♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Elliott Smith - XO

Perşembe, Haziran 28, 2018
Yazıya başlamadan önce gelen bir gerginlik ânı vardır. O anda oturup çok fazla düşünmemem gerekir, yoksa ilk cümleye asla ulaşamam. Bu en azından benim için geçerli. Size yoğun duygular hissettirebilen bir albümü tutup yazıya dökmek –az önce ifade ettiğim gibi- gergin ve bir o kadar da huzur verici, yani ikircikli bir eylem. Söz konusu Elliott Smith olunca, müziği bir yana şarkı sözleri de devreye giriyor ve insanın eli ayağına dolaşıyor. Bazı kararsızlık anlarında hiçbir şey yapmadan durup beklersiniz. Öylece önünüze bakarak, aklınız bomboşmuşçasına -ki aslında patlarcasına doludur- durursunuz. Bu albüm, işte böyle bir deneyim. Dur, önüne bak, hisset, hisset, dur ve tekrar hisset… Mantıklı değil biliyorum, mantıklı olmak zorunda değil onu da biliyorum. Hisleri mantık çerçevesine sokmaya çalışarak sonucunu çok iyi bildiğim bir hataya düşmeyeceğim. Sadece şunu ifade edebilirim: Ben birçok albümle bütünleştim, birçoğunu hissettim, bunu hiçbir zaman açıklayamadım, hiçbir zaman mantıklı gelmedi; ne bana ne başkalarına. Bunun bir kanıtı olarak işte ekranın başındayım ve Elliott Smith’in 1998’de yayınladığı XO albümünü anlatacağım. Nedeni asla mantık değil, asla olmadı, olmayacak. Belki de bu sadece müziğe karşı olan bir sadakattir. Tahsin Yücel, romanı olan “Yalan”da müziğin kayıp dilin bir arayışı olduğunu söyler. Söylenemeyen, söylenmesi kelimelerle mümkün olmayan, kayıp bir dil vardır. Müzik o tünelin aydınlatıcısıdır. Ben de o tünelde olmayı seven bir insanım.

Doğmak ve Birtakım Tarihler
Elliott Smith’in XO’yu yayınladığı tarih, 25 Ağustos 1998. İnsanlardan çok albümlerin “doğum gününü” hatırladığımın farkına varıyorum. O albümlere bakıp iyi ki doğdun demek, hayattaki birçok başka şeyden –insanların doğum günlerinden?- daha manidar. Sanırım ufak ufak deliriyorum ama yapacak bir şey yok; iyi müziğe zaafım var. Fazla tutku ve zararları gibi bir konuya giriş yapmanın ne yeri ne zamanı olduğundan albümdeki parçalarla başlıyorum. On dört parçalık uzun ve yalın-altını çiziyorum ‘’yalın’’-  yolculuğun ilk durağı Sweet Adaline. 

Albümdeki Beatles etkisini hafiften hissetmeye başladığım fakat ilk şarkı olduğu için “Yok canım hemen etiket koymaya gerek yok.” diye düşündüğüm –ve her şeyde olduğu gibi ilk sezgilerimin doğru çıktığı- Smith parçası Sweet Adaline. Gerek yavaş ve vurucu girişiyle gerekse ortalarda piyanoyla birlikte artan temposuyla “başarılı” tanımlamasını hak ediyor.
Cut this picture into you and me/ Burn it backwards, kill this story/ Make it over, make it stay away/ Or hate will sing the ending that love started to say

Tomorrow Tomorrow ile devam ediyor albüm. Karanlıkla aydınlık arası bir çizgide yürüyor bu parça. Her an bir taraf tutabilir gibi ama sonuç belirsiz kalıyor. Sözlerin bir bölümüyse şöyle:
They took your life apart and called your failures art

Tomorrow Tomorrow’un parçasının ardından, “She shows no emotion at all, stares into space like a dead china toll” diyerek sonlanan ilk dizesiyle Waltz #2 geliyor. Elliott Smith’in kadife sesinden dinlediğimiz Waltz#2, aynı zamanda sanatçının en bilinen parçalarının başında geliyor. Albümün tamamına kulak vermeden önce keşfetmiştim bu parçayı. 
Tell Mr.Man with impossible plans to leave me alone in a place where I make no mistakes/In the place where I have what it takes

Daha melodik ve iyimser bir parça Baby Britain “Fights the problems with bigger problems” dizesiyle soru işareti yaratırken ardından gelen Pitseleh parçası cevabı şöyle veriyor: 
They say that God makes problems just to see what you can stand/ Before you do as the Devil pleases/ Give up the thing you love, but no one deserves it

Smith’in benzersiz vokaliyle hayat verdiği, aralara serpiştirilmiş kırılmalarla dolu –ve bence albümün en başarılı kaydı olmaya aday- parça “Independence Day” varoluşun bugünün, bu anın içinde anlam bulduğunu anlatmak istiyor. Delüzyonlarımızı, gerçekçi olmayan ya da uzak bir gelecekte gerçekleşebilecek hayallerimizi bir kenara fırlatıp, yaşadığımız âna odaklanarak ondan beslenmeyi, onu büyütmeyi öneriyor Smith. Her şey şu anda oluyor, her şey.


Waltz#1 ile devam ediyoruz. Hüzünlü ama huzurlu bir kabulleniş hissediyorum bu parçada. Büyük bir hayal kırıklığı ve bu kırıklığı kucaklama var. “Silent and cliche/ All the things we say and didn’t say/ Covered up by what we did and didn’t do”

Ardından gelen Amity parçasının başlangıcında Pearl Jam havası solunuyor. Şarkı ilerledikçe ise ilginç bir şekilde Beatles’ı anımsatmaya başlıyor. Fakat bu karışım sırasında Elliott Smith özgünlüğünü kaybetmemiş, onu yeniden doğurmuş.  Daha yumuşak içimli Oh Well OK ise aksak, tekdüze olmayan iniş çıkışlarıyla ve çeşitli enstrümanların beklenmedik anlarda devreye girmesiyle  –yaylılar inanılmaz bir iz bırakıyor şarkıda- bizi başka diyarlara götürüyor. 
If you get a feeling next time you see me/Do me a favor and let me know/ Cause it’s hard to say ‘’Oh Well, OK’’

Bottle Up And Explode bateri ve yaylıların benzersiz armonisiyle; A Question Mark eğlenceli -en başta belli belirsiz funk’ı andıran bir havası var- alternatif rock edasıyla; Everybody Cares, Everybody Understands şarkı sözleriyle ön plana çıkmasıyla ve I Didn’t Understand bıkkın ve umudunu yitirmiş –ve Beatles etkilerini fazlasıyla taşıyan- albümün geriye kalan parçalarından. 

Özetle söylemek gerekirse, basit bir iş çıkarıyormuş, basit bir sound yaratıyormuş gibi görünerek böyle bir özgünlüğe ulaşabilmek her sanatçının gelebileceği bir nokta değildir. Şarkıların çoğunda hissedilen sadelik asla sıradan ve sıkıcı bir çizgide konumlanmıyor, o çizgiden oldukça uzakta. Dinlerken tam “Çok basit bir folk parçasını andırıyor.” ya da “Sıradan indie rock işte, bunda bir şey yok.” diyecekken, tam demeye yeltenirken, tüm o lafları tek tek boğazınızda düğümletiyor Smith’in parçaları. Basitliğin görkemiyle bütünleşmiş bir albüm XO. Kendinden başka hiçbir şeye benzemez, biraz andırsa da hayır benzemez. Kendine özgü gizli kodları vardır onun. Elliott Smith’in özgünlüğünün kanıtlarından yalnızca biridir bu albüm. Çok geçmeden tadına bakın.


Mazzy Star : So Tonight That I Might See

Perşembe, Haziran 28, 2018
1989’da Santa Monica’nın yakıcı güneşi ve buna eşlik eden palmiyeleri altında kurulmuştu. Benim gibi, distopya romanlarını andıran ülkenin manik atak geçirtebilecek denli sıcak ve kavurucu kentinde yaşayanlar bilir o güneşi. Grup üyeleri Hope Sandoval, David Roback, Jill Emery ve Suki Ewers. Evet, doğru bildiniz, Mazzy Star’dan bahsediyorum. (Hani şu Fade Into You parçası var ya…1994 senesindeki MTV canlı performansını izleyip durduğun, evet.) İşte bu yazıda grubun Capitol Records imzalı 1993 senesinde çıkan albümü So Tonight That I Might See’yi değerlendireceğim. Albümün ilk parçası ise tabi ki Fade Into You.

SO TONIGHT THAT I MIGHT SEE (1993)
Albüme bir soruyla giriş yapmak istiyorum: Fade Into You neden bu kadar başarılı oldu? Sebebi neydi? Yirmi beş sene sonra bile tüm içtenliğini nasıl koruyabiliyor? Açıkçası biraz bu soru işaretlerine kafa yordum, albümün geneline kafa yormadan önce. Basit, yormayan ama anafor misali bir şarkı Fade Into You. Hope Sandoval şarkıyı söylerken, sanki onun içinde eriyip yitmek istiyor. Şarkı sözlerinin derinliği değil bunun nedeni. Sezgilerinle anlayabileceğin, daha derin bir yere dokunuyor çünkü. Bence söyleyemediklerimizin, içimize yapışıp kalan tüm tortuların birikimidir Fade Into You. Günün sonunda içtiğin o biranın yanında dinleyebileceğin, her şeye dayanabildiğini görüp kendi gücüne bile hayret edebileceğin, kabullenebileceğin, umutsuz olsan da inatla devam edebileceğin bir evrenin kumaşından dokunmuş çünkü. O evrende ‘’sen’’ yaşıyorsun. Ya da basitçe yaşamaya çabalarken var oluyorsun. Ve sen yakalayabilirsin ancak o ritmi. Fade Into You’daki ritmi. Sustuğun her şeyin şarkısı o. İnsanlık tarihini başlatan en önemli olaylardan biri olan konuşma eylemine patlatılan kocaman bir tokat. Fade Into You, içinde büyüyen, ötelediğin ve her ötelediğinde derinleşen, senin yarattığın o devasa buzdağıdır. Bir saniye bile nefes alamazsın onu dinlerken. Bu yüzden yirmi beş senedir yitip gitmiyor. 


İkinci şarkı Bells Ring ise rotayı bozmuyor. Mazzy Star’ın damarlarından akan Dream Pop kanını bu parçadan soluyabiliyoruz. İçini kendi başına doldurabileceğin anlamlı bir boşluk var şarkıda. Yani sanki biz dolduralım diye var orada, bilmem anlatabiliyor muyum? Bense sadece ‘’gözleri kapama şarkısı’’ olarak tanımlıyorum Bells Ring’i:
They say you look like I'm gonna leave her
Look up to see the weakness in the sky
Nobody's eyes are bright and starry
Nobody wants to know your reason why

Arkasından Mary of Silence parçası geliyor. ‘’Oh Mary of silence you pick my heart with a smile’’ diye başlayan parça sound olarak fazlasıyla The Doors havası taşıyor. Benim gibi takıntılı bir The Doors geçmişiniz varsa, sevme olasılığınız yüksek gibi görünüyor. Ayrıca hiç aydınlık bir parça değil. Öyle olsa eğlencesi kalmazdı. Hope Sandoval’ın sesindeki titretici çöküşü de eklersem, herhalde albümde en etkilendiğim şarkılardan birisi diyebilirim. 
Oh, sweet Mary of silence we have a steady confusion
You're looking at fear
It doesn't seem like the first time you walked out in a hurry

Ardından dördüncü parça ve aynı zamanda bir cover olan Five String Serenade geliyor. Orijinali Arthur Lee & Love ‘a ait. 1992 senesinde çıkan parçayı vaktiyle Jack White da cover yaptı. Mazzy Star versiyonu mu orijinali mi derseniz, cevabım orijinali olacaktır. Arthur Lee’ye olan hayranlığımın da bunda büyük payı var. Çok ilginç bir kişilik. Belki başka bir yazıda ondan da bahsederim, şimdi devam ediyorum. Bundan sonra art arda Blue Light, She’s My Baby ve Unreflected parçaları geliyor. Blue Light  ve Unreflected dream pop bayrağını elinde tutarken, She’s My Baby biraz daha asi bir yol izliyor. Daha özgün, daha uçuk bir tınısı var ve dinlerken bir şeylerin ters gittiğini hissettiriyor. Bu açıdan albümün sekizinci parçası Wasted’e benzetiyorum onu. Gergin bir gitar ve sakin bir sesin yarattığı armoni harika.
I felt a little unfortunate a little mistake
I felt like I'd been wasted all day long

Wasted’in ardından grubun çok bilinen bir başka kaydı Into Dust var. Ben bu şarkıya temkinli yaklaşıyorum. Hissederek dinlememeye çalışıyorum. Beni fazlasıyla korkutuyor herhalde. Radiohead’in I Might Be Wrong parçasının ilk on beş saniyesinde yaşadığım gerginliğin aynısını yaşatıyor bana. Yani bir kere kendimi bırakırsam, şarkı bitince nasıl bir ruh haline girerim kestiremiyorum. Analiz ettiğim şeylere karşı olan tavrımı takınmayı tercih ediyorum ona karşı. Analiz ediyorsan resmin içine kendini katmazsın sonuçta. Bir çeşit soğukkanlılık ve böylesi daha güvenli. Şu dizeyi de olabildiğince soğukkanlılıkla yazmaya çalışayım o zaman:
I could possibly be fading
Or have something more to gain
I could feel myself growing colder

Into Dust’ı geçersek geriye son parça So Tonight That I Might See kalıyor. Bana kalırsa albümün açılış parçası olabilecek kadar güçlü. Öte yandan Into Dust’ın yok edici ruhunu dengelemesi açısından onun hemen ardından gelmesi iyi olmuş. Eklemekte fayda var ki bu parçada da The Doors etkisi var. Hem de her bir saniyesine çok güzel sindirilmiş. 


Son Olarak:
Albümdeki yok oluş teması -nesnelerin, insanların, duyguların- kendisini her şarkıda hissettiriyor. Bir cevap aramıyor, bir soru da sormuyor bu şarkılar. Daha çok insanın içinde bir boşluk duygusu yaratıyorlar. Ya da yaratmıyorlar da zaten çoktandır var olan boşluğun farkına vardırıyorlar. Çok yoğun ve örseleyici bir albüm, ama tüm bunlara değecek cinsten. En güzelini istiyorsan en kötüsüyle gelir, her zaman. En aydınlığı en karanlığıyla gelir. En beyazı en siyahıyla. Bu iki zıt kutbu ayırmak doğaya karşı işlenen bir çeşit günah gibi geliyor bana. Ve ben bu günahı Into Dust parçasına karşı çoktan işlemiş olabilirim.


Erken Gelen 2018 Dosyası : L’Impératrice – AK – Banfi – Jack White

Perşembe, Haziran 28, 2018
Senenin başından beri türlü türlü müzisyenlerin albümlerini takip ediyorum. O kadar abarttım ki normal şartlar altında burun kıvıracağım ya da görmezden geleceğim parçaları dinlemeye, değişik tarzları merak etmeye başladığımı fark ediyorum. Tabi iş böyle olunca, insan keşfetmeye dalınca hem işin içinden çıkamıyor hem de elinde biriken bu ‘’materyali’’ paylaşabilmek istiyor. O yüzden kısa bir 2018 dosyası hazırladım sizlere. Ocak ayından beri piyasaya sürülen ve dikkatimi çeken müzik albümleri ve EP’ler hakkında yazacağım.

Nisan ayı geldi. Henüz seneyi yarılamadık ama müzik piyasasında yaratıcı işler tomurcuklanmaya başlıyor. 

Gözüme kestirdiğim ilk EP  L’Impératrice grubuna ait : Dreaming of You. L’Imperatrice birçok tarzı bir araya getirip bir solukta dinleyeceğimiz beş şarkılık bir EP’ye imza atmış.  2 Mart 2018 tarihinde microqlima etiketiyle piyasaya sürüldü. Şarkılar sırasıyla La-haut, Matahari, Erreur 404, Dreaming of You(feat. Isaac Delusion) ve Paris. Az önce de belirttiğim gibi birçok tarzı harmanladığı için soul, caz ve funk esintilerinin parıltılı bir karışımını duyabilirsiniz . Hazır olun! Gerçekten kaliteli bir EP olmuş. Ep’den en beğendiğim parçanın adı Matahari. 

Sırada AK var: Almanya çıkışlı müzisyen Aljosha Konstanty’nin baş harflerinin kısaltması. Ambient ve Chillout tarzda müzikler yapan AK, kendisinin herhangi bir tarza bağlı algılanmasını istemese de Chillout’a yakın olduğunu ifade ediyor. 2012 senesinden beri müzik yapıyor. 6 Mart 2018 tarihinde Sleepless in Berlin albümünü piyasaya sürdü. Chillout normalde dinlediğim, yani kulağımın aşina olduğu bir müzik tarzı değildir. Bu tarz müziklerde tutunacak pek bir şey bulamam. His ve duygular çok belirsizdir ve sürekli tekrarlanan ritimler rahatlatmak şöyle dursun, beni çok gergin bir ruh haline sokar. Sonuna kadar dinlemem çok zor. Benzer şeyleri Deep House için de düşünüyorum. Fakat bu albümü dinler dinlemez mest oldum. Demek ki hangi genre olursa olsun, kaliteli bir yapıt, farklı dinleyicilere ulaşabiliyor. Böylece müzikle ilgili temel düşüncemi bir kez daha doğrulamış oldum: Eğer his varsa, hangi tarz olduğu pek fark etmiyor. Aljosha Konstanty de benzer şekilde, kendisini müzisyen olarak değil bir hikaye anlatıcısı olarak gördüğünü belirtiyor. Hikayelerine tüm varlığı koyup bizlere ikram ediyor. Bir işe ruhunu vererek yaparsan nasıl bir sonuç elde edersin sorusunun cevabı : AK- Sleepless In Berlin. On parçadan oluşuyor ve içlerinden en beğendiklerim sırasıyla şöyle: Night Walk, Departure ve Sleepless in Berlin.

Rotamızı İngiltere’ye çeviriyoruz şimdi. İngiliz indie-pop grubu Banfi var sırada. 16 Mart 2018’de The Jack Powell EP’yi Communion etiketiyle piyasaya sürdüler. Sakin melodiler ve yoğun şarkı sözleriyle kulak kabartılması ve dikkate alınması gereken bir iş çıkartmış Banfi. EP’de dört şarkı yer alıyor: 
1-Never Really Cared(2/5): Sıradan mı yoksa özgün bir yola mı girdiklerini ayrımsayamadığım, orta karar bir şarkı. Kasvetli havasıyla beni kendisine doğru çekti. Fakat geri kalan her şey sıkıcı ve sıradan ilerliyor.

2-Future(3/5): Grubun özüne yaklaştığımı hissettiren parça. Özgün bir iş mi çıkarmışlar anlayamıyorsun ama kulağa sıradan ve duygusuz da gelmiyor.

3-Mercy Streer (4/5): EP’de en beğendiğim parça. Baştaki aksak-farklı bir sıfat bulamadım- girişiyle çekim alanına sokuyor. Kesinlikle çok başarılı.

4-Leaving Me Behind(3/5): Tatlı. Dinlenebilir. Mesela sıkıcı ilkbahar günlerine birebir. Y ada tembel yaz gecelerine… Ama kışın dinlenmez. Kalıcı olma potansiyeli yok. Kışın Morrisey dinlersiniz çünkü. Bir şarkı size kendisini kışın dinletebiliyorsa, onu derinlemesine inceleyin derim. Ya da biraz sorgulayın bu durumu… Bence kış her mevsimden daha gerçek ve karakteristiktir.

Büyük ismi sona sakladım: Jack White! Bu isim hakkında yazmak… Ekranın başında beni durduran nadir zamanlardan birisi şu an. Nereden başlayacağımı bilemediğim denli çok anım var. Lisede The White Stripes aracılığıyla tanışmıştım Jack White ile. Ball &Biscuit parçasıyla kaç kere bütünleştim, sayamadım. Seven Nation Army’den daha güzel bir parça, solosu daha vurucu dedim, dinletemedim. The Raconteurs’u ne zaman ve nerede duyduğumu hatırlayamıyorum. Ama yıllarca Steady As She Goes’u dinledim White’ın sesinden. The Raconteurs’u geç, The Dead Weather ile ne zaman tanıştım ondan da bihaberim. Sanırım bazı şeyler zaman ve mekan kavramını bükecek ve bozacak denli beynime işliyor.Arka arkaya, sıraya dizili değil de eşzamanlı hatırlıyorum her şeyi. Sanki Jack White ile ilgili olan tüm anılarım tek bir ana dair. Dolu dolu, parlak tek bir an!

‘’Led Zeppelin sevmeyen kimseye güvenmem.’’-Jack White

Boarding House Reach, Jack White’ın son stüdyo albümü. 23 Mart 2018 tarihinde Jack’in kendi kurduğu plak şirketi Third Man Records etiketiyle piyasaya sürüldü. Kaotik, sorgulayan ama günün sonunda bulunması gereken cevaba-şayet ortada bir soru varsa tabi - ancak kendi çabamızla ulaşılacağını sezdiren, güçlü bir albüm Boarding House Reach. İnsanlardan cevap bekleme, nesnelerden cevap bekleme, hayvanlardan cevap bekleme, doğadan cevap bekleme, cep telefonundan cevap bekleme, yoldan cevap bekleme, kitaplardan cevap bekleme, öğretmenlerinden cevap bekleme. İlla bir şeyler bekleyeceksen de soru bekle. Tek bir güzel soru bekle sadece. Sorabileceğin anlamlı tek bir soru. Hem kendine, hem hayata. Günün sonunda ikisi de aynı şey değil mi? 

Albümün sekizinci parçası Everything You’ve Ever Learn’de Jack White’ın da söylediği gibi:
Do you wanna question everything?
Then think of a good question!
Do you wanna learn? 
THEN SHUT UP AND LEARN

On üç şarkıdan oluşuyor. İlk parça Connected By Love, albümün en zayıf parçası. Bunu söylemem yeterli, geriye kalan hepsi dolu dolu...

En beğendiklerim: Everything You’ve Ever Learned, Respect Commander, Over and Over and Over, Why Walk A Dog… Şimdi düşündüm de, ilk şarkı hariç geri kalan hepsini buraya yazabilirim. Bu albüm işte öyle bir albüm. Bence vakit kaybetmeyin!

Sevgiler. 



Richard Hell & The Voidoids – Blank Generation

Perşembe, Haziran 28, 2018
New York- CBGB – Punk’ın Yükselişi- 70’ler

Richard Hell & The Voidoids 1977’de Sire Records etiketiyle “Blank Generation” albümünü piyasaya sürdü. Öncelikle Hell’in müzik serüvenine bakalım, ardından albüm hakkında daha geniş bir bilgilendirme yapacağım.

70’lerde özellikle New York’ta filizlenen Punk’ın en önemli temsilcilerinden biri olan Richard Hell’in asıl ismi Richard Meyers. Müzisyenliğin yanı sıra muazzam bir şairdir. 70’ler denince Patti Smith’ten sonra belki de şairane üslubuyla hatırlanacak ikinci kişidir Hell. En yakın arkadaşlarından biri -daha sonra The Neon Boys ve Television adlı gruplarda da birlikte çaldılar- Tom Verlaine’di. Henüz reşit olmadan otostop yaparak Amerika’da birçok yeri gezdiler Verlaine ile. Daha sonra polisler tarafından ailelerine teslim ediliyorlar hafızam beni yanıltmıyorsa. Fakat bu yolculuklar, bu yolda olma hali, Hell’i tahmin edemeyeceği bir ruhani dönüşüme soktu. Ne yapıp edip New York’a yerleşmesi gerektiği kararını aldı. İyi ki de bunu gerçekleştirmiş. 

Nerede kalmıştık?
Tom Verlaine ve Richard Hell ilk önce The Neon Boys’u kurdular. Ardından da Television’ı. Fakat kişisel sebeplerden dolayı 1975 senesinde -Television henüz albüm çıkartmadan- Richard Hell gruptan ayrıldı. Ön planda olmak istiyor, diğer gruplarda yaşadığı deneyimleri tekrarlamak, geri planda kalmak istemiyordu. Kendisi hem vokal hem de bas gitaristti. Robert Quine, Ivan Julian ve davulcu Marc Bell ile anlaştıktan sonra Richard Hell & The Voidoids resmi olarak kurulmuş oldu.

CBGB GÜNLERİ
CBGB New York’ta punk müziğin kök salmasını hızlandırmış bir yerdir. Bu mekanda çalan gruplar saymakla bitmez. Blondie, Talking Heads, Patti Smith, Ramones…

İşte bu muazzam mekanda The Voidoids ile birlikte çalmaya başladı Richard Hell. Çok yoğun ilgi topladılar haliyle. Bu yoğun ilgiyi analiz edip Richard Hell’i kapan şirket ise Sire Records oldu. 1977 senesinde Blank Generation albümünü piyasaya sürdüler. Bugün bile özgünlüğünü koruyan, taze bir kayıttır Blank Generation. 2017 senesinde 40.yılını doldurduğu için Deluxe Edition’ı da piyasaya sürülmüştür. Bu versiyonda Richard Hell’in CBGB’de çaldığı kayıtlar da mevcuttur. Hadi gelin şarkılara daha yakından göz atalım.

I BELONG TO THE BLANK GENERATION
Albüm Love Comes In Spurts ile başlar. Yoğun –ya da gümbür gümbür- bir punk albümü nasıl başlar sorusunun cevabı, işte bu parçada gizlidir. Hell’in benzersiz vokali, parçaları CBGB’de dinliyormuşuz gibi hissettiriyor. Şarkıda dile getirilemeyen bir aksaklık, bir bozukluk var -bu tespit albümün geri kalan parçaları için de geçerli- ve bunu Hell’in hayata bakışıyla ilişkilendiriyorum. Zaten yaptıkları müzik tarz olarak art punk grubuna giriyor. Bundan dolayı bilinen yollardan gitmiyorlar ve her parçada sınırları zorluyorlar. Kulağa rahatsız edici gelen hatta belki de itici olması gereken tını, birkaç saniye sonra vazgeçilmez bir şeye dönüşüyor ve tam da oradan dinleyiciyi yakalıyor. Deneysel müzik yapmak ve bu ince ayarı tutturmak kolay bir iş olmasa gerek. “Love comes in spurts”te Richard Hell şöyle söyler:
I just can’t get wise to those tragical lies / Though I now know the facts, they still cut like an axe

Seni öyle iyi anlıyorum ki Richard Hell. Bu dizeye vereceğim cevap, trajik yalanlara karşı zekamı kullanmayı becermeyi öğrenmek durumunda kaldığımdır.

Liars Beware, albümün ikinci parçasıdır. Yine rahatsız edici ve yavaş bir sound ile başlar. Bir anda hızlanır. Sonra daha düz bir melodiyle devam eder. Çok eğlenceli bir şarkıdır. Her dinlediğimde beni gülümsetir. Bir şarkıda genellikle şarkı sözleri beni güldürür ama bu şarkı benim için bir istisna. Hell öylesine tatlı bir şekilde söylüyor ki… Dinlerseniz -ki umarım dinlersiniz- Hell’in şarkı söyleme tarzı ve tonlaması tamamen kendine özgü. Yaptığı vurgular çok sempatik olabiliyor ve gülümsemekten başka elinizden bir şey gelmiyor. Yine de bu şarkıda en sevdiğin dize neydi diye merak ederseniz, soruya şarkının adıyla yanıt vermenin yeterli olduğunu düşünüyorum. Çok net değil mi? Liars Beware!

Ardından New Pleasure parçası gelir. Klasik bir punk esintisi vardır, diğerlerine göre daha az deneysel bir parçadır. Richard Hell’in aynı zamanda şair olduğundan söz etmiştim. Kelimenin tam anlamıyla şairliğini bu şarkıya damıtmış. 
You're in too deep you can't survive/
Or can't be you past twenty-five/
A day's a week the monster dozes/
Deep in passionate (hypnosis) passionate in passionate in

Betrayal Takes Two ile devam eder albüm. Sadece sözleri için dinlenir dersem çok mu abartmış olurum? Belki de. Şarkıyı sadece sözlerine indirgemek büyük haksızlık olacaktır muhtemelen. Yine de bu şarkı benim için sadece sözlerden oluşur. Sebebi tabi ki Richard Hell’in usta kaleminin bir kez daha melodinin önüne geçmiş olması. Yine de parçayla ilgili şu bilgiyi eklemeliyim; belli belirsiz şekilde araya giren, ‘’Ya dur n’oluyoruz?’’ diye sorgulatan, rahatsız edici elektro gitara hayranım. Betrayal Take Two’da aynen bu bahsettiğimi bulacaksınız.
Feelings will change - we're helpless they must/
We like it that way - eliminates trust/
But that cut on your arm where the blood is still fresh/
And the thought of some harm that comes to yourself

İşte en sevdiklerimden, Down At The Rock’n Roll Club! O kadar seviyorum ki anlatırken asla objektif olamayacağım. Yanlış anlaşılmasın, objektif olma gibi bir çabam olduğu için değil, genellikle bahsettiğim şeyleri tarafsızca anlatma gibi bir dürtüye sahip olduğumdan bu açıklamayı yaptım. Fakat üzgünüm, şu an yapamayacağım. Şu anda istediğim tek şey ne yapın edin dinleyin bu nefis parçayı. Sonsuz enerji kaynağı olduğunu söylemiş miydim? –Davul harikadır bu parçada.  Marc Bell’e sevgiler.-

Down at the Rock’n Roll Cllub’tan sonra sound olarak ona benzeyen fakat daha aksak bir parça gelir: Who Says?

Who says it's good to good to be alive?
It ain't no good it's a perpetual dive

Blank Generation, albümün yedinci parçası. Richard Hell &The Vodoids’un dinlediğim ilk parçasıydı. Bana kalırsa albümün en başarılı parçası ve grubun başarısındaki yeri paha biçilemez. Felsefe kitabının özeti tadında sözleri vardır. Albümde bundan sonra gelen parçalar sırayla Walking On The Water, The Plan ve Another World. 

‘’En temelde sadece tek bir duygum var: bulunduğum yerden gitme arzusu. Geriye kalan tüm duygular, bu gitme arzusunu analiz etmekle ilgili, yani neden gitmek istediğimi. Anlıyor musun bilmiyorum ama kendimi her zaman rahatsız hissederim ve içinde bulunduğum yerden çıkıp gitmek isterim. Bu gidiş planladığım herhangi bir yere doğru değildir ya da herhangi başka bir duyguya doğru değildir, ya da buna benzer bir şeye doğru değildir. Tek istediğim bulunduğum yerden toz olmaktır.’’- Richard Hell *


Richard Hell aynı zamanda yazar, şair ve editördür. Yazdığı her kitabı okuma şansım olmadı. Otobiyografisi I Dreamed I Was A Very Clean Tramp (Çok Temiz Bir Serseri Olduğumu Hayal Ettim)** 2013 senesinde yayımlandı. Ne yazık ki Türkçe çevirisi yok. Ama Godlike (Tanrısal) kitabı Gonca Gülbey’in çevirisiyle 6.45 yayınevinden çıktı. Hell’in şairane üslubunu yakından solumak isterseniz fırsatı kaçırmamalısınız. Zira böyle underground müzisyenlerin kitaplarının çevirisini bulmak zor. Kendi adıma yine de –İngilizce olan her eserde olduğu gibi- orijinal dilinden okumayı tercih ederim.

Müziği anlatmak zor, müzisyeni anlatmak gibi. Koskoca bir akımı, Punk’ı sözcüklerle aktarabilmek, ona bir geçirgenlik kazandırabilmek de zor. Zaten anlatılmak için değil içinde var olabilmek için ortaya çıkmıştır Punk. O yüzden hep söyleyip dururlar ya: Punk ölmedi. Punk, müziği bugün olduğu yere getiren, kısa sürmüş olsa da, en yüksek sıçrama tahtasıdır. Richard Hell de bu sıçrama tahtasının değerine değer katmış nadir ve çok özel bir insandır. Benim yaptığım gibi onun şarkılarının ve kitaplarının kanınıza girmesine izin vermeniz dileğiyle, hoşçakalın!


*Richard Hell’in 1976 senesinde Legs McNeil ile yaptığı bir röportajdan Türkçe’ye çevirdim.
**Orijinal çevirisi değil, ben çevirdim. Zaten kitap da Türkçe’ye çevrilmedi. Bu yazıyı gören bir yayınevi olursa diye sesleniyorum: Lütfen bu kitabı Türkçe’ye kazandırın. Sevgiler.



The Church - Starfish

Perşembe, Haziran 28, 2018
1980 senesinde Sydney’de kurulan Avustralyalı rock grubu The Church, bugüne kadar akılda kalıcı bir çok parçaya imzasını atmıştır.  Bu başlık altında, grubun 1988 senesinde piyasaya sürdüğü albüm Starfish hakkında yazacağım. 

Öncelikle söylemem gereken şey, albümün şarkı sözlerinin beklediğimden derin olduğu. Dinlerken aklımı kaybetmek üzereydim diyebilirim, çünkü şarkı sözlerine çok değer veren bir dinleyiciyim. O kadar ustaca, o kadar hissedilerek ve üzerinde durularak, ince elenip sık dokunularak, deneyimlerin süzgecinden geçirilerek önümüze sunulmuş ki sözler… Genellikle dinlediğiniz herhangi bir albümde şarkı sözü bakımından birkaç şarkı ön plana çıkar, diğerleri daha geride kalır. Ama Starfish’de, böyle bir durum söz konusu değil. İçtenlik, dinlediğiniz her dizede mevcut. Az sonra şarkılardan sırayla bahsedip, beni etkileyen dizeleri daha ayrıntılı olarak anlatacağım.
_____

80’lerde çıkan albümler,- özellikle The Church gibi grupların albümleri- genellikle sonraki kuşaklara pek ulaşmamıştır. Tamamen Zeitgeist ile ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum. Piyasa, ortam ve toplum hazır değilse ortaya çıkan ürünün kalitesi her zaman hak ettiği değeri göremiyor. 80’lerde çıkıp da 90’lara ve sonraki senelere ulaşan sound’daki albümlerse The Church’ün tarzından daha farklıydılar. Özellikle de Starfish 80’lerin işi değil, her ne kadar şarkılarda hafiften de olsa 80’ler esintisi duysak da. Geçmişten mi gelecekten mi geldiğini anlayamadığım, efsunlu ve zamansız bir albüm Starfish. Zamansız olmak, klasik olabilmek demektir. Her daim kalıcı olacaktır. Peki neden?
Her şeyden önce, başarılı olarak tanımlanan sanat eserlerinin -edebiyat, sinema, müzik fark etmez-  temelinde samimi duygular vardır. Seni yola çıkaran ve bir şey üretmeye iten derde sadık kalırsan, ancak o zaman anlatabilirsin kalbini. Ve bu öyle geçirgendir ki, dinleyici anlar. Ben bugün hala 1988’de çıkan bir albümü böylesine hevesle, böylesine tüylerim diken diken olurcasına dinliyorsam, bunun tek sebebi karşımda gerçekten bir şeyler hisseden insanların bunu bana mütevazi bir şekilde aktarmayı başarmış olmalarıdır. Müzik bir zaman yolculuğudur. 1988’den 2018’e…Şimdi şarkılara daha yakından bakalım.

STARFISH(1988) 
Albümün kayıtları Los Angeles’ta yapılmıştır. Grubun Los Angeles’ta kayıt yapma konusunda tereddütleri olduysa da, ortaya çıkan yapıtın nefes kesiciliği bu durumu ikinci plana atmıştır. The Church’ün ABD’de tanınması ve yer edinmesini sağlamıştır.

Destination parçasıyla açılır Starfish. Albümün en güçlü girişi olan şarkılarındandır ve nasıl bir sound dinleyeceğimiz hakkında –yani albümün gidişatı hakkında- tutarlı bir fikir verir. Çok gizemlidir. Bilinmezliğe çağrı gibidir. Sakin bir girişle başlar ardından davul yavaşça şiddetlenir. Parçada da söylediği gibi: 

Distance and speed have left us too weak/And destinaion looks kind of bleak



Destination’un ardından albümün ikinci parçası-aynı zamanda grubun en bilinen şarkılarından- Under the Milky Way gelir. Donnie Darko filmini izlerken keşfetmiştim. Aslına bakarsanız The Church diye bir grup olduğunu bana öğreten filmdir Donnie Darko. Bu parçayı herhangi bir şekilde sizlere anlatmam çok zor. Mesafelerin şarkısıdır Under the Milky Way. Çok uzaktan gelen, sönmeye yakın bir ışık gibidir. Uzaklığın ya da yakınlığın, zamanın veya mekanın dışından gelen ağıttır. Şarkıdaki bas gitar çok büyüleyicidir. Under the Milky Way, yanıtınızı beklemeden yapılan tekliftir. Fikrinizi umursuyor gibi yapmaz. Vereceğiniz cevapla zerre ilgilenmez. O anki ruh halinizse onu alakadar etmez. Çekim alanına girmişseniz, geri dönüşü yoktur. Sizi alır ve başka bir galaksiye götürür. Her ne kadar Under the Milky Way tonight dese de. Bitmeyen hüznün yankısıdır. Parçada en sevdiğim dize ise şu:

And it’s something quite peculiar / Something shimmering and white / It leads you here despite your destination / Under the Milky Way tonight

Ardından üçüncü şarkı olan Blood Money gelir. Bana kalırsa ilk iki şarkıya göre yetersiz olmuş. Yapısal olarak eksiklikleri var, tekrar dinleme isteği uyandırmadı. Buna rağmen albümün genel konseptini bozmuyor. Blood Money’nin ardından gelen parça ise Lost. 80’lerin etkisini bu şarkıda daha fazla görebiliriz. Tutkulu bir klasik rock dinleyiciyseniz, sizi ilk saniyesinde yakalayacaktır. Nakarata gelene kadar muhteşemdir, nakarattan sonra da güzelliğini korur ama sanki bir şeyler eksilmiştir, gücünü kaybetmiştir. Bas gitar harikadır, davul ise ne çok yüksek ne de çok düşüktür. Tam olması gereken bir The Church şarkısı. Blood Money gibi eksik değil, ama Under the Milky Way gibi mükemmel de değil. Lost’tan bir bölüm:

Here she comes with her unforgiving web/ Almost forever I’ve been drinking these dregs/ It must be time to change our brew, cruel view

Ve albümün en sevdiğim şarkılarından birine geldik: North,South,East and West. Elektro ve bas gitarın muazzam uyumuyla gönlümüzde yer eden The Church şarkısı! Sözleri çok anlamlıdır. Savaşın aynı anda hem her yerde hem de hiçbir yerde olmamasına, muğlak varoluşuna değinir. Toplumun kayıtsızlığını ve bu kayıtsızlığın vardığı noktayı ironiyle ele alır. Mesela birinci ironi:
Wear a gun and be proud/ But bare breasts aren’t allowed

Ya da ikinci ironi:
Restore your lost soul for two dollars plus toll

Bu böyle uzar gider.  Fakında olmadığımız, belki de farkına varmayı kabul etmediğimiz bir kaosun içerisinde dönüp duruyoruz. Tanıdık geldi mi? Bazı şeyler hiç değişmiyor. İşte bu tanıdık ama kabullenilmeyen kaosun şarkısıdır North, South, East and West.

Albümün altıncı parçası Spark, bir insana duyulan karşı konulamaz çekimle ilgili. Merak uyandıran, akıldan çıkmayan ve içten içe tüketen insanlara göz kırpıyor. Ardından gelen yedinci parça Antenna’nın ise soft bir başlangıcı var. Eğer şarkı sözlerini kendinize çok yakın bulursanız yani şarkıyla aynı derdi paylaşıyorsanız dinleyeceğiniz türden bir The Church şarkısı. 


İşte şimdi geldik o muazzam parçaya: The Reptile. Under the Milky Way’den sonra bu albümde beni çok büyüleyen ikinci şarkı. Dönüp dolaşıp bu şarkıda bulurum kendimi. Araya ne kadar zaman girerse girsin, ne kadar uzun süredir dinlememiş olursam olayım fark etmiyor. The Reptile zihninizi fetheder. 

Under the Milky Way gibi, mesafelerin şarkısıdır. 
Too dangerous to keep/ Too feeble to let go
Go now you’ve been set free/ Another month or so you’ll be poisoning me with your lovely smile

Son iki parça ise sırayla A New Season ve Hotel Womb. A New Season’u beğenmedim. Hotel Womb ise ortalama bir parça. Yine de kapanış parçası olmanın hakkını veriyor. 

Umarım birazcık bile olsa Starfish’e yönelik merak uyandırabilmişimdir zihinlerinizde. Albümün tek sıkıntısı, güçlü olan parçaların çok yoğun ve başarılı olması. Bu durum diğer parçaların daha zayıf algılanmasına sebep oluyor ve onlara belki de gerektiği değeri veremiyoruz. Tabi bu değer meselesi de göreceli olduğu için tartışılabilir bir konu. Son olarak albümde en sevdiğim şarkılar sırayla şöyle:
1-Under the Milky Way
2-The Reptile
3-North, South, East and West
4- Destination

Lean on Pete : İçim Paramparça Rüveyda

Cuma, Haziran 22, 2018
Milenyumla birlikte artış gösteren tek başına ama mağrur kaybetme hali bir “kaybedenler kulübü” miti yarattı. Önceki kuşağın “Tutanamayanlar”ı yerini ne olursa olsun kendine güvenen, hayata tutunmak için bir şeyler arayan, sonuna kadar gitme azmi ve hırsına sahip “kaybedenler” aldı. Bu kaybedenler kulübü üyelerine dair üretim de sürüyor haliyle. Döneme de iz bırakan tutanaklara olarak kayda geçiyor. İleride bu sıfatların yanında söylenecek örnekler olarak ekleniyor. 2017 yapımı İngiliz işi “Lean on Pete” de onlardan biri. Aynı adlı romandan uyarlanan film, prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nde övgülerle karşılanmış ve başrol oyuncusuna ödül kazandırmıştı. Sonrasını da festival gediklisi ve ödül avcısı olarak sürdürmüştü. Bizde gösterime girer mi bilinmez ama yılın en çok konuşulan filmlerinden biri olarak ilgiyi hak ediyor.

“Lean on Pete”, üretken bir Amerikalı’nın 2010’da yayınlanan ve çok sevilen romanından uyarlama. Yazarlığının yanı sıra yazdığı şarkıları yazıp söyleyen bir ozan aynı zamanda… Zarif ve minör bir anlatımla tam da dönemin hissiyatını yansıtıyor romanlarında. Dilimize çevrilmemiş olsa da yakın zamanda raflarda görürüz muhakkak. 2012 yılında bir başka romanı “Motel Life” uyarlanmış ve beğenilmişti. Bizde “Yaşamın Kıyısı” adıyla izleyici bulan film yine ödül gediklisi haline gelmişti. Beş yıl sonra en çok sevilen romanına bu kez daha önemli bir isim el atmış. Aynı minör zarafeti kadrajına yansıtan Andrew Haigh tam kendine göre bir hikaye bulmuş. Ruhları örtüşmüş adeta. Senaryoyu da kotaran Haigh, “Weekend” ve “45 Years”ın ardından oluşan beklentileri karşılama adına da doğru bir seçim yapmış. Son dönemin yükselişteki yönetmenlerinden biri olmanın avantajıyla iyi de bir kadro kurmuş. Filmi tek başına sırtlayan Charlie Plummer’a, Travis Fimmel, Steve Buscemi ve Chloë Sevigny eşlik ediyor.  

On beş yaşında bir gencin öyküsü Lean on Pete… Annesini hiç tanımayan, babasıyla birlikte yaşayan mağrur bir genç… Tek başınalığa alışmış, kendine ait bir dünya kurmuş. İçi alev alev yanıyor olsa da dışarıya renk vermeyen sessiz atlardan… O meşhur tekmeyi beklediklerimizden. Sorumsuz babasının kendi haline bıraktığı, annesinin ise doğumdan sonra kaçıp gittiği bir ortamda başka türlüsü beklenemez zaten. Koşmayı ve dolaşmayı seviyor, tv izliyor ve atlara hayran… Soluğu sık sık hipodromda alıyor. Böyle anlardan birinde işe de giriyor ve tutunacak dalı ile karşılaşıyor. “Lean on Pete” adlı yarış atı ile ilgileniyor. Babasının hastanelik olmasıyla para kazanma sorumluluğunu da alıyor. Onunla kimin ilgileneceğini soran yetkilerden kaçıyor, atın satılacağını öğrendiğinde de her şeyden… Lean on Pete ile birlikte düşüyor yollara…

Yüzü pek gülmeyen genç Charley’in gerçek dünyayla tanışıp gölgelenmesinin hikayesi Lean on Pete… Hayvanlarla insanların arasındaki bağı anlatıyor gibi görünse de ondan fazlası. Andrew Haigh müthiş kadrajları ve anlatımıyla içe işleyen bir boğazda düğümlenme. Kaybedecek neyim var ki diye düşünenin yollara düşüşüne dair bir belge. Bu özgürlüğün nelere kadir olduğunu sakince anlatıyor Haigh. Abartıdan uzak bir sakinlikte ve ayrıntıcı. Charley özelinde onun gibilere bir ayna tutuyor. Seyircisini kahramanıyla özdeşleştirmiyor, şahitliğe çağırıyor. Plummer’ın muhteşem performansıyla büyüyor. Bakışları, söylemedikleri, yapmadıkları ile anlatıyor. Harika bir finalle taçlanıyor. Genel izleyici için bir çekiciliği olmadığını da belirteyim. Herhangi bir aksiyon ya da olay örgüsü bekleyenler hızla uzaklaşsınlar.

“At vuruldu; içim paramparça rüveyda / gölgelerin ardına sakladım kusurumu / sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin / ben burda damla damla eriyip akıyorum / yine de, çiğnetemem kimseye gururumu / istenmediğim yeri sessizce terkederim / hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu / mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim” der Nurullah Genç, Rüveyda adlı şiirinde… “Lean on Pete” de öyle bir şiir… Iskalamayın…

Escape Plan 2 Hades : Her şey bir olarak ilerler

Perşembe, Haziran 21, 2018
Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger’i bir araya getirerek kaçılması imkansız görünen bir hapse tıkan aksiyon “Escape Plan” 2013 yılında epey bir ilgi çekmiş ve bu ilginin karşılığını vermişti. İki yaşlı kurdun işinin bitmediğini ve iyi filmlerle dönebileceklerini de kanıtlıyordu aynı zamanda. Makul ve mantıklı bir senaryo ile zeki bir aksiyon idi ne de olsa. Bizde de vizyon gördü ve yetmiş binin üzerinde bir izleyici rakamına ulaştı. Dünyadaki durumu da pek farklı olmayınca neredeyse her Stallone filminde olduğu gibi devam filmiyle dönüş yapıyor. Ülkemizde 29 Haziran’da vizyon görecek film, izleyicisini üç yıl sonrasında başka bir zorlu hapishaneye götürüyor. Elbette yine kaçma isteği baki...

Beş yıl aradan sonra gelen devam filmi ilkine göre daha küçük ölçekli olarak tasarlanmış. Ev sineması pazarına yönelik. Üçüncü dünya ülkelerinde vizyon gördükten sonra bluray ve öde-izle platformlarından ulaşılabilir halde. Künyeye bakınca durum daha net anlaşılıyor aslında. Bizde niye vizyona giriyor bilinmez ama merak edip biraz internette gezince karşımızda basit bir video filmi olduğu görünüyor. Doğru düzgün bir afişi yok örneğin. Fragmanın da heyecanlandırmanın kıyısından bile geçmediği su götürmez. Stallone’un popülaritesine yaslanıyor kısacası. İkinci filmin senaryosunu hikayenin sahibi Miles Chapman kotarmış yine. Yönetmen koltuğunda ise değişiklik var. Vasatlarda seyreden video pazarı filmleriyle tanıdığımız Steven C. Miller daha geniş ölçekli bir filmde çalışma fırsatını yakalamış. Adının künyede yazması en azından sıkılmayacağımızın garantisi oluyor. Stallone yanına bu kez gençleri doldurmuş. Jesse Metcalfe, Wes Chatham, 50 Cent, Dave Bautista’nın yanına kadınsız olmaz denerek Jaime King ve Lydia Hull eklenmiş. Filmin tüm ağırlığını ise parlatılmak istenen bir yıldız adayı üstleniyor. Çinli aksiyon adayı Xiaoming Huang kendini ilk kez uluslar arası pazara çıkmış oluyor.

Dünyanın en önemli güvenlik uzmanı ve tasarımcılarından olan Ray Breslin'i merkeze alan devam filminde üç yıl sonrasındayız. Kurduğu güvenlik ekibinin başındadır. Başarısız bir olayın ardından önce ekipten biriyle yolları ayırır. Sonrasında ekibin dövüş ustası Shu ortadan kaybolur. Shu’nun yüksek güvenlikli, son teknolojiyle donatılmış, yeri tespit edilemeyen ve kaçılması imkansız bir hapishane olan “Hades”te olduğunu öğrenen Breslin ve ekibi kolları sıvar. Neredeyse kusursuz bir makine olan Hades’i alt etmek için kaçış planlarına girişir…

Yönetmen Steven C. Miller, Ray Breslin'in ilk serüveninin kendisine “modern klasik” bir his verdiğini ve “Kaçış Planı: Hades” ile yeni bir şey denemesine de ilham verdiğini söylemişr. Bu süreçte en sevdiği filmlerden bazılarının onu etkilediğini dile getiren Miller, “Blade Runner” ve “Alien” gibi Ridley Scott'ın başyapıtlarından etkilendiğini dile getirmiş. Filmin genel atmosferini beslemek için bu etkiyi kullanmış Miller. Hapishanenin izole tekinsizliğinde ve hücrelerde izleri net şekilde belli… Yaratımda kullanmakla kalmamış filmin geneline de yansıtmış. Lakin filmin onlar gibi derinliği olmayınca bir anlamı yok. Sürekli olarak Huang’ın yüzünü yakın plan çekmekle film zıvanadan çıkmış oluyor. Vesikalık videosu izler gibi oluyoruz. Hapishane sahnelerindeki izole ortam ne kadar iyiyse, oyunculuklara dair sahneler o kadar kötü. Bu da ortalara doğru filmden kopmayı getiriyor. Bir türlü heyecan ve gerilimi yaratamıyor, parlatamıyor. Oysa ortada çok basit bir formül var. Stallone’un ilk filmin cezbeden fikirlerini yine dış ses olarak vermek ve üzerine Huang’ın dövüş sahneleri… Huang’ın gereken beceriyi gösterdiği aşikar olsa da geri kalanlar ıskalanınca bütünlük sağlanamıyor. 

İlk filmin yanından bile geçemeyen “Escape Plan 2 : Hades” yer yer sıkıcı olsa da yine de tipik Pazar akşamı ideali olarak değerlendirilebilecek 96 dakika içeriyor. Tipik “birlikten kuvvet doğar” mesajıyla ilerlemeye çalışan takım oyunu olarak beklentilerinizi düşük tutun uyarısını da yapayım… Vizyonda değerlendirmek yersiz… Öte yandan serinin üçüncü filminin hazırlıklarının başladığı ve filmde Sylvester Stallone, Dave Bautista, Jaime King, 50 Cent’in tekrar yer alacağının açıklandığı dipnotunu da düşelim…


Jenny Erpenbeck’ten göçenler, göçemeyenler ve göremeyenlerin romanı : Gidiyor Gitti Gitmiş

Perşembe, Haziran 21, 2018
Emekli profesör Richard kendi hayatına dair sorularla boğuşurken, Berlin’in göbeğinde işgal eylemi yapan Afrikalı mültecilerle karşılaşır ve sorularının yanıtlarını hiç kimsenin aramadığı bir yerde, bu genç insanların arasında aramaya karar verir. Bu, yaşlı Avrupa’nın yaşlı sakinlerinden Richard’ın, bakışlarını ilk kez kendinden başka olana çevirdiği andır. Dünya mülteci kriziyle sarsılırken Richard ilk kez kendi küçük, güvenli kozasından dışarı çıkar.

“Ağustos sonunda bir perşembe günü on adam, Berlin’deki Kırmızı Belediye Binası’nın önünde toplanıyor. Açlık grevi yapacakları söyleniyor. Tenleri siyah. İngilizce, İtalyanca, Fransızca konuşuyorlar. Ve burada kimsenin anlamadığı bazı başka dilleri. Adamlar ne istiyor?”

Jenny Erpenbeck’in son romanı Gidiyor, Gitti, Gitmiş ülkelerinden kaçmak zorunda kalanların, ölümü ve zulmü savuşturanların sonsuz bekleyişe mahkûm edildiği bir dünyadan, bizim dünyamızdan söz ediyor. Bakmak ile görmek arasındaki ilişkiyle hesaplaşan bir roman bu. Bakıp da görmeyenlerin, görmek istemeyenlerin sığlığını yüzümüze vuruyor. Gidiyor, Gitti, Gitmiş insanın yüzleşmekten kaçamayacağı doğru soruları soruyor.

JENNY ERPENBECK, 1967’de Doğu Berlin’de doğdu. 1988-1990 yılları arasında Berlin Humboldt Üniversitesi’nde tiyatro öğrenimi gördü. 1990-1994 arasında ise Hanns Eisler Müzik Yüksekokulu’nda Ruth Berghaus, Heiner Müller ve Peter Konwitschny’nin öğrencisi olarak müzik tiyatrosu yönetmenliği eğitimi aldı. Bir süre Graz Operası’nda reji asistanı olarak çalıştı. 1990’lı yıllarda öykü ve oyun dallarında ürün verdi. 2008’de yayımladığı ilk romanı Gölün Sırrı’yla dikkat çekti. Mainz Bilimler ve Edebiyat Akademisi ve PEN Almanya üyesi olan Jenny Erpenbeck, Berlin’de yaşıyor. Gidiyor, Gitti, Gitmiş yazarın son romanı.

Gidiyor Gitti Gitmiş / Jenny Erpenbeck
Çeviri: İlknur İgan
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 324 
Fiyatı: 27,50 TL
Yayın tarihi: 21 Haziran 2018

The Cured : Tedavi ve Direniş

Çarşamba, Haziran 20, 2018
Bir dönemin unutulan zombi filmleri ikibinli yıllarla birlikte yeniden patlama yaparak virüs salgınını kıyamet teorilerinin arasına üst sıralardan yerleştirdi. Birbiri ardına gelen örneklerle klişeleri tükettikten sonra işin sonrasını, teorik genişlemeyi de çoğunlukla Avrupa sineması üstlendi. Zombi olmanın ne demek olduğunu biliyorduk, zombi olarak hayatta kalabilmeyi ve insan içine karışılabileceğine de inanmaya başladık. Hele günümüzde hiç sırıtmaz, fark edilmezdi bile. Peşi sıra zombilerin gündelik rutinleri gelişti, meşrulaştı. İşin psikolojik yanına değinen örnekler de özellikle Britanya’dan gelmeye devam etti. Amerikan dizilerinde sıradan bir hayat süren zombi dizisi izlerken, İngiliz işleri ile virüsü atlatanların gündelik hayata uyum sağlama konusunu izledik. Avrupa bu işe daha çok kafa yoruyor sonuç olarak. “28 Days Later” ile patlama yaşayan Zombi meselesi açıldıkça açılmaya ve dallara ayrılmaya devam ediyor. Halen bir çok açıdan bakir olan bu alana ortalama bir senaryo ile katkı vermenin mümkün olması da sektörü cezbetmeye devam ediyor. 2017 yapımı İrlanda işi “The Cured” tam da bunun yansıması. Bildik meseleye farklı açıdan yaklaşıyor.

“The Cured” bir ilk film. 2008 ile 2014 arasına altı kısa film sığdırarak gelişini duyuran David Freyne ilk uzun metraj denemesine soyunmuş. Senaryosunu da kendisi kotarmış. Belli ki meseleye epey kafa yormuş. Hayli uzun bir uğraşın sonucu olduğu epey ortada. Zira ne olursa olsun Freyne’in dile getirdiği her şey sanki yarın yaşanabilecekmiş gibi gerçekçi. Tüm detayları düşünmüş, coğrafi ve kültürel etkileri de hesaplayarak yaratmış senaryosunu… Hikayeye inananlardan biri de Ellen Page olmuş. Hem prodüktörlerden biri olarak ekibe katılmış hem de oyunculuğuyla katkı vermiş. Bilinmeyen isimlerden oluşan kadroda Page’e Sam Keeley, Tom Vaughan-Lawlor, Stuart Graham ve Paula Malcomson eşlik ediyor.

Yakın bir gelecekteyiz. Hatta belki de hemen birkaç ay sonrasında… “Maze” adı verilen bir virüs Avrupa’ya şiddetli bir psikoz yaratarak hızla yayılmış. Kıtanın büyük bölümünde durum kontrol altına alınsa da virüs İrlanda’yı mahvetmiş. Kaosun tam ortasında tedavi bulunmuş ama bu yeni bir sorunu beraberinde getirmiş. Hastaların % 75’i iyileşmiş ama virüslü iken yaptıkları her şeyi hatırlıyorlar. Geri kalan % 25’in kaderine dair tartışmalarla ülke çalkalanırken iyileşenler de topluma geri kazandırılmaya çalışılıyor. Bu karmaşanın ortasında iyileşmiş birine Senan’a odaklanıyoruz. Senan diğer iyileşenlerle birlikte yeniden hayatın içine karışmaya çalışsa da tepkiler görüyor…

Halen merkezde çalışan ve zaman geçiren iyileşenler ile onları geri istemeyen toplum arasındaki mücadeleyi ele alıyor “The Cured”. Her şeyi hatırlamalarıyla dolayısıyla vicdan muhasebesini de gündeme getiriyor. Böyle bir durumda siz olsanız ne yapardınız sorusunu da soruyor. Spoiler vermeden örnekleyeyim… Düşünsenize; Komşunuz virüs kapmış ve ailenize saldırmış. Aile fertlerinizden birinin ölümüne sebep olmuş. İyileşip geri döndüğünde ne hissedersiniz? Kendinizi bir de o komşu yerine koyun. Virüsün etkisi altında olduğunuzu biliyorsunuz ve yaptığınızın mantıklı bir açıklaması yok. O anları kabus olarak görmekten uyumaktan korkar hale gelmişsiniz. Pişmanlığınız da cabası. İşte bu iki ucun arasında kalışın gerilimini yansıtıyor “The Cured”. Yeni nesil zombi filmi örneklerinden bu yönüyle sıyrılıyor. 

İyi fikir, iyi konu ama çok konservatif kalıyor. Atmosferi iyi kuruyor. Boş sokaklar, o bildiğimiz salgın sonrası ama taraflar konusunda o kadar detaycı değil. İyileşenlere odaklandığı kadar onların karşısında yer alanları resme hiç eklemiyor. Onları kabul etmek istemeyen halkı sadece televizyondaki bir iki tartışmadan ve söylemlerden görebiliyoruz. Bir mücadeleye şahit olmuyoruz. Tarafları eşit olarak yansıtarak tartışmayı büyütmek yerine iyileşenlerin alfası Conor’a odaklanmayı tercih etmiş David Freyne. Bu yüzden ikinci yarının ortasına gelmeden neler olacağını tamamen tahmin edebildiğimiz bir filme dönüşmüş. Zombi sonrası dönemden terör gerilimi çıkarmaya çalışırken ana resmi ve o bildik Britanya dramasını elden kaçırmış. Hikayenin aksiyon yönünü defalarca görmüştük. “The Cured”da bu yönden daha önce görmediğimiz bir şey yok. Daha önce görmediğimiz şey ise hikayenin insani yönü. Onu daha çok işleyerek iyi bir drama çıkarmayı ıskalamış Freyne. Faktörleri farklı olsa da bildik bir terör filmi çıkmış ortaya. Teknik anlamda da daha tv filmi, dizi havası vermesini de dipnot olarak düşelim.

Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yaptıktan sonra aldığı övgülerle festival gediklisi haline gelen “The Cured”, fantastik kanadın bu yıl en çok başvurduğu keşif malzemesi olsa da daha çok ıskaladıklarıyla akılda kalacak bir 95 dakika içeriyor. Bir virüs salgını yaşayacaksak sonrasına dair teorilere yaptığı katkı dolayısıyla nereye konumlandığını ise zaman içinde göreceğiz…


Set It Up : Ama Yine de…

Salı, Haziran 19, 2018
Amerikan kültürünün güçsüzü ezmek ve sömürmek üzerine işlediğini gayet iyi biliyoruz. Bunun uç noktaları da iş dünyasında yaşanıyor. “Çalışırsan karşılığını er geç alırsın” düsturuyla dayanma gücü de verilen bir kitle var. İş dünyasının önemli insanlarının asistanları da bunlardan biri. Her şeyi programlayan ve hayatı kolaylaştıran bu asistanlar, patronlarını ve hayatındaki insanları onlardan çok tanıyor. Her detayla uğraşarak patronlarına büyük kolaylık sağlasalar da hemen hemen hiç takdir görmüyor aksine sürekli aşağılanıyor ve hor görülüyorlar. Düzenli bir hayatı unutarak başlanan asistanlık süreci sürekli patronla birlikte olmak ama asla mesafeyi eşitleyememe maratonu bir bakıma. Bu zor hayatı kolaylaştırmak mümkün mü? 2018 yapımı Netflix işi “Set it Up” bunu şeytanlıkla deneyen bir komedi… Son yıllarda sayıları artan patron komedilerinden…

“Set it Up” bir kadın filmi… İş dünyasına kadın gözüyle bakan, kadını ön planda tutan ve yeri geldiğinde yüceltmekten çekinmeyen bir örnek… Künyesi kadın ağırlıklı olunca gayet doğal. Aynı zamanda bir ilk film. Kısa komedilerle yaptığı minik başlangıçtan sonra prodüktörlüğe geçiş yapan Katie Silberman ilk uzun metraj senaryosuna imza atmış. Yönetmen koltuğunda ise tv dünyasından tanıdık bir isim oturuyor. 2006 yılından bu yana hemen her komedi dizisinin en az bir bölümünü yönetmiş olan “The Office” ile Emmy ödülü kazanan Claire Scanlon ilk kez beyaz ekranın sınırları dışına çıkmış. Hoş, Netflix olunca pek de uzağa gitmiş denemez ama kalibresi daha yüksek bir film için ilk kez koltukta sonuçta. Oyuncu kadrosu da gayet dengeli. Yeni neslin sempatik isimlerinden Zoey Deutch, yan rollerle adım adım ilerleyen Glen Powell filmin parlamaya yakın isimleri olurken onlara Lucy Liu ve Taye Diggs eşlik ediyor. İki nesilden kimyası tutması beklenen partnerle yaratılmaya çalışılmış. İşin içinde eşleşme var ne de olsa…

Harper ve Charlie ile tanışıyoruz… Aynı binada çalışan iki asistan. İkisi de önemli kişilerin sağ kolu. Tüm hayatları onlara göre düzenlenmiş. Sağlıklı bir ilişkileri, düzenli iş saatleri ve uyku düzeninden uzaklara düşeli çok olmuş. İkisi de binanın son kalanları. Herkes gittikten sonra bile patron gitmeden çıkmayanlardan… Tanışmaları bir yemek kapışmasıyla oluyor. Yemek alma savaşı sonrası yaptıkları işi ve patronları birbirlerine anlattıklarına ne kadar benzediklerini fark ediyorlar. Sonra da çöpçatanlık için kolları sıvıyorlar. Zaten onları kendilerinden bile iyi tanıyorken bu iş elbette çocuk oyuncağı… Onlar birlikte takılsın biz de iş yükünü azaltmış olalım demeleriyle eğlence başlıyor…

“Set it Up” iş dünyası komedisi olarak bağımsız kanada biraz daha yakın bir film her şeyden önce. Karakterlerini derinleştiriyor, yan hikayeler ekliyor ve mevzusunu derli toplu anlatıyor. Yan karakterler de filme epey renk katıyor. Asansör görevlisi ve kargo elemanı filmin en eğlenceli anlarını yaratmış. Buna karşın Harper ve Charlie o kadar parlak anları yaratmaktan epey uzak bir ikili. Kimyaları tutuyor olsa da bir türlü izleyici ile özdeşleşemiyorlar. Her romantik komedinin olmazsa olmazı artık çift olsunlar isteğini yaratmanın yanına bile yaklaşamıyorlar. Patronlar içinde aynı şey söz konusu. Özellikle ikinci yarıdan sonra belirgin bir uzama ve sarkma söz konusu. Olacakları tahmin ediyoruz ama film bir türlü o sona meyletmiyor. Gereksiz yan yollarla hem ritm hem de tempo düşüyor. İlk yarıda hissedilen hafiflik yerini iç sıkıntısına bırakıyor. Harper’ın ev arkadaşının öyküsü yan yollardan biri ama onun da sadece mesaj vermek için kullanılması uyumsuzluk yaratıyor. 

İki parçadan bir bütün yaratmaya çalışan Set it Up, eninde sonunda işi çöpçatanlıktan sevgiye, aşka bağlıyor. Tüm amacının mottusunu söylemek ve mesajını vermek olduğunu gösteriyor. “Birini 'için' seversin ve 'rağmen' aşık olursun. Birini bütün nitelikleri için seversin ve bazı niteliklerine rağmen aşık olursun.” Ama yine de olarak özetlenecek bu durumdan meyvesini de alan alıyor elbette. Parlak bir fikirle başlayan bir süre iyi giden hafif komedi mesaj kaygısıyla ciddileşerek kan kaybederek vasatı aşamıyor. İzle unut filmi olarak ideal Pazar filmi olamamasını da fazlalıklarla dolu 105 dakikasına borçlu…

In Darkness : Gizem Kutusu

Pazar, Haziran 17, 2018
Eski usül zeki gerilimler kalmadı artık, şöyle iyi bir Hitchcockian filme hasretiz epeydir diyenler biraz daha yaklaşın. 2018 yapımı Amerikan/İngiliz ortaklığı gerilim denemesi “In Darkness” tam da oraya oynuyor. Selamların çakıyor, hikayesini onun gibi açıyor, reverse yapacağında da onun gibi davranıyor. Vizyona girer mi bilinmez ama “In Darkness” meraklılarını ev sinemasında karşılıyor.

In Darkness, “The Tudors”un setinde doğan filmlerden. Dizinin setinde tanışan Anthony Byrne ve Natalie Dormer’ın ilişkilerinin ürünü olarak çıkmış. İkili senaryoyu ortaklaşa kotarmış ve sonrasında görevleri paylaşmış. Bryne yönetmen koltuğuna otururken, Dormer da başrolü üstlenmiş. Kısa filmlerle başladıktan sonra 2005’de ilk uzun metraj sınavını “Short Order” ile veren Bryne, iki yıl sonrasında da “How About You...” ile iyi iş çıkarmıştı. Popüler İngiliz dizilerinin özellikle de tarihi dramaların yönetmenliği ile daha da sivrilmiş bir isim. 11 yıl sonra uzun metraja dönüş yaparken bunun faydasını gördüğü çok belli. Filme yansıyan karakter derinliğinin sebebi de bu besbelli. Dormer’a tanıdık isimler eşlik ediyor öte yandan. Muhtemel aksiyon yıldızı olarak görünen Ed Skrein, Joely Richardson, James Cosmo, Neil Maskell, Jan Bijvoet ve kısacık görünse de Emily Ratajkowski kadronun tamamlayıcı isimleri.

Görme engelli piyanist Sofia ile tanışırız. Üst kat komşusu Veronique'in gürültüsünü hep duyan genç kadın, başka bir gürültülü günün sonunda balkondan düştüğünü duyar. Seslerle de olsa olaya tanık olmuştur. Olay cinayet midir yoksa intihar mı? Polis sorgusu ilerlerken Sofia önemli bir tanık haline gelir. Zira Veronique'in babası Milos Radic, Londra’da siyasi koruma altında yaşayan ve Bosna Savaşı sırasında soykırım eylemleri yapmakla suçlanan bir Sırp işadamı ve savaş suçlusudur. Sofia’nın onunla iletişime geçme isteğiyle olaylar şekillenir…
Açılışını Dario Argento filmlerine, giallo’ya selam çakarak yapan “In Darkness” film boyunca da bu tarz selamları sürdüren bir tarz denemesi. Gizemli gerilim filmlerini sevenler için keyif veren pek çok sahne mevcut. Ağız sulandıran, ruh okşayan sekansları ile çok sevilesi duruyor. Senaryosuna çok kafa yorulduğu belli ama peliküle nasıl çevrileceğine çok daha fazla kafa yorulduğu meydanda. Anthony Byrne, sevdiği filmleri incelemiş ve onlardan başka bir puzzle yaratmış gibi. Bir noktadan sonra izleyicisinin odağını da dağıtan bir yapı esasen bu. Hangi parçanın hangi filmden olduğuna odaklanmaktan filmin konusu ve çözümü geri plana itilmiş oluyor. Filmle ilgili en doğru başlığı da Radic söylüyor. Göründüğü gibi olmayan kişilere dediği gibi; Gizemli Kutu.

Sıradan bir cinayetin perde arkası filmi olarak başlayan In Darkness, özellikle ikinci yarıda hızlanarak bambaşka bir filme dönüşüyor. İşin içine anılar, soykırım, intikam, sırlar, casusluklar derken her şey giriyor neredeyse. Bu zengin menüye rağmen kontrolü kaybetmiyor ama biraz zayıflıyor. Senaryonun zaafları da burada başlıyor. Filmin ikinci yarısı sanki sette yazılmış gibi görünüyor. Hiç aksiyon yok denmiş ve bir iki sahne eklenmiş ama bütünde sırıtmış örneğin. Ya da Sofia’nın geçmişini aydınlatmak için alelacele bir karakter eklenmiş ama dikiş tutmamış. Bunun dışında da gereksiz ve çok mantıksız bir sex sahnesi var dolgu malzemesi olarak. Finaldeki sözde sürpriz de aynı manasızlığın eseri. Hikayeye hiçbir hizmeti olmayan bu sahneler Byrne ve Dormer’ın güvensizliklerinden olsa gerek. Ya yazdıkları senaryoya inanmıyor ya da seyircinin anlamakta zorlanacağını düşünüyorlar. Her sorunun yanıtının verilmek zorunda olduğunu zannederek panikliyorlar sonlara doğru. Oysa en temel sorunun cevabı verilmiş, fazlasına hiç gerek yok. Tüm bunlara rağmen filmin keyif vermesinin sebebi Bryne’ın teknik işçiliği. Metronom ile kurguyu eşlemesi, Vertigo başta olmak üzere klasiklere selam çakması görülmeye değer.

İyi başlayan, matruşka gibi parça parça yön değiştiren eski usül gerilim gibi gözükse de sonlara doğru dağılan gizemli bir kutu “In Darkness”. Kutuyu açtığına pişman olmamak için biraz sabır ve düşük beklenti gerektiriyor…


Midnight Sun : Gün Biter Gülüşün Kalır Bende

Cumartesi, Haziran 16, 2018
“Gün biter gülüşün kalır bende / Anılar gibi sürüklenir bulutlar / Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır / Yarım kalan bir şiir belki de” dörtlüğüyle başlayan Ahmet Telli şiiri “Gülüşün Eklenir Kimliğime”… “Aykırı anlamlar arayıp durma” der, “güz biter sular köpürür de / kapanmaz gülüşünün açtığı yara / uçurum olur cellat olur her gece” diye devam eder. Selda Bağcan’ın eşsiz yorumuyla nefis bir şarkıdır aynı zamanda. 2006 yapımı Japon işi “Taiyo no uta”nın Amerikan uyarlaması “Midnight Sun”ı izlerken hep bu şiir, şarkı çınladı içimde. Ne Japonların ne de Amerikalıların haberi yoktur elbet ama duygular evrensel ne de olsa… Ustanın da dediği gibi ayrılıklar toplamıyız işte, yarım kalan bir şiir belki de… 2017 yapımı gençlik romantizmi “Midnight Sun” da o şiiri anlatmayı deneyenlerden…

Önce dizi olarak hafızalara kazınan “Taiyo no uta”, aynı yıl filme de dönüşerek çok sevilmiş romantik komedilerden. Uzakdoğu sinemasını sevenlerin mutlaka izlemiş olduğu film yapımcıların gözünden kaçmamış. Biraz gecikmeli de olsa Amerikan uyarlamasına dönüşmüş. Karşımızda bir uyarlamadan çok esinlenme olduğunu ilk baştan söylemeli. Eric Kirsten ilk senaryosuna imza atarken yönetmen koltuğunda çok doğru bir isim oturuyor. Ashley Tisdale videolarıyla popülerleşerek “Step Up Revolution”ın yönetmenliğine kadar yükselen Scott Speer, yeni dönem gençlik müzikallerinde akla gelen isimlerden. Filmdeki müzik sevdası dolayısıyla iyi birleşim olmuş. Aynı ekiple devam ederek kolektif bir iş çıkarmaya çalışmış. Oyuncu kadrosu da gişe için iyi toparlanmış diyebiliriz. Bella Thorne, Patrick Schwarzenegger, Quinn Shephard ve Nicholas Coombe’den oluşan genç kadroya Rob Riggle babalık ediyor. 

Midnight Sun, bizi bir hastalıkla tanıştırıyor. Amerikan işi olunca, hastalığa ve mücadeleye daha çok değinerek bir tür sosyal sorumluluğa da soyunuyor. XP olarak anılan bu hastalığın tam adı Xeroderma Pigmentosum. O sorumluluğu biz de alarak bir kaynaktan alıntılayalım: “Nadir rastlanan otozomal resesif geçişli bir deri hastalığıdır. Ultraviole (UV)’nin yarattığı DNA hasarı ya nükleotid hasarı kusuru ya da replikasyon sonrası onarım kusuru sebebiyle oluşur. Deri doğumda normaldir, ama fotosensitivite (güneş ışığına aşırı duyarlılık) yaklaşık beş yaşında derinin kurumasına, kırışmasına, beneklenmesine ve erken yaşlanmasına neden olur. Deri değişiklikleri ilk olarak süt çocukluğu döneminde ya da erken çocukluk döneminde, güneşe maruz kalan yüz, boyun, el ve kollar gibi vücut bölgelerinde görülmektedir. Hastalığın bilinen bir tedavisi yoktur. Kseroderma pigmentozum tedavisi derinin güneş ışığına karşı korunmasından oluşur. Deri kanserleri çoğunlukla cerrahi girişimle ya da radyoterapiyle tedavi edilir. Deri değişiklikleri oluşumunu engellemek için sistemik A vitamini formlarından ilaçlar kullanılabilir. Mutlaka UV ışınlarını engelleyen gözlüklerin, şapka ve kıyafetlerin kullanılması, ev ve arabadaki camlara ultraviole filtrelerinin takılması, fiziksel koruma sağlayan güneşten koruyucuların kullanılması, hastanın deri kanserleri ve göz komplikasyonları açısından düzenli takip edilmesi, hastanın dışarı ortamlarda çalışmaması, eğer okul camlarına ultraviole filtreli camlar takılamıyorsa çocuğun okula gönderilmemesi ve evde ders alması gibi imkanların sağlanması, hastaların mümkün olduğunca geceleri dışarı çıkması tedavide ve komplikasyonların önlenmesinde son derece önemlidir.” Tamamdır sanırım, yeterince bilgi edinmişizdir. Şimdi filme dönebiliriz…

XP hastası Katie ile tanışıyoruz. Kasabanın vampiri olarak anılan, eğitimini evde gören, sadece geceleri dışarı çıkan, evinde de özel camlar sayesinde babası ile birlikte korunaklı bir yaşam süren kızdır. Dış dünyadan da uzaktadır elbet. Yaşıtlarının tecrübe ettiği birçok şeyden yoksundur. Müzik aşkıyla doludur. Geceleri tren istasyonunda şarkılar söyler kendince. Senelerdir pencereden takip ettiği bir çocuğa aşıktır. Kasabanın popüler genci Charlie’ye… Bir gece yolları kesişir ve aşk başlar… Katie için güneş doğmuştur. Birbirlerini iterek en güzel akşamı, günü geçirme teklifleriyle mutluluklarını çoğaltırlar. Ta ki bir gün Katie saati unutup güneşe maruz kalana dek…

“Taiyo no uta” da “Midnight Sun”da bildik konuyu işliyor esasen. “Love Story”den bu yana aşina olduğumuz ölmeden önce son aşk, son birliktelik, mutluluk mevzuna… Yeni bir şeyler ekleme çabası yok. Bildik formülü ana karakterin şarkı söyleme sevdası ile çeşitlendiriyor o kadar. Orijinal Japon filmi daha hafif ve eğlenceli bir romantizm yaşatıyordu. Amerikan uyarlaması ise ciddi bir romantik dramaya soyunuyor. Hatta fazla ciddi. Yer yer bunun bir gençlik filmi olduğunu unutturacak denli ciddileşiyor. Oysa konu bildik, ilerleyiş ve hatta final diyalogları bile tahmin edilebilir bir film. Spier nedense bunun bir uyarlama olduğunu unutacak denli ciddiye almış işini. Hiç es bırakmadan gözyaşı akıtma sevdasına kapılarak ilerlemeyi hedeflemiş. Bu hedefe yürürken de kontrolü elden kaçırmış. Oyuncu yönetimini o kadar kaçırmış ki yaratmak istedikleri bu yüzden teoride kalıyor. Bella Thorne’un dengesiz performansı hadi gözden kaçar da Patrick Schwarzenegger’ın odundan farkının olmaması nasıl kaçar gözden. Thorne ile kimyalarının bir türlü tutmamasına da sebep oluyor Arnold ustanın oğlu Patrick. Yaş olsa eğilir hadi de kuru odun olarak filmin önündeki en büyük engel. Bir noktadan sonra xp hastalığından çok Thorne’un haline üzülür hale gelmek mümkün. Neyse ki Quinn Shephard gibi bir tampon var performans olarak. Onun sevimliliği sayesinde yan öykü de olsa yüzü güldüren ve filme tempo kazandıran anlara şahit olabiliyoruz.

İzleyicisini XP hastalığına duyarlılığa davet eden Midnight Sun, bildik konusunu tipik formülle işleyen klişe bir gençlik romantizmi. Orijinal filmin gerisinde kalmanın yanı sıra vasatı bile aşamıyor. Hedeflenen hiçbir duyguyu veremiyorsa da mesajlarını da dikte etmekten geri kalmıyor. Her gün hediyedir derken keşke 91 dakikanın her anının da izleyicisinin hediye olarak geçmesini sağlayabilseydi demek kalıyor bize… Yarım kalan her şey bir şiirdir nihayetinde…


Revenge : Çölde Kan!

Cuma, Haziran 15, 2018
Bir dönem ortadan kaybolan, ikibinlerin ortalarında özellikle Fransız yönetmenlerin çabası ile dirilen kan banyolu b-türü gerilimlerin yükselişi sürüyor. Kendisine ev sinemasına bir Pazar yaratarak ilerleyen tür sinemasına yeni örnekler eklenirken iyileri genellikle övgülere boğularak yıla da damgayı vuruyor. 2017 yapımı “Revenge” tam da böyle bir örnek. Prömiyerini Toronto’da yapan film 2017 Eylül’ünden bu yana epey festival gezdikten sonra mayıs ortasında ev sinemasında izleyici karşısına çıkarak bu ilgiyi çoğaltmış durumda.

“Revenge” bir ilk film. “Kadınlar her zaman mücadele etmek zorundadır” mottosunu kullanan filmin yaratıcısı da bir kadın üstelik. Coralie Fargeat, ödüllü iki kısa film ve bir mini diziden sonra ilk kez uzun metraj sınavında. Fargeat kısa filmleriyle atmosfer yaratımı ve sanat yönetimi konusunda iyi olduğunu göstererek sivrilmişti. 2014 yapımı kısa bilim-kurgu’su “Reality+” iyi bir fikrin düşük bütçe ile gerçeğe dönüşümü idi. İlk uzun metrajında da aynısını düşünerek atmış adımını. Az oyuncu ile tek mekanda kotarmış filmini… Bizim korku/gerilim sinemasına da ders olacak nitelikte bir işçilik ile hem de. Oyuncu kadrosu da yeni isimlerden, Matilda Anna Ingrid Lutz, Kevin Janssens, Vincent Colombe ve Guillaume Bouchède’den oluşuyor. 

Hiçliğin ortasında bir yerdeyiz. Her yıl geleneksel olarak düzenledikleri av partisi hazırlıklarındayız. Üç zengin adam parti için buluşmak üzeredir. Eve ilk gelenler Richard ve afet metresi Jen olur. Stan ve Dimitri de onlara katıldıklarında Jen’in cazibesi onlarında başını döndürür. Eğlenceli gecenin sabahında her şey kontrolden çıkar. Jen önce tecavüze uğrar sonra öldüğü sanılarak çölde terk edilir. Gözünü yaralı açan Jen, bedeli ödetmek için intikam almaya soyunur…

Revenge, planlanan işlerin değiştiği ve acele kararlarla değişen, avcının av haline geldiği filmlerden. “I Spit on Your Grave / Mezarınıza Tüküreceğim” evreninden. Kadın yönetmeni sayesinde güçlü kadın figürünü parlata parlata ilerleyenlerden. Lutz’un cazibesini tecavüz sahnesine dek çok iyi yansıtıyor. Çıplaklığı gösterme peşinde değil. Kamerasını kendi doğrularına göre ayrıntılara çeviriyor. Isırılan elma, benzetilen hayvanlar gibi zoom inlerin peşinde daha çok. Mesafeyi de çok iyi koymuş oluyor böylece. Jen’i arzuluyoruz ama çıplak görelim ısrarında olmuyoruz. Tecavüzü de göstermenin değil hissettirmenin çok daha iyi bir seçim olduğunu onaylıyoruz. Fargeat, zaten bildiğimiz bir manzarayı kendince anlatıyor. Konuya herkesin aşina olduğunu kabullenerek karakterlerini tanıtmaya, derinleştirmeye hiç uğraşmıyor. Neler olacağını da tahmin ediyor, az çok biliyoruz zaten. Çölün ortasındaki avı daha çekici hale getiriyor. Görüntü yönetmeni Robrecht Heyvaert’in muazzam işçiliğiyle atmosferi, sıcağı, hırsı, mücadeleyi de hissetiriyor.

“Revenge”in tüm albenisi ikinci yarısında… Kana susayanları zevke boğacak bir banyo sunuyor. Bazı anlarda gereksiz uzatmalar ve sarkmalar olsa da, finalinde de zirvesini yapıyor. Formül iyi, konu makul, işleyiş gayet iyi… 108 dakika olması dışında sorunu yok. Keşke birkaç sahneyi daha atsaymış derdirttiği anlara sahip. Yine de bir kadının ellerinden kanlı bir intikamı seyretmek hoş bir deneyim. “Kazanabileceğini mi sandın? Hem de bana karşı?!” diyen erkek yara bere içinde de olsa küçümseyerek ekler “Bunun mümkün olduğu tek an mücadele göstermeden ayrılmanı teklif ettiğim zamandı. Ama mücadele etmen gerekiyordu. Kadınlar her zaman mücadele etmek zorundadır ya.” İzleyicisine ustalıkla Jane’in yanında taraf tutturan Revenge, “iyi ki mücadele etti” dedirtenlerden. Türü sevenler ıskalamasın…


Unsane : Saplantı ve Dönüşüm

Pazartesi, Haziran 11, 2018
Steven Soderbergh’in dünya prömiyerini 68. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde yapan yeni gerilimi ortalama bir beğeni ile karşılanmıştı. Yönetmenin filmin tamamını sadece iPhone 7 Plus ile çekmesi dolayısıyla merakla bekleniyordu. Amerika’da 23 Mart’ta vizyon gören film şimdilik bizi pas geçmiş gibi görünüyor. Vizyona gireceğine dair herhangi bir bilgi yok. iPhone ile çekilmiş filmi beyaz perdede görme fırsatını kaçırmış olsak da ev sinemasında yakalayabiliyoruz nihayet.

1989’da çektiği “Sex, Lies, and Videotape” ile bağımsız kanadın en iyi başlangıçlarından birini yapan Soderberg, Ocean serisi ile gişeyi keşfederek ilk döneminin epey uzağına düşmüş ve bunu da sürdürmüştü. “Side Effects” ile 2013’de o dönemi hatırlamış olsa da geçen yıl izlediğimiz son filmi “Logan Lucky” ile yine gişe işine yönelmişti. Çoğunlukla sinefilleri kızdıran bir filmografiye sahip Soderberg’in son denemesi bu yüzden ilgi çekici. Tanıyıp sevdiğimiz ilk dönemi gibi denemeyi seven, risk alan tavrına dönüş filmi olarak görünüyor “Unsane”. Prömiyerinde nasıl karşılanacağını o yüzden merak ettik. İyi film olmasını diledik. Vizyonu es geçmesiyle beklentilerimiz düştü ama yine de izlemeden geçemedik. Sinefiller için durum böyleyken ortalama seyirci için de farklı bir merak duygusu var elbette. Artık neredeyse elimizin bir parçası haline gelen telefonla çekilmiş olması… Üstelik konusunun saplantı olması da ironik görünüyor. Neyse, artık hayatımızın iyice parçası haline gelen ve zamanımızın büyük bölümünü geçirdiğimiz telefonlara olan saplantı başka bir yazının konusu olsun biz “Unsane”e bakalım…

Kısa filmler, tv filmleri derken gişe sınavını 2010 yılında “The Spy Next Door” ile veren ikili Jonathan Bernstein ve James Greer’in senaryosu ile yola çıkan Soderberg, başrolü de dizilerle popülerleşen Claire Foy’a vermiş. Joshua Leonard, Amy Irving ve Juno Temple da ona eşlik eden isimler.

Genç bir kadınla tanışıyoruz. Sawyer Valentini, başına gelenler yüzünden şehir değiştirmiş ve hayatını yenilemiş. Yine de çok mutlu değil. Geçmişinden kaçmaya devam etse de psikolojik yükünü taşımaya devam ediyor. Korkularının doruğa çıktığını gördüğünde bir danışmana gidiyor. Konuşma sonrasında kendisini isteği dışında tutulduğu bir akıl hastanesinde buluyor ve olaylar gelişiyor.

Steven Soderberg, İphone ile çok iyi sekanslar yaratmış. Basit müzik kullanımıyla da bunu desteklemiş. Alışık olduğumuz renk tonlarıyla kolayca içine girebildiğimiz hikayeyi kısa sürede iyice sahipleniyoruz. Gerçekçiliği de beraberinde getiriyor bu durum. Saplantılı aşık konusuna da yabancı olmayınca konunun dışına hep birlikte çıkabiliyoruz. Sistem eleştirisi de yan öykülerden biri olarak yerini alıyor. Çeşitli sorular da peş peşe geliyor. Sistemin bizi gözetmek yerine bizden faydalandığını, görevin kötüye kullanılmasını, yetkisiz yetkilileri, sigorta sistemindeki açıkları tartışmaya açıyor. Diğer yandan Sawyer ile birlik olup korkularımızla yüzleşiyoruz. Korku mu, sanrı mı sorularına cevap arıyoruz. İyi bir anlatımla harmanlıyorsa da ikinci yarıda odağından saparak sıradanlaşıyor Unsane. Hayatta kalma içgüdüsüne vurgu yapıyor ama kendisi kalamıyor bellekte. Sisteme dair sorular da bir yere kadar nihayetinde. Temelde bir saplantı ve dönüşüm hikayesi. Saplantı tamam ama vaat edilen dönüşüm bir türlü gerçekleşmiyor. Gerçekleşiyor gibi görünse de havada kalıyor.

İyi bir çaba “Unsane”, film çekmek için sadece bir fikriniz olmasının yeterli olduğunu gösteriyor. Soderberg teknik anlamda iyi anlatsa da, senaryosunun içini yeterince dolduramıyor. Her zamanki gibi karşımıza çıkan aynı motto oluyor: “Ne anlattığın değil, nasıl anlattığın önemli.” Kavramsal olarak tartışılacak çok malzeme verse de yetmiyor. İkinci yarıda yaşanan sarkmalar ve her şeyi fazlasıyla gösterme hırsıyla finali de sarkıyor. Beklentileri düşürmek kaydıyla keyif alınabilecek orta ölçekli bir psikolojik/gerilim “Unsane”, uzatmalı 98 dakikadan geriye Claire Foy’un performansı kalıyor.

Love, Simon : Ver Nefesini Kendin Ol

Pazar, Haziran 10, 2018
2015 yılında Becky Albertalli’nin yazdığı bir roman gençler arasında çok popüler olmuş ve birçok dile çevrilerek best-seller olmuştu. “Simon vs. the Homo Sapiens Agenda”, sevilesi başkarakterinin eşcinsel olduğunu açıklayamamaktan muzdarip halleri bir çok akranına ilham kaynağı olmuş ve dünya gençliğini de etkisi altına almıştı. Bizde de sevilmesi iki yıl sonrasını buldu. “Simon Homo Sapiens'e Karşı” adıyla dilimize kazandırılan roman Pegasus etiketiyle raflarda yerini aldığında genç okurlarda yankısını buldu. Kaçınılmaz olarak film yapımcılarının ilgisini çekti ve “Aynı Yıldızın Altında”nın yapımcılarınca canlanıp peliküle dönüştü. 16 Mart’ta vizyona giren film ilginçtir ülkemizi pas geçti. “Love, Simon” izleyicilerin karşısına ancak ev sinemasında çıkabiliyor. Meraklısına beyazperde yerine beyaz ekrandan göz kırpıyor.

“Love, Simon”un künyesi film hakkında ilk izlenimi fazlasıyla veriyor. Tüm ekip dizi dünyasından doğan isimler. Bu yönüyle tam bir dizi toplaması esasen… Senaryosuna birçok dizide birlikte çalışan Elizabeth Berger ve Isaac Aptaker’in imza attığı filmin yönetmen koltuğunda özellikle The CW dizileriyle tanıdığımız Greg Berlanti oturuyor. Süper kahraman hikayelerini diziye uyarlayan Berlanti, üçüncü kez koltukta. 2000 yılında ilk sınavını “The Broken Hearts Club: A Romantic Comedy” ile başarılı şekilde verdikten sonra 2010 yılında “Life as We Know It” ile iyi iş çıkarmıştı. Sekiz yıl aradan sonra onlara göre daha hafif ve basit bir filmle kendince nefes almış. Nick Robinson, Katherine Langford, Alexandra Shipp, Jorge Lendeborg Jr., Logan Miller ve Keiynan Lonsdale’in başını çektiği genç kadroya Jennifer Garner ile Josh Duhamel eşlik ediyor.

Kendi deyimiyle son derece normal bir hayatı olan lise öğrencisi Simon ile tanışıyoruz. Anlayışlı bir anne, şefkatli bir baba ve hamarat bir kızkardeşi ile hep beraber takıldıkları üç iyi arkadaşa sahip. Tüm bu tabloya rağmen bir sırrı var: Eşcinsel! Bunu kimseye söyleyememekten muzdarip… Bir gün tüm bu tabloyu değiştiren bir şey oluyor. Okulun dedikodu sitesinde biri ismini vermeden gay olduğunu açıklar ve mail adresini verir. Simon da kolları sıvar ve onunla yazışmaya başlar. Ortak sorunları üzerinden başlayan iletişimleri aşka doğru evrilir… Lakin iki sorun baş gösterir. Mailleri gören arkadaşının şantajı ve yazıştığı kişinin kimliğini bilemeyişi… 

Film konusu hayli basit… Tamamen dönem gençliğine odaklanıyor ve onların dünyasından besleniyor. Gençler dışında kimsenin anlamayacağı ya da anlam veremeyeceği bir dünya. Kimliğini açıklama meselesi, sırlar ve ifşalar, bloglar ve amaçsız hayatlar. Dişe dokunur herhangi bir şeye rastlamak mümkün değil. Karakterler çok düz neredeyse karikatürden. Hele bir tanesi var ki eşcinsellik sembolü olarak konmuş ve bayrak gibi duruyor filmin orta yerinde. Romanı okumadığım için herhangi bir yorum yapamayacağım ama filmin her açıdan yüzeysel olduğunu belirteyim. Popüler birçok satardan ne bekleniyorsa o var. Tüm karakterler bildik. Aile ve arkadaşlar hazır şablon. Diyaloglar içi boş balonlar. Bu tablo da verilen mesajların havada kalması kadar doğal bir şey de yok haliyle. Normalde etkileyici olması gereken ana konuşma sahnesinde dökülen gözyaşları havada kalıyor ve çok absürt görünüyor bu yüzden.

Love, Simon bildik bir mesaj veriyor eninde sonunda. Kim olursan ol kendin ol. Kendini saklayarak nefesini tutma. Kendini rahat bırak nefesini ver ve kendin ol. Ne olursa olsun herkesteki anlamın aynı kalacak. Bu basit mesajı eşcinsel bir ana karakter üzerinden veren film hayli vasat seyrediyor. 110 dakikalık süresini sadece meçhul gay Blue’nin kim olduğunu merak etme duygusu üzerinden geçirebiliyor. İyi bir gençlik filminin standart özelliklerinin de dışında. İyi müziklerle donatılmamış örneğin. Döneme dair göndermeler ya da bu zamana aitlik hissiyatından da uzakta. Eğlence ve güldüren anlardan, esprilerden de eser yok. Çok ruhsuz. O beklenen humourdan yoksun. Sıradan bir tv filmi gibi gelip geçiyor ve izleyiciye unutmak kalıyor. Sözün özü, İkibinli yıllar gençliği daha iyi filmlerde kendini bulmayı hak ediyor.


Hereditary : Lanetli Miras

Cumartesi, Haziran 09, 2018
Milenyum ile birlikte dünya küçüldü ve her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Sunulanı hemen etiketlemeden ibaret bu seslerin en gereksiz çıktığı yerlerden biri de sinema oldu maalesef. Özellikle merak edilen filmlerde başımıza sık geliyor. Temkinli yaklaşmak zorundalık hali alınacak keyfi direk etkiler hale geldi. Filmlerin festivallerdeki ilk gösterimlerinden sonra aldığı tepkiler ve övgüler karşısında “bir an önce izleyeyim de aksini iddia edeyim” düşüncesi neden var anlamış değilim ama var. Hadi gidelim, izleyelim ve gömelim! Beklentileri yükselten etiketlere karşı oluşan bu tutum alınacak tüm keyifleri de öldürüyor. Bu beklentileri körükleyen de filmin arkasındaki isim öte yandan. A24’ün “It Follows”, “The Babadook” ve “The Witch”de de aynı şeyi yapmışlığı var. Referans olması gerekirken sabıka olarak yansımasının sebebi de onlar. Prömiyerini Sundance Film Festivalinde yapan “Hereditary” de tam olarak böyle bir film. Afişine kadar yansıyan “tüm zamanların en korkunç filmi” ifadesini görmezden gelmek ya da okuyup geçmek gerekiyor. Asıl notu verecek olan izleyici zira. Özellikle ikinci yarısında coşan “Hereditary” için tüm beklentileri unutmak ve koltukta arkaya yaslanıp keyfini çıkarmak gerek. Tüm zamanları boşverelim, o salonda geçirilen 127 dakika mühim. 

Time Out tarafından “Yeni jenerasyonun The Exorcist’i” olarak nitelenen filmin arkasında ciddi bir hazırlık çalışması var. 2011 ile 2016 arasına altı kısa film sığdıran Ari Aster, senaryosunu da kotardığı filmle ilk uzun metraj sınavını vermiş. Projesinin yapımcılarca onaylanıp prodüksiyon sürecine geçilmesinden yıllar önce karakterleri oluşturmaya başlamış. Karakterlerin detaylı biyografilerini, başlarına gelecek olayların arka planını yazmış. Hatta filmin sinematografisiyle ilgili spesifik beklentilerine dair 75 sayfalık bir çekim listesi yazmış. Tüm bunlar henüz proje için finansman bulunmadan, çekim mekanları belirlenmeden önce…

Aster, senaryoyu yazma sürecinde kendi ailesinin bir dönem başına gelen uğursuz olaylardan da ilham aldığını belirtmiş: “İşler öyle kötüye gitmişti ki, lanetlenmiş olduğumuza inanmaya başladık. Ben daima kişisel bir perspektifle yazarım. Korku türünü de çok seviyorum. Ailemin yaşadıklarını dramatize etmek istemedim. Bu nedenle o hisleri korku filmi filtresinden geçirdim; buradaki tuval, bir katarsise ihtiyaç duyuyordu. Yaşamın adaletsizliği üzerine bir film yapıyorsanız, korku türü eşsiz bir oyun bahçesidir. Önünüzde, hayatın karşımıza çıkardığı haksızlıkların göklere çıkarılabildiği, övülebildiği bir alan açılır.”

İlerledikçe tüyler ürpertmeye başlayan, diken üstünde izlenen filmi de en iyi o tarifliyor haliyle: “Bu film, kalıtsal bir mirası; ailenizden gelen, kanınızda olan bir şeyi seçme şansınız olmaması mefhumunu konu ediniyor.” diyor ve ekliyor: “Hiçbir şekilde kontrolünüzde gelişmeyen bir durumun ortasına doğmuş olmak… Bana göre bütünüyle aciz olmaktan daha yıkıcı bir şey yok!”

Yönetmenin bu tarifi üzerine bana çok laf düşmez aslında. Spoiler vermeden filme dair kurulacak cümlelerin kısıtlığı olduğu düşünülürse… Soy ve kan bağı kavramlarını, doğaüstü bir korkuya ve ötesine dönüştüren bir film Hereditary. Muhteşem bir görüntü işçiliğiyle bezeli. Pawel Pogorzelski’nin sinematografisi ve ona eklenen sanat yönetimi, Colin Stetson’un müzikleri ile şahane bir atmosfer kurulmuş. Aster iyi bir sinefil olduğunu da belli ediyor. Birçok sekansta “Rosemary’s Baby”e açıkça selam gönderiyor. “Don’t Look Now”ı da unutmamış. Bu iki filme gönderdiği selamın göstere göstere olmayışı da sinefiller için hoş bir ayrıntı. Toni Collette’in filmi adeta sırtlayan performansı, Alex Wolff ve Milly Shapiro’nun tuhaf kendine özgülükleri ile Gabriel Byrne’ın takımı tamamlayan oyunu… Dramatik yapıya özen gösteren Aster, tansiyonu hiç düşürmeyerek tempoyu da elinde tutuyor. Her soruyu cevaplıyor. Eksiği, gediği de yok. Titizlikle kusursuzu yakalamaya çalışmış. Basit oyunlara, kolaycılığa hiç kaçmamış. Özellikle ikinci yarıda o kadar coşuyor ki türün izleyicisine müthiş bir haz yaratıyor. Birçok sekansın ilerleyen zamanlarda klasik olacağını, göndermeler yapılabileceğini düşündürtüyor. Muhtemelen uğranacak duraklardan olacak. 

Günümüz filmlerinin aksine, 70’ler sinemasına daha yakın bir film Hereditary. Kandan, hayal gücü üzerinden yürüyen fantastik kanadın dışında... Kabus gücü ile ilerliyor ve gerçekçi kılıyor kendini. İzleyicisine gözünü kırpmadan geçireceği harika bir 127 dakika vaat ediyor. Iskalamayın… Yaslanın arkanıza, keyfini çıkarın…

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template