler yollayan capcanlı sahnelerinden ve ayrıntılarından alır esinlerini. Tekrar tekrar bakmaya değer, keşfedilmeyi bekleyen ayrıntılardır onlar. Öte yandan tuvallerinde öylesine zengin bir anlatım egemendir ki, kıvraklığıyla, geçişleriyle, renksel anlamlarıyla şaşırtır.”

Genç sanatçılara, her yaştan öğrenciye ve eğitmene yaklaşık yarım asırdır yol gösteren kitap, Aristo Estetiği ve Sanat Görüşü, Sanat, Tabiat, İnsan ve Sanatçı İlişkileri, Konu, Şekil, Çizgi, Değer-Valör, Renk, Tekstür-Doku-Dış Yapı, Kompozisyon, Tarih Öncesi, Boya Sanatı, Tuval ve Astarlar, Birkaç Temel Teknik, Teknik Terimler ve Kavramlar olmak üzere 14 bölüme ayrılıyor.

İNSANA VE TABİATA ESTETİK VE GÜZELLİKLE YAKLAŞIM
Sanatçının Türkiye İş Bankası Sanat Eserleri Koleksiyonu’nda bulunan eserleri ile oğlu Emekli Büyükelçi Sayın Ahmet Bigalı’nın koleksiyonundan oldukça geniş bir seçkiyi sanatseverlerin beğenisine sunan Evrensel Resim Diliyle Şeref Bigalı (Şeref Bigalı and His Universal Painting) kataloğu ise Türkçe-İngilizce olarak İş Sanat tarafından yayıma hazırlandı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ümit Gezgin’in, Bigalı’nın sanatı üzerine kapsamlı bir değerlendirme yazısının bulunduğu kataloğun tasarımını Emre Senan yaptı. 

Şeref Bigalı’nın sanatının bir boyutuyla kendi kültürel köklerine ve insan gerçekliğine bağlı olduğunu, diğer boyutuyla da evrensel resim kimliğini ve estetik gerçekliğini sürdürdüğünü söyleyen Doç. Dr. Gezgin, “Onun resmi ve resim kültürü, genç kuşak sanatçılarına da örnek olacak boyuttadır. Estetiğin kendine has değerlerini tutkuyla sürdüren ve resmi bir medeniyet ve insan gerçekliğinde algılayan bir ressamın hikâyesidir onun resimleri… Şeref Bigalı’nın resmi, resim sanatının kuşatmasının yanında, insana, tabiata ve nesnelere en insani, estetik ve güzellikle yaklaşımın adı olarak da karşımıza çıkmaktadır.” diyor. 

Resim Sanatı ve Evrensel Resim Diliyle Şeref Bigalı kitaplarına, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları internet sitesinden, yayınevinin kitabevlerinden, seçkin kitapçılardan ve Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin satış mağazası RHM Dükkan’dan ulaşılabilir.


ŞEREF BİGALI
Şeref Bigalı, 1925 yılında Bergama’nın Göçbeyli bucağında doğdu. 1950 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (şimdiki MSGSÜ), Cemal Tollu Atölyesi’nden mezun oldu. Çeşitli liselerde resim öğretmenliği yaptıktan sonra, İzmir Buca Eğitim Enstitüsü (Fakültesi) Resim Bölümü’nün kurulup gelişmesinde önemli hizmetlerde bulundu. Binlerce öğrenci yetiştirdi. Emekli olduktan sonra da özel atölyesinde dersler verdi. Resim sanatının felsefi ve teknik bütün yönlerini inceleyen Resim Sanatı adlı kitabı, 1999 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlandı. 

Yurt içi ve yurt dışında 50’nin üzerinde sergi açan Şeref Bigalı’nın eserleri birçok ödül kazandı:1986 yılında Devlet Resim Ödülü’nü, 1996 yılında da Türkiye İş Bankası Sanat Büyük Ödülü’nü aldı. Eserleri Ankara, İstanbul ve İzmir Devlet Resim Heykel Müzeleri ile birçok yurt içi ve yurt dışı resmi ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır. 

Milli ve yöresel unsurlardan hareketle, resmin evrensel dilini ve plastik değerleri eserlerine ustalıkla yansıtan Şeref Bigalı, yağlıboyada olduğu kadar, suluboya ve desende de piktüral yaratıcılığın ve özgün estetiğin zirvesine ulaştı. 15 Şubat 2005’te İzmir’de hayata veda etti.




Genç okurların severek takip ettiği Zeynep Sey yeni kitabı “Yaz Uykusu” ile artık Athica’da…

Çarşamba, Mayıs 15, 2024

Genç okurların severek takip ettiği Zeynep Sey yeni kitabı “Yaz Uykusu” ile artık Athica’da…

Yazar Zeynep Sey soluk soluğa okuyacağınız yeni romanında sekiz arkadaşın seneler önce işledikleri suçun cezası ile yıllar sonraki yüzleşmelerini ustaca bir kurgu ile okura anlatıyor.

Arka Kapak Yazısı:
SEKİZ ARKADAŞ, BEŞ ŞEHİR, SIRLAR VE YALANLAR…

Sekiz kişilik bir arkadaş grubu, lisenin son yılında bir suç işler. Bu suç, içlerinden birinin hayatını kurtarırken bir diğerinin hayatını mahveder.

Yaptıkları planda hesaba katmadıkları bir detay yakalanmalarına sebep olur. Arden Koral suçu üstlenerek hapse girer ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Her biri farklı şehirlere dağılır, aralarındaki bağ tamamen kopar. Ta ki yıllar sonra beklenmedik bir karşılaşmayla sorulan o soruya dek: “Var mısın diğerlerini de bulmak için yola çıkmaya?”

Eski dostlar tekrar bir araya geldiğinde geçmişten bugüne söylenmiş yalanlar ve gizlenmiş sırlar açığa çıkar. Yarım kalan aşklar yeniden alevlenir. Bilmedikleri şey, işledikleri suçun peşlerini henüz bırakmadığıdır.

“Bu bir yolculuk hikâyesi ve her yeni şehir kendimizi bulmamız için var.”

Yaz Uykusu / Zeynep Sey
Çizer Adı: Doğukan Er
Türü: Edebiyat / Roman
Yayınevi: Athica Yayınları
Sayfa Sayısı: 544
Fiyatı: 210 TL

Dan Lyons’un yazdığı “Kapa Çeneni ve İşine Bak” Destek Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı!

Çarşamba, Mayıs 15, 2024

Bir süreliğine susarsak hayatlarımız, ilişkilerimiz ve kariyerlerimiz daha iyi olur mu? 

Fazla konuşmayı teşvik eden bu dünyada başarı, ne kadar dikkat çekebildiğimiz ve mikrofonu ne kadar uzun süre elimizde tutabildiğimiz. Twitter'da durmadan konuşmak, Instagram'da hayatımızın her ayrıntısını belgelemek, o podcast'i başlatmak ya da o konferansı yönetmek zorunda hissetmemize şaşmamalı.  

Yine de, garip bir şekilde, dünyadaki en güçlü ve başarılı insanlar bu koronun bir parçası değiller; çekingenler, dinliyorlar ve konuştuklarında dikkate alınıyorlar. Hepsi gizli altın kuralı anlamış gibi görünüyor: daha az konuş, daha çok kazan. 

Sesimizi yükseltmemize yardımcı olmak için tasarlanmış koca bir sektör, nasıl daha iyi konuşacağımız konusunda bize koçluk yapmak için can atan uzmanlar var ama kimse bize bir süreliğine nasıl susacağımızı öğretmiyor.

Gazeteci Dan Lyons, neden konuşmadan duramadığımızın ardındaki bilimi ve kültürü anlamak için dünyanın dört bir yanındaki iletişim uzmanları, nörobilimciler, psikiyatristler ve Silikon Vadisi yönetici koçlarıyla konuşarak tüm dünyada çok satan bu rehberi hazırlıyor. Şimdi susmak zamanı... 

Dan Lyons’un yazdığı Kapa Çeneni ve İşine Bak Destek Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı! 

Arka Kapak Yazısı:
GÜCÜ ELİNDE TUTANLAR SESSİZ KALMAYI BİLENLERDİR.
Yeni bir araba veya ev mi satın alıyorsunuz? İşyerinde yükselmeyi mi umuyorsunuz? Arkadaş edinip insanları etkilemeye mi çalışıyorsunuz? O zaman susmayı öğrenmelisiniz.

Bugünün gürültülü dünyası bizi hep son sözü söyleyenin kazanacağına ikna etti. Halbuki yolunuzu açacak, hayatınızı değiştirecek ve önemli olana odaklanmanızı sağlayacak bir yöntem var.

New York Times’ın çok satan yazarlarından Dan Lyons, Kapa Çeneni ve İşine Bak kitabında gerçekten susmanız gerektiğini söylüyor. Nasıl bilinçli iletişim kuracağınız, eleştirel düşünebileceğiniz, zihninizi etrafınızdaki dünyaya nasıl açacağınız konusunda uygulanabilir tavsiyeler sunuyor. İşyerinde, evde, sanal âlemde veya ilişkilerinizde daha güçlü hissetmeniz için ipuçları veriyor.

Şimdi derin bir nefes alın, sayfaları çevirin ve hayatınızı sessizce değiştirin. Daha az konuşun, daha fazlasını alın.

Kapa Çeneni ve İşine Bak / Dan Lyons
Alt Başlık: Susmak Bilmeyen Bir Dünyada Susmanın Gücü 
Orijinal Adı: STFU: The Power (And Virtue) of Keeping Your Mouth Shut and Your Thoughts to Yourself STFU
Türü: Kişisel Gelişim
Yayınevi: Destek Yayınları
Sayfa Sayısı: 216
Fiyatı: 210 TL


Japon edebiyatının en ünlü romanlarından “İnsanlığımı Yitirirken”, Can Yayınları’nda!

Çarşamba, Mayıs 15, 2024

İlk kez 1948’de yayımlanan, modern Japon edebiyatının en ünlü romanlarından İnsanlığımı Yitirirken, Can Yayınları etiketiyle okurla buluşuyor. Japonya’da tüm zamanların en çok satan ikinci romanı olan kitap, bireyin topluma yabancılaşmasını tüm gücüyle ortaya koyan bir başyapıt.

Henüz otuz dokuz yaşındayken sevgilisi Tomie Yamazaki’yle birlikte Tamagawa Kanalı’na atlayarak yaşamına son veren Osamu Dazai’nin kaleme aldığı, modern Japon edebiyatının en ünlü romanlarından İnsanlığımı Yitirirken, Can Yayınları etiketiyle raflarda!

İntihar, sosyal yabancılaşma, ötekilik, depresyon, bağımlılık gibi yazarın da hayatında tekrar eden sorunları konu alan yarı otobiyografik romanda Dazai, içinde yaşadığı toplum tarafından kabul görmediğini hisseden ve yalnızlığın varoluşsal kaygısıyla yüzleşmek zorunda kalan Yozo adında bir adamın hikâyesini anlatıyor. Yozo’nun erken çocukluk döneminde başlayan etrafındaki dünyayla uzlaşma girişimleri, duyduğu yabancılaşma hissini maskelemek için maskaralıklar sergilediği lise yıllarına kadar devam edecek ve yetişkinliğinde uç noktalara varacaktır. 

“Dazai’de sevmedigim şey, tam da kendimde en çok gizlemek istediklerimi ortaya çıkarması.” Yukio Mişima

İnsanlığımı Yitirirken / Osamu Dazai
Çeviri: Didem İpekoğlu
Dizi: Modern
Tür: Roman
Yayınevi: Can Yayınları  
Sayfa Sayısı: 120
Fiyatı: 77 TL 

Son Dönemin Dikkat Çeken Latin Amerikalı Yazarı Türkçede: Esrik Ağacın Meyvesi

Çarşamba, Mayıs 15, 2024

İthaki’nin yüz kitabı deviren dizisi “Modern” okurları dikkat çeken bir yazarla daha tanıştırıyor. Prestijli ödüllere aday olan 2022’nin gözdelerinden “The Man Who Could Move Clouds” ile radarımıza takılan Kolombiyalı yazar Ingrid Rojas Contreras’ı dilimize kazandırıyor. Contreras’ın 2018‘de yayımlanan ve Goodreads’de okur seçimleriyle ödül adayı da olan romanı “Fruit of the Drunken Tree”, “Esrik Ağacın Meyvesi” adıyla 22 Mayıs’tan itibaren raflarda yerini alıyor. Merakla bekliyor ve pası bültene atıyorum.

Kolombiya’dan ABD’ye göçtükten sonra yazdığı ilk romanı Esrik Ağacın Meyvesi ve ardından gelen Pulitzer, Ulusal Kitap ve Ulusal Kitap Eleştirmenleri ödüllerinde finale kalan otobiyografik kitabı The Man Who Could Move Clouds ile dikkat çeken Ingrid Rojas Contreras, son dönemin genç Latin Amerikalı yazarlarının en parlak örneklerinden.

Kolombiya’nın çalkantılı tarihinde örgütlerle askerlerin, gerillalarla paramiliterlerin durmaksızın savaştığı, kimin kim olduğunun anlaşılmadığı zamanlarda bir çocuğun gözünden bir büyüme, aile ve göç romanı. Kolombiya Petrol Şirketi’nde çalışan babası, suikasta uğrayacak siyasi lider Galán hayranı annesi ve kendisinden iki yaş büyük ablasıyla birlikte yaşayan küçük Chula’nın hayatı evlerine çalışmaya gelen Petrona adlı kızla değişecektir. Pablo Escobar ve adamlarıyla büyük kavgaya tutuşmuş Kolombiya’da siyasi şiddetin ve terörün yoğunlaşmasıyla seyri değişen toplumsal mücadelenin gidişatı, gecekondu mahallelerinden gelen genç Petrona’nın hayatını ayrı, orta sınıf Santiago ailesini ayrı altüst edecektir.

Yoksulluğun ve gerilla mücadelelerinin kavurduğu mahallelerden çıkıp güvenlikli sitelere hizmet etmeye gelenlerin, siyasi kavgaların teröründe kaçırılanlarla heba olanların, yaşamın koşullarını asla kendileri belirleyemeyenlerin romanı.

“Özgün, siyasi açıdan cüretkâr ve tutkuyla yazılmış.”  — VOGUE

“Escobar Kolombiya’sında çocukluk hakkında güzelce oluşturulmuş bir roman... Akılda kalıyor ve içine çekiyor.”  — NEW YORK TIMES BOOK REVIEW

Esrik Ağacın Meyvesi / Ingrid Rojas Contreras
Çevirmen: Peren Gülmez
İthaki Modern 101
344 Sayfa
280 TL


Tomris Uyar, yeniden Can Yayınları’nda!

Salı, Mayıs 14, 2024

Türk edebiyatının önemli kalemlerinden, bugüne kadar 60'ı aşkın çevirisi kitaplaştırılan yazar ve çevirmen Tomris Uyar, 23 yıl sonra yeniden Can Yayınları’nda!

Tomris Uyar’ın mayıs ayında okurla buluşacak kitapları arasında, 1965-1970 yılları arasında yazdığı on yedi öyküden oluşan ilk kitabı İpek ve Bakır, ilk olarak 1973’te basılan Dizboyu Papatyalar ve annesinin yağlıboya portresi üzerinden 1930’ların "diğer" kadınlarının hikâyelerini ele aldığı Otuzların Kadını yer alıyor.

Uyar, İpek ve Bakır’da aile içi çatışmalar, yalnızlık, çocuk eksenli öyküleriyle küçük burjuva kökenli insanların yaşama biçimleri üzerine yoğunlaşıyor. Sonraki yıllarda daha da keskinleştirerek işleyeceği temaların ilk örneklerini gösteren kitabına yıllar sonra dönüp baktığında şu yorumu yapıyor yazar: “Bu yaşta tıpatıp öyle yazmazdım onları belki; biraz daha mı damıtırdım, bazı sözcükleri mi değiştirirdim yoksa biraz daha deneyim yükleyip o genç-öyküyü yokuşa mı sürerdim bilemem. Zaten hepsinin altına imzamı gönül rahatlığıyla bugün de atabileceğime göre fark etmez.”

Annem saçlarımı bile örmüyor artık. Babamla yalnızlıklarına çekildiler. Birlikte ve ayrı ayrı. Kalorifer borularıyla dolu bu sımsıcak şehir odasında, kullanılmayacak ucuz likör kadehleri, deterjan adları, koca bir buzdolabı, transistörlü radyo ve çöp kokuları arasında ufaldılar. Biliyorum, akşamları kapı önlerine birikip eski konuşmaları sürdürmeler, türkü çığırmalar, oya işlemeler bile geçirmiyor bu küskünlüğü. Buralı değiliz. Babam, eski babam değil. Annem saçlarımı bile örmüyor. 

Dizboyu Papatyalar’da yer alan öykülerde Tomris Uyar, hangi sınıftan gelirlerse gelsinler, yaşadıkları baskılara boyun eğmeyen bireylerle onların uyumlu sınıftaşlarının kişilik ve değer çatışmalarına yer veriyor. Tomris Uyar’ın her zamanki yalın, süssüz anlatımı içinde kendine özgü kurgu ustalığıyla yarattığı bu öyküler, edebiyatımızın kalıcı yapıtları arasında yerini alır. 

Evet, iyi bildin. Hep kapalı yere veririm sırtımı otururken. Tezgâha, varsa. Çünkü çok tattık arkadan gelen serseri kurşunları, çok gördük sarhoşluk numarasına vurup bıçağı geçiriverenleri insanın ciğerine. Alışınca kolaydır inan. Zorlu yıllardan kalma bir alışkanlıktır, gelir kendiliğinden yerleşir yüreğine. Herifler haklı çünkü. Adam vurmaktan on yıl yatana kim iş verir çıkınca? Ama biz de haklıyız. Yani yaşayacağız. 
 
Otuzların Kadını’nda ise annesinin 1936’da Osman Hamdi tarafından yapılmış yağlıboya portresinin iç çizgilerini okumayı deniyor Tomris Uyar. Onun yaşadığı dönemdeki toplumun dış çizgilerini saptamakla başlıyor bulmacaya: Nesnel ve kişisel tarihin dökümünü yapıyor. Yine de bu tür bilgilerin özgün bireyleri açıklamakta fazla işe yarayamayacağı inancıyla kendi yaşamı süresince tanıdığı, kimi zaman fiziksel özellikleriyle kimi zaman davranışlarıyla onu andıran otuzların öbür kadınlarının öykülerinden yararlanıyor. Onun, odaktaki portrenin katı çerçevesinden kurtulup özgürlüğüne, eski canlılığına kavuşması, günümüzde de –sayıları her ülkede gitgide azalan– türdeşleri arasına karışması için. 

Kalabalık bir çarşıda, kızgın güneşin altında kalmış bir kedi yavrusu kadar çaresizim. Geçmişi silinmiş birini anlatmak zorundayım. Yeni çaresizliğim ondan. Ertelenmiş bir ceza olsa seve seve çekerdim. Değil ki. Yaşandığı sırada çok güzel geçmiş ama artık anıları bile silikleşmiş bir tatilin, bir turizm şirketinin ayarladığı eski bir yaz tatilinin, kış ortasında önüme gelen son taksiti, son faturası gibi duruyor karşımda. 

İpek ve Bakır 
Modern, Öykü
Sayfa sayısı: 128
Fiyatı: 125 TL  

Dizboyu Papatyalar 
Modern, Öykü
Sayfa sayısı: 96
Fiyatı: 110 TL  

Otuzların Kadını 
Modern, Öykü
Sayfa sayısı: 128
Fiyatı: 125 TL  

Tarihçi yazar Katherine Pangonis’ten kadın hükümdarlardan oluşan olağanüstü bir hanedanın tarihi: "Kudüs'ün Kraliçeleri"

Salı, Mayıs 14, 2024

Bu kitap, kadınlar ve güç hakkında. Soylu kadınların mücadeleleri,  güç, güçlerini kısıtlayan etkenler ve onların mirası üzerine tahakküm kuran erkek yazarlar ile tarihçiler hakkında bize bir hikaye anlatan “Kudüs’ün Kraliçeleri” okura kadın hükümdarlardan oluşan olağanüstü bir hanedanın tarihini sunuyor.

Haçlı Devletleri içindeki istikrarsızlık ve kriz hali, kadınları sadece güç sahibi adamların eşleri, anneleri, kızları ve kız kardeşleri olarak gölgelerden çıkararak Ortadoğu politikalarında büyük bir etkiye sahip; Kudüs Kraliçeleri, Antakya Prensesleri ve Trablus ile Urfa Kontesleri olarak görünür hale getirdi.

Tarihçi yazar Katherine Pangonis, Kudüs’teki Eski Şehir’de ve Türkiye, Lübnan, Ürdün, Fransa’daki pek çok otel odası, kafe ve antik şehirlerde yazdım dediği Kudüs’ün Kraliçeleri’nde. 1099 yılından Selahaddin Eyyubi’nin 1187’de Kudüs’ü fethine kadar geçen sürede Ortadoğu’da hükmeden kadınların yaşamlarını gözler önüne seriyor. 

Arka Kapak Yazısı:
ONLAR SESSİZ KALMAYI DEĞİL KURALLARI DEĞİŞTİRMEYİ SEÇTİLER.
Haçlı Devletleri’nin tarihi ezici bir çoğunlukla eril öfke, erkeksi güç, bağnazlık ve kana susamışlıkla örülüdür. Buradan bakıldığındaysa diğer yanda sadece doğurganlıkla eşleştirilen, cinsel objeye indirgenen zayıf varlıklar, entrikacı koca karılar, korkunç cadalozlar şeklinde karikatürize edilen kadınlar ya da sessiz ve erdemli genç kızlarla doludur.

Ancak dünya tarihi boyunca üç büyük semavi dinin çarpıştığı, belki de en çok kanla yıkanan bu kıyıların gölgede kalmış tarihinde, dünyaya meydan okuyan ve oyunun kurallarını yeniden yazan prensesler, kontesler ve soylu kadınlar vardı.

Dünyaca ünlü ortaçağ tarihçisi Katherine Pangonis, tarih yazımının susturulmuş kadınlarının güç hikâyelerine yeniden hayat veriyor. Basmakalıp kadınlık kavramlarını alaşağı ederek, 1099 yılından, Selahaddin Eyyubi’nin 1187’de Kudüs’ü fethine kadar geçen sürede Ortadoğu’da hükmeden kadınların nefes kesen yaşamlarını tarihi belgelere dayanarak aktarıyor. Kudüs’ün Kraliçeleri’nde, yoğun istikrarsızlık ve en çetin savaş dönemlerinde onların hem yönetmeye hem de kendileri için daha fazla güç elde etmeye nasıl muktedir olduklarını soluksuz okuyacaksınız.

Kudüs’ün Kraliçeleri / Katherine Pangonis
Orijinal Adı: Queens of Jerusalem: The Women Who Dared to Rule
Türü: Tarih
Yayınevi: Beyaz Baykuş Yayınları
Sayfa Sayısı: 380
Fiyatı: 350 TL

Tarihçi yazar Ümit Doğan’ın yazdığı “Mevlana Gerçeği” Destek Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı

Salı, Mayıs 14, 2024

Tarihçi yazar Ümit Doğan’ın orijinal kaynaklara dayanarak hazırladığı “Mevlana Gerçeği” okurla buluştu.

Moğolların Anadolu’da yaşattığı Türkmen kıyımları esnasında Mevlana’nın nasıl Moğollarla işbirliği yapıp bağımsızlık taraftarı Türkmenlerin karşısında yer aldığı, Mesnevi’deki müstehcen hikâyelerin gerçekliğinin sorgulandığı, Konya halkını rahatsız eden Şems ile ilişkisinin de yer aldığı Mevlana hakkında merak edilen pek çok meselenin irdelendiği kitapta Mevlana gerçeği gözler önüne seriliyor.

Doğan’ın, Moğol istilasının başlangıcı, tarihi seyri ve yıkıcı etkisinden söz ettiği ilk bölümde  Babai ayaklanması, Moğolların Anadolu’ya gelmeleriyle yaşanan korkunç katliamlar ve Türk menlerin bağımsızlık mücadeleleri yer alırken ikinci bölümde Mevlana’nın Belh şehrinden Anadolu’ya gelişi, Şems’le karşılaşması, Moğollar, Ahi Evran ve Hacı Bektaş’la olan ilişkileri anlatılmıştır.

Üçüncü bölümde Mevlana ve Şems hakkında merak edilen belli başlı konular ele alan tarihçi yazar Ümit Doğan, dördüncü ve son bölümde Mevlevilerin Milli Mücadele’de ve sonrasındaki tutumlarından ve Atatürk-Mevlevi ilişkisine yer vermiştir.

Tarihçi yazar Ümit Doğan’ın Mevlana hakkında doğru bilinen gerçekleri tüm çıplaklığıyla ortaya serdiği araştırması “Mevlana Gerçeği” Destek Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.

Arka Kapak Yazısı:
TARİH ADINA SİZE ÖĞRETİLEN NE VARSA UNUTUN!
• Mevlana Moğol ajanı mıydı?
• Nasreddin Hoca’yı Mevlana mı öldürttü?
• Ahi Evran ve Nasreddin Hoca aynı kişi midir?
• Mevlana Türk müdür? Türklere bakışı nasıldır?
• Mevlana ve Şems’in kadınlara bakışı nasıldı?
• Mesnevi’deki müstehcen hikâyeler gerçek mi?
• Mevlana Mesnevi’yi Kuran olarak mı görüyordu?
• Mevlana ve Şems arasındaki ilişki Konya halkını neden rahatsız etmişti?
• “Ne olursan ol, yine gel” sözleri Mevlana’ya ait değil mi?
• Mevlana ile Ahi Evran arasındaki düşmanlığın sebebi neydi?
• Mevlana 15 yaşındaki evlatlığı Kimya Hatun’u 65 yaşındaki Şems’e mi nikâhladı?
• Mevlana’nın oğlu Alaeddin Çelebi babasını terk ederek Ahi Evran’ın hizmetine neden girdi?
• Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin arasındaki gerginliğin sebebi neydi?

Tarihin tozlu sayfalarında yerini “tüm gerçekliğiyle” almış olan doğru bildiğiniz yanlışlar manzumesinden daha onlarca örneği bulabileceğiniz bu çalışma, eşsiz bir saklı tarih dokümanıdır.

Mevlana Gerçeği / Ümit Doğan
Türü: Araştırma
Yayınevi: Destek Yayınları
Sayfa Sayısı: 336
Fiyatı: 310 TL


Mevsim Yenice’den kayıp parçalara aldırmadan yapbozu tamamlamaya çalışanların kitabı: Fil Gözü

Salı, Mayıs 14, 2024


Çağdaş edebiyatımızın en özgün yazarlarından Mevsim Yenice, sekiz öyküden oluşan yeni kitabı Fil Gözü’nde bu kez spot ışığını karanlığa tutuyor…. Boşlukta sürüklenen, boşlukla yaşamayı öğrenen ya da hayatındaki boşlukları doldurmaya çalışan insanların hikâyelerini ince üslubuyla kaleme alan yazar, okuru kayıp parçalara rağmen yapbozu tamamlamaya çalışanların hayatlarına dahil ediyor.

İlk iki kitabında yakaladığı özgün dil ve zengin öykü dünyasıyla çağdaş edebiyatımızda haklı bir başarıya ulaşan Mevsim Yenice’nin üçüncü öykü kitabı Fil Gözü, Can Yayınları etiketiyle raflarda!

Mevsim Yenice, ince üslubuyla kaleme aldığı Fil Gözü’nde bu kez spot ışığını karanlığa tutuyor. Boşluk teması üzerinden hiçliğe, yalnızlığa ve tamamlanmaya dair etkileyici hikâyeler anlatan yazar, öykülerinin her birinde özenle kurduğu farklı atmosferle boşluğu doldurup karaktere dönüştürüyor. Boşlukta sürüklenen, boşlukla yaşamayı öğrenen ya da hayatındaki boşlukları doldurmaya çalışan insanların yani bir nevi kayıp parçalara rağmen yapbozu tamamlamaya çalışanların öykülerini ustalıkla işliyor. Sonunda ortaya çoğumuz gibi, kendilerine söyleyecek çok şeyleri olan ama kulak vermeye mecalleri kalmayan kişiler çıkıyor. 

Gece olup da onu kendi yatağında hafif bir iniltiyle, huzurla uyurken görünce, hayatı boyunca anımsayacağı, olur olmadık yerlerde yoklayacak o derin boşlukla karşılaşacaktı. İçi bin bir istek ve arzuyla, pişmanlık ve neşeyle, merhamet ve özlemle dolu o boşlukla. O an anlayacaktı kafasını okşarken hissettiğinin ne olduğunu ve bir daha unutmamak için o duyguya bir isim verecekti. 

Fil Gözü / Mevsim Yenice
Dizi: Çağdaş 
Tür: Öykü
Yayınevi: Can Yayınları  
Sayfa Sayısı: 96
Fiyatı: 110 TL 

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template