♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Sinema

Kitap Kritik

Dizi

Latest Updates

Meksikalı yazar Cristina Rivera Garza ilk kez Türkçede!

Cuma, Eylül 20, 2019
Yayımladığı her kitapla sevgimizi, bugüne dek hiç çizgisini bozmayarak takdirimizi kazanan Yüz Kitap ikinci romanını yayımlıyor ve yine bizi yeni bir kalemle tanıştırıyor. Meksika’nın en prestijli ödüllerinin yanı sıra uluslararası ödüllere sahip yazar Cristina Rivera Garza “Tayga Sendromu” adlı romanıyla ilk kez Türkçede. Her kitapları başımızın tacı, elbette okuyacağız. Sizi bilmem ama “Gerçekle hayal arasında salınan bir dedektif noir” cümlesi beni daha da meraklandırıyor, heyecanlandırıyor. Bugün itibariyle dağıtımına başlanmış. Bir an önce kavuşalım da okuyalım derken pası bültene atayım.

“Hepimiz içimizde bir orman taşırız, kilometrelerce uzanan kayınlar, köknarlar, sedirler.” 

Türkçeye ilk kez çevrilen Meksikalı yazar Cristina Rivera Garza’nın Tayga Sendromu adlı romanı gerçekle hayal arasında salınan bir dedektif noir. 

Aldatılan bir koca tarafından tutulan bir kadın dedektif, kaçak çiftin peşinden dünyanın öteki ucundaki tayga ormanlarına kadar gider. Kayıp çifti bulmaya çalışırken, dünya tekinsiz, öngörülemez bir yere dönüşür. Tayga ormanlarında yoluna kurtlar, kardaki izler, eski hikayeler ve vahşi bir genç çıkan dedektif tökezler ve her şeyin gerçekliğini sorgulamaya başlar.

Zamanın düz bir çizgide ilerlemediği, kullanılan puslu ve muğlak dilin gerçekliği büktüğü Tayga Sendromu, sanki başlangıçtan beri orada olan açıklanamayan bir dehşet hissinin, ruhtaki yabanın anlatısı.

“Cristina Rivera Garza bir yazardan, bir romandan, bir dilden beklenenlere riayet etmiyor. Garza, kışkırtıcı, provoke eden bir yazar.”
Yuri Herrera

“Tayga sendromu, geçmişin yankılarını taşıyan karanlık, korkusuz, çağdaş bir fabl.” 
Sjon

Cristina Rivera Garza 1964 yılında Meksika’nın kuzeydoğu sınırındaki Matamoros kentinde doğdu. Latin Amerika tarihi üzerine doktorası bulunan Garza, her iki ülkede çeşitli üniversitelerde öğretim görevlisi olarak bulundu. José Ruben Romero Ulusal Roman Ödülü, Sor Juana Inés de la Cruz Ödülü, Juan Vicente de Melo Ulusal Hikâye Ödülü gibi Meksika’nın en prestijli ödüllerinin yanı sıra, Uluslararası Anna Seghers Ödülü gibi uluslararası ödüller aldı. Yayımlanan eserleri arasında Nadie Me Verá llorar, Ningun Reloj Cuenta Esto, La Cresta de Ilión, Lo Anterior, La Muerte Me Da, Verde Shanghai  adlı romanlar ve La Castañeda adlı tarih çalışması bulunmaktadır. Rivera Garza halen California San Diego Üniversitesi’nde Edebiyat Fakültesinde yaratıcı yazarlık dersleri veriyor.

Tayga Sendromu / Cristina Rivera Garza
Özgün Adı: El Mal De La Taiga
Çeviren: Banu Karakaş
Yüz Kitap, Roman, Eylül 2019
83 sayfa
Etiket Fiyatı: 16 TL

Bu Kulaklar Neler Duydu : Türkiye’de Konferans Çevirmenliğinin 50 Yılı

Cuma, Eylül 20, 2019

İlk olarak 1991’de, Körfez Savaşı televizyonlardan canlı olarak yayınlanırken ekranların alt köşesinde açılan küçük kutucukta gördük onları. İngilizce yayını Türkçeye çeviriyorlardı. Ama 1983’te, İstanbul Film Festivali’nde Türkçe altyazısı olmayan filmlerin gösterimi sırasında beyaz perdede konuşulanları anı anına çevirenler de onlardı. Başbakanların, cumhurbaşkanlarının kulağının dibinde de görmüşlüğümüz vardır bu “hanımefendiler ve beyefendileri.”

Her şey 1960’ların ilk yarısında Ekonomik ve Sosyal Etüdler Konferans Heyeti’nin gazetelere verdiği ilanlarla başlamıştı: İleri derecede yabancı dil bilen, genel kültürü zengin, iyi yetişmiş gençler aranıyordu. Amaç verilecek eğitim yoluyla konferans çevirmeni yetiştirmekti. Başvuranların çoğu o güne dek böyle bir mesleğin varlığından bile haberdar değildi.

Ama oldular. İlk konferanslarından bugüne, sendika toplantılarından, zeytinciliğe, çok farklı alanlarda sözlü çeviriler yaptılar; ülkenin ve anadillerinin yıllar içinde değişimini gözlemlediler. Üniversitelerde bölümler kurdular, yeni nesil çevirmenleri yetiştirdiler; gazete ilanıyla tesadüfen seçtikleri işi saygın bir mesleğe dönüştürdüler.

1969’da birkaç çevirmenin girişimiyle kurulan, yıllar içinde çalışma etiği ve ilkelerini geliştirerek gerçek anlamda bir meslek kuruluşuna dönüşen Türkiye Konferans Tercümanları Derneği’nin üç kuşağı bu kitapta bir araya geliyor, kaybettiklerini anıyor. Hep başkalarına ses olan konferans çevirmenleri, şimdi kulaklıkları çıkarıyor ve mesleklerinin hikâyesini anlatırken Türkiye’nin yakın tarihine bir başka yönden tanıklık ediyorlar.

Türkiye Konferans Tercümanları Derneği’nin 50. kuruluş yıldönümü dolayısıyla hazırlanan, dernek ve gazete arşivlerinin yanı sıra derneğin üyeleri ve mesleğin duayenleriyle röportajlara dayalı bir belgesel ve sözlü tarih çalışması olan bu kitabın tanıtımı 17 Eylül’de yapılacak basın toplantısıyla başlayacak ve çeşitli medya organlarında tanıtım ve söyleşiler yapılacaktır.

Bu Kulaklar Neler Duydu Türkiye’de Konferans Çevirmenliğinin 50 Yılı
Röportaj ve Yazılar:  Somnur Vardar
Röportaj Fotoğrafları: Emran Şermet
Yayına Hazırlayan: Özcan Özen
Kapak: Sevil Tarla
h2o Kitap, Eylül 2019
Sayfa: 344 sf.
Fiyat: 49 TL

Deniz Gezgin’den sudan gelip suya giden bir roman : Ahraz

Perşembe, Eylül 19, 2019
Deniz Gezgin’in şahane romanı “Ahraz" Can Yayınları etiketiyle yeniden raflarda yerini alıyor. Yayımlandığı günden bu yana sadık bir okur kitlesi kazanan romanı ne kadar çok sevdiğimi fuarda karşılaştığımız okurlar bilir. Tekrar övgüler düzmek yerine  Gezgin imzalı Mitos üçlemesi ve YerKuşağı’nı da Ahraz gibi ısrarla önerdiğimi belirtip pası bültene atayım.

Romanın başkarakteri İsrafil, yüzüne kapıların kapandığı, küçük bir kıyı kasabasında toplumun günah keçisi yaptığı çaresiz Adile’nin tek oğludur. Suyun içine doğan bu ahraz çocuk, talihsiz annesi gibi çöp toplayarak ayakta kalır. Gelgelelim hayata sırtını dönmek yerine taşları, martıları, kayaların tüylü derisi yosunları, denizin dili balıkları arkadaş bilir; gökyüzünü yoldaş, ağacı rehber yapar. Yıllar sonra bir gün, kasabadaki tek dostu Marangoz Yusuf’la birlikte, kıyıya vuran iki yabancıya yardım eli uzatmasıyla ortalık karışacak, tüm kasaba halkını karşısına alacak, suyun zıddı ateşe kapı aralayacaktır.

Deniz Gezgin derinlerden çekip çıkardığı kadim anlatılar, pagan inanışlar ve tarihe göndermelerle örüyor romanını. Böylece doğa ile kültürün uyumla bütünleştiği zamansız, evrensel bir hikâye ortaya çıkarıyor.

“Her şeye büyük bir merak besliyordu. Gökyüzünü, açık denizi, karşı adayı, rüzgârın uyuduğu yeri ve daha çok şeyi... bilmek değil hissetmek istiyordu. Varlıktan çok yokluktu merak ettiği, hiçlik; tıpkı kendi gibi.”

#söylence #mit #deniz #su #ateş #günahkeçisi #doğa #masal #arınma #pagan

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Neslihan Önderoğlu: Yeryüzü Yorgunları; Barış İnce: Sarsıntı; Hikmet Hükümenoğlu: Körburun;  Latife Tekin: Ormanda Ölüm Yokmuş 

DENİZ GEZGİN, 1981’de İstanbul’da doğdu. Ege Üniversitesi Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Bölümü’nü bitirdi. Mitos derlemeleri 2007 yılında Bitki Mitosları ve Hayvan Mitosları, 2009 yılında Su Mitosları adlarıyla yayımlandı. On yıla yakın Metro Gastro dergisine “Dünya Dönüyor” dosyası hazırlayarak mevsim ritüelleri ve yemeğin kültür tarihi konulu makaleler kaleme aldı. 2019’da Doğa Defteri adlı çalışmayı hazırladı. İlk romanı Ahraz’ın (2012) ardından 2017’de ikinci romanı YerKuşAğı yayımlandı.

Ahraz / Deniz Gezgin
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 200
Fiyat: 22,50 TL  

Faşizm ve Hümanizm Üzerine Düşünceler : Çağa Karşı Koymak

Perşembe, Eylül 19, 2019

Delidolu’nun şahane kurmaca kitaplar koleksiyonuna bir kitap daha ekleniyor. Batı felsefi ve entelektüel üretimine güncel katkılarıyla bilinen Nexus Enstitüsü’nün kurucusu ve başkanı Rob Riemen'in “Çağa Karşı Koymak: Faşizm ve Hümanizm Üzerine Düşünceler” adlı çalışması raflarda yerini alıyor.

Faşizmle mücadele, insan ruhunun yetiştirilmesiyle mümkündür!

Küresel çapta yükselişe geçen sağcı ideolojiler ve faşist siyasi eğilimler üzerine düşünen bir kültür felsefecisi olarak Rob Riemen, bir zamanlar Avrupa’nın en temel nitelikleri olan, ancak zamanın fani ruhuyla birlikte yitirilen demokratik değerlerin yeniden canlandırılmasına yönelik çabaları tartışıyor. Riemen, kültür ve eğitim “insan ruhunu yetiştirme” amacına hizmet etmedikçe, bir değerler sistemi olarak faşizmin asla yok olmayacağını, belli aralıklarla tekrar saldıracağını vurguluyor.

Öznel düşünceden yoksun kitle insanının, bütün sıradanlığıyla kitsch toplumunun ve üniversitelerin fikir insanları yerine piyasaya “eleman” yetiştiren niteliksiz kurumlara dönüşmesinin faşizmin yükselişindeki etkin rolünü öyküleştirerek, akıcı ve anlaşılır bir dille anlatan kitap, siyaseti edebiyat ve felsefeyle düşünmek isteyen okurlar için eşsiz analizler sunuyor.

Siyaset dünyasında popülizm ve faşizm tartışmaları hız kesmeden sürerken Riemen bu tür siyaset yapma biçimlerinin uyandırdığı geniş çaplı hınç, yabancı düşmanlığı, korku ve nefret duygularına karşı evrensel İyinin yeniden hatırlanması gerektiğini savunuyor. Nietzsche’den Spinoza’ya, Paul Valéry’den Thomas Mann’a geniş bir dizi felsefi ve edebi kaynaktan beslenen bu çalışma, mevcut dünya düzenini anlamak ve alternatifler üzerine düşünmek isteyen herkesin okuması gereken güncel bir analiz.

Toplumumuz şüphesiz ki derin bir kültürel krizin içinde. Artık müşterek manevi değerlerimiz nelerdir bilmiyoruz; eğitim artık kişinin kendini geliştirmesine ve ahlakı öğrenmeye olanak tanımıyor; uygarlığın tüm ilkelerine temel oluşturan asli sorulara artık nasıl cevap vereceğimizi bilmiyoruz. Kültürel ve ahlaki temellerden yoksun, demagojiden kolayca etkilenmeye müsait, hınç ve korkuya boğulmuş olduğu için nihilist olarak adlandırabileceğimiz bu toplumda siyaset, iktidarlarını korumak ve büyütmekten başka hiçbir güdüsü olmayan kışkırtıcı aktörlerin işidir.

Rob Riemen: Batı felsefesi ve entelektüel üretimine güncel katkılarıyla bilinen Nexus Enstitüsü’nün kurucusu ve başkanı olan Rob Riemen, aynı zamanda tanınmış bir yazar ve kültür felsefecisidir. 2008 yılında yayımlanan Nobility of Spirit: A Forgotten Ideal (Ruhun Asaleti: Unutulmuş Bir İdeal) adlı eseri dünya çapında pek çok dile çevrilmiştir. Riemen, çalışmalarına Hollanda’da devam etmektedir.

ÇAĞA KARŞI KOYMAK: FAŞİZM VE HÜMANİZM ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
Yazan: Rob Riemen
Türkçeleştiren: Melis Oflas
148 sayfa
Fiyat: 27,00 TL

Murat Murathanoğlu’ndan basketbol dünyasının perde arkası : Salondaki En Kötü Koltuk

Perşembe, Eylül 19, 2019

Türkiye’de basketbolun üç kuşağına tanıklık eden, sahalardaki heyecanı unutulmaz sesiyle ekranlara taşıyan Murat Murathanoğlu’nun kaleminden Chicago’da başlayan ve İsmet Badem’den Aydan Siyavuş’a, Mehmet Okur’dan Furkan Korkmaz’a basketbolun en önemli isimleriyle birlikte ilerleyen hayat hikâyesi.

Salondaki En Kötü Koltuk yıllardır Türk basketbolunun en güzel öykülerini anlatan, kimi oyuncuların üzerine yıldız tozu serperken, kimilerini kendine özgü telaffuzuyla sokaktaki çocukların sevgilisi haline getiren Murat Murathanoğlu’nun özyaşamöyküsü.

Herkes Murat Murathanoğlu’nun yıllardır maçları salondaki en güzel koltuktan izlediğini zannediyor. Oysa birçok salonda yorumcuya tahsis edilen anlatım alanı, pozisyonlara hâkim olmalarına izin vermez. Sayfaları çevirdikçe bu yargı da yavaş yavaş çözülüyor, Türk basketbol ve medyasının perdesi aralanıyor.

“Murat’ın çevresindeki insanlara yaydığı basketbol titreşimlerini görmek, tanışmamızdan yirmi yıl sonra bile beni büyülemeye devam ediyor.” Maurizio Gherardini

“Basketbolumuzun son otuz yılına damga vuran en özel spiker ve yorumculardan birinin yaşadıklarını merak ve bazen de hayretle okuyacaksınız.” Harun Erdenay

“Bu olağanüstü sporun Türkiye’deki ilk büyük adımlarına onunla birlikte ilham vermiş olduğum için gururluyum.”  Petar Naumoski

“Her zaman bir profesyonellik timsali olarak gördüğüm Murat’ın hayat hikâyesini mutlaka okumalısınız.” Kostas Sloukas

“Kendini spora adamış, şartlar ne olursa olsun özverisini kaybetmeden basketbol için çalışmaya devam etmiş Murat Abi’nin özel hikâyesi.”  Furkan Korkmaz

MURAT MURATHANOĞLU, 1958’de İstanbul’da doğdu. 1980’de Illinois Üniversitesi (Champaign-Urbana) İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. Cahit ve Berin Murathanoğlu’nun büyük oğlu, Sinan’ın ağabeyi, Kıvanç’ın eşi, Mert ve Mısra’nın babasıdır. 26 yaşından itibaren hayatını, önce Eczacıbaşı ve Fenerbahçe’de teknik menajer olarak girdiği Türk basketboluna adadı; spiker, yorumcu, muhabir, köşe yazarı, genel yayın yönetmeni, program yapımcısı, sunucu, danışman olarak çalıştı. TBF medya bölümünü kurdu, Avrupa ve Dünya Şampiyonası Organizasyon Komitesi üyeliği, kulüp başkanlığı yaptı.

Salondaki En Kötü Koltuk / Murat Murathanoğlu
Tür: Otobiyografi
Sayfa sayısı: 288
Fiyat: 30,00 TL

Aziz Gökdemir’den parçalanmış bir aile resmi : Yangından Sonra

Perşembe, Eylül 19, 2019

Yangından Sonra'da Aziz Gökdemir, yakın tarihin gölgesinin vurduğu dört çocuklu bir ailenin hikâyesini anlatıyor.  Gidenleri, kalanları, terk edenleri, yeni dünyaya açılırken kaybolup yitenleri, hayal kırıklığı ve hüsranı adeta bir aile albümü şeklinde gözler önüne seriyor. Hayatta kalanlar ile göçüp gidenlerin hikâyelerini birbirine teyelliyor.

Tek tek bireylere yoğunlaşan bu öyküler, bir yandan günümüz Türkiye’sinde koşulların çarptığı insanları bir yandan da büyük umutlarla hayaller ülkesine göçenlerin yaşadıklarını gözler önüne seriyor. Aziz Gökdemir’in incelikli kurgusuyla birbirlerine bağlanan ve iç içe geçen bu öykülerde farklı dünyalardan, farklı kuşaklardan insanların adeta bilinç fotoğrafları çekiliyor ve kaderleri şaşırtıcı tekniklerle aktarılıyor.

#aile #yenidünya #istanbul #büyükumutlar #hayalkırıklığı #bilinçakışı #intihar  #göçmenlik

Bu kitaba ilgi duyanlar için ek öneriler: Murat Gülsoy - Ve Ateş Bizi Tüketiyor;  Semih Tuğrul - Alçak Basınç; Ayfer Tunç - Yeşil Peri Gecesi; Başar Başarır - Sibop

AZİZ GÖKDEMİR, 1967’de doğdu. Robert Kolej ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okuduktan sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşti. Şirin ve sorunlu bir kasaba olan Washington DC’de 1990’lı yıllardan bu yana yaşamını editör olarak sürdürüyor. Aynı zaman aralığında Aras Yayıncılık’la birlikte altı kitaplık William Saroyan dizisini yönetti, Saroyan’ın Türkiye’de tanınmayan önemli öykülerinin yanında ilkgençlik yıllarında yazılmış şiir ve öykülerin de ilk kez Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Agos, Armenian Weekly, Cumhuriyet, E, Notos, Öykü Gazetesi, Öykülem ve Sarnıç Öykü’de yazı ve öyküleri yayımlandı. İç İçe Geçmiş İstanbul Öyküleri (1998) ve Gökyüzü Defni (2013) adlı iki kitabının yanı sıra Bağzı Şeylere Öyküler (2013), Öyküden Çıktım Yola (2014) ve Kısa Film Öyküleri (2017) adlı seçkilerde yer aldı. İlk kitabının kapanış öyküsü, Almanya’nın Sesi Radyosu’nun 1997 Edebiyat Yarışması’na katılan kayda değer metinleri yayımladığı Yaşam İzleri (1998) / Lebensspuren (2000) adlı derlemelerde de yer aldı. Son kitabı, İtalya’da iki dilde yayımlanan Narrazioni notturne a Villa d’Este / Este Sarayı’nda İhtiyar Heyetiyle Bir Öykü Akşamı’dır (2017).

Yangından Sonra / Aziz Gökdemir
Dizi: Can Çağdaş
Tür: Öykü 
Sayfa sayısı: 160
Fiyat: 19,00 TL 

Tall Girl : Uzun Yalnızlık

Çarşamba, Eylül 18, 2019

Yaşıtlarından farklı olmak her yaşta yalnızlığı getirir ama morali en çok gençlik döneminde bozar. Herkesten farklı olmanın getirdiği o bir başınalığa dalga geçmeler, aşağılamalar, espri konusu etmeler ve ezik olarak kodlamalar da eklenir. Bütün bunlardan sıyrılmak mümkün müdür peki? Bu sorunun cevabını veriyor “Tall Girl”. Netflix’in gençlere yönelik romantik komedisi herkesi olduğu gibi kabullenmeye çağırıyor.

13 Eylül itibariyle seyirciye sunulan Tall Girl, bir ilk film. Sam Wolfson ilk senaryosunda. Yönetmen koltuğundaysa ağırlıklı olarak tv dizilerinde çalışan Nzingha Stewart oturuyor. İrili ufaklı pek çok dizinin yönetmenliğini yapan Stewart, kısa metrajlarla başlamış ve tv’ye yönelerek 2000 yılından bu yana “Major Crimes”, “Scandal”, “Grey's Anatomy” ve “How to Get Away with Murder” gibi dizilerin bölümlerini yönetmiş bir isim. Adını duyurmasını sağlayan ise 2015 yılında yazıp yönettiği tv filmi “With This Ring” ile olmuş. Romantik komedi ile bolca adaylık ve bir ödülle taçlanmasının ardından bu kez Netflix için rom-kom’da. Oyuncu kadrosu da hayli tanıdık simalardan oluşuyor. Amerika’nın taze şöhret isimlerinden Ava Michelle ilk önemli rolünde. Griffin Gluck, Sabrina Carpenter, Paris Berelc, Luke Eisner ve Clara Wilsey gibi dizilerle tanıdığımız simalar ona eşlik ederken Angela Kinsey ve Steve Zahn da usta kontenjanından başlarında.

Jodi Kreyman ile tanışıyoruz. 16 yaşında, akılı, esprili, çalışkan, yaşıtları bir genç kız. Boyu dışında. 1,87’lik boyuyla okuldaki herkes için dalga konusu. En sık karşılaştığı soru “Hava nasıl oralarda?” ile geçen hayatında iki arkadaşa sahip. Fareeda tam bir dost. Jack ise hep o günün gelmesini bekleyen aşık. Erkek gibi giyinerek kendini saklayan, durumu kabullenen Jodi’nin hayatı bir değişim öğrencisinin gelişiyle değişiyor. Kendisi gibi uzun Stig ile ortak noktalarının olduğunu keşfetmesiyle olaylar gelişiyor.

Tall Girl, uzun boyluluk üzerinden farklı olanın sonunda hakkının teslim edilmesi formülünü işleyen bir romantik komedi. Gençler için epey tanıdık bir dünya kurmuş. Ana karakterini sevdirip, uzun boylu olmanın getirdiği o uzun yalnızlık hissini başarıyla aktarıyor. Ana öyküsünü yan karakterler ve öykülerle sağlamlaştırmış. Herkesin spot ışıklarını üstünde hissettiği sahneler mevcut. Jodi’nin ailesini de ete kemiğe büründürmüş. Kızının normal hissetmesi için uğraşan baba, hafif çatlak bir anne ve güzellik yarışmalarına kafayı takmış abla ile oluşan aile hem sevimli hem de gerçekçi. Arkadaş grubunu da başarıyla yaratan Wolfson, ilk senaryo için fazlasıyla başarılı bir iş çıkarmış. Konuyu sürekli geliştirerek, düğümleri doğru atarak filmin sürekli akıcı ve tempolu olmasını sağlıyor. Stewart da senaryonun gerektirdiklerini yaparak sade ama sempatik bir film yaratmış. Elbette karakterler de konu da işleyiş de daha önce görmediğimiz bir şey içermiyor. Klişelere bolca uğruyor ama sağlam bir zemin oluşturduğu için hiç sırıtmıyor. Anlatıcı üzerinden karakterlerini tanıtıp sevdirerek atılan ilk adımı aşk ihtimali izliyor. Elbette mezuniyet balosu olacak ve sayısız filmde olduğu her şeyin çözümü de bu balo olacak. Romantik komediden kendini iyi hisset filmine dönüşüp mesajlarını vererek çağrı yapacak. Her şey çok basit ve klişe ama abartmadan parlatmaya çalışmadan doğallığı koruyarak yapınca klişeler de güzeldir dedirtiyor. Mesajlarının da gençler için kendinizi olduğunuz gibi kabul edin monoloğu üzerinden “ne olursa olsun ben buyum deyin” olması da beklenmedik ya da sürpriz değil.

Her ne kadar basit ve klişe olsa da iyi yazılmış, iyi yönetilmiş ve iyi oynanmış bir eğlencelik “Tall Girl”. Türü sevenlerin yüzünde sıkılmadan erittikleri 101 dakikanın sonunda gülümseme yaratabiliyor. Bir romantik komediden başka ne bekleyebiliriz ki?


The Axiom : Kardeşler ve Solgunlar

Salı, Eylül 17, 2019

Kayıp kardeşiniz ile ilgili çelişkili belirsizlikler varsa ve kaybolduğu düşünülen orman ile ilgili rivayetler doğrulatılamıyorsa ne yaparsınız? Kimsenin hakkında bilgi sahibi olmadığı, sadece bir kişinin yardım edebileceğini söylediği bir belirsizlik söz konusuysa ne yaparsınız? 2018 yapımı bağımsız korku/gerilim “The Axiom” bu sorulara arkadaşlarımı da alır düşerim yola üzerinden cevaplıyor.

“The Axiom” bir ilk film. Kısa filmlerden sonra atılmış ilk uzun metraj adımı. Nicholas Woods dört kısa filminin ardından ilk uzun metrajı için motor demiş. 2012’de 18 dakikalık suç draması “Tatter's Mask” ile başlayan Woods, “The Good Fight” ve “Like the Ant” ile yola devam ederek senede bir film kotarmış. 2015 yılında “Darkstar” ile adını duyurmuş. Kurgu, görüntü yönetmeni ve prodüksiyon tasarımı işlerini üstlenerek piştikten sonra ilk uzun metrajında korku gerilime geçiş yapmış. Senaryosunu da kotardığı filmin oyuncu kadrosu da mütevazı ve kendisi de küçük bir rol üstlenmiş. Hattie Smith, Zac Titus, Nicole Dambro, Michael Peter Harrison, Taylor Flowers ve William Kircher kadronun başını çeken isimler.

McKenzie ve arkadaşlarıyla tanışıyoruz. Kaybolan kız kardeşini aramak için direksiyon başına geçen kadına dört kişi daha eşlik ediyor. Abisi, abisinin sevgilisi ve kardeşi ile ortak arkadaşlarıyla tamamlanan grup iki kardeş ile durumu perçinleyerek kardeşlik bağlarının önemine vurgu yaparak başlıyor. Kaybolan kardeşi aramak üzere internete ilan koyan McKenzie’ye bir kişi cevap vermiş. Plan önce ona uğramak sonra da bölgeye gitmek. Beşlinin arasında sorun çıkma ihtimali ve söz konusu kamp alanının hakkındaki söylentilerle olaylar gelişiyor.

The Axiom, ormanda geçen korkuyu fantastik bilim kurgu ile harmanlayarak işlemeye çalışıyor. Woods, iyi bir başlangıç yapmış. Hazır ormana gidiyorken türün klişeleri üzerinden diyaloglarla dalgasını geçiyor. Dönemin internet bağımlılığına da ucundan kıyısından dokunduruyor. Seyirci için yarattığı bu rahatlığı korkuyu başlattığında kullanacağını düşündürtüyorsa da işin aslı öyle olmuyor. Klişelerle dalga geçerek başladığından olsa gerek alışılan kalıpları kullanmamayı seçmiş. Ormanda geçen korku filminde geceyi neredeyse hiç kullanmıyor. Tüm olayın gündüz vaktinde geçmesi gibi bir meydan okuma eğer iyi planlanırsa avantaja dönüşebilir. Karakterlerin iyi yaratılması, oyunculukların vasatı aşması, tasarımların da özgün olması gerekiyor. Woods, maalesef bu konuda tamamen sınıfta kalmış. Ormana giriş yapılmasıyla birlikte dağılan konuyu bir türlü toparlayamıyor. Tercihlerinden şaşıyor ve sonrasında da bir türlü filmi toparlayamayarak kaldığı araf seyirciye de geçiyor. Ormanda bir portal söz konusu. Bu portaldan geçince başka bir dünyaya geçilmiş oluyor. Solgunlar adı verilen yaratıklar tarafından ele geçirilerek ölmek dışında bir ihtimal yok. Bunu önleyecek malzemeler varsa da çare değil. Portal teorisini başlangıçta iyi kuran Woods, solgunları konuya dahil etme safhasında epey ürkek davranıyor. Rüyalar, ele geçirilmeler, şaşırtmacalar gibi birçok formül var iken açık alanda sevişme sahnesi gibi basit tercihlerde bulunuyor. Bir de çok gerekliymiş gibi portal meselesini tarihi bir olay ile bağdaştırma çabasına girişiyor. Hepsinden eli boş çıkınca teoride bolca olasılığa açık olan filmin pratiği ormana giden beş arkadaşın çıldırıp birer birer ölmesi gibi bir yapaylık olmuş. İyi bir sinematografi de yok. Güneş tepedeyken onca aydınlığın içinde solgunların gelişi korkudan gerilimden uzak. Basit diyaloglarla iyice komediye dönüşmesi de sürpriz olmuyor. Son on dakikada işi toparlama çabası da çoktan kaçan trenin ardından koşmak gibi.

Aralık 2018’de Austin’de festivalde prömiyerini yapan filmin Feratum Film Festival’inden ödül alması da hayli ilginç. En iyi Bilim Kurgu filmi olarak taçlanmış. Afişteki övgü ibaresini de filmle bağdaştırmak zor. Ağustos’un son haftasında ev sineması izleyicisine sunulmuş. Türü sevenleri afili afişiyle tavlamayı bekliyor. The Axiom, kolaycı senaryosu ile yarattığı can sıkıntısını kötü oyunculuklarla katlayan ve izleyicisine doksan sekiz dakikayı harcatan bir müsamere. Gördüğünüz yerde kaçın derim…

Neslihan Önderoğlu’ndan genç dünyaların anlatılmamış öyküleri!

Salı, Eylül 17, 2019

Haldun Taner Öykü Ödülü ve Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü sahibi Neslihan Önderoğlu, sahici karakterlerle ördüğü etkileyici öykülerinde, gündelik yaşamın ayrıntılarına, gençlik duygularına incelikle, özenle dokunuyor. Farklı genç yaşamlardan kesitler sunan yazar, zengin alt temalarla ördüğü yeni kısa öyküleriyle, "edebiyatla" başka bir iletişimin mümkün olabileceğini hissettiriyor. Bugünün genç kuşağına ayna tutma özelliğiyle dikkati çeken Bana Sesini Bırak, Mutsuz Palyaçolar Örgütü, Ay Dolandı ve Tuhaf Şeyler Oluyor Bay Tarantino adlı kitaplarındaki yalın anlatımı ve çarpıcı gözlem gücünü Sen Ne İstersen'de de hissettiriyor. Arayışın, sevginin, hüznün, umudun, hataların, kahkahanın ve özgürlüğün öykülerini biriktiren yazar, yeni kitabında da gençliğin belleği olmaya devam ediyor.

Okulda, tatilde, evde, alışveriş merkezinde, yollarda; kısacası hayatın her alanındaki hikâyelerin öznesi olan gençlerin dünyasından 25 öykü! Birbirinden çok farklı yaşamlardan çarpıcı kesitler sunan öykülerden bazıları: Koyda Bir Gün, Traktör, Okul Gezisi, Şair Ruhlu, Ait Olduğumuz Yer, Güvercinler Kralı, Çiğköfte Savaşları, Babamın Bisikleti, İsmail Dün Ne Yedi?, Mezuniyet Yüzüğü, Oda Servisi, Anlatılmamış Öyküler, Güzel Yaz…

Neslihan Önderoğlu: İstanbul'da doğdu, Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü'nden mezun oldu. 2012'de yayımlanan ilk öykü kitabı İçeri Girmez miydiniz? ile 2013 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazandı. 2013'te Mevsim Normalleri adlı öykü kitabı, 2014'teyse, editörlüğünü yaptığı Karla Karışık Kış Öyküleri Seçkisi yayımlandı. 2015'te Burada Öyle Biri Yok ve Geri Dön Hayat adlı seçkileri de hazırlayan Önderoğlu, Murathan Mungan'ın Merhaba Asker ve Kadınlar Arasında adlı seçkilerine ve çocuklar için derlenen Bir Masal Anlat adlı seçkiye de öyküleriyle katıldı. Notos, Sarnıç Öykü, Sözcükler, Kitap-lık, Özgür Edebiyat, İzafi, Dünyanın Öyküsü, Sıcak Nal, Türk Dili, Öykü Teknesi, Patika gibi çok sayıda dergi ve fanzinde öyküleriyle yer alan yazar, Sarnıç Öykü dergisinin editörlüğünü yaptı. İlk romanı, Günışığı Kitaplığı'nın Köprü Kitaplar koleksiyonu için yazdığı Bana Sesini Bırak (2015) oldu. Filler ve Balıklar (2015) ve gençler için yazdığı Mutsuz Palyaçolar Örgütü (2016) adlı öykü kitaplarıyla da dikkati çeken Önderoğlu'nun Ay Dolandı (2017, ON8), 2019 Melih Cevdet Anday Edebiyat Ödülü'nü kazanan Yeryüzü Yorgunları (2018) ve Tuhaf Şeyler Oluyor Bay Tarantino (2018, ON8) adlı romanlarının ardından yeni öykü kitabı, ON8 Blog'da, "Cin Atı" adlı köşesinde biriktirdiği öykülerinden bir seçkiyi de içeren Sen Ne İstersen (2019). Çağdaş edebiyatımızın önemli öykücülerinden olan yazar, İstanbul'da yaşıyor; kızı ve oğlu var.

Sen Ne İstersen / Neslihan Önderoğlu
Günışığı Kitaplığı, Genç Kitaplar, Öyküler
148 sayfa
Fiyatı: 20 TL

Çoksatan Süperpoze'nin yazarı David Walton'dan yeni roman: Süpersimetri!

Pazartesi, Eylül 16, 2019

“Olasılıksız” romanını sevenler olarak merakla bekleyip bir çırpıda soluksuz okuduğumuz David Walton imzalı kuantum romanı “Süperpoze”nin devamı niteliğindeki “Süpersimetri”ye nihayet kavuşuyoruz. Çevirisi Gökçe Yavaş, kapak tasarımı Murat Yılmaz imzalı “Süpersimetri” raflarda yerini alıyor.

Ekim 2016’da okurla buluşan “Süperpoze”, bilimkurgu ile polisiyeyi, macera ile popüler bilimi başarıyla harmanlayarak soluksuz bir okuma sunuyordu. “Olasılıksız” kadar karmaşık da değil hatta daha gerçekçi ve mantıklı idi. Bu yüzden güncel bilimkurgu okuru için mümkün bir gelecek sunuyordu. Yine öyle olacağına şüphe yok gibi görünüyor. Yeri gelmişken "Süperpoze"yi önermeden geçmeyeyim. Beklentilerimi de aşan bir romanla karşılaşmış ve keyifle okumuştum. "Süpersimetri"yi de merakla bekliyor ve pası bültene atıyorum.

Zamanda bir kırılma oldu ve sen artık iki kişisin.
Birinci problem: Bir noktada diğerinle birleşecek misin?
İkinci problem: Kendinle ve onunla yüzleşmeye cesaretin var mı?
Ve asıl problem: Varcolac!
Saplantılı ve paranoyak bilim insanı Oronzi, tek başına bir ordu gücü taşıyan, istediği insanın aklına hükmedebilen  Varcolac'ı evrene salmak üzere.
Laboratuvarında her şey hazır, evrenin küçük bir kopyası bile!
Sen, diğer sen, Oronzi, Varcolac...
Müthiş bir mücadeleye girişmek üzeresiniz.
Higgs parçacığı, Membran teorisi, çarpıştırıcalar, Diğer Gelecek... Bedenlerin değiştiği, akılların manipüle edildiği bir maceraya hazır olun.

Çoksatan Süperpoze'nin yazarı David Walton'dan geleceğin bilimkurgusu: Süpersimetri.

"David Walton modern zamanda bilimkurguyla polisiyeyi birleştiren en iyi yazarların başında geliyor." Robert J. Sawyer, Hugo Ödülü Sahibi

"Enerjisi bir an için düşmüyor. Süpersimetri tam gaz bir bilimkurgu şöleni." Kirkus Reviews

"Kuantum dünyasına heyecanlı bir yolculuk, müthiş bir kurgu ve son. Walton'ın kaleminde, fizik gerçek hayatla buluşuyor!" Will Mcintosh, Hugo Ödülü Sahibi

Amerikalı yazar David Walton, Philadelphia'da eşi ve yedi çocuğuyla yaşıyor. Bilimkurgu ve fantastik türünde romanlar ve kısa öyküler yazıyor. Dünya çapında ses getiren Superposition adlı romanı, Süperpoze ismiyle Ekim 2016'da yayınlandı. Yazarın Türkçede yayınlanan ikinci romanı Süpersimetri. Bilimkurgunun yükselen yıldızı David Walton'ın eserleri April Yayıncılık tarafından yayınlanmaya devam edilecek.

Süpersimetri / David Walton
Orijinal Adı: Supersymmetry
Çeviri: Gökçe Yavaş
Kategori: Dünya Roman
Basım Tarihi: Eylül, 2019
Sayfa Sayısı: 304
Etiket Fiyatı: 27 TL


Kadınların güçlenmesine yönelik görsel bir manifesto!

Pazartesi, Eylül 16, 2019

“Kızıl Azize: Bir Ütopyanın Peşinde”, “Kadınların Nesi Var?” ve “Öncü Kadınlar” gibi kadınların güçlenmesine yönelik grafik romanlar yayımlayan Desen Yayınları bu seriye bir yenisini daha ekliyor. Una’nın sarsıcı grafik romanı “Aramızda” raflarda…

Ne utanç ne de şiddet; bundan böyle hiçbir şey “aramızda” kalmayacak!

Grafik anlatılarında engellilik, psikoz, politik aktivizm ve cinsel şiddet konularını işleyen sanatçı ve akademisyen Una’nın imzasını taşıyan Aramızda, dünyanın istisnasız her yerinde şiddete maruz bırakılan kadınları ve kız çocuklarını, kuşanmak zorunda bırakıldıkları görünmezlik örtüsünü üzerlerinden çıkarıp atmaları yönünde teşvik eden sarsıcı bir grafik roman.

Gazete kupürlerini, illüstrasyonları ve deneysel çizimleri Una’nın gerçek yaşam öyküsüyle buluşturan Aramızda; utancın, suçluluk duygusunun ve korkunun öğretildiği bir kültürde kadın olarak büyümenin anlamını ve kadınların asırlara yayılan varlık mücadelesini içten, hakiki ve güçlendirici bir üslupla aktarıyor.

Aramızda, çocuklara yönelik cinsel istismarın, genç kızların uğradığı flört şiddetinin ve kadınların yaşamlarının her evresinde maruz kalabilecekleri cinsel, psikolojik ve duygusal şiddetin toplumsal boyutlarını gözler önüne sermekle kalmıyor, sınır tanımayan eril tahakkümü ve erkek egemenliğinin kurumsal ve gündelik boyutlarını dile getirmenin özgün bir örneğini de sunuyor. Mağdurların deneyimlerini ön plana çıkararak, “kol kırılır yen içinde kalır” zihniyetinin dayattığı tecrit ve yalnızlığı aşmaya katkıda bulunuyor.

Yıl 1977. Kurbanlarını kadınlar arasından seçen bir seri katilin neden olduğu panik, Kuzey İngiltere’yi etkisi altına almış durumda. Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik sistematik şiddet ve istismarın yeni yeni tartışılabildiği o yıllarda onlu yaşlarındaki Una, bu şiddet girdabının yuttuğu hayatlardan yalnızca biri. Uğradığı zorbalık yüzünden özgüvenini yitiren ve utanç içinde yalnızlaşan Una’nın hikâyesi, failin de mağdurun da aramızda olduğunu gösteriyor.

Güçlü çizimleri ve çokboyutlu anlatısıyla, dünyanın her yerinden kadınları ve genç kızları, mahkûm edildikleri sessizlik ve utanç döngüsünü kırmaları yönünde cesaretlendiren Una, şiddetin bedelini mağdurlara ödeten küresel düzene, başı dik ve sesi gür, meydan okuyor.

"Kadınların güçlenmesine yönelik görsel bir manifesto." Kirkus Review

“Una’nın kişisel deneyimi hikâyenin merkezi olmaktan çok, ‘cinsel şiddetin dört atlısı’ olarak tanımladığı ‘utanç, tecrit, kuşku, alay’ın geniş çaplı sorgulanması için aracı görevi görüyor." New York Times

Una Hakkında : Ressam, akademisyen ve çizgi roman sanatçısıdır. Grafik roman ve anlatılarında, engellilik, psikoz, siyasi aktivizm ile kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet konularına odaklanır. Una, İngiltere'nin Yorkshire vilayetinde yaşıyor.

Aramızda
Yazan ve resimleyen: Una
Türkçeleştiren: Olcay Mağden Ünal
Grafik roman, yetişkin
208 Sayfa
Fiyat: 49,00 TL

Ege’nin Yuttuğu Çocuklar

Pazartesi, Eylül 16, 2019

“Polisiye edebiyatın dikkat çeken isimlerinden Cenk Çalışır’ın, trajik bir mülteci hikayesinin ekseninde, okurunu dehşete düşüren insan halleriyle yüzleştiren yeni kitabı “Beria” raflarda yerini aldı.” Nisan’ın son haftası kargodan çıkan kitaba iliştiren bültenin ilk paragrafında böyle diyordu. Söz konusu yerli polisiye olduğunda, eleştiri yazarken bitmek bilmeyen bir ikilem var. Polisiye edebiyatın bunca okuru varken, özellikle Jean-Christophe Grangé gibi başı çeken polisiyecilerin kitapları merakla beklenip kapışılır ve bolca baskı yaparken iş yerli polisiyelere geldiğinde aynı ilgiyi göremiyoruz bir türlü. Biri basılı iki polisiye dergimiz varken, birkaç popüler polisiyecimiz marka yayınevlerini mesken tutmuşken, iyidir kötüdür tartışılır ama “arka sokaklar” dizisi rekorlar kırarken maalesef nitelikli okura sorduğumuzda üç yerli polisiyeci saymaktan hayli uzak. “Beria”nın insan halleriyle okuru yüzleştirmesinden önce, yerli polisiye konusunda yüzleşmemiz gerekiyor. Kitapçılık deneyimimden de hareketle polisiyeyi hep dünya edebiyatından seçtiğimizi belirteyim. Yerli polisiyeler zincir mağazaların raflarında tozlanırken, bağımsız kitapçıların kapısından içeriye giremiyor bile. Bunda genellikle marka yayınevlerinin türe pek el atmaması da bir etken. Hal böyle olunca Çalışır gibi isimler yıllardır “dikkat çeken” olarak anılıyor. Oysa karşımızda 2010 yılından beri düzenli olarak üreten, yedinci kitabını yayımlamış bir yazar var. Beria, dikkat çeken değil yeni kitabı merakla beklenen bir yazarın eseri diye editlemeli en başta. Zira Çalışır, Beria ile usta işi romanla mertebesini yükselttiğini gösteriyor.

1967 Balıkesir doğumlu Cenk Çalışır, edebiyat dünyasına 2010 yılında “Satranç Cinayetleri” adlı romanıyla ilk adımı atmıştı. Gerilimi ve gerçekçiliği ile yerli polisiyeye önyargılı okurları ters köşe yapan romanın ardından aşk ve cinayetin çıkmaz sokaklarında kayboluşun romanı “Zehr-i Katil” gelmişti. 2012 yılında olayların geçtiği evreni genişleten, bağlantıları ve olabilirliği ile okurunu zorlayarak şaşırtan “Oyun İçinde Oyun” muhtemelen adının en geniş yankı bulduğu roman olmuştu. Medya dünyasına odaklanan “Kan Yağmuru” ile derin devletler ve uluslar arası organizasyonların çıkar savaşına odaklanan “Kilit Operasyonu” da peş peşe çıkarken dergilerde de kısa öyküler yazan Çalışır, bu öyküleri de iki kitaplık “Her Temas İz Bırakır”da toplamıştı. Son kitabın iki, son romanından dört yıl sonra “Beria” ile dönüş yapmış. Yazar için yenilenme de bir anlamda. Yayınevi değişikliğiyle Oğlak Yayınevi’nde türün iyi örneklerini sunan “maceraperest kitaplar” dizisinde layık olduğu yerde.

Beria, daha ilk anda kapağı ve konusuyla ilgi uyandırıyor. Çağımızın en önemli sorunlarından birkaçına dikkat çekiyor. Unutamadığımız Aylan bebek geliyor akıllara. Mülteci sorunu ile pedofiliyi bir arada işlerken, insan doğasına dair söylemlerde bulunmayı da ihmal etmiyor. Çalışır, bu tanıdığımız zemini kurduktan sonra da kolaya kaçmamış ve romanını her detayı düşünerek örmüş. Çok katmanlı yapı kurarak, her karakteri işliyor, her birinin etkisi katlayarak ilerliyor. Sevilesi bir ana karakter yaratırken tercihleriyle başka bir soruna da değiniyor. Psikolojik çözümler yönünden hayli zengin ve çok katmanlı bir roman kurmuş.

407 sayfalık roman ilk başta göz korkutucu gelebilir. “Kaybettiğimizi ararken, bazen öyle şeyler buluruz ki…” alıntısıyla başlayan ilk sayfayı çevirdikten sonra Mültecilerle ilgili tanımlama ve elbette romanın hayal ürünü olduğu uyarısı geliyor. Önce ana karakter Harun ile tanışıyoruz. En zor anında… Yıkımın, kayıpların, yok oluşun eşiğinde başarısız bir denemede. Sonra rotayı Suriye’ye çeviriyoruz. Köyüne yapılan baskında kocası öldürülen Aişe, kızı Beria’yı da alarak iç savaştan kaçar. Onları Yunanistan üzerinden Avrupa’ya götürebileceğini söyleyen insan tacirlerinin elinde yola koyulur. Zorlu süreçlerin ardından Türkiye’de uyanır ve kızı yoktur… Kızının akibetini öğrenmek ve ona kavuşmak arasındaki çaresizliği yaşar. Tam da bu sırada Harun ile karşılaşır. Oğlunu trafik kazasında, bu acıya dayanamayan eşini de intihar etmesi sonucu kaybeden Komiser Harun yaşadığı bu travmalar sonrası hızla kilo almıştır. İki yüz kilonun üzerine çıkan adam geçmişte yaşıyordur. Psikolojik sorunları aşmak için kendisini yemeğe vermesi tüm kurumun dilindeyken Emniyet Müdürlüğü’nden malulen emekli edilir. Hayatla tüm bağları kopunca intihar etmek üzere gittiği kayalıklarda sahile vuran Aişe ile karşılaşır. Bu karşılaşma ile kayıpların yerine yeni şeyler bulunur. Aişe kızına, Harun da başka çocukların umuduna kavuşmak üzere maceraya atılır ve hayata yeniden bağlanır…

İki ana karakter ile ana konuyu özetlesem de “Beria” çok katmanlı, çok karakterli bir roman. Safları ilk sayfalardan itibaren bölen ve paralel kurguyla işleyen Çalışır, özellikle çocuk kaçırmaları ve insan ticareti konusunda dersine ne kadar iyi çalıştığını gösteriyor. İstanbul’dan başlayan kirli ilişkiler ağını yurt dışına ana merkeze kadar örüyor. Sahici profillerle kimseye de acımıyor. Çocukların başına gelen olaylarda da kimselerden çekinmeyerek sonuna kadar gidiyor. Kurduğu ticaret ağı o kadar gerçekçi ve büyük boyutlu ki, okuru yüzleşmek zorunda bırakan bir dehşet bekliyor. Tüm detayları, işleyişi ve çözümleriyle oldukça gerçekçi ve inandırıcı… Zaten konu üzerine düşünsek kolayca formüle edebileceğimiz bir ağ bu ama dillendirmekle okumak arasında hayli büyük bir etki farkı var. Aklımızdan geçene gözümüzü kapatabiliriz ama Çalışır buna hiç fırsat vermiyor. Trajik başlayan roman bu sayede içimize işledikten sonra insan hallerini yüzümüze çarparken nefessiz bırakıyor. Yüzümüze çarpan seri tokatların ardından uzun sürecek bir sorgulama geleceği de kaçınılmaz.

“Her zaman görünenin patronun da patronun da patronu vardır. Patron ne kadar büyükse o kadar görünmez olur. Ya da göz önünde olur ama erişilemez. Senin anlayacağın evlat, kolay paranın sahibi çoktur” cümleleri buz dağının sadece görünen kısmı. Beria, çağın dikkat çekilmesi gereken sorunlarına odaklanan ve sorunun boyutlarını gözler önüne seren bir polisiye. Yer yer drama da kayan yapısıyla okuru daha ilk sayfalarından itibaren içine hapsederek hızla son sayfaya ilerleyen soluksuz bırakacak bir roman. Çalışır, çok iyi formüle ettiği romanı tempolu şekilde ilerletirken sözünü de sakınmamış. Girilmesi gereken yere girmiş, söylenmesi gerekeni söylemiş, yapılması gerekeni yapmış. Sertlikten de ödün vermemiş. Film estetiği taşıyan sinematografik anlar da barındırıyor.  Polisiye okurlarını çözülmesi zevkli bir bulmaca bekliyor. Keyifli olduğu kadar sert ve şaşırtıcı da… Ege’nin yuttuğu çocukları akıldan çıkarmak hayli zor olacak.

Beria / Cenk Çalışır
Oğlak Yayınevi, 2019
408 Sayfa
35 TL

Hex : Azgın Ruh

Cuma, Eylül 13, 2019

Korku gerilim filmleri deyince şeytani bir gücün musallat olmasını konu edinenlerin sonu gelmiyor. Hayaletler, kötü ruhlar, doğmamış ikizler, ormanda dolaşan cadılar derken neredeyse her türünü her anlatım şekliyle gördüğümüzü düşünsek bile türün yönetmenlerini heyecanlandırmaya devam ediyorlar. Güney Afrikalı yönetmen Rudolf Buitendach, doğaüstü gerilimi “Hex” ile bu yolun yolcularından.

Kurgucu olarak başlayan Rudolf Buitendach, günümüzün gözde isimlerinden biri olarak dikkat çekiyor. 2003 ile 2009 yılları arasına altı kısa film ve bir dökümanter sığdıran yönetmen uzun metraja 2014’te iki filmle birden girişmiş ve rüya gibi bir başlangıç yapmıştı. Fantastik gerilim “Dark Hearts” vasat bir filmdi ama dikkatleri dramayla çekmişti. Ekvator Gine’sinde çekilen ilk film olarak da tarihe geçen “Where the Road Runs Out” beş ödülle taçlanmakla kalmadı yönetmenin BBC tarafından “en iyi yeni yönetmen” adayı olarak ilan edilmesiyle katlandı. Dünyanın ilk dijital filminin çekilmesini sağlayan 2K Viper kamerasının üretilmesinde de parmağı olan Buitendach, üç yıl sonra “Amerika’da her şey satılıktır” sloganını kullanan “Selling Isobel” ile seks kaçakçılığını anlatan gerilimle başarısını tekrarlamıştı. Bir çok festivalde ayakta alkışlanan yönetmen on bir ödülle taçlanmış ve bir sonraki filmi heyecanla beklenir olmuştu. “Hex”in ilgi görmesinin nedeni de yine farklı bir ülkeye gitmesi esasında. Bu kez Kamboçya’yı mesken tutarak bir doğaüstü bir gerilim ile dönmüş. Senaryoyu daha önce “Dark Hearts”ta birlikte çalıştığı Christian Piers Betley ile birlikte kotarmış. Oyuncu kadrosunu da dizilerden aşina olduğumuz simalardan oluşturmuş. “Legacies”in Lizzie’si Jenny Boyd, Aaron Stone, Ross McCall, Adrian Hough, Philip Philmar, Steve Bakken ve Sarita Reth başı çeken isimler.

“Hex”, yabancı ülkede kütü güçler tarafından ele geçirilen gençler formülünü kullanan bir korku/gerilim. Önce Ben ile tanışıyoruz. Amcalarıyla balık turuna katılma planlarında tatil yapan sahilde birasını yudumlayan bir adam. Tam bu sırada gördüğü güzel kadın Amber’den etkileniyor ve tavlamak için hamlede bulunuyor. Küçük flört oyununun ardından başlayan birliktelik bir adamla kavga etmesine kadar gidince olaylar başlıyor.

Daha yarım saati dolmadan berbat olduğu anlaşılan filmlerden biri Hex. Bütünlükten uzak senaryosu ile saç baş yoldurup can sıkıyor. Her hamlesinin mantıksızlığı ve sürekli değişerek ters yöne gidişiyle kafa karıştırıcı. Gidelim bir korku filmi çekelim denmiş ve her set günü sonunda zil zurna olana içmişler de bir sonraki gün o kafayla devam etmişler gibi alakasız sahnelerle donanmış. Amber’ın bir sorunu olduğu belli ama sürekli sebeplerinin değişmesi gibi bir saçmalık mevcut. Epilepsiden başlanıp doğmamış ikize kadar giden süreç inandırıcılıktan uzak. Bu arada nereden ortaya çıktığı belli olmayan kötü adamlar ve ölümler de sıralanıyor ki hepsinin amatörce olması güldürüyor. Efektlerin basitliğiyle germekten çok sinirden kahkaha attıran sahneler bunlar. Betley ve Rudolf Buitendach’ın senaryosu tahmini mümkün olmayan bir çorba. Senaryo neredeyse hiç olmayınca çıplaklık ve sekse yüklenelim demişler. Hazır elde güzel bir kadın var çıplak gösterelim, öpüştürelim, seviştirelim ve seyirci filme devam etsin. Boyd sayesinde atılan yemin ergenler üzerinde etkili olacağına şüphe yok. Sürekli öpüşme sahnesiyle bir ara porno filme mi dönüşüyor sorusunu sordurtan film neyse ki sonunda kızın tuhaflığına dair sebebe karar veriyor da azaptan kurtarıyor herkesi. Beklenenin dışında yaptığı tercih ile iyi final yapmış gibi görünüyorsa da oraya kadar dayanabilmek zor.

Prömiyerini Raindance Film Festivali’nde yaptıktan sonra Vietnam, Meksika ve Polonya’da vizyon görmesine şaşırmamak elde değil. Bütünlükten yoksun çalakalem yazılmış senaryosu, mantık dışı ilerleyişleriyle berbat bir film olan “Hex” seksen beş dakikanızı heba etmek için bekliyor. Sakın ola aldanmayın.

Uluslararası Man Booker Ödüllü “Vejetaryen”in yazarı Han Kang'dan Çocuk Geliyor!

Cuma, Eylül 13, 2019
“Vejetaryen” ile 2017 yılına damga vurarak en iyiler listelerinin ve ödüllerin gediklisi olan Han Kang’ın yeni kitabına bu ay kavuşuyoruz. Kore edebiyatının en önemli isimlerinden Hang Kang, bu kez yeni romanı “Çocuk Geliyor” ile Türkçede. 

Göksel Türközü’nün Korece aslından çevirdiği, Murat Yılmaz’ın illüstrasyonuyla kapağına hayat verdiği “Çocuk Geliyor”, Kore'nin unutulmaz dokuz gününü; kimilerinin Gwangju Olayları, kimilerinin ise 18.5 olarak bildiği meşum günleri konu alıyor.

Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülü Finalisti
Amazon, 2017 Yılının En İyi 100 Roman Seçkisi
The Atlantic, 2017'nin En İyi Okumaları Listesi
San Francisco Chronicle, 2017'nin En İyileri Listesi
Library Journal, 2017'nin En İyi Kitapları Seçkisi
Huffington Post, 2017'nin En İyi Romanları Listesi 
Medium, Kong Tsung-gan 2017 İnsan Hakları Seçkisi En İyi Roman 

2016 Uluslararası Man Booker Ödüllü Vejetaryen'in yazarı Han Kang'dan Çocuk Geliyor.  

18 Mayıs 1980. Gwangju. Kore.
Bak Coınğ Hi'ye 1979 yılında gerçekleştirilen suikastın ardından yeni iktidar yönetime geçmek üzere harekete geçti. 
Kore halkı demokrasinin daha fazla zarar görmesini istemiyordu, ülkenin dört bir yanında gençlerin başını çektiği protestolar başladı. 
Ordu iktidara el koydu. 
Amaçlarının öğrenci ve işçi eylemlerini bastırmak olduğunu söylediler. 
Silahsız eylemcilere ateş açıldı, işkence edildi, sayısız insan tutuklandı.
Dokuz gün süren olaylar ardında binlerce yaralı ve hâlâ sayısı tam belirlenememiş yüzlerce ölü bıraktı. Olaylar Gwangju Ayaklanması ismiyle demokrasi tarihine geçti.
Han Kang, ölülerle, geride bıraktıkları yaşayan ölüler arasındaki ince çizgiden yazıyor. 
Alacakaranlık kuşağına korkusuzca dalıyor, adalet ve demokrasi tarihinin kanlı bir sayfasını, günümüzdeki yansımalarının ışığında evrensel bir hikayeye dönüştürüyor.

"Akıldan çıkarması güç bir anlatı."
Observer

"Özgün, yoğun ve kışkırtıcı. Çok cesur. Çocuk Geliyor itirazını edebiyatla yapan bir yazarın şaheseri."
Newsday

"Teknik ve içerik bakımından edebi bir zafer..." 
The Sunday Telegraph (5 yıldız) 

Han Kang: Çocuk Geliyor'un ana mekânı olan Gwangju’da doğdu ve on yaşında Seul’e taşındı. Yonsei Üniversitesinde Kore Edebiyatı eğitimi gördü. Yi Sang Literary Prize, Today’s Young Artist Award, Korean Literature Novel Award ve daha birçok ödülün sahibi. Deborah Smith tarafından İngilizceye çevrilen Vejetaryen, Uluslararası Man Booker Ödülü’ne layık görüldü; New York Times Book Review, Entertainment Weekly, Publishers Weekly, Time, Huffington Post, Buzzfeed, Bookpage gibi gazete, dergi ve platformlar tarafından yılın en iyi kitapları arasında gösterildi. Kang, Seoul Institute of the Arts’ta yaratıcı yazarlık dersleri vermektedir. Yazarın Vejetaryen ve Çocuk Geliyor adlı kitapları ülkemizde April Yayıncılık tarafından yayınlandı, bir diğer romanı olan The White Book da 2020 yılında okurla buluşacak.

Çocuk Geliyor / Han Kang
Çeviri: Göksel Türközü
Kategori: Dünya Roman
Basım Tarihi: Eylül, 2019
Sayfa Sayısı: 168
Etiket Fiyatı: 20 TL

The Banana Splits Movie : Gösteri Devam Etmeli

Perşembe, Eylül 12, 2019

Hanna-Barbera yapımlarının tv şovlarıyla ortalığı kasıp kavurduğu yıllarda dört kukladan oluşan bir rock grubunun yarım saatlik şovu NBC ekranlarının hit programı olmuş. 7 Eylül 1968’de başlayan “The Banana Splits”, çocukları kıyasıya eğlendiren 31 bölüme imza atmış ve 5 Eylül 1970’de sona erse de şarkısıyla akıllarda yer etmiş. 1971 ve 1982 arasında da tekrar yayınlarla birkaç kuşağı etkileyen şov 1972’de tv filmine de dönüşmüş. 2008 yılında Cartoon Network ekranlarında yeniden başlayacak ve toplama albümü basılacak denli etkili şov, bugünden bakıldığında çok çocukça ve yapay geliyor. Hatta salakça. 2019 yapımı “The Banana Splits Movie” böyle diyenleri haklamak üzere meseleye başka yerden bakıyor.

2019 yapımı Amerikan işi korku gerilim Comic-Con’da yaptığı prömiyerin ardından internet üzerinden izleyiciye sunuldu. Meşhur şova biraz bilim kurgu sosu ekleyerek korku gerilim üzerinden bakan kan döken uyarlamanın senarist ikilisi tam da o dönemin çocukları. 1975 doğumlu Jed Elinoff ve Scott Thomas kırklarını devirmiş çocuklar olarak şova yeni bakış atıyor. Belki de bitişinin intikamını alıyor. 2003 yılından bu yana birlikte çalışan ikili yirmiden fazla işe imza atmışlar. Saymakla bitmeyecek filmografilerinde “Jetgiller” ve “Scooby-Doo!” gibi eski dostlardan “Best Friends Whenever” ve “Malibu Rescue” gibi yenilere kadar bir çok çocuk/genç şovu yer alıyor. Tv filmlerine de imza atan ikili ilk kez direkt olarak yetişkin korku gerilim senaryosunda yer almış. Yönetmen koltuğundaysa 1969 doğumlu bir kadın oturuyor. Senarist, kurgucu, görüntü yönetmeni ve prodüktör olarak da bir çok projede yer alan Kanadalı Danishka Esterhazy, 2002’de kısa metrajı “Embowered” ile attığı ilk adımı istikrarlı şekilde sürdürmüş ve hayli üretken bir isim. Kısa metrajlar ve tv filmlerini de dahil edersek on sekizinci kez yönetmen koltuğunda. Ödüllü yönetmenin en bilinen işleri 2009 yapımı tarihi draması “Black Field” ve 2018 yapımı bilim kurgu gerilimi “Level 16”. Oyuncu kadrosunda da dizilerden aşina olduğumuz isimler yer alıyor. “Workin' Moms”dan Dani Kind, çok iyi iş çıkaran çocuk Finlay Wojtak-Hissong, adını daha sık duyacağımız Maria Nash, “Street Legal”den Steve Lund, Naledi Majola, “The Vampire Diaries”ten Sara Canning başı çeken isimler.

Şovun klasik başlangıcının ardından Harley ile tanışıyoruz. Bir arkadaşı olan, sessiz tuhaf bir çocuk…  Tv başında şovun oyuncaklarıyla deli gibi hoplayıp zıplıyor, eğleniyor. Fanatik bir hayran. Aileyi tanıdığımızda da bu durumu yadırgamıyoruz. Annesi Beth ikinci evliliğini yapmış ve öyle doğmuş Harley. İlk evliliğinden oğlu Austin’in deyimiyle tam bir hıyar Mitch ile evli. Umursamaz baba Mitch de dahil olunca Harley’in doğum günü kutlanıyor, pasta kesiliyor. İlk hediyelerden sonra sevinç çığlığı attıran biletler çıkıyor ortaya. Beş biletle stüdyoya gidilecek ve şovun izleyicisi olunacak. Sonunda hepsini yakından görme fırsatı bulan Harley ile son dakikada rica minnet bulunan sınıf arkadaşı Zoe’nin de dahil olmasıyla altılımız soluğu stüdyoda alıyor ve olaylar gelişiyor.

 “The Banana Splits Movie” mevcut şova korku gerilim üzerinden kan bulaştıran yeni sürüm güncellemesi olarak yaklaşıyor. Son dönemin sıkça kullanılan metoduyla önce normal seyir izleyip güldürüp sonra geçiyor gerilime. Klasik bir işleyişle konuklarını şovun izleyici sahnesine koyuyor. Önceleri her şey normal hatta sevimli bir konuk ağırlama görevlimiz de var. Paige’in direktifleriyle geçilen şovda her şey olağan halde sürüyor. Şovun iptal olduğu haberine dek… Kırkıncı dakikadan itibaren ektiği ufak gerilim tohumlarını büyüten film, kuklaların ilk cinayetiyle birlikte kanlı bir gerilime dönüşüyor. Kan derken şovun tam zıttı şekilde bağırsaklar deşen, kol koparan bir şiddet söz konusu.

Sinema severler için stüdyoları ve dönemin stüdyo tasarımlarını görüp nostalji yaşama keyfi veren film, kuklaların robot olduğu var sayımından yola çıkmış. Son bir güncelleme ile her şeyin çığırından çıktığı teorisi de bu yüzden hayli inandırıcı. Yarım saatlik şovun parkurlarından faydalanarak yapılan hamlelerle ilerleyiş de aynı eğlenceyi gazlıyor. Suda kaymak yerine kanda da kaymak mümkün. Dev çekiç birini öldürmek üzere de patlayabilir kafada. Palyaçoların kullanıldığı gerilim filmlerinin işleyişini kullanan film, çekim stüdyosunu da labirent haline getirerek kullanınca tempo ve akıcılığını sürekli canlı tutarak hiç sıkmadan ilerliyor. Elbette yeni yaratıcı bir şey görmüyoruz. Korku ya da gerilim de vasat numaralarla işletiliyor. Kanlı cinayetlerin de öyle ekstra bir özelliği yok. Sadece iyi formüle edilmiş bir film var ortada. Şova dair böyle bir olasılık olsa neler olur diye düşündüğümüzde aklımızdan geçebilecek her şeyi mantık dışına çıkmadan belli bir ritimde sunarak ilerliyor. Elbette yedi karakterden ibaret değil. İki de yan öykü ve onların ikişer karakteriyle zenginleşen bir macera aynı zamanda. Devam filmine de pas atılmadan geçmiyor.

Ağustos sonunda ev sineması prömiyerini de yapan “The Banana Splits Movie”, elli yıl öncesinin şovuna özünden kopmadan minik dokunuşlarla donanmış başarılı bir uyarlama. Başka türe evrilmiş bir yeniden yorum. Kırklı yaşlardakilerin izlemeden edemeyeceği film korku gerilim öğeleri taşıyan eğlencelikleri sevenler için de keyifli bir seksen dokuz dakika sunuyor.

The Way We Weren't : Spontane Yalanlar

Çarşamba, Eylül 11, 2019
Bir ilişki nasıl başlar? Tanıma süreci nasıl ilerler? Her zaman doğruları mı söyleriz? Hayal kırıklığı ile biten bir ilişkinin ardından başladığımızda her şeyi olduğu gibi anlatabilir miyiz? Bazı şeyleri bir eksik bir fazla söylemez miyiz? Karşımızdakinin bizi beğenmesi adına süslemeler yapmaz mıyız? Eninde sonunda ortaya çıkacak yalanları sıralamaz mıyız? Spontane ol, öngörülemez ol demez miyiz kendimize? Ya iki tarafta böyle düşünüyorsa? Nasıl başlar ve ilerler o ilişki? 2019 yapımı Amerika İsviçre ortaklığı romantik komedi “The Way We Weren't” işte bu soruların cevaplarını arıyor.

İnternet üzerinden izleyiciyle buluşan küçük bağımsız romantik komedi, sevgililer günü haftasında sunulmuş. Rick Hays ve Brian DiMuccio’ya ait hikayeyi senaryolaştıran isimler Aran Eisenstat, Hays ve DiMuccio olmuş. Hays aynı zamanda yönetmen koltuğunda da oturuyor. Aran Eisenstat ilk senaryosunda ve işin İsviçre tarafından sorumlu. “ScriptGirl Report” serisiyle tanınan DiMuccio ise prodüktör, aktör ve senarist olarak beşinci uzun metrajında. 1995 yapımı “The Demolitionist”in senaryosu ile ilk adımı atan DiMuccio, b türü aksiyon ve korkular ile devam etmiş. “Voodoo”, “Little Witches” ve “Moonbase” ile doksanlar sonunu getirdikten sonra milenyumla birlikte pek ortalarda gözükmemiş bir isim. 13 bölümlük “ScriptGirl Report” serisiyle 2008’de yaptığı dönüşten sonra ilk kez bir uzun metraj senaryosunda. Ses miksajcısı olarak tanınan Rick Hays ise ilk filminde. 1994’ten bugüne yüzden fazla filmin miksajında görev alan Hays, ilk senaryosu ve yönetmenlik deneyiminde. Prodüktörlüğü de üstlenmiş, kurguyu da yapmış ve küçük bir rol de almış filmde. Oyuncu kadrosuysa dizilerle tanıdığımız simalardan oluşuyor. Son olarak “The Good Doctor”da Doktor Morgan olarak izlediğimiz tatlı sarışın Fiona Gubelmann, “13 Reasons Why”ın Koç Rick’i Ben Lawson, “Testere” serisinin John Kramer’ı Tobin Bell, “30 Rock”ın Toofer’ı Keith Powell, “Criminal Minds”ın Joy’u Amber Stevens West, “McLeod's Daughters”ın Briony’si Alexandra Davies, Alan Simpson, Kristi Clainos ve Alyssa Diaz başı çeken oyuncular…

Charlotte ile tanışırız… 14 yıllık ilişkisinin halen sonuca ulaşmamasına sinirlenip sevgilisini uçurumdan iter… Öğrencilerinin hayranlık duyduğu öğretmendir ama sevgilisi şikayetçidir. Çok tahmin edilebilirsin, çok düzenlisin der. Brandon ile tanışırız. Grafik tasarımcımız fakirdir, cimridir, sevgilisi de bunlardan şikayetçidir. Güzel bir sürpriz yapmak isterken sevgilisini yatakta basar ama tam da adamın üstüne bayılır Brandon… İlişkileri biten mutsuz ikiliden Charlotte, sevgilisinin hediyelerinden birini satmak için e-bay’e koyduğunda Brandon ürüne ilgi gösterince konuşmaya başlarlar. İkisinin arkadaşı da aynı aklı vermektedir: Her şeyi olduğu gibi anlatma. Biraz süsle. Spontane ol. İkisi de buna uyunca ilişki başlar ve olaylar gelişir…

The Way We Weren't, bir yanlışlıklar komedyası en basit tabiriyle. Hays ve DiMuccio, iki karakter yaratıp birbirlerine yalan söyletmiş ve sonra o yalanların ortaya çıkışıyla tam gaz ilerleyen bir senaryoya imza atmışlar. Çok ritmik ve tempolu. Hızlıca tanıtıyor ikilisini, arkadaşlarını da denkleme ekliyor. İlişkiyi de hızlı ilerletiyor. Her şey çok mantıklı ve gerçekçi. Çiftin kimyasının tutmasıyla çok sevimli ve sempatik bir komediye dönüşüyor. Durum komedisini de kullanıyorlar. Bir ilişkinin hemen hemen her evresinden yarattıkları güldürünün de sınırı yok. Bir sevişme sahnesi ve sonrasındaki muayne sahnesi var ki gülme gazı. Yalanların ortaya çıkış anlarında da anne babayı devreye sokarak iyice frenleri boşaltıyorlar. Karmaşık ilişki konusunda elbette çok film izledik, görmediğimiz şeyler değil ama iyi senaryo var karşımızda. Her hamleyi doğru zamanda yapıyor, anlattığı ve gösterdiği her şeyi tekrar kullanarak ilerliyor. Hikâyenin çatısı çok iyi kurulduğu için saat gibi işliyor ve gerektiği yerde iyice zıvanadan çıkıyor. Bir İsviçre polisiye dizisi ve animasyon sahnelerle şenliği katlamayı da ihmal etmiyorlar.

Rick Hays, ilk filminde çok iyi iş çıkarmış. Her ilişkide bulunan sorunları herkesi kapsayacak şekilde derlemiş. Bir yandan özel olsa da herkesten bir parça mevcut... Komedi konusunda da başarılı bir tutum göstermiş. Aynı şeyi tekrarlamak yerine farklı hamlelerle temposu düşmeyen bir bütün yaratmış. Durum komedisini, kazaları işleme konusunda da aynı tavrı koruyor. Sahnelerin etkisini katlamayı başarmış. Testere olarak hafızamıza kazınan Tobin Bell’in bambaşka bir karakterle karşımıza çıkması da hoş sürpriz. Oğluna evlilik tavsiyeleri veren çılgın çiçek çocuğu, uyuşturucu ikram eden bir çılgın olarak onu görmek hayli hoş. İyi dramatürjisi sayesinde keyifle izlenen seyirlik finalini de çok iyi yapınca geriye alkışlamaktan başka bir şey kalmıyor. Tek eksiğinin teknik anlamdaki yetersizlikleri olduğunu söyleyelim yine de. Tuhaf renkler, kötü bir sinematofgrafi mevcut ama çok sırıtmıyor ve belli ki tamamen bütçe meselesinden kaynaklı bir sorun bu.

Yalanlarla başlayan ilişkinin çıkmaza girmesi üzerine keyifli bir romantik komedi “The Way We Weren't”, beklenmedik derecede iyi. Türü sevenler ıskalamasın.

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template