♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Freelancers : Herkesi Kirlet, “Cent”i Parlat!

Perşembe, Ağustos 29, 2013
Değişen dünya ile birlikte müzisyenlerin markalaşma hallerindeki paralel değişim, paranın satın alabilme gücüyle iyice ayyuka çıkıyor... Sanatın herhangi bir alanında başarılı bir işe imza atmaya bile gerek yok... Bilinir olmak, şöhret olmak demek, artık ticari bir meta olunması demek... Bu metayı da tüm kanallar kullanılarak parlatmak daha da fazla para kazanmak demek... Sinema sektörünün iyice büyümesiyle genişleyen pazara bir şarkıcının sunulması da, olmazsa olmazlardan... Yazılmamış kural gibi, şöhretli şarkıcının mutlaka sinema perdesinde arz-ı endam etmesi gerekiyor artık... “Freelancers” tam da bu amaca hizmet eden, ne eksik ne fazla 50 Cent’in künyesine birde aktörlüğü eklemeye çalışan bir film...

Hemen belirteyim, 50 Cent ya da sinema kariyerinde kullandığı adıyla Curtis Jackson’ın ilk denemesi değil bu... 2005 yapımı “Get Rich or Die Tryin'” ile dönemin meşhur biyografik filminde oynayarak adım atmış ve kısa sürede 13 filmlik bir kariyer edinmiş durumda kendine... Tabi bunların arasında ufak tefek göründüğü konukluk halleri de var ama artık acemi olarak değerlendirmemek lazım... Bizdeki arabesk şarkıcılarının film furyası gibi rap dünyasının isimlerini sinemaya da taşıyan furya, stüdyo çabalarıyla son hız devam ediyor. 50 Cent de göründüğü kadarıyla sinemada yer almayı seviyor... Şimdiden 2013’e üç film sığdırdığını düşünürsek, olabildiğince zorlayacak gibi... Lakin “Freelancers”ın onlardan ayrılan tarafı, tamamen kendi üstüne kurulması... Hem de Robert De Niro ve Forest Whitaker’ın kanatları arasında... 

Bir kısa film ve diziden ibaret kariyeriyle adını hiç duymadığımız L. Philippe Casseus, senaryo dersek sinemaya hakaret edebileceğimiz fikrini kağıda dökmüş... 50 Cent’in kankitosu Jessy Terrero da o kağıdı resmetmiş... Vasat bir film olsa da korsan sayesinde bize kadar gelen 2004 yapımı “Soul Plane” tanıdığımız yönetmen, ikinci uzun metrajında kankasının senaryosunu yönetmiş ve 2010 yapımı “Gun” çıkmıştı ortaya... Üçüncü filminde bir gıdım ilerleyemediğini gösteren yönetmenliğiyle, en azından vasatı yakalamak için bile fırın zinciri kurması gerektiğini daha filmin yarısına gelmeden gösterbilme konusunda hayli yetenekli... Bu bakımdan hakkını yemeyelim...

Gelelim filme... Aslında gelinecek bir durum yok... Senaryonun muhteşem zorlamalarıyla, kirli polis aleminin içindeyiz... Esas oğlanımız Malo, akademiden mezun olmanın sevincinde... Serserilik içinde geçen yıllardan sonra, şanlı şerefli bir görevde artık... Çetelerin gölgesindeki hayatı geride bırakmış... Yani, artık iyi bir o... Altı çizilen bu durumu, ömürlük iki arkadaşıyla perçimledikten sonra, zamanı harcamadan De Niro ile tanışıyoruz... Kirli polislerin şahı olarak organizasyonun başındaki Joe Sarcone abimiz, klasik bir klişeyle “Malocum babanı tanırdım, gel he de, tutayım elinden, hem yol yordam öğren hem de para kazan” diyor... Bizim mal-o’da atlıyor tabii... “Eee hani iyiydi bu yahu” diyemeden Sarcone’nin sağ kolu LaRue’nun arabasında alıyor soluğu Malomuz... Aynı geyik yine dönüyor, “babişkonu tanırdım, dediklerimi yap, sözümden çıkma!”... Sonrası sokaklar, abidik gubidik aksiyon yaratma çabası sahneleri vesaire... Senaryonun zayıflığı da buralarda ortaya çıkıyor... NYPD gibi övündükleri teşkilat, meşhur New York sokakları, polisiye olaylar arasında bir tanecik bile iyi polis göremiyoruz... Tek gördüğümüz Malo... İşin umudumuz Şaban raddesine gelmesiyle de film birazcık kıpırdanıyor, esas oğlanımız iyice parlıyor işte... Gerisi sen sağ, ben selamet tadında... Sarcone’nin koca bir uyuşturucu ağını yönetmesi üzerine kurulan ve sokakların sahibi bu teşkilatı anlatırken ahlak ile vicdan nerde sorusunu sordurmaya öykünen senaryo, yakaladığı bu damarı kullanmaya niyetlenmiyor hiç... Psikolojik drama öykünme girişimlerinin de peşini bırakıyor... Nasıl olsa izleyici her sahnede 50 Cent’i görecek ve katıksız mutlu olacak... 

Senaryonun, yönetmenliğin ve oyunculuğun mumla arandığı “Freelancers”, kötü film dediğimizde “film” sözcüğünü kullandığımız için hayıflandığımız örneklerden... Berbat desek yetmez, deneme desek neyi denemişler deriz... Eni sonu 50 Cent’i parlatma girişimi, olmayan senaryoyla anca bu kadar...



İlk Bakış: Closed Circuit / Kapalı Devre

Perşembe, Ağustos 29, 2013
İngiliz Hukuk Sistemindeki üç kağıdı, terör olayı üzerinden anlatan gerilim ve aksiyon dolu “Closed Circuit”, “Kapalı Devre” adıyla 30 Ağustos’ta gösterime giriyor...

Closed Circuit gibi bir filmi çekebilmek için film çekmenin püf noktalarına ek olarak suç, adalet ve hukuk sistemini de yakından takip edilmesi gerektiği malum... Working Title yapım şirketinin sahipleri Bevan ve Fellner’a göre tüm dünyada terör olaylarından sonra özellikle İngiltere’de adelet sisteminde ciddi değişiklikler meydana gelmiş. Suç davalarındaki artış ve bu suçların incelikle işlendiğine tanık olan yapımcılar, bunların filmlere daha çok konu olması gerektiğini düşünmüşler. 

Yapımcılar, senaryo için “Dirty Pretty Things” ve “Eastern Promises” filmleriyle adını duyurmuş olan Steve Knight’la görüşmüşler ve ilk görüşme sonunda olumlu yanıt almışlar. Adalet, suç ve terörizm fikirleri üzerine bir film yapmaya odaklanan Steve Knight, İngiltere tarihindeki birçok davayı incelemeye koyulmuş. İngiltere hukuk sistemine göre “Special Advocate” adı verilen avukatlar suçluyu savunuyor ve onlar hakkında bildikleri hiçbir şeyi paylaşmıyorlar. Bu görevde bulunan avukatların pozisyonları İngiliz Hukuk Sistemi’nde büyük önem taşıyor ve adaleti dengeleyici bir konumda bulunuyorlar. Senarist Knight’a göre; avukatların bu görevleri hukuk sisteminde çok önemli ve köklü bir değişiklik, özellikle de terörizmle ilgili olan davalar için. Bu gibi davalarda dava vekili ve SA adı verilen avukatlar kesinlikle birbirleriyle konuşmuyorlar. Bu şekilde gizli olan kanıtların korunması sağlanıyor. Film, sistemde yapılan bir üçkağıdın nasıl sonuçlar doğurabileceğini gözler önüne seriyor. Senariste göre, İngiliz Hukuk Sistemi iyi bir durumda ama yapılan her yasada geçmiş ve gelecek göz önünde bulundurulmalı.

John Crowley ise yapımcıların aklında en başından beri bulunan yönetmenmiş. Yapımcı Tim Bevan’a göre John, filmlerinde beklenmedik ve gerginlik yaratabilecek sahneleri ustalıkla çekebiliyor. Türkan adlı televizyon dizisinde Türkan Saylan’ı canlandıran ve geçtiğimiz sezon eşi Memet Ali Alabora’nın yönettiği “Mi Minör” adlı tiyatro oyununda oynayan Pınar Öğün’ün de Closed Circuit’te terörist Erdogan’ın eşini canlandırıyor. Gelelim filmin konusuna...

Bir sabah Londra’da meydana gelen patlama sonrasında sadece bir terörist sağ kalmayı başarır. Terörist Farroukh Erdogan patlamanın hemen ardından yakalanır ve hapse atılır. Kendisine en ağır cezanın verilebilmesi için araştırmalar ve hazırlıklar başlamıştır. Teröristi yargılamak için, hükümetin elinde gizli bir kanıt vardır. Ancak bundan ne Erdogan ne de avukatları haberdardır.  Başsavcı bu özel dava için avukat ataması yapacaktır ve savunma avukatı Claudia Simmons’ı bu göreve uygun görür. Bu özel görev için kurallar basittir; kanıt bir kez öğrenildikten sonra Claudia’nın kimseyle görüşmesine izni verilmeyecektir. Davadan bir gün önce Farroukh Erdogan’ın avukatı ölür ve yerine devletin atamış olduğu savunma avukatı Martin Rose getirilir. Martin inatçı, çalışkan ve zeki bir avukat olarak ün salmıştır ve aynı zamanda Claudia’nın eski sevgilisidir. İki avukat eski ilişkilerini işlerinin önüne geçmemesi için gizli tutmaya söz verirler. Ancak Martin dava üzerinde çalışmaya başladıkça, Claudia’yla aralarında yakınlaşma başlayacaktır ve bu durum ikisini de tehlikeye sürükleyecektir.

Gerilim ve aksiyon dolu Closed Circuit, uluslararası bir terör olayını aydınlatmaya çalışan ekipteki eski iki sevgilinin ilişkisini ve görevlerine olan bağlılıklarını bir kez daha test ediliyor. Eric Bana, Rebecca Hall, Ciaran Hinds, Jim Broadbent, Riz Ahmed, Julia Stiles ve Anne-Marie Duff’tan oluşan kadro gayet iyi... Senariste zaten sözümüz yok, yönetmeninde “Boy A” ile gönlümüzü fethettiğini düşünürsek merak uyandıran bir kadro ile konu var karşımızda... Merakımızı gidermek için kulağımıza gelen ilk eleştiriler olumlu... Teknolojinin hayatlarımızdaki mahrumiyeti yok etmesini de düşünürsek, güncel bir konu ve fragmanda merak uyandırıcı... Dört gözle bekliyoruz...



Deadfall : Ev Dediğin...

Perşembe, Ağustos 29, 2013
"Anatomie" serisini sinemaya kazandıran Stefan Ruzowitzky'nin Amerikan ellerinde çektiği ilk film olan "Deadfall", şükran gününde bir araya gelen üç aile hakkında gerilim ve aksiyonla karışık bir kara film denemesine soyunuyor... "Ölüme Doğru" adını alarak uzun süredir ülkemizde vizyona girmeyi bekleyen film, son erteleme öncesi Kasım 2012'e göz kırpmıştı gösterime...

Anatomi serisiyle adını duyuran Ruzowitzky, 2007'de "Die Fälscher" ile oscara uzanmış hemen ardından çocuk romanı uyarlaması "Hexe Lili"yle şaşırtmıştı, dört yıllık aranın ardından bu kez tam bir stüdyo işiyle Hollywood sıradanlığında bulmuş kendini... Ne de olsa iki filmlik kült ve oscarla taçlanan filmografisinden sonra okyanus davetini almasa olmazdı... Davete tamamda ilk adımda aynı yolun yolcusu yönetmenlerden farklı bir yere düşememiş Ruzowitzky... Daha çok, formüle bir filmin kollarında bulmuş kendini... Üstelik, Zach Dean’in ilk senaryosu var serde... Yönetmenin ne kadar etki edebildiğini, nerelere söz geçirdiğini bilemiyoruz ama ilk adım için oldukça hafif kaçtığını belirtmek gerek... Bu hafifliği örtmek üzere elindeki oyuncu kadrosu da hayli etkili... 

“Deadfall”, önce Addison ile tanıştırıyor bizi... “Ev dediğin nasıl olmalı bilmiyorum. Vadide bir çiftlik evi mesela... Tıpkı Liza'yla benim büyüdüğümüz ev gibi. Geceleri meyve bahçesine saklanıp, pencereden eve bakardık. Babamız uykuya dalsın da, içeri girebilelim diye...” sözleriyle filmimizi açan Addison, kız kardeşi Lisa’ya pası atıyor sonrasında... Yanlış giden bir soygunun peşinden kaçışta olduklarını ve Kanada sınırına geçmeyi hedeflediklerini anlıyoruz... Önce bir kaza, peşinden bir polisin ölümü sonrası iki kardeşin yolu ayrılıyor ama buluşma planını da yapıyorlar... Bu sırada yağan kar ve bolca ıssızlık arasında koşullar hayli çetin, aynı koşullar arasında geçmişini sıfırlama uğraşındaki Jay’le tanıştığımızda öyküye ikinci aile dahil oluyor... Boksör eskisi Jay, hapisten çıkar çıkmaz belada alıyor soluğu ve o da kaçış zincirine halka oluyor... Kaçak üç kişinin karşısına polisleri de aile formunda çıkarıyor “Deadfall”, polis baba-kız... Haliyle kızını sakınan, görev çıkınca masa başında kal emrini vermeye hazır şerif ve fbi başvurusunda bulunan kızı... Yetmiyor olsa gerek, Jay’in babası da emekli şerif... Bu düğümü sonlandırmak için Jay’in evi de tam da şükran gününde masaya oturulmak üzere seçiliyor... Buraya kadar bir sorun yok ama, işleyiş tam bir kördüğüm halinde... Addison’un kim ve ne olduğunu en önemlisi de nasıl biri olduğunu bir türlü anlayamıyoruz... Yer yer geçmişten örneklerde verdiği halde, tutarsız ama psikopatmı orası muğlak... Lisa’nın da tekinsizliğini anlıyoruz ama Jay’le karşılaşmalarıyla, birlikte olmalaya başlamalarından itibaren karakteri kayboluyor sanki... Senaryo üç aileyi birbiriyle karşılaştırmamızı istiyor ama bir türlü kuramıyor, yaratamıyor aileleri... Böylece dağınık bir öyküyle, ona hizmet etmeyen yan öykülerle temposuzluğunu klişelerle kapatmaya çalışan bir filme dönüşüyor “Deadfall”... Yaratmak istediği heyecanı ve özellikle üç ailenin kesiştiği şükran günü masasındaki toplanma halini parlatamıyor... Ruzowitzky, bunca karakter arasında hepsine mesafeli durmamızı sağlasa da, daha fazlası gerektiği çok açık... Bir türlü heyecanı yaratamıyor, sonunu merak ettiremiyor...

İyi kadro demiştik... Eric Bana, Olivia Wilde, Charlie Hunnam, Kris Kristofferson, Sissy Spacek, Treat Williams ve Kate Mara filmi sürüklemeye çalışan isimler... Wilde’ın seviş sahnesiyle nabza yollanan şerbet dışında kadro görevini elden geldiğince yaparken, en çok öne çıkan Bana oluyor, Hunnam ise hayli sırıtıyor... Aileye dair bir şeyler söyleme peşinde gibi başlayan ama sözlerini sakınıp, kutsala dokunamayan “Deadfall”, herşeyin beklendiği gibi çıktığı çok parçalı ama dağınık bir deneme... Kanada sınırına dayanmadan önce, ev dediğimizin, aile dediğimizin neler olduğuna daha fazla kafa yorması gereken bir deneme... Kara film havasının amaçlananın uzağında kalması da cabası... Ne de olsa ev dediğimiz, aile demek, kurallar demek... O kuralları yıkmadan, eleştirmeden kapıdan çıkmak olsa olsa kaçışa dönüşüyor... Kaçan senaristin peşinden gitmekte her daim zaman kaybı...


İlk Bakış: Bait / Yem 3D

Çarşamba, Ağustos 28, 2013
Sakin bir Avustralya sahil kasabasının tsunami üstüne köpekbalıklarıyla mücadele etmesini anlatan gerilim “Bait”, “Yem” adıyla 30 Ağustos’ta vizyona giriyor...

Russell Mulcahy ve Gary Hamilton’un oluşturduğu “Yem 3D” nin etkileyici bir köpekbalığı filmi olması için her açıdan çok uğraştıklarını ifade ediyorlar. 2009 yılında filmi yapımcı Todd Fellman ve Chris Brown’a sunan Gary, yapımcılardan iyi not almış ve kısa zamanda çalışmalara başlamışlar. Köpekbalığının seyirciye gerçek gözükmesinin önemini bilen ekip, köpekbalığının gerçekçi ve korkutucu olması için çok çalışmışlar. Ayrıca filmin 3 boyutlu olması da teknik çalışmalara daha fazla özen gösterilmesine ve teknik işlere ekstra bir zaman ayrılmasına sebep olmuş. Filmin yönetmenlik koltuğu için yapımcılar; “The Matrix Trilogy”, “The Knowing”, “Ghost Rider” ve “Underworld: Rise of the Lycons” gibi filmlerde çalışan Kimble Rendall’ı düşünmüş ve ona emanet etmişler. 2000 yapımı vasat gerilim “Cut”tan sonra Rendall ikinci uzun metrajında... Bu güç birliğinin en dikkat çekici yanı senaristlerinden biri... “Highlander”ın yönetmeni Russell Mulcahy ve adını ilk kez duyduğumuz John Kim’in omuzladığı senaryo aslında altı kişilik bir grubun ürünü... Oyuncu kadrosu da hayli tanıdık isimlerden oluşuyor: Xavier Samuel, Richard Brancatisano, Chris Betts, Sharni Winson, Chris Cooper, Phoebe Tonkin... Özellikle Tonkin’in yıldızlık mertebesine doğru gidişiyle filmin adını duyurma şansı da artmış durumda... Aksi halde buralara kadar da gelmesi pekte mümkün olmazdı... Konunun ne kadar tanıdık olduğunu da belirtmeye gerek yok ama yine de bir bakalım...

Sakin bir Avustralya sahil kasabasında yaşayan yerli halk, tüm şehri yerle bir eden bir tsunami felaketi ile sarsılır. Kasabalarını yıkıma uğratan bu felaketin sonuçları hem maddi hem de manevi altından kalkılabilecek gibi değildir. İlk devasa dalganın ardından hayatta kalan Josh, Kyle, Heather, Jaimie ve Ryan kendilerini bir marketin içerisinde savunmasız bir halde bulur. Kendilerini tehdit eden şey ise marketin taşması riskidir. Ancak, mağdurları bekleyen asıl felaket dev dalgalar sonrasında ortaya çıkan ölümcül köpekbalıklarıdır. Grup üyeleri Josh'ın saldıraya uğramasının ardından bu felaketi alt etmek için takım olarak mücadele etmeleri gerektiğini anlamaları çok da uzun sürmeyecektir.

Köpekbalığı saldırılarıyla ilgili yepyeni bir gerilim filmi ne kadar ilgi çekebilir ki diye düşündüğümüz fragman, olacakları açık ediyor işte... İzledikten sonra hızlıca filmi kendi kafanızda da çekebilirsiniz... Bolca klişeyle gelip geçeceği görülüyorsa da 2012 yapımı izleyenleri sıkmamış bugüne kadar... Gelen eleştiriler makyajların ve atmosferin iyi olduğu, kalibresine göre eğlendirme görevini yerine getirdiğinde birleşiyor... Bizim için şaşırtıcı olansa, geçen yıl ev sineması pazarına girmiş bir filmin neden vizyona girdiği... Dağıtımcılarımızın beklentisi nedir bilinmez ama sinemalarda pas geçeceğimiz ortada... 



İlk Bakış: Thesis On a Homicide / Cinayet Tezi

Çarşamba, Ağustos 28, 2013
Oscar Ödüllü “Gözlerindeki Sır”ın yıldızı Ricardo Darin ve “Hücre 211” ile çıkışa geçen Alberto Ammann’ın başrollerini paylaştığı psikolojik gerilim “Thesis On a Homicide”, “Cinayet Tezi” adıyla 30 Ağustos’ta gösterime giriyor.

Son yıllarda çıkışa geçen Arjantin sinemasının popüler örneği Diego Paszkowski’nin romanından Patricio Vega tarafından senaryolaştırılmış. Ağırlıklı olarak bizde pek bilinmeyen tv dizilerine çalışan Vega, Natalia Oreiro’nun popülerleştirdiği işlerin senaristi olarak göze çarpıyor ve bu boyutta bir senaryo için ilk deneyiminde... Yönetmen Hernán Goldfrid içinde aynı şeyleri söylemek mümkün... Vega’nın yazdığı senaryoyla Oreiro’lu 2009 yapımı “Música en espera” ile ülkesinde başarılı bulunan Goldfrid, ikinci uzun metrajında daha büyük çapta filmle çıkış arıyor... Bu çıkış için biçilmiş kaftan olan oyuncu kadrosu ile ilk planlamada başarılı olmuşa benziyor ikili... Ricardo Darin, Alberto Ammann, Calu Rivero ve Arturo Puig’ten oluşan kadro en azından yabancılık çektirmeyecek...

Roberto Bermudez bir hukuk fakültesinde profesörlük yapan eski bir ceza avukatıdır. Bir gün ders verdiği fakültenin önünde bir cinayet işlenir. Katil, Roberto’yu bu tehlikeli oyuna çekmek istercesine bazı izler ve ipuçları bırakmıştır. Roberto, cinayet üzerine kendisiyle sürekli teorik tartışmalar yapan zeki öğrencisi Gonzalo’dan şüphelenmeye başlar. Roberto’nun bu cinayet tezini çözmek ve katili tekrar birisini öldürmeden durdurmak için çok az vakti vardır.

“Herşey detaylarda gizli” diyen fragman iyide, “Inception” hatırlatması yaparcasına parayı döndürmenin pek bir mantığı yok... Zaten çok fikir vermiyor ama yine de bir bulmacanın peşine takılacağız belli ki... Ve bu bulmacada künyenin en umut veren tarafı kaynağının roman olması... Ocak ayında ülkesinde gösterime girdikten sonra “Gözlerindeki Sır”ın çok uzağında kaldığı eleştirileriyle Avrupa’da pek fırsat bulamayan film, beklentilerin altında kalmış görünüyor... Yine de Arjantin sinemasının yükselişi ve bulmaca merakımız dolayısıyla merakla bekliyoruz...



Yeni Video: Suede "For The Strangers"

Salı, Ağustos 27, 2013
Mart ayında yayınladığı altıncı stüydo albümü "Bloodsports" ile on bir yıl aradan sonra kulaklarımızı şenlendren Suede, albümden üçüncü şarkısını da kliplendirdi...



Dizi Ajandası : 26 Ağustos / 1 Eylül

Pazartesi, Ağustos 26, 2013
Dört sezon finali barındıran hafta aynı zamanda yaz sezonunun son haftası... Gelecek hafta resmen açılışını yapacak sonbahar sezonu öncesi, özellikle pazar bombalarının yokluğunun göze çarptığı ajanda hayli sönük...


Pazartesi:
Longmire  2x13  Bad Medicine  [Sezon Finali]
Mistress U.S.  1x11  Full Disclosure
Siberia  1x8  A Gathering Fog
The Glades  4x13  Tin Cup  [Sezon Finali]
Under The Dome  1x10  Let the Games Begin


Salı:
Covert Affairs  4x7  Crackity Jones
Perception  2x10  Warrior
Pretty Little Liars  4x12  Now You See Me, Now You Don't
Rizzoli & Isles  4x10  Built for Speed
Saving Hope  2x10  Wishbones
Suits  3x7  She's Mine
Twisted  1x11  Out with the In-Crowd
Web Therapy  3x6  Love Stories
  

Çarşamba:
Baby Daddy  2x14  The Emma Dilemma
Camp  1x8  Harvest Moon
Futurama  7x25  Stench and Stenchibility
Hot In Cleveland  4x22  All My Exes
Melissa & Joey  3x14  What Happens in Jersey... (Part 1)
Royal Pains  5x11  The Party's Over
The Bridge (US)  1x8  Vendetta
The Exes  3x10  My Ex-Boyfriend's Wedding
The Listener  4x13  Fatal Vision  [Sezon Finali]


Perşembe:
Childrens Hospital  5x6  The Gang Gets Sushi
NTSF:SD:SUV  3x6  The Great Train Stoppery
Rookie Blue  4x11  Deception
Wilfred  3x12  Heroism


Cumartesi:
Don No Harm  1x11  1x12  But I'm Allergic to Cats / You Made Me Do This  [Dizi Finali] 
Hell on Wheels  3x5  Searchers



Pazar:
Breaking Bad  5x12  Rabid Dog
Copper  2x10  The Fine Ould Irish Gintleman
Low Winter Sun  1x4  Catacombs
Unforgettable  2x6  Line Up or Shut Up


Yeni Video: Pearl Jam "Mind Your Manners"

Pazartesi, Ağustos 26, 2013
Onuncu stüdyo albümü "Lightning Bolt"u 14 Ekim'de kulaklarımıza doduracak olan Pearl Jam, albümden duyduğumuz ilk şarkının video klibini yayınladı. Halen detayları ve şarkı listesi belli olmayan albüm dört yıllık aradan sonra yeni stüdyo işlerini getirmiş olacak.



David Vann, Çok Konuşulan Romanı Pislik’le Türkçede!

Çarşamba, Ağustos 21, 2013
Yirmi iki yaşındaki Galen, duygusal gelgitler yaşayan annesiyle birlikte ücra bir evde yaşıyor. Babasının kim olduğunu bilmiyor, hafızasını kaybeden anneannesi huzurevine kapatılmış. Galen ile annesi, anneannenin bankadaki parasıyla geçiniyorlar; teyzesi Helen ve onun on yedi yaşındaki kızı Jennifer bu paraya göz dikmiş durumda. Galen üniversiteye gitmek istiyor, ama annesi paralarının yetmeyeceği gerekçesiyle buna engel oluyor.

Galen, küçük ve sorunlu dünyasının zincirlerini kırmak için bir arayış içinde. Çareyi Uzakdoğu felsefesinde bulmaya çalışıyor. Hermann Hesse’nin Siddhartha’sı, Halil Cibran’ın Ermiş’i, Richard Bach’ın Martı’sı başucu kitapları; en sevdiği müzik Kitaro’dan İpek Yolu. Kendisinin reenkarnasyon geçirmiş yaşlı bir ruh olduğuna inanıyor, daha üst bir bilince ulaşmak uğruna denemediği yol kalmıyor; bedeninden ayrılıp hava kadar ağırlıksız olmaya, suyun üzerinde yürümeye, korların üstünden geçmeye çalışıyor. Ama bunları bir türlü beceremediği gibi, gizli arzularına da ket vuramıyor ve bedeninin tutsağı haline geliyor.

Pislik’te, pek çok insanın toz kondurmadığı, hatta kutsal saydığı aile kurumunun, işlevini yitirmiş bir örneğiyle karşı karşıyayız. Normal bir hayata sahip olmaya çalışan bir gencin, ailesindeki şiddet ve sevgisizlik sarmalında adım adım insanlıktan çıkmasına tanık oluyoruz. İlk sayfalardan itibaren kendini hissettiren kara mizah, yavaş yavaş yerini psikolojik dehşete bırakıyor. Yazarın ustalıklı dili sayesinde, genç Galen’ın çektiği acıları iliklerimizde hissediyor, geçirdiği dönüşümde ona eşlik ediyoruz. 

Bir İntihar Efsanesi ve Caribou Adası’na ev sahipliği yapan Alaska’nın buz gibi soğuğu, Pislik’te yerini, California’nın yapış yapış sıcağına bırakıyor. Bu iklim değişikliği kitabın atmosferine yansıdığı gibi, yazarın tarzına da damgasını vurmuş. Pislik, farklı ve şaşırtıcı bir David Vann kitabı. 

DAVID VANN, 1966’da ABD’ye bağlı Aleut Adaları’ndan Adak’ta doğdu. Babasının intihar etmesini, yaşama tutunmak için bir çıkış noktası olarak gördü ve Bir İntihar Efsanesi adlı ilk kitabında bu konuyu işledi. Basılan ilk kitabı A Mile Down: The True Story of a Disastrous Career at Sea (Bir Mil Ötede: Denizde Talihsiz Bir Mesleğin Öyküsü), çoksatarlar arasına girdi. Yazımının üzerinden 12 yıl geçtikten sonra yayımlanan Bir İntihar Efsanesi, büyük ilgi uyandırarak Fransa’da Médicis Ödülü dahil on bir ödül kazandı. Caribou Adası (2011) ile başarılarını sürdürdü. Son kitabı Pislik, 2012’de yayımlandı. David Vann, San Francisco Üniversitesi’nde ders vermekte, ayrıca bazı dergi ve gazetelere makaleler yazmaktadır.

PİSLİK
Yazar: David Vann
Çeviren: Esra Birkan
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 259 Sayfa
Fiyatı: 18 TL
Yayın tarihi: 20 Ağustos 2013

End of Watch : Ödenmemiş Faturaya Methiye!

Salı, Ağustos 20, 2013
Son yıllarda seyirciyi inandıracak yeni öykü bulamayınca sığınılan kurmaca dökümanter formülünün, can simidi olarak kullanımı sürüyor... Bu kez kurmacamız, seyiriciyi daha çabuk havaya sokmak için devriye polislere odaklanıyor... Aksiyonu, polisiyeyi kur ve ara ara ver coşkuyu formüllü filmimiz “End of Watch”, iki polisini ete kemiğe büründürmeye çalışırken bol bol propaganda yapmayı da ihmal etmiyor...

11 Eylül saldırılarından sonra iyice ayyuka çıkan, “üniformalı kahramanlar” temasının şimdilik son örneği “End of Watch”ın yaratıcısı David Ayer tam da bu temaya uygun filmlerle adını duyurmuştu... Filmografisinde de bolca polis işi gördüğümüz Ayer, kurmacasını bu kez daha gerçekçi hale getirmek istemiş ve dökümantere girişmiş... “Training Day” senaryosuyla adını duyuran Ayer, “Dark Blue” ve “S.W.A.T.” ile kuruma hizmet etmeye devam etmiş 2005’te “Harsh Times” ile ilk yönetmenlik deneyiminde iyi iş çıkarmıştı... 2008’de yeniden polis dünyasına dönüp “Street Kings” ile yine iyi iş çıkaran yönetmen, “End of Watch” ile şimdiye kadar yaptıklarının bir level üstüne çıkarak ilk sahnesinden rengini belli ediyor bu kez... İyi bir açılış sahnesiyle, arabalı takibi gerektiği sonlandırırken meramını da anlatarak başlıyor... Daha 15 dakka geçmeden filmin ne anlatacağını, nasıl biteceğini az çok tahmin edebiliyor, hangi amaca hizmet ettiğini de anlıyorsunuz... Brian uzun uzun açıklıyor: “Yolun sonuyum... Ödenmemiş faturayım... Rozeti ve silahı olan kaderim...” Bu olumsuzlukları kırmak için Ayer’in ne kadar doğru bir tercih yaptığını da anlıyoruz böylece... İyi bir kurgunun da eşliğiyle tercih edilen sahte dökümanter, filmi ayakta tutmakla kalmıyor, izleyicisini de filmin içinde tutmayı başarıyor...

Los Angeles’tayız... Okulu birlikte okumuş ve birbirlerine kardeş olarak gören iki polise odaklanıyoruz... Brian Taylor ve Mike Zavala, yükselişe geçen iki devriye... Tuttuklarını koparan, başarılı iki polis... Görev yaptıkları bölge, sürekli istim üstünde olmayı gerektiren çete savaşlarının ortası... Meksikalılarla zencilerin arasındaki savaş bir yana, bir de kartel sorunu mevcut... Evli ve çocuklu Mike ile evliliğin arifesindeki Brian, izleyiciyi arabanın arka koltuğuna oturtup, hem özel hayatlarına hem de iş günlerine şahitliğe çağırıyor... Bu turun en önemli detaylarıysa, beklendiğinden az şiddete başvurulması... Sürekli kan ya da suçlu takibi değil, doğal bir sürece ortak ediliyor seyirci... Zaten hepsi var ama sırası gelince göreceksiniz uyarısıyla bir nevi... Ayer, başarılı bir şekilde çizmeyi başarmış iki karakterini de, iyi bir senaryoyla filmi sürükleyici kılmayı da başarmış... Propaganda filmi olduğu halde kendini izletebilmesi de bunun göstergesi... Kendini beğenmiş iki polisimizin kartel ve çeteler savaşı ortasındaki durumundaki değişim ise biraz zayıf kalmış... İkili hakkında verilen infaz kararı gerektiği kadar gerilimle, heyecanla yansımıyor ve aynı önemle geçemiyor izleyiciye... Dökümanter havasından ödün vermeyen filmin diğer zayıf noktasıysa, polislerimizi anladık ama çetelerin de kamerayla dolaşma saçmalığı... Brian’ın yaptığı çekimlerin sebebi meçhul, bu çekimlerin etkisi de pek yok... Özellikle final sahnesinde bu kameralardan vazgeçilmesiyle sırıtan gerçekçi olmak için kameralardan faydalanalım fikri, bir katkı yapmadığını tescillemiş oluyor...

Uzun sayılabilecek süresini de iyi eritiyor film... Jake Gyllenhaal ve Michael Peña’nın oyunculukları da filmin başarısının en önemli etkenlerinden... Diyaloglar gerçekçi, oyunculuklar doğal, ama karakterler doğal değil... Ayer, kendisini yarattığı iki kahramandan uzak tutamıyor bir türlü... Öyküye hizmet eden iki polis olmalarıyla yetinmiyor... Sıradışı olmaları için elinden geleni yapıyor ve belli ki hayranlık besliyor kahramanlarına... Çok geçmeden boyunlarına madalyalarını da takıyor zaten...

Polislere güzelleme yapalım, onları yüceltelim düsturuyla çekilen “End of Watch”, bunların çokta ön plana çıkıp sırıtmadığı sinir bozmadığı bir deneme... Açılıştaki tanımlamanın polisler için ne kadar geçerli olduğunu sorgulamaya gerek bile yok artık... O kadar kirli polis öyküsünden sonra, kanunen görmezden gelemeyeceği suçluların peşinde koşturan figüre inanmak, onları destan kahramanına dönüştürme çabası tutabilecek bir maya değil özünde... Finalinin yaratılmak istenen destana zemin hazırlamaya çalışması da ayrıca komik... “End Of Watch”, hedeflediği propagandayı tutturan ama diğer hedeflerini ıskalayınca kaçınılmaz olarak gerçekçi bir polisiyenin uzağına düşen ucuz bir methiye...


İlk Bakış: I Give It a Year / Bu Aşk Fazla Sürmez

Salı, Ağustos 20, 2013
“Dört Nikah Bir Cenaze”, “Love Actually”, “Notting Hill” ve “Bridget Jones” serisinin yapımcılarından yılın romantik komedisi adayı “I Give It a Year”, “Bu Aşk Fazla Sürmez” adıyla 23 Ağustos’ta gösterime giriyor...

Meşhur “Da Ali G Show” senarist ve yönetmeni, “Borat” ve “Brüno”nun da senaristlerinden biri olan Dan Mazer, Sacha Baron Cohen’siz ilk filminde hem senaryoyu kotarmış hem de yönetmenliği üstlenmiş... Filmografisi düşünüldüğünde Mazer’in sıradan bir romantik komediye imza atmayacağı çoktan belli... Hınzırlık ve kalıpların dışına taşma halleri şaşırtıcı olmaz... Rose Byrne, Anna Faris, Rafe Spall, Simon Baker, Minnie Driver ve Jason Flemyng’in başını çektği oyuncu kadrosuyla da dikkat çekiyor...

Bir partide tanıştıktan sonra kısa sürede evlenen Nat ve Josh’un evliliğinde ‘cicim ayları’ çabuk bitmiş, pembe bulutlar dağılmıştır. Evliliklerinde ilk yıl dolarken iyice gün yüzüne çıkan sorunlar, zaten pek uyumlu olmayan çifti birbirinden uzaklaştırır. Resmin içine bir de Josh’ın eski kız arkadaşı Chloe ve çekici bir iş adamı olan Guy’ın da girmesiyle her şey daha da karmaşık bir hal alır. Evlilikte ilk seneyi atlatmak, sanıldığından da zordur! Acaba Nat ve Josh’un aşkı ne kadar sürecektir?

8 Şubat’ta İngiltere’de gösterime giren film hemen övgülere boğulmuş, romantik komedilere taze bir nefes getirdiği söylenmişti... Anlaşılan Mazer rahat durmamış... Fragmandan görüldüğü kadarıyla çenesini tutmayan, bolca bel altı espriyle ilerleyen film evlilikte ilk seneyi atlatma krizine yataktan bakıyor... Ki bu bakış tutarsa bolca güldüren, tutmazsa çok kaba kaçabilecek bir noktayken beğenildiyse iş var demektir... Yılın filmi olması zor ama bolca gülüp eğlenmek için bekliyoruz...



İlk Bakış: The Possession / Şeytan Tohumu

Salı, Ağustos 20, 2013
Korku filmi ustası Sam Raimi ve Danimarkalı yönetmen Ole Bornedal, paranormal olaylara ilişkin, korkunç ve gerçek bir öyküye dayanan, çağdaş bir doğaüstü gerilim ve korku filmini sinemaseverlerin beğenisine sunduğu “The Possession”, “Şeytan Tohumu” adıyla 23 Ağustos’ta gösterime giriyor...

Raimi’nin yapımcısı olduğu filmin yönetmeni Bornedal, ikinci kez Hollywood semalarında... 1994 yapımı klasiği “Nattevagten”i, üç yıl sonra bu kez Amerika’da “Nightwatch” adıyla çeken Bornedal, gerilimde hız kesmemiş her filmiyle vasatı aşarak adını perçimlemişti... Gerilime son derece hakim yönetmen, bu kez köklerini bir makaleden alan senaryoyu peliküle aktarıyor... Leslie Gornstein’in “Jinx in a Box” adlı makalesini, “Knowing”den hatırladığımız ikili Juliet Snowden ve Stiles White senaryolaştırmış... Oyuncu kadrosunun göze çarpan isimleriyse, Jeffrey Dean Morgan, Kyra Sedgwick, Madison Davenport, Natasha Calis, Grant Show ve Matisyahu...

Çok eski zamanlardan kalma bir cin, 21. yüzyılda serbest kalıyor... Film bir ailenin başından geçen 29 günlük olayları konu alıyor. İkinci el eşyalarını satan birinden gizemli bir antik kutu alan aile, kutunun içinde çok uzun zamandır bir insan ruhunu ele geçirmek için bekleyen, doyumsuz bir cinin serbest kalmasına neden olur.

Brenek ailesi için korkunun dehlizlerine uzanan yolculuk, bir hafta sonu faturalarını ödemek için evdeki kullanmadığı eşyalarını bahçesinde satan birinden ahşap bir kutu almalarıyla başlar. Eşinden yeni boşanan Clyde, eski eşi Stephanie’den ayrı hayata alışmaya çalışıyordur. Ne var ki, küçük kızları Em’in, ilgisini çeken ve üstünde gizemli yazılar bulunan bir ahşap kutu almasında endişe edecek bir şey görmez. Ancak kutuyu almasının hemen ardından tuhaf şeyler gerçekleşmeye başlar. Em kafayı kutuya takmaya başlar – o kadar ki, güzelim kutuyu her yere yanında götürmektedir. Davranışları gittikçe tuhaflaşır, hatta tehlikeli davranışlar sergiler. Ne var ki Clyde ne kadar uğraşsa da kutuyu Em’in elinden alamaz, Stephanie kızlarının aklını yitirmesine neden olduğuna inanmaya başladığında bile başaramaz bunu. Birbirini izleyen rahtsız edici ve açıklanamaz olayların etkisinden kurtulamayan aile, gerçekten yaşadıkları şeyi gün ışığına çıkarmak üzeredir: Dibbuk Kutusu’nu açmışlardır. Yahudi geleneklerinde sözü geçen, yerinden edilmiş ve kutunun içine hapsedilmiş bir cin, şimdi içine girdiği insanı yiyip bitirmek istemektedir.

Dibbuk Kutusuna dair;
Tarih boyunca, insanoğlunun en büyük ve kalıcı korkularından biri, bedenini başka bir ruhun ele geçirmesi olmuştur. Cinler, periler, şeytanın ruhlarımızı ele geçirmeye çalıştığı hep söylenmiştir; ama bunların içinden bir tanesi özeldir. Yahudi geleneklerinde bahsi geçen bir tür Dibbuk, başıboş dolaşan, yaşayan bir insanın bedenine girip onu ele geçirerek hayatta kalan kötü ruh olarak tanımlanmaktadır. Dibbukların gücünü kontrol etmek amacıyla, marangozlar Dibbukları sürekli içine hapsetmek için özel sandıklar veya kutular yaptılar.

Hıristiyanlık dönemine dayandırılan Dibbuk hikayeleri vardır. Dikkat çeken bir gazete manşetine göre, 21. yüzyılda da ortaya çıkmışlardı. Los Angeles Times muhabiri Leslie Gornstein, 2004 yılında Ebay üzerinden insanı korkutan bir şey satmaya çalışan bir adamın haberini yaptı. Satmaya çalıştığı şey, iddiasına göre, gerçek bir Dibbuk Kutusuydu; kendisine sahip olan herkesi ele geçirmiş bir Dibbuk Kutusuydu. O kadar derin bir korku vardı ki içinde, çaresizlik içinde kutudan kurtulmaya çalışıyordu. Adamın anlattıkları kutunun kötü etkilerini doğruluyordu: Saç dökülmesi; bütün ev halkına musallat olan kabuslar; kimi kutu sahiplerinin canına mal olan beklenmedik hastalıklar; hayal görme; gaipten sesler duyma. Ve kutuya sahip olan herkes, kutunun kötü şans getirdiğini dile getirdi; kutuyu satmaya çalışan kişi de bunu “ortalığın cehenneme dönmesi” şeklinde yorumladı.

Tüm dünyadan doğaüstü olaylara ilgi duyan kişiler kutuya ilgi gösterdi ve Jason Haxton isimli bir üniversite müzesi küratörü kısa sürede kutuyu satın aldı. Haxton, kutunun sahiplerine işkence ettiğine dair geçmiş bilgileri toplamaya, içindeki tuhaf yadigar ve nesneleri incelemeye başladı. Dibbuk efsanesini bilen, Yahudi hahamlar de ona yardımda bulundu. En sonunda, kutunun soykırımdan kurtulan, 103 yaşındaki bir kişiye ait olduğu bulundu. Savaştan sonra, mühürlenmiş kutuyu yanında Amerika’ya getirmiş ve anlaşılan o ki boşu boşuna ailesini kutuyu açmamaları için uyarmış.

Bu tarihi hikaye, Sam Raimi’nin dikkatinden kaçmamış ve öyküye yeni bir bakış açısı katacak isim aradığında, Amerikan sinemasına dönmeyi uzun süredir bekleyen, Bornedal’a ulaşmış ve böylece tohumları atılmış filmin... “Ole’nin hayranıydık zaten; Şeytan Tohumu projesine yaklaşımını bizimle paylaşınca, kapıldık gittik” sözleriyle açıklıyor Raimi...

Konu yeni gibi görünebilir ama benzeri kutu filmlerini bolca gördükten sonra pekte çekici gelmiyor özeti okuduğumuzda... Lakin yönetmen ve oyuncular konusunda soru işareti yok... Raimi yönetseydi keşke diyoruz elbette içimizden ama Bornedal’da iyidir... Fragmanıysa müthiş, bir gerilim tutkunu daha ne ister dedirten türden hemde... Amerika’da 31 Ağustos’ta gösterime giren film, açılış haftasında bütçesini karşılamış ve kâra geçmişse de beklenen rakamlara ulaşamamıştı... Genel izleyiciden tam not aldığını da belirtelim... Bizdeyse uzun süredir korsan tezgahlarında mevcut... Sinemada izlemek için bekleyen ne kadar izleyici kaldığını göreceğiz... Bir yıllık rötarla da gelse, merakla bekliyoruz...



Yeni Video: Blue October “Bleed Out”

Salı, Ağustos 20, 2013
Yedinci stüdyo albümü “Sway” ile geçtiğimiz hafta kulaklarımızı şenlendiren Blue October, bu kez de gözlerimizi şenlendirerek albümden ilk video klibi yayınladı...

Uluslararası şöhretini 2006’da albüme adını “Hate Me” videosuyla yapan grup, o gün bugündür kliplere de ayrı özen gösteriyor... 13 şarkılık “Sway”in beklentilerin biraz altında kaldığını söylemek mümkün... Alıştırdığı yaylılardan iyice uzaklaşan grubun olgunluk dönemi için vasat kaçan bir albümle geldiğini söylemek mümkün... Benim için gece gündüz dinlenecek iki şarkıyı “Debris” ve “Fear”i barındırsa da Justin Furstenfeld’in sevilesi vokali dışında pek yenilik barındırmıyor... Bu arada hatırlatalım, albüm fiziksel baskısına yarın kavuşuyor... Grubun fanlarının en büyük beklentisi olan bonus akustik şarkılar ise en büyük merak konusu...



İlk Bakış: Planes / Uçaklar

Pazartesi, Ağustos 19, 2013
“Arabalar” dünyasının üstünden uçarak gelen, Disney’in aksiyon dolu 3D animasyon komedi macera filmi “Planes”, “Uçaklar” adıyla 23 Ağustos’ta gösterime giriyor...

Uçaklar, hava yarışçısı olarak mücadele etme hayalleri kuran kasaba uçağı Dusty’nin hikâyesini konu alıyor. Ancak Dusty tam olarak yarışmak üzere yapılmış bir uçak değildir ve yüksekten korkmaktadır. Bu yüzden donanma pilotu Skipper’a başvurur ve Skipper, Dusty’nin yarış parkurunun son şampiyonu Ripslinger’la boy ölçüşecek seviyeye gelmesine yardım eder. Dusty’nin cesareti, hayal bile edemediği yüksekliklere ulaşmayı amaçlarken büyük bir sınavdan geçer ve bu durum kendisini hayranlıkla izleyenlere uçmak için ilham verir. 

Disney’in son işi, yine alışık olduğumuz garantili formülü uyguluyor... Ne olursan ol, hayallerinden vazgeçme... İmkansız diye bir şey yoktur... Bu klasik formülün yaratıcıları, “Tinker Bell” serisinden Jeffrey M. Howard, üstad John Lasseter ve aynı zamanda filmin yönetmeni de olan Klay Hall... “Family Dog” ve “The Simpsons” dahil ağırlıklı olarak tv’ye çalışan Hall, ilk kez büyük bir projede yönetmenlik yapıyor... Seslendirme kadrosundaysa Val Kilmer, Julia Louis Dreyfus, Teri Hatcher, Dane Cook, Stacy Keach ve John Cleese var ama ağırlıklı olarak türkçe dublajla salonlarda olacağı için Mustafa Sandal’ın başını çektiği kadroya mahkumuz... Fragmanı izlediğimizde görünen tipik bir devam filmi... Arabaların uçan versiyonu, aynı formül, aynı olay örgüsüyle geliyor besbelli... Yine de işin arkasında usta bir ekip olunca havaya girmek mümkün... Çocuklar yine çok sevecek ama büyükler için aynı şeyi söylemek biraz zor gibi... Birde ekleyelim, uçma tutkusu Disney’in değil Miyazaki ustanın işi... Aileler için öncelikli animasyon, geri kalanlar için sıradan bir alternatif...



Keane Diskografisinin ilk “Best Of”u Yolda!

Pazartesi, Ağustos 19, 2013
Piyano ağırlıklı İngiliz alternatif rock dörtlüsü Keane, diskografisini ilk “Best of” albümüyle taçlandırıyor... 1997’de kurulan ve ilk albümü “Hopes and Fears” ile beklenen çıkışı yakalayan grup, geride kalan dört stüdyo albümünden seçtiği şarkılara iki de yeni şarkı ekleyerek standart edisyonu 20 şarkıdan oluşan “The Best of Keane”in 11 Kasım’da kulaklarımızda olacağını duyurdu...

Dört stüdyo albümü dışında altı e.p. yayınlayan Keane, bu e.p.’lerden “Night Train”den de bir parça eklemiş... Ağırlığın ilk iki albümden oluştuğu Best of’ta, “Perfect Symmetry”den sadece iki şarkı yer aldığı da gözlerden kaçmıyor... Deluxe edisyon ise b-side’lardan oluşan 18 şarkılık bir cd daha içerecek... Ki, içlerinden biri gün yüzü görmemiş bir şarkı... Alışık olduğumuz üzere bir üst kademesi olan Super Deluxe edisyonu 100 sayfalık bir kitap ile grubun bu ay verdiği akustik bir konserin dvd’sini içerecek...

Üç yeni şarkıya kavuşacağımız Best of’un şarkı listesi şöyle...
CD1:
1. Everybody's Changing
2. Somewhere Only We Know
3. Bend and Break 
4. Bedshaped
5. This Is The Last Time
6. Atlantic
7. Is It Any Wonder?
8. Nothing In My Way 
9. Hamburg Song
10. Crystal Ball 
11. A Bad Dream 
12. Try Again 
13. Spiralling 
14. Perfect Symmetry 
15. My Shadow
16. Silenced By The Night
17. Disconnected 
18. Sovereign Light Café
19. Higher Than The Sun  (New song)
20. Won't Be Broken  (New song)

CD2:
1. Snowed Under
2. Walnut Tree
3. Fly To Me
4. To The End Of The Earth
5. The Way You Want It
6. Something In Me Was Dying
7. Allemande
8. Let It Slide
9. He Used To Be A Lovely Boy
10. Thin Air
11. The Iron Sea (Magic Shop Version)
12. Maybe I Can Change
13. Time To Go
14. Staring At The Ceiling 
15. Myth
16. Difficult Child
17. Sea Fog (Live in Mexico City)
18. Russian Farmer's Song  (Unreleased song)  



Dizi Ajandası : 19 / 25 Ağustos

Pazar, Ağustos 18, 2013
Üç sezon finali barındıran hafta, yazlık dizilerin sonbahar bombalarına yer açmaya devam etmesiyle sürüyor... Önceki haftalara göre çok seçenek içermeyen hafta yine gözler “Breaking Bad” ve “Dexter” üzerinde toplanacak... Eylül’ün ilk haftasıyla birlikte sonbahar sezonunun resmen başlayacağını da hatırlatalım...


Pazartesi:
Longmire  2x12  A Good Death is Hard to Find
Major Crimes  2x11  Poster Boy
Mistress U.S.  1x10  Indecent Proposals
Siberia  1x7  First Snow
Switched at Birth  2x21  Departure of Summer  [Sezon Finali]
Teen Wolf  3x12  Lunar Ellipse
The Glades  4x12  Happy Trails
Under The Dome  1x9  The Fourth Hand


Salı:
Covert Affairs  4x6  Space (I Believe In)
Perception  2x9  Wounded
Pretty Little Liars  4x11  This Hoe is Going Down
Rizzoli & Isles  4x9  No One Mourns the Wicked
Saving Hope  2x9  Vamonos
Suits  3x6  The Other Time
Web Therapy  3x5  Stage Struck
  

Çarşamba:
Baby Daddy  2x13  All Riled Up
Camp  1x7  The Wedding
Futurama  7x24  Murder On the Planet Express
Hot In Cleveland  4x21  Corpse Bride
Melissa & Joey  3x13  Teach Your Children
Necessary Roughness  3x10  Sympathy For the Devil  [Sezon Finali]
Royal Pains  5x10  Game of Phones
The Bridge (US)  1x7  Destino
The Exes  3x9  The Hand That Rocks the Cradle
The Listener  4x12  False I.D.


Perşembe:
Burn Notice  7x11  Tipping Point
Childrens Hospital  5x5  Imaginary Friends
Graceland  1x10  King's Castle
NTSF:SD:SUV  3x5  TGI Murder
Rookie Blue  4x10  You Are Here
Sullivan & Son  2x10  Reunited  [Sezon Finali]
Wilfred  3x11  Stagnation


Cumartesi:
Don No Harm  1x10  Mine
Hell on Wheels  3x4  The Game


Pazar:
Breaking Bad  5x11  Confessions
Copper  2x9  Think Gently of the Erring
Devious Maids  1x10  Hanging the Drapes
Dexter  8x9  Make Your Own Kind of Music
Low Winter Sun  1x3  No Rounds
Ray Donovan  1x9  Roadtrip
The Newsroom  2x7  Red Team III
Unforgettable  2x5  Past Tense



Peki Ya ‘Renklerin Tarihi’?

Perşembe, Ağustos 15, 2013
Michel Pastoureau’nun bu şaşırtıcı çalışması, Antikçağ ve Ortaçağ toplumlarından Modern Çağ’a kadar, söz dağarcıkları, kumaşlar, giysiler, semboller, günlük yaşam, din ve sanat üzerinden mavi rengin toplumsal alandaki evrimini inceliyor.

“Renk, doğal bir fenomen olmadığı gibi her çözümlemeye değilse bile, her genellemeye direnen karmaşık bir kültürel yapıdır. Birçok güç sorun ortaya koyar. Bu konudaki ciddi çalışmaların az olmasının ve incelemesini tarihsel bir perspektifte ihtiyatla ve sağduyulu bir şekilde tasarlayanların daha da nadir bulunmasının nedeni kuşkusuz budur. Birçok yazar, tam tersine, mekân ve zamanla oynamayı ve rengin evrensel ya da ilk örneksel sözde hakikatlerini araştırmayı tercih etmektedir. Ne var ki tarihçi için bu tür doğruluklar yoktur. Renk, öncelikle toplumsal bir olgudur. Sindirilmemiş ya da –daha da kötüsü– işi değersiz, içrek bir psikolojiye döken nörobiyolojik bir bilgiye dayanan bazı kitapların bizi inandırmak istediği gibi, rengin kültürlerarası bir hakikati yoktur. Yazık ki, bu konudaki kaynakça üzücü bir şekilde bu tür kitaplarla doludur. 
Tarihçiler, bu durumdan az ya da çok sorumludur; çünkü renklerden nadir olarak söz etmişlerdir.”

Mavi rengin Avrupa toplumlarındaki tarihi, tam bir yön değiştirmeden ibarettir: Bu renk, Eski Yunanlılar ve Romalılar için pek önem taşımaz, hatta onların gözlerine kötü görünür. Oysa mavi, yeşil ve kırmızıyla karşılaştırıldığında, bugün Avrupa'nın her yerinde açık ara farkla en sevilen renktir.

Michel Pastoureau'nun çalışması, Antik Çağ ve Ortaçağ toplumlarından modern çağa kadar, söz dağarcıkları, kumaşlar ve giysiler, günlük yaşam, simgeler gibi mavi rengin toplumsal pratikleri ile edebî ve sanatsal yaratımdaki yeri üzerinde durarak bu yön değiştirmenin tarihini anlatıyor. Aynı zamanda mavinin çağdaş dönemdeki üstünlüğünü değerlendiriyor; kullanımlarının ve anlamlarının bilançosunu çıkarıyor, geleceğini sorguluyor. Pastoureau, renklerin de bir tarihi ve hayatı olduğunu, mavinin heyecan verici macerasıyla gözler önüne seriyor.

MAVİ / BİR RENGİN TARİHİ
Yazar: Michel Pastoureau
Çeviren: İnci Malak Uysal
Tür: Kırkmerak
Sayfa sayısı: 661 Sayfa
Fiyatı: 15 TL
Yayın tarihi: 13 Ağustos 2013


Low Winter Sun : Kirli Polisin İzinde...

Perşembe, Ağustos 15, 2013
Dizi dünyasının az ama öz yapımla sivrilen kanalı AMC’nin Ağustos yenisi “Low Winter Sun”, geçtiğimiz pazar akşamı pilot bölümle ilk sezonuna başladı... İzleyicisini ilk andan itibaren bir olayın peşine takan dizi, sonunda da bolca soruyla başbaşa bırakıyor...

“Low Winter Sun”, artık alıştığımız üzere bir ingiliz işinin Amerikan uyarlaması... Aynı adlı 2006 yapımı mini dizi, 180 dakikalık bir tv filmi olarak geçiyor ama ilk yayını 14 Eylül’de yapmış ve en iyi drama dalında Bafta’ya aday gösterilmiş bir yapım... Alışıldık İngiliz ağırlığının dışında, karanlık ve sert olması zaman geçse de eskimemesinde de etken olarak görülüyor... Amerikan uyarlamasında başı çeken isim, “Criminal Minds: Suspect Behavior”un yaratıcısı Chris Mundy... Uyarlamanın başını çeken Mundy, yanına da bildiğimiz dizilerin yazar ve prodüktörlerinden karma oluşturmuş... “Hung”tan Brett C. Leonard, “Sons of Anarchy”den Dave Erickson ve “The Big C”den Melanie Marnich’ten oluşan yazar kadrosu, bir uyarlama için bile fazla iyi görünerek ilgi çekiyor... Oyuncu kadrosunda da orjinal versiyondaki rolü yeniden üstlenen Mark Strong başı çekerken, Lennie James, Heather Fairbanks, Pennie-Marie Hawkins, Joseph Kathrein, Billy Lush ve James Ransone eşlik eden diğer oyuncular... İlk bölümden öne çıkan müziklerin altında da “300” ve “Watchmen” başta olmak üzere sayısız başarılı işe imza atmış Tyler Bates yer alıyor... Daha künyeyi sayarken bile tam bir AMC işi olduğu, beğenmeme ihtimalinin düşüklüğü belli... Tahmin edildiği gibi daha ilk andan itibaren kendini sevdirip, 42 dakka sonra yeni bölümü bekleten dizilerden biri oluyor “Low Winter Sun”...

Konumuza gelince... Önce iki dedektifle tanışıyoruz... Frank ve Joe, meslektaşları Brendan McCann’i nasıl öldürecekleri üzerine konuşmalarına davet ediyor bizi... Açılışla birlikte, suça bulaşmış kirli polisi öldürüp intihar süsü vermeye çalışan ikilimiz bunda başarılı oluyor ama şimdilik... Bir gün sonrasında merkeze McCann’in soruşturması için gelen iç işleriyle, McCann’ın baskın yapıp malı vereceği suç ortakları da işler karışıyor... McCann gerçekten kirli polis mi, suçu yalnız başına mı işliyor, ortağı Joe ne kadar temiz... En önemlisi de her şeyi Frank’in gözünden izlerken eminmiyiz onun da iyi olduğuna... Ya ters köşe olursak... Bölümün sonunda McCann’in cesedi bulunanca, amirinin verdiği görevle Frank artık tüm soruların peşine düşüyor... 

Çok iyi bir pilot bölümle, dedektifin dedektifi öldürmesiyle doğan soruların peşinde geçecek bir sezon bizi bekliyor... İlk bölümden görünen, yazın hit dizisi potansiyeli... Orjinali kadar karanlık ve sert olabilir, dozu arttırırsa daha çok konuşacağımız, bir sonraki bölümü iple çekeceğimiz şimdiden belli... Polisiye sevenler başta olmakta üzere, yaz kuraklığında yeni dizi arayışında olanların bir göz atmasında fayda var... 


Sharknado : Sepra Peratus

Perşembe, Ağustos 15, 2013
Televizyon kanallarının izleyicinin mumla arandığı yaz dönemi manevralarında sık sık başvurduğu ucuz tv filmleri, uzun süre sonra ilk defa ses getirdi... Syfy’ın sıklıkla yaptığı denemelerin izle unut etiketi alarak genellenmesinin dışına çıkan film, üstelik bunu olabildiğince berbat haliyle başarıyor... Yayınlandığı gün reyting rekoru kıran ve bir kaç kez tekrar yayınlanan “Sharkando”, en basit tabiriyle rezil bir film ama arada rezil filmlerde eğlendirip, dilden dile yayılıyor... 

Aslında ortada ne mantıklı bir senaryo ne de yönetmenlik becerisi var ama biz yine de adet olduğu üzere, önce künyeye bakalım... Ki o künye de az buz değil... Merakla beklenen gişe filmlerinin benzerleriyle beslenen, yakın adlarıyla seyircinin aklını çelen ucuz işlerin yaratıcılarından Thunder Levin senaryoyu kotaran isim... Sinemayı pc başından takip edenlerin özellikle “American Battleship” ve “AE: Apocalypse Earth” ile bildiği Levin, mantığa ihtiyaç duymayan filmlerle kendi tarzını oluşturmaya doğru giden bir isim... Yönetmen koltuğunda da benzer bir isim var: Anthony C. Ferrante... Sinemanın her alanında iş çıkaran çok yönlü kişilik Ferrante, adını 2005 yapımı korku “Boo” ile duyurmuş bir isim... B türüne yönetmen olarak geçişi ise bu yıl video pazarına sunulan “Hansel & Gretel” ile olmuş... Ki onunda “Sharknado”dan daha kötü olduğunu belirteyim, siz anlayın gerisini... 90’ların meşhur gençlik dizisi “Evimiz Hollywood’da” dizisinden Ian Ziering’in başını çektiği kadro, Tara Reid, John Heard, Cassie Scerbo, Jaason Simmons, Alex Arleo ve Neil H. Berkow’dan oluşuyor... Doğal olarak oyunculuğun yanından bile geçemiyorlar... 

Santa Monica sahilindeyiz, tam köpek balıklarının göç mevsimi... Kopan şiddetli fırtınayla korkulan oluyor ve köpek balıkları sahile vuruyor, sayılamayacak kadar çoklar... Yalnız filmimizde sıradan hayvan değiller, her yerde dehşet saçıyorlar... Ne de olsa fırtına şehre sel getirince, şehrin içinde hatta evlerin bile içinde terör estiriyorlar... Öyle ki sonu yok bu durumun... Fırtına hortuma dönüşünce, uçarakta dehşet saçıyorlar... Akla mantığa ihtiyaç duymayan senaryo, bir dakikası bir dakkasını tutmayan bolca hatayla, olay örgüsünü bir yana bırakıp saçmalıklar silsilesini öyle bir sele dönüştürüyor ki, kapılmamak elde değil... Daha ne kadar saçmalanabilir diye düşünerek zevk alıyorsunuz ve her defasında filmimiz bir cevap veriyor, daha da saçmalıyor... Başka bir şeye de benzemiyor... Baş karakterimizin filmdeki düsturunu uygulamak gerekiyor... “Sepra Peratus”, yani “Her zaman hazır ol”mak lazım... Bunca saçmalığa rağmen sıkılmadan izlediğiniz “Sharknado”, müthiş final sahnesiyle de “yok artık” ile “oha” arasına konuşlandırıyor sizi... Az buz değil yani, boş yok her saniyesi olay!... Fenomene dönüşmesinin hemen ardından, devam filmin gelecek olması da ayrı bir meydan okuma gibi... Saçmalıklar devam edecek belli ki...

Köpek balıklarının deniz dışında her yerde korku salabildiği çöp film, hem arkadaş ortamında izlediğinde bolca geyik malzemesi veriyor, hem de suçlu zevke dönüşüyor... Arada kötü filmlerde izlemekten korkmayanlar için tam bir hazine, ıskalamayın!


Nirvana "In Utero 20th Anniversary Edition"dan Detaylar

Salı, Ağustos 13, 2013
Grunge efsanesi Nirvana’nın son stüdyo albümü “In Utero”nun 20 yaşına basacak olması sebebiyle yayınlanacak yıldönümü edisyonunun merakla beklenen detayları açıklandı...

Nevermind ile patlayan grup, albüme giriştiğinde Kurt Cobain ile plak şirketi arasındaki anlaşmazlıklar kayıt sürecini bolca etkilemişti. Cobain’in daha sert bir sound isteğini, çok satması beklenen albüm için doğru bulmayan şirket bazı şarkıları veto ederek kendi bildiğini okutmuştu... Bu sürece şahit olabilme ihtimali sebebiyle, yeni baskı için meraklı bir bekleyiş mevcut... İlk gelen bilgilerde 3 cd ve 1 dvd’den oluşan setin 75’ten fazla şarkı içereceği açıklanmıştı... Bugün açıklanan şarkı listesi de bunu doğruluyor...

Açıklanan şarkı listesinden sonra anladığımız setin yeni bir şarkı içermediği... Farklı mixlerle ve kitapçıkla yetineceğiz gibi görünüyor... İkinci cd’de yer alan demolarla “Forgotten Tune” ve “Jam”in daha önce korsan baskı toplamalarda yer alması bakımından, Nirvana fanlarını orjinal derli toplu bir sete sahip olmak dışında gönlünü çelecek bir durum yok... Yine de, nirvana söz konusunda duramayan benim gibiler için 23 Eylül iple çekilmesi gereken bir gün...

In Utero 20th anniversary track list

CD1 (Original album plus all B-sides & bonus tracks recorded at Pachyderm):
01 “Serve The Servants” (Albini mix/original release)
02 “Scentless Apprentice” (Albini mix/original release)
03 “Heart-Shaped Box” (Litt mix/original release)
04 “Rape Me” (Albini mix/original release)
05 “Frances Farmer Will Have Her Revenge On Seattle” (Albini mix/original release)
06 “Dumb” (Albini mix/original release)
07 “Very Ape” (Albini mix/original release)
08 “Milk It” (Albini mix/original release)
09 “Pennyroyal Tea” (Albini mix/original release)
10 “Radio Friendly Unit Shifter” (Albini mix/original release)
11 “tourette’s” (Albini mix/original release)
12 “All Apologies” (Litt mix/original release)
13 “Gallons Of Rubbing Alcohol Flow Through The Strip” (ex-U.S. bonus track)
14 “Marigold” (B-side; “Heart Shaped Box)
15 “Moist Vagina” (B-side; “All Apologies”)
16 “Sappy” (No Alternative compilation track)
17 “I Hate Myself And Want To Die” (The Beavis & Butt-Head Experience compilation track)
18 “Pennyroyal Tea” (Litt mix)
19 “Heart-Shaped Box” (Albini mix/unreleased)
20 “All Apologies” (Albini mix/unreleased)

CD2 (2013 album mix plus pre-album demos):
01 “Serve The Servants” (2013 mix)
02 “Scentless Apprentice” (2013 mix)
03 “Heart-Shaped Box” (2013 mix)
04 “Rape Me” (2013 mix)
05 “Frances Farmer Will Have Her Revenge On Seattle” (2013 mix)
06 “Dumb” (2013 mix)
07 “Very Ape” (2013 mix)
08 “Milk It” (2013 mix)
09 “Pennyroyal Tea” (2013 mix)
10 “Radio Friendly Unit Shifter” (2013 mix)
11 “tourette’s” (2013 mix)
12 “All Apologies (2013 mix)
13 “Scentless Apprentice” (Rio demo)
14 “Frances Farmer Will Have Her Revenge On Seattle” (Laundry Room demo)
15 “Dumb” (Word Of Mouth demo)
16 “Very Ape” (Rio demo)
17 “Pennyroyal Tea” (Word Of Mouth demo)
18 “Radio Friendly Unit Shifter” (Word Of Mouth demo)
19 “tourette’s” (Word Of Mouth demo)
20 “Marigold” (Upland Studios demo)
21 “All Apologies” (Music Source demo)
22 “Forgotten Tune” (Rehearsal)
23 “Jam” (Word Of Mouth demo)

CD3 (Live & Loud: Live at Pier 48, Seattle, WA – 12/13/93):
01 “Radio Friendly Unit Shifter”
02 “Drain You”
03 “Breed”
04 “Serve The Servants”
05 “Rape Me”
06 “Sliver”
07 “Pennyroyal Tea”
08 “Scentless Apprentice”
09 “All Apologies”
10 “Heart-Shaped Box”
11 “Blew”
12 “The Man Who Sold The World”
13 “School”
14 “Come As You Are”
15 “Lithium”
16 “About a Girl”
17 “Endless, Nameless”

DVD (Live & Loud: Live at Pier 48, Seattle, WA – 12/13/93):
01 “Radio Friendly Unit Shifter”
02 “Drain You”
03 “Breed”
04 “Serve The Servants”
05 “Rape Me”
06 “Sliver”
07 “Pennyroyal Tea”
08 “Scentless Apprentice”
09 “All Apologies”
10 “Heart-Shaped Box”
11 “Blew”
12 “The Man Who Sold The World”
13 “School”
14 “Come As You Are”
15 “Lithium”
16 “About A Girl”
17 “Endless, Nameless”
EXTRAS:
18 “Very Ape” (Live & Loud Rehearsal)
19 “Radio Friendly Unit Shifter” (Live & Loud Rehearsal)
20 “Rape Me” (Live & Loud Rehearsal)
21 “Pennyroyal Tea” (Live & Loud Rehearsal)
22 “Heart-Shaped Box” (Original Music Video + Director’s Cut)
23 “Rape Me” (Live on “Nulle Part Ailleurs” – Paris, France)
24 “Pennyroyal Tea” (Live on “Nulle Part Ailleurs” – Paris, France)
25 “Drain You” (Live on “Nulle Part Ailleurs” – Paris, France)
26 “Serve The Servants” (Live on “Tunnel” – Rome, Italy)
27 “Radio Friendly Unit Shifter” (Live in Munich, Germany)
28 “My Best Friend’s Girl” (Cars cover) (Live in Munich, Germany)
29 “Drain You” (Live in Munich, Germany)


İlk Bakış: Kick-Ass 2 / Göster Gününü 2

Salı, Ağustos 13, 2013
2010 yılın hit filmlerinden biri olan Kick Ass’ın devam filmi “Kick Ass 2”, “Göster Gününü 2” adıyla 16 Ağustos'ta gösterime giriyor... İlk filmi ıskalayan dağıtımcılar sayesinde ev sinemasında izlemiştik ama bu kez beyazperde keyfi bizi bekliyor...

Kick-Ass, Hit Girl ve Red Mist, 2010 yılının dünya çapındaki hit filminin devamı olan “Göster Gününü 2” için geri geliyorlar. Kick Ass’ın çılgın cesareti, saldırgan Albay Stars ve Stripes tarafından yönetilen, kendi kendini geliştirmiş, yeni bir maskeli savaşçılar dalgasına ilham verir. Bu amatör süper kahramanlar, The Mother Fucker olarak yeninden doğan Red Mist tarafından takip edildiklerinde yok olmalarına ancak Hit Girl engel olabilecektir. 

Küçük suikastçi Hit Girl ile genç koruma Kick-Ass’i son gördüğümüzde normal gençler Mindy ve Dave olarak yaşamaya çalışıyorlardı. Dave, mezuniyeti yaklaşırken ve ne yapacağını bilemez bir haldeyken Mindy’yle dünyanın ilk süper kahraman takımını kurmaya karar verir. Ne yazık ki Mindy, gizlice Hit Girl olurken yakalanınca işi bırakmak ve liseli kötü kızların korkunç dünyasını tek başına yönlendirmek zorunda kalır. Gideceği kimse kalmayan Dave, Albay Stars and Stripes ismindeki yeniden doğmuş, eski bir gangsterin başında olduğu Justice Forever ile güçlerini birleştirir. Tam da sokaklarda gerçek bir fark yaratmaya başladıklarında, dünyanın ilk süper kötü adamı The Mother Fucker, kendi kötü takımını toplar ve babasına yaptıklarını Kick-Ass ile Hit-Girl’e ödetmek için bir planı devreye sokar. Ancak planında bir sorun vardır: Justice Forever’ın bir üyesiyle uğraşırsan, hepsiyle birden uğraşırsın.

Matthew Vaughn’ın yönettiği ilk film dünya çapında hit olmuş ve ödül avcısına da dönüşmüştü... Marc Millar’ın çizgi romanından uyarlanan film, benzeri süper kahraman filmlerinden farklı yapısıyla seyirciye kendini çabucak sevdirmişti... Devam filminde yönetmen koltuğunda değişim var... Kısa filmlerle başladığı kariyerinde ilk uzun metrajına 2005’te gençlerin kesilip doğrandığı gerilim “Cry_Wolf” ile imza atan, üç yıl sonra bu kez “Never Back Down” ile dövüş filmine geçiş yapan Jeff Wadlow, “Kick-Ass 2” ile ilk önemli sınavında... En azından dövüş sahnelerinde sıkıntı çekmeyeceğini biliyoruz... Aaron Taylor-Johnson, Chloë Grace Moretz, Christopher Mintz-Plasse, Morris Chestnut, John Leguizamo, Donald Faison ve Jim Carrey’den oluşan oyuncu kadrosuysa korunmakla kalmamış, yenilerle güçlendirilmiş...

Seyircinin ilgisiyle doğan devam filmi, yaygın devam filmi isteksizliğimize karşı önemli istisnalardan biri gibi duruyor şimdilik... Dünyayla aynı anda gösterime girecek olmasıyla da, sadece çizgi roman severlere değil, herkese hitap eden keyifli bir seyir vaadediyor... Merakla bekliyor, gün sayıyoruz...



İlk Bakış: Lore / Savaşın Gölgesinde

Salı, Ağustos 13, 2013
Başarılı yönetmen Cate Shortland’in katıldığı hemen hemen tüm festivallerden ödülle dönen ve eleştirmenlerin favorisi haline gelen filmi “Lore”, “Savaşın Gölgesinde” adıyla 16 Ağustos’ta gösterime giriyor.

2. Dünya Savaşı’na ters köşeden bir bakış atan film, alışılmış 2. Dünya Savaşı filmlerinin aksine izleyiciyi “karşı tarafın” sıradan bir ailesiyle tanıştırıyor. Anne ve babası Hitler yanlısı olan Lore, savaş sonrası kardeşleriyle bir başına kalır. Nazi sempatizanları teker teker yakalanarak öldürülürken Lore dört kardeşini yanınaalarak yollara düşer. Savaşın bitişiyle hüküm süren kargaşa, yokluk ve acının ortasında çaresizce tehlikelerden kaçmaya ve yolunu bulmaya çalışan Lore, Thomas adında gizemli bir Yahudi mülteciyle karşılaşır. Şimdi kardeşleriyle birlikte hayatta kalmak için hayatı boyunca düşman bildiği ve hep nefret etmesi gerektiği öğretilen bir Yahudi’ye güvenmek zorundadır. Bütün bu olanlar Lore’un dünyasını alt üst edecek ve bildiği her şeyi sonsuza dek değiştirecektir.

Avustralya’nın 2013 En İyi Yabancı Film Oscar Adayı olan film, düşman kavramını sorgulayıp savaşın gölgesinde büyümekte olan bir genç kızın dünyasına odaklanıyor. Max Richter’in müzikleri ve Adam Arkapaw’ın çok beğenilen görüntü yönetmenliğiyle dikkat çeken “Savaşın Gölgesinde”nin 20’nin üzerinde ödülü bulunuyor.

Ülkemizdeki ilk gösterimini Filmekimi’nde yapan film, yılın en önemlilerinden biri olarak geçte olsa nihayet yaygın dağıtıma çıkıyor... Yine az kopyayla çok salonu es geçip, anadolu sinemalarında gösterime girmezse es geçmeyin, dalın torrente izleyin...



 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template