♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Sinema

Kitap Kritik

Dizi

Latest Updates

Murder Mystery : Para, Aşk, İntikam

Pazartesi, Haziran 17, 2019
Doksanlı yılların parlayan yıldızlarından Adam Sandler’ın kariyer düşüşü artarak sürüyor. Aile sineması klasiği haline gelen filmlerden sonra komedi tarzını değiştirerek dönüşüm geçiren Sandler, gişede uğradığı bozgunlardan sonra girdiği çıkış arayışında bulduğu Netflix ile yeniden yükselme planında. En azından daha fazla seyirciye ulaşarak ilgi toplamaya çalışsa da bu ortaklığın ilk adımı “The Ridiculous 6” pek de iyi sonuç vermemişti. “The Do-Over”, “Sandy Wexler” ve “The Week Of” da aynı hayal kırıklıklarını tekrardan öteye gitmemişti. 2015 yılından bu yana her yıl bir Netflix için bir film çeken Sandler, bu yılki filmiyle izleyici karşısında. Polisiye ile komediyi harmanlama ısrarını “Murder Mystery” ile sürdürüyor. 

Adam Sandler’ın filmografisinin son yıllarındaki en iyi işinin “The Meyerowitz Stories (New and Selected)” olduğunu belirtelim bu arada. İyi olmasını sağlayan şeyin Noah Baumbach olmasını da… Sandler konusunda uzun bir paragraf yazılabilir esasen. Hafızalara kazınan aile eğlencelikleri dururken aksiyon/macera/komedi kırması konusundaki ısrarını ne ile açıklamalı bilinmez… Bunca denemeye rağmen olmadığını görmüyor mu yoksa görmek mi istemiyor sorusuna yanıt aranabilir. Giderek gişeden uzaklaşmasının bir düşüş olduğunu da fark etmiyor olabilir mi? Şu anda post-prodüksiyon aşamasında olan “Uncut Gems”de de türe devam ediyor ısrarla. İyi isimlerle çalışıyor, ilgi çekici kadrolar kuruyor ama bir türlü olmuyor. Doksanlar havasını da bir şekilde filmlerine ekleştirmeye çalışıyor. “Murder Mystery” de öyle bir film. “Friends”den tanıdığımız Jennifer Aniston ile evli çifti canlandırarak kendini cinayetlerin içinde bulmak eskinin moda formüllerinden biri. Karı koca ajanlar, üzerine cinayet yıkılanlar derken bir dönemin sık uygulanan konusu. Neyse, Sandler’ı bir yana bırakalım ve kadroya bakalım… Senaryonun sahibi 2003 yılına sığdırdığı üç filmle parlak başlangıç yapan ve bunu sürdüren bir isim olan James Vanderbilt. “Darkness Falls”, “The Rundown” ve “Basic” ile adını şaşırtıcı bir yıl geçiren Vanderbilt, “Zodiac” ile rüştünü ispatlamıştı. Sonrasında da büyük gişe filmlerine transferi geldi. “The Amazing Spider-Man 1-2”, “White House Down”, “Truth” ve Independence Day: Resurgence” ile adaptasyon, devam filmi fark etmez gerekeni yaparak yapımcıları memnun etti. Sandler ile yollarının kesişmesini sağlayan ise 2010’da çizgi romandan uyarladığı “The Losers” olmalı. Ne de olsa Sandler’ın ısrar ettiği türün her bakımdan iyi işlerinden biri. Ona biraz komedi sosu ekleyince zaten her şey istediği hale gelmiş oluyor. Yönetmen koltuğundaysa dizi dünyasının dinamik isimlerinden Kyle Newacheck oturuyor. “Workaholics”in yaratıcısı olarak tanıdığımız Newacheck, birçok tv işine imza atmış bir isim. İlk uzun metraj sınavını geçtiğimiz yıl Netflix işi aksiyon komedi “Game Over, Man!” ile vermişti. Senarist ve yönetmenin aksiyon komedilerde rüştünü ispat etmiş isimler olmasına ek olarak oyuncu kadrosu da gayet iyi. Sandler ve Aniston’a, Luke Evans, Terence Stamp, Gemma Arterton, David Walliams ile Dany Boon eşlik ediyorlar.

Spitzlerle tanışıyoruz. Evlilik yıl dönümlerinin on beşincisini kutlamanın arifesindeki Audrey ve Nick… Eşine dedektif olduğu yalanını söyleyen Nick ile kuaför Audrey, yıllardır planladıkları balayına nihayet çıkar. Avrupa’nın yolunu tutan çiftten Audrey, uçakta tanıştıkları zengin adamın teklifine uyarak kendilerini yatta bulur. Karışık ilişkiler ağı sonunda bir araya gelen grubun ortasında bir cinayet işlenince baş şüpheli haline gelirler. Cinayetler seriye bağlanınca hem katili arayacak hem de canlarını koruyacaklardır…

“Murder Mystery” iyi başlıyor aslında… İlk yarım saatini iyi geçiriyor. Polisiye kitap meraklısı Audrey ile kötü nişancı, dedektiflik sınavlarına başarısızlıktan muzdarip Nick çiftini hem tanıtıyor hem de sevdiriyor. Zengin adamla eşleşmeyi de kolayca yapıyor. Sonrası ise bitmek bilmez gevezelik ve kötü esprilerle dolu iticilik anlarıyla dolu. Sandler’ın gevezeliği neyse de tüm esprilerin fakir/zengin ayrımı üzerinden yürüyüşü hem klişe hem yaratıcılık yoksunu hem de çok itici. Başta kültür olmak üzere bir çok farklılık dururken tamamen görünenler üzerinden üstünkörü sığlıkta esprilerle izleyicinin içini şişiriyor. Toparlama fırsatlarını da sürekli ıskalıyor. İlk cinayetten sonra aksiyonu gazlamak pekala mümkünken Sandler’ın espri tekrarlarıyla geçen dakikalara hapsoluyor. Sonraki adımda da aynı şey olunca anlaşılıyor ki formül bu. Bir cinayet bir kovalamaca ve Sandler’ın sığ esprileri… İkinci yarıya kadar dayanabilen izleyicinin ödülü bu gevezeliğin yerini aksiyona bırakması… Polisiyeye ağırlık verilen anlar hayli çekici. Türe hakim olduğu gözlenen senaristin çıkarımları yerinde. Klişeleri anıyor, ana cinayet sebeplerini sıralıyor: para, aşk ve intikam. Bunca boş diyalog ve espri yerine polisiye diyalogları artsaymış çok iyi olabilirmiş. Vanderbilt’in senaryosunun ilk yarıda karakterleri tanıtmak, sevdirmek ve esprileri peş peşe patlatmak ikinci yarıda da aksiyonu gazlamak olduğu görülüyor. Lakin tüm dinamikliğine rağmen Newacheck eğlenceyi bir türlü gazlayamıyor. 

Tanıdık formülü yaratıcılıktan uzak bir şekilde uygulayan “Murder Mystery” güldürmenin ve eğlendirmenin çok uzağında seyreden, tempo sorunu yaşayan ve seyircisini aksiyona taşıyamayan bir vasatlıktan ibaret. Tüm bu hırgür arasında katilin kim olduğunu sonuna kadar merak ettirmeyi başarıyor. Doksan yedi dakikaya sabredebilen seyircinin tek ödülü de bu. 


Fighting with My Family : İçimiz Dışımız Güreş

Cuma, Haziran 14, 2019
WWE deyince aklınıza bir şey geliyor mu? Amerikan Güreşi desem? Amerikalı profesyonel güreş eğlence şirketinin kısaltması olan WWE ülkemizde de son yıllarda ekranlarda yerini almaya başlamışken herkese tanıdık gelmeye başlamıştır herhalde. İlk özel televizyon zamanlarında ülkemize ithal edilmiş olan Amerikan Güreşi eğlenceliği, sonraki yıllarda uluslar arası yıldızlar çıkararak ününe ün katmıştı. Anlaşmalı dövüşen ama hiç çaktırmayan profesyonellerin hikayesine yakın zamanda Darren Aronofsky’nin “The Wrestler”ıyla yakından da şahit olmuştuk. Sinemaya geçiş yapan yıldızların yanı sıra kendine has efsaneleri ve özel hikayeleri olan WWE’den sinema ekranlarına son düşen film güreşçi bir ailenin eğlenceli yaşamlarına odaklanıyor. Ülkemize de gelen ve fanatikleri bol olan Diva Paige’in yükselişini anlatıyor. 

2019 yapımı İngiltere/Amerika ortalığı “Fighting with My Family”, popüler deyimle yılın en underrated filmi olarak seyirciyle buluşanlardan. Gerçek yaşam hikayesinden esinlenen biyografik spor komedisini “The Office”in yaratıcılarından Stephen Merchant yazıp yönetmiş. Ricky Gervais kadar göz önünde olmasa da onunla birlikte İngiliz komedisinin başta gelen isimlerinden olan Merchant’ın adını böyle bir filmde görmek hayli şaşırtıcı. “Hello Ladies”, “Life's Too Short” ve “Extras” düşünüldüğü daha insani hikayelerden komedi çıkaran Merchant, Amerikan güreşine dayanan yaşanmış bir öykü için çok doğru bir isim değil. 2010’da Gervais ile birlikte yazıp yönettikleri “Cemetery Junction”dan sonra ikinci uzun metrajında bu kez tek başına. Oyuncu kadrosu da gayet iyi. “The Little Drummer Girl” ile geçtiğimiz yılın keşfi olan Florence Pugh ringe çıkarken ona Nick Frost, Lena Headey, Jack Lowden, Olivia Bernstone ve Leah Harvey eşlik ediyor. Afişte de yer alan ve filmin pazarlaması için bolca kullanılan Dwayne Johnson da kendisini oynuyor ama toplasak on dakika bile görünmüyor. Zannedildiği gibi onun filmi değil. Amerikan kanadınan filme eklemlenen en önemli isimse nedense afişlerde pek görünmeyen Vince Vaughn. 

“Fighting with My Family”, hayatını güreşe adamış Bevis ailesinin öyküsünü anlatıyor. Eski gangaster güreşçi Ricky, eşi Julia, kızları Paige ve oğulları Zak ile tanışıyoruz. İngiltere’deyiz, Norwich’te… Çocukluklarından beri WWE’ye katılma hayalleri kuran Paige ve Zak bir yandan güreş gösterilerini yaparken diğer yandan etraflarındaki gençleri de güreşi aşılayarak öğretiyorlar. Bir maçlarının kasetlerini gönderdikleri WWE’den merakla haber bekliyorlar. Beklenen haber geliyor, seçmeler için gerekli adres veriliyor ve hayalledikleri adımı atmak için şanslarını kullanıyorlar…

Merchant, gerekli tüm İngiltere havasını verse de kısaca özet geçilmiş gibi görünen yükseliş filmi var karşımızda. Ailenin fertlerini tanıtma kısmında hayli başarılı, sevdiriyor da. İçlerinin dışlarının güreş olduğuna dair şüphemiz yok. İş ringe döndüğünde de her şey gayet iyi. Amerikan Güreşi heyecanını hissediyor, adrenalinle yükleniyoruz. Lakin sonrası klişelerden oluşan bir kısır döngü… İlk yarıya kadar filmi aile eğlenceliğiyle götürebilen Merchant, ikinci yarıda herkes ayrıldığında tökezlemeye başlıyor. Paige’in Amerika’ya gidişi ve ring için yaptığı hazırlıklar dönemi tamamen ona odaklanınca ve sadece hocasıyla kurduğu bir iki diyalogtan ibaret yalnızlığını gösterme çabası filmin tüm havasını emmekle kalmıyor bir de üstüne çekiciliğini de kaybederek tempo sorunu yaratıyor. Tempoyu toparlamak da mümkün olmuyor. Güreş sevdasını ilk bölümde işledikten sonra geriye kalan klişe bir “acaba başaramazsam, ya tökezlersem, kovulursam” endişesi… Aileden kopma, onları özleme, kardeşle bağların zayıflaması gibi gurbet elde yaşanan zorluklar da çok bildik. Antremanlara odaklanarak işin zorluklarını göstermeye çalışırken Paige’in de haletiruhiyesini yansıtmak isteyen Merchant bir türlü bu konuda başarılı olamamış. Duygular izleyiciye geçse de filmin tonu tamamen kayboluyor ve tam o yükseliş/zafer anı bir türlü yansımıyor. Oysa özel bir öykü bu… İlk maçında tutulup kalan daha ne olduğunu anlamaya çalışırken kendini kemer sahibi olarak bulan bir kadının öyküsü bu. En genç şampiyonun zirve anını allayıp pullayamamak filmin de en zayıf yanı. Paige’in tüm hissettiklerini bize geçirebilse de o kadar ağırlaşıyor ki kemeri onunla birlikte kaldıramayacak kadar mayışmış oluyoruz.

Gerçeklerden yola çıkılan öykünün filme dönüşürken epey törpülendiğini de söyleyelim bu arada. Paige göründüğü gibi hanım hanımcık bir kız değil. Uyuşturucu soruları da dahil olmak üzere kabarık bir sabıkası mevcut. Filmde gösterildiği gibi Zak ile değil Ray ile çalışmış daha çok. Yine de değişikliklerin çok yerinde olduğu aşikar. Merchant’ın eğlenceyi daha fazla gazlaması gerekirken drama yönelerek bocalamasıyla sekteye uğrayan filmin tek kazananı rolün hakkını fazlasıyla vererek göz dolduran Florence Pugh. 

Tüm tanıtımları “garip aile komedisi” üzerinden işleyen ve fanatiği bol Paige’in yaşam öyküsü olmasına rağmen prömiyerini yaptığı Sundance Film Festivali’nde beğenilmeyen film, 22 Şubat’ta vizyona girdiğinde de hayal kırıklığıyla karşılanmıştı. Amerika ile sınırlı kalmayarak pek çok ülkede gösterime girse de gişede umduğunu bulamayınca soluğu ev sinemasında alabildi. Onca desteğe rağmen yaşanan bu başarısızlık bizde de 10 Mayıs’ta gösterime gireceği duyurusunun ardından erteleme ve belirsizliğe teslim oldu.

İyi başlayan eğlencelikten bildik yükseliş dramasına evrilirken hesapları tutmayan “Fighting with My Family”, 108 dakikanın sonu getirmeyi becerebilen izleyicisini bekliyor. Ailecek izlenebilecek pazar gecesi tv eğlenceliği olmayı bile başaramıyor. Haliyle ucunda kemer yok…


Superlópez : Neysen O’sundur

Perşembe, Haziran 13, 2019
Süper kahraman filmlerinin ardı arkası kesilmediği konusunda hemfikiriz. Bir kısmımızın “sevmem o tür filmleri” diyerek köşesine çekildiğine de aşinayız. Çizgi roman markalarının hakimiyetinde geçen kahraman evrenine arada farklı işlerle katılımlar da olmuyor değil. Avrupa sinemasından gelen farklı örnekler ortamı şenlendiriyor ve bilinen kalıpların dışında seyrediyor. İspanyol işi “Superlópez” tastamam böyle olan örneklerden. Yoğun esinlenmeli olsa da çizgi roman uyarlamaları listesine ağırlıklı komedi tonuyla renk katıyor.

2018 yapımı İspanyol işi Jan’ın aynı adlı çizgi romanından uyarlanmış. Uyarlamayı kotaranlar İspanyol tv ekranlarına birçok dizi çekmiş iki isim: Diego San José ve Borja Cobeaga. İkilinin zirve işleri 2009’da senaryosunu birlikte kotardıkları ve Cobeaga’nın yönettiği komedi “Pagafantas”. Ki, Cobeaga’nın kısa komedisi “Éramos pocos” ile Oscar adaylığı da mevcut. Komedi konusunda yerel de olsa hakim iki ismin senaryosunu peliküle aktaran isimse hayli tanıdık bir isim Javier Ruiz Caldera. İki kısa filmle başlayan macerasını Amerikan sinemasına kafa tutan komedilerle sürdüren Caldera, 2009 yılında çektiği “Spanish Movie” ile ilk uzun metrajında sıçrama yapmıştı. Üç yıl sonra çektiği “Promoción fantasma” ülkemizde de vizyon gördü. “Tres bodas de más” ve özellikle de “Anacleto: Agente secreto” ile ödül canavarına da dönüşen komedi filmlerinin aranan ismi haline geldi. Amerikan sinemasının tonlarına yakın ama ülkesinin havasını da veren eğlencelikler konusunda iyi iş çıkaran bir isim olarak biliniyor. Özgün işler çıkarmasa da bilinen konuları İspanyol uyarlamasıyla soslayarak eğlendiriyor ve seyirciden karşılık buluyor. “Superlópez” için onun akla gelmesi de sürpriz değil elbette. Oyuncu kadrosunda da tanıdık simalar mevcut. Dani Rovira süper kahramanımızı canlandırırken Alexandra Jiménez, Julián López, Maribel Verdú, Pedro Casablanc ve Gracia Olayo da ona eşlik eden isimler.

Kundakta tanıştığımız kahramanımız gezegenlerindeki sorunlar nedeniyle ailesi tarafından dünyaya gönderiliyor. Çocukları olmayan bir çiftin bahçesine düşüyor. Kesilse de anında yıkan bıyığıyla ve süper güçleriyle farklı çocuk olduğu keşfedilse de arkadaşları tarafından ezik olarak anılmamak için bunları kullanmayarak büyüyor. Gereken düşman da hemen peşinden dünyaya gönderilse de farklı ülkeye düştüğü için karşılaşmaları yıllar sonra gerçekleşiyor. Sıradan bir ofis çalışanı olarak tekdüze bir yaşam süren Juan Lopez’in hayatı onu arayan kadının iletişime geçmesiyle değişiyor. Süper kahramanımız ne ise o olduğunu saklamaktan vazgeçiyor…

“Superlópez” standart bir süper kahraman filminin gerektirdiği her şeyi karşılıyor öncelikle. Teknik ve efekt olarak tastamam. İnandırıcılığı ve gerçekçiliği fazlasıyla yerinde… Eğlenceyi de zaten çizgi film tonlarında aramadığı için gayet başarılı bir iş sinemasal anlamda. Komediyi klasik aile yapısından, anlık tepkilerden ve aile yapısı gibi kemikleşmiş evrensel kültürden çıkarıyor. İstediğiniz kadar süper kahraman olun anne babanızın verdiği tepkiler değişmez örneğin. Kıyafetinizi yine anneniz diker. Babanız yine çeker fırçayı. Karşı cinse hava atmak istediğinizde fazla gaza gelirseniz sonunuz yine hüsran olur. Lopez de olsanız Superlópez de bazı şeyler aynı kalır. Filmin tüm eğlencesi bu formül üzerinden ilerliyor sonuç olarak. Geri kalanı tamamen bildik şeyler işte. En yakın arkadaşla aynı kızın peşinden koşma, düşmanın bu durumu kullanması, kahramanın direnmesi, söz konusu en yakınları tehdit olunca gerekeni yapması. Şaşırtıcılık, sürpriz veya farklı herhangi bir şey yok. Olmasına gerek de yok. Ana mesajı da belli zaten: Saklanmana gerek yok. Neysen o’sun.

Ülkesinde 23 Kasım 2018’de vizyona giren yaklaşık 8 milyon euro bütçeli film, yılın en iyilerinden biri olarak İspanyol halkından iyi geri dönüşümler almakla kalmamış 2019’u da 12 adaylıkla karşılamış. Goya ve Gaudí’den gelen iki efekt ödülüyle yetinmek zorunda kalsa da hedefine ulaşmış, başarılı bir film olarak anılmaya devam ediyor. Mart sonu itibariyle internet üzerinden dünyaya da yayılmış ki, Netflix gibi platformlarda yer alıyor. Türe aşina izleyicinin hiç zorlanmadan akışına kapılacağı “Superlópez” temposunu hiç düşürmeden seyircisiyle birlikte finaline yürüyen eğlenceliklerden. Ailecek ekran karşısına geçelim gülelim, eğlenelim, zaman da hiç fark etmeden aksın diye düşünenler için biçilmiş kaftan.

Polat Özlüoğlu’ndan Yeni Öyküler: Peri Kızı Af Buyrun

Çarşamba, Haziran 12, 2019
“Günlerden Kırmızı” ve “Hevesi Kirpiğinde” ile tanıyıp sevdiğimiz öykücülerden Polat Özlüoğlu’nun üçüncü öykü toplamı güzel bir sıçrayışla Can yayınları etiketiyle raflarda.

Polat Özlüoğlu’nun daha çok kadın dilinin hâkim olduğu, en temel meseleleri odağına alan öykülerden oluşan Peri Kızı Af Buyrun’da, anne-evlat; kadın-erkek; buyuran-boyun eğdirilenlerin ilişkilerini ele alıyor. Cinsiyetçilik, zorbalık, tahakküm, eşitsizlik, kader ve ölümlülük gibi temalar ışığında anlatılan bu çağımızın masalları ne göz boyuyor ne de rahatlatıyor. Aksine, kimi gözlerini koyu karanlığa dikiyor, kimi isyanı dillendiriyor, kiminde de tutkular çağıl çağıl akıyor.

"… Biraz sonra uyanacak mahalle ve herkes beni görecek. Gün aydınlanınca gözlerini benden alamayacaklar. Beni seyredecekler. Kırk satırlık merakları dinecek inşallah. Ben de onları izleyeceğim keyifle. Gözlerindeki şaşkınlığı, tiksinmeyi, iğreti merhameti, acımayla harmanlanmış nefreti, ayıplayan bakışları görecek ve hepsine aymazlıkla bakıp utanmadan yüzlerine gülecek, arsızca etimi, merak ettikleri her yerimi, bütün fazlalıklarımı, deliklerimi, deliliklerimi bir bir göstereceğim bütün mahalleye."

#erkekegemen #cinsiyetçilik #tahammülsüzlük #zorbalık #kader #erkekşiddeti #aileiçiçatışma #fanilik #kadın

Peri Kızı Af Buyrun’a ilgi duyanlar bunları da sevecektir: 
Engin Türkgeldi: Orada Bir Yerde; Hikmet Hükümenoğlu: Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri; Barış İnce: Sarsıntı 

POLAT ÖZLÜOĞLU, 1974’te İzmir’de doğdu. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü’nde okudu. Çeşitli dergi ve gazetelerde öyküleri yayımlandı. 2015 yılında ilk öykü kitabı Günlerden Kırmızı ve 2017 yılında ikinci kitabı Hevesi Kirpiğinde çıktı.

Peri Kızı Af Buyrun / Polat Özlüoğlu
Dizi: Can Çağdaş
Tür:  Öykü
Sayfa sayısı: 152
Fiyat: 19,00 TL


Onur Akyıl’dan ilk roman : Proleterler İçin ‘Patafizik Dersleri

Çarşamba, Haziran 12, 2019
“Vietnam Mektubu” ile sesini duyurmasıyla takibe alıp sevdiğimiz, sonrasını da şiir ve öykü kitaplarıyla getiren Onur Akyıl, ilk romanıyla okur karşısında. Hiç Akyıl okumamış olanlara “Dün Gece Çok Gençtim”i önerelim yeri gelmişken. “İmparator ve Köstebek” de iyidir dedikten sonra bültene geçelim. Merakla okumayı beklediğimiz dipnotuyla tabi… 

Onur Akyıl Proleterler İçin ‘Patafizik Dersleri’nde, hayallerle kayganlaştırılmış bir gerçeklik zemini kuruyor, çağrışım zincirleriyle okuru bir o yana, bir bu yana çekiyor ve insanın yaşama nasıl bağlandığını sorguluyor.
Gerçeklikle oyun hamuru gibi oynayan, kara ve kızıl bir ilk roman.

Bir saatçi dükkânı. 
Tamire getirilen bir guguklu saatin içinden çıkan Ulyanov ‒ küçük ve öfkeli bir adam. 
Ulyanov'u yutan Mihail ‒ elbette bir kedi.
Ulyanov'un, Mihail'in, dükkânın peşine düşenler.
Ölümden sonra hayat.

#hayataaçılma #gençlik #cesaret #travma #korkaklık #endişe #yalnızlık #kontrol

Proleterler İçin ‘Patafizik Dersleri’ne ilgi duyanlar bunları da sevecektir: 
Polat Özlüoğlu: Peri Kızı Af Buyrun; Gamze Arslan: Kanayak; Mevsim Yenice: Bilinmeyen Sular; Mahir Ünsal Eriş: Sarıyaz, Süreyyya Evren: Evsel Dönüşüm; Patrick Deville: Viva

ONUR AKYIL, 1980’de İzmir’de doğdu. Türkiye’nin birçok il ve ilçesinde yaşadı. 2008’de Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı Dramaturgi Eleştiri Ana Bilim Dalı’ndan “Bernard Marie Koltes Oyunlarında Tematik Bağdaşım” adlı teziyle mezun oldu. Halen aynı okulda yüksek lisans çalışmalarını sürdürmektedir. 1999’da ilk şiiri yayımlandı. Bu tarihten günümüze birçok dergide şiir, öykü ve eleştiri çalışmaları yayımladı. BirGün gazetesi ve Şiirden dergisinde şiir ve şiir sorunları üzerine yazıları, şiir incelemeleri yazmaktadır. Rıfat Ilgaz Jüri Özel Ödülü 2006, Ergün Günçe Övgüye Değer 2008, Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü 2008, Nihat Akkaraca Öykü Ödülü 2013, Necati Cumalı Şiir Ödülü 2014, ödüllerinin sahibi olmuştur. Birçok ulusal ve uluslararası festivale katılan sanatçının; Vietnam Mektubu (2008), Unutacak Kimse Yok (2014), Yalnızlık Yengen Olur (2014), Dün Gece Çok Gençtim (2016) isimli dört kitabı yayımlanmıştır. Bunlarla birlikte birçok tematik kitap çalışmasına da katkı sunmuştur. Onur Akyıl, İzmir-İstanbul hattında yaşamını sürdürmektedir.

Proleterler İçin ‘Patafizik Dersleri 
Yazar: Onur Akyıl
Dizi: Can Çağdaş
Tür:  Roman
Sayfa sayısı: 104
Fiyat: 15,00 TL

The Perfection : Mükemmele Ulaşmak

Çarşamba, Haziran 12, 2019
Mükemmele ulaşmak için neler yaparsınız? Nelerden ödün verirsiniz? Neleri ödersiniz diyet olarak? Ne kadar ileri gidebilirsiniz? Özellikle de sahne sanatları ile uğraşıyorsanız nelere katlanırsınız? Balerinseniz örneğin enstrümanistseniz…  Netflix’in 24 Mayıs’ta izleyiciye sunduğu yeni korku filmi “The Perfection” bu soruların izinden gidiyor. İki Çello dahisi üzerinden mükemmele ulaşma uğruna yaşadıklarını anlatıyor. İzleyiciyle buluşur buluşmaz birçok tartışmayı beraberinde getiren filmin yankısı da halen sürüyor. Fazlaca esinlenme/(ç)alma ithamlarının, mide bulantısı ve kusma haberlerinin arasında film izleyiciye ulaşmaya devam ediyor.

The Perfection üzerinde dönen tartışmalar, künyesine bakıldığında sürpriz değil. Zira filmin yönetmeni Richard Shepard aykırı fikirleri peliküle aktarmayı seviyor. Shepard, daha önce dizilerde birlikte çalıştığı iki kişiyle kotarmış senaryoyu. Fantastik ve doğaüstü gerilim dizilerini birlikte kotaran Eric C. Charmelo ve Nicole Snyder deyince akla “'Til Death Do Us Part”, “Ringer”, “Do No Harm”, “Supernatural” ve “Midnight, Texas” geliyor. Üçlünün ortaklaşa işleri de tutmayıp tek sezonda kalan yaratıcıları oldukları dizi “Ringer”. Charmelo ve Snyder’ın ilk işleri de iki roman uyarlamasını tv filmi için senaryolaştırmak olmuş. 2004 yılında “I Do (But I Don't)” ve 2005’te “Confessions of a Sociopathic Social Climber” adlı iki romantik komediden sonra tv dünyasına yaptıkları girişi dizilerle sürdürüyorlar. 14 yıl aradan sonra bir film için senaryoya girişmişler. Gelelim Shepard’a… 1990’da video pazarına Mark Mullin ile ortaklaşa yazıp yönettikleri romantik/korku/komedi kırması “Cool Blue” ile vasat bir ilk adımı atan Shepard, yedi yönetmenli HBO sex kısa filmleri toplamı “Inside Out” ile birlikte tek başına yönetmen koltuğuna oturduğu suç komedisi “The Linguini Incident” ile 1991’de adını duyurmuştu. Sonrası yine ağırlıklı olarak küçük ölçekli filmler ama hepsinin ortak özelliği aykırılığı sevmesi, suç ve seksi birlikte kullanması, estetize etmesiydi. Kamerasını şiddete yöneltmekten çekinmemesinin yanı sıra iyi kadrolarla da çalışmış bir isim oldu hep. 1995’te yazıp yönettiği “Mercy”nin yıldızı gencecik Sam Rockwell idi örneğin. Dört yıl sonra “Oxygen”de aynı durum Adrian Brody için geçerliydi. 1990 ile 2001 arasına on film sığdıran yönetmenin adını geniş kitlelere duyurmasıysa 2005 yılında “The Matador” ile olmuştu. Yazıp yönettiği suç komedisi yılın da en iyi filmlerinden biriydi. İki yıl sonra bu kez bir makaleden yola çıkarak çektiği “The Hunting Party” ile bu başarıyı tekrarladıktan sonra nedense ara vererek tv dünyasına işler üretti yeniden. Filmografisindeki klasik adımlama da böyle gitti hep. 2013 yılında “Dom Hemingway” ile gelen üçüncü başarıdan sonra yeniden dizilere dönmesini başka türlü izah etmek zor. “Girls” ile geçen yılları çıkarırsak elde pek bir şey yok aslında. 2018 yılında yeniden uzun metraj için motor demesiyle de “The Perfection”a ulaşmış oluyoruz. Künyeden yola çıkarak bu kadar uzun cümle kurduktan sonra oyuncu kadrosuyla bitirelim sözü. “Girls”de birlikte çalıştığı Allison Williams ve “Bratz”ın Sasha’sı olarak tanınan Logan Browning başrollerde. Yine dizilerden aşina olduğumuz simalar Alaina Huffman, Steven Weber, Molly Grace, Graeme Duffy ve Mark Kandborg da onlara eşlik ediyor. Artık filme geçebiliriz…

İşin içinde Richard Shepard olunca beklentiler yüksek oluyor sizin anlayacağınız. Hep aynı türde filmler çekerken denemekten vazgeçmiyor Shepard. Kurgusuna ve estetiğine çok dikkat ediyor. Hep iyi sahneler kuruyor. Kötü de olsa vasat da olsa filmden zevk alınacağı muhakkak. “The Perfection” netflix işi olunca bu kez daha özgür davranma fırsatını bulmuş ve coşmuş denebilir. Bu coşma kısmı da tartışmaların odağında zaten. Neyse buna tekrar dönmek üzere filmin konusuna geçelim biz…

İlk sahneden Charlotte ile tanışıyoruz. Ölmüş annesinin başında gözleri boşluğa dalmış giderken. Sorunlu bir müzik dehası olduğunu öğreniyoruz sonra. Annesinin hastalanmasıyla ayrılmak zorunda kaldığı özel okulun yöneticilerini arıyor ve soluğu yanlarında alıyor. Özel bir etkinlikle kendisinin yerini alan deha Elizabeth ile tanışıyor. Jüri olarak seçmelerde yer aldığında yakınlaşıyorlar ve birlikte özel bir performans sergiledikten sonra soluğu yatakta alıyorlar. Sabahında Elizabeth’in iki haftalık tatilim var beraber gidelim teklifiyle yollara düşüyorlar ve olaylar gelişiyor…

Shepard, filmi dört bölüme bölmüş. Görev, sapma, ev ve düet adını taşıyan bölümlerde dozu yavaş yavaş arttırıyor. Çok iyi formüle ettiğini belirtmek gerek. Tam sıkıcı hale gelmek üzereyken atağını yapıyor, tam bu atak klişe derken şaşırtıcı bir açıklama getiriyor ve bunu tekrarlayarak finaline yürüyor. İki kadının arasındaki kimyayı o kadar çabuk veriyor ve şahane bir kurguyla müzik ile seksi birleştiriyor. Yolculuk sırasında küçük hamleleri takip eden sahnenin kusma hissi uyandırması çokça eleştiri konusu. Bu eleştirileri hak edecek denli ağır şeyler yok esasen. En azından korku janrı içinde daha kötülerini gördüğümüzü belirtelim. Sonrasını spoiler vermeden anlatmanın mümkünü yok. Ama gerek de yok esasen.

Shepard özgün bir senaryo ile yola çıkmamış, uygulamada da aynı esinlenmelerle bir karma oluşturmuş. Birçok önemli sekansı, hafızalara kazınan sahneyi tekrarlıyor. Bunlardan biri meşhur “Vertigo” göndermesi örneğin. Hitchcock ustanın kullandığı o ağır sarmal dönüş. Şaşırtıcı anlarda ise Haneke’nin kullandığı görüntüyü geri sarmayı kullanıyor. “Black Swan” ve “The Handmaiden” esinlenmeleriyse şüphe götürmeyecek derecede doğru. “Boxing Helena” da geliyor akla. Ters köşe yapmak için kullanılan numaralar konusunda açıklama yapan Shepard, durumu üstü kapalı da olsa kabul etmişti. “Black Swan”dan ilham aldığını sakınmayarak, Park Chan-wook'un yönetmeni olduğu lezbiyen gerilimi The Handmaiden’e de değindi: "Kore Sineması'nda yapılmak istenen ters köşelerin Amerikan filmlerinde yapılmayan bir şey olduğunu hissettim. Amerikan filmlerinin ters köşeleri ya da buna benzer şeyler olabilir. Ama Kore filmleri buna o kadar farklı bakıyor ki, ters köşeler artık başka bir film yaratıyor." The Perfection'da da The Handmaiden'da yer alan ters köşelerin örnek alındığını belirten yönetmen, izleyiciyi uyanık tutmak ve en uca götürmek için çeşitli yollara başvurduğunu ifade etti.

24 Mayıs’ta izleyiciye sunulan filmin pazarlamasında konuya hiç yer verilmemesiyle başlayan tuhaflıklar da kafa karışıklığı yaratıyor. Body Horror diyen de var, LGBTQ+ temalı korku diyen de, mide bulandırıcı gerilim olarak adlandırılıyor sonucunda. Oysa durum tam olarak öyle değil. Bunca tartışmanın ortasında çok iyi bir film var. Müziğin kullanımı muhteşem örneğin… Her sahnesi stilize bir estetik barındırıyor. Çok iyi formüle edilmiş senaryosuyla seyircisini sürekli ters köşeye yatırmakta çok başarılı. Bu ters köşeler mantıktan uzak değil, zorlama değil. Gayet inandırıcı, tahmin edilebilir, akla yatkın ve yer yer şok edici. En önemlisi de finali bunca ters köşe ile seyirciyle oynamasına rağmen tatmin edici. Tüm bunların 90 dakikaya sığması da önemli başarı. Shepard, doğru formülle kendi filmografisi açısından her anlamda mükemmele ulaşmayı başarmış. Sonuç olarak tüm tartışmalara ve duyduklarınıza kulağınızı tıkayıp kendinizi “The Perfection”a teslim edin derim. Alacağınız haz mükemmele ulaşabilir…

Gamze Arslan’dan Susturulanların ve dili olmayanların dillendiği öyküler: Kanayak

Salı, Haziran 11, 2019
İlk öykü kitabı Çerçialan’la 2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne layık görülen Gamze Arslan bu kez yeni öykü kitabı Kanayak’la okurların karşısına çıkıyor. Ölüleri öldürmeyen, etin, kemiğin, kanın, toprağın ve düşün diliyle hesaplaşmaya, isyana ve özgürleşmeye çağıran bu öyküler duru bir dil ve alabildiğine yaratıcı bir kurguyla en katı gerçeklere tercüman oluyor.

Zorlu ana kız ilişkisi; kadın olmak; yakıcı tutkular; sahibine de tarihe de sahip çıkan giysiler; işçilerin hakkını kollayan fabrikalar; kimsenin uğramadığı kasabalarda yaşananlar ve sokaklarında hakkını arayan uzuvların gezindiği büyükşehirler... Toprak altında yatanlardan, rüyada yankılananlardan ve otopsi masasındaki artıklardan yola çıkıp yeniden kurgulanan hayatlar bunlar... 

“Buradayız! Size çiçek isimleri sayıp, romantizmi, oradan aşkı, oradan bağrı yanık yanık sızlatan sevdayı, hadi hiç olmadı belki sevgiyi anlatmak için değil! Hayır!
Size burada çiçekleri de hayvanları da anlatmayacağız. Görülmemiş  bir çiçek açmadan bahsedeceğiz. Güzel bir ad seçtik bizce. ‘Görülmemiş bir çiçek açma.’”

#erkekegemen #kadınyazını #ölüler #tahakküm #yasakaşk #aileiçişiddet #örselenmek #hayvan

Kanayak’a ilgi duyanlar bunları da sevecektir: Özge Lena: Otopsi; Mevsim Yenice: Bilinmeyen Sular; Engin Türkgeldi: Orada Bir Yerde; Polat Özlüoğlu: Peri Kızı Af Buyrun.

GAMZE ARSLAN, 1986 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Felsefe Bölümü’nün ardından Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı’ndan mezun oldu. Çerçialan adlı dosyasıyla 2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne layık görüldü. Bu dosya, Varlık Yayınları tarafından Kasım 2016’da kitap olarak yayımlandı. İstanbul’da yaşayan Arslan, dramaturgluk ve senaryo yazarlığı yapıyor.

Kanayak / Gamze Arslan
Dizi: Can Çağdaş
Tür:  Öykü
Sayfa sayısı: 152
Fiyat: 19,00 TL


A Vigilante : Sapkın İhtiyaç

Cumartesi, Haziran 08, 2019
Sıradan bir günlük gazetenin üçüncü sayfasının değişmeyen haberleri olarak kanıksanmaya devam eden, bunca kanuna, duyarlılığa ve toplum baskısına rağmen faillerin hep salıverildiği vakalar olarak içimizi yaralayan Kadına şiddet suçlarının ardı arkası kesilmiyor. Ülke, dil, din, ırk ayrımı gözetmeksizin hayatımızın tam da orta yerinde yer alıyor. Bu konuda yapılan onca çalışmaya, kurumlara ve yaptırımlara rağmen istatistiklerde bir değişim olmaması canımızı yakıyor. Bu önemli soruna kendince çözüm üreten bir bağımsız tam da şu sıralar hislere tercüman oluyor. 2018 yapımı “A Vigilante” şiddet mağdurlarına istediğini vererek, bir nebze de olsa rahatlık sağlayanlardan.

“A Vigilante” bir ilk film. Söz konusu kadına şiddet olunca yaratıcısının kadın olması sürpriz değil. Senaryoyu da kotaran Sarah Daggar-Nickson ilk uzun metrajı için motor demiş. 2008’de orta metrajlı komedi/korku/gizem kırması “Dream Life”ın senaryosuyla adını ilk kez künyeye yazdıran Daggar-Nickson, iki yıl sonra 14 dakikalık draması “Dead Hands” ile ilk kısasını çekmiş. 2011’de yazıp yönettiği yine 14 dakikalık drama “The Light in the Night”tan yedi yıl sonra bu kez ilk önemli sınavında. İyi bir oyuncu kadrosuyla çalışma fırsatı bulmuş. Olivia Wilde ve Morgan Spector gibi iki önemli isme Kyle Catlett, Tonye Patano, Betsy Aidem ve Cheryse Dyllan eşlik ediyor.

“A Vigilante” adından da anlaşılabileceği gibi konuya kanundışı intikam üzerinden yaklaşan bir film. Hak edilen cezaları dağıtan bir kadının macerası… Aslında maceradan çok yönetmenin üslubuyla dökümantere de meylediyor. Oldukça sert bir açılışla seyircisini Sadie ile tanıştırıyor film. Bir zamanlar aile içi şiddete maruz kalmış eski bir kurban, savaşçı bir kadın. Kendini diğer kurbanlara adamış. Kendisi gibi zulüm gören, cinsel istismara ve aile içi şiddete uğrayanları kendince yasadışı yollarla kurtaran bir çözüm üretici. Gelen bir telefonla olaya intikal ediyor ve yaptırımlarıyla işi çözüyor. Kim olduğunu zaten daha ilk sahnede anlıyoruz. Girdiği evde adama attığı yumruk sonrasındayız. Adamın surat darmadağın olmuş, gömleği kanlı. Önüne konan belgeleri imzalıyor. Oturdukları evi ve banka hesaplarındaki parayı eşine bıraktığına dair belgeleri imzalıyor, işinden de istifa ederek geri gelmemek üzere gidiyor. Elbette Sadie’nin “geri gelmeyi denersen karşında beni bulursun” uyarısıyla. İki taraflı bir kurtuluş bu. Sadie bir yandan birilerini kurtarmanın hazzını yaşarken diğer yandan da yaşadıklarıyla tekrar tekrar yüzleşerek rahatlar. Yine de içindeki intikam hırsı soğumamaktadır. Kocasıyla karşılaşması her şeyi değiştirir.

Aile içi şiddete maruz kalanların gücü ve esaretinden ilham alan gerilim, açılışıyla birlikte sert bir tonda ilerleyeceğini gösteriyor. Sadie’nin yara bere içindeki görüntüsüne durmaksızın yaptığı antremanlar ve duygusal krizler eşlik edince karşımıza kaya gibi sağlam bir karakter, bir kahraman da koyuyor. Bu kahramanın önüne çıkan her engeli aşacağından da şüphe duymuyoruz. Yaşanan iki olay ile müdahalelerini de izledikten sonra her şeye hazırız. İşte tam da o sırada geçmişe gidiyoruz. Sarah’ın olay sonrası kaldığı kadın sığınma evine. Daggar-Nickson müthiş bir manevrayla filmi dökümantere dönüştürüyor ve her şeyi olabildiğince çıplaklığıyla işliyor. Sadie’nin başına gelenleri de bu sayede öğreniyoruz. Bu yola nasıl itildiğini, girdiğini de… Sonrası o kabus dolu geçmişi yaşatan koca ile karşılaşma ve her şeyden uzakta oynanan kedi fare oyunu. Karşılıklı bir av.

Aile içi şiddet konusunda hayli keskin, bıçak sırtı bir işleyişe sahip filmin en büyük gücü Olivia Wilde. Muhteşem bir performansla fiziki olarak da şartları zorlayarak filmi sırtında taşıyor adeta. Sadie’nin yaşadıklarını bedeninden, bakışından yansıtıyor. Gerçekten o anda karşısına çıksanız sizi de paramparça edecek denli hırslı. Daggar-Nickson, harika bir senaryo ile doğru formülü uygulamış. Filmi üçe bölmüş ve bu sayede hem tempoyu ayarlamış hem de sürekli kontrolünde tutmuş her şeyi. Önce yaptırım gücü ile hak edileni vermiş ilk bölümde. İkinci bölümde dökümanter gibi işleyerek konuyu irdeliyor. Gerçekçi yaklaşımı takdire şayan… Üçüncü bölümde yaşanan kovalamaca ile müziği de kullanarak müthiş bir gerilim yakalamış. Wilde’ın kendisini aşan rolüyle çözüme ulaşması da zor olmuyor.

Prömiyerini geçtiğimiz yıl South by Southwest Film Festival’inde yaparak izleyiciyle buluşan “A Vigilante” birkaç festival gezindikten sonra seyirciden olumlu tepkiler almasına rağmen iki festivalde adaylıkla kalmış. 31 Mayıs itibariyle ev sinemasında arıyor izleyicisini. Kangrene dönüşmesine rağmen bir türlü çözüm üretilmeyen soruna dair gerçekçi ve duyarlı bir gerilim izlemek isteyenleri bekliyor. Gelecek vaat eden bir yönetmenle tanışma fırsatı sunan, Wilde’ın muhteşem performansı ve iyi bir gerilimle dolu 91 dakika sunuyor. Iskalamayın derim…  


An Interview with God : Kurtuluş ve İşaret

Cuma, Haziran 07, 2019
Milenyumla birlikte girdiğimiz yepyeni çağ bambaşka bir yaşama sahne olmasa da inanması zor kökten değişiklikleri de getirdi. İnsanların daha fazla bireyselleşmesi ile başlayan hızlı değişim birçok kavramı ve tabuyu normalleştirerek kendince çağa uydurmak üzere evirdi. Bu evrilmelerin sonucunda giderek küçülen temel şeyler var. Din de bunların en başında geliyor. Toplum mühendislerinin en çok güvendiği şey olan inanç günden güne zayıflıyor. Muhafazakarlığıyla bildiğimiz Amerika’da artık kliseler rağbet görmüyor. Hristiyanlık gerekliliklerine uyanlar da, inananlarda da azalma dikkat çekiyor. Her yeni nesille birlikte yaşanan bu azalmayı tersine çevirmek için en önemli mecralardan biri sık sık kullanılıyor. En büyük kitlesel silahlardan olan sinema dönem dönem işbaşı yaparak uyarısını yineliyor. Geçtiğimiz yıllarda gelen kıyamet odaklı filmlerden sonra bu yıla da konuşma/sorgulama odaklı bir film düşmüş. Pahalı efektlerden, korkutmalardan, uyarılardan uzakta daha sakin ve sıcak bir filmle yapılmış çağrı : An Interview with God.

2018 yapımı filmin künyesi hayli tuhaf. Prodüktör olarak bildiğimiz ve ülkesinde yemek programlarıyla tanınan Ken Aguado senaryonun sahibi olarak ilginç bir isim. Ken Kwapis komedisi “Sexual Life”ın ve DJ Caruso’nun çıkış filmi “The Salton Sea”nin prodüktörü olarak adına aşina olduğumuz Aguado ilk kez bir senaryoya imza atarken dini sulara girişmiş. Yönetmen koltuğundaysa tv dünyasından tanıdığımız tecrübeli bir isim Perry Lang oturuyor. Aktörlükle başlayan kariyerini yönetmenliğe eviren Lang, yazıp yönettiği “Little Vegas”la 1990’da ilk sınavını vermiş bir isim. 1994’te yönetiği Dolph Lundgren’li b-türü aksiyon “Men of War”dan sonra rotayı tv dizilerine kırmış ve otuzdan fazla dizide yönetmenlik yapmış. Yeniden uzun metraj için motor deme fırsatı yakalayınca da kaçırmamış olsa gerek. Zira önünde küçük ölçekli tv filmi tadında tam da ona göre bir iş var. Oyuncu kadrosu da buna paralel olarak yıldız barındırmıyor. Usta aktör David Strathairn tanrı rolünü üstlenmiş, karşısında da 2014 yılında “Giver” ile çıkış yaparak birçok blockbuster da yer almayı sürdüren son olarak da “Titans”da Dick Grayson’a can veren Brenton Thwaites var. Yael Grobglas, Charlbi Dean Kriek, Hill Harper ve Bobby Di Cicco da onlara eşlik eden isimler. Grobglas’ın güzelliği dışında filme herhangi bir katkıları yok. Zira film zaten ikilinin arasındaki röportaj çerçevesinde şekilleniyor.

Afganistan’dan psikolojik yaralarla dönmüş genç ve geleceği parlak bir gazeteciyle tanışıyoruz önce. Paul Asher bir yıkımın eşiğinde. Askerlerin içinde kafayı sıyırmasını sağlayacak denli geçen zamandan sonra evine dönmüşse de içinden atamadıklarıyla yüzleşmeye çalışıyor. Eşiyle yaşadığı güven sorunları da cabası. Tüm bu çıkışsızlığın ortasında kendisini tanrının karşısında buluyor. Üç gün yarımşar saat sürecek röportaj yapmak üzere anlamışlar ve ilk seansla başlıyorlar. Önce herkesin sorabileceği ve yanıtını herkesin bildiği soruları sorması üzerine tanrının uyarmasıyla iş değişiyor. Bu bir röportaj mı yoksa Paul’ün yakarışları sonrası tanrının ona yardıma gelmesi mi ikilemine dönüşüyor.

Tanrı ile röportaj yapma fikri elbette çok cazip. Onu ete kemiğe büründürüp bir gazetecinin karşısına çıkarmak ve her soruya cevap aramak da merak uyandırıcı. Bu yüzden daha konusuyla herkesi çeken film gayet iyi başlıyor. Röportajın nasıl ayarlandığı, nasıl iletişime geçildiği gibi detaylarla uğraşmadan direk olayın merkezine atıyor izleyicisini. Direk röportajın izleyicisine dönüştürüyor. Elbette bulunduğu konum dolayısıyla Paul’ün Tanrıya meydan okuması kaçınılmaz. Bu meydan okumayı zevkli hale getiren sağlam diyaloglarla ilk seans gayet iyi geçiyor. Keşke sonrası da öyle geçse.

İlk seansla yapılan saf başlangıcın ardından girişilen yol senaryonun da zaafları aslında. Evlilikle ilgili problemler ve güven sorununa değinme ısrarı yüzünden zayıflıyor film. Bir türlü kartlarını açık oynamıyor bu konuda. Sorunlarının ne olduğunu, neyden kaynaklandığını bilmediğimiz gibi ortaya karısının kız kardeşinin de arabulucu gibi çıkmasıyla yaratılan “neler oluyor yahu” hissi uzaklaşma ve mesafe yaratıyor. Üçüncü seansla etkili final yapma ve temel sorulara cevap verme hazırlığı da sekteye uğruyor.

“Kötülükler neden iyilerin başına geliyor?” gibi klişe sorulara yanıt arayan filmde Tanrının cevapları maalesef tatmin edici değil. Beylik cümlelerle eninde sonunda onlar kazanacak demenin kimseye bir faydası yok. İzleyen kimse “ben inanmaya devam edeyim” demeyecektir. Buna karşın şüphe tohumlarını atma konusunda gayet başarılı bir film. Strathairn’in Tanrı olduğuna gerçekten inanmak istiyor, yer yer de inanıyoruz. Bir iki basit efektle taçlandırılması bile fazla gelmiş hatta. Yine de zekice diyaloglar yok değil. Senaryonun temel kusuruysa ne olursa olsun ikili arasındaki o çatışma hissini bir yere bağlayamaması. Bir türlü o cesur adımı atamaması. Yan öykülere fazlasıyla boğularak Paul’ün yaşamıyla özdeşleştirerek onun hayat sorgusuna dönüşmesi de aynı şiddette önemli bir kusur. 

Röportajın da temel dengesizlikleri mevcut. Aguado iyi bir çatı oluşturarak başlasa da giderek kontrolü kaybediyor ve altını çizmek istediği temaları sunileştiriyor. Bir af dileyerek kurtulmanın ne kadar basit olduğunun altını çizmek bunca şeyin ortasında hiç inandırıcı gelmiyor örneğin. Konuşmaların birer satranç hamlesi gibi olduğunun farkında ama giderek sapıyor. Kıyamet günü konusuna öyle bir anda geliyor ki artık hiçbir önemi kalmıyor örneğin. Yine de tüm röportaj boyunca açık açık tanrıcılık oynamıyor, propaganda ve şov yapmıyor. Taraf da tutmuyor.

İnanç sorgusu üzerinden ilerleyen kişisel bir deneyime sebep olacak “An Interview with God” planlandığı kadar etkili bir film olmayı beceremese de kusurlarını gözden kaçırabilecek izleyici için iyi bir beyin jimnastiği yine de. Sadece röportajlara odaklansa ve tek oturumluk bir sohbetten oluşsa daha iyi olacağı aşikar. Yine de vasatlarda seyretmesine rağmen beklentileri düşürerek izlenirse keyifli anlar yaşatabilecek bir film An Interview with God. Eninde sonunda insan kurtuluş için onun varlığına, işaretine ihtiyaç duyuyor.

Always Be My Maybe : Hırslı ile Korkak

Perşembe, Haziran 06, 2019
Birlikte büyüyen çocuklar eninde sonunda birbirlerine ilgi duyar ve karşı cinste aradıklarının hepsinin meğer onda olduğunu fark eder ve mutlu son için her yolu dener düsturu sinemanın, özellikle de Amerikan sinemasının vazgeçmediği konulardan biri. Birbirinin her şeyini bilen ve onu en iyi tanıyan kişi karşı cinsse artık sevgili olmalılardır. Aksini düşünmek zordur. Aksi olsa bile yıllar geçecek yine yollar kesişecek ve kaçınılmaz olarak çift olacaklardır. 31 Mayıs itibariyle Netflix’te izlenmeye sunulan “Always Be My Maybe” bu düsturu benimseyen bir romantik komedi olarak karşımızda.

Senaryosunu çiftimizle birlikte “Grimm” dizisi ve “Please Stand By” ile tanıdığımız Michael Golamco’nun kotardığı filmin yönetmen koltuğunda Nahnatchka Khan oturuyor. Dizilerle ismine aşina olduğumuz Khan, üç bölümlük dizi denemesinin ardından ilk uzun metraj denemesinde. Yaratıcısı olduğu ilk dizi “Don't Trust the B---- in Apartment 23” ile iptali gören Khan, ikinci denemesi “Fresh Off the Boat” ile tutturmuş ve yüz bölümü devirmiş durumda. Zaten karşımızdaki film o diziden doğmuş, üç kafadarın ortak üretimi. Dizinin yaratıcısı Khan, başrolü Randall Park, senaryo ekibinde de Ali Wong bulunuyor. Hatta Wong bir bölümde konuk oyuncu olarak da yer almış. Diziyle birlikte sivrilen ve yükselen yıldıza dönüşe Randall Park, 2005 yılından bu yana sektörün her alanında üretiyor. Müzisyen, senarist ve yönetmen kimliği de mevcut. Wong da “Baby Cobra” ile yükselişe geçen stand-up şovlarının yanı sıra “American Housewife” ile dizi oyuncusu olarak da adını duyurmuş bir isim. Wong ve Park’a, James Saito, Michelle Buteau, Vivian Bang, Susan Park ve Daniel Dae Kim eşlik ediyor. En önemli eşlikçiyse kısacık rolüyle kendisini oynayan ve o anlarda filmi bir tık yukarıya çıkaran Keanu Reeves. 

Yan yana evlerde yaşayan iki çocukla tanışıyoruz. Annesi ve babası hep işte olduğu için evde sürekli yalnız kalan, kendi yemeğini kendi yapan akıllı bıdık Sasha Tran ve annesinin etrafında toplanmış mutlu ailenin çocuğu Marcus Kim. Okula sürekli annesinin fazla fazla yaptığı çorba termosuyla gitmemek için kapısını çaldığı Sasha ile Marcus’un dostlukları ergenliklerine kadar sürüyor. Hayalleri ve mezuniyetleri derken gelen ilk cinsel deneyim sonrası zamanda sıçrıyoruz. Günümüzdeyiz. Sasha ülkenin önde gelen aşçılarından olmuş kendi lokantalarını açmış başarılı ve zengin kadın. New York’ta kendisi gibi ünlü sevgilisiyle yaşıyor ve rüyalarına ulaşmış durumda. Marcus ise halen San Fransisco’da bıraktığımız gibi kalmış. Aynı evde, babasıyla yaşıyor. Babasıyla birlikte çalışıyor ve geçen yıllara rağmen müzik grubu sadece aynı barda sahne alarak olduğu yerde sayıyor. Sasha’nın yeni lokantasını açmak üzere San Fransisco’ya dönmesiyle yaşanan karşılaşma ile eski defterler açılıyor ve acabalar, keşkeler arasında olaylar gelişiyor.

Oldukça klişe bir senaryoya sahip olan film herhangi bir orijinallik barındırmıyor. Öyle bir iddiası varmış gibi de görünmüyor zaten. Karakterlerini ve aralarındaki bağı çabucak tanıtmak sonra da olayı akşına bırakmak dışında bir çabası da yok. Bildiğimiz hikayeler ve karakterler birbiri ardına geliyor. Replikler de beklendiği gibi. Çocukluk aşkı ile atılan ilk adımın sonrası da farklı sınıflardaki bireylerin birlikte olma çabaları. Birbirlerine zıtlıkları, çatışmaları ve dünya farklılıkları üzerinden romantizm ve komedi çıkarmaya çalışıyor Always Be My Maybe. Elbette bu kadar tanıdık bir konu olunca bu formül hiç işlemiyor. Şaşırtıcı hiçbir şey olmaması, sürprize hiç yer vermemesi sayesinde dümdüz bir vasatlıkta seyrediyor. Buna bir de uzun süre eklenince akmayan bir filme dönüşüyor. Muhtemelen türün bağımlılarını bile zorlayacak derecede. 

Klasik ve durağan hikayeyi canlandıran ve muhtemelen filmin izlenmesini sağlayan tek şey Keanu Reeves’in varlığı. Sasha’nın bir netflix partisine catering yapması sayesinde ünlü aktörle tanışmasıyla film tempo ve akıcılık kazanıyor. Reeves’in kendisini dalga geçerek oynamasıyla güldüren anlar peş peşe geliyor. Akılda kalabilecek tek sahne çiftler buluşması da böylece oluşuyor. Yemek kültürü üzerine eleştirilerin de eklenmesiyle zirve anı yakalanmış. Reeves sonrası eski temposuna dönen filmin diğer yan karakterlere hiç çaba harcamaması ve yan öykülere girişmemesi yüzünden beklenen sonu izlemek dışında yapılabilecek bir şey yok. 

Wong ve Kendall’ın uyumunun getirdiği gerçekçilik dışında hiçbir özelliği olmayan “Always Be My Maybe” türün en temel prensiplerini eskimiş kodlarla uygulayan bir vasatlık. 101 dakikalık süresiyle romantik komedi hastalarının bile sabrını zorlayacak bir zaman kaybı. Hırslı bir kadının karşısındaki erkeğe “benimle birlikte olmak için korkularını yenmeli ve risk almalısın” demesine karnımız uzunca bir süredir tok.

Webcast : Fidanı Yeşert

Çarşamba, Haziran 05, 2019
Korku/gerilim türüne yeniden can katarak heyecanı tırmandıran “buluntu” formülü etkisini artık yitirdi diye düşünülse ve yeni örnekler gelmesin dense bile değişmeyen tek şey var. Gerçekçilik etkisi ve izleyiciyi avucunun içine almak için halen çok önemli koz. Üstelik maliyeti de düşük, yapması da kolay. Başlangıç seviyesi bir sinemacı olmak, biraz kadraj bilmek biraz da iyi örnekleri hatmetmek bile yeterli. Sektöre ilk filmiyle giriş yapmayı hayal edenler için biçilmiş kaftan. İyi bir konu bulmak ve etkili finali iyice hesap etmek yeterli… 2018 yapımı İngiltere/Fransa ortaklığı “Webcast” bu girişimin örneklerinden biri olarak internet üzerinden izleyicisiyle buluşanlardan…

Direkt olarak internet üzerinden seyirciyle buluşan filmin senaryosunu kısa metrajcılar Paul McGhie ve Chris Shaw kotarmış. Yönetmen koltuğundaysa ilk uzun metrajı için Paul McGhie oturuyor. Muhtemelen adını ilerleyen yıllarda daha sık duyacağımız McGhie, neredeyse her şeyi tek başına yaparak gerçekleştirmiş rüyasını. 2008’de “Lowercase Kissing” çektiği kısa komedi ile başlayan sinema macerasında bir yıl sonra yine komedi “Thirty Years to Life” ile ilgi çekmiş. 2011’de çektiği “All Pinatas Go to Heaven”dan yedi sonra korku/gerilime yönelerek buluntu formülüyle çıkagelmiş. 20 bin euro bütçeli küçük ölçekli bir filmle atılmış hayli profesyonel bir adım. Elbette söz konusu buluntu olunca yeni isimlerden oluşan bir oyuncu kadrosu var karşımızda. Samantha Redford ilk oyunculuk denemesi için geçmiş kamera karşısına. İrili ufaklı rollerle bilinen Joseph Tremain de ona tecrübesiyle eşlik ederek dengeyi sağlamış. Nicola Wright, Angela Plater, Georgie Cracknell Wright, Christopher Tajah, Clifford Allison ve Kiki Kendrick de kadronun tamamlayıcıları.

Tamamen el kamerasıyla çekilen film bizi Chloe Webber ile tanıştırarak başlıyor. Okul projesi için belgesel çekmeye başlıyor. 30 yıl önce kaybolan teyzesi Amelia hakkında araştırmalar yapmaya başlıyor. Dönemi yaşayan akrabalar ile de görüşmeler kaydediyor. Tam da bu sırada komşularının tuhaflıklarını fark ediyor. Arkadaşı Ed ile iletişime geçerek yardım istemesiyle oluşan iki kişilik ekip, gece gündüz kayda başlayarak hayatlarını tehlikeye atma pahasına gizemi çözmek üzere kolları sıvıyor ve olaylar gelişiyor.

Evet artık buluntu filmlerden bıkmışken karşımıza yeni örneğin çıkması hiç çekici değil. Daha bu yüzden ilk baştan kaybetme dezavantajı yaşayan McGhie iyi bir konu bulmuş. İzleyicisini bir mahalle ile sınırlayarak gizeme ortak etmeyi başarabiliyor. Şüpheleri ve gizemi yaratırken de kamera ile gösterdiklerini kullanıyor sadece. Oyuncular yardımıyla, onların allayıp pullayacağı sözcüklere ve tanımlamalarla desteklemesine hiç girişmiyor. Bu sayede içine girilmesi ve izlenmesi hayli kolaylaşan bir buluntu “Webcast”. Doğru hesaplanmış, iyi formüle edilmiş bir senaryo ile zamanı iyi işletiyor. Fazla vakit kaybetmeden etkili finaline yürüyor. Amelia hakkındaki gizemi de mantıklı bir şekilde çözüyor. Gayet inandırıcı. Finali de hesaplandığı gibi etkili. Son yıllarda sık işlenen bir çözüm olması dışında tatmin edici bir final.

1999’da türün izleyicisini şok ederek herkesi kendisine hayran bırakan “The Blair Witch Project”, aradan geçen 20 yılda eskimiş olsa ve sürekli etkisini kaybetse de halen ilk izleyende etkisini sürdürüyor. Bu kadar önemli bir kilometre taşı olmasına rağmen ikinci/üçüncü izleyişlerde aynı keyfi vermemesidir belki de buluntu filmlerin bu kadar peş peşe çekilip önümüze gelmesi. 19 yıl sonra halen bu formülle İngiltere’de bir mahallede iki ev bir orman ile iki kişinin ellerinde kamerayla gizem kovalaması o yüzden halen çekici geliyordur. Cümleye katılan ve buluntu film deyince dudak bükmeyenler için keyifli 95 dakika vaat ediyor Webcast. Geri kalanların uzak durmasında fayda var.


Hevi reissu : Önce Yap Sonra Düşünürsün

Salı, Haziran 04, 2019
Heavy Metal müziğin kuşaklar üzerindeki etkisi bir yana halen bazı ülkelerde oldschool üretim devam ediyor. Özellikle alt dalları doksanlardan aşina olduğumuz o makyajlı yüzler, dikenli çivili aksesuarlarla yaşamayı sürdürüyor. Dönemin müziğinin giderek tamamen elektronik altyapıya teslim olması ve genç kuşağının sinirini, isyanını yansıtma arayışının ulaştığı en çiğ ve saf yer metal müzik. Bir dönem düşüşe geçen türün yeniden yükselişine paralel olarak filmlerin gelmesi de hiç şaşırtıcı değil. Her yıl bir iki iyi örnek izler olduk. Son dönemin örneği de bir ortak yapım. 2018 yapımı Finlandiya, Norveç ve Belçika ortaklığı bir grubun hayallerine odaklanarak güldürmeyi seçenlerden. Orijinal adıyla “Hevi reissu”, dolaşımda bilinen adıyla “Heavy Trip” türü sevenlerin ilgisine mazhar…

İskandinav topraklarında geçen filmin künyesi ortaklıklarla dolu… Juuso Laatio, Aleksi Puranen, Jari Olavi Rantala ve Jukka Vidgren hikayenin dolayısıyla da senaryonun sahipleri. Ülkelerinin kısa filmler ve dizilerle bilinen isimlerinden en tecrübelisi Netflix’e de iş yapan Rantala. 2005 yılına ödül canavarı olarak damga vuran “Paha maa / Frozen Land”in senaristlerinden biri olarak tanıyoruz kendisini. Bu dört isimden ikisiyse yönetmen koltuğuna ilk uzun metrajları için oturmuş: Juuso Laatio ve Jukka Vidgren. 2011 yılında 25 dakikalık kısa metraj aksiyon/animasyon “Dr. Professor's Thesis of Evil” ile ortaya iyi iş çıkaran ikili ikinci ortaklıklarına soyunmuş. Laaito sonrasında bir şey yapmamışken, Vidgren “Tough Love” adlı mini dizide yönetmenlik yaparak geçirmiş 2016 yılını. Söz konusu İskandinav filmi olunca kadroyu saymakla yetinebiliyoruz haliyle. Johannes Holopainen, Samuli Jaskio, Antti Heikkinen, Max Ovaska, Minka Kuustonen ve Ville Tiihonen kadronun başını çeken isimler. Ülkelerinin kariyerleri oyuncuları ama filmde simaen de tanımak mümkün değil. Özellikle grubu oluşturan dörtlünün uyumu çok iyi… Gerçekten grupları varmış da film çekmişler gibi görünüyor. Hem aralarındaki kimya hem de performans sahnelerinde döktürüyorlar.

Finlandiya’yız… Küçük bir kasabada… Ren Geyiği eti tesisinin bodrum katında… Amatör bir grup, metal müzik icrasında… Kısaca dörtlüyü tanıdıktan sonra müziğe olan aşkları ve hakimiyetleri konusunda bir tereddütümüz kalmıyor. Bir yandan çalışıyor bir yandan da grup üzerine kafa yoruyorlar. Tam da hayallerinin ortasına bir tesadüf düşüyor. Norveç’te düzenlenen kuzeyin en büyük metal festivalinin organizatörüyle tanışıyorlar. İlk bestelerini çalıp kaydederek demolarını yaptıktan saniyeler sonra hem de… Adam her ne kadar mutsuz ayrılsa da arkasından koşup demolarını da veriyorlar. Fitili ateşleyen ise Turo’nun hoşlandığı kıza festivalde sahne alacağız yalanını uydurması oluyor. Kasabada yayılan dedikodu sonra işler değişiyor… Küçük bir yalan dallanıp budaklanıyor…

“Hevi reissu” türün doğduğu toprakların filmi olarak zaten bir adım önde. Her şey adeta dökümanter havasında. İşin komediye döndüğü kısımlarda çok iyi detaylar kullanılmış. Kasabalının gruba tepkisi tamamen gülme efekti yaratıyor. Herkesin sırf uzun saçlılar diye “homo” diyerek dalga geçmesi, tipik satanist klişeleri ile dalga geçerek aşağılaması, ciddiye almaması her seferinde güldüren unsurlar. Filmi de hafifleterek gerekli esnemeyi sağlarken, tempo kazandırıyor. Grubu oluşturan elemanları da o kadar çabuk tanıtıyor ve sevdiriyor ki dakikalar akıyor. Zekice manevralar yapmayı ihmal etmeyen filmin tüm ciddiyet ile absürt anları işleyişi de gülme gazı yaratıyor. İkinci yarısında yol filmine evrilirken şölenle yapılan kapanış da aynı zekanın ürünü. Türü ve nasıl yankılandığını bilen bir dörtlü var karşımızda belli ki… Eğer bir şey beklemeden izlenirse daha da zevk veren bir film Heavy Trip.

Prömiyerini 9 Mart 2018’de ülkesi Finlandiya’da yapan film yılı da festivallerde geçirmiş. Festivallerde gördüğü ilgi sonrası Amerika’da limitli salonlarda da olsa vizyon fırsatı bulmuş. Halen festival yolculuğuna devam ederken kendisine yeni hayranlar edinmekle kalmıyor şimdiden topladığı dört ödülle bu ilgiyi de taçlandırmış durumda. Grup elemanının ne tür müzik yapıyorsunuz sorusuna tüm doğallığı ve ciddiyetiyle “Senfonik post apokaliptik geyik öğütmeli, hıristiyanlık karşıtı, savaşçı pagan fenoskandiyen metal” cevabını verdiği, metal müziğin bangır bangır kolonları inlettiği ortalarından itibaren zıvanadan çıkan bir eğlencelik “Hevi reissu”. Türü sevmeyenleri bilmem ama metalciler için 92 dakikalık bir karnaval. Hem de tekrar tekrar yaşanılacak cinsten…


Five Feet Apart : Dokunma Mesafesi

Pazartesi, Haziran 03, 2019
Günümüzün genç kuşağı, bulundukları dönemin hızından şikayetle her şeyin hissizleştiğine inanarak ve bir çok şeyi daha doğar doğmaz kaçırdıklarını düşünerek kafada bazı şeyleri kaybettiklerini düşünüyorlar. Aşk, ilişkiler, arkadaşlıklar, moda başta olmak üzere eskiden daha iyiymiş cümlesini kuruyorlar bilmeden. Bu kaybetmişlik duygusu bir tür zaaf gibi esasen… Kaybetmek üzere olan herkes ya da her şey direkt olarak ilgilerini çekiyor. Kendince isyanı da kaybedenin yanında olarak gerçekleştiriyorlar. Sıradan olanın mucizeler yaratabileceği inancı da her daim ceplerinde hazır gibi. Yok canım, nerden çıkarıyorsun bunu diyebilirsiniz elbette. İki dakika düşünün, beğendikleri filmleri ve kitapları aklınıza getirin. Bu konudaki beğenileri ve tüketimleri tam da bahsettiğim şeye denk düşüyor. “Aynı Yıldızın Altında” örneğin… Bir kanser hastası ile yaşanan aşk. Öleceğini bile bile birlikte geçirilen zamanın kıymeti… Böyle mesajlarla dolu roman ve filmleri seviyorlar. Haliyle ölümün döşeğinde olan bir karakter merkezli aşk ilgi çekiyor. Bu ilgi de peş peşe örneklerin karşımıza gelmesini sağlıyor. 2019 yapımı Amerikan işi “Five Feet Apart” kendisini garantiye alarak iki ölümcül hasta arasında imkansız aşkı filizlendirerek gençlere “çıkarın mendilleri” diyor…

Roman uyarlaması gibi görünen “Five Feet Apart”ın senaryosu, bundan sonra adını daha çok sık duyacağımız bir ikiliye ait. Mikki Daughtry ve Tobias Iaconis, yıla iki film birden sığdırarak ilk çıkışlarında vizyon görme şansını yakalamış. “The Curse of La Llorona” da bu yıla sığdırdıkları diğer senaryoları. Haklarında çok şey bilmesek de ilk adımlarında imza attıkları senaryolar, en azından iyi bir sinema izleyicisi olduklarını gösteriyor. Dönemin ilgi çeken konularını biliyorlar ve türün gereklerine göre formüle ediyorlar. Biri mistik/korku/gerilim, biri romantik/dram iki film de dünyayı yeniden keşfetmiyor. Bildik bir formülü işliyor ve kendini izletiyor. En azından vasatı aşabildiklerini gösteriyorlar ki bu da ilerleyen dönemde adlarını daha sık duyacağımızın göstergesi. Yönetmen koltuğundaysa dizi dünyasından bir aktör ilk sınavı için oturuyor. Kariyerine meşhur “Yalan Rüzgarı” dizisiyle başlayan Justin Baldoni’yi bir çok diziden hatırlıyoruz. Son olarak “Jane the Virgin”in Rafael’i olarak biliyoruz. Kısa dökümanterler ve dizilerle ısınma turları atan Baldoni, ilk uzun metrajı için makul bir seçim yapmış. Bu seçimindeki şansını oyuncu kadrosunda da devam ettirmiş. Kadro da tv dizilerinden aşina olduğumuz isimlerden kurulu. “Ravenswood” ve “Recovery Road” dizileriyle dikkat çeken ve artık genç yıldızlıktan ciddiye alınan star mertebesine çıkmak isteyen Haley Lu Richardson ve “The Suite Life of Zack & Cody”nin Cody’si olarak tanındıktan sonra “Riverdale” ile popülerliğe terfi eden, Richardson ile aynı amaca sahip Cole Sprouse kadronun başını çeken ve iyi eşleşmiş isimler. Moises Arias, Kimberly Hebert Gregory, Parminder Nagra, Claire Forlani ve Emily Baldoni de ikiliye eşlik ediyor.

“Five Feet Apart”, iki hasta gencin yollarının hastanede kesişmesinin öyküsü. Öncelikle Stella ile tanıştırıyor bizi. Dokunmanın, tensel temasın ne kadar önemli olduğunun altını çizen cümlelerle açılıyor. 17 yaşında şen şakrak ve umut dolu bir kız Stella Grant. Kistik fibrozis hastası olarak hayatını hastanede geçiriyor. Hastalığının getirdiği yaşam rutinine ve sınırlamalara bağlı… Her şeyini planlamayı ve kontrolünde olmasını seviyor. Sosyal medyayı da etkili kullanıyor ve videolar çekerek hem hastalığa dikkat çekiyor hem de süreç hakkında bilgilendirerek yalnızlığını gideriyor. Bir gün organ nakli olacağı umuduyla geçen yaşamını hastaneye gelen yeni bir hasta değiştiriyor. Kendisiyle aynı hastalıktan muzdarip ama onun tam zıttı olarak yaşama ümidini yitirip ölümü kabullenmiş, tedaviyi de umursamayan Will Newman. Stella’nın tedaviye gösterdiği direnci kırmak üzere Will’e yardım etme teklifinde bulunmasıyla olaylar gelişir… Ne kadar yakınlaşırlarsa yakınlaşsınlar önlerinde net bir engel vardır. Aralarına mesafe koymaları, asla temas etmemeleri gerekmektedir. Zira sonuçları net ve ölümcüldür.

Yeri gelmişken hastalıkla ilgili birkaç cümle sarf etmek farz… Kistik Fibrozis bir solunum yolları hastalığı. “Hastalardaki genetik bozukluk, hücre zarındaki su ve tuz geçişini etkileyerek solunum yolları, pankreas, mide barsak sistemi ve ter bezleri başta olmak üzere vücudun tüm salgı sistemlerini etkiler. Vücutta salgılanan sıvı içeriğinin değişmesi, akciğerlere dirençli enfeksiyon ajanlarının kolayca yerleşmesine neden olur. Bu da müzmin bir iltihaba ve akciğerlerin uzun dönemde haraplanmasına yol açar.” tarifiyle bilinmekte. Son dönemde çeşitli dizi ve filmlerde solunum cihazı ve oksijen tüpüyle dolanan karakterler ile aşina olduğumuz bir hastalık.

Büyükler için oldukça klişe bir konu esasen. “Love Story”den bu yana aşk ile ölümü bir arada görmekten bıktık bile. Lakin dönemin gençleri için ilgi çekici. Ölümün sınırında iki gencin birbirlerine dokunamadan, öpüşemeden yaşayacaklarını kabul ettikleri bir aşk var serde. Hastalığa dair bilgileri hızlıca veren film, ilk karşılaşmayı da çok geciktirmiyor. Hastane görevlilerinin sıkı uyarıları sayesinde her şeyin imkansız aşka doğru ilerlediğini görüyoruz. Bu ilerleyişte doğru seçimler mevcut. Aileleri işin içine karıştırmıyor, hastaneyi gezdirmeye tur attırmaya kalkmıyor. İki yan öykü ile daha da sarıp sarmalıyor izleyicisini. Poe gibi katalizör bir yan karakter ile tempoyu da ayarlıyor gerektiği yerde. İkinci yan öyküde Stella’nın kardeşi Abby. İkisini de doğru kullanarak devreye sokuyor. Poe’nun ve Abby’nin akıbetleri de çok mantıklı ve zamanı doğru seçimler ama istenen etkiyi yapamıyorlar. Zira nedense senaristler her şeyi anladığımızdan emin olmamış gibi tekrar tekrar anlatmayı tercih etmiş. Olay örgüsünün ne olduğunu daha filmi yarılamadan anlıyoruz ama bunun farkında değilmiş gibi uzatıyor da uzatıyor Daughtry ve Iaconis. İlk yarım saatte ne kadar sağlam bir temel oluşurduklarının farkında değiller belli ki. Gereksiz sahneler ve uzatmalar yüzünden etkili olması gereken sahneler, romantizmin ve filmin de doruk noktaları elden kayıp gidiyor. Baldoni’nin oyunculardan iyi performans alması sayesinde tamamen dağılmayan film, finaline de aynı gereksizlikler uzata uzata gidiyor. Oysa gereken her şey var. Dokunmadan sevişme, dokunma mesafesine isyan, güzel jestler, hoş detaylar, iyi bir saklambaç oyunu… Rahatlıkla 90 dakikada anlatılabilecek konuyu 116 dakikada anlatmak beceri değil. Şarkılar eşliğinde slow motion ile yapılan denemeler eziyetlerin başında geliyor örneğin. Yine de müzik seçimlerinin çok iyi olduğunu belirtmeli.

Amerika’da 15 Mart’ta vizyona giren 7 milyon dolar bütçeli film ilk üç günde topladığı 13 milyon dolar ile yapımcıların yüzünü güldürmüş durumda. 30 Mayıs itibariyle 45 milyon dolarlık gişe rakamını daha da arttıracağına şüphe yok. Bizdeki yansımasıysa hayli ilginç. 3 Mayıs’ta vizyona gireceği anons edilmişken üç hafta sonra ertelenmenin ardından belirsizliğe sürgün yedi. Türkçe ismi de belirsiz olunca dağıtımcının tamamen vazgeçip geçmediğini tahmin etmek zor. İlerleyen günlerde göreceğiz. 

İki ölümcül hastanın aşkında beklenen romantizmi oluşturmasına rağmen gevezeliği yüzünden keyfini çıkarttırmayan “Five Feet Apart”, Stella kadar Will’e ağırlık vermeyince dengesi sarsılan ve etkisini kaybeden bir film olarak iki saatlik zaman kaybına dönüşüyor. Geriye kalan tek şey Stella’nın filmin açılışında söylediği dokunaklı sözler oluyor: “Dokunuş. İlk iletişim yöntemimiz. Güven, korkusuzluk, huzur... Hepsi nazikçe okşayan bir parmağın ucunda veya dudağın yanağa değişinde... Mutluyken bizi bağlar. Korktuğumuzda destekler. Arzuladığımız ve aşık olduğumuzda bizi heyecanlandırır. Nefes almak için havaya ne kadar ihtiyaç duyuyorsak sevdiğimizin dokunuşuna da ihtiyaç duyarız. Ama dokunmanın önemini hiç anlayamamıştım. Onun dokunuşunun. Sahip olamayana kadar.”

Dalları Gitgide Daha da Yükselen Bir Ağaca Tırmanmak

Cuma, Mayıs 31, 2019
“Keşke zamanı durdurmanın yolunu bulabilseydik. Üstünde çalışmamız gereken şey bu. Hani bir mutluluk anı gelip geçerken, ağımızı üstüne atıp bir kelebek gibi yakalayabilsek, o an sonsuza kadar bizimle kalsa.” Gün geçtikçe daha çok insanın içinden geçiyordur bu söz. Sürekli tekrarlanan o klişe “Hayat artık hızlandı. Bu çağ başka bir çağ” sözlerinin ortasında andan ana geçerken bir çok şeyi kaçırmaktan, değerini yeterince verememekten şikayetçiyken o büyülü anları korumak istiyoruz. Evet milenyumla birlikte hayat çok hızlandı. Hemen her şeyin hızı arasında her şeyin rutine bürünmesi bir yana sürekli tekrarlarla da hiçbir şeye yetemiyorum şikayetlerini dillendirir hale geldik. Giderek en büyük sorun haline gelmeye başladı zaman. Zaman ve onu doğru kullanmak… Ne yaparsak yapalım geçiyor ve geride sadece yaptıklarımız kalıyor. Yapamadıklarımıza ah ederken geçen zaman da boşa geçiyor. Böyle kısır bir döngü ve hep geride kalma hali. Geçmiş ve gelecek arasında o kurulamayan köprü ve dengeler üzerine bir masal ile tanışmak için bir kitapçıya gitmeniz yeterli. Matt Haig’in romanı “Zamanı Durdurmanın Yolları” karşılamak için bekliyor sizi.

İngiliz yazar Matt Haig, insana ve yaşama kafa yoranlardan. Dilimize çevrilen iki kitabının adları bile bunun en basit göstergesi: “İnsanlar”, Yaşama Tutunmak İçin Nedenler”. Hissedilen ve hissedilmesi beklenen duygulara sıkışmış insanlara yalnız olmadıklarını hatırlatan Haig, alternatiflerini ve önerileri sıralamıştı. 2015 yılında yayımlanan “İnsanlar”, “Bilmeyenler için söyleyeyim, insan dediğimiz şey orta zekalı ve iki ayaklı bir yaşam formu; evrenin çok ıssız bir köşesinde yer alan küçük ve sulu bir gezegende, büyük ölçüde yanılsamalarla dolu bir varoluş sürdürüyor.” diyerek okurunu esir alıyordu. “Zamanı Durdurmanın Yolları” da aynı yolun yolcusu. Haig, kitabın sonundaki teşekkür bölümünde romanın fikrinin “İnsanlar” ile akrabalığını belirtmiş. “Bu kitabı yazma fikri ilk kez başka bir romanı, İnsanlar’ı yazarken doğdu. O kitap kısacık ama muhteşem insan yaşamlarımızı evrenin uçsuz bucaksız bağlamına yerleştirebilmekle ilgiliydi. O kitabın bakış açısı mekana dairken, bu kitaptaki bakış açısının zamana dair olmasını istedim. Zamanın bizi hem avutup hem dehşete düşürebilmesine, hayatlarımızın ölçeğini ve kıymetli dokusunu takdir edebilmemizi sağlayışına.”

Yine bizi bize anlatmayı seçen Haig, bunu zaman üzerinden yaparken fantastik bir roman dokusu ile çıkmış okurunun karşısına. Ölümsüzlük ve zamanda yolculuk temalı romanlar ile filmlere zaafı olanları çabucak içine alan bir doku bu. Ne de olsa geçmiş ile sonsuzluk arasında süzülmeye dünden razıyız. Dört yüz yılı devirmiş bir kahraman ile tanıştırıyor okurunu. Adı sürekli değişen kahramanıyla Londra sokaklarında uzun aralarla dolaşıyor. Kendisinin ne olduğunu çözene dek hayatını etkileyen travma ile yüzleşmek zorunda kalan Tom Hazard, ait olduğu topluluğun tanımlandırmasıyla bir “alba”. Farklılığını keşfedene kadar sorunlu olduğunu düşünen Tom, ait olduğu cemiyet tarafından yeni kimliğiyle Londra’da yeni bir hayata başlıyor ve olaylar gelişiyor. Sekiz yılda bir sıfırlanması gereken hayatına başlarken uyması gereken kurallar var. İnsanların, cemiyetin deyimiyle “mayıs sinekleri”nin arasında fark edilmemek için bağ kurmamak ve aşık olmamak. Tarih öğretmeni olarak geçmişi canlandırarak anlatan Tom, diğer yandan da kendisi gibi olan kızı Marion’u arıyor. Nerede olduğunu bilmediği ve yıllardır aradığı kızını. Haig, hızlı bir başlangıçla konuyu o kadar güzel özetliyor ki bir anda okur kendisini yüzüncü sayfada buluyor soluksuz. Tom’u hem bugünde hem de geçmişte maceraya atarak işlediği paralel kurgu ile yarattığı bulmaca son sayfaya değin aynı heyecanla sürüyor. Okura kalan tüm bu maceranın arasında tanıdık yüzleri görüp gülümsemek ve insani değerlerin zaman içerisinde nasıl değişime uğradığını fark etmek. Romanı müzik, tiyatro, şiir ve dönemin kişileri ile süsleyen Haig ara ara sazı eline alıp zamana ve insana dair altı çizilecek cümleler sarf ediyor ve bağırıp çağırmadan, süslemeden manifestolarını da veriyor. “Geçmiş şimdinin içinde yaşar, yinelenir, tekler ve size artık olmayan şeyleri hatırlatır” diyor örneğin. O geçmişe saplanarak bugünü ıskalayarak yaşamaya çalışmak dalları gitgide daha da yükselen bir ağaca tırmanmaya benziyor. Oysa o ağaç hep orada ve hep kalacak… Değişmeyen tek şey o ağaç olacak. Üstelik dallar yükselmiyor aslında. O dalları zihnimizde yükselten biziz.
İnsana ve zamana dair birçok kavrama değinen Haig, her şey gelip geçecek ve geride sadece “insan” kalacak diyor, katılmamak mümkün mü? : “Ne kadar uzun yaşarsanız hiçbir şeyin sabit olmadığını o kadar anlıyorsunuz. Yeterince uzun yaşayan herkes bir gün sığınmacı olacak. Milliyetlerinin uzun vadede bir şey ifade etmediğini herkes anlayacak. Dünya görüşlerinin sarsıldığını ve çürütüldüğünü görecek. İnsan olmayı tanımlayan şeyin insan olmak olduğunu herkes bir gün anlayacak.

Kaplumbağaların milliyeti yok. Bayrakları da. Stratejik nükleer silahları da. Kaplumbağalarda terörizm, referandumlar, Çin’le yapılan ticaret savaşları yok. Spor salonunda dinledikleri spotify listeleri yok. Kaplumbağa imparatorluklarının yükseliş ve çöküşlerini anlatan kitapları yok. Kaplumbağalar internetten alışveriş yapmıyor, kasiyersiz kasaları kullanmıyor.

Başka hayvanların ilerlemediği söylenir. Ama insan zihninin de ilerlediği yoktur. Bizler hep aynı yüceltilmiş şempanzeleriz, sadece silahlarımız gitgide büyüyor. Her şey gibi kuanta ve parçacıklardan oluştuğumuzu anlayacak bilgiye sahibiz ama buna rağmen kendimizi içinde yaşadığımız evrenden ayırabilmek, kendimize ağaçlardan, kayalardan, bir kediden ya da kaplumbağadan öte bir anlam yükleyebilmek için elimizden geleni yapıyoruz.”

Okurunu fantastik bir zaman yolculuğuna çıkaran “Zamanı Durdurmanın Yolları”, akıcılığı ve kurgusuyla bir solukta biten romanlardan… Haig’in insan doğasına dair söylemleriyle bıraktığı tortular ise içimizdeki büyük keşkeler ile birlikte hep kalacak. 

Zamanı Durdurmanın Yolları / Matt Haig
Çevirmen: Kıvanç Güney
Domingo Kitap, Ekim 2018
328 sayfa, 28 TL




Mehmet Yaşın’ın İki Ödüllü Dev Kitabı “Cyprianka” Raflarda

Cuma, Mayıs 31, 2019
Mehmet Yaşın’ın uzun yıllar üzerinde çalıştığı eseri Cyprianka: Kıbrıs Şiiri’nin 3000 Yılı, Yitik Ülke Yayınları etiketiyle yayımlandı. “Diller ve Kültürler Arası Bir Edebiyat İncelemesi” alt başlığını taşıyan kitap, 2005 yılında “Memet Fuat Edebiyat Eleştiri ve İnceleme Ödülü” ile “Bilgi Üniversitesi Ödülü”nü kazanmıştı. Cyprianka, Kıbrıs şiirinin köklerinin, şiir ve edebiyat tarihinin, mitolojisinin, folklorunun ve yaşam kültürünün detaylı bir incelemesi olarak okunabilmesinin yanında muazzam bir karşılaştırmalı edebiyat özelliğiyle de edebiyatseverlerin büyük ilgiyle keşfedecekleri detaylı bir çalışma. Kitaba arka kapağında Mehmet Yaşın ve eserine dair şu görüşlere yer veriliyor:

"Mehmet Yaşın'ın şiirlerini, ilk kitabı Sevgilim Ölü Asker'den bu yana hep severek okudum... Kıbrıslıtürk Şiiri Antolojisi'ni izleyen yapıtı Eski Kıbrıs Şiiri Antolojisi bir seçki. Doksan sayfalık giriş bölümü, Mehmet Yaşın'ın kaleminden çok önemli bir inceleme. Kıbrıs'ta yaşamış uygarlıklar konusunda başlı başına bir kitap, bir şiir kültürü... Ardı sıra nefis şiirler, nefis şiir çevirileri. Kitabı okuduktan sonra çok tuhaf bir şey hissettim: Ada'dan kopup İstanbul'a yerleşen Kıbrıs doğumlu babamın ömür boyu sürmüş gurbetini. Bunu ilk kez hissediyorum." - Selim İleri

“Elen dil ve kültürünü aşkın şekilde Kıbrıslı İncelemeleri'nin açımlanması bir ihtiyaçtı. Mehmet Yaşın'ın Kıbrıslıtürk ve Kıbrıs şiirine eleştirel bakışı içeren antolojik incelemesi, beğeniyle kabul-görmek ötesinde bir gerekliliği karşılıyor. Bu bir sine qua non'dur, Kıbrıslı edebiyatıyla ilişkili tüm çalışmalar için mantıksal bir temellendirilme sağlamaktadır." - Stephanos Pesmazoglou

"Yaşın'ın Diller ve Kültürler Arası Bir Edebiyat İncelemesi: Kıbrıs Şiiri Antolojisiadlı kitabının başındaki incelemesi, Kıbrıs tarihi ile şiiri arasındaki etkileşimi, MÖ 9. yüzyıldan MS 20. yüzyıl sonuna kadar ilgi çekici serüveniyle, bir Ada kültürünün savaşlar, işgaller içinde nasıl oluştuğunu bize aktarıyor. Kıbrıs'ı, Kıbrıslı'yı tanımak, Ada üzerine fikir yürtebilmek için bu kitabını okumak şart." - Doğan Hızlan

"Düzenleniş, kapsam ve yorumlanış açısından bir ilk özelliği taşıyan Kıbrıslıtürk Şiiri Antolojisi, ükemizin yazın dünyasında büyük bir eksikliği gideriyor... Mehmet Yaşın'ın, kitabın kapağındaki ‘Kıbrıslıtürk’ sözcüğünü bitişik olarak yaratması, Kıbrıslı Türk kimliğini kültürel ve sosolojik farklılığı da içeren kendine özgülük gerçeğiyle açıklamaktan kaynaklanıyor...Yaptığı birçok ilginç saptamadan birincisi, Misak-ı Milli ile sınırlı olduğunu söylediği 'Türk Edebiyatı' tanımlaması yerine 'Türkçe Edebiyat'ı koymasıdır.” - Hakkı Yücel

Edebiyat okurlarının yanında akademik inceleme-araştırma yapan sosyologların, tarihçilerin, dilbilimcilerin, edebiyat araştırmacılarının da merakla okuyacakları güçlü bir kitap Cyprianka. 

Mehmet Yaşın Kimdir?
Mehmet Yaşın, Lefkoşa’nın kozmopolit semtlerinden Neapolis’te, İngiltere yönetimi bitmek üzereyken doğdu ve 1976’da Türkiye’ye gelerek Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde siyasal tarih mastırı yaptı. 1986’da İngiltere’ye gitti ve Birmingham Üniversitesi Bizans-Osmanlı ve Modern Yunan Eğitimleri Merkezi’nde yükseklisans eğitimini sürdürdü. Atina Üniversitesi’nde Yunan Dili ve Edebiyatı derslerini izledi. Çokkültürlü Kıbrıslı ve Türk edebiyatları konusundaki çalışmasıyla Londra Middlesex Üniversitesi’nden doktora derecesi aldı. Marsilya, Cambridge, Rodos, Berlin gibi kentlerde konuk yazar programlarıyla ikamet etti. Lefkoşa, Londra ve İstanbul’daki bazı üniversitelerde zaman zaman edebiyat dersleri verdi ve AB tarafından desteklenen dil ve çeviri bağlamında bazı kültürel projeleri yürüttü. 20’den fazla dile çevrilen şiirleri yanında roman, deneme ve edebiyat incelemeleri de diğer ülkelerde yayımlandı. İnceleme kitabı Step-Mothertongue, Amerika, İngiltere, İtalya, Yunanistan, Kıbrıs, Lübnan gibi ülkelerde üniversite programına girdi. Çin’den Kuzey ve Güney Amerika’ya, Baltık ülkelerinden İtalya’ya, Almanya’dan İsrail ve Mısır’a, birçok ülkede edebiyat konferansları ve okuma günlerine katıldı. Yabancı dil antoloji ve ansiklopedilerde Türk şair ve yazarı olmasının yanında, Kıbrıs ve Yunanistan edebiyatları içinde de anılan Mehmet Yaşın bir süredir Atina’da yaşıyor.

Cyprianka, Mehmet Yaşın, Yitik Ülke Yayınları, inceleme-araştırma, 456 sf, 45 TL

Bazen kendini “şey” gibi hissedersin.

Cuma, Mayıs 31, 2019
Kapı önüne bırakılmış bir sandalyenin hüznünü hissettiğiniz oldu mu? Veya bir masa lambasının derdine ortak oldunuz mu hiç? Gökyüzünde süzülen bir uçurtmanın ya da su birikintisinde yüzen bir kağıt geminin heyecanıyla gülümsediniz mi?

Eğer şeylerin de hisleri olabileceğini bir kez olsun düşünmediyseniz, bu kitap size hiçbir anlam ifade etmeyecektir.

Hisli Şeyler, Instagram’da doğmuş ve büyümüş eğlenceli bir oyun. Şeylerin dünyasından hareketle, tarifi zor insani duygulara kapı aralamaya heves etmiş küçük bir ekip işi. Özge Kaya ve Onur Ertuğrul yazdı, Elif Demir çizdi, Banu Ertuğrul tasarımlarını yaptı. Heyecanla, keyifle, gülerek, içlenerek hazırlanan bu oyun Instagram’da yüz bin takipçiye ulaştı ve şimdi de bu kitap vesilesiyle başka gönüllere dokunmaya meylediyor. 

Şeylerin hisleriyle hislenen naif ve zarif gönüllere selam olsun.

instagram.com/hisliseyler 

HİSLİ ŞEYLER 
Yazar: Kolektif
Tür: Mizah
Sayfa sayısı: 208
Fiyat: 40,00 TL

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template