♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Film Kritikleri

Kitap Kritikleri

Dizi Kritikleri

Son Yazılar

The King : Sopa ve Havuç

Pazartesi, Haziran 06, 2022

Sky Italia, 2020 yılında verdiği haberle hapishane draması hazırlığı yaptıklarını açıkladığında ufak bir heyecan yaratmıştı. İyi bir ekip ve oyuncu kadrosu sözü vererek giriştikleri projenin adı da o günlerde belliydi. “Il Re” adıyla ülkesinde yayımlanacak dizinin uluslararası adı da “The King” 
olarak belirlenmişti. Sekiz bölümlük dizi 18 Mart'ta başladığı ekran macerasına 8 Nisan’da yaptığı finalle nokta koyarken, ülkemizdeki yayıncısıysa Blu Tv oldu. Mayıs sonunda üyelere sunuldu.

“Gomorrah”, “ZeroZeroZero” ve “The New Pope”un yapımcılarının yeni dizisinde senaryoyu kotaran isimler Davide Serino, Bernardo Pellegrini, Peppe Fiore, Stefano Bises ve Gian Marco Tofanelli. Yönetmen koltuğundaysa 2011 yapımı “Tatanka” ile tanıdığımız Giuseppe Gagliardi oturuyor. Sağlam işlerle bilinen altılı İtalya bazında bakıldığında çok iyi kadro. Oyuncu kadrosunda da benzer durum mevcut. “Komiser Montalbano” olarak bildiğimiz Luca Zingaretti başrolü üstlenirken Isabella Ragonese,  Anna Bonaiuto, Barbora Bobulova, Giorgio Colangeli ve Federico Pasquali de ona eşlik eden tanıdık simalar.

“Il Re” ya da diğer adıyla “The King”, kendisini yenilikçi hapishane draması olarak tanıtıyor ve izleyicisini Bruno Testori ile tanıştırıyor. San Michele hapishanesinin müdürü olan Testori, her şeye hakim bir isim. Tüm kontrolün elinde olmasını isteyen, bunun için de her şeyi yapabilecek bir karakter. Dinleme ve izleme dahil her tür yasa dışı işi kullanmaktan çekinmiyor. Yasalar dışarıda geçerli, burdaysa Testori’nin kendi yasaları var. Adalet üzerine bir iki söylemle de bunu vurguluyor. Hapishanedeki uyuşturucu satışının da başında öte yandan. Mahkumlar mutlu olsun, kontrolümde olsun düsturuyla hareket ediyor. Tatlı sert ile diktatörlük arasında bir yerde. Yeri geliyor havuç uzatıyor yeri geliyor sopalıyor. İyi yaratılmış bir karakter sonuç olarak. Testori’nin huzurunu kaçıran ve dizinin fitilini ateşleyen de bir cinayet oluyor. Arkadaştan öte dediği komutanın ölümüyle sarsılan Testori, katilin kim olduğunu öğrenmek için devletten yardım istemek zorunda kalınca işler değişiyor. Peşinden ikinci cinayet gelince sorular çoğalıyor.

“The King” iddia ettiği gibi yenilikçi bir dizi değil. Önce bunu belirterek başlayalım. Olaylar üzerinden değil oyuncular ve oyunculuklar üzerinden ilerleyen bir dizi. İki cinayetin araştırması devam ederken olayın bambaşka yöne ilerlemesinden güç alıyor. Matematiği çok iyi bir senaryo. Ana öyküyle kalmayıp yan öykülere de vakit ayırıyor. Yan karakterlerin öykülerini de işliyor. Bu durumu sonraki sezonlar için sağlam atılmış adımlar olarak okumak mümkün. Zingaretti performansıyla izleyiciyi bölümden bölüme taşıyor adeta. 45’er dakikalık sekiz bölüm tempoyu hiç düşürmeden ilerliyor. Özellikle yükseltmek gibi bir çabası da yok. Ne olursa olsun allayıp pullamadan, süslemeden aynı tempoda ilerliyor. Dileyen maraton yapabilir ve başladığı gibi bitirebilir.

Gelelim en önemli sorulara… Hikâyenin işleyişi ve sonuca bağlanmasında bir sorun yok. Tahmini çok da kolay olmayan bir yere bağlanıyor. İkinci sezona atılan bir pas var ama devam etmese de olabilecek bir şekilde bitiyor. Oyunculuklar gayet iyi. 

Hikâyeye önem veren, karakterleri ete kemiğe büründürerek ilerleyen vasatı aşan bir hapishane draması “The King”. Hapishane dizisi deyince aklına kavga dövüş, isyan ve kaos gelenleri tatmin etmeyecek dizilerden. Konusuna ilgi duyanların dışındaki izleyiciye pek hitap etmeyebilecek olsa da vasatı aşan tertemiz iş. 

Hintli yönetmen Satyajit Ray’in gözünden “Bizim Filmlerimiz Onların Filmleri” VBKY’dan raflarda

Pazartesi, Haziran 06, 2022

VakıfBank Kültür Yayınları, Hint sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Satyajit Ray’in sinema yazılarını bir araya getiren “Bizim Filmlerimiz Onların Filmleri” kitabını sinemaseverlerle buluşturuyor. Kitap, sadece Satyajit Ray sinemasının daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmakla kalmıyor, aynı zamanda Hint sinemasına ve özellikle de Hint Yeni Dalgasına ışık tutuyor. Ayrıca Batılı yönetmenler hakkındaki yazılar ile sinema literatüründe sık rastlanmayan şekilde bir büyük yönetmenin diğer yönetmenlere dair görüşlerini içeriyor. 

VakıfBank Kültür Yayınları (VBKY), “Rönesans adamı” olarak da tanımlanan; bestecilik, yazarlık, ressamlık gibi kimliklere de sahip olan çok yönlü Hintli yönetmen Satyajit Ray’in ilk sinema yazılarından oluşturulan “Bizim Filmlerimiz Onların Filmleri” adlı kitabı yayımlıyor. 

Kitap, Ray’in kendi filmlerinin yapım süreçlerine ilişkin detaylı içeriğiyle, Satyajit Ray sinemasının anlaşılmasına önemli katkı sağlarken, yazarın aynı zamanda Hint sinemasının meselelerine ve nasıl olması gerektiğine dair görüşlerini de içeriyor. Özellikle de sıklıkla bir parçası olarak görüldüğü Hint Yeni Dalgası’na dair düşünceleri dikkat çekiyor. Ray kitapta, “onların filmleri” başlığı altında Batılı yönetmenlere ilişkin fikirlerini de paylaşıyor. Özgüvenli bir entelektüelin bakış açısını yansıtan bu yazılar, Hollywood’un imkanları kadar kısıtlılıklarını da ortaya koyan yüksek teşhis gücüne sahip bir dış gözün ifadeleri olarak dikkat çekiyor. Türk ve Hint sinemalarının tarihsel gelişim süreçlerindeki kimi paralellikler de göz önüne alındığında kitap Türkiye’de sinemanın geçmişten bugüne temel meselelerine dair ilham verici yönler içeriyor.

Kitaptan 
“Yönetmenin bir sahneyi başlatan ‘Motor’ sözü bile meydanda hazır kıta bekleyen gerçek bir orduya verilen o komutun tınısını taşır. Yönetmen, film yaparken filme hâkim olması gereken kişinin kendisi olduğunu asla unutmayan kişidir. Ancak film bittikten sonra yönetmenin iktidar hissi buharlaşıp yerini çaresizliğin büyüyen gölgesine bırakır. Yönetmen diğer sanatçılar gibi yalnızca eleştirmenlere hesap vermez; filmine parasını yatıran kişiye ve kamuoyunu oluşturan milyonlarca meçhul insana da hesap vermek zorunda olduğunun farkındadır. Yaptığı filmin vurulup düşmemesi için, filmin nabzının artık kamununkiyle birlikte atması gerekir. Bu yüzden onun sessizce köşesine çekilmesine şaşırmayız. Artık tek yapabileceği bir sonraki filminde, iktidar ceketini egosuna yeniden giydirip onu onarmaktır.”

Satyajit Ray kimdir? 
İlk filmi Pather Panchali ile ün kazanan ve bu filmiyle Cannes dahil 11 uluslararası ödül kazanan Hintli yönetmen Satyajit Ray, aynı zamanda senarist, yazar, ressam, kaligraf ve bestecidir. Kariyeri boyunca 36 film yönetmiş, çoğunluğu çocuklar ve gençlere hitap eden çok sayıda hikâye ve roman yazmıştır. 1992’de Akademi Onur Ödülü’nü alan Ray, tüm zamanların en büyük yönetmenlerinden biri arasında sayılmaktadır. Yönetmenin en çok bilinen filmleri arasında şunlar yer almaktadır: Apu Üçlemesi (1955-59) –The Music Room (1958), Devi (The Goddess, 1960), Charulata (The Lonely Wife, 1964)– ve The Chess Players’ın (1977).

Bizim Filmlerimiz Onların Filmleri / Satyajit Ray
Çevirmen: Suzan Sarı
Yayınevi: VBKY
Sayfa sayısı: 247
Fiyatı: 48 TL

Elif Ata’dan özgün, esprili ve derin bir ilk kitap : Bence Artık Sen de Hermes Gibisin

Pazartesi, Haziran 06, 2022

Yayıncılık dünyasına bir marka daha katıldı ve ilk kitabıyla merhaba dedi. “Kitaplarla büyülenen bütün Don Kişotlar için... Şehirde yeni bir kitap var artık!” diyor Parma Kitap. İlk kitapları da yeni bir kalemle tanışma sunuyor. Adı ile ilgi çekiyor, içeriği de aynı hoşlukta görünüyor. Parma Kitap’a hoş geldin diyor ve pası bültene atıyoruz.

Elif Ata, geçtiğimiz günlerde Parma Kitap'tan çıkan ilk kitabı "Bence Artık Sen de Hermes Gibisin" adlı kitabıyla yayın dünyasına adım attı. Yazar denemelerden oluşan kitabında yaşamın ve sanatın benliğimize dokunan yerlerinde, tarihin, dinin ve mitolojinin renkli koridorlarında dolaşarak bize heyecan verici anekdotlar sunuyor. Hayatın iç işleyişi hakkındaki her şey bu kitabın ilham kaynağı. “Bence Artık Sen de Hermes Gibisin” insanın anlam arayışına yeni kapılar aralarken yeni bakış açılarını da beraberinde sunuyor. Özgün, esprili ve derin bir düşünsel gezintiye hazırlanın!

“Güzel, yararlı, zevkle okunan bir toplam. Belli ki Elif Ata’nın yüksek bir kültürel birikimi ve ifade gücü var.” - İNCİ ARAL

ELİF ATA; 1978 yılında İstanbul'da doğdu. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Kimya Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra İTÜ'de yüksek lisans programını bitirdi. Üniversite yıllarında ilgi duymaya başladığı tarih, mitoloji ve felsefe üzerine çeşitli eğitimler aldı. Uzun bir süre bu alanlarla alakalı okumalar yaptıktan sonra dikkatini kutsal kitaplara verdi ve Kur'an-ı Kerim, İncil, Vedalar gibi dini metinler üzerine çalıştı. Ulusal ve yerel basın organlarında yazıları yayınlanan Elif Ata, halen bir ilaç firmasında yönetici pozisyonunda çalışmaktadır.

PARMA KİTAP; kitapların dönüştürücü gücünü arkasına alarak her satırla yeniden inşa edilen yaşamın kalıcı bir parçasını yaratma amacıyla yola çıktı. Belki yeni bir hayatın özlemi, belki adını bilmediğimiz bir gezegen, belki ilk kez işitilen bir dildir Parma... Belki şehre yeni bir kitap gelmiştir. Kitaplarla büyülenen bütün Don Kişotlar için... Şehirde yeni bir kitap var artık!

Bir Bacağı Sallanan Masa

Perşembe, Mayıs 12, 2022

Kırklı yaşlar özeldir. Hayatın önemli duraklarından birinde geçmişe dair her şey sorgulanır ve ıska geçilenler için ah edildikten sonra yeniden başlama planları yapılır. Toplum içinde nereye konuşlanacağına dair de birçok soru vardır işin içinde. Bir evliliğin sonuna gelinmiş ve çocuklarla başbaşa kalınır ya da giden gençliği yakalamak için gençlerin peşine düşülür. Ya da sıklıkla olduğu üzere artık yaşının olgunluğuna erme anlarıdır. Milenyum ile birlikte filmler, diziler ve romanlarda sıklıkla işlenen favori konulardan biri oldu kırklı yaşlar. Kurgunun kırklı yaşlarla imtihanı genellikle erkeğin kendisinden yirmi yaş küçük kadına duyduğu ilgiyle karşımıza çıkar hep. Vaktiyle Nabokov’un “Lolita”sının yarattığı sansasyonun üzerinden altmış yıl geçmiş durumda ve artık kanıksanan bir durum hatta klişe haline bile geldi. Tersi ise halen çok işlenmemiş durumda. Kırklı yaş kadınının yirmili yaş erkeğiyle ilişkisi tepki çekiyor. Kadın yazarlar işin duygusal yönünü ele alıp işlerken erkek yazarlarsa etraflıca işliyor. Nick Hornby’nin 2020 yılında yayımlanan romanı “Just Like You” gibi.

Şubat ayında “Senin Gibi” adıyla Sel yayıncılık etiketiyle raflarda yerini alan romanda, modern İngiliz edebiyatının usta kalemi Hornby yine bir aşk hikâyesi anlatıyor ama bu kez “21. Yüzyıla özgü” bir aşk hikâyesi bu. Şarkı listeleriyle anlatılan aşk ve ayrılıkla geçen yılların üstünden geçen zaman her şeyi değiştirdi zira. Bu kez ortak noktası az, ayrı kuşaktan, ayrı kültürlerden, etnik kökenlerden, sınıflardan ve renkten bir ikilinin ilişkisini anlatıyor. 42 yaşında, iki çocuklu, kocasından ayrı yaşayan ama henüz boşanmamış bir beyaz öğretmen ile 22 yaşında kasapta çalışan henüz ne olacağına karar verememiş bir siyahinin ilişkisini. Bu iki Londra sakininin 2016 Baharında yakınlaşmasına eşlik etmek üzere davet ediyor okurunu.

Lucy ile Joseph’in öyküsünü üç bölümde anlatan Hornby, tam da Brexit referandumu arifesini seçmiş. Bir yandan ilişkiyi anlatırken seçim döneminde de oluşan iklimi yedirmiş öyküye. Dışarıdan içeriye doğru ördüğü spiralle anlatıyor. Her ilişkide olduğu gibi önce tanışma ve tanışıklık sonra adı koyup koymama hali ve sorunlar ile ilerleyerek anlatıyor. Yan karakteri belirgin rolleriyle katarak o alıştığımız muzip dilini de onların diyaloglarıyla verirken nefes aldırıyor. İlk anda pek olabilir görünmeyen bir ilişki bu. İki çocuklu bir öğretmenin üstelik beyaz bir öğretmenin kendisinden yirmi yaş küçük bir siyahla üstelik de çocuklarının bakıcısı olan biriyle ilişkisinin olması pek tasvip edilebilir bir şey değil zira. Aralarındaki çekimi kabul etmeleriyle başlayan uzun bir yol onlarınki. Ailelerinin, dostlarının, iş arkadaşlarının ve çevrenin kabulüne dek süren uzun bir yol. Hornby, bu yolu anlatırken sabırlı davranıyor ve ikisine de eşit mesafe alarak okuru da ilişkiye şahit kılıyor. İkilinin aralarındaki çekimi de gerilimi de çok iyi yansıtıyor. Diyaloglarla hızlanan bölümlerin de etkisiyle ortaya detaylı ve sahici bir hikâye çıkmış. 

“Tanıdığım herkes sefil halde.” diyor Lucy’nin arkadaşları. “Seni birinin şöyle güzelce bir görmesi, uzun uzun görüşmesi lazım, değil mi tatlım?” sorusuna içi kalkan Lucy “Bu insanlar ve her türlü erotizm kalıntısından cerrahi bir müdahaleyle arındırılmış gibi duran sevimsiz mecazları moralini bozuyordu.” diye düşünürken, “Biz gençler yarını düşünmek konusunda korkunç yeteneksisiz. Sigara içmenin etkileri, emeklilik hayalleri, abur cubur yemenin zararları… Hiçbiri umurumuzda değil.” diyor Joseph… Böylesi ortamda elbette “Bu ilişkinin bir yere gittiği yok. Biz sadece… Başka bir şeyler gerçekleşene dek birbirimize eşlik ediyoruz.” demeleri kadar doğal bir şey yok. 

“Referandum birbirini sevmeyen, en azından birbirini anlamayı başaramayan gruplara kavga etme fırsatı veriyordu. Referandumda kamusal alanda çıplak dolaşmaya, vejetaryenliğe, dine, modern sanata ya da insanları birbirine şüpheyle yaklaşan iki gruba bölebilecek herhangi bir konuya dair bir evet/hayır sorusu da sorulsa aynı şey olacaktı. Altta başka şeyler yattığı için insanların siniri bu kadar bozuluyordu. Ama devlet 1970’lerden sonra üretilmiş istisnasız bütün sana yapıtlarını satıp savmaya ve elde edilecek parayı da okullara dağıtmaya karar verecek olsaydı… İşte o zaman yumruk yumruğa kavgalar çıkardı.” Diyerek özetlediği referandum atmosferini bolca tartıştıran Hornby, sonuçları da Lucy’e “Yine de korkunç bir felaket bu. Delilik.” sözleriyle yorumlatıyor. Referandum ile ilişkinin paralelliğini sık sık vurgulasa da “İkisi arasındaki ayrışma, ülkenin geri kalanını ikiye bölen şeyle aynı değildi.” demeden de geçmiyor. Yalnızlık korkusu, yaşıtları gibi olma korkusu, kuşak çatışması, arzu, yanlış anlaşılmalar, çocuk, ilişki, güven duygusu, sınıf ve ırk, sevgi ve elbette ihanet gibi pek çok konuyu işleyen roman ayrışmalarla ilerlerken “Bir sürü şey böyledir. Gidebileceği yere kadar gider, sonra geri döner. Arabalar. Trenler. İnsanlar. Hepsi geri döner.” demeyi de ihmal etmiyor.

Birbirleri için bir bacağı sallanan bir masa, camdan çatı, ince buz tabakası olan Lucy ve Joseph’in öyküsü okuru şenlendiren muzip tartışma anları ile sade, kıvrak, akıp giden sahici bir roman. “Ortada bir biçimde sevginin var olduğu kesin olsa dahi birine onu sevdiğini söylediğinizde o kişi yanlış fikirlere kapılabilirdi, artık o fikirler her neyse. Bu sözlerin herhangi bir hukuki bağlayıcılığı yoksa da bunlar beraberinde bir tür bağlanmayı getiriyor gibiydi. Bu sözler neredeyse kullanılmaz hale gelecek ölçüde ağırlaşmıştı.” Seni seviyorum demenin böylesine güçleşerek farklı kodlandığı 21. yüzyılın aşk hikâyesini anlatan “Senin Gibi”, bunca değişime rağmen üzerinde birleşilecek cümlenin değişmediğini gösteriyor: “Bak, ne dediğini anladım, uzun uzadıya tartışmamıza gerek yok. Ben de senin gibi hissediyorum.”

Tarih, geçmişte geçen bir romandır…

Çarşamba, Mayıs 11, 2022

Game of Thrones dizisinin popülerleşerek fenomen haline gelmesi, gözleri fantastik kitaplar raflarına çevirirken, tarihi kurgu romanlarına da ilgi yaratmıştı. Tam bu ilginin ortasında George R.R. Martin 2013 yılında verdiği bir röportajda bir isim telaffuz etmişti. “Buz ve Ateşin Şarkısı” için ilham kaynağının “Lanetli Krallar” serisi olduğunu açıklarken, serinin yazarı Maurice Druon için de “benim kahramanım” demesi yeni bir fenomene kapı açmıştı. Yedi kitaplık “Lanetli Krallar” serisi 1955 yılında başlamış ve 1977 yılında tamamlanmıştı. Romanları pek çok dile çevrilen, milletvekilliği ve kültür işleri bakanlığı da yapan Fransız Akademisi üyesi saygın bir isim olan Druon böylece yıllar sonra yeniden keşfedilmiş oldu. Ülkemizde de hatırı sayılır bir okur kitlesinin yayımlanmasını beklediği seri nihayet dillere düşmesinden sekiz yıl sonra Epsilon etiketiyle raflarda yerini aldı. Beklendiği gibi şık bir kapak ve edisyonla dilimize kazandırıldı. Elbette beklendiği gibi tuğla kalınlığında… 539 sayfalık kitabın yirmi sayfasını romanda geçen karakterlerin biyografileri oluşturuyor.

Kapakta da yer alan “Gerçek taht oyunları nasıl olurdu diye düşünüyorsanız, yanıtı Lanetli Krallar” cümlesiyle Martin’in işaret ettiği izi sürmek isteyen okurları karşılayan “Lanetli Krallar”ın ilk cildi serinin ilk iki kitabından oluşuyor. Birinci kitap “Demir Kral” ve ikinci kitap “Boğulan Kraliçe” kısa girişlerin ardından fasıllar şeklinde ilerliyor. Yazının başlığı da ilk kitabın okura hoş geldin niteliğindeki alıntısı. Gerçeklik olgusunu pekiştirmek için Edmond ve Jules de Goncourt’un sözünü kullanan Druon, ikinci kitabın başında da Michelet’in “Bu zamanın tüm tarihi, hukukçu ile baronun ölümüne savaşıdır” sözüyle karşılıyor okuru. Bir yandan dönemi yansıtırken diğer yandan tarihi olayları anlatan Druon’un alameti farikasının da gerçekçilik olduğunu söylemek mümkün. Adeta yanlarında, şahit olmuş gibi kuruyor ve yazıyor. Okurun gözlerini kapattığı anda kendisini on dördüncü yüzyıl Fransa’sında bulmasını sağlıyor. Elbette can alıcı dönem olduğu ve entrikaların ardı arkası kesilmediği için gözlerini yeniden açmaya fırsat bulamıyor okur.

“Lanetli Krallar” serisi Fransız Capet hanedanı’nın çöküşünden Yüz yıl savaşları’nın başlangıcına uzanan çalkantılı dönemi anlatıyor. Büyük bir hanedanın çöküşüne şahit olan okur için beklediği her şey var. Savaşlar, ihanetler, yalan, şehvet, kandırmaca, cezalar, idamlar, boğdurmalar, zindana kapatmalar, sorgular, işkenceler, kılıçlar, bebekler, lakaplar, mevkiler, dokunulmazlıklar, sapkınlıklar, lanetler, büyü ve bolca entrika. Hemen hemen tamamı kronolojik olarak işlenirken tarih kitaplarından alınıyor. Druon, seçtiği dönemin tarihini romanlaştırarak sunuyor. 

Birinci Haçlı Seferi’nden sonra Kudüs’te kurulan ve iki asra damga vuran Tapınak Şövalyeleri Tarikatının son üç üyesinin kaderinin belli olacağı günlerde açılan roman, Fransa Kralı IV. Philippe’nin vereceği kararla ülkenin değişen kaderini işliyor. Üyelerden birinin okuduğu lanetin yansımaları, aldatan eşlerin yakalanması, ülkedeki fakirlik ve kıtlık ile parayı elinde tutanların güçlerini konuşturduğu bir kader bu. Elbette çok sürmeden ölümler ve güçlü tarafın baskılarıyla şekilleniyor. Druon bu tarihi gereksiz ayrıntılarla boğmadan yalın ve sürükleyici olarak işlerken, hiçbir şeyin altını çizmiyor, tekrarlamıyor ve parlatmıyor. Böylece şaşırmayı okuruna bırakıyor. Yazar olarak da lafa girmiyor, hiç başrole soyunmuyor. Bunca karaktere rağmen hepsini ete kemiğe büründürmeyi başarmasına da şapka çıkarmak gerekiyor. Keyifli bir tarih kitabı okuma hissini sonuna kadar veriyor. Örneğin, “Nasıl olmuş da zaaflarımı bu kadar iyi gizleyebilmişim? Başkaları ne kadar az tanırsa gelecekte de o kadar kötü bilineceğim” diyor Demir Kral Philippe.

Romanın sunduğu gerçekliğe ek olarak okur da “tarihin tekerrürden ibaret olduğu” görüşüne memnuniyetle katılabilir. Romanda geçen pek çok cümle bugün de kurulabilir. Ülke ve dünya siyasetine her baktığında bir entrika gören, komplo teorisi üretenler bugünü on dördüncü yüzyılda görebilir. Zira aynı güç odakları ve paranın etrafındaki değişim bugün de geçerliliğini koruyor. Elbette sürekli artan vergilerle halkın açlığa mahkum oluşu da kalkmadı lugattan.

“Fransız meclislerinin kralın kararlarını tartışmaya açması henüz söz konusu bile değildi, sadece kararların gerekçeleri dinleniyor ve onaylanıyordu.” cümlesi tanıdık geliyor değil mi? “Utanın! Utanın! Masumların ölmesine göz yumuyorsunuz. Hepinize yazıklar olsun! Tanrı sizleri yargılayacak.” cümlesi de bugün kullanılabilir, hatta öylece ortaya söylense bir sahibi çıkar. “Tarihte düzen ve nizam fanatiklerinin her zaman yenilenen tek bir soyu vardır. Kendilerini soyut ve mutlak bir puta adayanlar için, kurumların dogmalarına saldıran insanların hayatlarının değeri yoktur. Hizmet ettikleri topluluğun insanlardan oluştuğunu unutmuşlardır.” cümlesi de halen geçerli. Ve herkes için geçerli cümleyi analım: “Dünyanın kendi doğum anında yaratıldığına inanan her insan ölüm anında evreni eksik bırakmış olmanın acısını çeker. En çok da krallar.”

“Güç sarhoşu insanlar her şeyden önce evrene biçim verme, olaylara öncülük etme ve hep haklı çıkma arzusuyla hareket ederler. Şan, şeref, servet ve imtiyaz onların gözünde sadece eylemleri için birer araçtır.” diyor Duruon. İşte bu araçların bolca kullanıldığı, tarihi kurgu romanları sevenlerin aradığı her şeyi fazlasıyla bulacağı “Lanetli Krallar”, “İnsan eli yardımcı olduğunda, Tanrı’nın sillesi daha tez gelir.” diyerek okurunu çağırıyor.


Metropolis’in Psikoloji dizisinden yeni kitap: Kendine Ait Bir Yuva

Çarşamba, Mayıs 11, 2022

Metropolis Kitabın psikoloji serisinin yeni kitabı Kanadalı psikolog Sarah Fels Usher’in “Yetişkinlikte ayrılma-bireyleşme mücadeleleri” alt başlıklı “Kendine Ait Bir Yuva” raflarda yerini alıyor. Pası bültene atalım.

Joanne, 53, avukat, annesi ölüm döşeğindeyken: “Sanki elastik bir göbek bağına bağlıyım ve kendimi bildim bileli böyleydim. Annemle birlikte ölüyorum, o mutlu olmadıkça ben de mutlu olamam.” 

Steve, 31, sanatçı: “Annemle aynı oksijeni soluyoruz.” 

Dan, 30, doktoralı bilgisayar mühendisi: “Babam felç geçirdikten sonra bir daha spor salonuna gitmedim. Sanki benmişim, ben sakatlanmışım gibi geliyor.” 

Edna, 52, uluslararası yardım danışmanı: “Annemlere bir şey borçluymuşum gibi hissediyorum. Para filan gibi, onlara çek filan yazmam gerek sanki.” 

Barbara, 50, psikolog, evliliği yüzünden başka bir şehirde yaşayıp çocuk büyütmek zorunda kalmış ama eve dönmek istiyor: “Sanki vücudun kabul etmediği bir organ nakli gibi.”

Bu sözler, psikolog ve yazar Sarah Fels Usher’ın son yıllarda kliniğinde görüştüğü danışanlardan alıntı. Bir danışanı da annesiyle ilişkisini betimlemek üzere gazeteden kestiği “Demokles’in Annesi” karikatürünü göndermiş. (Bu karikatürü e-postada verdiğimiz linkten indirebilirsiniz.) 

Sarah Fels Usher Kanada’nın Toronto kentinde psikolog ve psikanalist olarak çalışıyor, ayrıca halen Toronto Psikanaliz Enstitüsü’nde öğretim üyesi. Kendine Ait Bir Yuva (özgün adıyla Leaving  Home) yazarın üçüncü kitabı. Günümüz toplumlarında bireylerin içsel olgunlaşma ve aileden ayrılma süreçlerinin yavaşladığı tespitinden yola çıkan Usher bu kitapta gelişim sürecinin bir parçası olan ebeveynlerden ve kardeşlerden ayrılma görevini, hayatın daha erken dönemlerinde tamamlayamamış bireylerin ve çiftlerin yaşadıklarına yakından odaklanıyor. 

Kitabı şöyle tarif ediyor Usher: 
“Bu kitapta, çoğu zaman fevkalade zorlu hale gelen evden ayrılma uğraşının içerdiği meseleleri formüle edip psikanalitik açıdan anlamlandırmaya çalıştım. Hikâyelerini dinlediğim danışanlarımın bakış açısına göre ortada sanki tek taraflı bir ilişki vardı: ‘Ebeveyn(ler)im yakamdan düşmüyor.’ Oysa ben danışanlarımın serbest bırakılmama, ebeveynlerinin veya kardeşlerinin ilgisine, endişesine ve kılavuzluğuna tutunmaya devam etme arzularını da duyabiliyordum anlattıklarında.”

Kitapta Margaret Mahler’in kuramını genişleten Sarah Fels Usher, diğer pek çok kuramcıyla birlikte Loewald ve Modell’ın metinlerini de meseleye dahil ederek yetişkin danışanların ayrı bir hayata sahip olma hakkını öne çıkarıyor. Ödipal galip (veya mağdurların) ikilemlerini, içlerine yansıttıkları aileye karşı sorumluluk hislerini ve bunun sonucunda gerçekten bireyleşmiş yetişkinler olamayışlarını tarif ediyor. 

Kardeşlerden ayrılmanın zorluğunu kitapta yine analitik çerçevede ele alan Usher’ın çift terapisi deneyimi, ortaya koyduğu kurama yeni ve güçlü bir boyut katıyor. Ayrıca danışanların yeniden yakınlaşma alt evresini tatmin edici bir şekilde tamamlamalarına yeterince destek olma bağlamında meslektaşlarına duyduğu güveni de kitap boyunca sezdiriyor Usher. 

Usher’ın şu sorusu da hayli can alıcı: “Terapistler danışanlarının terapiyi sonlandırmasına izin verebilir mi?” Terapist kendi ailesinden ve elbette analistinden ayrılmayı başarmış mı? Ayrılmayı başaramamış bir terapistin danışanlarının yaşadığı zorlukları da inceleyen Usher, terapiyi sonlandırma zamanı geldiğinde kuşaklar arası cereyan eden bu çetin meselelerin herkesin tadını kaçıracak şekilde nasıl su yüzüne çıktığını anlatıyor. 

Danışanları ayrılma-bireyleşme perspektifinden dinlemek yeni bir yaklaşım değil, fakat Usher’ın yetişkinlik yaşamının diğer alanlarında gösterilen başarıyla bu meselelerin çoğu zaman nasıl gizlendiğine dikkat çekmesi yeni. Kendine Ait Bir Yuva, sadece psikanalistler, psikanalitik bir yaklaşımla çalışan yetişkin terapistleri ve klinik psikoloji eğitimi alan öğrenciler için değil, daha derin bir öz farkındalık kazanmak isteyen psikolojiye meraklı okurlar için de önemli bir kaynak.

“Bu dopdolu kitap, Margaret Mahler’in geliştirdiği çocukluktaki ayrılma-bireyleşme paradigmasını yetişkinlerin ruhsal gelişimine uyarlıyor. Yetişkinlikte yaşanan ayrılmaya dair dönüm noktalarını ve ayrı oluşla alakalı müzmin çatışmaları ele alan Usher’ın bu kitabı ebeveynlerin, hocaların ve terapistlerin himayelerindeki bireylere yönelik empatilerini kuvvetlendirmelerine yardımcı olacak sağlam bir kaynak. Usher son derece başarılı bir çalışma ortaya koymuş, ne kadar takdir ve teşekkür etsek eksik kalır.”  Dr. Salman Akhtar / Psychoanalytic Center of Philadelphia

Sarah Fels Usher: Kanada’nın Toronto kentinde psikolog ve psikanalist olarak çalışmaktadır. Daha önce Toronto Psikanaliz Cemiyeti’nde başkanlık ve Temel Psikanalitik Perspektifler Programı’nda kurucu direktörlük görevlerini üstlenmiş olan Usher, halen Toronto Psikanaliz Enstitüsü’nde öğretim üyesidir. Canadian Journal of Psychoanalysis/Revue Canadienne de psychoanalyse’de İngilizce kitaplar editörü olarak da çalışan Usher’ın yayınlanmış iki kitabı daha bulunuyor: What is This Thing Called Love? (2007) ve Introduction to Psychodynamic Psychotherapy Technique (2013).

Kendine Ait Bir Yuva / Sarah Fels Usher
Alt başlık: Yetişkinlikte ayrılma-bireyleşme mücadeleleri
Özgün adı: Leaving Home: Separation–individuation struggles in adult life
Türü: Psikoloji / aile ilişkileri, ayrılma-bireyleşme, gelişim psikolojisi
Çeviri: Cansen Mavituna
Metropolis Yayıncılık, Mayıs 2022 / 1. baskı
168 sayfa
36.00 TL

Sel Yayıncılık’tan Nisan Yenileri

Perşembe, Nisan 28, 2022

Sel Yayıncılık Nisan ayını altı kitapla karşılıyor. Romain Gary’nin parıltılı aldatmacası “Kadının Işığı”, Nancy Huston’un cadılara saygı duruşu “Şeytanın Çalgıları” ve Gustave Flaubert’in üslubuyla Marcel Proust'a ön açan tarihi romanı “Salambo” ayın dikkat çeken romanları. Boris Vian’ın iştah açıcı panoraması “Saint-Germain-des-Prés Rehberi” de yeraltı edebiyatı sevenlerin ilgisine mazhar. Fernando Pessoa’nın polisiye klasiği “Bulmaca Meraklısı Quaresma” ve Frantz Fanon derlemesi “Afrika Devrimine Doğru” da ayın diğer yeni kitapları.  


Kadının Işığı * Romain Gary
Romain Gary'den gecenin kör karanlığında arşınlanan sokaklara geri dönenlere, kaçınılmaz bir ölüm karşısında yitip gitmemekte direnenlere, alayın ve ironinin iktidarına göz kırpanlara, ama en çok da artık orada olmayan, bir başka surette yeniden karşılaşılacağına inanılan sevgiliyi bekleyenlere bir vasiyet, bir elveda, parıltılı bir aldatmaca: Kadının Işığı...

Çiseleyen yağmur altında bir taksinin kapısı aralanır, dalgın adamla kederli kadının bedenleri, göz kırpışları, kederleri çarpışır. Peşpeşe yuvarlanan kadehlerle diller sürçmeye, bellek asla uğramaması gereken dehlizlere sızmaya başladığında mutsuzluk sarhoşu bu iki yabancı için ölümü, hüznü ve vedayı birbirlerinin kollarında duyumsama vakti gelip çatmış demektir. Ölümden ölesiye korkan faniler tarihin en görkemli oyununu, yaşamın ta kendisini oynamaya başlar. Tek bir gecede yitirilenler ve yakıp kavuran özlem, ölümün üzerinde yükselerek dolar başkalarının boşalttığı yerlere...
Özgün Adı: Clair de femme * Çeviren: İsmail Yerguz * Dünya Edebiyatı, Roman * 112 Sayfa * 50,00 TL


Şeytanın Çalgıları * Nancy Huston
Nancy Huston, kendisine Goncourt des lycéens Ödülü'nü kazandıran Şeytanın Çalgıları'nda, iki farklı tarih, iki farklı coğrafya, apayrı iki kültür ve bambaşka kadınlık halleri üzerinden, aradan yüzyıllar geçse de varlığını koruyan bir gerçeğin, kadın düşmanlığının o barbar yüzünü tüm giriftliğiyle ortaya koyuyor.

Nad(i)a, yaşamının akortunu bozan tüm açmazları, vazgeçişleri ve hayal kırıklıklarını günlüğüne dökerken, eşinin beklentilerini karşılamak uğruna kariyerini heba ederek sonunda hem benliğini hem de akli dengesini yitiren müzisyen annesiyle kaderinin iç içe örüldüğünü farkeder. Keşfi, onu günlükle eşzamanlı olarak yüzyıllar öncesinde geçen bir metin kurgulamaya iter. Bu hikâye, Nad(i)a'nın benliğini tümlemekle beraber zamanlar, mekânlar, çağlar değişse de aynı öze sahiptir.
Her daim "karanlığın hizmetkârları" olan cadılara bir saygı duruşu...
Özgün Adı: Instruments of Darkness * Çeviren: Saadet Özen * Dünya Edebiyatı, Roman * 256 Sayfa *  60,00 TL


Saint-Germain-des-Prés Rehberi * Boris Vian
Nüktedanlığı ve bitmek tükenmez enerjisiyle nam salmış Boris Vian bizi Paris'in merkezinde; kıyasıya rekabet halindeki sanat galerileri, pervasız garsonlar, her türlü çılgınlığa gebe yeraltı kulüpleri, müşkülpesent sanatçılar, ağır müdavimlerinden yılan kafeler, bitimsiz tartışmalarıyla varoluşçular, menüleriyle iddialı restoranlar, cazcılar ve şairlerin mekân bellediği müstesna semt Saint-Germain-des-Prés'nin hakkını verecek bir tura çıkarmayı vaat ediyor.

Boris Vian, geceleri dansın, aşkın ve elbette caz ritimlerinin izini süren, gündüzleriyse akşamın hayaliyle oradan oraya koşuşturan pek ünlü şahsiyetleri de ardına katarak avucunun içi gibi bildiği bu semti kâh kurumlu kâh çalımlı adımlarla arşınlarken; gözlemlerini titizlikle not ediyor: Köşeyi dönünce Le Flore'da harıl harıl çalışan Simone de Beauvoir'ı, biraz ileride elinde müsveddeleri ağzında sigarası dalgın dalgın yayınevinin yolunu tutan Albert Camus'yü, Le Lipp'in taraçasında arkadaşlarıyla hoşbeş eden Jean-Paul-Sartre'ı ve civarda takılan tek Oulipo'cu olma şerefine nail Raymond Queneau'yu bir bir selamlıyor.

Rotayı Paris'in bu en özgün semtine çevirmeyi düşünenlere Saint-Germain-des-Prés'nin "prensi" Boris Vian'dan kimi zaman bir seyir defteri kimi zamansa bir kültür rehberi yerine geçebilecek iştah açıcı bir panorama.
Özgün Adı: Manuel de Saint-Germain-des-Prés * Çeviren: Alev Er * Dünya Edebiyatı, Deneme * 256 sayfa * 60,00 TL


Bulmaca Meraklısı Quaresma * Fernando Pessoa
Edebiyatın tüm türlerinde çığır açıcı ürünler vermiş, yarattığı sayısız personayla geleneksel anlayışları yerle bir ederek eserleriyle olduğu kadar kişiliğini de bir edebi figür haline getirmeyi başarmış Fernando Pessoa, "gençliğindeki yegâne edebi besin" olan gizem ve korku hikâyeleri ile "entelektüel bir uğraş" addettiği polisiye roman merakını Bulmaca Meraklısı Quaresma'da harmanlıyor.

Lizbon sokaklarını rasyonel düşlerin peşinde adımlamakla yetinen, yaşamla bağları zayıf, müzmin doktor Abílio Fernandes Quaresma, şehrin çatılarına bakan küçük odasında vaktini okuyarak ve içerek geçirirken, akıl yürütme becerisini keskin bir tümdengelim duygusuyla geliştirip bulmacaların yanı sıra gerçek yaşamdaki sırları ve cinayetleri çözümleyen usta bir dedektif olup çıkar.

Polisiye roman geleneğinin istisnai köşetaşlarından Bulmaca Meraklısı Quaresma, Conan Doyle ve Arthur Morrison hayranlığını sık sık dillendiren Pessoa'nın özgün kişiliği ve sıradanlaşmış olağandışılığına aralanan bir kapı...
Özgün Adı: Quaresma, Decifrador As Novelas Policiárias * Dünya Edebiyatı, Öykü * 200 Sayfa * 40,00 TL


Salambo * Gustave Flaubert
Aşkla şehvet, zulüm ve savaşın soğuk yüzüyle yoğrulmuş iki ayrı kutbu ve de onların getirdiği yıkımı ele alan, tasvirlerini Flaubert'in realizme duyduğu eşsiz sadakatle âdeta ilmek ilmek dokuduğu, üslubuyla Marcel Proust'a ön açan eşsiz bir tarihi romandır Salambo.

Hıncın ve kinin isyan ateşiyle harlanmaya yüz tuttuğu Kartaca'da, umulmadık bir anda filizlenen bir sevdanın hikâyesidir bu. Savaşın yaraları henüz sarılmamışken kan revan içinde bir başka hezimete kucak açanların, körleşmiş umutların ve beyhude cüretkârlığın, özgürlüğe ve sükûnete hasret kalanların hikâyesi...

İmkânsızın dile gelip kanlı canlı bir düşe dönüştüğü, derinlere gömdükçe köklenip yeşeren, engelleri yerle bir etmeye yeminli bir aşkın yoluna taş koyabilmek mümkün mü?..
Özgün Adı: Salammbô * Çeviren: Yaşar Avunç * Dünya Edebiyatı, Roman * 328 sayfa * 45,00 TL


Afrika Devrimine Doğru * Frantz Fanon
Frantz Fanon'un en aktif yıllarında yazdığı; bağımsızlık fikri, Afrika Birliği tahayyülü ve giderek kabaran Cezayir Devrimi dalgasının ortasında kaleme aldığı deneme, makale ve mektuplardan oluşan bu derleme, sömürgeciyle tarihi hesaplaşmayı mücadelenin ayak sesleriyle eşzamanlı olarak kayda geçiriyor. Sömürgeciliğin ideolojik ve psikolojik saldırılarını faş eden yetkin analizlerle, yekvücut bir Üçüncü Dünya'nın savaş günlükleri geniş bir perspektifte sunuluyor.

Katliamın ve işkencenin normalleştirildiği bir coğrafyada akıl hastalıklarını tedavi etmenin beyhudeliğini, Avrupalı doktorların iliklerine işlemiş önyargıları gözlemleyen Fanon, FLN saflarına katılarak gözünü önce Cezayir sokaklarına ardından tüm Afrika'ya dikiyor; Kara Kıta'da bütüncül bir hareket örgütlemek adına bir silaha dönüştürdüğü satırlar, savaşı anbean yaşayan bir devrimcinin seyir defterine evriliyor. Mücadele tüm şiddetiyle sürerken çuvaldızı "kendi mahallesine" batırmaktan da geri durmuyor: Cezayir Savaşı barikat başlarında göğsünü bağımsızlık adına siper edenlerle tüm şiddetiyle sürerken solun ve entelektüellerin tavrını sorguluyor.

Bir psikiyatrist, yazar, entelektüel ve devrimcinin gözünden ırkçılık, eşitsizlik, insan hakları ihlalleri ve kimlik sorunlarının hâlâ güncelliğini koruyan gerçekliğine ışık tutacak Afrika Devrimine Doğru, ilk kez Türkçede.
Özgün Adı: Pour la révolution africaine * Çeviren: Sanem Işıl Aytuğ * DüşünSel, Politika * 60,00 TL

Sally Rooney'den yeni roman: Güzel Dünya, Neredesin?

Perşembe, Nisan 28, 2022

“Arkadaşlarla Sohbetler” ve “Normal İnsanlar” romanlarıyla edebiyat dünyasında yankı uyandıran Sally Rooney’nin yeni romanı “GüzelDünya, Neredesin?” Can Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Merakla bekliyor ve pası bültene atıyoruz.

Gelecek bu kadar karanlık, umutlar tükenmekteyken güzel bir dünyaya inanmanın bir yolu var mı?

Sally Rooney son romanıyla yeni kuşaklar, günümüz ilişkileri, gelecek kaygısı, yakın arkadaşlık ve yaşama cesareti gibi temaları yine samimi ve yalın bir dille gözler önüne seriyor.

Alice ve Eileen, farklı şehirlerde yaşayan, otuzlarına yaklaşan iki arkadaş. Roman yazarı Alice, flört uygulaması sayesinde bir depo işçisi olan Felix'le tanışıp yakınlaşır. Eileen ise sona eren ilişkisinin yaralarını sarmaya çabalarken bir yandan da çocukluk arkadaşı Simon'ın çekimine kapıldığını hisseder.

Alice ve Eileen ilişkiler, sanat, edebiyat ve günbegün belirsizleşen gelecekleri hakkında yazışırken hem arkadaşlıklarını hem de hayata bakışlarını sorgulamaya başlarlar. Zira aşklarına, kalp kırıklıklarına, günü yaşamaya ve muhabbetlerine tepelerinden ayrılmak bilmeyen bir bulut eşlik eder. Karanlıktan önceki son durak mıdır bu? Güzel bir dünyanın varlığına inanmanın bir yolu var mıdır?

Sally Rooney insan doğasını kavrayışındaki yeteneğini bir kez daha samimi ve yalın bir dille gözler önüne seriyor.

"Güzel Dünya, Neredesin? Rooney'nin şimdiye dek yazdığı en iyi roman. Mizahi ve zeki diyaloglarıyla, birbirleriyle çaresizce bağ kurmaya çalışan karakterleriyle muhteşem bir eser." Brandon Taylor, The New York Times Book Review

"Yazarın yeteneğini gözler önüne seren bir eser. Diyaloglar asla aksamıyor, nesri sayfayı yakıp kül ediyor." Anne Enright, The Guardian

#arkadaşlık #ilişkiler #gelecekkaygısı #sanat #ykuşağı #gençlik #aşk

SALLY ROONEY, 1991'de İrlanda'da doğdu ve Trinity College'dan mezun oldu. İlk romanı Conversations with Friends 2017'de (Arkadaşlarla Sohbetler, Monokl Yayınları, 2019), Normal People 2018'de (Normal İnsanlar, Can Yayınları, 2019) yayımlandı. Normal İnsanlar Hulu ve BBC tarafından diziye aktarıldı. Öykü ve yazıları The Dublin Review, The White Review, The Stinging Fly'da yayımlanmıştır. Halen Dublin'de yaşıyor. 

Güzel Dünya, Neredesin? / Sally Rooney
Çeviri: Emrah Serdan
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 328
Fiyat: 72,00 TL          
 


April Yayıncılık baharı Kiley Reid imzalı Booker adayı “Ne Eğlenceli Çağ” ile karşılıyor

Pazartesi, Nisan 18, 2022

April Yayıncılık baharı çarpıcı ve şaşırtıcı bir ilk romanla karşılıyor. Yılın kitabı seçkilerinde kendine yer edinen, Goodreads okurlarınca yılın en iyi ilk romanı seçilen, New York Times Çoksatanlar listesinin zirvelerinde otuzdan fazla hafta yer alan roman 2020 Booker ödülüne aday gösterilmişti. Nihayet Türkçede. Merakla beklediğimizi belirterek pası bültene atalım.

April ekibinin tanımıyla, yeni zamanın en heyecan verici kalemlerinden Kiley Reid’den çarpıcı ve şaşırtıcı bir ilk roman.

Alix Chamberlain her istediğini elde eden bir kadın ve ilhamını özgüveninden alan markasıyla diğer kadınlara da aynısını vadediyor. Emira Tucker ise hâlâ dünyadaki yerini arıyor. Yaşıtları kariyer basamaklarını bir bir tırmanırken, onun elinde şimdilik yalnızca bebek bakıcılığı becerileri var.

Bir gece Alix, aniden isi çıkınca, Emira'dan yardım istiyor. Emira'nın Chamberlain'lerin oğluna bakması gerek. Bir de markete uğraması. Lüks mağazanın güvenlik görevlisi, dışarıda geç bir saatte beyaz bir çocukla siyah bir kadını beraber görünce Emira’yı iki yasındaki Briar’ı kaçırmakla suçluyor. Neler oluyor derken kalabalık toplanıyor. Hararetli tartışmalar alevleniyor. O esnada birisi her şeyi filme alıyor. Emira öfkeli, ömründe böylesine aşağılanmamıştı, yine de olayı büyütmemek en iyisi. Alix ise kararlı. Mutlaka bir çözüm bulacak ve her şeyi yoluna koyacak.

Ne Eğlenceli Çağ empati ve sosyal konular üzerine yaptığı keskin yorumlarla karşılıklı ilişkilerin bulaşıcılığını, aileden olmanın ne anlama geldiğini, yetişkin olmanın karmaşık gerçekliğini en sert ve en matrak haliyle anlatıyor. Kitabın çevirisi Sinem Sancaktaroğlu Bozkurt'a, kapak tasarımı Berkay Taş'a ait. 

“Yılın en kışkırtıcı romanı.” Entertainment Weekly

“Büyüleyici, özgün, eğlenceli.” Guardian

"Hem çılgınca eğlenceli hem de nefes kesecek ölçüde bilgece! Reid ırk, sınıf ve ayrıcalık konularıyla ustaca ve güvenle yüzleşiyor. İtiraf etmeliyim ki, şaşkınım." Taylor Jenkins Reid

“Reid keskin gözlemleri, canlı anlatımı ve şaşırtmacalarıyla enfes bir hikaye anlatıcısı.” Madeline Miller, Ben, Kirke'nin yazarı

“Nefes kesici, her cümlesi meydan okuyor. Elinizden bırakamayacaksınız.” Kirkus Reviews

Kiley Reid, 1987 yılında Los Angeles’ta doğdu. Marrymount Manhattan College’da oyunculuk eğitimi aldı. Truman Capote bursu kazanan Reid, lisansüstü eğitimini Iowa Üniversitesi’nde edebiyat ve yaratıcı yazarlık alanında tamamladı. Aralık 2019’da yayımlanan ilk romanı Ne Eğlenceli Çağ, 2020 Booker Ödülü’nde uzun listeye seçildi, NAACP Image İlk Kitap Ödülü’nde finalist oldu, New York Times başta olmak üzere birçok listede uzun haftalar çoksatanlar arasında yer aldı. Kiley Reid, Philadelphia’da yaşıyor ve yaratıcı yazarlık dersleri vermeye devam ediyor.

Ne Eğlenceli Çağ / Kiley Reid
Çevirmen: Sinem Sancaktaroğlu Bozkurt
Nisan 2022, April Yayıncılık
320 Sayfa
64 TL

Celal Kadri Kınoğlu’nun ‘hüzünlü, komik ve eğlenceli’ romanı “Armağan” raflarda!

Pazartesi, Nisan 18, 2022

Celal Kadri Kınoğlu’nun ilk romanı, yazarının, kızına sunduğu armağandan alıyor adını. Hayatını altmış metrekarelik salonunda, kitaplar arasında geçirmiş yalnız bir adamın, unutmak ve unutulmak ihtimaline karşı duruşunun hikâyesi “Armağan”. Unutmak istemiyor bu adam. Okuduklarını, izlediklerini, dinlediklerini... Biriktirdiklerini. Ve unutulmak istemiyor; bir sanat eseriymişçesine yaşadığı hayatının, gerçekten de bir sanat eserine dönüşmesi, kitaplaşması hayaline sığınıyor. Zamanla bir projeye dönüşüyor bu hayal. Takıntılı ve kontrol delisi entelektüel, unutulmama hayalini ancak tüm zamanını bu işe adayacak akıllı ve titiz bir asistan sayesinde gerçekleştirebileceğini fark ediyor ve gazeteye verdiği asistan ilanıyla hikâye başlıyor. Kınoğlu, sanata ve sanatçılara bir saygı duruşunda bulunuyor romanında; edebiyatın, felsefenin, müziğin anlam kattığı yaşamı, yine onların imkânları dahilinde anlamlandırmayı arzuluyor.

“‘Evet, beyefendi. Asistanınız sizi dinliyor. Yürümek...’
‘Birisiyle yürümek?’
‘Benimle.’
‘Hafifletiyor. Anlatmak istiyorsunuz. İçinizde, düşüncelerinizin derinliklerinde uyuyan şeyler hareketlenmeye başlıyor. Gülüşmenin sıcaklığında cesaret buluyorsunuz. Mutlu bir itiraf gibi. Sevildiğiniz için affedileceğinize dair inancınız tam. Onun koluna girip caddelerde süzülmek, vitrinde kendi yansımanızı görüp o an var olmanın, yaşamın tadını çıkarmak... Sorulara hızla cevap verebilmek... Yapabilirim duygusuna yeniden kavuşmak. Kalbinizdeki boşluğun dolması. Karlar altında kalmış bir ağacın yumuşak bir rüzgârla hafiflemesi. Derin bir nefes alıp, bunu unutmamam lazım diye geçirmek içinden...’”

Celal Kadri Kınoğlu, 16 Aralık 1964’te, İstanbul Pangaltı’da doğdu. (Mutlu bir yuvada başlıyor macerası beyefendinin!) İTÜ Makine Mühendisliği eğitimini, tiyatro aşkı uğruna son sınıfta bırakıp, İÜ Devlet Konservatuvarı’na girdi. (Hayatının zaferi!) Okulu, sınıf atlayarak üç yılda bitirdi. (Çalışkan çocuk!) Genç Oyuncular, Kenter Tiyatrosu ve Devlet Tiyatrolarında geçen otuz sekiz yıl boyunca, kırk beş oyunda oynadı, on iki oyun yönetti, dört oyun yazdı. En iyi erkek oyuncu ödülleri aldı, edebi kurulda çalıştı. İstanbul Devlet Tiyatrosu müdürlüğü yaptı ve sayısız öğrenci yetiştirdi. (Aferin... Sanata doymuştur herhalde!) “Uğurlugiller”, “Tatlı Hayat” ve “Acemi Cadı” dizilerinde rol aldı. (Şöhret onu baştan çıkaramadı!) Tenor saksafon çaldığı caz grubuyla müzik dünyasına dahil oldu. (Hep hevesi vardı zaten orkestra kurmaya...) Flu TV’deki konuşmaları pek sevildi. (YouTube âleminde kendi fikirleriyle gençlere ilham verme zevkini tattı!) En sonunda da sevgili kızı için birazdan okuyacağınız bu romanı yazarak pek bir mesut oldu.

Armağan / Celal Kadri Kınoğlu
Roman, İthaki Yayınları, Nisan 2022
184 Sayfa
38 TL

Mine Söğüt'ün yeni romanı “Başkalarının Tanrısı” tüm kitabevlerinde!

Pazar, Nisan 17, 2022

Can Yayınları müjdeyi verdi ve Mine Söğüt’ün yeni romanı “Başkalarının Tanrısı” raflarda yerini aldı. Merakla bekliyor ve pası bültene atıyoruz.

Yaşlı Efsun Abla, hafızasını yitirmiş Adnan Abi, toksikoman Hülya, kafası karışık şair Musa. Ve bir de çöpte bulunmuş bir bebek... Her biri kendi zorlu geçmişleriyle baş etmeye çalışan bu insanlar yaşadıkları bina yıkılınca şehrin sokaklarında barınacak bir delik arıyor ve anbean puslu bir geleceğe sürükleniyorlar.

Dışlanmış, hor görülmüş ve kimliklerinden arınmış insanların yarı hayal, yarı gerçekçi hikâyesinde Mine Söğüt medeniyetimizin temellerine dair acımasız bir sorgulamaya girişiyor. Hangimiz seçtiği hayatı yaşıyor?!

"Ne doğumumuz ne ölümümüz ne de doğumla ölüm arasında can çekişerek sürdürdüğümüz hayatlar bize ait. Başkalarının isteklerinden doğuyor, başkalarının istediği gibi yaşıyor ve başkaları yüzünden ölüyoruz. Bizim sandığımız hayat bizim değil, bizim sandığımız beden bizim değil…"

#büyükşehir #barınma #aşk #ölüm #düzen #aile #yoksulluk #aidiyet #öksüzlük

MİNE SÖĞÜT, 1968'de İstanbul'da doğdu. 1985'te Kadıköy Kız Lisesi'nden mezun oldu ve aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Latin Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne girdi. Lisans eğitimini 1989'da tamamladı ve aynı bölümde yüksek lisansa devam etti. Gazeteciliğe 1990'da Güneş gazetesinde başladı. Daha sonra Tempo dergisi ve Yeni Yüzyıl gazetesinde çalıştı. Haberci adlı televizyon belgeselinin metin yazarlığını yaptı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazı ve röportajları yayımlandı. 2013-2021 yılları arasında Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yaptı.

Yapıtları: Adalet Cimcoz/Bir Yaşamöyküsü Denemesi (biyografi, 2000), Beş Sevim Apartmanı (roman, 2003), Sevgili Doğan Kardeş (araştırma, 2003), Kırmızı Zaman (roman, 2004), Aşkın Sonu Cinayettir/Pınar Kür'le Hayat ve Edebiyat (söyleşi, 2006), Şahbaz'ın Harikulâde Yılı 1979 (roman, 2007), Dolapdere/Kürt Kediler Çingene Kelebekler (deneme, 2009), Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey (roman, 2010), Deli Kadın Hikâyeleri (öykü, 2011), Darbeli Kalemler (derleme, 2011), Gergedan/Büyük Küfür Kitabı (öykü, 2019), Alayına İsyan (deneme, 2020).

Başkalarının Tanrısı / Mine Söğüt
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 160
Fiyat: 39 TL 

Ayak İşleri : Sorgulamalar Evreni

Perşembe, Nisan 07, 2022

Exxen’in yayın hayatına başlamasıyla şenlenen ve artan dijital dizi rekabeti özellikle “Gibi”nin sosyal medyada sıkça paylaşılıp fenomen haline gelişiyle başka bir boyuta evrilirken gözleri benzer kıvamda projeleri arıyor. Bu arayışta ilk fark edilmesi ve daha çok ilgi görmesi gereken bir dizi var oysa. Gain’de yayımlanan ve şimdilik iki sezonu deviren “Ayak İşleri” hak ettiği kadar değer görmeyen dizi olarak meraklılarını bekliyor.

Mayıs 2021’de ekran macerasına başlayan “Ayak İşleri”, bir Caner Özyurtlu projesi. Senaryoyu kotaran ve yönetmen koltuğunda oturan Özyurtlu, oyunculukla başladığı yola özgün projeler üretme düsturuyla devam etmesiyle dikkat çeken bir isim. 2010’da “Ev” ile yönetmenliğe geçiş yaptıktan sonra “Yok Artık!” serisiyle iyi iş çıkarmıştı. Gişe komedisi “Maide'nin Altın Günü”nün ardından dijitale yönelen Özyurtlu, Netflix’e yaptığı “Biz Böyleyiz”in ardından ilk dizisini yaratmış. Kendi tarzını oturtmuş, geveze komediler üreten bir isim olarak iki karakter yaratmış ve devamını getirmiş. “Ayak İşleri”, çerçevesi çok net oturmuş iki karakterin türlü durumların ortasında kalması gibi basit ama etkili formülüne dayanıyor. Çağlar Çorumlu ve Güven Murat Akpınar’ın canlandırdığı ikili kısa sürede seyirciyi de avcunun içine alınca keyifle izleniyor.

Sermet adlı bir zengin adamın ayak işlerini yapan bir ikilinin maceralarını sunuyor “Ayak İşleri”. Vedat bu işi 15 yıldır yapan, verilen görevlerle bir sorunu olmayan, sorgulamadan yapan tecrübeli isim. Evren ise psikoloji öğrencisi olarak para kazanmak için çalışan çaylak. Her şeyi en ince detayına sorgulayan, kırmızı çizgileri ve hassasiyetleri olan biri. İkilinin taban tabana zıt karakterleri sayesinde her görevden bir eğlence faktörü çıkıyor. Vedat’ın deyimiyle, Evren konuştukça beyin yakıyor. Kısacık süresini etkili geçiren dizi başarılı diyaloglarıyla saat gibi işliyor. On bölümlük sezonlar her biri ayrı görevden oluşurken, birbirine bağlı aynı zamanda. Önceki görevlere atılan paslar da mevcut. İlk sezon ana hikâyesini son iki bölümde işlerken bir twist ile kapanışını yaparken ikinci sezon sadece son bölümde kendi maceralarını yaşamalarını sağlıyor. 

Dijital evrenin iyi dizilerinden biri “Ayak İşleri”. Uyumlu ikilisi, toplumsal kavramlara duyduğu hassasiyeti, oyunculukları iyi iş. Aksiyonu da işletiyor. Göndermeler de yapıyor. Selam da çakıyor. Sinema severler için tatlı dokunuşlar da mevcut. Güldürüsünün tavan yaptığı bölümler de mevcut. Artık yeter dedirten klişelerle dalga geçme mavrası da. Kara mizahı doyurucu. Özyurtlu karakterlerinin çerçevesini o kadar iyi çizmiş ki o bıraksa herkesin devam ettirebileceği bir senaryo var ortada. Çorumlu ve Akpınar da o kadar doğallar ki bıraksanız üç dört bölüm kotarırlar neredeyse doğaçlamayla. İyi ilk sezonu benzer kıvamda ikinci sezonla sürdürmesi de diğer bir artısı. İkinci sezonda biraz daha fazla küfür kullanılması göze çarpan eksilerinden.

Gain’in en iyi yapımı olarak da sivrilen “Ayak İşleri”, yakınlarda biten ikinci sezonun ardından devam haberi beklenenlerden. Yakın dönemde şaha kalkmış dijital evrenin en iyilerinden biri olarak sivriliyor. Sezonlarca sürecek potansiyeliyle de dikkat çekiyor. “Gibi” gibi tek bir cümleyle sivrilmeyen daha komplike bir eğlencelik arayanlar için de biçilmiş kaftan.

Ölüm Zamanı : Kampta Döngü

Çarşamba, Nisan 06, 2022

Aynı günü tekrar yaşama hikâyeleri son yıllarda iyice tercih edilir hale geldi. Son olarak “Palm Springs”in uygulayarak hit olmasıyla senaristlerin gözleri parlamış olmalı. Dünya aynı konuları tekrar ısıtıp önümüze koyarken elbette ülkenin de buna katılmaması düşünülemezdi. Exxen’de ekrana gelen yerli polisiye “Ölüm Zamanı”, aynı günü tekrar yaşama formülünü uygulayarak seyircisinin merak duygusuna oynuyor.

Elbette kuşkularımız var. Dünya bu işi beceriyor da bizde eğreti durur sanki düşüncesi hep aklımızın bir köşesinde. Bu yüzden dizi hayli dezavantajlı. Buna bir de künye eklenince umutlar ve beklenti yerle yeksan. Yine de konuyu sevenler için o merak duygusunun galip geleceği de aşikâr.

Dizinin yaratıcısı Zülküf Yücel. “Hanımın Çiftliği”, “İffet”, “Dila Hanım” başta olmak üzere pek çok dizide kalem oynatan Yücel, ilk dijital projesinde. Tv ekranının o klasik uzun sürelerinden ve reyting kaygısından uzakta daha özgür ortamda ama filmografisine yabancı bir proje. Bu yabancılığı gidermek için kozu da yönetmen olmuş. 2017’de dökümanteri “Benim Varoş Hikayem” ile iyi çıkış yapan Yunus Ozan Korkut, klipler ve mini dökümanterlerin ardından dijital platformlara geçiş yapmış ve tercih edilen isim haline gelmişti. “Aynen Aynen”, “Ex Aşkım”ı da aynı yıla sığdırdıktan sonra bu yılı da şimdilik “Duran” ile geçiriyor. Diğer dezavantaj da oyuncu kadrosunda. Mert Yazıcıoğlu, Mert Ramazan Demir, Nilsu Berfin Aktaş, Ece Yaşar ve İdris Nebi Taşkan’dan oluşan genç kadroya Ahmet Mümtaz Taylan eşlik ediyor. “Karagül” ile tanınan ve “Aşk 101” ile çıkış yapan Yazıcıoğlu tahmin edilebileceği kilit karakter. Demir’iyse son olarak “Ufo”da görmüştük. Herhangi bir kitleye hitap etmeyen bir kadro söz konusu kısacası.

Dizinin Exxen’de yer alan resmi özeti şöyle; Dört arkadaş birlikte kamp yapmak için yola çıkarlar. Yol boyunca, onları karavanlı birinin takip ettiğini fark edip huzursuz olurlar ama aldırmazlar; ta ki içlerinden biri sabah üstü başı kan içinde uyanana dek… Komiser Cevat'ın işin içine girmesiyle, işler daha da karışık bir hal almaya başlar.

Özetin eksik yanını tamamlayarak başlamalı söze. Üstü başı kan içinde uyanma faslı sık sık tekrarlanıyor. Bu bir gün döngüsü polisiyesi zira diyerek başa saralım. Dilara, Cüneyt, Nazlı ve Ayhan’dan oluşan dörtlü ile tanışıyoruz. Nazlı-Ayhan çifti kamp yapma planına Dilara-Cüneyt çiftini dahil etmiş. Zira Dilara’nın babası yakın zamanda ölmüş. O dönemde Cüneyt ile yaşadıkları kopukluğun ardından barışalı da çok olmamış. Zor günler geçirmiş, yorgun Dilara için örgütlenmiş bir kamp aslında. Tatsız karşılaşmalı yolculuktan sonra bir göl kenarına gelen dörtlümüz tama huzuru bulduk derken iki olay patlak veriyor. Şüpheli bir karavandan gelen üç el silah sesi ve karşı kıyıda kamp yapan Tarık… Dilara’nın arkadaşım, destekçim dese de kimseyi inandıramadığı eski sevgilisi olarak görülen Tarık. Balık tutma, yürüyüş, yemek, ateş başında içki fasıllarının ardından Tarık yanlarına gelince Cüneyt’in tepki göstermesiyle yaşananların ardından sabaha Cüneyt ile birlikte uyanıyoruz. Kamptan uzakta bir kulübede üstünde kanla uyanıyor. Kapı da o ara açılıyor ve Komiser Cevat ile tanışıyoruz. Dilara’nın cinayetinden Cüneyt’i tutukluyor. Merkezdeki sorgunun ardından Cüneyt’in ölümü sonrası gözlerini arabada açıp karşısında Dilara’yı bulmasıyla başlayan olayları izliyoruz.

Ölüm Zamanı, Cüneyt’e kampın ilk gününü tekrar tekrar yaşatıyor. Bu gün döngüsünü işlerken işe Komiser Cevat’ı da karıştırarak düet oluşturuyor. O da aynı günü yaşıyor. Kamptaki dörtlüye alandaki iki kişinin eklenmesiyle oluşan altılıdan yaratılan bulmacadan çıkan iki soru var. Dilara’yı kim öldürdü ve neden öldürdü? Bu iki sorunun peşinde aynı gün tekrarlanırken her bölümde cevaplara yaklaşacağımızı vaat ediyor dizi. Ana beklentimiz bu. Bir de mantık hatası yapmazsa keyifli vakit geçirtip görevini yapar. Lakin öyle olmuyor. Ana kurguyu oturtana kadar sorun yaşamayan senaryo üçüncü bölümden sonra hata zincirine tutuluyor. Döngünün ana kurallarını unutarak çözüyor her şeyi. Cüneyt cinayet gününü tekrar tekrar yaşarken, Komiser Cevat ise bir gün sonrasını yaşıyor. Ama nasıl oluyorsa aynı günde buluşup olayı çözüyorlar. Oyunculuklar vasat, diyaloglar ucuz, teknik anlamda da çok zayıf. Neyse ki sekiz bölümden oluşuyor.

“Bugün Aslında Dündü” konseptinden hareketle katil kim sorusunun peşinden giden “Ölüm Zamanı” sadece kısa süresiyle tercih edilebilir bir dizi olarak kalıyor. Mantık hataları ile başlayan acemiliklerin sonunda verdiği cevaplar da tatmin etmediği gibi bir de ikinci sezona pas atma sahnesi var ki akıllara feza. Kötü de olsa dijitalde yapılmış deneme olarak meraklısını bekliyor.

Bizi Ayıran Çizgi : Bir Patlamaya Ağıt

Salı, Nisan 05, 2022

Dijital platformların ülkede yayına girişiyle başlayan özgün içerik yaratma arayışı pek çok deneysel işle karşılaşmamızı sağlıyor. Süre başta pek çok çerçeveden kurtulmanın etkisiyle senaristler daha özgür davranabiliyor. En önemli etkenlerden biri de reyting baskısının olmaması. Bu özgürlükle kendi çizgisini yaratan dizilerden biri “Bizi Ayıran Çizgi”. Gain’de yayımlanan dizi ilk sezonunu tamamlamış durumda. Kapanışını birinci sezonun sonu ibaresiyle yapsa da ikinci sezona dair bilgi yok henüz.

Dizinin künyesinde öne çıkan isim Tolga Afşin Kaya. Dijital içeriğe pek çok dizi üreten prodüktör olarak bilinen Kaya ilk senaryosuna imza atmış ama yalnız değil, Murat Onur ile birlikte kotarmış. Yönetmen koltuğundaysa 2016 yapımı ortak yönetmenli film “Rauf” ile tanıdığımız Soner Caner oturuyor. Künyenin en güçlü yanları teknik dallar. İyi görüntü yönetmenlerinden Vedat Özdemir’in sinematografisi ve üretken isimlerden Cem Öget’in müzikleri de tamamlayıcılar. Hazal Subaşı ve Ozan Dolunay da çiftimizi oynayan isimler. Subaşı özellikle “Çukur”da dikkat çekmiş, duru güzelliğine hayran olunduğu belirtilen bir isim. Dolunay da ekranlarda sık sık görünen isimlerden.

Dizinin resmi özeti şöyle; Sinem, İstanbul’da yaşanan bir terör saldırısı sonucu hayatını kaybeder. Sinem’in ölüm haberini almasıyla birlikte günden güne hayatla ve gerçekle bağı kopmaya başlayan sevgilisi Sinan, Sinem ile kendisini ayıran çizgiye geri dönmeli ve Sinem'i kurtarmalıdır.

Bu özet okuduğunda akla ilk olarak “Groundhog Day” ve “The Butterfly Effect” geliyor. Tekrarlanan gün konsepti ile bir aşkın kurtarılma çabasını izleyeceğimize dair bir algı yaratılıyor. Lakin pek öyle olmadığı ortada. “Bizi Ayıran Çizgi”, bir bulmaca. Sorular sorduran ve cevaplar için bekleten bir bulmaca. Açılışını Sinan’ın üzüntüsüyle, intiharıyla yapıyor. İntihara sebep olanın Sinem’in bir patlamada ölmesi olduğunu anlıyoruz. Sinan’ın Sinem’i kurtarma çabasını görüyoruz daha sonra. 27 Kasım günü 10:55’de yaşanan patlamanın öncesine gidebildiğine de tanık oluyoruz. Taksiye binmesine engel olmaya çalışıyor. Lakin tanışmadıkları izlenimine de kapılıyoruz. Öte yandan aynı günler, aynı sahneler derken ilk üç bölümden bir veri daha geçiyor elimize. Patlamanın ardından 40 gün geçmiş. Pek çok soru işaretiyle kurulan bulmaca parçaları vermeye devam ediyor.

“Bizi Ayıran Çizgi”, diziden çok bir kısa filmi andırıyor esasında. Kısa film olarak değerlendirildiğinde başarılı demek mümkün. Lakin dizi olarak aynı başarıyı gösterdiğini söylemek zor… Diziyi beş bölüm olarak tasarlarken seyirciyi ve genel geçer işleyişi pek de umursamamışlar. İlk üç bölümün neredeyse birbirinin aynı sahnelerin kurgulanmasıyla oluşması izleyici için zorlayıcı. Zaten kısacık süresi varken sürekli doldur boşalt yapılmasının dramatürjiye de bir katkısı yok. Pekiştirmelerle geçen üç bölümün ardındansa gayet hoş ve stilize anlar var. Sinan’ın üzüntüsü, çabası, intiharı derken ilerledikçe patlamaya ağıt yakıyor Bizi Ayıran Çizgi. Görüntü yönetmenin usta işçiliği ve müziklerle çok iyi bir atmosfer yaratıyor. Son iki bölüm aşkı anlatmaya girişirken, karşılıklı sohbetle akıyor. Dizinin can alıcı noktası ve izlenesi anları da o iki bölüm zaten. Fantastik boyuta geçerek anlamı da derinleştiren sekanslar ve kullanılan metaforlarla okuması keyifli hale geliyor. Koca İstanbul’da bomboş sokaklara, sadece iki kişiyi görmeyeli epey olmuştur. İlk üç bölüm geçilmesi gereken sırat köprüsü gibi bir anlamda. Zira son iki bölümde oluşan resim hayli iyi. Sezon finali beklenen açıklamayı yapıyor. Her şey anlamını kazanıyor ve sorular cevaplanıyor. İyi bir final ve devamı gelmesi de gerekmiyor aslında. İkinci sezona pek gerek de yok gibi.

Bizi Ayıran Çizgi, seyircisini ilk başta biraz zorlasa da sonradan toparlayarak anlam kazanan deneysel bir iş. Mantık hatasına düşmeden kotarılmış bir bulmaca. Stilize görüntülerine bindirdiği müziklerle bir şiir yaratıyor. Bu atmosferle melankolik aşk hikayelerini sevenleri mest ediyor. Gerçeklikten kopmayı sevenler ve izlerken duyguyu mantığın önüne koyanlar için biçilmiş kaftan.

Hermann Hesse’den Bireyleşmenin Albenisi Üzerine : Kendini Keşfet!

Perşembe, Mart 17, 2022

Alman edebiyatının en önemli isimlerinden Hermann Hesse’nin bireyleşmenin, kendi benzersizliğini aramanın kıymeti üzerinde duran yazılarının, şiirlerinin ve mektuplarının bir araya getirildiği, Suhrkamp tarafından yayımlanan Entdecke dich selbst! - Vom Reiz der Individuation kitabı Kendini Keşfet: Bireyleşmenin Albenisi Üzerine ismiyle Barış Tut tarafından Türkçeye kazandırıldı. Profil Kitap etiketiyle mart ayında raflardaki yerini alan kitabın kapak tasarımı da editörü Zeynep Tuğçe Özcan imzalı.

Yaşam öykümüzün bir hikâye değeri var mı? Kendi hayatımızın kahramanı mıyız?
Hesse sesleniyor: Yalnızca kaderiyle yüzleşme cesaretini bulan kişi kahramandır.
Dik başlılık: Hesse’nin hakkını yeniden teslim etmek istediği sözcük, pek sevdiği erdem.
Kendini Keşfet ise güçlü bir benlik vizyonuna ulaşmak için bağımsız olma cesareti göstermeye bir teşvik…

Eser, insana en çok yakışan eylemi, yani arayıştan keşfe giden yolda yürümeyi anlatırken bir yandan da Hesse’nin fikir dünyasını daha yakından tanımamıza imkân veriyor.

“Kahraman” uysal, iyi yetişmiş ve görev aşkıyla dolup taşan vatandaş değildir. Yalnızca “kendi anlamı”nı, kaderine karşı kendi soylu, doğal dik başlılığını yaratmış birey kahramanca olabilir. Onun “dik kafalılığı” her ot sapının yalnızca kendi gelişimine yönelmiş derin, görkemli, Tanrı vergisi dik kafalılığı gibidir. “Bencillik” de diyebilirsiniz buna. Ne var ki bu bencillik adı kötüye çıkmış cimrinin ya da gözünü iktidar hırsı bürüyen kişinin bencilliğinden tümüyle farklıdır.

Uyum yerine kendi kaderini tayin etme, tabi olma yerine dik başlılık… Hermann Hesse'nin tüm eserlerinde işlenen ortak motifler. Ona göre her insanın eğilimi biricik ve ayırt edici. Bunları keşfetmek, geliştirmek, hatta toplum direncine karşı savunmak onun yaşamını ve her bir eserini bir ana tema gibi kat ediyor.

Kendini Keşfet: Bireyleşmenin Albenisi Üzerine, Hesse’nin bu konudaki yazılarını bir araya getiriyor ve adeta onun şu deneyimini kanıtlıyor: “Ben inancımı her zaman bireye dayandırdım, çünkü sadece birey eğitilebilir ve geliştirilebilir. Benim deneyimime göre özverili, fedakâr ve dünyadaki iyiliği koruyan cesur insanlar her zaman küçük seçkinlerden çıkmıştır.”

Bizi her yeni güne güven ve merakla başlamak için yüreklendiren Hesse’nin bu kitabıyla daha yüksek bir insanlık düzeyine doğru uyanış mümkün.

Kendini Keşfet - Bireyleşmenin Albenisi Üzerine / Hermann Hesse
Orijinal adı: Entdecke dich selbst - Vom Reiz der Individuation
Derleyen: Volker Michels
Almancadan Çeviren: Barış Tut
1. Baskı: Mart, 2022
Fiyat: 30,00 TL
Sayfa Sayısı: 80

Etaf Rum’un bir Filistinli göçmen olarak kendi tecrübelerini kaleme aldığı romanı "Kadının Sesi Yok" bugün raflarda

Çarşamba, Mart 02, 2022

Etaf Rum’un bir Filistinli göçmen olarak kendi tecrübelerini kaleme aldığı ve 2019’da yayımlandığında büyük ses getiren romanı “Kadının Sesi Yok” bugün okurlarıyla buluşuyor. Arzu Altınanıt’ın Türkçeye çevirdiği ve ilk kez İthaki Yayınları’ndan çıkan 336 sayfalık roman; şair, yazar ve şarkıcı Maya Angelou’nun, “İçinde anlatılmamış bir hikâye taşımaktan daha büyük bir ıstırap yoktur” ve feminist ve sivil hakları aktivist Audre Lorden’nin, “Konuşmayan, korkudan sesleri çıkmayan kadınlar için yazıyorum çünkü bize kendimizden çok korkuya saygı duymamız öğretildi. Sessiz kalmanın bizi kurtaracağı öğretildi ama kurtarmaz,” cümleleriyle açılış merhabasını veriyor… 

Otobiyografik izler taşıyan ilk romanı “Kadının Sesi Yok”ta Etaf Rum, edebiyatın zayıflar ile ezilenler için özgürleştirici gücüne ve gelenekler arasında sıkışıp kalmış günümüz kadınlarının iç çatışmalarına ve özlemlerine incelikle bakıyor.

“Bu hikâyeyi yazarken yaşadığım tereddüt ve korku dolu anların pek çoğunda Maya Angelou, Malala Yusufzay ve Audre Lorde gibi cesur kadınlardan ilham almaya çalıştım. Lorde’nin söylediği, “Sessizliğin seni korumayacak,” sözünü özümseyene kadar yazmaya devam ettim. Kadının Sesi Yok’u bu kadınlardan aldığım cesaretle yazdım. Kadınların toplum içinde yapabileceklerinin sınırları olduğu öğretilerek büyüdüm ben. Her ne zaman ki önceden planlanmış evlilik ve annelik yolunun dışına çıkma arzumu dile getirdim, tekrar tekrar bir kadının bir erkek olmadığı hatırlatıldı bana.” Kitabın sonunda okurlara bir de mektup yazan yazar Rum, şöyle devam ediyor: “Yine de daha sonra bunun, aynı zamanda benim güçlü yanım olduğunu, çevremdeki kadınların erkeklerden farklı oldukları şeyleri; kültürün, ailelerin, ilişkilerin ve ebeveynliğin taleplerini bir arada karşılama becerilerini öğrendim.” 

Kapak arkası:
FİLİSTİN, 1990. 17 yaşındaki İsra, babasının seçtiği taliplerle evlenmektense gizlice kitap okumayı ve okuduklarının büyüsüne kapılmayı ister. Ancak kısa bir süre sonra evlendirilip kocasıyla yeni ailesinin yaşadığı Brooklyn’e göçmeye zorlanır. İsra, ABD’de daha iyi bir yaşam bulmayı umsa da hayal kırıklıkları peşini bırakmaz. Gençliğinin baharındaki kız, kayınvalidesinin zulmü ve bir oğul doğurmak zorunda olmanın baskısı karşısında yaşama sevincini yitirir. Ardı ardına doğurduğu kız çocukları ise İsra’nın kurtuluşu olmaz.

BROOKLYN, 2008. İsra’nın en büyük kızı, 18 yaşındaki Deya’nın tek arzusu üniversiteye gitmek olsa da, babaannesi Feride’nin ısrarı üzerine koca adaylarıyla görüşmek zorunda kalır. Deya, annesi ve babası hayatta olsa seçeneklerinin farklı olup olmayacağını merak etmekten kendini alamaz. Ancak babaannesi kararlıdır: Deya için iyi bir gelecek sağlamanın tek yolu, doğru adamla evliliktir. Fakat çok geçmeden Deya, kendisini ailesiyle ilgili şoke edici gerçeklere götüren beklenmedik bir yolda bulur. Ailesini, geçmişini, bildiğini sandığı her şeyi ve kendi geleceğini sorgulamaktan başka çaresi yoktur artık.

“Khaled Hosseini’nin Bin Muhteşem Güneş’iyle karşılaştırılmayı hak eden bir eser.” —Refinery 29

“Bir kadının hayatının değeri nedir? Bu soru, Etaf Rum’un kuvvetli ilk romanı sayesinde ülkeler ve nesiller boyunca yankılanıyor.” —Washington Post

Yazar hakkında: 
Filistinli göçmen bir ailenin kızı olan Etaf Rum 8 Mayıs 1989’da Brooklyn, New York’ta doğdu. Genç yaşta görücü usulü evlendirilen yazar, Kuzey Carolina’ya taşındı ve burada iki çocuğu oldu. Çocuklarını yetiştirirken bir yandan kendini eğitimine adayan Rum, Kuzey Carolina Eyalet Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı, Felsefe ve Amerikan Dili ve Edebiyatı alanlarında lisans ve yüksek lisans eğitimi aldı. Bir Filistinli göçmen olarak kendi tecrübelerini kaleme aldığı Kadının Sesi Yok kitabı 2019 yılında yayımlandığında büyük ses getirdi. Bir yandan eğitmenlik yapan, bir yandan da Books and Beans isimli kitapçısını işleten yazar, aynı zamanda 2022 yılında yayımlamayı planladığı ikinci romanı üzerinde çalışmaya devam etmektedir.

Kadının Sesi Yok / Etaf Rum
Orijinal Adı: A Woman is No Man
Çeviren: Arzu Altınanıt
İthaki Yayınları, Roman, Mart 2022
Sayfa Sayısı: 336
52,00 TL

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template