♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Sinema

Kitap Kritik

Dizi

Latest Updates

A.M.I. : Burada Hepimiz Deliyiz

Cumartesi, Ağustos 24, 2019
Teknoloji geliştikçe insanın yapay zeka ile ilişkisi de gelişiyor. Cep telefonları adeta ayrılmaz parçası, eline ait bir parça gibi. Elbette bu duruma dair teoriler ve hikâyeler edebiyat ile sinemadan geliyor. Yapay zekanın henüz bilmediğimiz sınırsızlığına ve nelere sebep olabileceğine dair bir film “A.M.I.”

Hikâyenin ve dolayısıyla da senaryonun sahipleri aktörlük de yapan iki isim: Evan Tylor ile James Clayton. Fikrin sahibi Clayton ilk senaryosuna imza atmış. Taylor ise yedinci senaryosunda. B türü filmlerle bilinen Taylor, ilk senaryosuna 1996’da “For a Few Lousy Dollars” ile imza atmış, bir yıl sonra “Stag” ile adını duyurmuş bir isim. Prodüktörlüğe de aynı zaman diliminde geçiş yapınca peşi sıra korku filmleri gelmiş. “Ripper”, “11:11”, “Ripper 2: Letter from Within” ve “Wrecker” özgün konulara sahip olmasa da türü sevenlerin izlediği filmler. A.M.I de bu halkanın devamı. Yönetmen koltuğunda da ev sineması pazarına film üreten isimlerden Rusty Nixon oturuyor. 2014 yapımı mistik gerilim “Down the Line” ile başlayan Nixon, 2016’da “Candiland” ile adını duyurmuş ve üç festivalden altı ödülle başarısını taçlandırmış. Bir yıl sonra aynı şeyi “Residue” ile tekrarlamış. İki filmin de başrol oyuncusunun Clayton olduğunu belirtmeden geçmeyelim. A.M.I.’nin doğuşu da bu işbirliğinin sonucu. Oyuncu kadrosu da adını ezberlemediğimiz ama simalarını bildiğimiz isimlerden oluşuyor. Debs Howard başı çekerken Philip Granger, Sam Robert Muik, Havana Guppy, Veronica Hampson ve Lori Triolo ona eşlik edenler.

A.M.I. bizi Cassie ile tanıştırıyor. Annesinin ölümünü atlatamamış ve sevgilisinin ilgisizliği yüzünden boşlukta. Tesadüfen bulduğu bir telefonun ona seslenmesiyle bir nebze moral bulan ve gülümseyen Cassie, programın dozu arttırmasıyla harekete geçiyor ve olaylar gelişiyor.

Telefona yüklü olan program yalnızlığı giderici özelliklere sahip… Sesin değiştirilebilir olması, kamera ile sürekli izleyebiliyor olması gibi özelliklerle kısa sürede kişinin hayatının bir parçası ve en yakın arkadaşı haline geliyor. Cassie’nin güvendiği arkadaş, annesine benzeyen sesle konuşup, annesi gibi seslenince insanlara dair gerçekler de çıkıyor ortaya. Elbette gerilim filmindeyiz ve yapay zekanın talimatları başlıyor. Seri cinayetler izliyoruz özetle.

İyi bir açılışla başlayan film kısa sürede her şeyi anlaşılır kılarak seyircisinin ilgiyi hiç kaybetmemesini sağlayarak ilerliyor. Konu bildik, işleyiş sürprizsiz ve her şey beklendiği gibi. Buna rağmen konunun gerçeğe yakınlığı ile senaryonun gayet iyi oluşu sayesinde hiç aksamıyor. “Burada hepimiz deliyiz” diyor A.M.I. Bu hepimizin başına gelebilir sonuçta. Yan öyküye, mesaja, ekstra bir arayışa girmeden standart bir korku/gerilim öyküsü anlatıyor film. Alacakaranlık kuşağı senaryolarından biri gibi işliyor. Nixon çok temiz iş çıkarırken oyuncular da elinden geleni yapıyor. Kanada yapımı filmin küçük bağımsız olmak yerine gişeye oynayabilecek bir potansiyeli var aslında. Bu potansiyeli doğrulayan da katıldığı festivallerde beğenilerek ödül adaylıkları kazanması…

Yaşadığı boşluğu yapay zeka ile dolduran ve onun talimatlarıyla kan döken kızın öyküsü su gibi akan bir gerilim. Vasatı aşan başarılı bir iş… Çok şey beklememek kaydıyla türü sevenler için keyifli 87 dakika vaat ediyor. 

Hell Fest : Korku Tünelinde Av

Cuma, Ağustos 23, 2019
Sinema dünyasının takvime göre hazırladığı filmler vardır. Sevgililer Günü ve Cadılar Bayramı gibi asla aksatılmayan tarihler en başta gelenler. Her yıl 31 Ekim’de konsepte uygun olarak bir korku/gerilim filmi izlenecektir, sinemada tercih edilecektir ne de olsa. Mükemmel olması gerekmez. Eğlendirmesi yeterlidir. 2019’un Cadılar Bayramı filmi de böyle çıkmış ortaya. Kalabalık bir senaryo grubunca yazılan film seyircisini korku festivaline davet ediyor.

William Penick, Christopher Sey ve Stephen Susco’ya ait hikâye bir başka üçlü Akela Cooper, Blair Butler ve Seth M. Sherwood tarafından senaryolaştırılmış. Bu altılıdan en önemli isim “Garez” serisinde imzası bulunan ve geçtiğimiz yıl ilk yönetmenlik denemesine “Unfriended: Dark Web” ile girişen Susco. Filmin yönetmen koltuğundaysa türün öne çıkan isimlerinden biri Gregory Plotkin oturuyor. Sinemaya 1993 yılında “Weekend at Bernie's II”in ikinci asistan kurgucusu olarak adım atan Plotkin, irili ufaklı filmlerden sonra 2010 yılında “Paranormal Activity 2” ile yükselişe geçmiş bir isim. Serinin kurgucusu olmak dışında “Get Out”, “Happy Death Day” ve “Game Night” ile çıkardığı işçilik kayda değer. 2015’te “Paranormal Activity: The Ghost Dimension”in yönetmen koltuğu ile ödüllendirilen Plotkin, bu kez orijinal bir senaryo ile ikinci kez oturuyor koltukta. Çoktan hak ettiğini söylemeye gerek yok. Ana fikrin gereğinden fazla uzatılarak anlamsızca serileştiği “Paranormal Activity”nin üzerini çizerek “Hell Fest”i ilk yönetmenlik denemesi olarak adlandırmak daha makul esasen. Cynthea Mercado, Stephen Conroy, Amy Forsyth, Bex Taylor-Klaus, Reign Edwards, Christian James, Matt Mercurio ve Roby Attal da genç oyuncu kadrosunun başını çeken isimler. Forsyth, Taylor-Klaus ve Edwards’ın dizi takipçileri için hayli tanıdık simalar.

Ülkemizde 19 Ekim’de vizyona giren filmin bu yüzden hayli tatmin edici bir konusu var. Bültenden direk aktaralım. Üniversite öğrencisi bir genç kız olan Natalie, çocukluğundan beri en iyi arkadaşı Brooke ve onun ev arkadaşı Taylor ile birlikte Hell Fest'e gider. Bu festival Cadılar Bayramı'nda düzenlenen ve labirentleri, eğlenceli oyunları ve dev panayır alanıyla şehri dolaşan bir etkinliktir. Her yıl binlerce genç, kabuslardan çıkıp gelmiş gibi görünen korku karnavalında eğlenmek için Hell Fest'i takip etmektedir. Normal bir akşam olsa hep birlikte eğlenmek için dansa gidecek olan gençler, festivalde bir araya gelirler. Ama bir ziyaretçi için Hell Fest bir cazibe merkezi değil bir avlanma yeridir. Gözler önünde cinayet işleyip dekor ve kurgu kılıfına uydurabilmenin ve eğlenceye kendilerini kaptırmış dikkatsiz kurbanları kolaylıkla avlayabilmenin mümkün olduğu festival, bu yılki katılımcılar için oldukça tehlikeli olacaktır. Festivale gelenlerin sayısı ve damarlarında dolaşan adrenalin arttıkça, katil maskeli yüzünü Natalie, Brooke, Taylor ve gece hayatta kalmak için onlarla birlikte savaşacak olan erkek arkadaşlarına çevirir. Gençler gözlerinin önünde gerçekleşen korkunç vahşetin bir kurgu olmadığını fark ettiklerinde yaşam savaşları başlayacaktır.

Tamamen ticari gaye ile hazırlanmış filmin tek amacı türü sevenleri mest etmek. Tamamen korku/gerilim sevenleri düşünerek yapılmış tüm hamleler. Önemli olan sıkılmadan izlemek ve olabildiğince eğlenmek… Bu sebeple karşımızda öyle yapılmamış olanı yapmaya çalışan, alt metinleriyle tartışılacak bir film yok. Bildik numaralarla oluşan bir paket var. Sürekli gittiğiniz bir mekana gitmek gibi bir anlamda. Sıkılmadan izlenebiliyorsa sorun yok. Ki izlendiğini not düşelim.

Kurguculuğun en alt kademesinden başlayarak emin adımlarla yükselen Plotkin sayesinde iyi formüle edilmiş film korku severler için vaat ettiği festivali yaşatıyor. Türü sevenlerin ağzını sulandıran tema parkını gayet akıcı ve tempolu şekilde dolaştırıyor seyircisine. Heyecanı sürekli diri tutuyor ve iyi de bir final yapıyor. Daha ne olsun? İyi tasarlanmış ve uygulanmış başarılı bir proje “Hell Fest”. Korku/gerilim sevenler için 89 dakikayı su gibi eritecek leziz bir fast food. 

Patrick : Sevimli Vasiyet

Perşembe, Ağustos 22, 2019

Hayatlarımızı paylaştığımız hayvanlar içerisinde köpeklerin ayrı bir yeri vardır her daim. Üzerine romanlar yazılan, en çok film çekilen can dostlarımızdır onlar. Hayatı paylaşır, bağ kurar ve kuşaktan kuşağa aktarırız. Sevmeyenin bile iki göz göze geldikten sonra bağlandıkları dostlarımız beyazperdeye sürekli uğrar. Sinemanın hiç vazgeçmediği köpeklere dair şimdilik son örnek İngiltere’den gelmiş. 2018 yapımı “Patrick” sevimli bir pug ile tanışma çağrısı…

Patrick, kadın ağırlıklı künyesiyle dikkat çekiyor. Vanessa Davies, Paul de Vos ve Mandie Fletcher senaryoyu kotaran isimler. Üçlünün ilk senaryoları... BBC Dizileriyle tanınan Fletcher aynı zamanda yönetmen koltuğunda oturuyor. 1983 yılında rom-kom “Butterflies” ile yönetmenliğe başlayan Davies’in filmografisinde yer alan 30 işin en bilinenleri “Blackadder”, “Tales from the Crypt”, “Stella” ve “Brenda”. Diziler dışında orta metraj filmler çeken Fletcher ilk uzun metraj sınavını 1994 yılında “Deadly Advice” ile başarıyla vermiş ama 2016 yılına kadar dönmemiş sinemaya. “Absolutely Fabulous: The Movie” ile bilinen isim uzun yıllar sonra ilk kez gişeye çıkmış oluyor. 6 milyon Euro bütçeli filmin oyuncu kadrosu da hayli mütevazı ve dizilerle tanıdığımız isimlerden oluşuyor. Beattie Edmondson başrolde, Gemma Jones, Ed Skrein, Emilia Jones, Tom Bennett, Emily Atack ve Jennifer Saunders da ona eşlik edenler.

Sevimli bir İngiliz hanımefendiyle köpeğinin hikâyesi “Patrick”, zorunlu birliktelikten doğan değişimi anlatıyor. Pug cinsi sevimli köpek Patrick ile tanışıyoruz. İngiliz asilzadeleri gibi hayat sürüyor yaşlı bir kadın ile. Yürüyüşe çıktıklarında yaşlı kadının ölümüyle öykü şekilleniyor. Ölen kadının cenazesindeyiz. Cenaze sonrası kadının vasiyeti açıklanıyor. Sevdiği herkese bir eşya bırakan yaşlı kadın torununa da köpeğini bırakıyor. Sarah Francis ile de böyle tanışıyoruz. Sevgilisinden yeni ayrılmış edebiyat öğretmeni Sarah itiraz ediyor duruma. Yalvarıyor hatta almamak için. Köpekleri sevmediğini, apartmanında da izin verilmediğini söylese de büyükannenin bir bildiği vardır denilerek Patrick ile baş başa kalıyor. Sevimli vasiyet ile başlayan zorunlu birliktelik de filmin konusu…

Bir köpeğin hayatı nasıl değiştirdiğine dair kendini iyi hisset filmlerinden biri Patrick. Sarah’ın hayatı zorluklarla başlasa da öğrencileriyle bağ kurmasına sosyal bir çevre edinmesine yol açıyor Patrick. Tipik bir hayvansever filmi yani. Özel bir yanı yok, farklı bir konusu yok, şaşırtıcı sürprizleri yok. Yakışıklı veterinerle tanışma, öğrencilerle yakınlaşma, meslektaşlarıyla sosyalleşme gibi tipik olaylarla ilerliyor. Az oyuncu ile aynı çemberden oluşturuyor öyküsünü de. Sarah’ın sevimliliği ve iyi yansıtılan karakteri sayesinde izlenir kılınıyor. Senaryo gayet iyi ve saat gibi işliyor. Yer yer eğlendiriyor, güldürüyor ve amacına ulaşıyor. Ne eksik ne fazla ne de yeni ama kendine ait cazibesiyle iyi vakit geçirten bir film Patrick.

29 Haziran’da ülkesinde vizyon gören film Şubat 2019’da ev sinemasında görücüye çıkmış. İngiltere’de National Film Awards’ın en iyi komedi adaylarından biri olmuş. Ödülü alamasa da daha çok izleyiciye ulaşmış. 94 dakikalık süresini iyi kullanarak içe işleyebilmesinin payı büyük. Hayatımızı hayvanlarla paylaştığımızda neler olabileceğini anlatan sıcacık bir öykü Patrick. Hayvanseverler ve İngiliz komedilerini sevenler için biçilmiş kaftan.

Fadime Uslu’dan bizi birbirimize bağlayan derin bağlar... : Ay Eskir Gün Işırken

Perşembe, Ağustos 22, 2019
Fadime Uslu, Ay Eskir Gün Işırken'de hafiflik ve ağırlık, yaşam ve ölüm, geçmiş ve bugün, yabani doğa ve kent yaşantısı gibi karşıtlıklarla ördüğü öyküleriyle zamanın müziğini yakalama uğraşında. Bununla birlikte kitlelere aşılanan korkuya inatla direnen, gerçeğin peşindeki insanları anlatmaktan asla geri durmuyor.
      
Anlatmanın tam zamanıydı; o kadar sustuktan sonra, başka konularda konuşarak örttüğü suskunluğunu bozmak için zaman idealdi, ona hissettirdiğim güvenin, cesaretin ya da tam tersi korkunun etkisiyle, kim bilir belki de damla kendini tamamlamış, damlamak istiyordu artık.

Farklı zaman dilimlerinde yaşananlar arasındaki derin bağlar irdeleniyor bu öykülerde. Sözgelimi Cumhuriyet’in ilk yıllarında bireylerin yaşadığı heyecan, Denizlerin asılması ya da günümüzde yaşanan büyük travmalar, bazen de beklenmedik karşılaşmalar birbirini takip ediyor. Karakterler kimi zaman geçmişin yüküyle baş etmeye çalışıyor, kimi zaman yazarak yaşadıklarına anlam vermeye uğraşıyor, kimi zaman da telafisi olmayan acılara katlanmaya, hatta zifirî karanlığa bakmaya zorlanıyor. Böylece üst üste gelen ya da halka halka genişleyerek şimdide yankılanan, asla yitip gitmeyen zamanın izi sürülüyor. 

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Mevsim Yenice - Bilinmeyen Sular ;Müge İplikçi - Sil Baştan; Sine Ergün – Baştankara;  Neslihan Önderoğlu - Yeryüzü Yorgunları; Sine Ergün- Burası Tekin Değil; Pınar Kür- Bir Deli Ağaç

#tarih #gerçek #zaman #anı #travma #rastlantı #direniş #hatırlama #arayış #doğa #metropol

FADİME USLU, 1978’de Adana’da doğdu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde sınıf öğretmenliği eğitimini tamamladı. Editörlük ve yayın yönetmenliği yaptı. İlk öyküleri Sözcükler dergisinde; öykü ve kitap inceleme yazıları Varlık, Kitaplık, Sarnıç, Notos dergilerinde yer aldı. İlk öykü kitabı Büyük Kızlar Ağlamaz 2010’da, Sokağın Kuyruğu adlı çocuk kitabı 2011’de yayımlandı. Gölgede Yaşamak adlı öykü dosyası 2011 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Yazarın, Çat Kapı Dayım (2012) ve Kaçak Kahramanlar (2014) adlı iki de çocuk romanı var.

Ay Eskir Gün Işırken / Fadime Uslu
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 136
Fiyat: 18,00 TL


Terry Eagleton’dan kültürün serüveni : Kültürü tüketmeyin

Perşembe, Ağustos 22, 2019
Yaşayan en önemli Marksist edebiyat kuramcılarından Terry Eagleton, keskin ve eleştirel üslubuyla  sömürgecilikten günümüze, bütünlüklü bir tanım yapmanın neredeyse imkânsız olduğu kültürün serüvenini ele alıyor.

Eagleton, sömürgecilikten ve onun neredeyse ideolojik kılıfı olarak ortaya çıkan antropolojiden sanayi Avrupa’sına, Alman Romantiklerinden Britanya işçi sınıfına, İrlandalı devrimcilerden kültür endüstrisine, Jakobenlerden 11 Eylül'e ve neoliberal üniversitenin postmodern kültür kuramcılarına uzanan geniş bir yelpazede, modernliğin başlangıcından günümüze uzanan dönemde, kültürün serüvenini kapsamlı bir yaklaşımla inceliyor.

Eagleton’a göre postmodern kültürel farklılık, çeşitlilik ve kapsayıcılık fetişizmi geç kapitalizmin piyasa ve tüketim mantığıyla uyum içindedir. Her türlü dışlamaya ve hiyerarşiye karşı durduğunu öne süren bu mutlak kültürelci tutum, tüm radikalliğine rağmen siyasi olarak güçlendirici ve devrimci olmaktan uzaktır.

Eagleton, kültüre ilişkin bütünlüklü bir tanım yapmanın imkânsızlığını teslim etse de, kültürün insanlığın küresel ölçekte karşı karşıya bulunduğu acil sorunlardan ziyade, doğrudan siyasetin alanına dair olduğunu, alıştığımız ironik ve keskin eleştirel üslubuyla ortaya koyuyor. 

#kültür #eleştiri #postmodernizm #sömürgecilik #neoliberalizm #küreselkapitalizm #devlervecüceler

Bu kitaplara ilgi duyanlar için ek öneriler: Terry Eagleton - Güç Mitleri; Zygmunt Bauman - Akışkan Modernite; John Clark&Camille Martin - Anarşi, Coğrafya, Modernite; Louis Althusser - Felsefede Marksist Olmak; Zygmunt Bauman - Iskarta Hayatlar; Costica Bradatan - Fikirler İçin Ölmek

TERRY EAGLETON, 1943’te, İrlanda kökenli Katolik bir ailenin çocuğu olarak Salford’da doğdu. Marksist kültür eleştirisi geleneğinin en önemli ve en üretken isimlerindendir. Akademik kariyerinin büyük bölümünü Cambridge ve Oxford’da geçirdi; kültürel çalışmalar alanının öncülerinden Raymond Williams’ın öğrencisidir. Eserlerinde, Williams’ın yanı sıra Louis Althusser, Jacques Lacan, Jacques Derrida, Jean-Paul Sartre gibi düşünürlerle diyalog içindedir. Yapıtları arasında Eleştiri ve İdeoloji, Edebiyat Kuramı, Postmodernizmin Yanılsamaları, Kültür Yorumları ile Kuramdan Sonra sayılabilir. Kuramsal yapıtlarının dışında Azizler ve Âlimler adında bir roman kaleme almıştır.

Kültür / Terry Eagleton
Çevirmen: Berrak Göçer
Dizi: Düşünce
Tür: İnceleme
Sayfa sayısı: 152
Fiyat: 19 TL

3 Lives : Bazı Yaralar Asla İyileşmez

Çarşamba, Ağustos 21, 2019
2004 yılında sessiz sedasız gelip seyirciyi şok eden bir film öykü anlatımı konusunda yeni bir yol açarken türe taze bir soluk getirmişti. Hep birlikte gözünü kapana kısıldığı yerde açan bir grup bir yandan yaşam mücadelesi veriyor diğer yandan neden seçildiklerini anlamaya çalışıyordu. Seyirci de onlar gibi uyanınca heyecan ve merak duygusu ile alınıyordu tüm haz. “Testere” serisi ile başlayan süreç artık modası geçmiş gibi görünse de uygulanmaya devam ediyor. En basit öyküyü bile bu sayede izlenir kılmanın mümkün olması senaristlerin iştahını kabartıyor. “3 Lives” basit bir bulmacayı bu formülle anlatan bir gerilim.

2019 yapımı Alman işi bir kadın filmi “3 Lives”. İlginçlikleri bununla sınırlı değil. İngilizce çekilmiş az oyunculu düşük bütçeli bir film. 1 milyon Euro bütçeli film eğer bir son dakika değişikliği olmazsa “3 Yaşam” adıyla 13 Eylül’de ülkemizde vizyon görecek. Tam sezonun başlayacağı tarihte bu kadar küçük ölçekli filmin vizyona girmesi hayli şaşırtıcı. Zira künyesinde de öyle önemli isimler barındırmıyor. Juliane Block’un senaryosunu Wolf-Peter Arand ile birlikte kotardığı film, filmografisinin beşinci uzun metrajı. Sinemaya ilk adımı kısa filmlerle atan Block, 2008’de roman uyarlaması “Emperor” ile ilk uzun metraj sınavını vermiş ve sadece teknik işçiliğiyle takdir edilmişti. Ana meselesi hep insan ruhunun karanlık yanını deşmek olan yönetmenin Virginia Kennedy ile ortaklaşa yazıp yönettikleri “Kinks” beklediği önemli çıkışı vermişti. 2015 yılında kendini özel bir projede gösterme fırsatı buldu. 25 ülkeden 40 yönetmenin imzasıyla oluşan “Train Station”ın başarısından üç yıl sonra “8 Remains” ile kadın sorununa değinmişti ama film kötü olunca mesajı vermemişti. “3 Lives” ile aynı mesajı yenileme peşinde. Taciz ve tecavüz konusunu bir kez daha işliyor. Az ve öz oyunculu filmin kadrosunda Mhairi Calvey, Anatole Taubman, Maja Celine Probst ve Victor Alfieri yer alıyor.

3 Lives, gözünü bilmediği yerde açan insanlar formülü üzerinden işliyor. Bir mağaraya elleri bağlı şekilde atılan Jamie’ye yardım eden Ben ve kafese kapatılmış Emma ile tamamlanan üçlümüzün aralarındaki bağ on beş yıl öncesine dayanıyor. Emma tecavüze uğramış ve kuşkular olsa da Ben suçlu bulunarak hüküm giymiş. Jamie de Ben’in yalancı şahitliğini yapmış. Birbirini on beş yıldır görmeyen üçlü böylece birlikte ölüm kalım mücadelesine girişmek zorunda kalıyor. Neredeler, elleri silahlı üç adam kim, neden kaçırıldılar gibi sorularla mücadele başlıyor.

Block, üçlü arasında geçen tecavüz vakasını işlemek için korku/gerilim formülü yaratarak içine yedirmeyi seçmiş. Neler olacağını görmek isteyen seyirciye konuyla ilgili mesajını iletmek üzere kurmuş çatıyı. Filmi de bir terapi seansıyla açıyor. Kurbanın şiddet yanlısı, hesabı görmenin önemine dair mesajıyla… Belirtildiği gibi korku/gerilim olmayan film izleyiciye hiçbir duyguyu geçiremiyor. Ana mesajına gereğinden fazla odaklanan Block, temel konuyu işlemekle hiç ilgilenmeyince ortaya ormanlık alanda koşuşturan üç kişinin laflaması çıkmış. Elbette Emma’nın hislerini önemsiyor ve tecavüz davasını yeniden açıyor. Teoride iyi görünen formülü uygulama konusunda ise son derece başarısız. Heyecan ve gerilim için gerekli malzemeyi hiç kullanmıyor Block. O ortamdan kurtulmak için Emma’nın tecavüzcüsü ve işbirlikçisiyle birlikte hareket etmek zorunda kalması yenilir yutulur şey değil. Bu durumu hissettirmek için hiçbir şey yapmadığı gibi seyirciye karşı mesafeli bir işleyişi tercih etmiş. Bu kötü tercihe onları kaçıran üçlünün arasındaki tuhaf diyaloglarla yeni sorular eklemesi büsbütün saçma olmuş. Daha yarısına gelmeden sıkıcı ve anlamsız bir filme dönüşüyor o yüzden. Bilinmedik bir şey de yok üstelik. Bildik numaralar, anlamsız koşturmacalar, mantıksız hareketler ve saçma sapan diyaloglarla tuhaf bir müsamere söz konusu. Sözde sürpriz olan gelişmeler ve dökülen sırlar da çok tahmin edilebilir olunca hiçbir özelliği kalmıyor. Soruna dikkat çekmek için iyi senaryo şart. Emma’nın finalde “Tecavüze uğramıştım ama artık iyiyim. Olanlar önemli değil.” diyerek başlayan son sözü de çok saçma. Buna birde tv filmi tadındaki görselliğini ekleyelim. 

Juliane Block’un tecavüz mağduriyeti üzerine söyleyecek çok sözünün olduğu “3 Lives”, bunu ancak final sonrası iki yazı ile aktarabiliyor. “Birleşmiş Milletler verilerine göre kadınların % 76’sı fiziksel ya da cinsel saldırıya uğruyor. Rapor edilmeyen suçlar da düşünüldüğünde bu oranın daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.” notunu ileten Block içerden mesajı da veriyor: “Bu filmde çalışan set ekibindeki kadınların % 94’ü hayatlarında en az bir defa cinsel şiddet ya da saldırıya uğramıştır.” Bu saldırının kadını paramparça ettiğini anlatmaya çalışmanın filmi “3 Lives” berbat olmanın yanı sıra sinema sevgimize ve keyfimize saldırıyor. 

Cemil Kavukçu’dan gerçekle kesişen düşler, kâbuslar, hayaller... : Balyozla Balık Avı

Çarşamba, Ağustos 21, 2019

Öykünün büyük ustası Cemil Kavukçu, yeni kitabı Balyozla Balık Avı’nda günlük hayatın içine gizlenmiş sıra dışı anları anlatıyor. Her zamanki usta kalemiyle ve derinlere inen gözlem gücü ve yıllarla bilenmiş yalın diliyle karar anlarının, kökü derinlere inen korkuların, karakterlerin hayatındaki önemli dönemeçlerin ve gelip geçen zamanın izini sürüyor.

Her acının, hırsın, beklentinin, arzunun, yıpratıcı düşlerin yorulup soluğunu tüketeceği bir nokta vardır ve ben oraya varmak istiyorum. Bunun için her şeye katlanacağım. Çünkü aradığım huzur orada.

Balyozla Balık Avı; Sedat Simavi, Erdal Öz, Yaşar Nabi Nayır ve Sait Faik gibi ödüllerin sahibi usta yazarın yeni öykülerini bir araya getiriyor. Beklenmedik rastlantıları, tüm bir geçmişe ışığını düşüren tuhaf karşılaşmaları, kâbusları, hatırlamaları, aydınlanmaları, absürdlükleri ve hüsranla sonlanan arayışları anlatan öyküler, hayata hikâyelerin penceresinden bakan Cemil Kavukçu’nun içgörüsü ve yalın üslubuyla parıldıyor.

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Sadık Aslankara – Ondancı; Murat Gülsoy - Ve Ateş Bizi Tüketiyor; Ayfer Tunç - Suzan Defter; Mahir Ünsal Eriş - Sarıyaz

#rastlantı #hatırlayış #karşılaşma #yalnızlık #absürd #hüzün #doğa #aile #yüzleşme #birey

CEMİL KAVUKÇU, 1951’de İnegöl’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980’den bu yana çeşitli dergilerde yayımlandı. Patika adlı eseriyle 1987’de Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü, 1996’da Uzak Noktalara Doğru adlı öykü kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, 2009’da Angelacoma’nın Duvarları adlı anlatısıyla da Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü, 2013’te Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü kazandı

Balyozla Balık Avı / Cemil Kavukçu
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 96
Fiyat: 14,00 TL  



Güneş keşke peşimizi bırakmasa : Can'lı Yolculuk

Çarşamba, Ağustos 21, 2019

Yazar ve ressam Can Göknil Can'lı Yolculuk'ta birbirini bir ömür boyu tutkuyla seven, hayata derinden bağlı bir çiftin uzun süren yaşam yolculuğunu, keşfettiklerini ve karşılaştıkları ilginç olayları uzunlu kısalı öykülerle anlatıyor. Üstelik her biri bir öykü kıvamında olan resimleriyle birlikte...

Bazen tek sözcük bile bir öyküdür, sanat eserine uzanan bir ışıktır. Yeter ki o sözcüğü sezgilerinle algıla, içtenlikle yansıt.

Can’lı Yolculuk uzunlu kısalı öykülerle dokuyor bir hayatı. Kimi zaman dolu dolu yaşanan bir ömürden kesitler veriyor kimi zaman da karşılaşılan ilginç bir olayı, hatıraları ve beklenmedik rastlantıları anlatıyor. Amerika’da trenlerde, Paris sokaklarında, köylerde, deniz kıyılarında, ormanlarda yol alıyor yazar. Aynı zamanda ressam da olduğundan benzersiz gözlem yeteneğiyle birbirinden ilginç portreler çiziyor. Kumsaldaki bir kuş ölüsüne de, karşısına çıkan, gözüne ilişen ilginç figürlere de, bulutlara da aynı dikkat ve ihtimamla bakıyor. Böylece yolculuklarla, maceralarla dolu, zaman zaman doğaya övgüler düzen sımsıcak bir kitap çıkıyor ortaya. Yazarın çizimleriyle adeta ışıl ışıl parlıyor. Hayatın, ilişkilerin, keşfederek bakmanın ne denli heyecan verici ve her sonun bir başlangıç olabileceğini gösteriyor okurlara.

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Erendiz Atasü - Kadınlar da Vardır; Müge İplikçi - Kül ve Yel; Sine Ergün - Bazen Hayat; Latife Tekin - Muinar

#aşk #sevgi #serüven #hayat #seyahat #doğa #şimdi #geçmiş #gelecek #başlangıç

CAN GÖKNİL, 1945’te Ankara’da doğdu. 1968’de ABD’de Knox College Resim Bölümü’nden mezun oldu. 1969’da City College of New York’ta Resim Ana Sanat Dalı’nda yüksek lisans yaptı. Sanatçının Londra’da Victoria&Albert Müzesi’nde, San Marino’da Modern Sanat Müzesi’nde, Tokyo’da Cihiro Müzesi’nde, New York’ta Schenectady Müzesi ve Türk Evi’nde, Bulgaristan’da Gabrovo Mizah Müzesi’nde ve ülkemizde çeşitli koleksiyonlarda yapıtları bulunmaktadır. 1971’den günümüze dek Boston MIT, New York’ta First National City Bank, Lynn Kottler ve Total Media galerilerinde; ülkemizde Melda Kaptana, Baraz, Urart, PG Art, Selvin, Yapı Kredi Kâzım Taşkent, Milli Reasürans ve Bozlu sanat galerilerinde kişisel sergiler düzenledi ve çeşitli karma sergilere katıldı.1999’da Gabrovo Bienali’nin birincilik ödülü Altın Esop, Can Gök¬nil’e verildi. Sözle Göz Kardeşliği sergisindeki gravürleri 2003’te Tokyo’da Cihiro Müzesi’nde, 2004’te ise Washington DC’de National Museum of Women in the Arts’ta düzenlenen sergilere davet edildi. Çalışmalarını İstanbul’da sürdüren sanatçının Gölgem Renkli mi? (2007), Deniz Kokusu (2012) ve Göz ve Söz (2016) adlı kitaplarının yanı sıra çocuklar için yazıp resimlediği Çatlak Hasan, Gülfidan Çiftlikte, Kuyruksuz ve Deniz Masalı gibi pek çok eseri var. Göknil’in kitapları İngilizce, Fransızca, Almanca, Hollandaca, Arapça, Macarca ve İtalyanca gibi farklı dillerde de yayımlandı.

Can’lı Yolculuk / Can Göknil

Dizi: Can Çağdaş
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 88
Fiyat: 14,00 TL


Assassinaut : Barışın Son Elçileri

Salı, Ağustos 20, 2019
Koca evrende yalnız olamayız, mutlaka birileri vardır düşüncesinin en büyük komplo teorisi uzaylıların bir gün baskın yapıp dünyayı ele geçirmeleridir. Bilim kurgu klasiklerinin temellerini attığı teori yıllardır eskimiyor ve sürekli güncellenerek her çağın konuşulan konusu olmaya devam ediyor. Büyük gişe filmlerinden küçük ölçekli bağımsızlara sinema dünyasının da vazgeçmediği konuya son katkı bir özel efektçiden Drew Bolduc’tan gelmiş. 2019 yapımı küçük ölçekli bağımsız “Assassinaut” bir nükleer saldırı sonrasında insanlığın son umuduna odaklanıyor.

On parmağında on marifet efektçi Drew Bolduc kendi yağıyla kavrulmaya devam eden isimlerden. Filmin yapım aşamasında her aşamada katkı sunan yönetmen sinemaya ilk adımı 2008’de orta metraj komedisi “The Godening!” ile atmış. Üç yıl sonra korku/aksiyon/komedi harmanı “The Taint” ile fark edilen Bolduc, 2014’te “Science Team” ile festival gözdelerinden biri olarak ödülle taçlanmış. 2017’deyse izleyenlerin başyapıt dediği kısa metrajı “Crude” ile zirveye çıkmış. Ülkesi dışında pek tanınmayan Bolduc, üçüncü uzun metrajında bu kez bilim kurgu ile seyirci karşısında. Mütevazı bir bütçeyle çekilen filmin oyuncu kadrosu da mütevazı elbette. Shannon Hutchinson, Vito Trigo, Jasmina Parent, Johnathan Newport, Yael Haskal, Brian K. Landis, Irene Santiago ve Lilly Nelson başı çeken isimler.

Assassinaut, gelecekte geçen bir distopya. Zaman konusunda bir bilgimiz yok. Dünya gezegeni ikinci nükleer soykırımı yaşamış ve dünya artık farklı uzaylı türlerinin istilası altında. Dünyanın da tek bir başkanı mevcut… İstilanın önlenmesi için defalarca yapılan denemelerin sonuçsuz kalması üzerine son hamle dört çocuktan oluşan ekip olur. Lakin işler ters gider…

Yarattığı konuyu kısa girizgahla izleyiciye duyuran Bolduc, efektleri tamamlayıcı detay olarak kullanarak atmosferi başarıyla yaratmış. Çocuklardan oluşan takımı da seyirciye tanıtmakla kalmayıp sevdirmeyi de başarıyor. Lakin sonrası yok. Konusu girişinde kalan filmin sonrası herhangi bir olay olmasını bekleyerek geçiyor. Bolduc tasarladığı etkili sahneleri çekmişse de araya bir öykü kurmayınca elde sıfır oluyor. Filmin büyük çoğunluğu güya çocukların indiği gezegende yürüyüşleriyle geçiyor. Uzaylı betimlemesinin hiç tutmaması, tuhaf imgeler ve sebepsiz ölümler derken sadece Sarah’ın yüzüne kamerayı doğrultup yakın planlarla seyirciyi etkilemeye çalışma denemesine dönüşüyor. Finalin de çok sıradan olduğunu belirtelim…

Kısa filmlik konuyu sündürerek uzun metraja çevirme uğraşında heba olan ve ancak hızlı oynatılarak bitirebilecek ağırlıkta bir film “Assassinaut”. Bolduc teknik anlamda az parayla çok iş yapabileceğini gösteriyor ama vasat da olsa bir senaryoya ve akıcılığa ihtiyaç duyduğunu önemsememiş pek. 83 dakikadan geriye kalan tek şey şaşkın gözlerle sorulan “bu ne anlattı şimdi?” sorusu ile afişinin güzelliği... Gördüğünüz yerde kaçmanızda fayda var.

The Red Sea Diving Resort : Kimseyi Geride Bırakma

Pazartesi, Ağustos 19, 2019
Yaşadığımız çağın en büyük sorunu mültecilerin konumlandırılması. Savaşlardan kaçan insanların ülkelerini terk etmek zorunda kalmasıyla bilmedikleri bir ülkeye sığınıp her şeye yeniden başlamalarının gerekmesi öyle kolay olmuyor. Ülkemizdeki Suriyeli sorununun gün geçtikçe büyümesi en büyük örneklerden… Dünyada yükselişe geçen faşizm de her şeyin üzerine tuz biber ekiyor. Haliyle mülteci sorununa odaklanan filmlerin de giderek çoğaldığını görüyoruz. Bundan payını alanlar içinde geçmişi anlatanlar da mevcut. 2019 yapımı Amerikan işi “The Red Sea Diving Resort” da bu yolun yolcusu. Meseleyi yaşanmış bir olay üzerinden anlatmakta.

Netlix yapımı olarak izleyiciye sunulan filmin senaryosunu ve yönetmenliğini İsrailli yönetmen Gideon Raff üstlenmiş. Ülkesinin yüz akı olarak bilinen senarist/yönetmenin adını “Homeland” ile ezberlemiştik ama daha yakından tanımanın vaktidir. Sinemaya ilk adımı yazıp yönettiği kısa metrajı “The Babysitter” ile 2003 yılında atan Raff, “27 Miles” dokümanterinin ardından 2007’de “The Killing Floor” ile ilk uzun metraj sınavını da vermişti. Bir yıl sonra yine korku/gerilim “Train”i çekse de vasatı aşamamıştı. Tüm bu başarısız girişimleri unutturan ise 2009 yılında yayımlanmaya başlayan ve iki sezon süren “Hatufim” dizisi oldu. Yaratıcısı olduğu dizinin yankısı o kadar büyük oldu ki Amerikan uyarlaması gündeme geldi ve “Homeland” adını alan uyarlama bu yankıyı ikiye katladı. Aynı konuda dizi üreterek yola devam eden Raff’ın “Dig” ve “Tyrant”a imza atması sürpriz olmadı elbette. Ülkesi için 110 bölümlük soap opera “P.O.W. Bandi Yuddh Ke”yi yazdıktan sonra sıra yeniden sinemaya gelmiş ve Raff yine Yahudilik üzerine bir konuya el atmış. Yaşanmış olaydan yola çıkan filmin oyuncu kadrosunda da gücünü kullanıyor. Chris Evans’ın başını çekerken Greg Kinnear, Ben Kingsley, Michiel Huisman, Alex Hassell, Alessandro Nivola ve Haley Bennett ona eşlik eden isimlerden öne çıkanlar.

1979 yılındayız… Afrika’da yaşanan kaosun tam göbeğinde. Etiyopya’da yaşanan iç savaştan yara alanlara yardım eden bir ikiliyle tanışıyoruz. Ari ve Sammy, Yahudileri kutsal topraklarına Kudüs’e götürmek adına her şeyi yapıyorlar. Lakin sayılarının çokluğu sebebiyle zorlu bir yolculuk gerekiyor. Binlerce insanı Etiyopya’dan Kudüs’e kaçırmak gibi zor bir işi başarmak üzere Ari kolları sıvıyor ve Sudan’dan kaçırmak üzere boş bir oteli gözüne kestiriyor. Resmi olarak kiralanacak oteli hem işletmek hem de operasyonlarla insanları özgürlüklerine kavuşturmak üzere kolları sıvıyor. 

Gerçek olaylardan esinlenildiği ibaresiyle başlayan film gayet akıcı ve heyecanlı başlıyor. Benzerlerini gördüğü için alışık olduğu operasyona seyirci de hevesle katılıyor. Lakin sorunlar da böyle başlıyor. Raff’ın yanlış seçimleri ve eksikleri filmin sonunu hazırlıyor. Olayın ilginç ve ilgi çekici olduğuna şüphe yok. Uluslararası bir operasyon başarısı mevcut… İsrail ve Yahudiler için yüz akı olan bir başarı. Tüm zorluklara rağmen kahramanca bir operasyon var ortada. Raff için operasyonu anlatmak çok önemli olmuş ve anlaşılan gözünü kör etmiş. Zira tamamen Ari ve arkadaşları üzerine odaklanarak filmin ana çatısını ve senaryonun dramatik yapısını kurmayı ıskalamış. Her şeyin ortasında yaşanan özgürlük mücadelesi yerine denize nazır bir otelde hem çalışıp hem operasyon yapan ajanı anlatmış. Hiçbir zorlukla karşılaşmadan, ölüm kalım mücadelesine girmeden güllük gülistanlık bir olay yaşıyorlar. Ari ve arkadaşları süper kahramanmış gibi görünüyor. Tüm operasyon çok kolay gerçekleşiyor. Raff sadece otel fikrinin ne kadar çılgınca olduğunun altını çizmekle yetiniyor. Haliyle seyirci için heyecanlanacak, tansiyonu yükseltecek bir an veremiyor. Teoride düşününce her şeyin çok zor olduğunu düşünen seyirci bunların karşılığını hiç göremiyor. Sudan askerinin verdiği tepkilerin de çok şeker olmasıyla afrika kıtasını da gül bahçesi olarak resmediyor Raff. Gerçeklikten uzaklaşmasına sebep olan bu eksiklerle basit bir operasyon öyküsü olarak kalıyor film. Uzun süresine rağmen hiç sıkmamasıysa tek olumlu yanı…

Yaşanan olayı hiç yan yollara sapmadan dümdüz anlatmayı seçen Raff, heyecan ve gerilimden uzak bir özgürlük hikâyesini 129 dakikaya sığdırmış. Arada “hepimiz mülteciyiz” ve “kimseyi geride bırakma” gibi beylik cümleler etmeyi ihmal etmemiş. Dizi olarak çekilse tutabilecek “The Red Sea Diving Resort”, 31 Temmuz itibariyle Netflix’teki filmler çöplüğünde unutulmaya mahkum. Son hamlede adının “Operation Brothers”a dönüşü de adeta bunu doğruluyor.
  

The Intruder : Evim Güzel Evim

Cumartesi, Ağustos 10, 2019

Ev mühimdir. Kendimizi güvende hissettiğimiz, huzur bulduğumuz yerdir evimiz. Hayallerimizi süsleyen evi bulup yerleştiğimizde yaşadığımız mutluluğun tanımı yoktur. İşler ters gider de satmak zorunda kalırsak tam tersi duygular bekler bizi. Simgeler ve değerler biçtiğimiz evi kaybetmek dünyanın sonu gibidir adeta… İşte bu “evim güzel evim” diyen iki tarafı bir araya getiren 2019 yapımı “The Intruder” izleyicisine mistik gerilim vaat ediyor.

Neredeyse ülkemizde “Davetsiz Misafir” adıyla vizyona girmek üzere olan ama daha sonra tarihi belirsize evrilen filmin senaryosunu David Loughery kotarırken peliküle aktaran da Deon Taylor. İlk senaryosuna 1984 yılında “Dreamscape” ile imza atan Loughery, “Star Trek V: The Final Frontier” ile yakaladığı rüzgarı elinden kaçırarak b-türü filmlere yönelmiş ve ancak 1992’de “Passenger 57” ile kendine gelebilmiş bir isim. Dönemin rüzgarıyla “The Three Musketeers”, “Money Train” ve Tom and Huck” gibi roman uyarlamalarına da terfi etmiş ama 13 yıl boyunca ortalıkta görünmemişti. Siyahilerin ağırlıklı olduğu filmlerin yükselişiyle 2008’de “Lakeview Terrace” ile dönüş yaparak yeniden seriye bağlamıştı. “Obsessed”, “Penthouse North” ve “Nurse 3-D” facialarından sonra verdiği altı yıllık arayı bozduğu film “The Intruder”. Yönetmen Loughery’nin durumu da pek farklı değil. 2007’de ilk filmi “7eventy 5ive”da yönetmen koltuğunu Brian Hooks ile paylaşarak ilk adımı atan Loughery, bir yıl sonra tek başına yönettiği iki filmde “The Hustle” ve “Nite Tales: The Movie” tipik ev sineması vasatlığından öteye geçememişti. 2009’da da değişen bir şey olmadı. “Up All Nite” ve “Nite Tales: The Series” kimsenin hatırlamadığı diziler olurken, “Chain Letter” en azından izleyiciye ulaşmıştı. Korku/gerilim ile komedi arasında gidip gelen yönetmenin “Supremacy” ve “Meet the Blacks” ile adını nispeten küçük ölçekli de olsa duyurmasının ardından 2018’de nihayet iki adaylıkla taçlanan “Traffik” bir üst seviyeye çıkarmış oldu. Yine de yedi filme rağmen bildik konulara sahip tv’de pazar filmi seviyesinde işler üreten bir isim olarak kalmış durumda. “The Intruder” ile biraz daha büyük oynama fırsatı yakalamış. 8 milyon dolarlık bütçe ile gişeye çıkma şansı bulmuş. Meagan Good, Michael Ealy ve Dennis Quaid’in oyuncu kadrosunun başını çektiği filmin tamamlayıcıları da Joseph Sikora, Alvina August, Erica Cerra, Lili Sepe, Lee Shorten ile Carolyn Anderson.

The Intruder, Scott ve Annie ile tanıştırıyor bizi. Sürpriz doğum günü ile yaptığı açılıştan sonra hayallerindeki evi bulmalarıyla mutlu çiftimiz artık aileyi büyütmek üzere adımını atıyor. Koca bir vadi üzerinde bahçeli muazzam evin sahibi Charlie ile de böylece tanışıyoruz. Charlie ile fiyatta anlaşarak eve taşınan çiftimiz için hayat yolunda gitmeye başlar… Bu mutlu tablo evine bağlı olan Charlie’nin bir türlü uzak duramamasıyla bozulur…

“The Intruder”, korku/gerilim filmlerinin yapması gereken her şeyi yapıyor. Görüntü yönetmenliğini türün ustalarından Daniel Pearl üstlenirken müziklere de Geoff Zanelli imza atmış. Onların sayesinde atmosferin kurulmasıyla yapılması gereken tek şey kalıyor; senaryoyu işletmek. Teoride kolay gözüken bu durum patikte maalesef mümkün olamıyor. Zira elde yaratıcılıktan uzak ve çok bildik bir senaryo var. Loughery seyirciyi şaşırtmak ya da germekle hiç ilgilenmiyor. Seyirci dostu olmak istemiş. Onlara istediğini vermek üzere kurmuş her şeyi. Yer yer yaptığı basit numaralar ve mantık hatalarının başka açıklamasını bulmak mümkün değil. Taylor da ucuz numaralarla karanlıkta bir anda ortaya çıkan, gölgede duran adamdan ibaret sahneler ile sadece ver müziği göster adamı sekanslarından ibaret kalabilmiş. İzleyicinin daha ilk yarım saatte film tüm senaryosunu yazabileceği bir basitlik mevcut. Performansların da vasatlığıyla Dennis Quaid üzerinden akabiliyor yalnızca. Onun da son anlara doğru saçma seçimlerle karakterinin bayağılaşmasına şahit oluyoruz. Hal böyle olunca kötünün iyisi tek nokta var. Korkutmuyor, germiyor ama tempoyu kaybetmeden 102 dakika gibi uzun sayılacak vakti sıkmadan geçirtiyor.

3 Mayıs’ta vizyona giren film daha açılış hafta sonunda bütçesini karşılayıp hanesine kazancı eklemiş. 36 milyon dolarlık dünya gişesiyle yapımcılarını memnun etmiş durumda. Temmuz’un son hafta İngiltere ve İrlanda’da vizyona girerek son hamlesini de yapmış. Bizde akibeti belirsiz ama internet üzerinde izlenebilir haldeyken artık pas geçilir muhtemelen. Evin içinde yabancı birinin dolaşması gerilimini bildik numaralarla ilerleten ve akla ilk gelen çözümle tamamlayan “The Intruder”, türü sevenler için bile davet edilmeyecek bir misafir…

Dai si hing : Herkes Başarabilir

Çarşamba, Ağustos 07, 2019
Günümüzde her geçen gün daha önemli hale gelmesine rağmen çarpıklığının ve sorunlarının önüne geçilmeyen eğitim sistemi makineleşmeyen öğrenciyi öğütme merkezi haline gelmiş durumda adeta. Başarısız öğrencinin hiçe sayıldığı, başarılıların el üstünde tutulduğu sistem, koşulların farklılığıyla oluşan uçurum sayesinde birbirinden çok farklı bireyler yetiştiriyor. Eninde sonunda her şeye rağmen birkaç idealist öğretmen sayesinde tamamen vazgeçilmiyor çocuklardan. Eğer ilgi gösterilirse her çocuğun başarılı olacağına inanıyor, inanmak istiyoruz. Sistemin vazgeçip bir kenara attığı çocuklara ulaşabilen öğretmen onları hayata döndürebiliyor. Tıpkı Henry Chen gibi. 2018 yapımı Hong Kong işi “Dai si hing” eski bir askeri sınıf tahtasının önüne koyarak öğrencilere seslenenlerden.

Eğitim sisteminin kusurları sadece bize özgü değil. Uzakdoğu ülkelerinde de sınav stresi yüzünden intihar vakaları mevcut. Bu soruna olumlu mesaj ile dikkat çekmek isteyen Hong Kong’lu yapımcılar bir aksiyon yıldızını belalı bir sınıfın başına geçirerek bir yandan aksiyon ve komediyi işletip diğer yandan mesajlarını vermeyi planlamış. Bu formülü senaryolaştıran isim Tai-lee Chan olurken peliküle aktaran da Ka-Wai Kam olmuş. 2004 yapımı komedi “Mak dau sin sang” ile ilk senaryosuna imza atan Chan, dört yıl sonra adını “Yip Man” ile duyurmuş bir isim. Serinin tüm filmlerine attığı imza dışında dram ve komedi filmleriyle sektörün tanınmış isimlerinden. Senaristlikle de kalmayıp 2017 yılında “Huang jin hua” ile kıtayı mest etmekle kalmamış ödül avcısı da olmuş bir isim. Hem gişeye hem festivale film üreten Chan ile Kam’ın yolları da “Yip Man” serisinde kesişmiş. 2008’de “Yip Man”de asistan yönetmen olarak sektöre giriş yapan Ka-Wai Kam, 2016’te rom-kom “iGirl mung ching yan” ile ilk yönetmenlik denemesinde vasatı aşamamış. 2017 yılına iki aksiyon filmi sığdırsa da durum pek değişmemiş. Henüz kendisini gösterememiş bir yönetmen olsa da kendini gişe filminde bulmuş. O kadar “Yip Man” demişken filmin başrol oyuncusunu anabiliriz. Saygın dövüşçümüz Donnie Yen kadronun yıldızı iken Joe Chen, Kang Yu, Alfred Cheung, Ka Wah Lam ve Billy Lau ona eşlik eden isimlerden bazıları.

Bir okul başvurusuyla açılıyor filmimiz. Henry Chen ile tanışıyoruz. Öğretmenlik için müdür ile yaptığı görüşme ile hiç tecrübesi olmadığını anlıyoruz. Müdür de tam hadi başka kapıya diyecekken bir referans mektubu sayesinde kabul ediliyor ve göreve başlıyor. Başlar başlamaz da kendini başarısız öğrencilerin arasında buluyor. Sınıfı temsilen beş öğrenciye odaklanması da bir kavgayı ayırmasıyla oluyor. Kovulma kararı alınan beş öğrenciye pişmanlık mektubu seçeneğini sunan öğretmen kolları sıvıyor…

“Big Brother” adıyla anılan film bundan yirmi yıl önce Amerikan sinemasının yaptığı şeyi uyguluyor. Aksiyon yıldızını en olmayacak yere koyup onları hizaya getirmesinden oluşacak komediyi bekliyor. Sıra dışı öğretmenin öğrencileri kazanmasını izlemenin hiç çekici olmadığı aşikar. Zira artık yıl 2019 ve her şey o kadar basit değil. Dönemin öğrencileri o kadar açık değil. Bolca mantık hatasının sebeplerinden biri de bu. Dai si hing yeni bir şey anlatmıyor, anlatma derdinde de değil zaten. Bildik tiplemeleri kullanıyor, ezberlenmiş mesajları veriyor. Arada güldürüp eğlendirmek bazen de ağlatmak istiyor hepsi o. Kolay tercihlerde bulunuyor. Seçilen beş öğrencinin sorunlarını çözmek gibi basit bir işe yelteniyor. Beşliden ikizlerin babası alkolik, kızımızı babası hiçe sayıyor, fakir ama gururlu oğlan ninesiyle yaşıyor, göçmen siyahimiz de müzisyen olma hayalleri kuruyor. Öğretmenimiz de hepsinin yaşadığı yeri görerek yardımını esirgemiyor. Tüm bunların arasında sınav stresinden intihar eden öğrenci sayısı gibi istatistiki bilgileri aralara serpiştiren film “hayatın anlamı nedir?” sorusunu sık sık tekrar ederek itici olabilmeyi de başarıyor.

Bizde nasıl bir türlü “Hababam Sınıfı” serisi ve “Hayat Bilgisi” dizisinden vazgeçilmediyse Hong Kong’da da aynı dert var demek ki. İspanyollar “Elite” diye bir dizi çekmişken Amerikan dizilerinde gençlik dizileri artık yetişkin dizileri kıvamındayken “Dai si hing” hiç bu çağa ait durmuyor. Doksanlı yıllara ait daha çok… Tüm pozitifliğiyle pamuk şeker gibi görünüyor. Ülkesinde çok beğenilen film kıtayı da gişe canavarı olarak dolaşmış. İzleyicisine her duyguyu yaşatarak 101 dakikayı keyifli hale getiriyor. Kamu spotu bölümleriyle çok eleştirmeden beylik mesajları veren ve yeni hiçbir şey söylemeyen film vasat bir izle unut örneği. Donnie Yen elinden geleni yapsa da sorunlar bu kadar çözülemiyor. Herkes başarabilir demek nafile…

Can Yayınları’ndan Modern olan her şey, kısaca : Kısa Modernler

Çarşamba, Ağustos 07, 2019
Alt markalar, ürünler darken Can Yayınları’ndan bir yenilik daha geldi. Modern edebiayatın uzun öykü örnekleri artık “Kısa Modern” dizisiyle raflarda. Kısa Modernler, modern dünya edebiyatından seçilmiş, bir oturuşta okunabilecek hızlı ve vurucu metinleri bir araya getiriyor. Olaylı yirminci yüzyıldan ufuk açıcı, yenilikçi ve cesur eserler kısacası artık bu dizide. Dizinin ilk kitapları raflarda…


Morfin 

Karlar altında bir bağımlılık güncesi.

Dr. Bomgard şehre atanalı birkaç ay olmuştur ki, taşradaki eski yerine gönderilen arkadaşı Dr. Polyakov intihar eder. Ölmeden önce arkadaşına bıraktığı günlükte Polyakov, ölümüne sebep olan amansız bağımlılığı  ağrıları için aldığı morfinin hayatını nasıl ele geçirdiğini ve sonunda gerçekle bağını nasıl yitirdiğini satır satır anlatmıştır. Morfin, Sovyet edebiyatının yasaklı ustası Bulgakov’un savaş sonrası dönemdeki morfinmanlık deneyiminden yola çıkarak yazdığı sarsıcı bir öykü.

Doktorlar birçok diğer ilacı kendi üzerlerinde deneyebilseler ne iyi olurdu. İlaçların etkileriyle ilgili çok daha farklı bilgilere sahip olurlardı. İğneyi yaptıktan sonra aylardır ilk defa rahat uyudum – beni aldatan kadını hiç düşünmedim bile.

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Jun’ichirō Tanizaki – Çılgın Bir İhtiyarın Güncesi; Yusuf Atılgan – Anayurt Oteli; Kurt Vonnegut - Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater; Vladimir Sorokin – Tipi; Géza Csáth - Afyon 

#rusmodernleri #uzunöykü #maddebağımlılığı #günlük #doktorluk #rusdevrimi #birincidünyasavaşı

MİHAİL AFANASYEVİÇ BULGAKOV, 1891’de Kiev’de doğdu. Genç yaşta doktorluğu bırakarak kendini tümüyle yazarlığa verdi. İlk romanı Beyaz Muhafız (1925), komünist bir kahramana yer vermediği gerekçesiyle Sovyet resmî çevrelerince büyük tepkiyle karşılandı. Sovyet toplumunu eleştiren yergili fantezilerin yer aldığı Şeytanî’de (1925) resmî çevrelerin eleştirisine uğradı. Bulgakov aynı yıl sözde bilim üstüne bir yergi niteliğindeki Köpek Kalbi’ni yazdı. 1930’a gelindiğinde, eserlerinin yayımlanması yasaklanmıştı. Buna karşın Bulgakov, 1930’larda iki önemli eser daha verdi. Moskova Sanat Tiyatrosu’nun perde arkasını acımasızca yeren yarıda kalmış özyaşamöyküsel romanı Teatral Bir Roman ve göz kamaştırıcı bir fantezi olan Usta ile Margarita. 1940’ta Moskova’da ölen Bulgakov’un eserleri, Stalin’in ölümünün ardından, 1950’lerin sonlarına doğru gittikçe saygınlık kazandı.

Morfin / Mihail Bulgakov
Çevirmen: Ergin Altay
Dizi: Kısa Modern
Tür: Uzun Öykü
Sayfa sayısı: 56
Fiyat: 11,50 TL


Ölen Adam

Yaşanmamış bir hayatın ardından dirilmek.

Sıtma ve veremin pençesindeki Lawrence, ölmeden yayımladığı son uzun öyküsü Ölen Adam’da yaşama arzusunu, Etrüsk mezarlarını ziyaret ettiğinden beri aklında olan ölüm, diriliş ve ölümsüzlük konularıyla birleştirir. İsa’nın dirilişinin anlatıldığı hikâyelerden yola çıkan öyküde, uzun uykusundan acılar içinde uyanan adam, yaşamın tadına varamadan öldüğünü fark eder. Görevini tamamlamış, sıradan biridir artık. Ölümlü dünyayı bu kez azımsamayacak, bedeni ve arzularının peşinden gidecektir.

Benim zaferim, ölmemiş olmamdır. Benim ömrüm, görevimin ömründen daha uzun oldu. Artık bilmiyorum o görevi. Zaferim bu işte. Misyonuma başladığım günü de, görevimin bitişini de atlattım, geride bıraktım.

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Nikos Kazancakis - Günaha Son Çağrı; Mihail Bulgakov – Usta ile Margarita; Sophie Mackintosh –  Su Kürü; László Krasznahorkai – Şeytan Tangosu ; Thomas Hardy – Çılgın Kalabalıktan Uzak.

#ingilizmodernleri #uzunöykü #ölüm #diriliş #cinsellik #tanrı #hıristiyanlık #mitoloji

D.H. LAWRENCE, 1885’te İngil­te­re’de, East­wo­od, Not­ting­ham­shi­re’da doğ­du. İlk ro­manı The White Peacock (Beyaz Tavus Kuşu) 1911’de, ikinci romanı Günahkâr Ruhlar 1912’de basıldı. Ya­rı oto­bi­yog­ra­fik ro­ma­nı Oğullar ve Sevgililer (1913) Law­ren­ce’ın ken­di ya­şamöy­küsünü, genç bir adamın an­ne­siy­le iliş­ki­si ve bu iliş­ki­nin baş­ka ka­dın­lar­la iliş­ki­le­ri­ni nasıl et­ki­le­di­ğiy­le il­gi­li güçlü bir psi­ka­na­li­tik in­ce­le­me­ye dönüştürüyor­du. 1915’te ya­yımla­nan Gökkuşağı’n­da, Brang­wen ai­le­si­nin üç ku­şak öyküsü ara­cı­lığıyla top­lum ve ruh­sal de­ği­şi­mi ele alınıyor­du. Kitabın devamı niteliğindeki Âşık Kadınlar 1920’de yayımlandı. Onu yine aynı yıl 1920’de Kayıp Kız, 1926’da Kanatlı Yılan, 1928’de Lady Chatterley’in Âşığı, 1930’da Bakire ile Çingene adlı roman­lar iz­le­di. Aynı za­man­da çok iyi bir şa­ir, öykü ve de­ne­me ya­zarı olan D.H. Law­ren­ce, özel­lik­le ro­man­larıyla 20. yüz­yıl İn­gi­liz ede­bi­yatının en et­ki­li ya­zar­la­rından bi­ri ol­du. Law­ren­ce, 1930’da Fran­sa’nın Ven­ce ken­tin­de öldü. 

Ölen Adam / D.H. Lawrence
Çevirmen: Bilge Karasu
Dizi: Kısa Modern
Tür: Uzun Öykü
Sayfa sayısı: 80
Fiyat: 11,50 TL


Nabizade Nâzım’dan Kıskançlık Klasiği : Zehra

Çarşamba, Ağustos 07, 2019
Nabizade Nâzım'ın genç yaşta yazdığı Zehra, kıskançlık ve sorumsuzluğun yok ettiği hayatları konu edinen etkileyici bir klasik.

Nabizade Nâzım’ın ölümünden üç yıl sonra, 1896’da Servet-i Fünûn’da tefrika edilen Zehra romanı, kıskançlığın ve sorumsuzluğun yok ettiği hayatlardan bir manzara sunar. Psikolojik tahlilleriyle döneminin eserleri arasında sivrilen roman, aynı zamanda 19. yüzyıl sonundaki toplumsal değişime dair de önemli ipuçları taşır.

İstanbul’un ve sakinlerinin kanlı canlı göründüğü bir romandır Zehra. Şehir hayatına dair, çok az kaynakta karşımıza çıkan ayrıntıları yazar, iyi bir gözlemci olarak satırlarına kaydeder. Boğaz’daki kayık âlemleri, Beyoğlu eğlenceleri, ticaret hayatı, tulumbacılar, emniyet ve hukuk sistemine dair önemli bilgilere romanda sık sık rastlanır.

Yayımlandığı günden beri defalarca kere basılan Zehra, bu defa titiz bir çalışmayla, orijinal metni ve günümüz Türkçesine uyarlanmış şekliyle karşımızda.

 #edebiyatımızınmirası #tanzimatedebiyatı #istanbul #kıskançlık #karasevda #şehirhayatı #cinayet    
Bu kitaplara ilgi duyanlar için ek öneriler: Mehmet Rauf: Eylül; Halid Ziya Uşaklıgil: Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah; Halide Edib Adıvar: Handan;  Hüseyin Rahmi Gürpınar: Sevda Peşinde; Recaizade Mahmut Ekrem: Araba Sevdası

NABİZADE NÂZIM, 1863’te İstanbul, Nişantaşı’nda doğdu. Asıl adı Ahmet Nâzım’dır. Anne ve babasını küçük yaşta kaybeden yazar, üvey anne ve dadıların elinde büyüdü. Salıpazarı Feyziye ve Beşiktaş Askerî rüşdiyelerinde okudu (1876). Buradan Mühendishâne-i Berrî İdadisi’ne geçti (1878). 1884’te girdiği erkân-ı harbiyye sınıfından 1887’de yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. Bir süre Mekteb-i Harbiyye’de matematik, istihkâm ve topografya dersleri verdi; umumi müfettiş muavini olarak 1889’da kolağası oldu. Nabizade Nâzım’ın ilk eserleri Vakit ve Ceride-i Havadis gazetelerinde yayımlandı. Daha sonra Hazine-i Evrak, Mirat-ı Âlem, Rehber-i Fünûn, Âfak, Maarif, Mirsad, Manzara, Berk ve Servet-i Fünûn gibi edebiyat dergileri ile Tercüman-ı Hakikat, Servet ve Mürüvvet gibi gazetelerde başta şiir olmak üzere daha çok fenni konularda makaleler ve hikâyeler yayımladı. 1890-1891 yıllarında bir dizi uzun hikâye kaleme aldı. Türk edebiyatı tarihinde Nabizade Nâzım’a asıl şöhretini kazandıran, “Karabibik” adlı uzun hikâyesiyle Zehra romanıdır. 1891’de Ayşe Naciye Hanım’la evlenen yazar evliliğinin henüz ilk aylarında yakalandığı kemik vereminden kurtulamayarak 5 Ağustos 1893’te öldü.

Zehra / Nabizade Nâzım 
Dizi: Miras
Tür: Roman
Günümüz Türkçesiyle , 176 Sayfa, 14 TL
Açıklamalı Orijinal Metin, 224 Sayfa, 16 TL


Çağdaş Türk romanının ayrı duran yapıtlarından biri "Volkan'ın Romanı" yeniden raflarda

Çarşamba, Ağustos 07, 2019
Volkan’ın Romanı, trajik bir karakterin izini sürerken kendini saklayan bir kitap, tıpkı bir enginar gibi; okuyucudan kabuklarını soymasını, özüne ulaşmasını, ama kabukların da tadına varmasını istiyor. Özünde derin kimlikler, derin devlet, derin ülke, derin komplo var, kabuklarındaysa Ahmet Tulgar’ın kendine özgü anlatımı.

Sustu. Önüne baktı. Ağlamaya başladı. “Volkan’ın o kamera görüntüsünde ne yaptığını sizden iyi kim anlar? Otogarın altında ne aradığını ya da?” diye konuştu sonra hıçkırıklarının arasından. Bir erkek ağlarken nasıl da güzelleşir.

Volkan genç bir polis. Babası emekli Emniyet Müdürü Hilmi Bey; Volkan onun yakışıklılığını, komşu kadınları (ve kocalarını) nasıl etkilediğini, bacak arasını pudralayıp giyindiğini, sabahları ayakkabılarını annesinin giydirdiğini hatırlıyor. Hayat, Volkan’a böyle bir ihtimam göstermiyor ama; Teşkilat onu kurban seçiyor ve Volkan’ın varoluşunun ekseni bir günde değişiyor.

#kimlik #doksanlar #polis #eşcinsellik #doğu #aşiret #komplo
Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Bıçkın ve Ağlak - Can Kozanoğlu, Mirgün Cabas; Körburun - Hikmet Hükümenoğlu; Dün Gece Çok Gençtim - Onur Akyıl; Kaçağın Portresi - David Borata

AHMET TULGAR, 1959’da İstanbul’da doğdu. Sankt Georg Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra Viyana Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi, Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okudu. 1984-1987 yılları arasında siyasi mahkûm olarak cezaevindeydi. 29 yıl boyunca çok sayıda gazete ve dergide çalıştı, halen çalışıyor. Çok sayıda siyasi televizyon programı yaptı, halen yapıyor. Makale ve denemelerini Şehrin Surlarındalar (1992), Tam Yakalandığımız Yerden (2004), Ne Olmuş Yani? Korsan Yazılar (2005), Ben Onlardan Biriyim (2007), Diller Çehreler Barış (2010), Henüz Zaman Var (2013), söyleşilerini Mahallede Herkes Kahramandır (2004) adlı kitaplarda topladı. İlk öykü kitabı Evsiz Ülke Hikâyeleri 1989’da, ikinci öykü kitabı Birbirimize 2009’da, üçüncü öykü kitabı Duygusal Anatomi 2015’te, dördüncü öykü kitabı Trajik Nüans 2016’da ve beşinci öykü kitabı Bakmadığınız Bir Yer Kalmıştı ise 2018’de yayımlandı. İlk romanı Volkan’ın Romanı 2006’da, ikinci romanı Çocuklar ve Canavarları 2012’de yayımlandı. Makaleleri Almanca, İngilizce, Fransızca olarak çeşitli yayın ve derlemelerde yer aldı. Volkan’ın Romanı, 2013’te Makedonya’da Romani i Vollkanit adıyla Arnavutça olarak yayımlandı.

Volkan’ın Romanı Ahmet Tulgar 
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Roman  
Sayfa sayısı: 224
Fiyat: 22,50 TL  


A Score to Settle : Uykusuz ve Sinirli

Salı, Ağustos 06, 2019

Seksenlerin ikinci yarısından itibaren büyük çıkış yapan ve 1995’te “Leaving Las Vegas”taki performansıyla Oscar ödülünü kazanan Nicolas Cage’in son beş yılına bakınca motivasyonunu merak ediyor insan. Her teklifi kabul edip soluğu sette alıyormuş gibi bir hali var. Oynayacaklarıyla birlikte yüz filmi devirmiş durumda ama akla gelen o kadar filmi var mı diye düşünmemek elde değil. Kuşağının diğer yıldızlarının da aynı düşüşü yaşadığını görmüştük ama onların dönüşlerinden sonra halen Cage’in hamle yapamayıp sürekli yıpranması hayli yorucu. Bir dönem o oynuyorsa izleyen seyirci artık onu görünce kaçıyor. Umudu kesmiyor ama dönüşünü bekliyor. Cage bunların farkında mı bilinmez ama yıla dört-beş film sığdırarak rolden role koşmayı sürdürüyor. 2019 yapımı Kanada Amerika ortak yapımı “A Score to Settle” ile karşılaşınca insanın aklına gelen ilk bunlar oluyor. Olur da izleme kararı verilirse beklentiler en düşük düzeyde tutuluyor.

Cage’in şimdilik 2019 yapımı tek filmi olan “A Score to Settle” son yıllarda olduğu gibi bilinmeyen isimlerin, tv dünyasına çalışan ikilinin eseri. John Stuart Newman’ın kotardığı senaryoyu Shawn Ku peliküle aktarmış. Efsanevi gündüz kuşağı dizisi “Days of Our Lives”ın senaristlerinden biri olarak sektöre giriş yapan Newman, kısa süren “Dirty Work” ve “Get Shorty” deneyimlerinden sonra ilk sinema denemesi “Proud Mary” ile uğradığı başarısızlığın bir yıl sonrasında yeniden almış kalemi eline. İlk kez tek başına yazıyor senarist olarak künyede. Ku ise ilk adımı kısa metrajı “Pretty Dead Girl” ile 2004’te ödülle atmış bir yönetmen. Dört yıl sonra ilk uzun metrajını tv için çekmiş ve müzikal “The American Mall” ile kimselere yaranamamış ama 2010 yılında senaryosunu da yazdığı “Beautiful Boy” ile adını herkese ezberletmiş, ayakta alkışlandığı Toronto’da ödülle dönmüştü. O gün bugündür yeni film beklentilerini ötelemişti. Girdiği dört yıllık sessizliği şaşırtıcı şekilde gerilim dzisi “Sequestered” ile bozduktan sonra roman uyarlaması “Seeds of Yesterday”i tv için çekmesi daha da şaşırtıcı olmuştu. Nihayet dokuz yıl sonra bir uzun metraj için motor diyor Ku. Ama dönüş için doğru proje mi soruları arasında biraz şaşırtıyor. Bir nevi sipariş filmi için dönmüş gibi görünüyor. Belki de küçük bir ısınma turudur kimbilir. Nicolas Cage’in üzerinden ilerleyen filmin oyuncu kadrosunu Benjamin Bratt, Noah Le Gros, Mohamed Karim, Karolina Wydra ve Ian Tracey tamamlamış.

Bir intikam arayışı A Score to Settle. Her intikamcının öyküsü gibi… Her şey karanlık bir depoda başlıyor. Beş kişilik bir grup sandalyeye bağladıkları adamla eğleniyor. Patron elinde beyzbol sopasıyla atış yaparak adamı vurmaya çalışsa da başaramıyor bir türlü. Araya giren Frank düzgün atış için taktik veriyor ama nafile… Top dışarı kaçınca yakalamaya giden kardeş seviyesindeki ikili Q ve Frank döndüklerinde adamın topu beklemeyen patronun gazabına sopayla uğradığını görüyoruz ve bugüne geliyoruz. Frank ile tanışıyoruz yeniden. 19 yıl hüküm giydiği hapishaneden ölümcül hastalığa yakalanması sebebiyle salıveriliyor. Insomnia sebebiyle içmesi gereken haplarla biçilen bir ömrü kalmış elinde. Doktorun uyarısı net: uyumazsan ölürsün. Frank de hayatının son günlerini yaşayan ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan birinin yapacağı şeyin peşine düşüyor; İntikam…

Tipik bir intikam öyküsü anlatıyor A Score to Settle. Hapishaneden çıkıp eski defterleri açarak intikam peşine düşen bir adamın öyküsü nasıl olursa öyle. Herhangi bir özel yanı, farklılığı ya da yaratıcılığı yok. Sadece dört başı mamur bir senaryo mevcut. Ana olayı az karakterle anlatmayı seçen Newman sonrasını da yan yollara sapmadan getiriyor. Akıcılığı ve tempoyu bu sayede düşürmeden finale yürüyor. Seyirciye bir bulmaca vermeyi de ihmal etmemiş ama doktorun “halüsinasyon” uyarısı sebebiyle çok sürpriz olmuyor. Cage de daha önce defalarca oynadığı rolü tekrarlamak dışında bir şey yapmasına gerek olmayınca performanslarda da vasatlık seviyesi senaryoya uyum sağlıyor. Her karakterin ezberden tiplemeler olması, derinliksizliği elbette sürpriz değil. İntikam öyküsünün arada sekteye uğrar gibi çıkmaza girmesi de çözümü de çok tahmin edilebilir oluyor. Araya serpiştirilen gönül ilişkisi de çok yapay duruyor. “Çok erkekler hamamına döndük bir kadın gözüksün” dermiş gibi girip çıkıyor. Hazır girmişken kahramanımızın iyi yönü de ortaya çıksın denmiş. Ortada böyle bir senaryo olunca yönetmen koltuğunda kimin oturduğunun pek bir önemi yok. Shawn Ku tempoya odaklanmış ve kontrolde tutarak filmi uzun süresine rağmen izlenir kılmış.

2 Ağustos itibariyle internet üzerinden izleyiciyle buluşan “A Score to Settle”, imdb bilgilerinde yazıldığı gibi aksiyon/gerilim/dram kırması değil. Aksiyon bekleyenler için hayal kırıklığı olur, gerilimle de uzaktan yakından bir alakası yok. Hikâyesi çok bildik olduğu için etkilemeyen bir intikam draması. Normalde yürek burkabilir ama bildiğimiz yerden geldiği için bir şey uyandırmıyor. Newman ve Ku için vasat bir deneme iken Nicolas Cage’in son filmleri düşünüldüğünde gayet iyi bir film. En azından başından sonuna sıkılmadan izlenebiliyor. Vasat senaryosuna, bildik konusuna ve 103 dakikalık süresine rağmen üstelik… Cage fanatikleri dışında kimsenin izleyip vaktini harcamamasını belirtmeye gerek yok değil mi?

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template