♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Ölülerin Günlüğü / Diary Of The Dead

Cumartesi, Temmuz 19, 2008
Dünya bu haldeyken…
Bir grup film öğrencisi, ormanlık bir alanda korku filmi çekerlerken gerçek zombilerle karşı karşıya kalırlar. Bu durum karşısında kameralarını kurgudan gerçekliğe döndüren öğrenciler aynı zamanda olayların kaydını tutarak tarihte yer almasını isterler. Zombileri tek tek kaydetmeye çalışan gençler için bu kayıtlar artık hayatlarından bile önemli hale gelir. Olayların kısa süre içerisinde medya tarafından duyulması sonucu, çektikleri film bir yandan da medyanın çarpıtarak yansıttığı haberlere de rakip olacaktır.
Zombi üstadı George A. Romero kısaca bu şekilde özetlenebilecek yeni zombi şovu ile yeniden beyazperde de. Ama bu kez belirgin farklılıklarla… Öncelikle bu bir gerilim veya korku filmi değil. Bir belge filmi, belgesel havasını soluyan bir film olduğunun altı çizilmesi gerek, aksi halde filmden çıkan tatmin olmamış seyirci tablosuyla karşılaşmak sürpriz olmaz.
Filmin çatısını kurarken medyayla ilgili söylemleri bolca yapan Romero, birçok yerde her şey bitse bile kameranın günlük işlevi sergilediğinin altını çiziyor sık sık. Dünyadaki toplam video kamera sayılarını vererek, bu kameraları kullanan kişilerin her birinin ayrı bir göz olduğu gerçeklerin de er geç bu gözlerle ortaya çıkacağını belirtiyor. Medyanın gerçekleri saptırması hakkındaki bir nevi saplantılı söylemle de filmin çekilme tarzını açıklamış oluyor.
Filmde yaratılan belgesel havasını şu sıralar birçok filmde görmek mümkün aslında. Gerçekçiliği çok iyi besleyen bu tarz özellikle yeni dönem Amerikan dizilerinde bolca kullanılıyor. Sinemada belgesel tarzı kullanım deyince akla gelen ilk film hiç kuşkusuz “Blair Cadısı”. Film üzerinde yaratılan medyatik reklamlar etkiyi katlamış gişe canavarına dönüşüm gerçekleşmişti. “Ölülerin Günlüğü”nün bu konuda da bir söylemi mevcut filmin birkaç yerinde… Bakış farklılıkları, medyanın etkisi ile olan biteni daha büyük görme gerçeği üzerine yapılan konuşmalar her ne kadar filmin görüntüleriyle bir bütünlük sağlamasa da yine de etkili.
Film daha açılışta gösterdiği haber kanalının çekimlerindeki zombi olayı ile gerçeklerle ilgili söylemine girişiyor. Bir haber kameramanının gittiği olayda görüntülediği zombi olayını gizlice internete yüklemesinin tanımlaması “Bu onun insanlara gerçeği göstermeye çalışma şekliydi” diyerek yapılıyor. Bir parça ironi de katılıyor işin içine, radyo zamanlarında Orson Welles’in yaptığı o meşhur şaka anılıyor ama günümüz tv dünyasında benzerinin yaşanmasının zor olduğu vurgusu yapılarak…

Bu ilk çekim sonrası Film öğrencileri grubu ile tanışıyoruz. Grubtan Deborah sesi ile karşılıyor. “Size şimdi izleteceğim filmi biz çektik” diyerek giriyor söze sonrası da hayli enteresan “Sizi korkutmak umuduyla filme yer yer ses efektler yerleştirdim. Size gerçekleri anlatmanın yanı sıra sizi korkutmak da istiyorum. Belki bu sayede gözleriniz açılır. Belki böylece bizim yaptığımız hataları yapmazsınız” Bu sözler sonrası izleyeceğimiz filmin sunumu yapılıyor. “Ölümün Ölümü”
Yaşadıkları karmaşayı saplantılı bir şekilde kameraya aktarma derdindeki Jason’ın filmi “Ölümün Ölümü” elbette zombi klişeleri ile dolu. Yeni olan hiçbir şey yok. Film ekibi daha baştan klişe bir ekip zaten… Ama belli ki Romero’nun derdi filmin içine serpiştirdiği medya söylemleri. Jason’un kamerasından görünen hiçbir şey şaşırtmıyor, korkutmuyor ve etkilemiyor. Ama Deborah’ın konuşmaları bizzat Romero’nun sesi gibi. Yaşanan zombi karmaşası tokyo’ya kadar sıçramışken devlet ve zenginlere de söz dokundurmaları mevcut. Zenginlerin böylesi bir karmaşa ortamında ortadan kaybolmasına yapılan vurgu, devlet görevlilerinin herkesi sakinleştirmek için gerçekleri çarpıtması vurgusu ne yazık ki filmin sonunda bir yere varmıyor. Olsa olsa Romero kendince isyan ediyor denebilir.
Topu topu 2 günü anlatan filmde Romero oyuncularına sık sık “Dünya bu haldeyken” dedirtiyor. Dünyanın hali ile ilgili isyanlarını bir zombi filmine yediren Romero, korkutmak germek yerine esir almaya çalıştığı seyirciye isyanlarını anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken tanınmamış oyuncuları kullanıyor. Hiçbirşeyi abartılı veya gösterişli kullanmayarak isyanını dile getiriyor. Finalini de kendince işleyerek sorduğu soruyu cevaplamak ise oldukça zor. Yaşadığımız çağda insanlar birbirini zevk için öldürürken bu tablo içinde Romero’nun sorusu daha da ilginç bir hal alıyor…
“Biz kurtarılmayı hak ediyor muyuz? Siz söyleyin…”

Yalnız Kalpler (Lonely Heart)

Cumartesi, Temmuz 19, 2008
Yönetmenin yanlış tercihleri…
1940’lı yılların sonunda Martha Beck ile Raymond Fernandez Amerika’da adı çıkmış “Yalnız Kalpler katilleriydi.” Onların öldürücü silahı aslında çok basitti. Gazeteye kişisel ilan veriyor. İlana cevap veren terkedilmiş dul kadınlara ilk olarak Ray, kendisini seksi Latin aşığı olarak tanıtıyordu. Böylelikle tuzağa düşen bu kadınları hem dolandırıyor hem de öldürüyorlardı. Ray ile Martha’nın tanışması ise ikisinin de hayatlarında önemli bir dönüm noktasıydı. Ray ve Martha birbirlerini görür görmez, aşık olmuş. Bu ilişki ikisi için tutkulu bir aşka ve kolay kazanılan para dönüşmüştü. Martha ise, dul kadınlara Ray’ın kız kardeşi olarak tanıtılıyor. Ray kadınları baştan çıkarırken, daha sonra ikili birlikte kadınları öldürülüyor ve birikimlerine el koyuyordu. Martha ve Ray, polis tarafından yakalandığında, 12 cinayet işlediklerini itiraf etti. Aslında gerçek rakam 20’ye yakındı. İki aşık, cinayetlerden dolayı 22 Agustos 1949’ta ölüm cezasına çaptırıldı. Temyize birkaç defa başvurmalarına rağmen, 8 Mart 1951’de Sing - Sing hapishanesinde yanyana elektrikli sandalyede ölüm cezaları infaz edildi.
Yalnız Kalpler Katilleri’nin öyküsü sinema dünyasının ilgisini çekmekte gecikmedi elbette. Besteci Leonard Kastle tarafından 1970’de “The Honeymoon Killers” adı ile uyarlandı. Kastle’in başka film çekmemesi ilginç bir dipnot olsa gerek. Yalın bir dil kullanan Kastle’in filmi beğenilen bir film oldu.
Türk sinemaseverlerin yakından bildiği 1996 yapımı Arturo Ripstein filmi “Profundo Carmesi – Koyu Kırmızı” da aynı konuyu işliyordu. Ripstein öyküsünü ustaca kurgulamış, kendince değişikliklere gitmiş yalın film olmaktan çok, duygu yanı ağır basan renk tonlarına önem veren bir başyapıt çıkmıştı ortaya.
Ripstein’in toplamda 19 ödül toplayan “Koyu Kırmızı”sı ikinci kez beyazperdeye taşınan öyküde gerçeğe bağlı kalmak yerine neden-sonuç önermelerine bağlı kalıyordu. Paz Alicia Garciadiego’nun usta işi senaryosu öyküdeki bütün boşlukları dolduruyor, birde mükemmel final hediye ediyordu beyazperdeye.
2006 yapımı olduğu halde, 2 yıl gecikmeli olarak gösterime giren “Yalnız Kalpler” senarist / Yönetmen Todd Robinson’un bakış açısından yansıyor bu kez. Üçüncü kez sinemaya uyarlanan “Yalnız Kalpler Cinayetleri”nin bu ilgiyi bir tür Bonnie & Clyde öyküsü olmasına borçlu elbette.
Öykünün en özgün yanı, can damarında aşkın olması, Martha’nın Ray’e duyduğu aşkın saplantılı bir aidiyete dönüşmesi kuşkusuz. Bunu ince ince işleyen Ripstein’ın aksine Robinson daha baştan bu kozu kullanamıyor neredeyse.
Robinson daha en baştan öyküsünü iki dedektifle açıyor ve bunlardan birine anlatıcı görevini veriyor. Dönem atmosferini başarı ile yaratsa da dedektifler Elmer, Charles ve diğer yan karakterler arasında gereğinden fazla dolaştırdığı kamerası ile daha en baştan kaybediyor.


Karısının intiharı yüzünden zor zamanlar geçiren, işinin en iyisi iken masabaşına geçen Elmer Robinson, oğlundan ilişkisini saklayan hırsını kaybetmiş biri iken ortağı Charles Hilderbrandt ile gittikleri bir intihar vakasından hemen sonra Yalnız Kalpler’in peşine düşüyor. İntihar vakasının Elmer’i işin içine çekmesi ile başlayan öykü, Elmer’i daha sonra bolca görmemize sebep oluyor.
Jared Leto tarafından canlandırılan dolandırıcı aşık Ray Fernandez, kadınların gönlünü fethedip paralarını sızdıran bir kalp avcısı rolünde pek doyurucu değil, sanki bir şeyler eksik gibi. Ona deli gibi aşık olan Martha Beck rolündeki Salma Hayek’in oldukça zayıf ve neredeyse duygusuz performansı da üzerine aralarındaki kimya bozukluğu da tuz biber oluyor. Martha’nın Koyu Kırmızı’da gördüğümüz gerçekte olduğu gibi şişman ve görece çirkin kadın hali gitmiş yerine güzel bir koymuş yönetmen Robinson. Koyu Kırmızı’nın aşığı Coral, iki çocuğunu yetimhaneye bırakacak kadar tutkulu iken, Martha’nın tutkusu sadece gözleriyle verilmeye çalışılıyor. Ve elbette büyük bir boşluk doğuyor.
Çok yakışıklı olmayan, ünlü bir aktöre benzerliği sayesinde kadınların gönlünü fetheden bir adamla; Şişman, kalbi kırık, kendi deyimiyle daha önce bir beyefendiyle birlikte olmamış kadının öyküsünü anlatan Ripstein “Koyu Kırmızı”da yan öykülere fazla girmeden değiştirdiği finaliyle hiçbir boşluğa izin vermiyordu.
3 belgesel çekmiş, Tv’ye de benzer filmler yapmış ama pek ses getirmemiş yönetmen Todd Robinson öykünü Ray ve Martha üzerine odaklamak yerine, dönem filmi yapma tercihinde bulunarak kaybediyor maalesef.
Bu sebeple filmi bir türlü tempo kazanamıyor. Bir türlü işlenen cinayetlerin sebebi olan tutku seyirciye geçmiyor. Bir türlü oyuncular performansını yükseltemiyor. Yönetmenin yanlış tercihleri sebebiyle “Koyu Kırmızı” da olduğu gibi seyirci de iz bırakamayan Ray ve Martha sadece beyazperdeden bir kez daha geçmiş oluyor o kadar…

Kadavra / Pathology

Salı, Temmuz 08, 2008
Adı gibi Patolojik!
“Patoloji, hastalık (Yunanca pathos) çalışması ve bilimi (Yunanca logos) kelimelerinin birleşmesi ile oluşmuş hastalıklar bilimi anlamına gelen bir sözcüktür. Ayrıca belirli bir bozukluğun tipik özellikleriyle birlikte bütününe patoloji denilebilir.
Patoloji (hastalıkbilim) özellikle altta yatan hastalıkla ilgili hücrelerdeki, dokulardaki ve organlardaki yapısal ve işlevsel değişikliklerin tanınması, araştırılması ve incelenmesiyle ilgilenir.
Patoloji alanında uzman olan kişilere patolog veya patoloji uzmanı denmektedir.
Adli patoloji, insan vücudundaki tüm olağandışı bulguları araştırır. Genel olarak ölüm ve yaralanma olgularını inceler. Aynı zamanda otopsileri yapar.
Patolojik sıfatı "patolojiyle ilgili, anormal, bozulmuş, çalışmayan, işlemeyen" anlamlarında tıpta yaygın olarak kullanılan tıbbi bir terim ve sıfattır. En çok anormal anlamında kullanılır.”
Her bedenin bir sırrı vardır. Bazılarına göre patoloji Tanrı’ya açılan bir kapıdır. Doktorlar ölümün sebebini belirleyebilmek için her türlü doğal olmayan yoldan (şiddet kullanılarak, zehirle, delilikle…) insan bedeninin anormal hale gelmesine ve bozulmasına şahit oluyorlar. Onlar bu sayede kurallara aykırı oyunların uzmanı. Tanısı imkansız gibi görünenler de dahil her türlü ölüm nedenini teşhiste en iyiler.
Tıp öğrencisi Ted Gray (Milo Ventigmiglia) okulunu birincilikle bitirir. Ülkenin en prestijli patoloji programlarından birine katılmaya hak kazanır. Son derece yetenekli olan Ted, kısa sürede programın elit ve ayrıcalıklı stajyer doktorlarının dikkatini çeker. Bu ekip Ted’i kendi gruplarına davet eder. Yeni arkadaşları merakını uyandırır. Bu sayede hiç beklemediği bazı sırları keşfeder. Farkında olmadan onların morgda saatlerce süren tehlikeli ve gizli oyunlarının bir parçası olduğunu fark eder. İyi bir doktorken, Hipokrat yeminini unutan bir katile dönüşür Ted… Bulunduğu otobüste yaşlı bir kadın kalp krizi geçirir, doktor var mı sorularını duymazdan gelip inecek kadar değişmiştir. Üstelik gruptaki kızlardan biri ile hayli şehvetli bir ilişki de kuracaktır.
Patoloji bilim dalıyla uğraşan uzmanlar rutin olarak organları çıkartıp tartıyorlar, gögüs kafesini açıp ölü bedenlerin içine ulaşıyorlar. Filmde de görünen her şey gerçek. Her gün her patoloji laboratuarında ve her morgda yapılan işlemler aynen filmde de uygulanıyor.

Avrupa’nın en büyük reklam şirketi Markenfilm’de çalışırken, en çok aranılan uluslar arası reklam yönetmenlerinden biri olan; Mercedes-Benz, Lexus, Audi, BMW, Toyota, Ferrero, Mazda, Volkswagen, Unilever gibi firmalar için yaptığı çalışmalarıyla çok sayıda ödül alan Marc Schölermann ilk sinema filmine imzasını atıyor. Hem de “Crank / Tetikçi” ile yıldızları parlayan Brian Taylor ve Mark Neveldine ikilisinin senaryosu ile. Tetikçi ile küçük ama etkili dokunuşlarda bulunan ikilinin senaryosu ile giriş yapmak kağıt üzerinde güzel görünüyor.
Üstelik iyi oyuncu kadrosu da cabası… Son olarak Heroes ile parlayan Milo Ventimiglia, Patron Kim dizisi ile genç yaşta şöhret olan Alyssa Milano ve Scrubs, Frasier, Six Feet Under başta olmak üzere birçok diziden tanıdık sima olan Michael Weston öne çıkan oyuncular olarak görünüyor.
Ama daha filmin ortalarında hikayenin ne kadar aksak olduğu belli oluyor. İyi oyunculuklara ve sıra dışı konuya rağmen film bir türlü ne yana gideceğine karar veremiyor sanki. Bir arada kalmışlık havası mevcut sürekli...
Aslında tıp öğrencilerinin sıra dışı deneylerine daha önce de şahit olmuştuk. Yine bir Alman filmi olan “Anatomy” 2000 yılında çok farklı bir gerilim yaşatmıştı izleyene. 3 yıl sonra gelen devam filmi ile kilometre taşlarından biri oldu.
“Kadavra” ilk önce çılgın pataloglar grubunun yapacağı çılgınlıkları ve işleyecekleri cinayetlerin gerilimini göstereceği izlenimini verse de ortalarından sonra tamda yol ayrımında her şeyi denemeye soyunuyor adeta.
Testere’den ödünç alınmış kanlı sahneler mevcut. Özellikle final sahnesi bolca hatırlatıyor. En garibi de öyküye hiçbir katkıda bulunmayan cinsellik sahneleri. Ted ve Julie arasındaki tutkulu ilişki başka bir filmden gelmiş gibi duruyor ve sık tekrarlarla sıkıcı oluyor.
“En mükemmel ve tanı konulması imkansız cinayeti kim işleyecek” sorusunun peşinde sürekli cinayet işleyen doktorları izlerken bir yandan da “İnsan doğası gereği öldürür” yargısını yememiz bekleniyor. Ama zayıf senaryonun her şeyi birden verme sevdası yüzünden arada kaynayıp gidiyor.
Ted’in nişanlısı yanına geldikten sonra öykünün kıskançlık ve intikam filmine bürünmesi ise tam bir fiyasko. Ted’in toplu intikam sahnesi ve sonrasında her şeyi adeta göze sokarcasına anlatarak yapması da senaryo zayıflığının göstergesi…
Sonuçta Kadavra, ilk yarısı boyunca hazırlığını yaptığı her şeyi çöpe atıp alakasız yönlere savrulduktan sonra iyi bir finalle biten garip bir film olarak, kalakalmış seyircisiyle aynı kaderi paylaşıyor….

Rogue / Timsah:Nehrin Dişleri

Pazartesi, Temmuz 07, 2008
Avustralya’nın Jaws’ı mı?

2005’te ilk uzun metrajı “Wolf Creek – Kurt Kapanı” ile teen-slasher türünün hayranlarınca ilgi toplayan yönetmen Greg McLean, devam filmi beklentisindeki herkesi bir hayli şaşırttı. Üstelik hayalindeki filmi yaptı McLean kendi ülkesinde… “Benim için TİMSAH, Avustralya’nın Jaws’ıdır. Hem gerilim dolu, hem sürükleyici; hem de korkunç.” sözleriyle filmin kendisi için taşıdığı önemi belirten yönetmen belli ki düşlerinin peşinden gitmiş ve çocukluğunda izlediği filmleri de hayallemiş olsa gerek.
“Küçükken, korku çizgi romanlarına meraklıydım. En çok da, doğa üstü güçler ve bilim kurgu konulu olanları severdim. Annem ütü yaparken hep eski Universal ve Hammer Korku klasikleri gibi filmler açık olurdu, ben de kanepenin arkasına saklanıp bunları izlerdim. Hatırlayabildiğim ilk anılar arasında, Kara Gölün Canavarı (Creatures from the Black Lagoon), Dracula ve Kurt Adam’ın Laneti (Dracula and The Curse of The Werewolf) gibi filmlerden görüntler var. Canavar filmlerine bayılırdım. Hala da çok severim. Ama çocukken, görüntüler inanılmaz bir etki yapıyor insanın üzerinde. Bu filmleri izlemek de benim üzerimde derin bir iz bıraktı.” diyerek günümüzde pek bahsedilmeyen bir türe işaret ediyor yönetmen McLean, filmin esin kaynağını da veriyor bir söyleşisinde; “Sürüden ayrılmış ve bir bölgeyi kendine mal etmiş bir timsahın, Kuzey bölgesinde balıkçı teknelerine saldırdığına dair bir haber gördüğümü hatırlıyorum. O hikaye beni çok etkilemişti. TİMSAH’ın en büyük esin kaynaklarından biri de bu oldu zaten. Habere göre, Eylül 1978 ve Temmuz 1979 arasında, bölge halkının “sweetheart” adını taktığı çok büyük bir erkek timsah, balıkçı teknelerine birçok saldırıda bulunmuştu.”
Aslında ilk saldırı, 1974’te gerçekleşmiş. Gece balık avlayan üç kişinin bulunduğu tekne, su yüzüne çıkan timsahın saldırısına uğramış. Timsah tekneyi motorun da bulunduğu kıç tarafından tutup, çok şiddetli sarsmış. Balıkçılardan biri tekneden düşmüş ama daha sonra kurtulmuş. Bir diğeri motoru tekrar çalıştırmayı başardığında, timsah bu sefer pervaneye saldırmış. 1976’da, benzer bir saldırı gerçekleşmiş. Bu sefer timsah tekneye oldukça zarar vermiş. Saldırılar artarak devam edince, bölge halkı timsahı yakalamaya karar vermiş. 1979’un Temmuz ayında Sweetheart sonunda yakalanmış ve yakalandıktan kısa bir süre sonra da ölmüş. Timsahın iskeleti, 5 metre 10 santimetrelik boyuyla, halen Kuzey Bölgesi Müzesi ve Sanat Galerisi’nde en ilgi çeken parçalardan biri.
10 sene önce yazdığını söylediğini senaryosunu “Kurt Kapanı”nın başarısı sonrasında peliküle aktarma fırsatını kaçırmak istemeyen McLean filmine ne kadar özen gösterdiğini, çocukluk düşü olduğunu her sahnede haykırıyor sanki.
Gezi Dergisi yazarı şehirli adam Pete, kasabaya geliyor girdiği barda sinekli kahvesinden bir yudum alırken yaşayacağı terör hakkında da bilgi sahibi oluyor.
Timsah’ı da timsahın yaşatacağı gerilim anlarını da göstermek için hiç acelesi yok yönetmenin. Çıkılan tekne gezisinde karakterleri tek tek tanıtıyor, ortamı gösteriyor ve filme sağlam bir giriş yapıyor. Uzunca bir süre sessiz doğa manzarası izliyoruz. Sonrasında olayları tetikleyen bir parlama oluyor. İşaret fişeği atıldığı düşüncesiyle bölgeye giden grubu burada bekliyor tehlike.
Timsahların kendi bölgesinde kimseyi istemediğini, bölgesine gireni kendince uyardığını öğrenmemizle gerilim de start alıyor. Öyle yepyeni bir şeyler olduğu sanılmasın, elbetteki türün gerekli formülleri kullanılıyor yeni bir şey vermiyor ama tempoyu çok iyi ayarlıyor.
Neredeyse filmin ortasında gördüğümüz Timsah mükemmele yakın görsel efektler sayesinde çok da inandırıcı ve ürkütücü olmuş. Ama McLean Timsah’ı göstermeyerek başlıyor ürkütmeye. Gruptaki ilk kurbanın sahnesi bu anlamda çok iyi… Arkalarını döndüğünde kaybolan karakter olarak kalması, Timsahın onu nasıl avladığını görmemek kuşkusuz çok daha etkili oluyor.
Bir adada mahsur kalma ve sonrasında gelgit ile sular altında kalma tehlikesinin de yardımıyla planlar yapılıyor. Uygulamaya konuyor ama nafile. Timsah bölgesinde kimseyi istemiyor.
Herşey bir yana nefes kesici bir finalle kapatıyor filmini McLean. Timsah inindeki o müthiş dakikalar filmin doruk noktası olurken başrol oyuncusuna övgüler diziyor yönetmen; “Timsahın ini olarak, Melbourne’de, 60 metreye 40 metre büyüklüğünde dev bir mağara inşa ettik. Bir mühendislik ve sanat yönetimi harikasıydı. Michael Vartan, 4 hafta süren mağara içi çekimlerinin tamamını, pis bir suyun içerisinde geçirdi. Makyaf ve protezlerle kaplı bir halde, maket ve animatronik timsahlarla boğuşarak... “Yetti artık” deyip çekip gitmemesi, ancak işine olan müthiş bağlılığı ve profesyonelliği ile, kendini rolüne ne kadar verdiği ile açıklanabilir. Film çekmek ve rol yapmak için son derece zorlu bir ortam içerisindeydik. O nedenle, özel efektli yüzlerde sahnemizden sonuncusunu da tamamladığımızda, inanılmaz derecede rahatladık. O dakikadan sonra yapmamız gereken son şey, post prodüksiyonda timsahı halletmekti.”
Timsahı halletme konusunda da pek problem yaşanmadığı çok net belli oluyor. “Filmin görsel efektlerini tasarlamak ve geliştirmek, benim için bütün işler içerisinde en zevklilerden biriydi. Görsel efektleri oldum olası sevmişimdir; yaratılışları ve işleyişleri beni hep büyülemiştir. O nedenle işinin ehli onca insanlar çalışma şansı edinmek bizim için büyük zevkti. Timsahın nasıl görüneceği, nasıl düşünüp hareket edeceği ve saldıracağını düşünmek, planlamak için aylarca çalıştık. En ufak detayına kadar her şey, canlı, nefes alıp veren bir timsah yaratmak için tasarlandı. Korkunçluğunu sadece büyüklüğünden almasını istemedik.”
Avustralya denince bir dönem “Crocodile Dundee” filmi dolayısıyla akla gelen eğlenceyi biraz tersyüz eden “Timsah” yeni bir şey vaat etmese de izleyicisine heyecanlı dakikalar yaşatıp, dişlerini geçirmeyi başarıyor…

Untraceable / Öldür.com

Pazar, Temmuz 06, 2008
İz bırakmıyor…

Öncelikle arada bir söz ettiğimiz, Türkçeleştirme yanlışlarından bahsetmek lazım. Seyirciyi çekmek için orijinal ismi değiştirip, abuk sabuk film isimleri yaratıldığını çok gördük. Bu kez nispeten uyumlu bir vizyon adı bulunmuş. “Untraceable” (İzi bulunamaz, İzlenemez) yerine “Öldür.com” bence mantıklı seçim. Filme dair çok fazla ipucu veriyor gibi görünse de daha kötülerini de görmüştük.
13 yıllık televizyon kariyeri sonrası adı “Stüdyo Yönetmeni”ne çıkmışken, 1996’da çektiği “Primal Fear” ile Edward Norton’u sinemaya armağan eden Gregory Hoblit altıncı filminde hala o başarıyı aramaya devam ediyor. Dile kolay sersemletici finaliyle, Norton’un harika performansı “Primal Fear”i yılın dikkat çeken filmlerinden biri yapmıştı. Hoblit yarattığı bu rüzgarı ilkin arkasına da almayı başardı. 1998’de Denzel Washington’lu “Fallen”da benzer bir ilgiyle karşılanmıştı. Bir baba ile oğulun eski bir telsizle zamanlar arası konuşabildiği “Frequency” ile de 2000 yılına parlak bir giriş yaptı Hoblit. Ama ne olduysa ondan sonra oldu zaten.
2002’de sürekli gezindiği polisiye’den savaş dramasına kaymayı seçti. Kendince savaş epiği yapmak isteyen Gregory Hoblit, “Hart's War” ile inanılmaz bir düşüş yaşadı. İyi oyuncu kadrosuna sahip olan bu kötü film sonrası Hoblit yine bildiği sulara döndü. “Fracture” ile 5 yıl aradan sonra sağlam bir geri dönüş yaşadı.
Ve yıl 2008 Hoblit bildiği sularda yüzmeye devam ediyor. İyi oyuncularla çalışma düsturundan hala vazgeçmemiş. Diane Lane çok iyi bir performans veriyor. Ajan Jennifer Marsh, annesi ve kızı ile yaşayan bir FBI ajanı. Sanal suçlar bölümünde kızı için gece vardiyasında çalışıyor. Çalışma arkadaşı Griffin’de sosyal hayatı zayıf yeniçağ insanlarından…
Birgün “killwithme.com” adresinin ihbarı geliyor ve sitede bir kedinin öldürülmesi üzerine olaylar şekil almaya başlıyor. Site yayımcısı katilimiz, kediden sonraki kurbanlarını insanlardan seçiyor. Hemde öldürme yöntemlerini “testere”den ödünç alarak. Ne kadar çok giriş yapılırsa o kadar çabuk ölüm gerçekleşecek oyunu yeni kurbanlarla sürüyor.
Hoblit, marazi meraklarımızla yeniçağda yaşadığımız dönüşümü anlatıyor, video izleme sitelerinde çok tıklanan görüntülerin neler olduğuna odaklanıyor. İnternet sayesinde daha da fazla merak eden insanlara dönüşmemizin faturasını da bizlere kesiyor. FBI ajanının basın açıklamasında dedikleri gibi örneğin. “Bu siteye girmek cinayete yardım etmek, ortak olmaktır”
Herşey yerli yerinde gidiyorken ana mesajda inceden inceye verilirken bir dedektifin öyküye katılması ile (tamamen düz ve hiçbir şey katmayan karakter Dedektif Box) hızla irtifa kaybediyor. Üstelik gerilimini de iyi yönettiği sıralarda, katilin polis üzerinde yarattığı baskı anlarında…


Tüm karakterlerini tanıtmakla fazla uğraşmıyor Hoblit. Klasik bir iyi-kötü netliği ile ilerliyor. Ama sinema kariyerinin en kötü ve etkisiz açılışlarından birine de imza atıyor. Katilinin yüzünü seri katile dönüşüp, polise üstünlük kurmasından sonra gösteren film, her şey tam yol almışken “Kuzuların Sessizliği”vari bir karşılaşma ile de tamamen yere çakılıyor adeta.
Diane Lane’in harika performansı dışında pek oyunculuğa rastlanmayan film, Hoblit’in kariyerinin en kötülerinden biri olarak “iz bırakmadan” ortadan kayboluyor kaybolmasına ama verdiği mesaj üzerine iki çift laf etmekte fayda var. Filmin yapımcılarından Gary Lucchesi bu mesajı çok güzel özetliyor aslında;
“İnternetin son derece yararlı bir bilgi ve eğlence ortamı olduğu doğrudur. Ancak anonim bir ortam oluşu yüzünden birtakım sağlıksız meraklar uyandırma potansiyeli taşıdığını görmezden gelemeyiz. Hepimiz bilgisayarımızı açıp haberlere göz gezdirirken dedikodu sayfalarına da bakmayı ihmal etmiyoruz. Dün gece hangi film yıldızı parmaklıklar arkasına atıldı, birisiyle öpüşürken fotoğrafını çeken paparazziyi kovaladı gibi haberlere de bakmadığımızı iddia edebilir miyiz? Sonuçta hepimiz internetten üzerimize yağan bilgi/haber/enformasyon bombardımanıyla beslenen insanlar olup çıktık. Bu filmin bize sorduğu sorulardan birisi şudur: Eğer korkunç bir cinayetin işlenişine internetten canlı olarak tanıklık etme fırsatınız olsa ve bunu hiç kimsenin bilmeyeceğinden emin olsanız, o cinayeti gözünüzü kırpmadan baştan sona seyreder miydiniz?”
Sözü edilen cinayetleri bilmem ama, filmin göz kırpmadan seyredileceği yargısı fazlaca iddalı görünüyor…

Sınır(da) / Frontier(s)

Pazar, Temmuz 06, 2008
Fransa’nın sağ kanadına muhalefet…
1974 yılı giderek korku türü için milad haline gelmeye başladı. Tobe Hooper’in bizleri yamyam bir aile ile tanıştırdığı Gore filmi “The Texas Chainsaw Massacre” örnek alınan öncü film haline gelmiş durumda artık. Türlü kesici aletle kucağına gelmiş kurbanını kesip doğrayan ailelerin kan bağı sürekli olarak bu filme gidiyor. Sebepleri farklı olsa da aile bireylerinin sonuçları genelde aynı kapıya çıkıyor. Oysa Hooper’in bizleri tanıştırdığı aile sadece öldürüyordu. Herhangi bir sebebe ihtiyaç duymayan Hooper’in filminin gücü, şimdiki örnekleri gibi kesip doğrama, izleyicinin midesi ile mücadele etmesini sağlayan vahşet görüntülei değil, atmosferiydi. Halen aynı atmosferi yakalayan bir örnekle karşılaşmış değiliz ama, Texas’taki ailenin daha kalabalık nüfuslu benzerleri sürekli karşımıza geliyor.
Sınırda’da öncüsünün izinden gidenlerden biri. Ama bu kez bazı farklılıkları da mevcut… Bolca politik söylemde bulunan, filmini de 2007 yılı Fransa’sında başkanlık seçimleri sürecinde yaşanan göçmen ayaklanmaları ile açıyor. Bu ayaklanma sırasında yağmaladıkları para ile Hollanda’ya kaçmayı planlayan 5 göçmenin öyküsünü anlatıyor. Bu ayaklanma ile sağ kanada yönelik söylemlerini de açıyor. Polisle mücadelede gözünü kırpmaması ile başlıyor gösterisine yönetmen Xavier Gens… Grup ilk kaybını verip, dört kişiye düşüyor ve ikişerli olarak da bölünüyor.
Sınıra yakın bölgedeki otele ilk giden ikili ile şiddetin pimi çekiliyor. Başkanlık seçimlerinde Sağ kanadın aşırı temsilcisi olarak görülen Sarkozy’nin Fransa üzerindeki etkisini filmin altyapısına koyan Gens bu durumu şöyle açıkılyor;
“Bu film, gerilim tarzının örtüsü altında benim bazı konulardaki düşüncelerimi yansıtır. “The Night of the Living Dead”de Romero hangi düşüncelerini yansıttıysa benim açımdan SINIR(DA)’nın işlevi de aynıdır. Filmin arka planına Fransız cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi politik bir altyapı hazırladık. Bu arka planın sıradan olmamasını, tarihsel açıdan önemli bir süreç önünde gelişmesini istedim. Yaklaşım olarak da Verhoeven, Raimi, Spielberg ve Scorsese gibi yönetmenlerin çalışmalarından esinlendim.”
Politik altyapıyı sonuna kadar zorlayan Gens, karakterlerinin birine “Faşist ülke Fransa” dedirtiyor zaten. Tüm olayları Başkanlık seçimi ile açan yönetmen, geçmişten de bir konuk ediyor filmine… Yamyam ailenin lideri, İkinci Dünya Savaşı sırasında kendine küçük bir otelde yeni bir yaşam kurmuş bir Nazi. Konuştuğu garip Almanca ile biraz gülünç dursa da, uzun yıllar koruduğu saf kanın derdini yaşıyor halen… Doğan özürlü çocukları vahşice öldürüyor. Tamamen Faşizme, aşırı sağa yüklenme derdindeki Gens, Nazi ailesi ile tanışmamızdan itibaren ölçüyü aslında biraz kaçırıyor. Güçlü politik söylemlerini zayıflatan anlara imza atıyor.
Fransa’nın sağ kanadı ile ilgili söylemlerini devam ettirmek yerine Irkçılık denince ilk akla gelen Nazilere pas atması filmi hem klişeleştiriyor, hem de zayıflatıyor. “Acaba Fransız halkından ırk ayrımcısı kimse yok mu?” sorusu akıllara geliyor. Fransızlar göçmenleriyle bu kadar barışık mı? Filmin zayıf noktası olan Nazi aile de bu açmazdan kurtulmanın yolu belli ki. Gens sağ kanada ve özellikle Sarkozy Fransa’sına yükleniyor ama onu seçen insanlardan aile yaratmaktan kaçınıyor. TV ve radyo haberlerini kullanarak politik söylemleri için yarattığı zemini iyi işlese de bu gerçeği görmezden gelişi yaratmak istediği politik tavıra zarar veriyor.
Bunca söyleme karşın, baş karakterleri olan fırsatçı gençlerin ırkçılık konusunda bembeyaz olması, renklerini göstermemesi de zayıf noktalardan biri.
Baş karakterimiz göçmen kızımız Yasmin’in alileyle yediği yemek başta olmak üzere başarılı atmosfer kuran Gens, kendi açtığı yolda bir nevi kaza yapıyor.


Son dönem Fransız örnekleri “Yüksek Tansiyon” ve “İçerde” de olduğu gibi vahşeti gösterme konusunda hayli bonkör olan Gens aklındaki net düşünceyi şu sözlerle tanımlıyor;
“Fransız usulü bir ‘Deliverance’ yapmak istiyordum. Fransa topraklarında böyle bir projeyi hayata geçirmek olağanüstü zordur. Çünkü burada insanlar size evet derler ama kararlarının sonucunu kabullenmek istemezler. Böyle bir filmi yarım yamalak tedbirler alarak yapamazsınız. Ya hakkını vererek yapacaksınız, ya da yapmayacaksınız. Bu film, sıkıcı ve uzlaşmacı Fransız sinemasının suratına inen bir tokattır. Kendinizi frenlediğiniz takdirde böyle bir filmi yapamazsınız. Yakın dönemde Aja ve Valette, ‘High Tension’ ve ‘Malefique’ ile ateşi biraz körüklemişlerdi. Ancak sonradan hiçbir şey olmadı. İzleyiciyi korkudan tir tir titretecek yeni bir filmin zamanıydı. İzleyici 90 dakika boyunca çarpılmalıydı, tokat yemiş gibi sarsılmalıydı ki, bu tarz filmleri Fransa’da da yapabileceğimizi anlasın! Filmin setlerinde görev alan 40 insan elinden gelen herşeyi yaptı. Çünkü bu filmi yapabileceğime, bunun kaçırılmayacak bir fırsat olduğuna hepsi de yürekten inandı.”
Gens ilk filmini kişisel malzeme içerdiğini belirtiyor sık sık ve bunu şu sözlerle açıklıyor; “Bu filmi yaparak, kendi gençliğime damgasını vurmuş gerilim filmlerine geri dönmek istedim. Ayrıca ilk filmimin, çok fazla takdir ettiğim bu tarza karşı hissettiğim sevginin deklarasyonu olmasını istedim. SINIR(DA) işte böyle bir film. Eğer ileride daha kişisel filmler yapacaksam şu anda bu filmi yapmalıydım. Özellikle de bu tarz filmlerin bence çok kişisel malzeme içermesi sebebiyle yapmam gerekiyordu.”
Yeni binyılda medyanın artan gücü ve daha çok şeyden haberi olan ve etki alanları artan insanın tek bir olaydan ancak güvensizlik hissi veren 11 Eylül saldırıları benzeri sebeplerden etkileneceği ıskalamış belli ki. Tüm politik söylemlerden sonra teslimiyetçi finaliyle de bunu belgelemiş gibi adeta.
“Film yaparken uygulayacağım tek kural, izleyicinin beyinlerini ve duygularına ulaşacağımız sürekliliği yakalamak için çıtayı sürekli yükseltmekten ibarettir. Bence bir filmin amacı, izleyiciyi daha ilk anda hayalarından yakalamak, sonra tamamen ezinceye kadar daha kuvvetli, daha kuvvetli ezmek olmalıdır.” diyen Gens izleyiciyi yakalasa da bir türlü ezemiyor ama yer yer şoke ediyor…

Birdy: Bir pencere, bir tutku ve iki kanat….

Pazar, Temmuz 06, 2008
Savaştan farklı yaralarla dönen iki çocukluk arkadaşının öyküsünü anlatır Birdy… Birinin yüzünü şarapnel parçası yemiş, diğerinin ise ruhu yaralanmıştır. Çocukluğundan beri kuşlara ilgi duyan, onlardan biri olup ‘Uçup gitme’ özlemi içindeki Birdy sakeri hastanedeki odasında dış dünyayla ilişkisini kesmiş biçimde yatmakta, sadece odanın küçük penceresinden masmavi gökyüzüne bakmakta ve hiç konuşmamaktadır. Çocukluğundan beri içe kapanık bir tip olan genç adam, şimdi dış dünyayla her türlü iletişimi kesmiştir. Psikoloğu derin bir ruhsal bunalım geçiren delikanlının sessizliğini bozmak amacıyla gençlik yıllarındaki en yakın arkadaşı Al’dan yardım ister. Al da savaşta yaralanan binlerce kişiden biridir ve yoksul mahallesindeki tek dostu “Birdy”i umutsuzca gerçeğe döndürmeye çalışır.

Birdy bir savaş filmi değildir. Yönetmen Alan Parker geri dönüşlerle savaş sahneleri sunsa da asıl meramı bu değil. Hatta gerçek bir savaş sonrası filmi bile sayılamaz. Çünkü asıl önemli olan Matthew Modine’in bizim gördüğümüz haldeki, ruhu yaralı, iletişimi kopuk, boynu bükük “kuş” hali değil; o noktaya nasıl geldiği. Parker iki genç kahramanının arkadaşlıklarını sevgiyle anlattığı gibi modern hayatta eksik olanları da anlatıyor. Cage’in yüzü harap olmuş, bandajla saklıyor, Modine’in yara alan yeri ise ruhu… Zaten içe dönük bir çocukken Vietnam’dan çevresiyle her türlü iletişimi kesmil biri olarak karşımıza çıkıyor. Filmin en etkileyici yanıda Modine’in olağanüstü yansıttığı bu iletişim eksikliği zaten. Alan Parker, William Wharton’un İkinci Dünya Savaşı dönemini anlatan romanından Vietnam sonrasını anlatan bir film yapmış. Sözlerle anlatılması ve konu özetine gidilmesi imkansız filmi benzersiz bir dostluğun öyküsü olduğu kadar, savaşın yıkıcı etkileri üzerine de geniş bir parabol oluşturuyor. Ve yalnız Alan Parker’ın en iyi filmi olmakla kalmıyor, olasılıkla modern sinemanın da öncü ve yol gösterici yapıtlarından biri oluyor…

Sisli gökyüzünden parmaklıklara, oradan da Birdy’nin hastanedeki odasına, sinmiş görüntüsüne akar kamera ve başlar şiir…

Al görünür hemen ardından. Oda yaralıdır. Doktorun nasılsın sorusuna “Görünmez adam gibiyim” diye cevap verir.

Tüm öykünün anahtarı Al’dadır. Onun sözüyle akar dostluk… “Ah Birdy, başıma ne işler açtın. Senin hep tuhaf tuhaf olduğunu söylerlerdi, küçük kardeşim bile… Bıçak olayını hatırlıyormusun” sözleri ile geçmişe gideriz… Filmin sık sık tekrarlayacağı yapının ilk adımı elbette tanışmalarıdır.

Tanışma sahnesinde adının sorulmasına cevap vermez Birdy, aralarındaki itiş kakış sonrası Al gitmek üzereyken, kardeşinin kuş alabileceğini söylemesi üzerine Al ve Birdy arasındaki ortaklık kurulur… Al’ın kuşlarla hiçbir alakası olmadığı daha ilk sahneden itibaren bolca işlenir…

Filmin ilk gözalıcı anı Güvercin kıyafeti sahnesidir… Kanatlardan yaptığı kıyafetle kuş toplamaya giden ikili arasındaki komik diyaloglar sonrasında Peter Gabriel’in enfes müziği eşliğinde Birdy kum yığınına atlamayı seçer, yoksa düşecektir… 5 kez slow motionla tekrarlanan sahne sonunda Birdy mutludur… “Uçtum Al, uçtum. Çok güzeldi…”

Vietnam dönüşü ikisi de gazi olmuştur. İlk karşılaşmaları da ilginçtir… Al, Birdy’nin numara yaptığını zanneder. Birdy kuş gibi tünemekte, Al ise sargılar içindeki yüzünü düşünmektedir… Traş olurken aynadaki yüzü tanıyamamaktan korkmaktadır.

Kuma atlayış Birdy’nin yaptığı kuş kafesinin yıkılması ile sonuçlanır. Oda yatağının altına büyük bir kafes yapar. Kafese girip, uçma tutkusu hakkında ipuçlarını vermeye başlar. “Öğreneceksem onları daha yakından görmeliyim. Uçarlarken orada olmalıyım”

Aldıları eski model Ford ise ikilinin ender keyifli anlarından birini yansıtır izleyiciye…Uzun uğraşlar sonrası tamir ederler arabayı… Ve hayal kurarlar… Birdy’nin okyanusu hiç görmediğini söylemesi bir sonraki sahnede yeni bir tutkuya açılır… Su altında nefesini tutan Birdy, bu deneyimi “Yoğun bir havada uçmak gibi” diye tanımlar.

Otovolanttaki çılgınlığı sırasında da sık sık tekrarlanan diyaloglardan biri gelişir… Al arkasındaki Birdy’i uyarır; “Sakın aptalca bir şey yapma Birdy, o kahrolası aptal kafandan ne geçtiğini biliyorum”

Al, kızla sevişirken Birdy nefesini tutma denemeleri yapmaktadır… Dış dünyayla ve karşı cinsle kopmalar da yavaş yavaş başlar böylece… Daha sosyal olmayı öğrenmelisin başlıklı uzun konuşmada kadın-erkek ilişkilerini konuşurlar. Ama Birdy tamamen hissizdir artık. “Aynı ineğinki gibi, sadece daha aptalca bir yerde” diyerek tanımlar, Al’ın tahrik olarak anlattığı göğüsleri…

Yönetmenin görüntüsel anlamda küçük çaplı dokunuşları da devreye girmeye başlar. Birdy’nin “Bizim yaşamımızın kuşlara nasıl göründüğünü hiç düşündün mü Al?” sorusuna kuşbakışı açıyla yanıt gelir…

Al giderek dünya üzerine yargılarda bulunmaya başlar… Birdy’i her ziyaretinde içindeki ruh ağırlaşmaya başlar… “Dünya boktan, çok boktan… Sana bir şey söyleyeyim mi? Artık bu dünyaya ayak uydurmaya çalışmıyorum. Bu dünyayı anlayamıyorum. Sadece herkes gibi ciddi olacağım!” sözleri ile ikilinin dünyaları önceki zamanda olduğu gibi paralelleşmeye başlar. Bu konuşma sonrası Birdy’nin kilitli odasından bağıra çağıra (bir an önce kapının açılması için) çıkan Al, zor yürümeye başlar…Müzikle birlikte kısa bir sahnede Vietnam kabusu işlenir…

Filmin enteresan bir karakteri de vardır. Sürekli tükürmekte olan karakterin yanıtı bellidir… “Savaştan beri ağzında kötü bir tat varmış”

Birdy’nin insanlar içindeki en keyifli anıda yine uçmaktan geçer… Okulundaki sunumunda uçmak hakkında yaptığı sunum, bir kişi hariç herkes için alay konusu olur. Daha sonra annesinin baskısı ile partiye gideceği Daisy’de kendisini sunsa bile çok uzaktadır Birdy…




Sonunda çöplükte uçma denemesi yapılır. Bisikletin önünde, kendi yaptığı kanatları takan Birdy Al’a sorar. “Nasıl görünüyorum?” Aldığı yanıt sık sık tekrarlanacaktır… “Aptal gibi”…

Doktorun sıkıştırması sonucu Al’ın Birdy’i geri döndürmesi için elinde tek koz kalır. Annesinin geri vermediği Beyzbol topları. Toplar gelene dek kalacaktır Al. Ama öfke nöbetlerini kontrol edemediğini öğreniriz… Bu öfke nöbeti savaş eleştirisini beraberinde getirir. “Komik, kahraman olduğumuz başka savaş yok. Ya oğlum… O John Wayne saçmalıklarının bizi nereye götüreceğini bilmezdik. Enayimiydik yani… Her zaman enayiydik.”

Birdy’nin ruhunun dış dünyadan kopmasının hızlanmasına yönelik enfes sahnlerden birinde de bir kedinin yaklaşmasına verdiği tepkidir. Paralel kurgu ile geçmişle birleştirilen sahne Birdy’nin içinde bulunduğu ruh halini tamamen seyirciye geçirir artık.

Kanaryasıyla neredeyse çiftleştiği vurgulanan sahnede apartman duvarında dev kuş gölgesi ve Peter Gabriel’in enfes müziği ile kilit sahnelerden biridir. “Bu düş bana, şu anki uyanışım kadar gerçek geliyor. Hangisinin nerede başlayıp hangisinin nerede bittiğini bilmiyorum” diyerek düş dünyasına dalar Birdy… Bir sonraki sahneyle artık film kendi zirve noktasını bulur. “Düşlerimde beni aşağıya çeken bir şey yok. Herşey dışımda ve uzak. Hayatımda beni burada tutan bir şey yok artık. Keşke ölebilsem ve bir kuş olarak doğabilsem” Parker da karakterin bu isteğini gerçekleştirir. Kamera odanın içinde bir kuş gibi süzülmeye başlar. Birdy artık kuş olmuştur…

Artık finale gelinir… Al yine huzursuz yürümeye başlar. Odanın kapısının önünde uyur. Bir çanta dolusu topun geldiğini görerek sevinç içinde uyanır. Ama pek işe yaramamış gibidir. Doktorda herşeyin farkına varır ve Al’a son bir veda şansı verir…

Vietnam hakkındaki herşey de bu sahneye paralel olarak verilir. Al’ın vietnama gidişi sırasında Birdy’nin sevdiği kanaryası Petra ölmüştür. Aynı duygusal patlamayı Vietnamda çığlıklar atarak verir Birdy. Şimdiki zamanda da Al’ın gidişine ağlayarak tepki verir… İşte filmin en büyüleyici anı gelmiştir… Al, Birdy’i kucaklar ve o nefis monolog başlar…



“Merak etme beni ayıramazlar senden. Dünyaya dönemem artık. Buna gücüm yok. İkimizin de hakkından geldiler. İkimiz de çıldırdık sonunda. Böyle olmasını biz istemedik ama bu yolu biz çizmedik.
Lanet olsun!
Kendimden öyle emindim ki… Ben ben olacaktım. Hiç kimse istemediğim bir şeyi yaptıramayacaktı bana. Ama şimdi şu halime bak. Posamı çıkarıyorlar. Kayıp listesinde kalıyor adımım. Nasıl bir insan olduğum hiç kimsenin umurunda bile değil. Kendimi istenmeyen köpekler gbi hissediyorum.
O bomba suratımda patladığında burnuma yanık et kokusu geldi. Çılgınca birşeydi ama o koku hoşuma gitti… Evet hoşuma gitti Birdy. Tanıdık bir kokuydu. Sonra farkına vardım ki, bu yanan benim derim, benim tenim. Ve acıyı hissetmiyordum bile.
Bundan sonra nasıl bir suratım olacak bilemiyorum Birdy. Şu sargıların altındaki benmiyim bilmiyorum. Ben, ben asker olmak istemiyorum. Sargıların altında Al olsun istiyorum Birdy. Al olsun. Sargıların altında Al olsun. Kesilmiş, biçilmiş lanet bir maske değil.
Lanet Olsun!!!
Şu dünyanın özenilecek nesi var sanki? Burda kalacağım bu dünyanın canı cehenneme… Gidip sargıları çıkarttırmama gerek yok. Ne yapmak istediğini anladım arkadaşım.
Biliyormusun? Haklısın burada saklanıp, kimseyle konuşmayalım.
Sonra da yavaş yavaş çıldıralım.
Duvarlara tırmanalım!
Haykıralım…
Tükürelim…
Karşı odadaki manyak gibi pisliğimizi duvarlara fırlatalım.
Evet, evet aynen böyle yapalım. Böyle yapalım….”

Kara Şövalye, sinemalife.com’un sayfalarında!

Pazar, Temmuz 06, 2008


Türkiye’nin ilk online sinema dergisi sinemalife.com, her geçen sayıda dolu dolu içeriğiyle yolculuğuna soluksuz devam ediyor. 25 Temmuz’da vizyona girecek ‘Kara Şovalye’yi temmuz sayısında kapağına taşıyan sinemalife.com, filmin yönetmeni olan Christopher Nolan’a da zoom yapıyor. ‘Yalnız Kalpler’ filminin başrol oyuncuları John Travolta ve Salma Hayek’e de parantez açan dergi Altın Koza Film Festivali’nden başarıyla çıkan ‘Made In Europe’ filminin başarılı yönetmeni İnan Temelkuran’ı sayfalarına konuk etti. Bir başka konuk ülkemizdeki sinema sektörünün emektarlarından biri olan Özen Film’in sahibi Mehmet Soyarslan’la zaman yolculuğuna çıktı bu sayısında.

Bu sayıda vizyona giren ya da girecek filmlerle ilgili eleştiri ve değerlendirmeleri de okuyabilecek sinemaseverler. Her biri usta ve yetenekli gençlerin kaleminden çıkan bu yazılarla sinema önü tercihlerinizi belirleyebileceksiniz. Her ay yeni bir köşeyle okuyucusunun karşısına çıkan sinemalife’com’dan yepyeni bir köşe daha; ‘Kayıp Bakışlar Koleksiyoncusu’... Hafızalarımızdan kayıp giden yapımları koleksiyoner bakış açısıyla yeniden hatırlamamıza aracı olacak.

Sinema eleştirilerinin yanı sıra, vizyondakiler, güncel sinema haberleri, pek yakında beyazperdede gösterilecek filmler bu sayıda. Meraklılarının beğenerek takip ettiği ‘Kült diye’ köşesinde bir başyapıt olarak kabul edilen ‘Cesur Yürek’, replikte ise son günlerde gündeme gelen tele kulak skandallarına örnek olacak bir film ‘Devlet Düşmanı’nı bulabilecek sinema tutkunları. Okuyucusunun yoğun ilgi gösterdiği 'dvd' ödüllü yarışma sayfaları yeni çıkan dvd’lerin tanıtımının da bulunduğu dergide, teknoloji haberlerine de yer veriliyor. www.sinemalife.com bir tık uzağınızda. Unutmayın sadece tıklayıp, sayfayı çevireceksin.

YAZ VİZYONUNUN EN İYİLERİ ALTYAZI’DA

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
Altyazı Aylık Sinema Dergisi yaz aylarında sinemalarımızda olacak dikkat çekici filmlerin tümünü, iki ay boyunca raflarda olacak Temmuz-Ağustos sayısında bir araya getiriyor. Derginin ‘Vizyon’ sayfalarında işçi filmlerinin usta yönetmeni Ken Loach’un Avrupa’daki göçmen işçilerin sorunlarına el attığı son filmi İşte Özgür Dünya... (It’s a Free World...); bilgisayar oyunlarının estetiğini gençlik filmi türüyle bir araya getiren Ben X ve George A. Romero’nun son zombi mamulü Ölülerin Günlüğü (Diary of the Dead) eleştirel bir gözle değerlendiriliyor. 15. Altın Koza Film Festivali’nin ödüllü filmi Made in Europe ve reklam dünyasını topa tutan stilize Fransız yapımı 99 francs ise yönetmenleri İnan Temelkuran ve Jan Kounen’le yapılmış özel söyleşilerle dergide ele alınıyor. ‘Vizyon’ sayfalarında ayrıca, Pan’ın Labirenti ve Yetimhane gibi son dönem örnekleriyle dikkat çeken İspanyol korku sineması üzerine kapsamlı bir inceleme yazısı da yer alıyor.

Altyazı bu ayki kapağında, Temmuz ayında Christopher Nolan’ın yeni Batman filmi Kara Şövalye’de (The Dark Knight), canlandırdığı son rol olan Joker karakterinde izleyeceğimiz, son zamanların en umut vaat eden oyuncularından Heath Ledger’ın anısını yaşatıyor. Dergide, genç yaşta hayatını yitiren Heath Ledger’ın yaşamının, kariyerinin ve Brokeback Dağı’ndaki unutulmaz karakteri Ennis Del Mar’ın hikâyesinin iç içe geçtiği bir yazı yer alıyor.

Derginin ‘Vizyon Ötesi’ sayfalarında ise geçtiğimiz Mayıs ayında hayatını yitiren, 70’ler Amerikan sinemasının en önemli yönetmen ve oyuncularından olan Sydney Pollack, Atları da Vururlar ve Akbabanın Üç Günü gibi unutulmaz filmlerine dair yazıların bulunduğu geniş bir dosyayla anılıyor. Bu bölümde ayrıca, Altyazı yazarlarının, 2. Diyarbakır Film Günleri’yle ve Boğaziçi Üniversitesi Lezbiyen Gey Araştırmaları Topluluğu’nun (BÜ-LEGATO) Mithat Alam Film Merkezi’nde düzenlendiği ‘Okul, Aşk, Açıl/a/ma/ma’ temalı toplu gösterimle ilgili izlenim yazıları da bulunuyor.

Altyazı’nın, edebiyatın penceresinden sinemaya bakan yazılara yer verilen köşesi Cin Aynası’nda bu ay son dönemlerin önde gelen yazarlarından Sibel K. Türker’in ‘M-19’ adlı öyküsü okunabilir. Derginin filmler eşliğinde keyifli sohbetlerin gerçekleştirildiği İzliyorum köşesinin bu ayki konuğu ise geçtiğimiz aylarda ülkemizde bulunan ünlü akademisyen Dudley Andrew. Kısa Metraj köşesinde Ayak Altında adlı kısa filmiyle pek çok ödül alan M. Cem Öztüfekçi’yle, belgesele odaklanan Docİstanbul köşesinde ise Tuzla tersanelerindeki işçi ölümlerini konu alan 4857 adlı belgeselin yönetmenlerinden Ethem Özgüven’le yapılmış söyleşiler bulmak mümkün.

Altyazı’nın ‘Eleştiri’ sayfalarında ise, Kızkardeşim Evleniyor (Margot at the Wedding), Mistik Olay (The Happening), O... Çocukları, Beni Orada Arama (I’m not There) ve Made in Europe filmleri üzerine yazılmış eleştiri yazıları bulunmakta.

Beyazperdenin Kahramanları Total Film’de

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
Total Film Dergisi, Temmuz sayısında beyazperdenin kahramanlarını inceliyor, Kara Şövalye (The Dark Knight) Batman’ın ve Adana’da Made in Europe ile dikkat çeken İnan Temelkuran’ın dünyasını mercek altına alıyor.Derginin öne çıkardığı diğer konular arasında animasyon filmlerin incelenmesi, George Lucas hakkında yazı ve Narnia Günlükleri: Prens Kaspiyan The Chronicles of Narnia: Prince Caspian) filmi hakkında tanıtımlar var.Dergi bu sayısında Kara Şövalye (The Dark Knight) filminin afişini okurlarına hediye ediyor.

Nijat Özön’dan “Sinema Sanatına Giriş” Kitabı

Cumartesi, Temmuz 05, 2008


Agora Kitaplığı, sinema tarihçisi Nijat Özön’ün, sinema sanatının dinamiklerini bir araya getiren temel kitabı Sinema Sanatına Giriş’i satışa sundu.Sinemanın tarihi, dili, gereçleri, teknik olanakları, görüntü ve öğeleri, yönetmen, oyuncu, sinema türleri, film okuma üzerine en kapsamlı bilgileri kayda geçiren Özön, kitabın sonunda verdiği sinema sözlüğü ve tüm sinema kitapları kaynakçasıyla da sinemasal yolculuğun önemli bir halkasını oluşturuyor. Kitap, bilinçli bir sinema izleyicisi yaratmanın yanı sıra yönetmen adaylarını diğer sanatlarla sıkı sıkıya bağlı bir mecraya hazırlıyor.

7. Avrupa Kısa Film Senaryo Yarışması

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
NISI MASA Avrupa Gençlik Sinema Ağı, 7. yılında, 19 Avrupa ülkesinden genç katılımcıların senaryolar yazmaları ve yazdıkları senaryoların prodüksiyonunun desteklenmesi amacıyla düzenlenen NISI MASA 7. Avrupa Kısa Film Senaryo Yarışması'nı takdim eder... Yarışmayı benzersiz kılan noktalar:
· Her yıl bir başka tema... 2008'in Teması: "Kaçış"
· Yarışma film profesyonelleri tarafından değil, gençler tarafından organize edilmektedir.
· Yarışma 18 - 28 yaş arasındaki katılımcılara açıktır.
· Yarışma aynı anda 19 Avrupa ülkesinde gerçekleştirilmektedir: Almanya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsveç, İtalya, Kosova, Macaristan, Makedonya, Polonya, Romanya, Rusya ve Türkiye.
· Yarışma birçok ödül içermektedir. 3 Avrupa galibi senaryolarının filmleştirilmesi için teknik ve lojistik destek alacaklar. 12 finalist ise 2009 yılının başında düzenlenecek bir senaryo geliştirme workshopuna davet edilecektir.
· Yarışma Kuralları'na ve yarışma hakkında tüm detaylara NISI MASA (http://www.nisimasa.com/ ve www.nisimasa-scriptcontest.eu) ve NISI MASA Türkiye (nisimasaturkey.blogspot.com) web sitelerinden ulaşabilirsiniz.
Katılım İçin Son Tarih: 31 Temmuz 2008
Bilgi ve Kayıt:
http://www.nisimasa.com/
www.nisimasa-scriptcontest.eu
Ulusal Yarışma Jürisi:
NISI MASA Türkiye
NISI MASA (Avrupa Ofisi)
10, rue de l'Echiquier
75010 Paris, FranceE-mail : europe@nisimasa.com
Tel.: + 33 (0)1 53 34 62 78, + 33 (0)6 32 61 70 26

Detaylı Bilgi İçin :

NISI MASA TÜRKİYE
Senaryolarınız İçin Posta Adresi:
Cihangir Mah. Güneşli Sok. Can Apt. No: 50/5 Beyoğlu/İstanbul/Türkiye
Web: nisimasaturkey.blogspot.com
E-mail: turkey@nisimasa.com
0 536 265 70 75 (Esra İyidoğan)
0 533 736 72 41 (Olgu Demir)

Eisenstein’dan “Kısa Film Senaryosu” Kitabı

Cumartesi, Temmuz 05, 2008

Usta sinemacı, kuramcı Sergei Eisenstein’ın öğrencilerine kısa film senaryosu üzerine anlattığı ders notları kitap olarak Agora Kitaplığı’nca yayınlandı.

“Kısa Film Senaryosu” metninin kaynağı, 2. Dünya Savaşı başladığında ‘kısa filmler hazırlama’nın Sovyet sinemasının karşısına bir görev olarak sunulmasına dayanıyor.
Kendi saptamasıyla “Sovyet sinemasının önüne daha önce gelmemiş bulunan bu ‘kısa film repertuarı hazırlama’ görevi” karşısında Eisenstein, genç öğrencilere düzenli dersler vermekte olduğu Devlet Sinematografi Enstitüsü’nde ‘büyük bir savaş sırasında’ kısa film çekmenin temel özelliklerinin neler olması gerektiğine kafa yorar ve bu çabalarını öğrencileriyle paylaşmaya özen gösterir. “Kısa Film Senaryosu” kitabı Eisenstein’ın Nazilerin 22 Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ni işgal etmelerinden sonraki aylarda verdiği iki derste yaptığı konuşmaların ve somut örneklerin analizi üzerinden öğrencileriyle yaptığı tartışmaların metninden oluşuyor.
Einsenstein kitapta kısa film senaryosu yazmadan önce ilk başta ele alınması gereken, fikir üretmeyi aşılamaya çalışıyor.

Ninja Assassin'in yapımına başlanıyor!

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
Rain’in başrol oynadığı filmi James McTeigue yönetiyor!



Burbank, CALIFORNIA, 25 Haziran 2008 – James McTeigue’nun (“V for Vendetta”) yöneteceği, senaryosunu Matthew Sand ve J. Michael Straczynski’nin kaleme aldığı “Ninja Assassin”in hazırlıkları başladı. Joel Silver, Grant Hill, Larry Wachowski ve Andy Wachowski’nin yapımcılığını gerçekleştirdiği filmin yönetici yapımcıları ise Thomas Tull, Jon Jashni ve William Fay.
“Ninja Assassin”in ana karakteri Raizo’yu Koreli pop yıldızı Rain (“Speed Racer”); Avrupa Polis Teşkilatı mensubu Mika Coretti’yi Naomie Harris (“Pirates of the Caribbean: At World’s End”); Avrupa Polis Teşkilatı ajanı Ryan Maslow’u Ben Miles (“V for Vendetta”); Ozunu Klanı’nın acımasız liderini dövüş sanatlarının efsanevi ustası Sho Kosugi (“Revenge of the Ninja”); Raizo’nun rakibi Takeshi’yi Rick Yune (“Die Another Day“) canlandırıyor.
Ana çekimler Babelsberg Stüdyoları’nda ve Berlin’in çeşitli yerlerindeki mekanlarda gerçekleştiriliyor.
“Ninja Assassin” dünyanın en ölümcül suikastçilerinden olan Raizo’yu (Rain) konu alıyor. Raizo, çocukken, varlığı bile bir söylence olarak kabul edilen gizli örgüt Ozunu Klanı tarafından sokaklardan alınıp bir ölüm makinesi olmak üzere eğitilmiştir. Arkadaşının klan tarafından acımasızca öldürülmesini bir türlü unutamayan Raizo, örgütten kaçar ve ortadan kaybolur. Şimdi intikamını almak için hazırlık yaparak beklemektedir.
Berlin’de, APT ajanı Mika Coretti (Naomie Harris) birçok siyasi cinayeti Uzak Doğu’daki bir yeraltı örgütüne bağlayan yüklü bir para davasıyla karşılaşır. Amiri Ryan Maslow’un (Ben Miles) emirlerini hiçe sayan Mika, cinayetlerin ardındaki gerçeği öğrenmek için çok gizli dosyaları karıştırmaya başlar. Araştırmaları onu hedef hâline getirir ve Ozunu Klanı onu öldürüp sonsuza dek susturması için Takeshi’nin (Rick Yune) liderliğinde bir suikast ekibi gönderir. Raizo, Mika’yı saldırganların elinden kurtarır, ama Klan’ın, ikisi de ölene dek durmayacağını bilmektedir. Kendilerini Avrupa sokaklarında bir kedi-fare oyunun içinde bulan Raizo ve Mika, hayatta kalmayı umuyorlarsa birbirlerine güvenmek ve sonunda ulaşılmaz Ozunu Klanı’nı alt etmek zorundadırlar.
Filmin kamera arkası ekibini oluşturan isimler şöyle: Görüntü yönetiminde Karl Walter Lindenlaub, yapım tasarımında Graham “Grace” Walker, kostüm tasarımında Carlo Poggioli ve kurguda Giancarlo Ganziano. Wachowski kardeşlerin uzun süredir birlikte çalıştığı dublör koordinatörleri Chad Stahelski ve David Leitch de 2. birim yönetmenleri olarak ekipte yer alıyorlar.
“Ninja Assassin” Warner Bros. Pictures’ın Legendary Pictures ve Dark Castle Entertainment işbirliği ile Rocklock Films ve Fünfte Babelsberg Film ortak yapımıdır.

Robert De Niro ve Al Pacino yeniden birlikte baş rolde !

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
12 Eylül 2008’de Amerika ile aynı anda vizyonda…
New York şehir polisine bağlı bir çift emektar dedektif, yasadışı yoldan huzuru sağlamaya çalışan bir seri katilin izini sürmektedir. New York Polis Departmanı’nın baskıcı ortamı altında 30 yıllık ortaklıktan sonra , bu donanımlı iki dedektif, David Fisk ve Thomas Cowan emekliliğe hazırlanmaktadır ama ikisi de henüz kendilerini emekliliğe hazır hissetmemektedir. Rozetlerini çıkarmadan önce, kadın ticareti yaparak kötü ün yapmış birinin cinayetini araştırmak için çağırılırlar. Kısa bir süre sonra orijinal cinayetlerde olduğu gibi bir kurban; cinayeti açıklayan dört satırlık şiire sarılı bulunmuş bir şüpheli karşılarına çıkar. Diğer suçlar ortaya çıktıkça; dedektiflerin, hukuki sistemin açıklarından yararlanan suçluları hedef almış bir seri katille, karşı karşıya oldukları ortaya çıkar. Seri katilin amacı polisin kendi başına yapamadığını yapmak ve huzuru sağlamak için suçluları sokaklardan temizlemektir. Son günlerde işlenen cinayetlerle ve daha öncekilerin arasındaki benzerlikler rahatsız edici bir soruyu gündeme getirir: İki deneyimli polis dedektifi acaba yanlış adamı mı demir parmaklıkların arkasına atmıştır?

Yönetmen : Jon AVNET
Oyuncular: Al Pacino, Robert de Niro, John Leguizamo, Donnie Wahlberg

Türkiye’ye Film Getirmenin Kumar Yönü Olması Heyecanımızı Artırıyor

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
Geçtiğimiz aylarda sayfalarımızı açmaya başladığımız, sinema sektöründe ithalât ve ihracat yapan film şirketlerine yönelttiğimiz mikrofonu bu kez köklü bir şirkete tuttuk. 1941 yılında kurulmuş olan yerli bir şirket Özen Film. Tam bir aile şirketi olan Özen Film, sadece film ithal etmekle kalmıyor, aynı zamanda film üretimine de katkılarıyla da biliniyor. Ayrıca sahip olduğu sinema salonlarıyla seyircinin konforlu şekilde film izlemesini de sağlayan Özen Film’in en büyük hedefi, sinema sevgisini gelecek nesillere aktarmak. Ülkemizdeki sinema sektörünün neredeyse kompedanı haline gelen Özen Film’in sahibi Mehmet Soyarslan’la sinemalife okuyucuları için hem sektörün nabzını tuttuk, hem de geçmişten günümüze Özen Film’in yolculuğunu konuştuk.

Özen Film nasıl kuruldu? Şirketinizin amaçları, hedefleri nelerdir bahseder misiniz
Özen Film, 1941 yılında, dedem Osman Sirman, onun babası Mehmet Rauf Bey ve ortakları tarafından anonim şirket olarak kuruldu. Hem film ithâl etmek, hem de yerli film üretmek, film dağıtımcılığı yapmak ve sinema salonu işletmek üzerine faaliyetlerine başladı. Özen Film’den önce aynı ortaklar, aynı işleri yapmak üzere kurulmuş Sümer Limited adlı bir de limited şirketleri vardı. Bu şirket 1930’lu yıllarda eski Artistik, sonra Sümer olan (şimdiki Rüya), sineması ile Taksim Sineması’nın inşa ve işletmesini yaptırmıştı. O yıllara ait basılmış çeşitli dergi küpürleri vardır. Özen Film, Türkiye’de sinemacılık ve filmciliğin bugünkü saygın konumuna gelmesine büyük katkılarda bulunmuş, her yeniliğin öncüsü olmuş bir kuruluştur. Bugünkü hedefi de sinema sevgisini gelecek nesillere aktarabilmektir.
Özen Film, Türk sinema sektörü içinde en köklü şirketlerden biri olarak duruyor karşımızda. Geçmişten bugüne zaman yolculuğu yaptığımızda Özen Film’in bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Geçmişten bu yana Özen Film, aralarında Babaların Günahı, Mavi Boncuk, Çakırcalı’nın Hazinesi, Şanlı Maraş gibi birçok yerli filmin yapımcılığını veya yapım ortaklığını yapmıştır. Daha sonra 80’li yıllarda büyük yankı uyandıran ve İngilizce versiyonu birçok yabancı ülkeye satılan, Natuk Baytan’ın yönettiği, senaryosu ve müzikleri Mehmet Soyarslan tarafından yapılan Toprağın Teri, Mustafa Altıoklar’ın yönettiği Ağır Roman filmlerini yapmıştır. (Bu filmdeki Mehmet Soyarslan’ın Resimdeki Gözyaşları adlı bestesi Atilla Özdemiroğlu düzenlenmesi ve Cem Karaca tarafından yeniden seslendirilmesi ile film müzik klibini oluşturmuş ve çok büyük ilgi uyandırmıştı.) Daha sonraki yıllarda Gani Müjde’nin yönettiği Kahpe Bizans 2,5 milyon kişi ile o dönemin gişe rekorunu kırarken, Mustafa Altıoklar’ın Asansör’ü onu takip etti. Kahbe Bizans’ın müziklerine de 8 bestesi ile Mehmet Soyarslan katkıda bulundu. Daha sonra Büyü, Eve Giden Yol 1914, Son Osmanlı: Yandım Ali ve 2008’de de Recep İvedik gibi filmleri ya kendi üretti ya da ortak yapımcı olarak yapımına iştirak etti. Yapımına iştirak etmese de işletmeciliğini yaptığı birçok Türk filmi de gişe rekorlar kırdı.
........Yazının Devamı.......
Köksal Aras'ın Mehmet Soyarslan ile yaptığı röportajı okumak için tıklayın

Made in Europe’u Amatör Bulmaları Hoşuma Gidiyor

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
1960’lardan beri Avrupa’ya göç etmek, birçok insanımızın hayaliydi. Belki de hala daha hayali. Avrupa hayatı Türkiye’den hep cazip olarak gözükse de aslında pek öyle iç açıcı olmadığı ortada. Türk her yerde Türk’dür mantığından hareketle, kronikleşmiş problemlerimizi yaşadığımız yere de götürmeyi adet edinmiş bir milletiz. Bu şizofrenik durumu farklı bakış açısı ile yansıtan Made in Europe 20 Haziran’da vizyona girdi. Filmin hem senaristi, hem de yönetmeni olan İnan Temelkuran’ın ilk uzun metraj denemesi Made in Europe. İlk denemesi olmasına rağmen, Adana Altın Koza Film Festivali’nden iki önemli ödülle dönen Temelkuran’la, sinemalife okuyucuları için hem filmin oluşum sürecini konuştuk, hem de filme gelen tepkileri.
Öncelikle şunu sormak istiyorum. Hukuk Fakültesi’nden sinemaya, bu geçiş sürecinden biraz bahseder misiniz?
Hukuk Fakültesi’nde okurken de sinema yapmak istiyordum ancak seyirci olmak dışında bir şey yapamadım, yapmadım o zamanlar. Geçiş süreci hukuk fakültesini bitirip İspanya’da yaşamaya başlamak ve orada bir okula girmek şeklinde oldu.
Bir Türk düğünü ile ilgili çektiğiniz belgesel son yıllarda öne çıkan filmleriyle bildiğimiz İspanya / Madrid de En İyi Belgesel ödülü aldı. Buradan hareketle, İspanya’da edindiğiniz izlenimler bugün Türk sinema sektörüne veya Türk sinemasına bakış açınıza etkileri neler oldu?
İspanya’dan demeyeyim ama okuduğum okuldaki bazı hocalardan elde bir şey olmadan da çok şey yapılabileceğini öğrendim. Gayet tabi ödevinizi iyi yapmak şartıyla. Türkiye’de film setinde fazla bulunmadım ama biraz plânsız olduğu söylenir. Plânsızlık boşuna para harcamak demektir. Ama dediğim gibi çok sette bulunmadım. Reklâm ve dizi sektörünün güçlü olması nedeniyle her türlü alet var ama bu aletlerin yersiz kullanıldığını düşünüyorum. Bir Türk Düğünü anlık bir malzemeyi dönüştürmek ve arka plânda olanları anlatmakla ilgiliydi.
Köksal Aras'ın Yönetmen İnan Temelkuran ile yaptığı röportajı okumak için tıklayın

Hayaller Gerçek Oluyor: Geleceğin Sineması

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
Hayallerinizi beyazperdede seyretmek ister miydiniz?
İletişim ve Güzel Sanatlar Fakültelerinin sinema bölümlerinde öğrenciyseniz ve kısa filme dönüştürmek istediğiniz bir projeniz varsa “Geleceğin Sineması” sizleri bekliyor.
T. C. Kültür Ve Turizm Bakanlığı’nın Sinema öğrencilerinin çekecekleri “Kısa Film Projelerine” senaryo aşamasında destek verdiği ve Türkiye’deki tüm İletişim ve Güzel Sanatlar Fakülteleri öğrencilerine açık olan “Geleceğin Sineması” projesine son katılım tarihi 2 Aralık 2008 olarak belirlendi.
T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün projesi olan ve geçen 4 yılda ilgili üniversitelerin fakülte dekanları ve bölüm başkanları tarafından büyük bir katılımla desteklenen “Geleceğin Sineması” bilindiği gibi ülkemizde, öğrenci filmlerini, proje ve senaryo aşamasında destekleyen ilk ve tek proje.
Geçtiğimiz sene konuyla ilgili 8 üniversitenin daha katılımıyla “Geleceğin Sineması” projesine katılan üniversite sayısı 27 ‘ye çıkmış ve 183 öğrenci projeside destek almak için başvuruda bulunmuştur.
Bu yıl beşincisi gerçekleştirilecek “Geleceğin Sineması”nda Kültür ve Turizm Bakanlığı 20 projeye bütçe desteği sağlayacak. TÜRSAK Vakfı ise birinci olan projeyi Canon’dan DM-XL 2 model kamera ,ikinci olan projeyi diz üstü bilgisayar ve üçüncü olan projeyi digital fotoğraf makinesi ile ödüllendirecek
T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün bir projesi olan ve 4 yıldır, öğrencilerin yapacakları kısa filmlerine, proje ve senaryo aşamasında destek veren “Geleceğin Sineması”, sinema öğrencilerinin eğitimleri sırasında yaptıkları kısa filmlere destek olmak amacıyla hayata geçiriliyor.
TÜRSAK Vakfı’nın danışmanlığında gerçekleşen “Geleceğin Sineması” devlet ve vakıf üniversitelerinin sinema - iletişim dalında 4 yıllık eğitim veren bölümlerinde okuyan öğrencilerin katılımına açık.
Herhangi bir tema ve tür sınırlamasının olmadığı “Geleceğin Sineması”na öğrenciler 15 dakikayı geçmeyecek imgesel (fiction), deneysel, belgesel, animasyon vb. türde projeleriyle katılabilecekler.
“Geleceğin Sineması”nı diğer projelerden farklılaştıran özelliklerinden biri henüz çekilmemiş, ancak gerçekleştirilecek film projelerine destek vermesi. Bu çerçevede film projelerinin sinopsisini, senaryosunu, film ekibini ,filmi gerçekleştirecek öğrencinin kişisel bilgilerinin yer aldığı formu ve öngörülen ayrıntılı yapım bütçesini içeren proje dosyalarının en geç 2 Aralık 2008 tarihinde TÜRSAK Vakfı’na ulaştırmaları gerekiyor.
Konuyla ilgili detaylı bilgi http://www.tursak.org.tr/ adresinden edinilebilinir.

Ayrıntılı Bilgi İçin:
Yılmaz Cebir
0212 244 52 51/130
TÜRSAK VAKFI
Gazeteci Erol Dernek Sok. 11 / 2 Hanif Han Beyoğlu 34433 İstanbul / Türkiye

KARA ŞÖVALYE 25 Temmuz’da sinemalarda!

Cumartesi, Temmuz 05, 2008

Hit aksiyon filmi “Batman Begins/Batman Başlıyor”un devamı olan “The Dark Knight/Kara Şövalye” yönetmen Christopher Nolan ile Batman/Bruce Wayne rollerini bir kez daha üstlenen sinema yıldızı Christian Bale’i tekrar bir araya getiriyor.
Teğmen Jim Gordon ve Bölge Savcısı Harvey Dent’in yardımlarıyla, Batman, şehir sokaklarını sarmış olan suç örgütlerinden geriye kalanları temizlemeye girişir. Bu ortaklığın etkili olduğu açıktır, ama ekip kısa süre sonra kendilerini, Joker olarak bilinen ve Gotham şehri sakinlerini dehşete boğup, Kara Şövalye’yi kahramanlıkla adalet suçlusu arasındaki ince çizgiye sürükleyen suç dehasının yarattığı karmaşanın ortasında bulurlar.
Filmin baş kötü adamı Joker’ı Oscar adayı aktör Heath Ledger (“Brokeback Mountain”), Bölge Savcısı Harvey Dent’i Aaron Eckhart, Rachel Dawes rolünü ise Maggie Gyllenhaal canlandırıyor. “Batman Begins/Batman Başlıyor”daki rollerini bu filme taşıyan oyuncular ise şöyle: Teğmen Jim Gordon’ı canlandıran Gary Oldman; Alfred’i canlandıran Oscar ödüllü aktör Michael Caine (“The Cider House Rules”); ve Lucius Fox rolündeki Oscar ödüllü aktör Morgan Freeman (“Million Dollar Baby/Milyon Dolarlık Bebek”).
Warner Bros. Pictures, Legendary Pictures işbirliğiyle, bir Syncopy Production yapımı olan Christopher Nolan filmi “The Dark Knight/Kara Şövalye”yi sunar. Nolan’ın yönetmenliğini üstlendiği filmin senaryosu Jonathan Nolan ve Christopher Nolan, hikayesi ise David S. Goyer ve Christopher Nolan’ın imzasını taşıyor. Charles Roven, Emma Thomas ve Christopher Nolan’ın yapımcılığını, Kevin De La Noy, Benjamin Melniker ve Michael Uslan’ın yönetici yapımcılığını gerçekleştirdiği “The Dark Knight/Kara Şövalye”nin karakterleri DC Comics tarafından yayımlanan çizgi romana dayanıyor. Batman karakterinin yaratıcı ise Bob Kane.
Filmin kamera arkası yaratıcı ekibini oluşturan isimler şöyle: İki kez Oscar adayı görüntü yönetmeni Wally Pfister (“The Prestige”, “Batman Begins/Batman Başlıyor”), Oscar adayı yapım tasarımcısı Nathan Crowley (“The Prestige”), Oscar adayı kurgu ustası Lee Smith (“Master and Commander: The Far Side of the World/Dünyanın Uzak Ucu”) ve Oscar ödüllü kostüm tasarımcısı Lindy Hemming (“Topsy-Turvy”). “The Dark Knight/Kara Şövalye”nin müziği birçok kez Oscar adayı olup, bir kez de kazanmış olan Hans Zimmer (“The Lion King/Aslan Kral”, “Gladiator/Gladyatör”) ile “Batman Begins/Batman Başlıyor”un da müziğini yapmış olan yedi kez Oscar adayı James Newton Howard’ın (“Michael Clayton”, “The Fugitive/Kaçak”) imzasını taşıyor.
Tim Burton’un yönetmenliğinde 1989’da atılan ilk adımdan bugüne gelen altıncı Batman filmi olma özelliği taşıyan Kara Şovalye ile mini Batman tarihine bakmakta fayda var.
İlk Batman filmi nefis bir pazarlama ile sunularak gişede başarılı olmasının yanısıra, Tim Burton’un yarattığı atmosfer ile çok konuşulmuştu. Kostümü giyen Michael Keaton’du. Ama enfes bir Jocker performansı Jack Nicholson’da filmin en önemli ismiydi.
İlk filmin başarısı üzerine 1992’de Burton seriye devam etti. Bu kez beyazpededeki en seksi karakter de bonusuydu. Michelle Pfefifer’in zihinlere kazınan o muhteşem Catwoman’ı ile film unutulmazlar arasına girmişti. Ama bu kez garip yan karakterler mevcuttu. Danny DeVito’nun hayat verdiği Penguen başta olmak üzere biraz daha dağınık hikaye ilk filmin çıtasının altında bir seyirzevki sundu.
1995’te üçüncü filmin kamera arkasında Joel Schumacher’in oturacağını duyan herkesi şok eden “Batman Forever” yıldız oyuncu kadrosu ile gösterime girse de tam anlamıyla bir fiyasko oldu. İlk iki filmin ruhu ile alakasız bir filmle karşılaşan fanatikler için çile zamanlarıda böylece başlamış oldu. Kostüm Val Kilmer’a yakışmıştı belki ama, kalabalık oyuncu kadrosu ve Robin karakterinin eklenmesiyle tamamen popcorn bir film olan üçüncü Batman filmi adındaki sonsuza dek tanımlamasını unutmak fiiline eklemiş de oldu.
1997’de son bir deneme yapan Joel Schumacher, ikinci kez berbat bir filme imza atmayı başardı. Fanatiklerin kaygıları gerçek çıktı ve sinema dünyası “meme ucu belirgin kostümlü” bir süper kahraman kazandı!! George Clooney’nin giydiği berbat kostüm elbetteki filmin kötü olması ile birlikte sonsuza kadar unutulan bir “Batman & Robin” olarak kaldı.
Christian Bale’in kostümü giydiği, ilk filme yakın bir atmosferin yakalandığı “Batman Begins” 2005’te çıkageldiğinde herkese derin bir oh çektirdi. İyi oyuncu kadrosu ile yapılan sağlam bir film yapan Christopher Nolan’ın hala o koltukta oturmasına en çok sevinen kuşkusuz serinin hayranları ama herkesin dilindeki sözcük aynı “Batman hakettiği yeri buldu”….

Çılgın Dersane Kampta

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
Senarist nerede?...

Okul ve dershanelerin eğitim yapılan yerler olduğu, belli bir otoritenin altında ciddiyet yatan kurumlar olduğu algısı değişti artık. Özellikle Amerikan Pastası sonrası okuldan mezun olmanın sadece diploma olmadığı algısı da netleşti.
Amerikan Pastası ver benzeri filmler ilk cinsellik deneyiminin peşindeki gençliği öyküsüne ortak edecek gençlerce yakaladığı ilgiyi çok iyi kullanıyor. Kendine ait ayrı bir kulvar açan bu filmler, gençlik filmi komedisi olarak sağlam bir yerde duruyor artık.
Ülkemizdeki yansımaları ise çerçöp olarak kalmaya devem ediyor ne yazık ki. Bu konuda bizde yaşanan patlama oldukça can sıkıcı noktalara gitmekte. Arkası arkasına gösterime giren filmlerle arkasına aldığı rüzgarı gişede kullanan bu filmlerin seyirciden geri dönüşümü ise yurtdışındaki örneklerinin aksine pişmanlık olarak baki kalıyor.
“Neşeli Gençlik” neredeyse iyi oyuncu barındırmadan, sesli çekim çağında dublajlanarak gösterime girmiş tam bir fiyasko idi. Hiçbir inandırıcılığı ve takip edilecek konusu olmayan bu amatör film, neyse ki umduğu ilgiyi bulamayarak sinema mezarlığında ait olduğu yere gitti. “18’ler takımı” da benzer örneği paylaştı. Bunların arasından sıyrılan ise “Çılgın Dershane” olmuştu.
Ülkemizde sinemaya gidenlerin gençler olduğunu nihayet fark eden, ülkedeki genç nüfusa hitap edildiğinde gişede de iyi rakamlarla karşılaşılacağının farkına nihayet varıldı. Tanıdık yüzler ve star isimlerle yaratılan bu macera, sinemamızda yeni bir pencere açtı. Sonucu pek tatmin etmese de, hitap ettiği hedef kitleyi sinemaya çekerek başarılı oldu. Sinemanın temel öğelerini yerine getiren film dişe dokunur olmasa da sıkıcı değildi en azından.
İkinci filmde benzer mantıktan yola çıkıyor.
Usta oyuncularla, genç oyuncuları bir pota eritme çabası güderek oluşturulan kadroya yeni eklentiler de yapılıyor kuşkusuz gişe için. Sibel Tüzün ve Berksan bu amaçla filme dahil olmuş isimlerden ikisi…
Öss sınavının dizleri titreten, boğazları kurutan stresinden uzak bir dershane ortamı yine mevcut. Bu kez kampta öğrenciler. Kamp, izcilik merkezli komedi referanslarını kullanma fırsatı tepilmek istenmemiş belli ki…

Bir iki oyuncu dışında berbat oyuncuların arasında, saçma diyaloglarla geçen bir zaman dilimi veriyor, Çılgın Dershane Kampta… Zaten belli bir seviyenin altında olan ilk filmden çok daha kötüyüm diye bağırıyor adeta.
Hiç gereği yokken ders sahneleri mevcut, askeri eğitim mevcut… Boşa çabalar ama ortada bunun için sarfedilen çaba da yok maalesef.
Bir öykünün, işlenecek konunun sebep sonuca dayanacağından bihaber Senaristin skeçler halinde birbirinden kopuk oluşturduğu olay örgüsü izleyiciye adeta kurdeşenler döktürüyor. Güldürmek zaten beklenir bir şey değil, ama belli ki eğlendirmek de amaçlanmamış. Bakın biz çekerken eğlendik demeye çalışıyor ekip.
Yurtdışındaki örneklere biraz daha bakmakta, incelemekte fayda var. Açılan bu kulvarda iyi örneklerin herkesi tatmin edeceği bu kadar aşikarken çıtayı biraz daha yükseltmek bence sektörün boynunun borcu.
Sonuç olarak ilk filmden daha berbat bir filmle karşı karşıyayız. Zaten fazla bir şey beklemek de uzunca bir süre hayal galiba….

Büyük Hazine: Sırlar Kitabı (National Treasure: The Book of Secrets)

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
Son dönemde Da Vinci’nin şifresi ile başlayan tarih ve bulmacayı birleştirme trendi kendi klişelerini yaratma konusunda hızla ilerliyor.

İşin sonunda bir hazine olması da bulunmaz bir nimet. İnsanlık tarihinin genellikle hazıra konma, saklı olan arama, bulma dürtüsünden beslenen filmlerin de izleyiciyi yakaladığı da bir gerçek.

Kayıp Hazine ilk filmde tüm bu macera olgusunu çok başarılı bir şekilde işlemiş, gişe de hatırı sayılır bir başarı ile karşılanmıştı. Walt Disney filmi havasına yaşanan ve anında unutulan öykü ile geçen zaman seyircide keyif yaratmıştı.

Tarihe ve bulmacaya meraklı bir karakterin atıldığı macera, espri üreten yan karakterler ve rakip kötü adamlarla öyküsünü hızlı kurup bolca bulmaca çözmeye atılıyordu. Bu kadar ilgiden sonra ikinci filmin gelmesi de kaçınılmazdı kuşkusuz.

İkinci film de ilk filmin bıraktığı yerden, aynı karakterleri tanıdık yüzler olarak kullanarak, fazla sıkmadan hemen öyküsüne ve bulmacalarına odaklanıyor.

Başkarakterle birlikte çıkılan yolculuk yine keyif veriyor vermesine ama ilk filmden sonra benzer yapının kullanılması özellikle ikinci yarıda temponun hızlanması gereken yerde sıkıcılaşmasını sağlıyor.

Bildik bir hikayenin karbon kopyası olmaktan öteye gidemiyor…

Lanetli Bataklık - Marsh

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
Kapı aralanınca…

Son dönem korku filmlerinin ana beslenme kaynağı, büyük aile trajedi sonunda bilinmeyen ölümler olmaya başladı giderek. Basit bir matematiğe dayanan öykülerin sonunda izleyiciyi tatmin etmesi de önemli bir artı olarak tercih ediliyor artık. Belli bir sebep sonuç ilişkisini bu yolla kurmak da oldukça basit.
“Lanetli Bataklık”ta benzer bir trajediyi kaynak ediniyor kendisine… Küçük kasaba fonunu da arkasına alıyor. Birde ormanın içindeki bataklık eklenince bunlara her şey yerli yerine oturuyor. Gabriel Anwar’ın fiziğinin özellikle de yüz hatlarının verdiği avantajda bonus oluyor adeta.
Çocuklara öykü yazan ama genellikle korku öğelerini kullanan bir yazarın, rüyalarında sık sık karşılaştığı imgelere yolculuğuyla başlıyor film. Fazla sıkıcı tempoya düşmeden, Claire’in o kasabayı ve evi bulup, oraya yerleşmesiyle hemen start veriyor. Kasabaya yerleşmesiyle fazla dağılamadan trajedinin başkahramanlarıyla da tanıştırıyor. Ekstra karakterlerle izleyicinin algısını karıştırmaya gerek duymadan yavaş yavaş ağlarını da örüyor. Son derece yalın bir anlatımla çok fazla efekte başvurmadan öyküsünü anlatıp bitiriyor.
Öykünün başlamasını sağlayan kapıyı da güzel işliyor… Ama Paranormal dedektifin fazlaca konuşkan ve üstüne üstlük açıklayıcı olmasıyla tökezliyor. Herkesin anlayacağı şeyleri inatla açıklamaya girişiyor Hunt. Belli bir yerden sonra bu açıklamalar sıkıcı bir hal alıp, can sıkıyor, filmin tüm tadını kaçırıyor.
Repliklerin bu derece kötü olması da şaşılacak şey. O kadar kötü diyalog varki fazlaca sırıtıyor.
Her şeye rağmen izlenen her şey, iyi bir sonla açıklanıyor… Çok fazla bir şey vaat etmese de öyküsünü kendince başarılı anlatan vasat bir film olan Lanetli Bataklık, sıradan korku filmlerinden hiç olmazsa bir adım öne çıkıyor. Gecesini korku filmiyle renklendirmek isteyenlere en azından sonunda pişmanlık hissi vermeyeceği kesin…

En Süper Kahraman / Superhero Movie

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
Bir yusufçuk nasıl uçamaz?
Genel beğeni toplamış filmler üzerinden yapılan parodi filmler son zamanlarda daha sık karşımıza çıkar oldu. Sinema tarihinde geriye doğru bir yolculuğa çıkıldığında film parodileri konusundaki büyük ustaların daha çok belli filmleri değil de belli bir türü konu edindiğini görmek mümkün. 1970’lerin ortalarından itibaren popülerlik kazanan film parodileri, ilk başyapıtlarını, öncülerini de bu yıllarda çıkardı.
Bu konudaki en büyük örnek hiç şüphesiz şahane İngilizler “Monty Python” ekibi olsa gerek. Kendi tarzlarını ustalıkla kabul ettiren ve büyük mitlerle, tarihsel konularda epik filmlerle geçtikleri dalga hala lezzetle izleniyor. 1975 yapımı “Monty Python and the Holy Grail” hiç eskimeyecek başyapıt olmaya devam ediyor. DVDsinde Matrix’in ekstralarındaki tavşan ile dalga geçecek kadar yenilikçi üstelik.
Bu konudaki bir diğer öncülerden biri de hiç süphesiz Mel Brooks olsa gerek. 1976 yapımı “Silent Movie” ve Alfred Hitchcock filmleri parodisi (Özellikle de Vertigo) 1977 yapımı “High Anxiety” hala izlemekten bıkılmayacak filmler.
Film parodileri konusunda daha üretken ekibin ortaya çıkması ise 1980 yılına denk gelmekte. David Zucker, Jim Abrahams ve Jerry Zucker’dan oluşan ZAZ ekibi “Airplane” ile parodi filmleri kulvarında daha yeni bir yol açtı. Film parodileri konusunda öncü sayılan Airplane sonrası ekip tam gaz üretmeye devam etti. Val Kilmer’in “Elvis”vari rolündeki performansı ile “Top Secret”da unutulmazlar arasına girdi. Bu tür filmlerin ayrılmaz parçası oyuncu Leslie Nielsen ile tanışıp sevmemizi sağlayan “Naked Gun / Çıplak Silah” ise bir seriye dönüşüp fenomen olanlardan. ZAZ ekibi ilerleyen zamanda ayrılsa da imzalarını attıkları yapımlarda belli bir çizgiyi koruyorlar. Jim Abrahams’ın tek başına çektiği “Hot Shot” Top Gun ile alay ederken, 9.5 haftadaki sevişme sahneleriyle de kafa bulup seyirciyi eğlendirmişti.
2000’lerde ise bu kıvılcımı Keenen Ivory Wayans yakmaya çalıştı. Ana fikri “Scream”’den ödünç alınmış gibi dursa da “Scary Movie” seyirci tarafından beğenilen yapımlardan biri. Ama birinci filmden bu yana her şey çok değişti. Her filmin daha fazla seyirciye ulaştığı günümüz sinema ortamında artık elbette malzeme de bol. Ama artık bu avantaj olmuyor izleyici için, tam bir eziyete dönüşüyor. Bir türü kendine malzeme edinen yeni dönem parodilerinin öncüllerine göre maalesef hikaye anlatma, neden-sonuç ilişkilendirme gibi sorunları yok. Artık bu tarz filmler skeçlerden oluşuyor.
En Süper Kahraman’da aynı sorunları taşıyor. Tiye alınan konu bu kez adından da anlaşılacağı gibi “Süper Kahraman” filmleri.
“Dünyayı kurtarmak için kaç tane süper kahraman gerekir?” sorusunu soran bir film En Süper Kahraman, açılışını Örümcek Adam ile yapıyor. Uzun süre de bu kaynaktan besleniyor.
Yönetmen Mazin başlangıç noktasını şöyle açıklıyor; “İyi yapılmış süper kahraman filmlerinin hepsinde nasıl başarılı bir süper kahraman olunacağını öğrenen bir karakter vardır. Başlangıçta bu güçlerini nasıl kullanacağı konusunda bocaladığını görürüz. Bu noktada ‘Ben kimim?’ sorusunu kendi kendine sorar. Ancak en büyük düşmanını yeninceye kadar gerçek anlamda başarılı bir süper kahraman değildir. Ayrıca o düşmanın mutlaka bir süper düşman olması da gerekmez. Kimi zaman düşmanı ta kendisidir, onu gerçek bir kahraman olmaktan alıkoyanın yine kendisi olduğunun farkına varır. Bizim kahramanımız Rick’in çıktığı yolculuk tam olarak budur.”
Rick okul gezisinde Örümcek adamla aynı kaderi paylaşarak ısırılıyor ama bu kez bir “Yusufçuk” tarafından. Bu ısırılma sonrası süper güçlerini öğrenme süreci başlıyor. O arada da çocukluğunu hatırlayan yeni süper kahramanımız “Batman” serisi ile dalgasını geçiyor.

Aslında iyi başlayan film sonrasında neredeyse temel bir öyküyü baz almadan, skeçten skeçe zincirleme geçiş yaparak sıkıcı bir hal almaya başlıyor. Parodisi yapılan filmlerin olmazsa da olurmuş izlenimi veren sahneleri can sıkıyor. Ya da daha yaratıcı olabilirlerdi beklentisi çıkıyor ortaya. X-Men filminden çıkarılacak malzeme okulda geçmesimidir? Bu mudur yaratıcılık. Xavier’in tekerlikli sandalyede doğmuş çocuklardan oluşan aileyi belaltı edebiyatı ile vurgulaması mıdır? 4 arkadaşın yan yana geldiğinde yapabileceği “Fantastic Four” esprilerini filmde görmek de pek bir şey fark ettirmiyor.
Hele birde Stephen Hawking karakteriyle dalga geçilmesi var ki o sahnelerde de film yerlerde sürünüyor. Yeniçağın dahisinin ağzından sürekli cinsel ilişki isteği çıkması, bel atından başka bir şey konuşmaması da filmin girdiği ucuz yollardan biri…
Süper kahraman olmanın sırlarının peşindeki Rick’in yolu sürekli cinsel esprilere çıkıyor. Her karakter durmadan sex’ten bahsedip, cinsel espriler yapması sabır sınırlarını da zorluyor seyircide.
Film yaparken ihtiyaç duyduğu motivasyonu yüreğinden aldığını ifade eden Craig Mazin, “İzleyiciyi güldürmek hoşuma gidiyor. Böyle filmler yapmamın tek nedeni budur. Bu filmleri sinemaya gelen izleyicinin sekiz-dokuz dakika kesintisiz gülmesi için yapıyorum” diyor ama bu konuda da yaşlı bir kadının aşk sahnesinin ortasında sürekli gaz çıkarmasından medet umuyor.
“Parodisini yapmak istediğiniz film türünü sevmiyorsanız iyi espri çıkaramaz ve elde edemezsiniz. ‘Scary Movie’ serilerinde ti’ye aldığımız korku ve gerilim filmlerinin hepsini çok seviyorduk. “En Süper Kahraman”da ti’ye aldığımız ‘Spiderman’, ‘Batman’ ve benzeri süper kahraman filmlerinin de hepsini kesinlikle seviyoruz. Onlara tutkunuz.” diyen Mazin’in sevdiği ve tutkunu olduğu filmleri tiye alırken biraz daha özen göstermesini beklemekten başka çare yok o halde…

Sukiyaki Western Django / Düello

Cumartesi, Temmuz 05, 2008
Miike’den Western çorbası…
Bazılarının tanımlamasıyla “Dünyanın en manyak Yönetmeni” Takashi Miike durmak, yorulmak bilmeden film çekmeye devam ediyor. 1960 doğumlu Japon yönetmen, 1987’de asistan olarak girdiği sinema dünyasında, kendine has çizgiyi çekmiş bir isim. İlk filmini değil, ilk 3 filmini 1991’de çekerek bugün kimseyi şaşırtmayan üretkenlik sergileyen Miike kariyerine şimdiden 76 film sığdırdı. Sinema izleyicilerin “ucuz” film seyretme arayışında keşfettikleri, önceleri pek ciddiye almadıkları Miike, zamanla kendisini de yenileyerek Festivallere katılarak adını da saygınlar listesine ekledi. Tün dünya’da “Odishon” ya da bizdeki adıyla “Ölüm Provası” ile 3 ödül toplayarak adını duyaran Miike’nin Türkiye serüveni ise filmin 2004’te ticari gösterime girmesiyle başladı. Genel sinema izleyicisinin bir şey olacak diye bekleyişi, ancak finaldeki şok ile sağlanıyordu. Sürekli korkmak için hazırda bekleyen seyirci elbetteki durumdan rahatsızdı. Miike’nin korsan vcd/Dvd piyasasında tercih edilen isimlerden biri olması da aynı döneme rastlar. Yönetmenin her yıl birden çok film çekmesi de elbette buna bir etken. Her daim birbirine zıt filmlere imza atmaktan çekinmeyen, tür kırması filmler yapan bir yönetmen olunca, ürettikleri de merakla bekleniyor elbette.
Miike demişken anmadan geçilmeyecek filmleri sıralamak gerekirse; “The City of Lost Souls”, Sinefiller için vazgeçilmez deneyim “Ichı: The Serial Killer”, Müzikal-Komedi-Korku olarak tanımlanabilecek “The Happiness of the Katakuris”, anlatılması mümkün olmayan bir tuhaflık “Gozu”, son dönemde Amerikan çevrimi ile gündeme gelen “One Missed Call”… Özellikle “Ichı: The Serial Killer” ile üniversiteli sinefillerin gönüllerini fetheden Miike bu yıl da boş durmadı elbette.
2007’yi dört filmle kapatan Miike, bu kez tamda çektiği filmleri keşfinden zevk alan Quentin Tarantino desteğiyle western’e imza attı.
“Sukiyaki Western Django” her Miike filmi gibi bol referanslı. Bir Japon Westerni için özgün isim arayışından mıdır bilinmez varolan tezatlıklara eklemeler yapılmış. Vahşi Batı, Uzakdoğu olmuş en başta. Spagetti Western’ine karşı da “Sukiyaki Western”… (Sukiyaki ünlü bir Japon yemeği bu arada) “Django” ise 1966 tarihli Sergio Corbucci filminden geliyor. Sadece isminde bile alıntılar olan film elbette yeni bir şeyler yok.
Hikaye konusuna hiçbir zaman önem vermeyen, genelde görüntüler üzerinden kendi absürt anlatımı üzerinde duran bir yönetmenden artık yeni birşey beklemek hayal olur. Bu sefer bin yıllık hikaye var. Bir kasaba, iki çete… İki çetenin altın, hazine arayışı ile kasabada yarattığı kaos da elbette yeni değil. Kırmızılar ile beyazların arasındaki mücadele kimi zaman Romeo Juliet alıntısı ile renkleniyor, kimi zaman Vl. Henry alıntıları ile renkleniyor.




Çetesine hitap eden Kiyomori, “Bundan sonra size bunu okuyacağım diyerek” VI. Henry kitabını gösteriyor ve ekliyor “Güllerin Savaşı. Kırmızıların savaşı kazanmasıyla ilgili bir hikaye.”
Öte yanda kasabanın şerifi karakter olarak anlatılacak gibi değil, görülmeli…
Sonuç olarak zaten türler çorbası yapan birinden şaşırtmayan yeni bir çorba “Düello”. Klasik Western anlatımı ile elbette alakası yok, bilinen Miike numaraları bolca mevcut. İlk kez karşılaşan için bol eğlence vaat etsede kimi yerde eğlenceli olmaktan sıkıcılaşmaya doğru giden bir hikaye var. Ama her zaman olduğu gibi bir anlık kestirme sonrası “bu başka filmi” sorusunu sorduracak kadar da birbirinden kopuk olay zinciri…
Film Tarantino ile fiyakalı bir açılış yaparak başlıyor. Tarantino’nun Japon aksanlı İngilizce konuşması bir yana yarattığı eğlence de filmin artılarından. Özellikle filmin ortalarındaki tekerlekli sandalyedeki yaşlı adam sahnesi de çok eğlenceli.
Söz konusu western olunca olmaz olmazlar var elbette. Tren göremesek de Posta arabası soygunu mevcut. Hemde sonu ilginç biten bir soygun. Dinamitli, çatışmalı ama bir o kadar da Miike absürtlüğünde bir soygun.
Bar kavgası da atlanmamış elbette. Üstelik kılıç sosu ile…
Kasabaya gelen yabancı da hali, tavırları ve hızlı silah çekmesi ile Japon işi Red Kit gibi duran Gunman.
Miike filmde iki çeteye aynı uzaklıkta bakıyor, baktırıyor. Hikayenin gelişimi için kullandığı anane ile oğluna türlü çileyi çektirse de seyirciyle yakınlaştırmıyor. Hiçbir karakteri ile bizi izleyiciyi etkilemeye çalışmıyor.
Tamamen İngilizce çekilmesi, özelikle Tarantino için yazıldığı belli olan karakterinde gösterdiği ince mizah havası ile genel Miike sinemasına göre daha hafif kalan absürt anlatım dolayısıyla seyirciye biraz daha yakın duran bir Japon işi Western var karşımızda.
Bir sahneyide özellikle belirtmek istiyorum, hikayede “Kanlı Benten” olarak geçen kadın kahramanın geçmişinin anlatıldığı adeta efsane gibi gösterildiği sahne neredeyse Tarantino tarafından çekilmiş gibi duruyor.
Geçmişe yönelik sahnelerde daha çiğ renkler kullanan Miike, ses efektlerini de abartılı kullanıyor.
Venedik Film Festivalinde Altın Aslan için yarışan, ülkemizdeki gösterimini 27. Uluslar arası İstanbul Film Festivali ile yapan film için sanırım yönetmenin takipçileri tereddüt etmeyecektir, bilmeyenler içinse iyi bir tanışma fırsatı…
 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template