♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Film Kritikleri

Kitap Kritikleri

Dizi Kritikleri

Son Yazılar

The Invitation : Kan bağı Daveti

Çarşamba, Eylül 21, 2022

Korku/gerilim sinemasında yapacak bir şey kalmadı artık derken 2017’de “Get Out”un yıla ve türe damga vurması hatta gelmiş geçmiş en iyi filmler listelerinin gediklisi olması türü yenileyip canlandırdı. Tüm numarayı son yarım saatte vermek yeni tür kırmalarını da yaratmış oldu. Aile komedisi tadında, romantik komedi tadında başlayıp dönüşümü korku/gerilimle tamamlama fırsatı anlaşılan o ki senaristlerin epey hoşuna gidiyor. Bu yeni şablonun bir de meydan okuması var elbette. Vurucu anlara kadar seyirciyi sıkmadan filmde tutmak pek kolay bir şey değil. Anlaşılan o ki bu tür filmleri bir süre daha bolca izleyeceğiz. 2 Eylül’de vizyona giren “The Invitation / Davet” önümüze gelen son örneklerden.

“The Invitation” bir kadın filmi. Kadın gücü filmi desek de yeridir. Senaryosunu Blair Butler kotarmış Jessica M. Thompson da ikinci uzun metrajını yönetmiş. Tv ve video için yazdığı senaryoların ardından  “Attack of the Show!”un senaryo grubunda pişen Butler, 2018’de “Hell Fest”in senaristlerinden biri olarak ilk imzasını da atmıştı. Bir yıl sonra aynı adlı Norveç kısası “Polaroid”in uzun metraj uyarlamasında tek başına yer almış ve fena iş çıkarmamıştı. Thompson da kısa filmlerinden ardından 2007’de ilk uzun metrajı “The Light of the Moon” ile dikkat çeken bir isim olmuştu. Festivallerde alkışlanmasının yanı sıra Women Film Critics Circle Awards’ı alarak hemcinslerinin desteğini de hissetmişti. Ardından tv’ye geçmesi şaşırtıcı olsa da “The End”le de iyi iş çıkararak devam etti. İkinci uzun metrajını merakla beklenir kılmış oldu. Gelelim oyuncu kadrosuna. Esas kızımızı “Game of Thrones”da Missandei olarak tanıdığımız Nathalie Emmanuel canlandırırken, son olarak “Gossip Girl”ün yeni çevriminde Max olarak tanıdığımız Thomas Doherty, Hugh Skinner, Stephanie Corneliussen ve Alana Boden ona eşlik eden isimler.

Annesinin ölümünden sonra varlığını yeni öğrendiği akrabası tarafından İngiltere kırsalına davet edilen Evie'nin başından geçenleri konu edinen film bir peri masalı gibi başlıyor. Tüm lüksün içinde kendini bulan Evie’nin romantik komedi tadında geçen günlerinin ardından geleceğini an be an duyuran o gelişmeye yönlendiriliyoruz. Canlı renkler, güzel kıyafetler, çiçekler şato derken ilk yarısı capcanlı olan film sonrasını elbette karanlıkla getiriyor. Alışık olduğumuz şekilde kadının gücüyle sonuçlanıyor. O da son dönemin diğer adetlerinden. Baştan sona klişe desek yanlış olmaz. Her şeyin tahmin edilebilir olduğunu da eklemeli. Yine de vasatı aşmayı başarıyor. Öncelikle süresi makul… Gereksiz yerlere uğramadan hesabını iyi yapmış ve eli yüzü düzgün işlenmiş bir film. Türün tüm klişelerini de doğru kullanıyor. Seyircisine yabancılaşma şansı vermeden yapıyor hamlelerini. Ne de olsa romantik komedi gibi zıt bir türü kullanıyor. Bir kadının yakışıklı prensini bulup yakınlaşma hallerini adım adım izletmek karanlığı bekleyen korku/gerilim seyircisini kaçırma riski taşıyor. İyi sinematografiyle yaratılmış atmosferin de bu riski yok etmekte payı büyük. Beklenen o kedi/fare kovalamacasına kadar iyi işliyor. Doğru seçimlerle hesabını tastamam tutturmuş film. Buraya kadar her şey iyiyken sonrası için aynı şeyi söylemek zor.

İki parçalı bir film söz konusu olduğunda ilk yarıyı ne kadar iyi işlerseniz işleyin yaptığınız seçimler daha belirleyici oluyor. İkinci bölümde işleyeceklerinizi hissettirerek seyirciyi hazırlamak gerekiyor. Bu noktada da klişelerle geçirilmesi gereken bir sınav var. Ne kadar klişe kullanırsanız beklenti o derecede düşüyor. Klişe konusunda hiçbir çekincesi yok “Davet”in. Olabildiğince kullanarak hem beklentiyi düşürüyor hem de aynı klişelerle daha önce defalarca izlediğimiz bir finalin duyurusunu yapmış oluyor. Bu kadar renkli bir ilk bölümden sonra bir kan cümbüşü sıkı bir kovalamaca gerekiyor ama fazlaca basit bir işleyişi -elbette klişelerin gücüyle- tercih ederek güç kaybediyor “The Invitation”. Buraya kadar niye geldik hissi veren bir ziyaret oluyor. Davete uyup geldik ama özel bir şey görmedik çıkarımını yapmak hayli kolay. Türe iyi dalış yaptıktan sonra çok aceleci ve kötü bir finali hak etmiyoruz.

Emmanuel ve Doherty kimyasının tutmasıyla ilk bölümü gayet iyi geçen filmin türe geçişi de bir şekilde yaptıktan sonra bir çuval inciri berbat eden finaline rağmen keyif veren bir seyirlik. O keyfe giden yol ise beklentilerin sıfır olmasına çıkıyor.

Last Light : Akbabaların Etlerini Çalmak

Çarşamba, Eylül 21, 2022

Yaklaşık bir yıl önce bugünlerde bir mini dizi haberi almış ve heyecanlanmıştık. Lost’un yıldızı Matthew Fox uzun yılların ardından ekranlara döneceğini teyit etmişti. Peacock’da yayımlanacak dizinin bir roman uyarlaması olduğu ve tek sezonluk beş bölümlük bir mini dizi olacağını da öğrenmiştik. Fox’un neden bu diziyle döneceği, ya da dönüş için neden bu diziyi seçtiği muamması için duyduğumuz meraklı bekleyiş sona erdi ve dizi 8 Eylül’de yayımlandı. Dünyayı kıyamete sürükleyen hikâyesi Fox’u özleyenleri bekliyor.

Matthew Fox’un 12 yıl aradan sonra ekranlara dönüşüyle ilgili çok fazla bilgi yok. Ortalarda da pek görünmediği için bunca yıldır ne yaptığını da pek bilmiyoruz. 2010’da biten Lost’un ardından “Emperor” ve “Alex Cross” ile 2012 yılında beyazperdede görünmüş, bir yıl sonra “World War Z”de son kurgunun akıbetine uğramıştı. 2015’de “Extinction” ve “Bone Tomahawk”ta oynadıktan sonra sinemada istediği etkiyi yaratmadığı iyice netleşti. Lost’un Jack Shephard’ı olmaktan öteye geçemedi. Öyle özel bir yeteneği olan oyuncu olmadığı için çok aranan bir isim olmadığı da belli ama emeklilik kararı vermiş gibi görünüyordu bir bakıma. “Last Light” ile dönüşü bu noktada bir iki soruyu cevaplamış. Dizinin dünya prömiyeri Monte-Carlo Television Festival’de yapıldığında neden geri döndüğü sorulmuş. Kafasındaki her şeyi yaptığı için uzaklaştığını söyleyen Fox, yapım yöneticiliğini denemek istediğinin altını çizerek proje hoşuma gitti demiş. Konunun ilk ağızdan cevabı bu… Öte yandan bir de üstü kapalı tutulan ve dedikodular mevcut. Fox’un alkol ve şiddet sorunu olduğu sık sık dillendiriliyor. 2011’de bir otobüs sürücüsünün, üstelik de vajinasına tekme attığıyla ilgili bolca haber mevcut. Polise intikal etmeyen ama kulaktan kulağa yayılan bilgi olarak hep gündemde… 2021’de alkollü araç kullanmaktan göz altına alındığı bilgisiyse teyitli. Fox ile ilgili en çok yapılan dedikoduysa kadınları dövdüğü. Fox her fırsatta bunu reddetse de diğer Lost oyuncularının bunu kulislerde sık sık dillendirdiği söyleniyor. Bunca popülerliğe rağmen Lost sonrası kariyerinin bunca boş olmasıyla ilgili yapımcıların hoş gözle bakıp bakmadığı sorusu da hep cevapsız kalacak. Fox’un istediği gibi executive producer olarak da yer aldığı “Last Light” işte bu söylentilerin arasında geldi ekrana deyip diziye dönelim.

“Last Light” ağırlıklı olarak genç yetişkin romanları yazan ve dokuz kitaplık bilim kurgu serisi “TimeRiders” ile tanınan İngiliz yazar Alex Scarrow’un aynı adlı çoksatar romanından uyarlama. 2007 yılında yayımlanmış ve yazarın ilk çıkışını yaptığı ikinci romanı aynı zamanda. Dilimizde yankı bulmayan yazarlardan Scarrow. Sadece tek kitapta kalmış. Meşhur serisi “Zaman Yolcuları” adıyla 2013’te başlamış ama ilgi görmeyince devamı gelmemiş. Dizinin künyesi de hayli ilginç. Biraz dolaylı yollardan gelişmiş proje. Patrick Renault’un Fransız televizyonu için geliştirdiği proje gerçekleşmeyince Patrick Massett devreye girmiş ve dizinin yaratıcısı olmuş. John Zinman ve Patrick Aison ile senaryoyu kotarmışlar. Aktör olarak tanıdığımız Massett, 2001’de “Lara Croft: Tomb Raider” ile senaristliğe adım atmış bir isim. 2007’de tv’ye “Veritas: The Quest”i John Zinman ile birlikte yaratarak geçmiş ve böylece bir ortaklık da doğmuş. Yeniden çevrim “Knight Rider”, “Friday Night Lights” ve “Caprica” ikilinin senaryo grubunda olduğu dizilerden bazıları. Son ortak üretimleri de 2016 yapımı film “Gold”. Tempo ve akıcılık konusunda sorun yaşamayan dizilerin altında imzaları olan ikili yönetmen koltuğuna doğru bir ismi seçmiş. 1995’ten bu yana pek çok dizide imzası olan Dennie Gordon. Beş bölümü de yöneten Gordon uzun metraj havasını başarıyla yakalamış. Fox deyip buralara kadar gelmişken ona eşlik eden isimleri de sayalım. Joanne Froggatt, Alyth Ross, Taylor Fay, Amber Rose Revah ve Victor Alli kadronun öne çıkan isimleri.

“Last Light” hızlıca başlayıp sayfaları nefes almadan çevirten bir romandan uyarlandığı için aynı formülü uyarlıyor. Fazla vakit kaybetmeden konusuna girip gerektiği yerde aksiyonu yeri geldiğinde de gerilimi işleterek ilerliyor. Alanından uzman Andy Yeats ve ailesiyle tanışıyoruz. İşi gücü bırakıp gözlerindeki sorunu körlüğe doğru ilerleyen oğlu ile ilgilenen eşi ve kızı ile Yeats ailesi sorunlar da yaşasa mutlu olmaya çalışıyor. Kapıda bir arabanın belirmesiyle Andy soluğu ortadoğuda alıyor. Petrolde yaşanan bir sorunu tespit etmesi ve çözmesi isteniyor. Tam da bu sıralarda dünyada ilginç şeyler olmaya başlıyor. Elektrik şebekelerinde başlayan sorunların bir sonraki halkası petrolün kullanıldığı her alan olunca anlaşılıyor ki petrolde bir şey var ve bu insanlığı kıyamete sürükleyecek denli büyük. Andy’ye bir ajanın eşlik etmesi, kızlarının peşine de birilerinin düşmesiyle başlayan macerayı izliyoruz. Hızla kıyamete doğru sürüklenen dünyayı kurtarmak Andy’nin ellerinde.

Sıradan bir çoksatar kıvamında ilerleyen dizi yaşanan sorunu üstlenen grubun yaptığı açıklamayla insanlığa seslendiği bölümlerde biraz yükselişe geçmiş gibi görünse de sesi pek gür çıkmıyor. Dünyayı zenginler, akbabalar yönetiyor diyor kıyamet bekçileri. Akbabaların elinden etlerini alınca yeni bir dünya kurulacak. Bunu umut aşısı olarak almakta zorlanıyoruz. Kaldı ki devamı gelmiyor pek. Eni sonu konunun çıktığı yer de daha önce defalarca gördüğümüz şeylerin tekrarı. Tüm kaosun ortasında ailenin birbirinden haber alamaması, ameliyat için Fransa’da olan anne oğulun iptal olan ameliyat sonrasında ülkesine geri dönme çabaları, çaresizliği ve yasa dışı yolları denemek zorunda kalmaları daha çok ilgilendirmiş dizinin yaratıcılarını. Dünya kıyamete doğru gitse bile aile bir arada kalmalı ve sonunda sımsıkı bir sarılma ile sıcacık bir kucaklaşma olmalı. Bu yüzden pek çok şeyi ıskalıyor dizi. Ailenin durumu tamamen klişe olmasına ve çok daha kısa sürelerde işlenebilecekken kıyamet senaryosuna ve arkasında kimin olduğu bulmacasına çok vakit harcamıyor. Olabilecek en kötü senaryoyu bile gözler önüne sermekten uzak kalmayı tercih ediyor. Diziyi beş bölüm olarak tasarlamak da hata gibi görünüyor. Zira evet temposu düşmeyen tek oturuşta bitirilebilecek bir dizi ama her şey çok kolay çözülüyor. Bir parça zorluk iyi olurdu sahi. Her şeyin başındaki adamı da ilk anda ucundan kıyısından o kadar komik gösteriyor ki klişe bile demek yetersiz kalır. Belli ki bu kaos ortamını ve bilinmezliği özlemiş de oynamayı kabul Fox diyebiliriz özetle.

İnebileceği derinlikleri pas geçerek kıyamete doğru sürüklenen dünyada birbirlerine kavuşma çabasındaki ailenin öyküsünü anlatan “Last Light”, akbabaların önündeki etleri çalmak şöyle dursun masaya yeni tabak ekleyen üstünkörü bir vasat dizi olarak unutulmaya aday.

Life by Ella : Geri Durmak Yok

Çarşamba, Eylül 21, 2022

Hayata karşı duruşun bir yaşı yoktur. Her yaşta fikirler, olaylara verilen kararlar ve tepkiler değişir. Hepsinin ilk oluşumları da çocukluktan gençliğe adım attığımız yaşlardır. Ne olmak istediğimizi de yavaş yavaş düşünmeye başladığımız yaşlar belki de hata yapmaktan en az korktuğumuz dönemdir. Apple Tv’nin bu ayki yenisi “Life by Ella” izleyicisini o yaşlara geri dönmeye çağırıyor.

2 Eylül itibariyle başlayan dizi, yarımşar saatlik on bölümden oluşuyor. Ailecek izlenecek bir eğlencelik olmanın yanı sıra Ella’nın akranlarına mesajlar da veriyor. Zaten o mesajlar sayesinde Apple tv projeye onay vermiş olmalı. Dizinin yaratıcıları Tim Pollock ve Jeff Hodsden. İşe Disney dizisi “Zack & Cody”nin senaryo grubunda başlayan ikili, “A.N.T. Farm”ın ardından ilk dizilerini yaratmışlardı. 2015 yılında başlayan “Richie Rich” iki sezon sürse de kimseyi memnun etmemiş ve ikilinin de ilk eksisi olarak hanelerine yazılmıştı. “Bunk'd”ın senarist kadrosunda çalışarak durumu toparladıktan sonra ikinci denemeleriyle karşımızdalar. Türün tüm gerekli bilen, hedef kitlesini de iyi tanıyan ikilinin dizisi yine sürpriz değil ama yayımcısının Apple olması azımsanmayacak denli sürpriz. Başka bir kanal ya da platformda yayına başlayacak olsa kimsenin ilgisini çekmeyecek bu sayede merak uyandırdı. Kadrosunda da parlak isimler yokken bu derece düz bir yapımın Apple Tv gibi çizgisi, çıtası belli bir yerde oluşu az buz değil zira. “The Big Show Show”dan hatırlanabilecek Lily Brooks O'Briant esas kızı canlandırırken ona Aidan Wallace, Jackson Dollinger, Artyon Celestine, April Marshall-Miller ve Nyla Turner gibi genç isimler eşlik ediyor. Rebecca Metz, Kevin Rahm ve Mary Faber de kadronun yetişkin tamamlayıcıları.

Ella ile tanışıyoruz. Erkek kardeşi, anne ve babasıyla çekirdek ailenin üyesi… 13 yaşında. Onu yaşıtlarından ayıran şey ise kanseri yenmiş olması. Teşhis, hastanede yatış, kemoterapi derken süren uzun tedavinin ardından kendisini toparlamış. Zor zamanları ve hastalığı yendikten sonra önemli eşikte olması da dizinin konusunu oluşturuyor. Neye hazır olup olmadığına dair soru işaretleri arasında yeniden sıradan yaşama uyum sağlama çabasını izliyoruz. Sadece onun değil elbette tüm ailenin yaşamı değişmiş. Örneğin kardeşi Grady kendisini geri planda kalmış hissediyor. Okulda da herkesin ona sürekli Ella ile ilgili bir şeyler demesinden muzdarip. Babası Carl, tedavi boyunca işinden ayrılıp Ella ile ilgilenen olmuş. O yüzden kaygıları sürüyor ve kontrol manyaklığına varacak denli titriyor kızının üstüne. Annesi Joanne ise süreçte çalışmaya devam eden taraf olduğu bir parça eksiklik hissediyor. Gelelim Ella’ya. Zor bir süreci atlatmış ve hayata bakışı değişmiş. Bugün yaşıyorum mottosu ile hareket ediyor. Hiçbir şey karşısında geri durmamaya kararlı… İlk adımı yeniden okula dönerek atan Ella on bölüm boyunca yaşadığını hissetmenin mesajlarını veriyor. Sezon finali de bir başka önemli eşikle ikinci sezona pas atarak yapılmış.

“Life by Ella”, derdini derli toplu anlatan dizilerden. Pollock ve Hodsden hedefledikleri şeyi gerçekleştirerek pozitif bir dizi yaratmış ama dümdüz ilerleyen bir drama olmuş daha çok. Eğlendirmeyi, güldürmeyi unutmuşlar. 13 yaşı anlatan dizi biraz fazlaca derinleşme çabasıyla kime sesleneceği konusunda kuşkular yaratıyor. Sahi bu diziyi kim izler diye sorulduğunda verilebilecek net bir cevap yok. Onlu yaşlar için fazla durağan, fazla ciddi kalıyor. Hiçbir eğlencesi, şenliği ya da güldürüsü yok. Sonraki yaş gruplarının da ilgisini çekebilecek bir şey yok. Yetişkinler içinse sadece kanserli çocuğu olanlara rehber kıvamında bir seyirlik olabilir en fazla. Verdiği mesajları kimin alacağı da bir diğer muamma… O yaşların hayatı yaşama kaygısını gütmesi, yarın ölebilirsin bugün her şeyi yaşa diye düşünmesine gerek yok. Hedef kitlesi konusundaki bu kafa karışıklığının altında kalan dizi ikinci sezon onayı alır mı bilinmez ama Apple Tv’nin en kötülerinden biri olarak unutulmaya aday.


Orphan First Kill : Geçmiş Değil Bugün gibi…

Salı, Eylül 20, 2022

2009 yılında bir korku/gerilim filmi olası yargılarımızı kırarak şaşırtmış ve kendini sevdirmişti. “Omen” ve “Chucky” gibi öncüllerinin biraz daha üstüne koyarak iyi kurgulanmış hikâyesiyle “Orphan” yıla da damga vurmuştu. Isabelle Fuhrman’ın performansı sayesinde Esther olduğuna, öyle biri olabileceğine de gerçekten inanmıştık. Alex Mace’in yarattığı öyküyü David Leslie Johnson-McGoldrick senaryolaştırmış ve pek boşluk da bırakmıştı. Şaşırtmacası da yerli yerindeydi. Jaume Collet-Serra’nın da sınıf atlamasını sağlayan yönetmenliğiyle türün son yıllardaki en iyisi olmuştu. Aradan geçen on iki yıl boyunca hep bir devam filmi olasılığı konuşuldu. Esther’in geçmişini anlatma fikri herkesi heyecanlandırdı. Lakin eller çabuk tutulmalıydı. Zira yıllar geçtikçe Fuhrman da büyüyordu. Bu ilk heyecanların yerini şüpheli yaklaşımlara bırakması da yılların geçmesi oldu. 2022 yapımı olarak Esther’in geçmişini anlatacağını duyuran film nihayet “Orphan: First Kill” ya da ülkemizde vizyon adıyla “Evdeki Düşman: Başlangıç” görücüye çıktı.

İlk filme göre daha mütevazı bir künyeye sahip “Orphan: First Kill”. Senaryoyu David Coggeshall kotarmış ve William Brent Bell de motor demiş. Genellikle ev sineması ve tv’ye iş üreten iki ismi künyede görmek hedefin biraz daha düştüğünü gösteren ilk nokta. “The Haunting in Connecticut 2”nin senaristi olarak devam filmlerine aşina olan Coggeshall’ın diğer uzun metraj senaryosu da ev sineması için çekilen vasat teen slasher “Prey”. Üstelik onda da tek başına imza atmamış senaryoya. “Desire”, “Watch Over Me” ve “Scream” dizilerinin senarist kadrolarında pişen Coggeshall’ın pek de doğru isim olmadığı daha baştan belli. Mevcudu koruyan ama yeni bir şey ekleyemeyen bir senarist olduğu konusunda referansı sağlam… Yönetmen içinse tırnaklarıyla kazıyarak geldi desek yanlış olmaz. Türün emekçisi olarak 1997’de “Sparkle and Charm” ile ev sineması takipçileri mutlu ederek başlayan William Brent Bell, dokuz yıl sonra konusu daha çok bugünlere ait “Stay Alive” ile nispeten düşüş yaşasa da 2012’de “The Devil Inside” ile herkese adını not ettirmişti. Film vasat ile kötü arasındaydı ama internet üzerinden epey hızlı yayılmıştı. Bir yıl sonra “Wer” ile çıkageldiğinde ustalaşmaya doğru gidebildiğini göstermekle kalmayıp hedef büyüttü. Eline gelen fırsatı tepmemesi de 2016 yılına “The Boy”a rastlar. Ülkemizde de vizyona giren tek filmle kalmadı ve dört yıl sonra devamı geldi. Mevcudu korumak demiştik. 2021’de çektiği “Separation” ile Bell’in neye kalkıştığını anlamak zor. Tam da üstüne “Orphan: First Kill”in ona teslim edilmesi önemli fırsat. İki “The Boy” filminin referans olduğu da aşikar. Oyuncu kadrosunda da ilk filme göre düşüş görüyoruz. Evet Isabelle Fuhrman yine kadroda ama ona eşlik eden isimler geçmişini mumla arayan Julia Stiles, Reign’de Nosferatu olarak izlediğimiz Rossif Sutherland, dizilerdeki minik rollerle pişen Matthew Finlan, “Murdoch Mysteries” ile çıkış yapan Samantha Walkes ve yüzünü eskitme kaygısı gütmeyen Hiro Kanagawa. Olağan şüpheli Fuhrman olunca gözlerin onun üzerinde olması nispeten kadroyu koruyan faktör diyebiliriz yine de son tahlilde.

“Orphan: First Kill”in üzerine uzun uzadıya söz etmeye gerek yok aslında. Esther’in geçmişini anlatacağı vaadinde bulunan filmin bunu uygulamak gibi bir niyeti olmadığını daha ilk yarım saat dolmadan anlıyoruz. Bir akıl hastanesinde geçen minik bir açılıştan alabileceğimiz bilgi de kısıtlı zaten. Tehlikeli biri olduğunu öğreniyoruz ki zaten biliyorduk. Cinayetlerine hemen başlayıp planını kuruyor ve kendisine benzeyen kayıp bir kızın yerine geçerek ailenin yanına yerleşiyor. Bu yerleşmenin ardından da ilk filmde ne oluyorsa aynıları tekrarlanıyor. Minik bir fark var bu kez. Senaryonun tek parıltısı da orda çıkıyor ortaya. Tam her şey aynı ilk filmdeki gibi bu ne diyecekken izlemeye devam ettirecek bir twist yapıyor. Klişe de olsa bu kez sırlarla dolu kötü bir aile çıkıyor karşımıza. Esther avcıdan üstünde baskı kurulan bir ava dönüşüyor. Karakterin geçmişine ve nedenlerine dair hikâye beklentisi de suya düşüyor. Girilse çok güzel olacak o derin sulara hiç girilmemiş ve sığ sularda kalıp risk alınmamış.

İlk filmdeki şablonu hemen hemen aynı kullanan filme aslında türün izleyicisinin pek itirazı olmaz. Karakteri sevenler için ikinci raund olarak görülüp izlenebilir ama Fuhrman ısrarını anlamak zor. 1997 doğumlu oyuncu Esther rolüne bize inandırdığında 10 yaşındaydı ve tüm şöhretini de hakkıyla edindi. Ama aradan geçen yıllarda bir genç kadın olduğu, yüzünün de artık role pek uymadığı bu kadar barizken neden ısrar edildiğini izah etmek zor. Kaldı ki üstüne pek çok film ve dizide izledik. Boyunu posunu da biliyoruz. Sette bir platform kurulduğu ve sinema hileleriyle donatılarak rolü canlandırdığı haberleri şöyle dursun, hiç bilgisi olmayanın bile inanmakta zorlandığı bir performans çıkmış ortaya mecburen. İzlemeyen için spoiler vermeyelim ama Esther’in özel durumuna uyabilecek yüze sahip bir kız bulunamaz mıydı? Zaten vaat ettiklerini vermeyen filmin bir de üstüne bu inandırıcılık sorununu yaşatması bazı anlarda kahkaha atma sebebi oluyor. Hikâye ile bağı kopan izleyici de öylesine seyretmeye başlıyor. O anlardan sonra korku/gerilim anlarını görülmemiş bir ustalıkla kursanız ne olur? Kaldı ki öyle bir durum da yok. İlk filmin yanına bile yaklaşamayan bir vasatlıkla seyrediyor.

Vaat ettiği geçmişi işlemeyen, ilk filmin şablonunu minik bir eklemeyle aynen kullanan film akılda kalabilecek hiçbir an barındırmayarak izle unut örneklerinden biri oluyor 99 dakikanın sonunda. Fuhrman’ın tüm çabasının yarattığı komedi de hesap dışı faturaya eklenmiş hizmet bedeli gibi. Gülmek için de izlenebilir ama ürperti için başka filmlere yönelmek daha mantıklı olur.

Love in the Villa : Aşk Bir Yolunu Bulur

Salı, Eylül 20, 2022

Hayalini kurduğunuz tatile tam çıkacakken partneriniz vazgeçerse ve o nefis yere ayak basar basmaz aksilikler yakanızı bırakmazsa ne olur? Defalarca kurulan bu şablon bir kez daha gündemde. 1 Eylül itibariyle Netflix kataloğunda yerini alan Amerikan işi “Love in the Villa”, aksilikleri kadere yorarak yeni şeyler doğuran romantik komedilerden.

Filmin senaryosunu da kotaran yönetmen Mark Steven Johnson, bir kez daha İtalya’yı mesken edinmiş. 1993 yapımı “Grumpy Old Men” ile adını ilk kez künyeye yazdıran Johnson, devam filminin de aynı başarıyı yakalamasıyla iyi bir başlangıç yapmıştı. 1998’de roman uyarlaması “Simon Birch”de senaristlikle kalmayıp yönetmenliğe de geçiş yapmıştı. Döneminin klasiği olan filmin ardındansa işlerin pekiyi gittiği söylenemez. Beş yıl sonra gelen ikinci film “Daredevil” olunca şaşırtan yönetmenin bir sonraki adımı da “Ghost Rider” olmuştu. İki vasat filmin ardından 2010’da “When in Rome” ile yeninden komediye dönerek toparladıysa da 2013’de “Killing Season” ile yine vasatlarda seyretti. Bir iyi bir kötü adımlamasının filmografisini özetlediğini de 2019’da “Finding Steve McQueen” ile gösterdi. 2020 itibariyle Netflix için filmler üretmeye başlayan Johnson, “Love Guaranteed” ile bildiği sularda yüzmeye başladı. İki yıl sonra yine bir romantik komediyle karşımıza gelme kararı bu yüzden çok doğru. Aksiyon soslu gişe filmlerinin altından kalkamayan yönetmen, romantik komediler söz konusu olduğunda izleyiciye istediklerini vererek tatmin eden isimlerden. “Love in the Villa” da böyle bir film. Tanıdık simalarla hoş bir eşleşme yaratarak romantizmi harlamayı başarıyor. “The Vampire Diaries”in Bonnie’si olarak tanıdığımız Kat Graham ile “Black Sails”in Billy’si Tom Hopper başrolleri paylaşırken onlara Raymond Ablack, Laura Hopper, Sean Amsing ve Emilio Solfrizzi eşlik ediyor.

Bir “Romeo & Juliet” okumasıyla açılıyor film. İlkokul öğretmeni Julie ile tanışıyoruz. Shakespeare hayranı romantik kadın uzun zamandır hayalini kurduğu Verona tatili için heyecanlı. Sevgilisiyle birlikte çıkacakları tatilde her adımı planlamış. Okuduğu her satırın izlerini bulmayı umuyor aşıklar şehrinde. O balkonu görmek, çeşmeye para atıp dilekte bulunmak… Tam da bu sırada sevgilisi aynı heyecanı paylaşmak şöyle dursun bir de üstüne ayrılma kararını söylüyor. Bu durumda tatilden vazgeçmeyi düşünen Julie, arkadaşının tavsiyesi ve biraz daha sakin düşünmesinin de etkisiyle rezervasyonu onaylayıp soluğu Verona’da alıyor. Hayal kırıklığı da peşi sıra başlıyor. Bavulunun kaybolması, çatlak bir taksiciye denk geliş derken La Villa Romantica’da dairesine adım atar atmaz karşısında gördüğü boxerlı adam da üstüne tuz biber oluyor. Yaşanan bir aksilik ile iki kişiye birden kiralanmış daire. Böylece Charlie ile tanışıyoruz. Gerçekçi bir İngiliz, bir şarap tadımcısı… Daireyi paylaşma mücadelesi ile başlayan atışmaları izliyoruz.

“Villada Aşk”, İtalya fonunu ustalıkla kullanarak romantik bünyelere hoş manzaralar gösteren, şehrin mozaiğini adeta seyircisine gezdirir gibi işliyor. Uzun görünen süresine rağmen üç parçaya ayırdığı işleyişinde dizginleri hiç elden bırakmıyor. Elbette bolca klişe var. Elbette kolay ve tahmin edilebilir bir işleyiş var ama tüm bunlar filmden keyif almaya engel değil. Ne olursa olsun saat gibi işleyen senaryosuyla önce karakterlerini tanıtıp sevdiriyor, çatışmayı yaratıp eğlendiriyor ve finalde isteneni veriyor. Bir romantik komediden ne bekleniyorsa hepsi var. Üstelik yardımcı karakterler de epey eğlenceli. 

Aşka dair pek çok şey söyleyen film bununla da sınırlı kalmıyor. “Eski sevgiliye dönmek duş alıp kirli iç çamaşırı giymeye benzer.” diyor örneğin. Kim itiraz edebilir? Her karmaşa ve çatışmada ise kaderci yaklaşımda bulunarak sık sık yineliyor: Aşk Bir Yolunu Bulur. “Love in the Villa”, iflah olmaz romantiklerin tebessümler eşliğinde keyifle izleyeceği vasatı aşan bir seyirlik.

Indian Predator : Sisteme Hediyeler

Pazartesi, Eylül 19, 2022

Netflix’in ekranlarda güçlenmesiyle suç belgeselleri Amerikan belgesel kanallarının tekelinden çıkıp daha evrensel hale geldi. Bunun yansıması olarak artık her ülkenin iz bırakan suç olaylarını izler olduk. Sadece suçu değil, toplumsal koşulları da görmemizi sağlayan belgeseller, güvenlik güçleri başta olmak üzere otoriteyi ve çeşitli odakları karşılaştırmalarımızı da sağlıklı kılıyor. Her yiğidin yoğurt yiyişini daha net görebiliyoruz artık. Çoğunlukla kafamızdaki önyargılar ve tahminler de kırılıyor. 20 Temmuz itibariyle Netflix’te yerini alan “Indian Predator: The Butcher of Delhi” de böyle. Hindistan yapımı üç bölümlük belgesel, seyircisini “Delhi Kasabı” ile tanıştırıyor.

2006 yılında başlıyor olaylar. Delhi’deki bir hapishanenin önüne, üstelik güpegündüz bir ceset bırakılıyor. Görevliler olmasına rağmen kimse fark etmiyor. Katil telefon açıp uyarıyor: Bir ceset bıraktım. Sepet içine konup sıkı sıkıya bağlanmış cesetin kafası yok ama eşlik eden bir mektup var. Notta yazılanlarla da anlıyoruz ki katil polislere ve sisteme kin güdüyor ve alay ediyor. İlk şokun ardından bırakılan ceset sayısı üçe çıkıyor ve olaylar gelişiyor. Belgeselin iki bölümünde bu olayları, son bölümünde de katilin kimliği ve kurbanlarına dair polisin bile bilmediğinin altı çizilen tanıklıklar ve kanıtları izliyoruz.

Ayesha Sood’un yönettiği belgesel, meramını üç bölümde gayet derli toplu anlatıyor. Dönemin Hindistan’ı ve gettolarını da anlatarak genel bir çıkarım yapılabilmesini sağlıyor. Uzatmadan, dolaylı yollara girmeden anlatırken konuşmacılar da olayın farklı yönlerini ekleyerek derinleştiriyorlar. Katilin kimliği ve psikolojisini anlamamızın yanı sıra belgeselin en önemli özelliği sistemin aslında ne kadar çarpık olduğunu gözler önüne sermesi. Kalabalık nüfusuyla bildiğimiz Hindistan’da insan hayatı çok ucuz. Zaten bunu biliyorduk ama sayısal olarak önemli rakamlar dökülüyor ortaya. Anlıyoruz ki cinayet sayısı çok, güvenlik güçleri de hem nitelik hem de nicelik çok yetersiz. Kimliği belirlenemeyen cesetler, çözülemeyen dosyalar arasında bir katili yakalamak neredeyse imkânsız. İşin kurbanlar yönüne geçildiğinde sorunlar bitmiyor. Rüşvet alan polisler, kalacak bir evi olmayan göçmenler, saatlerce çalışıp ancak karını doyurabilenler… Neresinden bakarsak bakalım insanın hiçbir değerinin olmadığı bir ülke tablosu çiziyor “Indian Predator: The Butcher of Delhi”. Katilin yakalanmasının da hiçbir şeyi değiştirmediği gösteriyor. 

Her Amerikan suç belgeseli mutlaka bir noktada affetmekten, affedilme isteğinden, pişmanlıktan bahsederek insanlığı kurtarmaya soyunup pembe bir mesajla noktalar hikâyesini. Burda öyle bir durum yok. Bir pişmanlık ya da af isteğinden bahsedilmiyor. Elbette ne kadarının gerçek olduğunu, ne kadarının anlatıldığını bilmediğimiz bir katili görüyoruz ama ülkenin yarattığı sistemin daha fazlasına zemin hazırladığını görebiliyoruz. Sisteme kin güden katilin polise hediyeler bırakarak yarattığı tahribatın etkileri halen sürüyor mu onu da bilmiyoruz ama tehlikenin değişmediğini anlıyoruz.

Suç belgesellerini sevenler için oldukça doyurucu bir belgesel “Hindistan'ın Azılı Katilleri: Delhi Kasabı”. Tek sorunu Hintlilerin o anlaşılmaz İngilizce aksanları. Baştan sona ilginç olaylar silsilesinde şaşırılacak gerçekler ve bir toplumun arka bahçesinde yetişen ayrıkotları ve çöpler var. Böyle devam ederse sisteme verilecek hediyelerin devam edeceği de aşikar…

Bisang seoneon : Onurlu Seçimler

Pazartesi, Eylül 19, 2022

Pandemi ilan edilmesiyle dünyanın içinde bulunduğu ruh halinin yankıları sosyal medyanın da etkisiyle aynı hızla yayılmıştı. Birbirinden kopan insanlık evlere kapanma çaresizliğinden birbirinin yüzüne bakmaya başlamış ve insani değerler çıkmıştı ön plana. Sadece bununla sınırlı kalmamıştı elbette. Amerika’dan gelen haberler tam tersini de duyurmuştu. Gördüğü Uzakdoğuluya hakaret eden, yüzüne tüküren Amerikan vatandaşları da vardı. Pandemi bu noktada en eski ikilemi gündeme getirmişti. Kimi feda etmeli ya da etmeli mi? İlginçtir, bir Güney Kore filmi “Bisang seoneon” bu ikilemlerin ortasında vizyona girdi.

2021 yapımı film yaşananları öngörmesiyle de ilginç bulunanlardan. Daha ortada Kovid-19 salgını yokken yaratılmış ve salgının büyümesiyle çekimleri ertelenmiş. Filmin yaratıcısı Güney Kore sinemasının son on yılına ödül avcısı olarak damga vurmuş isimlerden Han Jae-rim. 2005 yılında ilk filmi, romantik komedi “Yeonae-ui mokjeok” ile parlak bir başlangıç yapan yönetmen, iki yıl sonra suç/komedi/dram kırması “Uahan segye” ile başarısına devam etmişti. Altı yıllık aranın ardından tarihi draması “Gwansang” ile ülke sinemasının en sevilen isimlerinden biri olmakla kalmayıp kıtanın da ödül avcısına dönüşmüştü. Suç/aksiyon/dram kırması “Deoking” ile 2017’de benzer başarıyı tekrarladı. Ülkesine hakim, insan doğasını iyi analiz eden ve bunu filmlerinde işleyen bir yönetmen olarak geriye kalan uluslararası alanda adını duyurmaktı. Onu da “Bisang seoneon” ya da diğer adıyla “Emergency Declaration” ile yapmış oldu. Prömiyerini Cannes film festivalinde yapan film böylece Asya kıtasının dışındaki sinema salonlarında da kendine yer buldu. Oyuncu kadrosunda da tanıdık simalar yer alıyor. “Parasite”den Song Kang-ho ve “Squid Game”den Lee Byung-hun’un varlıkları her Uzakdoğu filmde yaşanan oyuncularla seyirci arasındaki mesafeyi kısaltıyor. Jeon Do-yeon, Nam-gil Kim ve Si-wan Yim onlara eşlik eden isimlerden başı çekenler. 

Film, bir uçakta tespit edilen terör tehdidi sonrası yaşananları konu ediniyor. Resmi özeti aktaralım; Deneyimli komiser In-ho, kimliği belirsiz bir adamın bir uçağa terör saldırısı düzenleyeceği yönünde tehditte bulunduğunu öğrenir. Olayı araştırırken şüphelinin KI501 sefer sayılı uçakta olduğunu keşfeder. Uçak Incheon Havaalanı’ndan Hawaii’ye doğru yola çıkar ama uçuşun başlarında bir adam gizemli bir hastalıktan ölür. Korku ve kaos hızlıca yayılır ama sadece uçağın içinde değil, yerde de. Uçağın iniş isteği tüm havaalanları tarafından reddedilir. Haberi alan Ulaştırma Bakanı Sook-hee, uçağı güvenli bir şekilde indirmek için Terörle Mücadele ekipleri ile acil durum toplantısı ayarlar.

Vizyondaki adıyla “Acil İniş”, olabildiğince basit bir çıkış noktasından ilerliyor. İşleyişindeki tüm seçimleri dolandırmadan hiç gizem yaratmadan yapmış. Virüsü yaymak isteyeni görüyoruz, neler olacağını da biliyoruz. Düşünmemiz bile gerekmiyor. İşin virüs kısmında hemen her şey net. Bir uçak dolusu insanın gökyüzünde adım adım ölüme gidişi. Gökte olanlar tahmin edilebilir şeyler. Sonuçta filmin de vurguladığı gibi insanoğlu bu gibi durumlarda aciz ve korkak. Yerde olanlarsa özellikle pandemi sırasında oluşan hepimiz birbirimize yardım ederiz mottosunun aksini göstermekten kaçınmıyor. Hatta bunu işlemekte ustaca davranıyor. Üstünkörü de geçmiyor. Son derece eleştirel şekilde işlerken uçağa iniş izni verilmemesini, neredeyse son dakika haberciliği kıvamında işleyerek sebepleri ve ülkeleri adeta ifşa ediyor. Yerdeki bunca krizi gören gökteki insanları da ustaca işliyor Han Jae-rim. Neler olacağını biliyoruz ama kabullenebilecek kadar güçlü müyüz? İşin eninde sonunda fedakarlık ve onurlu seçimlere çıkması da sürpriz değil elbette. 

141 dakikalık süresine rağmen temposu ve gerilimi hiç düşmeyen, merak duygusunu diri tutmayı başaran “Acil İniş” insanların pandemi boyunca gösterdiği reaksiyonları bir uçak yolculuğuna ustalıkla yedirmiş. İnsanlıktan yine de umudu kesmemek gerektiğini hatırlatıyor. Vicdanlı insanlar, onurlu seçimler yapanlar hep var ve olacak diyor.
 

Tú no eres especial : Genlerden Gelen İhtimal

Salı, Eylül 13, 2022

Bugünün genç nesli ilk okumalarını Harry Potter, Twilight ve Narnia gibi eserlerle yaptıkça gençlik dizi ve filmleri de doğal olarak fantastiğe gömülmüş oldu. Her türe etki ederken işlenmedik konu da bırakmıyorlar gibi dursa da işlemeye devam ediliyor. Bir parça aşk, şaşkınlıklar ve büyüme hikâyelerinin yerlerini özel güçlere ya da yeteneklere sahip kişilerin öyküleri alıyor. Seyircisi bu kadar hazır olunca inandırıcılık sorunu taşımayan yapımlara bir yenisi de bu ay İspanya’dan eklendi.

2 Eylül’de başlayan altı bölümlük İspanyol dizisi “Tú no eres especial” ya da diğer adıyla “You’re Nothing Special”ın yaratıcısı ülkesinin üretken isimlerinden Estíbaliz Burgaleta. “Skam España” ve “Las chicas del cable” ile tanınan Burgaleta, senaryoyu da bu iki yapımda birlikte çalıştığı Alberto Grondona ve Sergio Granda ile birlikte kotarmış. Yönetmen koltuğunda da iki tanıdık isim oturmuş. Laura M. Campos ve Inma Torrente son olarak “Valeria”da koltuğu paylaşmıştı. Oyuncu kadrosu da Netflix’te İspanyol dizilerini izleyenlerin tanıdığı genç simalardan oluşuyor. Baş karakteri Dèlia Brufau canlandırırken Óskar de la Fuente, Ainara Pérez, Jaime Wang, Elia Galera, Jordi Aguilar, Miriam Cabeza ve Gabriel Guevara da ona eşlik eden isimler.

Hayli basit bir konuya sahip “Tú no eres especial”, Barcelona’dan sıkıcı bir kasabaya dönmek zorunda kalan bir genç kızın yaşadığı değişimi işliyor. Minik bir eklemeyle, iç sesle. Amaia, tüm arkadaşlarından ve Barcelona’dan ayrılarak hiçbir şeyin tam ortasında yer alan, annesinin doğup büyüdüğü Salabarria’ya taşınmak zorunda kalır. Kız kardeşi ve annesiyle yeniden başladıkları hayat ona minik bir sürpriz bahşeder. Hiç tanışmadığı büyükannesi kasabanın meşhur cadısıdır. Tavan arasında bulduğu eşyaları kurcalayınca bulduğu defterlerde yer alan büyüleri uygulamak üzere kolları sıvar. Annesine geçmeyen güçler belki ona geçmiş olabilir. 

Amaia’nın sıklıkla iç sesiyle anlatıcısı da olduğu dizi, minicik bir açılış sahnesiyle ne olacağını merak ettirmeye çalıştıktan sonra hiç vakit kaybetmeden kasabalılarla tanıştırıyor bizi. Arkadaşlarının da kendi gibi ilginç olması sürpriz olmuyor. Bir eşcinsel, bir iri kız ve bir uzakdoğulu. Aralarındaki tanışma, kaynaşmanın Amia’nın cadı olma ihtimali, parayla büyü yapma girişimleri, aşk ihtimali derken hızlıca finaline yürüyor. Eğlenceyi ön plana çıkaran, cadılık konusunun üstüne pek düşmeden yandan dolaşıyor. Her karakterine vakit ayırıyor, bazılarının geçmişine dahi gidiyor. Sorular yaratıp onları çözüyor. Hem karakterlerin yaratımında hem de olay örgüsünde en basit şeyleri seçiyor. Hiç kafa karıştırmaya, oyunlar yapmaya çalışmıyor. Ne bekleniyorsa o oluyor. Hedefi neyse teklemeden ona yürüyor. Altı bölümde çok şey anlatmaya çalışıyor ve bunu da başarıyor. Finalini de devam etmese de olur şekilde yapıyor. Elbette işlenecek konu var ama her karakteri için mutlu anlar yaratarak kapatıyor hesapları. 

Tipik sersem kızın ihtimaller ve soru işaretleri arasında minik bir kasabada şekillenen hayatını işleyen “Tú no eres especial” izleyicisini yormadan akıp giden çıtır çerez bir seyirlik. Üzerine kafa yormayacak hafif bir seyirlik arayanlar için biçilmiş kaftan.

Beast : Hangimiz Canavar?

Salı, Eylül 13, 2022

Teknolojinin yükselişi ve görsel efektlerin hükümranlığı film yapımcılarının elini rahatlatmaya devam ediyor. Giderek gerçeğe yaklaşmanın en önemli getirisi nicedir akıllarda olan doğa çarpışmaları oluyor. Yirmi sene öncenin pratiğe dökülmesi zor fikirlerini bugün detaylandırarak bile vermek mümkün. Bu asgari mümkünden bolca aksiyon çıkarmanın peşindeki sektör de bu fırsatı kullanarak gişede altın yumurtlamayı hedefliyor. Doğa ile uğraşmayı seven Baltasar Kormákur da bu fırsatı kullanmış ve “Beast” ile karşımıza gelmiş. Fragmanıyla merak duygusunu kökleyen film 2 Eylül itibariyle sinema salonlarında izleyici bekliyor.

Beast, künyeden okunarak karşımıza ne çıkacağını bildiğimiz filmlerden. Jaime Primak Sullivan’a ait hikâyeyi Ryan Engle senaryolaştırmış. 2018 yapımı “Breaking In”de de aynısını yapmışlardı. Bildik konuyu işlerken klişeler üzerinden ilerleyen ve aklında ne varsa sıralarken söylem çorbasına dönüşen bir film çıkmıştı ortaya. Nerde duracağı ve ne söyleyeceği kafası karışık bir filmdi. İkilinin ikinci ortaklıklarında da bu durum değişmemiş. “Beast” de aynı şekilde kafası karışık bir film. 2012’de “Contraband” ile Hollywood’a yatay geçiş yapan Baltasar Kormákur da bir sorumluluk almıyor bu konuda. “Everest” ve “The Adrift”ten sonra yine bir doğada geçen zorlu mücadele konusu bulup motor demiş gibi. Derinlikle işi olmadan konuyu işletip merak duygusunu diri tutmaya çalışıyor. Konu dediysek de ortada öyle aman aman bir konu yok zaten. Her zamanki formül işletiliyor.

Filmin kozu olarak görülen Idris Elba’ya Sharlto Copley, Leah Jeffries ve Iyana Halley eşlik ediyor. Yeni dul kalmış bir baba iki kızını da almış ve karısıyla da tanıştıkları yere ait oldukları topraklara tatile gelmiş. Yaraları sarmak ve aradaki bağı kuvvetlendirmek için çıkılmış yolculuk ilk gün çıkılan safari ile bambaşka bir mücadeleye evriliyor. Güney Afrika’daki büyük kedilerin avcılar tarafından katledildiğini, karaborsada değerli hale geldiğini öğrendikten sonra bir aslanın bölgesinde kalmalarıyla verdikleri yaşam mücadelesini izliyoruz.

“Beast” tamamen efekt destekli olduğu için aslanları birer kukla gibi oynatıyor daha çok. Aksiyonun hizmetine sunulan ormanlar kralı tüm haşmetiyle kükrerken yer yer mantık hatalarına yol açıyor. Bu hatalara takılmamak gerektiğini de vurgulamaya çalışıyor. Kaçak avcıların ne yaptığının farkında olan akıllı bir aslan bu. İntikam almak için saldırıyor. Öldürüp bırakıyor. Bir süre görmediğimiz ve acaba başka bir şey mi diye düşünmemizi sağlayan bir ortam yaratılmış. Koca bir köyü katletmiş. Sonrasında da hiç yara almadan önüne kim gelirse öldürüp duruyor. Filmin aksiyonunda temposunda bir sorun yok. Gayet düzgün işliyor. Hataları görmezden gelirseniz heyecanla finale yürürsünüz. 

Temelde “hangimiz canavar?” diye sormak isteyen filmin sorunu tam da bunu nasıl işleyeceğini bilememesinde. Sesi gür çıkmıyor bir türlü. Aslanın sürüsünü katleden kaçak avcılardan intikam almak isteyecek kadar akıllı olduğunu kabullensek bile hiçbir kurşunun isabet etmemesini anlamak ya da kabullenmek kolay değil. İlerleyen anlarda daha da fazlası var ama spoiler vermeyelim. Araya kaynayan aileye de bölgesini korumak için saldırıyormuş. Kızların cahil cesaretlerine tanınan primler de ilginç. Hadi ona da tamam. Peki söylem. Kaçak avcıların sadece kurban olarak yer almaları susmak anlamına geliyor. Finalde aslana diz çöktürenin kim olduğu da bir başka susma yöntemi. Elbette gişe için üretilmiş bir aksiyon filmi bir şeyler söylemek zorunda değil ama başladıysa susmamalı. Üstünkörü de olsa irdelemeli konuyu. Bu şekilde ailesinin intikamını alan bir kanunsuzdan hiçbir farkı olmuyor.

Final sahnesinde inandırıcılığını kaybeden “Beast” efektler için biraz daha beklenmesi gerektiğini gösterirken aslanın tarafını tutanlar için hayal kırıklığı yaratıyor. İnsanın kahramanlığı ve fedakarlığını yüceltme tercihini de anlamak mümkün değil. Ava çıkarsak yaraları sararız ve terapi gibi olur demek ki senaristlere göre. İkinci yarıdan itibaren temposu düşen “Beast” heyecanı ve eğlenceyi tam tutturamayan bir seyirlik olarak vasatı aşamayan bir deneme.

Âşıklar Bayramı : Suskun Adamların Yolculuğu

Salı, Eylül 13, 2022

Kemal Varol’un Ocak 2019’da yayımlanan romanı “Âşıklar Bayramı” bir baba-oğul hesaplaşmasını yolculuk hikayesi içinde işliyor ve türkülerle âşık geleneğiyle de süslüyordu. Yarattığı atmosfer ve söylenmemiş sözlerin verdiği ağırlıktan, o gergin mesafeden besleniyordu. Kısa sürede okurun gözdesi olan roman, okurların gözlerinde bir damla yaş da yaratıyordu. Varol’un hem konu hem de karakter misafirliğiyle etkisini arttıran romanın filme uyarlanacağı haberi bir heyecan yaratmıştı. Yönetmen koltuğunda Özcan Alper’in oturacak olması da o heyecanı ikiye katladı. Ne de olsa nefis bir ilk filmle başlayan Alper, devamını bir türlü getirememişti ama yine yapar ümidi hep canlı kalabilmişti. Teoride her şey olumluydu. Çok iyi bir roman, iyi bir yönetmen ve yazarla ortak üretim… Pratikte ne olacağını görmek içinse Netflix kataloğuna ekleneceği tarih olan 2 Eylül’ü bekledik. 

Öncelikle belirteyim, şiir kitaplarından bu yana bir Kemal Varol okuruyum. Tanışırız da. Kitap fuarlarında denk geldik, imza gününü yaptık vs. Şiirlerini ayrı, romanlarını ayrı severim. Beğenmediğim ya da sevmediğim bir romanı da olmadı bugüne kadar. “Âşıklar Bayramı” romanını da çıkar çıkmaz okuyup sevmiştim. Hatta o yılın en iyileri arasında da göstermiştim benden liste istendiğinde. Gerek karakterleri gerekse olay örgüsü ile çok sağlam dikilmiş bir hırkaydı. Filme dönüşmesi de mantıklıydı ama yönetmen doğru seçilmiş gibi görünmüyordu. Zira romana zaten hazırlanmıştık. Yazarın okurları hazırdı. Filmdeyse böyle bir hazırlık yoktu ve malumunuz okuma delisi bir ülke olmadığımız için romandan bihaber olanlarda izleyecekti. 227 sayfalık romanı 102 dakikaya sığdırmak nasıl mümkün olacaktı. Diyalogtan, sözcüklerden çok yarattığı atmosferle etki yaratan romanı peliküle yansıtmak zordu.

“Sonbahar” ile 2000’li yılların önemli filmlerinden birine imza atarak başlayan Özcan Alper, “Gelecek Uzun Sürer” ve “Rüzgarın Hatıraları” ile yarattığı hayal kırıklıkları bize hep aynı cümleyi kudurttu: “Sonbahar, bir tesadüf.” Tam da bize bu cümleyi unutturabilecek bir fırsat yakalamıştı. İyi bir roman vardı elinde ve yazar ile birlikte üretecekti. Yazarın tanıdığı coğrafyada geçecek bir yol hikâyesiydi. Daha ne olsundu yani… Kıvanç Tatlıtuğ ve Settar Tanriögen de iyi seçimlerdi.

Evet bir baba oğul hesaplaşması bu film. Bir babanın yıllar sonra oğlunun kapısında belirmesiyle başlıyor. Ölmek üzere olan bir hasta olduğunu anlayan oğul da onu istediği yere götürmek üzere yola koyuluyorlar. Bu sırada da eski defterler ve yaralar açılıyor. Ağır ağır işleyen ve gittikçe açılan konunun demini yolda alma formülüyle çıkılmış yola. Firar Güney Kayran’ın görüntü yönetmeliğiyle bir mesafe de alınıyor. Lakin iş izleyiciye anlatılmak istenenlere geldiğinde bir tıkanıklık başlıyor. Karakterlerin çok askıda kalması, bir türlü ete kemiğe bürünememeleri aralarında olması gereken baba-oğul bağını bir türlü yaratamıyor. Oluşması gereken o sessizlikle dolu gerilim, oğuldaki vicdan muhasebesiyle karışık ikilemler de yansımıyor bir türlü. Bunda Tatlıtuğ’un tutukluğunun da payı var. Sürekli gözlüğüyle oynamanın ötesinde bir şeyler gerektiğini fark etmemiş. Aksesuara dayalı oyunculuğun sırıttığını söyleyen de olmamış belli ki sette. Tanrıöğen üstüne düşeni yapıyor ama tamamlayıcısı olmayınca filmin de vurguladığı gibi yarım kalıyor. İkilinin yaratamadığı duygu ile ilerleyen film, ilerledikçe açılması gerekirken tam aksine kapanıyor. Bir baba oğul hikâyesi yerine iki ıssız adamın yolculuğuna dönüşüyor. Heves Ali’yi yazarın okurları iyi tanıyor ama filmi izleyen için kim olduğu meçhul. Her gittiği yerde birine gönlü düşmüş türkü yakmış bir adam. Yusuf da babasız büyümüş bir avukat sadece. Bir kadının telefonlarını açmıyor. O da suskun. Karakterleri tanıtmaya vakit ayıramayınca, senaryo ağırlığı nereye vereceğini şaşırınca iki yalnız adamın yolculuğuna dönüşen bir film çıkıyor ortaya. Kadınlar da süs malzemesi olarak kalıyor. İşin Alevilik kısmının da yalan yanlış uygulanmasıyla ilgili pek çok yazı da mevcut. Romanda çok etkili olan final de böylece güme gidiyor. Romanın meselesi de, verdiği mesaj da, o çok paylaşılan cümleleri de anlamsız hale geliyor.

Müzik kullanımı, puslu havası ve yolculuğuyla yönetmenin sinemasına uzak düşmeyen film, kötü bir auteur işi olarak kalıyor. Etkisiz finali ve müsamere edasıyla söylenmiş slogan cümleleriyle yaratılmak istenenin uzağına düşüyor. Varol’un anlatmak istedikleriyse romanın sayfalarında saklı...

Fakes : Sahte Kimlik İmparatorluğu

Salı, Eylül 13, 2022

Amerikan gençliği deyince ilk akla gelen şüphesiz o bitmek bilmeyen partileri oluyor. İçkisiz olmaz elbette. Yasal olarak alkol alma yaşının 21 olması da bambaşka bir sektörü doğuruyor. Sahte kimlik olmadan ne barda oturulabilir ne de herhangi bir yerden alkol alınabilir. 2022 yapımı Netflix işi “Fakes” işte bu konu üzerine doğmuş bir macera. Daha önce defalarca işlenmiş konuyu çeşitli numaralarla süsleyerek izleyici bekliyor.

Dizinin yaratıcısı David Turko. Adını daha önce yine netflix işi “Warrior Nun”un künyesine gördüğümüz Turko, ilk önemli işinde. Senaryoyu Tabia Lau ve Sabrina Sherif ile kotarmış. Lau ilk senaryosunda, Sherif’i ise “Another Life” ve “The Hardy Boys” ile pek iyi hatırlamıyoruz. Dinamik bir dizi yaratmak isteyen Turko, yönetmen koltuğunu Jasmin Mozaffari, Joyce Wong ve Mars Horodyski arasında paylaştırmış. Üçü de genç, ödüllü ve ileride adlarını daha sık duyacağımız isimler. Dizinin en önemli artısı olarak öne çıkıyorlar. “Ben's at Home” ile 2014 yılına adını kazıyan Mars Horodyski, sonrasını dizilerle geçirmiş bir isim. Son olarak “Workin' Moms”ın künyesinde görmüştük. Joyce Wong’un filmografisi de ona benzer şekilde ilerlemiş. “Wexford Plaza” ile 2016 yılına adını kazıyan Wong, sonrasını dizilerle geçirmiş ve o da “Workin' Moms”da motor demiş. Mozaffari ise künyenin daha az dizi tecrübesi olan ismi. Kısa metrajların ardından ilk uzun metrajı “Firecrackers” ile 2018’de önemli çıkış yapan Mozaffari ilk önemli sınavında. Turko’nun doğru seçimleri oyuncu kadrosunda da sürmüş. “Riverdale” ile tanıdığımız Emilija Baranac ve “Grand Army” ile çıkış yapan Jennifer Tong iki ana karakteri canlandırırken onlara “The 100” ile tanıdığımız Richard Harmon eşlik ediyor. Mya Lowe, Devon Slack, Cameron Andres, Oliver Rice, Debbie Podowski, Toby Hargrave, Trey Jordan ve Roraigh Falkner de kadroda yer alan diğer isimler.

Dizi bizi çocukluklarından itibaren dost olan bir ayrılmaz ikiliyle tanıştırıyor. Zoe ve Rebecca. Sorunlu ailelere sahip iki lise öğrencisinden Zoe tam bir inekken Rebecca ise okulun popüler öğrencilerinden. İkilimiz bir parti sonrası farazi konuşmaların ardından Zoe’nin öylesine denediği sahte kimliği gayet profesyonelce ve kusursuz yapmasıyla gelişerek ilerliyor. Bir satıcıya ihtiyaç duydukları için denkleme dahil ettikleri Tryst ile iyice dallanıp budaklanıyor. Açılış sahnesiyle de bize ipucu veriyor. Bir polis baskınıyla açılan dizi, karakterlerin dördüncü duvarı yıkarak izleyiciye seslenmeleriyle demini almış oluyor. “Fakes”in tüm gücünü daha ilk bölümden anlıyoruz. Ne anlattığını değil nasıl anlattığını önemsiyor.

On bölümlük dizi konusu ağırlıklı olarak iki anlatıcısının bakış açısıyla işliyor. Bir Zoe anlatıyor bir Rebecca. Aynı olayı farklı şekilde anlatıyorlar. Sahte kimlik yapma fikrinin kimden çıktığı başta olmak üzere önemli adımlarda sorumluluğu birbirlerine atıyorlar. Bir bölümde de Tryst’ın bakış açısından izliyoruz olayları. Sahte kimlik imparatorluğuna giden yolda Zoe ve Rebecca’nın çelişkili ifadeleriyle yaratılan puzzle, ikilinin arasındaki ihaneti ve son sözü söyleme hırsıyla ufak bir gerilim bir parça da merak duygusu yaratıyor. Özellikle beşinci bölümden sonra iyice hızlanarak finaline ilerliyor. Hem tempo kazanıyor hem eğlendiriyor hem e merak duygusunu iyi yönetiyor. Aslında neler olacağını tahmin etmek mümkün. Basit bir senaryo var ortada. Ama dedik ya ne anlattığınızdan çok nasıl anlattığınız önemlidir. Gereken her anda doğru adımları uygulayan dizinin oluşturduğu matematik neredeyse kusursuz işliyor. Her ne kadar bildik ve tahmin edilebilir olsa da saat gibi işliyor. İlginç karakterlerle de çeşitlenmeyi başarmış. Sezon finali de hayli tatmin edici ve ikinci sezonu istemenizi sağlıyor. Özellikle Tryst’ın yarım kalan hikâyesini, geçmişini öğrenmeyi bekletiyor.

2 Eylül’de Netflix izleyicisine sunulan dizi, basit bir genç yetişkin işi gibi görünürken hesapladığı her şeyi çok iyi uygulayarak şaşırtarak beklentileri aşan, iyi vakit geçirten bir eğlencelik. İkinci sezonu gelir mi bilinmez ama tek sezonla da izleyicisini tavlayabilir. 

Détox : Kapat Ekranı Gir Çembere

Perşembe, Eylül 08, 2022

İnternetin icadı insanlığa en büyük yardımcı olarak adlandırıldığında, aranan her şeyin bulunacağı tarihin ve bilginin kaydının tutulacağı söyleniyordu. İnsanları geliştirecekti. Lakin hiç de öyle olmadı. Arkadaşlık uygulamalarıyla başlayan etkileşim o kadar hızlı şekilde dünyayı sarıp sarmaladı ki dünya küçüldü. Facebook’un kullanılmaya başlanmasını Twitter ve instagram takip etmeye başlayınca ilişkiler ağı artık ekranın ucuna evrildi. Böylece bambaşka şeyler konuşur olduk. Yeni kavramlar literatüre girdi. Yeni alışkanlıklar, yeni bir dil ve yarattığı sorunlar. Dünyanın bir kısmı akıllı telefonlardan eskiye dönmeye çalışırken geri kalan kısmıysa ekranlardan gözünü alamayan internet bağımlısı haline gelmiş durumda. Bu bağımlılığın getirisi olarak da önümüze sık sık yinelenen bir kavram çıkıyor: Dijital Detox. Bir aylığına bütün elektronik cihazları kullanarak dijital çağ yerine analog dönemin nimetleriyle kendini sınırlayanlar unuttukları deneyimleri hatırlıyor. Netflix’in Eylül yenisi “Detox” işte bu konuyu ele alıyor. 

1 Eylül itibariyle ekranlarda yerini alan altı bölümlük Fransız işinin yaratıcısı Marie Jardillier. Aynı zamanda yönetmen koltuğunda da oturan Jardillier, işin daha çok prodüksiyon tarafında yer almış bir isim. 2012 yapımı “Populaire”in prodüksiyon asistanlığından 2017’de “Gangsterdam”ın prodüktörlüğüne doğru evrilmiş kariyerinde iki kısa film dışında yazıp yönettiği bir şey yok. Dolayısıyla ilk büyük adımında. Küçük ölçekli bir komedi tasarlamış ve oyuncu kadrosunu da öyle kurmuş. Ülkesi dışında pek bilinmeyen oyuncularla donanmış. Manon Azem ve Tiphaine Daviot dizinin ana ikilisi olurken onlara Charlotte de Turckheim, Helena Noguerra, Zinedine Soualem, Oussama Kheddam, Laurent Bateau ve Paul Muguruza eşlik eden isimler. Özellikle Manon Azem için ayrı bir parantez açılsa yeridir. Yüzü ve fiziğiyle uluslararası bir isme dönüştüğünü görebiliriz yakın zamanda.

Gelelim dizinin konusuna. Girizgahta az çok belirtmiştim zaten. Hem kuzen hem de ev arkadaşı olan Léa ve Manon ile tanışıyoruz. Léa bir otel çalışanı. İşinde yıllardır yükselememiş. Hayatı da pek istediği gibi gitmemiş. On yıllık sevgilisinden ayrılmış ama halen peşinde. Tüm şifrelerini bildiği için her yerden takipte. Gerçeklikten kopmuş saplantılı bir kadın. Manon ise rap müziğin çıkış arayan ismi. O da kötü şarkılarla ve kötü performanslarla biliniyor ve en kötüsü de menajerinin dayatmalarından muzdarip. İkilimiz aynı gün dibe vuruyor. Çareyi içkide ve dağıtmakta buldukları gecenin ilerleyen saatlerinde sarhoş kafayla detox kararı alıyorlar. Tüm teknolojik cihazlarını bir kutuya koyup evlerinin altındaki manava emanet ediyorlar. Detox kararlarını tüm tanıdıklarına duyurmalarıyla birlikte macera başlıyor. İkilinin arkadaşları, aileleri de konuya dahil olunca akıp gidiyor. Özellikle Mireille ve Philippe’nin iki bölümde süren rekabeti en akılda kalıcı anlar. 

Detox, çok bilinmedik bir konuyu işlemiyor bildiğiniz üzere. Amacı büyük laflar etmek de değil, mesaj vermek de. Yer yer taşlar atmıyor değil ama akıp giden hafif bir eğlencelik yaratılmak istenmiş. Çok üstüne düşmeden gösterilmek istenenler var elbette ama onların da dozu iyi ayarlanmış. Sıkıcı bir parodiye dönüşmeden işleniyor. Yer yer kahkaha attırdığını da belirtmeden geçmemeli. Özellikle bir haftalık detox kampında birbirinden ilginç karakterler yaratılıp internet bağımlılığı iyi yansıtılmış. Bölümler ilerledikçe kimin ne yapacağını tahmin edebilme hali de diziyi izleyicisi için keyifli hale getiriyor. Çok suyunu çıkarmadan belli bir çizgide ilerliyor. Dizinin en büyük artısı haddini bilmek olurken eksileri de yok değil. Avrupa dizilerini izlemeyenler için biraz zorlayıcı ve çoğunlukla itici olması en büyük eksisi. Lea karakteri de pek sevilesi durmuyor ortalama bir dizi izleyicisi için. İlk bölümden sonra bırakanlar çok olmuştur muhtemelen. Neyse ki Jardillier ağırlığı dağıtmış. Kısa süresine rağmen her karakteri ilginç kılarak eşit davranmaya özen göstermiş. 

“Off the Hook” adıyla da bilinen Detox, ilk sezonunu hedefe ulaşarak bitiren ve olursa diye ikinci sezona da pas atan dizilerden. Cümbüşe kapı açmışlar gibi duruyor ama devam etmese de bir kayıp yaratmaz. Çok düşünmeden izlenecek o hafif çerezlik dizilerden arayanları memnun eden küçük ölçekli bir dizi. Yarımşar saatlik altı bölümle yapılabilecek maratonda yer yer kahkaha atabilir, yer yer kendinizin ya da bir tanıdığınızın yansımasını görebilirsiniz. 


Press Play : Bu Şarkılar da Olmasa

Çarşamba, Eylül 07, 2022

Şarkılar her zaman hayatımızın bir parçasıdır. Sadece müzik tınısı ya da sözleriyle kalmazlar. İçini inşaa ettiğimiz dünyalardır. Anılarımızın kara kutusu olurlar kimi zaman, bizi en iyi anlatan şey olurlar, tanışma anımız, büyüme anımız, mezuniyetimiz, çocukluğumuz kimi zaman. Kaybettiğimiz bir yakınımızı da bir şarkıda saklarız kimi zaman. Bunun içindir ki kaset dönemi geride kalmış da olsa mixtapeler, karışık kasetler özeldir. Sevdiklerimizle tekrar vakit geçirme, anıları tekrar yaşama fırsatı verirler. 12 Ağustos’ta “Sıradaki Şarkı” adıyla gösterime Amerikan işi “Press Play” bu fırsatı kovalama macerasını anlatıyor.

“Press Play” bir ilk film. Kısa filmcilikten gelme iki ismin ortak senaryosuna dayanıyor. James Bachelor ve Greg Björkman senaryoyu kotaran isimler. 2011’den bu yana kurgu, ses, görüntü her görevi üstlenen Bachelor, kısalardan sonra ilk uzun metraj için kalem oynatmış. Björkman da onun gibi en alt kademeden yükseliş arayan isim. “Stuck in Love” ve “The Fault in Our Stars”ın kurgu departmanlarında yer almış. Filmin doğuşu da o sayede olmuş muhtemelen. Zira hikâyenin sahibi o filmlerin yönetmeni Josh Boone. Hikâyeyi senaryolaştırdıktan sonra ilk heyecanlarını yaşarken mütevazı bir kadro kurmuşlar. Clara Rugaard ve Lewis Pullman ikilimizi canlandırırken, Danny Glover, Lyrica Okano, Christina Chang ve Matt Walsh da onlara eşlik edenlerin başını çekiyor.

Standart bir genç yetişkin filmi gibi başlıyor Press Play. Laura ile tanıştığımızda en yakın arkadaşı Chloe’nin çöpçatanlık çabasını görüyoruz. Üvey kardeşi Harrison ile aralarını yapmak istiyor. Plak dükkanında çalışan Harrison’un yanlarına uğradıklarında Japanese Breakfast üzerine giriştikleri muhabbetle yakınlaşıyor ikili. Sevgili olmaları da pek uzun sürmüyor. İki genç insanın gelecek ile ilgili vermesi gereken kilit kararların arifesinde neler yaşadığını izlediğimiz sıradan bir film gibi görünürken Harrison’ın ani ölümüyle her şey değişiyor. Sıradan romanstan bilim kurguya direksiyonu kırma anı da tam burası. Laura’nın Harrison ile birlikte hazırladıkları karışık kaseti dinlediği anda ilişkilerinin ilk anlarına gitmesiyle her şey değişiyor. Zamanda yolculuk yaptığını fark eden Laura’nın sevgilisinin ölümünü engelleme çabasını izliyoruz.

Daha önce defalarca izlediğimiz bir konuyu sunuyor “Press Play”. Hatta bayatlamış bir konuyu işliyor diyelim. Buna rağmen keyifle izlenebilir bir film çıkmış ortaya. Haddini bilerek işliyor konusu. Büyük laflar etmeden, samimiyetini koruyarak, zaman ve mekandan biraz daha sıyrılarak işliyor. Bachelor ve Björkman özellikle “The Butterfly Effect”in çok etkisinde kalmış ya da kendilerine rehber olarak seçmiş. Daha düşük kalibreli, daha dar çerçevede, kapsama alanı o kadar geniş olmayan versiyonu gibi. Buna rağmen filmi izlenir kılacak numaraları var. Bir öykünmeden sıyrılmalarını sağlayan detayları tam da olması gereken yerde, temponun düştüğü anlarda eklemişler. Elbette her adımı tahmin edilebilir bir senaryo var ama her zamanda yolculuk filmi öyle değil midir? Süreyi de çok uzatmadan, sündürmeden işliyor konusunu. Mütevazı kadro demiştik. Filmi zayıflatan tam da bu oluyor. Çiftimize tam olarak ikna olmak pek mümkün değil. Oyunculuklardan önce kimyanın tam olarak tutmaması ilk engel oluyor. Rugaard, Pullman’a göre biraz daha genç duruyor. Sanki arada kuşak farkı varmış gibi görünüyorlar bazen. Chloe’nin aşkına inanabilsek de Harrison’un aşkına inanmakta güçlük çekiyoruz. Daha soğuk duruyor ve bazı sahnelerde başka bir filmden ya da andan geliyormuş gibi duruyor. Bu uyumsuzluk bir süre sonra Chloe’nin gereksiz çaba harcadığını hissettiriyor izleyiciye. Bunda Rugaard’ın fiziğinin de etkisi var. Filmin başlarında çok küçük görünürken sanki ilerleyen anlarda yavaş yavaş büyüyor gibi. Pullman için ise sorun farklı. Sevgiliniz aynı bedene gelecekten geldiğini açıklayıp öldüğünüzü söylüyor. En azından bir şok olun. En azından iki dakika da olsa ölüm korkusu duyun. Neyse ki Glover ve Okano toparlıyor bir nebze olsun. 

Zamanda yolculuk konulu filmlere ilgisi olanları tatmin edecek bir film Press Play. Müzik delisi olanlar, şarkıların içine anıları nakşedenleri de avucunun içine alabilir. Geri kalanlarıysa süresinin kısalığıyla bir şekilde finaline kadar sürükleyebilir. Ne de olsa hepimiz şarkılarla tutunuyoruz hayata. Ne de olsa hepimizin geri döndürmek istediği bir sevdiği var. Ne de olsa geri dönülmek istenen anlardan oluşuyor kimine göre hayat…
 

Not Okay : Acı En Büyük Hazinendir

Pazartesi, Ağustos 15, 2022

Sosyal medya gündelik hayatı etkiledikçe ortaya bambaşka hikâyeler çıkıyor ve kurgu da bundan etkileniyor. Dile kolay, bir on-on beş yıl önce anlatılsa inandırıcı gelmeyecek şeyler bugün sıradan gündelik meseleler haline gelmiş durumda. Özellikle instagramın fenomenler, reklamlar, takipçi sayıları derken sosyal statüyü de etkilemesiyle ortaya çıkan yeni gerçekler en çok da gençleri etkiliyor. Daha fazla takipçi kazanmak, bir karşı cinsi tavlamak gibi amaçlar uğruna yapılanların da haddi hesabı yok. Sosyal medyanın gerçeklik kavramı teyit edilebilir doğrulardan oluşmuyor. 2022 yapımı Amerikan işi “Not Okay” işte bunları akla getiren bir film.

1995 doğumlu Quinn Shephard ikinci uzun metrajı için motor demiş. Senaryoyu da kotaran Shephard, beş yaşından itibaren sektörde. Çocuk oyuncu olarak başlayan Shephard, 2006 yapımı “Unaccompanied Minors / Başıboş Afacanlar” ile bilinen bir isim. Sonrasını da iki diziyle, “Hostages” ve “Almost There” ile getirmiş. 2015 yılındaysa kendi neslinin hikayelerini anlatmaya başlamış. Kısa metrajı “Till Dark” ile ilgi çeken Shephard, iki yıl sonra ilk uzun metrajına imza atmış ve “Blame” ile övgüleri toplamıştı. Bizde çok karşılık bulmayan film, öğretmenleriyle ilişki yaşayan sınıf arkadaşlarını kıskanan öğrencilerin intikam ateşiyle dolu olayları anlatan “Blame”, Tribeca Film Festivalinde adını duyurmuş ve başrol oyuncusuna ödül kazandırmıştı. Sidewalk Film Festivalinde de geleceğin iyi yönetmenlerinden biri olması adına verilen ödülü kazanan Shephard, beş yıl sonra ikinci uzun metrajıyla gelmiş. Zoey Deutch, Mia Isaac, Tia Dionne Hodge, Dylan O'Brien ve Nadia Alexander başrolleri üstlenmiş.

Çok basit bir çıkış noktasına sahip “Not Okay”, Olabildiğince basit ve anlaşılır. Herkesin başına gelebilecek bir gerçekliğe sahip. Arkadaşsız, yapayalnız bir genç kadın olan Danni ile tanıştığımızda bunu net anlıyoruz. Bir dergide fotoğraf editörü olan Danni, dergide beraber çalıştığı Colin’e yanık. Ama çok silik bir karakter… Kimse partisine davet etmiyor kimse selamlaşmıyor bile. O da çareyi yalan söylemekte buluyor. Önce telefonla yapılan bir emrivakiyle izin alıyor sonra da photoshop marifetiyle kendisini Paris’te bir yazarlık atölyesinde gösteriyor. Buraya kadar sorun yok. Herkes yapabilir hatta yapıyordur da. Ama tam onun fotoğraf paylaştığı yerde bir terör saldırısı gerçekleşince her şey sarpa sarıyor. Çalıştığı dergide sadece fotoğraf editörü olan, yazdığı yazılar da beğenilmeyip yayınlanmayan biriyken statü atlama fırsatı gelmiş oluyor eline. Uçaktan inmiş gibi yaparak başladığı terör saldırısından kurtulan kişi olma oyunuyla işler değişiyor.

Quinn Shephard, terör saldırısından kurtulma oyununu oynattığı karakteri işlerken senaryosunu yan karakterler ve onların öyküleriyle derinleştirmeyi seçmiş. Suya sabuna dokunmayan popüler bir sabun köpüğü film beklerken yaptığı hamlelerle şaşırtıyor. Bir okul baskınından kurtulan Rowan karakteri üzerinden eleştirilerini sıralıyor. Bir yandan Danni’nin popülerleştirdiği etiket #NotOkay gibi basit fikirle ilerleyen Shephard, öte yandan Rowan’ı konuşmalar yapan, siyasi kimliği olan, genç neslin sesi olarak bilinen bir karakter haline getirerek dönemin psikolojisini işliyor. Amerikan gençliğinin okul saldırıları karşısında hissettiklerine ve tepkilerine yer verirken sözünü de sakınmıyor. Rowan’ı ete kemiğe büründüren Mia Isaac’in de katkısı büyük. Sonuçta gerçekçi bir karakter çıkmış ortaya. “Acı en büyük hazinendir” söylemini de laf olsun diye kullanmıyor. İki karakter üzerinden işliyor.

Not Okay, basit görünen ama ilerledikçe derinleşerek seyircisini kolay seçimlerle oyalamayan filmlerden. Mış gibi yapmalarla dolu pek çok film izledik hatta klişeleri bile oluştu ama Shephard yaptığı seçimlerle senaryosunu saat gibi işleterek hem ana konusu ahlaki ikilemi işleyip hem de söyleyeceklerini sıralayan, bir derdi olan film çıkarmış ortaya. Kuşağını anlatmakta başarılı olduğunu ispatlıyor desek abartmış olmayız. Disney+’da gösterimde olan filmin izleyicisini pişman etmeyeceği aşikar. Konu ilginizi çekiyorsa izlemeyi ihmal etmeyin.

Black Site : Gerçek Canavarlar Dışarda

Pazartesi, Temmuz 25, 2022

Amerikan sinemasının ülkemizi konu alması, İstanbul ile ilgilenmesi zaman zaman sorunlara neden oluyor. Amerika’nın Türkiye algısı, her ne kadar bir yanıyla Avrupa’da olsa da Arap yarımadasına ait gerici ülke konumunda… Bizi layığıyla göstermekten uzak filmlere bir yenisi daha eklendi. 2022 yapımı aksiyon ile gerilim kırması “Black Site”, açılışını İstanbul’da yapıyor ve olayların başlangıcını da bir terör saldırısı oluşturuyor.

Ev sineması için çekilmiş orta karar bir film görüntüsü veren “Black Site”nin senaryosunu kısa metrajıyla ödül alan Jinder Ho ve “Happy Feet”ten “Hotel Mumbai”ye dek pek çok filmin senarist kadrosunda yer almış tecrübeli isim John Collee kotarmış. Yönetmen koltuğundaysa kısa filmleriyle festivallerde adını duyurarak beklenti yaratan Sophia Banks oturuyor. İlk uzun metrajında nispeten iyi bir kadroyla çalışma fırsatı bulmuş. Michelle Monaghan, Jason Clarke ve Jai Courtney’nin başını çektiği kadro tanıdık simaların da eklenmesiyle tamamlanmış. 15 milyon dolarlık mütevazı bir bütçeyle çekilen film, 3 Mayıs’ta Amerikan izleyicisine sunulduktan sonra, arap ülkelerine pazarlanmış. Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Lübnan, Portekiz ve Tayvan’ın ardından ülkemizde de 22 Temmuz itibariyle gösterime girmiş durumda. Filipinler, Singapur, Polonya, Japonya ve Kanada gibi sinema salonlarını pas geçip online platformlarda gösterime girse çok daha iyi olurdu ama dağıtımcılarımızın bir arpa boyu yol aldığına şahit olamıyoruz maalesef. Filmin hele de bu sıcaklarda sinema salonlarında izlenecek denli bir önemi olmadığını belirtmeden geçmeyelim.

"Bugün İstanbul'daki bir patlama, büyük bir hastaneyi tahrip etti. Ölenler arasında bir cerrah ve kızı da dahil olmak üzere on Amerikalının bulunduğu söyleniyor. Yüzden fazla ölü ve yetmiş dokuz yaralı mevcut ve ölü sayısının artmasından da endişe ediliyor. Bu son yıllarda bir sağlık kuruluşuna yapılan en önemli saldırılardan biri. Patlama esnasında, son derece kalabalık olacağı önceden bilinen bu yerleşkeye yapılan saldırının sorumluluğunu; şu ana kadar, herhangi bir örgüt üstlenmedi... " Bu sözlerle açılışını yapan film, hemen ardından kamerayı yukarı çıkardığında ilk falsoyu veriyor. İstanbul’dan yukarı çıkması gereken kamera arap yarımadasından çıkıyor. Gösterilen tiplerin de bizimle alakası yok. İstanbul’a tam bir arap ülkesi muamelesi gösterilmiş. Peşi sıra CIA Ajanı, Analist Abby ile tanışıyoruz. Anlatılan da onun hikayesi. Patlamada ölen cerrah onun eşi ve kızı. Olayın kayıtlarını sürekli dinleyerek sorumluları yakalamaya odaklanmış yaslı kadın halen kendine gelememiş. On ay sonrasına atlıyoruz.

Aradan geçen zaman ufak ipuçlarını değerlendiren Abby sayesine minik de olsa bir aşama kaydedilmesine sebep olmuş. Tek mekanda geçen film bizi bir tesisle tanıştırıyor. Ürdün çölündeki çok ülkeli gizli bir tesisteyiz. Citadel kod adlı gizli tesiste, “beş gözün ittifakı” olarak bilinen, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ortaklığıyla oluşmuş bir istihbarat paylaşım yeri. Coğrafi konumu nedeniyle tesiste bir de Mossad ajanı bulunuyor. Gizli istihbarat bilgilerinin bulunduğu serverlara ev sahipliği yapan tesis aynı zamanda dünyanın dört bir yanından getirilen şüpheli teröristlerin tutulduğu hücre ve sorgularının yapıldığı yer. 

Dönelim Abby’e… Tesisin yönetici yardımcısı olan Abby, olayın eldeki tek bağlantısı ve bombacı olduğundan şüphelenilen Farhan Barakat’ın soruşturmasını yürütüyor. Onca görüşmeden çıkan tek sonuç bir sonraki saldırının Ankara’da olacağına dair düşük bir tahmin… Farhan tüm suçlamaları reddederken soruşturmanın tıkanmasıyla tam Abby’e genel merkezden yeni görev emri geldiği sıralarda beklenmedik bir şey oluyor. İstanbul, Ankara ve Kazakistan bağlantısının en önemli kilit ismi olarak bilinen ama kimliğine dair hiçbir bilgi bulunmayan adeta hayalet olan Hatchet’ın yakalandığı ve tesise getirileceği haberiyle olaylar başlıyor.

Filmin tüm aksiyon yükünü Hatchet karakteri üstlenmiş. Özel harekat askerleri ve tesisteki sert görevlilere karşı başlattığı mücadele, tesisin altını üstüne getirip tecrit zorunluluğu yaratmasıyla dar alanda kedi fare oyunundan ibaret hale geliyor film. Bildik numaralar, beklenen hamleler arasında ara ara vasatın bir tık üstüne çıkabilen “Black Site”, temposunu düşürmeden sonuna kadar ilerliyor. Sonuca bağlanma kısmında yollar her zamanki klişeye çıksa da devam filmini müjdelemeyi de ihmal etmiyor. 

Çalakalem yazılmış senaryonun “karakterle uğraşmayalım, bam güm verelim aksiyonu” düsturunu benimsemesi, yaratıcılığa hiç meyletmemesi ve birkaç mantık hatası barındırması da şaşırtıcı değil. Tek mekanda geçen aksiyonları sevenler dışında kimseye yar olacak gibi görünmüyor. Türkiye’nin arap ülkesi gibi gösterilmesiyle tepki çekmesi beklenen film, izlenmese de olur. Terör saldırılarından önce canavarların kafalarda olduğunu bir kez daha göstermesinin altını çizmek farz.

The King : Sopa ve Havuç

Pazartesi, Haziran 06, 2022

Sky Italia, 2020 yılında verdiği haberle hapishane draması hazırlığı yaptıklarını açıkladığında ufak bir heyecan yaratmıştı. İyi bir ekip ve oyuncu kadrosu sözü vererek giriştikleri projenin adı da o günlerde belliydi. “Il Re” adıyla ülkesinde yayımlanacak dizinin uluslararası adı da “The King” 
olarak belirlenmişti. Sekiz bölümlük dizi 18 Mart'ta başladığı ekran macerasına 8 Nisan’da yaptığı finalle nokta koyarken, ülkemizdeki yayıncısıysa Blu Tv oldu. Mayıs sonunda üyelere sunuldu.

“Gomorrah”, “ZeroZeroZero” ve “The New Pope”un yapımcılarının yeni dizisinde senaryoyu kotaran isimler Davide Serino, Bernardo Pellegrini, Peppe Fiore, Stefano Bises ve Gian Marco Tofanelli. Yönetmen koltuğundaysa 2011 yapımı “Tatanka” ile tanıdığımız Giuseppe Gagliardi oturuyor. Sağlam işlerle bilinen altılı İtalya bazında bakıldığında çok iyi kadro. Oyuncu kadrosunda da benzer durum mevcut. “Komiser Montalbano” olarak bildiğimiz Luca Zingaretti başrolü üstlenirken Isabella Ragonese,  Anna Bonaiuto, Barbora Bobulova, Giorgio Colangeli ve Federico Pasquali de ona eşlik eden tanıdık simalar.

“Il Re” ya da diğer adıyla “The King”, kendisini yenilikçi hapishane draması olarak tanıtıyor ve izleyicisini Bruno Testori ile tanıştırıyor. San Michele hapishanesinin müdürü olan Testori, her şeye hakim bir isim. Tüm kontrolün elinde olmasını isteyen, bunun için de her şeyi yapabilecek bir karakter. Dinleme ve izleme dahil her tür yasa dışı işi kullanmaktan çekinmiyor. Yasalar dışarıda geçerli, burdaysa Testori’nin kendi yasaları var. Adalet üzerine bir iki söylemle de bunu vurguluyor. Hapishanedeki uyuşturucu satışının da başında öte yandan. Mahkumlar mutlu olsun, kontrolümde olsun düsturuyla hareket ediyor. Tatlı sert ile diktatörlük arasında bir yerde. Yeri geliyor havuç uzatıyor yeri geliyor sopalıyor. İyi yaratılmış bir karakter sonuç olarak. Testori’nin huzurunu kaçıran ve dizinin fitilini ateşleyen de bir cinayet oluyor. Arkadaştan öte dediği komutanın ölümüyle sarsılan Testori, katilin kim olduğunu öğrenmek için devletten yardım istemek zorunda kalınca işler değişiyor. Peşinden ikinci cinayet gelince sorular çoğalıyor.

“The King” iddia ettiği gibi yenilikçi bir dizi değil. Önce bunu belirterek başlayalım. Olaylar üzerinden değil oyuncular ve oyunculuklar üzerinden ilerleyen bir dizi. İki cinayetin araştırması devam ederken olayın bambaşka yöne ilerlemesinden güç alıyor. Matematiği çok iyi bir senaryo. Ana öyküyle kalmayıp yan öykülere de vakit ayırıyor. Yan karakterlerin öykülerini de işliyor. Bu durumu sonraki sezonlar için sağlam atılmış adımlar olarak okumak mümkün. Zingaretti performansıyla izleyiciyi bölümden bölüme taşıyor adeta. 45’er dakikalık sekiz bölüm tempoyu hiç düşürmeden ilerliyor. Özellikle yükseltmek gibi bir çabası da yok. Ne olursa olsun allayıp pullamadan, süslemeden aynı tempoda ilerliyor. Dileyen maraton yapabilir ve başladığı gibi bitirebilir.

Gelelim en önemli sorulara… Hikâyenin işleyişi ve sonuca bağlanmasında bir sorun yok. Tahmini çok da kolay olmayan bir yere bağlanıyor. İkinci sezona atılan bir pas var ama devam etmese de olabilecek bir şekilde bitiyor. Oyunculuklar gayet iyi. 

Hikâyeye önem veren, karakterleri ete kemiğe büründürerek ilerleyen vasatı aşan bir hapishane draması “The King”. Hapishane dizisi deyince aklına kavga dövüş, isyan ve kaos gelenleri tatmin etmeyecek dizilerden. Konusuna ilgi duyanların dışındaki izleyiciye pek hitap etmeyebilecek olsa da vasatı aşan tertemiz iş. 

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template