Dünya bu haldeyken…Bir grup film öğrencisi, ormanlık bir alanda korku filmi çekerlerken gerçek zombilerle karşı karşıya kalırlar. Bu durum karşısında kameralarını kurgudan gerçekliğe döndüren öğrenciler aynı zamanda olayların kaydını tutarak tarihte yer almasını isterler. Zombileri tek tek kaydetmeye çalışan gençler için bu kayıtlar artık hayatlarından bile önemli hale gelir. Olayların kısa süre içerisinde medya tarafından duyulması sonucu, çektikleri film bir yandan da medyanın çarpıtarak yansıttığı haberlere de rakip olacaktır.
Zombi üstadı George A. Romero kısaca bu şekilde özetlenebilecek yeni zombi şovu ile yeniden beyazperde de. Ama bu kez belirgin farklılıklarla… Öncelikle bu bir gerilim veya korku filmi değil. Bir belge filmi, belgesel havasını soluyan bir film olduğunun altı çizilmesi gerek, aksi halde filmden çıkan tatmin olmamış seyirci tablosuyla karşılaşmak sürpriz olmaz.
Filmin çatısını kurarken medyayla ilgili söylemleri bolca yapan Romero, birçok yerde her şey bitse bile kameranın günlük işlevi sergilediğinin altını çiziyor sık sık. Dünyadaki toplam video kamera sayılarını vererek, bu kameraları kullanan kişilerin her birinin ayrı bir göz olduğu gerçeklerin de er geç bu gözlerle ortaya çıkacağını belirtiyor. Medyanın gerçekleri saptırması hakkındaki bir nevi saplantılı söylemle de filmin çekilme tarzını açıklamış oluyor.
Filmde yaratılan belgesel havasını şu sıralar birçok filmde görmek mümkün aslında. Gerçekçiliği çok iyi besleyen bu tarz özellikle yeni dönem Amerikan dizilerinde bolca kullanılıyor. Sinemada belgesel tarzı kullanım deyince akla gelen ilk film hiç kuşkusuz “Blair Cadısı”. Film üzerinde yaratılan medyatik reklamlar etkiyi katlamış gişe canavarına dönüşüm gerçekleşmişti. “Ölülerin Günlüğü”nün bu konuda da bir söylemi mevcut filmin birkaç yerinde… Bakış farklılıkları, medyanın etkisi ile olan biteni daha büyük görme gerçeği üzerine yapılan konuşmalar her ne kadar filmin görüntüleriyle bir bütünlük sağlamasa da yine de etkili.
Film daha açılışta gösterdiği haber kanalının çekimlerindeki zombi olayı ile gerçeklerle ilgili söylemine girişiyor. Bir haber kameramanının gittiği olayda görüntülediği zombi olayını gizlice internete yüklemesinin tanımlaması “Bu onun insanlara gerçeği göstermeye çalışma şekliydi” diyerek yapılıyor. Bir parça ironi de katılıyor işin içine, radyo zamanlarında Orson Welles’in yaptığı o meşhur şaka anılıyor ama günümüz tv dünyasında benzerinin yaşanmasının zor olduğu vurgusu yapılarak…

Bu ilk çekim sonrası Film öğrencileri grubu ile tanışıyoruz. Grubtan Deborah sesi ile karşılıyor. “Size şimdi izleteceğim filmi biz çektik” diyerek giriyor söze sonrası da hayli enteresan “Sizi korkutmak umuduyla filme yer yer ses efektler yerleştirdim. Size gerçekleri anlatmanın yanı sıra sizi korkutmak da istiyorum. Belki bu sayede gözleriniz açılır. Belki böylece bizim yaptığımız hataları yapmazsınız” Bu sözler sonrası izleyeceğimiz filmin sunumu yapılıyor. “Ölümün Ölümü”
Yaşadıkları karmaşayı saplantılı bir şekilde kameraya aktarma derdindeki Jason’ın filmi “Ölümün Ölümü” elbette zombi klişeleri ile dolu. Yeni olan hiçbir şey yok. Film ekibi daha baştan klişe bir ekip zaten… Ama belli ki Romero’nun derdi filmin içine serpiştirdiği medya söylemleri. Jason’un kamerasından görünen hiçbir şey şaşırtmıyor, korkutmuyor ve etkilemiyor. Ama Deborah’ın konuşmaları bizzat Romero’nun sesi gibi. Yaşanan zombi karmaşası tokyo’ya kadar sıçramışken devlet ve zenginlere de söz dokundurmaları mevcut. Zenginlerin böylesi bir karmaşa ortamında ortadan kaybolmasına yapılan vurgu, devlet görevlilerinin herkesi sakinleştirmek için gerçekleri çarpıtması vurgusu ne yazık ki filmin sonunda bir yere varmıyor. Olsa olsa Romero kendince isyan ediyor denebilir.
Topu topu 2 günü anlatan filmde Romero oyuncularına sık sık “Dünya bu haldeyken” dedirtiyor. Dünyanın hali ile ilgili isyanlarını bir zombi filmine yediren Romero, korkutmak germek yerine esir almaya çalıştığı seyirciye isyanlarını anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken tanınmamış oyuncuları kullanıyor. Hiçbirşeyi abartılı veya gösterişli kullanmayarak isyanını dile getiriyor. Finalini de kendince işleyerek sorduğu soruyu cevaplamak ise oldukça zor. Yaşadığımız çağda insanlar birbirini zevk için öldürürken bu tablo içinde Romero’nun sorusu daha da ilginç bir hal alıyor…
“Biz kurtarılmayı hak ediyor muyuz? Siz söyleyin…”
Yaşadıkları karmaşayı saplantılı bir şekilde kameraya aktarma derdindeki Jason’ın filmi “Ölümün Ölümü” elbette zombi klişeleri ile dolu. Yeni olan hiçbir şey yok. Film ekibi daha baştan klişe bir ekip zaten… Ama belli ki Romero’nun derdi filmin içine serpiştirdiği medya söylemleri. Jason’un kamerasından görünen hiçbir şey şaşırtmıyor, korkutmuyor ve etkilemiyor. Ama Deborah’ın konuşmaları bizzat Romero’nun sesi gibi. Yaşanan zombi karmaşası tokyo’ya kadar sıçramışken devlet ve zenginlere de söz dokundurmaları mevcut. Zenginlerin böylesi bir karmaşa ortamında ortadan kaybolmasına yapılan vurgu, devlet görevlilerinin herkesi sakinleştirmek için gerçekleri çarpıtması vurgusu ne yazık ki filmin sonunda bir yere varmıyor. Olsa olsa Romero kendince isyan ediyor denebilir.
Topu topu 2 günü anlatan filmde Romero oyuncularına sık sık “Dünya bu haldeyken” dedirtiyor. Dünyanın hali ile ilgili isyanlarını bir zombi filmine yediren Romero, korkutmak germek yerine esir almaya çalıştığı seyirciye isyanlarını anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken tanınmamış oyuncuları kullanıyor. Hiçbirşeyi abartılı veya gösterişli kullanmayarak isyanını dile getiriyor. Finalini de kendince işleyerek sorduğu soruyu cevaplamak ise oldukça zor. Yaşadığımız çağda insanlar birbirini zevk için öldürürken bu tablo içinde Romero’nun sorusu daha da ilginç bir hal alıyor…
“Biz kurtarılmayı hak ediyor muyuz? Siz söyleyin…”






1974 yılı giderek korku türü için milad haline gelmeye başladı. Tobe Hooper’in bizleri yamyam bir aile ile tanıştırdığı Gore filmi “The Texas Chainsaw Massacre” örnek alınan öncü film haline gelmiş durumda artık. Türlü kesici aletle kucağına gelmiş kurbanını kesip doğrayan ailelerin kan bağı sürekli olarak bu filme gidiyor. Sebepleri farklı olsa da aile bireylerinin sonuçları genelde aynı kapıya çıkıyor. Oysa Hooper’in bizleri tanıştırdığı aile sadece öldürüyordu. Herhangi bir sebebe ihtiyaç duymayan Hooper’in filminin gücü, şimdiki örnekleri gibi kesip doğrama, izleyicinin midesi ile mücadele etmesini sağlayan vahşet görüntülei değil, atmosferiydi. Halen aynı atmosferi yakalayan bir örnekle karşılaşmış değiliz ama, Texas’taki ailenin daha kalabalık nüfuslu benzerleri sürekli karşımıza geliyor.
Savaştan farklı yaralarla dönen iki çocukluk arkadaşının öyküsünü anlatır Birdy… Birinin yüzünü şarapnel parçası yemiş, diğerinin ise ruhu yaralanmıştır. Çocukluğundan beri kuşlara ilgi duyan, onlardan biri olup ‘Uçup gitme’ özlemi içindeki Birdy sakeri hastanedeki odasında dış dünyayla ilişkisini kesmiş biçimde yatmakta, sadece odanın küçük penceresinden masmavi gökyüzüne bakmakta ve hiç konuşmamaktadır. Çocukluğundan beri içe kapanık bir tip olan genç adam, şimdi dış dünyayla her türlü iletişimi kesmiştir. Psikoloğu derin bir ruhsal bunalım geçiren delikanlının sessizliğini bozmak amacıyla gençlik yıllarındaki en yakın arkadaşı Al’dan yardım ister. Al da savaşta yaralanan binlerce kişiden biridir ve yoksul mahallesindeki tek dostu “Birdy”i umutsuzca gerçeğe döndürmeye çalışır.













Genel beğeni toplamış filmler üzerinden yapılan parodi filmler son zamanlarda daha sık karşımıza çıkar oldu. Sinema tarihinde geriye doğru bir yolculuğa çıkıldığında film parodileri konusundaki büyük ustaların daha çok belli filmleri değil de belli bir türü konu edindiğini görmek mümkün. 1970’lerin ortalarından itibaren popülerlik kazanan film parodileri, ilk başyapıtlarını, öncülerini de bu yıllarda çıkardı.
Aslında iyi başlayan film sonrasında neredeyse temel bir öyküyü baz almadan, skeçten skeçe zincirleme geçiş yaparak sıkıcı bir hal almaya başlıyor. Parodisi yapılan filmlerin olmazsa da olurmuş izlenimi veren sahneleri can sıkıyor. Ya da daha yaratıcı olabilirlerdi beklentisi çıkıyor ortaya. X-Men filminden çıkarılacak malzeme okulda geçmesimidir? Bu mudur yaratıcılık. Xavier’in tekerlikli sandalyede doğmuş çocuklardan oluşan aileyi belaltı edebiyatı ile vurgulaması mıdır? 4 arkadaşın yan yana geldiğinde yapabileceği “Fantastic Four” esprilerini filmde görmek de pek bir şey fark ettirmiyor.
