♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Dizi Raporu : Eylül Yenileri

Pazartesi, Ekim 31, 2016
5 Eylül’de “Mary + Jane”in prömiyeriyle açılan 2016-2017 sezonu son bir kaç yılda olduğu gibi yine beklentilerin altında seyrediyor. Yine yaratıcılar risk almadan bildik konulara girişmiş, hayal gücünü fazla zorlamamışlar. Roman ve film uyarlamaları ile yeniden çevrimler yine yapımcıların can simidi. 22 dizi başlamış olsa da bu rakam sadece nicelikte kalmış. “Quarry”, “Queen Sugar”, “StartUp” ve “This Is Us” ayın en iyileri olarak öne çıkarken, “Designated Survivor” ve “Pitch” ve “The Exorcist” de göz atmadan geçilmeyecek diziler. “Aftermath” ve “MacGyver” ise sezonun en kötüleri olarak baştan kaybedenler... İşte Eylül ayında başlayan 22 dizinin konusu, kadrosu ve değerlendirmesi...


Aftermath
Kıyameti topyekün ekrana getiren SyFy yenisinin yaratıcıları 1989 yılından bu yana birlikte uzun soluklu projeler üreten Glenn Davis ile William Laurin ikilisi. Üç Çocuklu bir ailenin kıyametin ortasında kalmasını anlatan dizinin oyuncu kadrosunda da James Tupper, Anne Heche, Julia Sarah Stone, Levi Meaden ve Taylor Hickson başı çekiyor. Hayli vasat bir ilk bölümle başlayan dizi en başta atmosferi yaratamıyor. Benzer öykülerden alışık olduğumuz formülü uygulayarak minik rötuşlarla fark yaratmak istese de özgün bir şey de çıkmamış ortaya. Zombi yerine deli demekle olmuyor bu işler. İlla bir karavana atlanacak, aile bölünecek ve bir araya gelmeye çalışılırken hayatta kalmak için mücadele edilecek. Tanıdık geldi değil mi? 13 bölümlük ilk sezona dair henüz bir gelişme olmasa da, iptal edileceğini görmek için müneccim olmaya gerek yok.


Atlanta
Spot ışıklarını rap dünyasına çeviren FX yenisinin yaratıcısı başrolü de üstlenen Donald Glover. Yükselişteki oyuncu kısa filmler ve “30 Rock”a yaptığı katkıdan sonra ilk denemesinde. Kendi dünyasından anlattığı öykü ile hayli başarılı da görünüyor. Siyahilerin kültüründen beslenen ve güncel göndermelerle delilerle dolu bir dünyanın kapılarını aralayan dizi, iki kuzeni getiriyor önümüze. Taze şöhret rapçi Paper Boi ile menajeri olmak isteyen Earn... Daha ilk buluşmaları Paper Boi’nin birini vurmasıyla sonuçlanır ve soluğu karakolda alırlar. Macera da böyle başlar. Glover’a eşlik edenlerin başını Brian Tyree Henry, Keith Stanfield ve Zazie Beetz çekerken aralarındaki uyum dizinin doğallığını da arttırıyor. Komedi kategorisinde olsa da siyahilerin dünyasına pencere açıyor ve alışılmadık manzaralar sunuyor. 10 bölümden oluşacak dizi, dördüncü bölümün ardından ikinci sezon siparişini alarak öne çıktı.


Better Things
Üç çocuklu bekar bir annenin Hollywood’da ayakta kalma macerasını ekrana taşıyan FX yenisinin yaratıcıları Louis C.K. ve başrolü de üstlenen Pamela Adlon. Mikey Madison, Hannah Alligood, Olivia Edward ve Celia Imrie de ona eşlik eden isimler. Vasat bir ilk bölümle başlayan dizi epey tatsız tuzsuz ama ya seversiniz ya da nefret edersiniz çizgisinde seyrediyor. Sizi bilmem ama ben sevemeyenlerdenim. Hayli sıradan bir konu, tekdüze bir durum komedisi olarak devam ediyor. Adlon’un çabası da durumu pek değiştirmiyor. On bölümden oluşacak dizi, ikinci bölümün ardından ikinci sezon onayı alarak rahatladı.


Bull
CBS’in hukuk draması gerçek bir figürün ilk dönemlerine ışık tutuyor. Birçok yapımda adı anılan o meşhur “Dr. Phil”i getiriyor ekrana. Amerika’nın meşhur talk showcusu Dr. Phil McGraw ile roman uyarlamalarının senaristi olarak tanıdığımız Paul Attanasio’nun yaratıcısı olduğu dizinin oyuncu kadrosunun başını da Michael Weatherly, Freddy Rodriguez, Geneva Carr, Chris Jackson, Jaime Lee Kirchner ve Annabelle Attanasio çekiyor. İki NCIS dizisi arasında yayımlanma avantajına rağmen dizi hayli suni görünüyor. Davranış bilimleri uzmanı olan Dr. Bull, önemli davalarda çalışarak jüriyi inceleyerek sonucu önceden öngörmesiyle meşhur. Kendi kurdukları gölge jüri ile hazırlanan Dr. Bull ve ekibi davayı çözüme ulaştırmaya çalışırken hiç bir detayı atlamıyor. İnandırıcılıktan uzak bir fantazi gibi görünen dizi aşırı derecede “Lie to Me”ye benziyor ama berbat kopyası kabilinden... Weatherly’nin sayesinde çok bilmiş antipatik bir ana karakterin maceralarının kimseye hayrı yok. Sezonun en kötü dizilerinden biri.  


Designated Survivor
ABC’nin politik draması daha ilk bölümden herkesi tavlayanlardan. Akıcı ve gerilimli pilot bölümle izleyeni hayranı haline getiren dizinin yaratıcısı “Safe House” filminin senaristi olarak tanıdığımız David Guggenheim. Kiefer Sutherland, Natascha McElhone, Adan Canto, Italia Ricci, LaMonica Garrett, Tanner Buchanan, Kal Penn ve Maggie Q da oyuncu kadrosunun başını çeken isimler. Amerikan yasalarınca belirlenmiş bir görevi konu edinen dizi, başkana bir şey olursa hemen görevi devralacak isme odaklanıyor. Amerikan başkanı konuşma yaparken teröristler saldırıyor ve tüm kabine hayatını kaybediyor. Çevre bakanlığından daha geri plana atılan etkisiz eleman Tom Kirkman’ın bir anda başkan olmasıyla değişen durum da dizinin konusunu oluşturuyor. Ilımlı bir politikacı olan Kirkman’ın bu görev için ideal olmadığını düşünenlerle mücadelesi anlaşılan sürekli zıt kutuplarla sürecek. Bir yandan bu teröristler bulunmalı, bir yandan da Kirkman beyaz sarayda ipleri ele almalı ve elbette halkına karşı da kendini kanıtlamalı. İşi zor ve izlemesi keyifli olacak... Daha ilk bölümden sezonunu 22 bölüme uzattıran dizi, sezonunun ağır toplarından biri...


Easy
“Drinking Buddies” ile gönülleri fetheden Joe Swanberg’in sekiz bölümlük Netflix projesi sezonun en farklı dizisi. Kalabalık bir oyuncu kadrosuyla günümüz orta sınıfının ilişkilerini konu edinen dizi, her bölümde bir ilişkiye odaklanıyor. Evli ve çocuklu çiftin cinsel heyecan arayışı, sevgili uğruna vegan olma çabası, saklanan sırlar, kıskançlıklar ve özel hayatın ne kadar özel olduğu gibi konular Malin Akerman, Jane Adams, Orlando Bloom, Dave Franco, Kate Micucci ve Emily Ratajkowski’nin başını çektiği kadro ile sunuluyor. Seanberg gösterişten uzak bir dille küçük detayların peşinden koşarak aslında ilişkilerde her şeyi nasıl zorlaştırdığımızı gösteriyor. Çözümü kolay sorunlarla boğuşuyoruz esasında... İkinci sezonu olup olmayacağı henüz belirsiz ama izleyenin kalbini kolayca çalacağı kesin...


Kevin Can Wait
CBS’in yeni sitcomu emekli polisin evinde ağırlığı koyma çabasına odaklanıyor. Kevin James, Bruce Helford ve Kevin James ile kotardığı dizide başrolü de oynarken, Erinn Hayes, James DiGiacomo, Taylor Spreitler, Mary-Charles Jones, Gary Valentine, Ryan Cartwright, Leonard Earl Howze, Lenny Venito ve Christopher Brian Roach ona eşlik edenler. Polis emeklisi Kevin yeni yaşamına uyum sağlamaya çalışırken kendisi gibi emekli arkadaşlarıyla sürekli eğlenceli anlar yaratma arayışında. Daha çok evde vakit geçirmesi sayesinde fark ettiklerine de bolca itiraz edecek. Hayli vasat başlayan ilk bölüm neredeyse hiç ışık vermiyor. Erinn Hayes’in üç çocuklu bir anne olduğuna ve Kevin James’in 20 yıllık eşi olduğuna inanmakta zorlanıyoruz. Güldürmekten uzak bir klişe olmakla da kalmıyor inandırıcılıktan da uzak. 


Lethal Weapon
Fox’un seksenlerin aynı adlı kült filminden uyarlanan polisiyesi dönemi görenler için merak konusu olduğu için ayın en çok merak edilen dizisiydi. “Las Vegas” ve “Chuck” senaryo grubunda yer aldıktan sonra yaratıcısı olduğu “Forever”ın iptaliyle hüsran yaşayan Miller bu kez uyarlama ile karşımızda. Gözlerimiz orijinal oyuncuları arıyorsa da Damon Wayans, Clayne Crawford, Jordana Brewster, Keesha Sharp ve Kevin Rahm kadronun başını çekenler. Eski bir asker olan Teksaslı polisimiz Martin Riggs hamile eşini kaybettikten sonra yaşamın sınırındadır ve bitiş bir kurşuna bakmaktadır. Los Angeles Polis Merkezi’ne atanır ve hiç olmayacak biriyle Dedektif Roger Murtaugh ile ortak olur. Kalp krizini yeni atlatıp işbaşı yaparken stresten uzak durması tembihlenen Murtaugh için delifişek Riggs ile ortak olmak stresin diğer adıdır. Vasat bir başlangıç yapan dizinin oyuncu seçimlerinin yanlışlığı göze çarpıyor ilkin. Wayans role hiç yakışmıyor ve fazla genç duruyor. Clayne Crawford doğru seçim olsa da ikilinin kimyası da tutmamış. Ortaya orijinalini mumla aratan tekdüze bir eğlencelik çıkmış. Yayımlanan üç bölüm şimdilik umut vermiyor. 


Luke Cage
Netflix’in Marvel kahramanları serisinin üçüncü ayağı kurşungeçirmez süper kahraman Luke Cage’in suçla savaşını getiriyor önümüze. Cheo Hodari Coker’in yaratıcısı olduğu dizinin oyuncu kadrosunda da Mike Colter, Mahershala Ali, Simone Missick, Theo Rossi, Erik LaRay Harvey, Rosario Dawson ve Alfre Woodard başı çeken isimler. Hapishanede kobay olarak kullanıldığı deneyden süper güçlerle yeniden doğan kahramanımızın gücü dışında bir özelliği yok. Harlem’i mesken seçen dizi kahramanı aracılığıyla kokuşmuş yere düzeni getirmeye çalışıyor. Hayli ağır ilerleyen, aksiyondan uzak laf salatasından ibaret olan dizi tam bir ömür törpüsü… Tahmin edilebilir işleyişiyle heyecan yaratmaktan da çok uzak olan dizinin tek faydası müzikleri.


MacGyver
CBS’in aynı adlı tv efsanesinin yeniden çevrimi bir modern zamanlar uyarlaması aslında. Uyarlamayı kotaran isim “Hawaii Five-0”yu da dirilten Peter M. Lenkov.  Lucas Till, George Eads, Tristin Mays, Justin Hires ve Sandrine Holt kadronun başını çeken isimler. 20’li yaşlardaki Angus MacGyver Dışişleri Bakanlığı’nın koruması altındaki dört kişilik bir organizasyonun parçasıdır ve maceraya maceraya atılırlar. Berbat bir ilk bölümle başlayan dizi tamamen yanlış seçimler üzerinden ilerliyor. Till’in role hiç yakışmaması, klişe bir polisiye ekibinin ona eşlik etmesi, MacGyver’ın o dilden dile yayılan becerisinin geri planda kalması ilk anda göze çarpan defoları. Daha ilk bölümden kan kusturan dizi sezonun bir an önce unutulması gerekenlerinden…


Mary + Jane
“Can't Hardly Wait” ve “Josie and the Pussycats” ile tanıdığımız Harry Elfont ve Deborah Kaplan ikilisinin ilk dizisi olan MTV yenisi uyuşturucu satan iki kızın maceralarını anlatıyor. Jessica Rothe, Scout Durwood, Kosha Patel, Dan Ahdoot ve H. Michael Croner oyuncu kadrosunun başını çekenler. Paige ve Jordan’ın hedefi Los Angeles’in “The Green 15” adı verilen meşhur torbacılar listesine girmek. Bu uğurda müşterilerden aldıkları yorumları, rekabetleri ve yaşamlarını izliyoruz. Vasat bir ilk bölümle başlayan dizi kızları torbacılıkla fahişeliğin arasındaki çizgi ile sınayarak güldürmeye çalışıyor. Çağ dışı espriler, klişeler, inandırıcılık ve yaratıcılıktan yoksun bir dizi… Bir gençlik kanalının günümüz gençliğine bu kadar uzak bir diziye nasıl imza attığına şaşırtıyor.


Notorious
ABC’nin gerçek olaylardan esinlenen yarı gerçek yarı kurgu hukuk dramasının yaratıcıları Josh Berman ile Allie Hagan. Ünlü savunma avukatı Mark Geragos ve haber yapımcısı Wendy Walker‘ın yaşamından esinlenen dizi avukatın tv aracılığıyla yaptığı manipülasyonları ekrana taşıyor. Avukatımız Jake Gregorian popüler isimlerin davalarına bakarken reyting canavarı haber programının yapımcısı Julia George ile paslaşıyor. Dava süreçlerini mahkeme salonları yerine tv stüdyosuna taşıyan dizinin ikilisini Piper Perabo ve Daniel Sunjata canlandırırken Sepideh Moafi, Kate Jennings Grant, Ryan Guzman, Kevin Zegers, J. August Richards ve Aimee Teegarden da onlara eşlik ediyor. Vasat başlayan dizi aynı vasatlıkla devam ederken gerçekten çok abartılı bir kurgu gibi duruyor. Ortalama bir hukuk dizisinden herhangi bir farkı yok.


Pitch
Amerikalıların ata sporu Beyzbol’a kadın eli değerse ne olur sorusunun cevabını arayan dizi uzun zamandır beklenen spor draması boşluğunu doldurmaya hevesli. Fox yenisinin yaratıcıları Rick Singer ve animasyonlarla adını duyurduktan sonra dur durak bilmeyen Dan Fogelman. Kylie Bunbury, Mark-Paul Gosselaar, Mark Consuelos, Mo McRae Meagan Holder, Tim Jo, Dan Lauria ve Ali Larter da oyuncu kadrosunun başını çekenler. Ginny Baker ile tanışıyoruz. Beyzbol liginde oynayacak ilk kadın olmaya hazırlanıyor. San Diego Padres formasıyla sahaya çıkacak olması ülkenin bir numaralı gündem konusu oluyor. Hayatı boyunca bu ana babası tarafından hazırlanan Ginny’nin üstesinden gelmesi gereken çok şey var. En başta soyunma odası ayrılıyor. Onca erkeğin arasında değil, temizlik odasında veya tuvalette giyinmek zorunda. Hocasının ve takım arkadaşlarının önyargılarını kırmak, medyanın ilgisinden bunalmamak, tüm gözlerin üzerinde olmasının yarattığı baskıyla başa çıkmak gibi ağır bir yükü var. Bu yükü sırtlarken oyunu sevdiğini ve çalışmaktan zevk aldığını da kendine hatırlatmayı ihmal etmeyecek elbette. Çok iyi başlayan dizi her bölümde üzerine koyarak ilerliyor. İzlemek için beyzbol’a ilgi duymaya da gerek yok. Farklı konusu, Ginny’nin geçmişini de harmanlayan kurgusu ile sezonun en iyilerinden biri… 


Quarry
Farklı yapımlarıyla dizi sevenlerin gözdesi olan Cinemax’ın yeni dizisi Max Allan Collins’in 13 kitaplık aynı adlı serisinden uyarlama. Dizinin yaratıcılarıysa “Rectify”nin senaryo grubunda birlikte çalışan Michael D. Fuller ile Graham Gordy. Oyuncu kadrosunun başını da Logan Marshall-Green, Jodi Balfour, Damon Herriman, Edoardo Ballerini, Nikki Amuka-Bird, Mustafa Shakir ve Peter Mullan çekiyor. Yıl 1972, yer Memphis… Vietnam’da savaştıktan sonra eve dönen denizci Mac Conway ile tanışıyoruz. Daha havaalanında toplumun tepkisini çeken ve sevdiklerinin de korkup uzak durduğu adamın yalnızlığını izliyoruz. Savaş anıları ile boğuşurken birinden teklif alan Mac, önce bu teklifi geri çevirse de arkadaşına yardım etmek için bir seferlik evet der. Bu tek seferlik geçici tetikçilik işi istendiği gibi gitmez ve arkadaşı ölür. Sonrası çorap söküğü gelecektir. Harika başlayan dizi daha ilk bölümden karakterini tanıtarak onun ruh halini de iliklerimize kadar hissettiriyor. Müthiş psikolojik gerilim her bölümde üzerine koyarak ilerliyor. Sezonun en iyilerinden…


Queen Sugar
Daha başlamadan ikinci sezon onayını alarak sükse yapan dizinin yayıncısı ve yapımcısı da ünlü talk showcu Oprah Winfrey. Kendi kanalı The Oprah Winfrey Network – OWN’un en önemli yapımı haline gelen dizi Natalie Baszile‘nin aynı isimli romanından uyarlama. Dizinin yaratıcısıyla “Selma / Özgürlük Yürüyüşü”nün yönetmeni olarak tanıdığımız Ava DuVernay. Rutina Wesley, Dawn-Lyen Gardner, Kofi Siriboe, Tina Lifford, Omar Dorsey, Dondre Whitfield ve Bianca Lawson da kalabalık oyuncu kadrosunun başını çeken isimler. Nova, Charley ve Ralph Angel adlı üç kardeşten oluşan Bordelon ailesinin hayatlarını alt üst eden olaylarla başa çıkma serüvenini anlatan dizi hayli ağır bir drama. Duygusal yoğunluğu çok yüksek bir bölümle başlayan dizi temposundan hiçbir şey kaybetmeden ilerliyor. Karakter çeşitliliği, hikâyesi, oyunculukları ve müzikleriyle sezonun en etkileyici dizisi… 


Son of Zorn
Yarı animasyon yarı gerçek olarak adlandırabileceğimiz Fox yenisi efsane savaşçının hayata uyum sağlama serüvenini anlatıyor. Dizinin yaratıcıları “Wilfred”in senaryo grubundan Reed Agnew ile Eli Jorne. Animasyon karakteri Jason Sudeikis’in canlandırdığı dizinin oyuncuları da Johnny Pemberton, Cheryl Hines, Tim Meadows ve Artemis Pebdani. Zephyria adasının efsanevi savaşçısı Zorn, oğlu Alan ve eski karısı Edie’yi yeniden kazanmak için dünyaya yanlarına döner. Elbette beklediği gibi olmaz. Eski eşini yeniden kazanması neredeyse imkansızdır ve oğlu da ondan korkmakta ve utanmaktadır. Koskoca savaşçıdır o, pes etmez ve onların yanında olma sözü verir. Ülkesindeki savaş günlerinin aksine Orange County hayli sıkıcıdır. En sıkıcı olanıysa ofiste çalışmak ve banliyöye ayak uydurmaktır. Sıkıntıdan patlatan ilk bölümün sonunu bile getirmek zor. Diziyi sevmek için ya çok Amerikan ya da iflah olmaz çizgi roman manyağı olmak gerekiyor.


Speechless
ABC’nin sitcomu, manyak aile komedilerinin son halkası. Dizinin yaratıcısı “Joey”, “Perfect Couples” ve “Go On” ile tanıdığımız Scott Silveri. Minnie Driver, John Ross Bowie, Cedric Yarbrough, Mason Cook, Micah Fowler ve Kyla Kenedy’nin başını çektiği kadro bizi DiMeo ailesiyle tanıştırıyor. Her şeyi çocukları için yapan anne Maya, sorunları çözen baba Jimmy, spor manyağı Dylan, kendini beğenmiş Ray ve Serebral palsi hastası J.J.’den oluşan çatlak ailenin maceralarını izliyoruz. Dizide de sıkça gönderme yapıldığı üzere Stephen Hawking gibi olan J.J., felçli ve konuşamıyor. İnsanlarla tek iletişim yolu, gözlüğündeki lazeri tekerlekli sandalyesindeki klavyesine tutmak. Daha iyi bir mahalleye taşınarak her şeye yeniden başlayan ailenin ilk macerası da J.J’e yardımcı bulmak oluyor. Yeni okulda onun hayatını kolaylaştırmak için müdürle girişilen mücadele sırasında J.J.’in kendisine bir siyahı seçmesiyle şenlik başlıyor. Gayet keyifli ve tempolu başlayan dizi şimdilik iyi gidiyor ve en azından sezonun en çok güldüren sitcomu olarak öne çıkıyor. İlerleyen bölümlerde kendini tekrara düşmezse uzun süre izleyeceğiz gibi görünüyor.


StartUp
Netflix dizilerinin başarısı diğer online dizi platformlarına da örnek oldu. Crackle da dizi işinde büyük oynamanın gerektiğinin farkına vararak yeni dizisini sundu. Platformun en bilinen dizisi “Chosen”ın yaratıcısı Ben Ketai bu kez iç içe geçmiş bir dram örmüş ve Martin Freeman, Adam Brody, Edi Gathegi, Otmara Marrero, Jocelin Donahue ile Ashley Hinshaw’ın başını çektiği iyi bir kadro kurmuş. On bölümden oluşan ilk sezon mevcut para biriminin eskidiğini düşünerek yenisini dolaşıma sokmaya çalışmanın öyküsü. İşin içinde para olunca mali suçlar ajanının ve bir çete de olaylara dahil oluyor elbette. FBI ajanı Phil yıllardır peşinden koştuğu Andy’i yakalamak üzeredir ama bunun yerine yaklaşan emekliliği için paranın yarısını ister. Andy’nin ortadan kaybolmasıyla peşine düştüğü oğluy Nick ise parayı aktarmak için kaynak arar. O kaynak da hayatını BitCoin benzeri programa adayan Izzy olur. Haiti çetesinden Ronald da Andy’i bulamayınca Nick’in ensesine yapışır ve olaylar gelişir… Farklı konusunu çok iyi senaryoyla değerlendiren dizi, sadece sezonun değil yılın da en iyilerinden…


The Exorcist
William Peter Blatty’nin ünlü romanı “The Exorcist”, 1973 yapımı korku klasiği sinema uyarlamasından sonra bu kez beyaz ekranda… “The Lazarus Effect”in senaristlerinden Jeremy Slater’in kotardığı dizinin oyuncu kadrosu Alfonso Herrera, Ben Daniels, Hannah Kasulka, Brianne Howey, Alan Ruck, Geena Davis ve Kurt Egyiawan’dan oluşuyor. Korku filmlerinden dizi yapma denemeleri nihayet sonuç vermiş gibi. Şeytanın etkisine giren Rance ailesi ile tanışıyoruz. Anne Angela kızının şeytanın etkisi altına girdiği şüphesiyle Peder Marcus’a danışıyor. Bu sayede hayatını küçük yaşlardan itibaren şeytanla savaşmaya adamış Peder Tomas da hikayeye dahil olunca olaylar gelişiyor. Şeytanla yüzleşmek herkes için hayli zor olacak. İyi başlangıç yapan dizi yavaş yavaş üzerine koyarak demleniyor ve şimdilik beklentileri karşılıyor. Bu kadar ağır gitmesi sonunu getirmezse iyi bir finale yürüyoruz.


The Good Place
NBC’nin yeni sitcomu dünyanın çivisini çıkarıp soluğu öbür tarafta almış. Ölümden sonra neler olduğu tezi üzerine kurgulanan dizinin yaratıcısı “Parks and Recreation” ve “Brooklyn Nine-Nine” ile rüştünü ispat eden Michael Schur. Kristen Bell, William Jackson Harper, Jameela Jamil, D'Arcy Carden, Manny Jacinto ve Ted Danson’ın başını çektiği kadro ile ölümden sonrasındayız. Zannettiğimiz gibi cennet ve cehennem yok. Yerlerine iyi yer ve kötü yer olarak adlandırılan iki yaşam standardı var. Biz iyi yerdeyiz ve Elenor’un peşine takılıyoruz. Michael’in rehberliğinde bir masal dünyasını andıran iyi yeri tanıyoruz. Herkesin kendine has özelliklerine göre eşleştirildiği ölümden sonraki yaşam huzur dolu elbette. Fakat bir yanlışlık söz konusu: Elenor başkasıyla karıştırılmış ve aslında kötü yere gitmesi gereken biri… Bencil ve umursamaz Elenor’un durumu kendisine saklamasının sonuçlarını gördükten sonra iyi bir insan olmak için özel derslere başlıyor... İlginç karakterleriyle öne çıkan dizi en azından kötünün iyisi...


This Is Us
NBC’nin aile draması nicedir ekranlarda oluşan boşluğu doldurmaya aday. Dan Fogelman’ın yaratıcısı olduğu dizinin kadrosunda Milo Ventimiglia, Mandy Moore, Sterling K. Brown, Chrissy Metz, Justin Hartley, Susan Kelechi Watson, Chris Sullivan ve Ron Cephas Jones yer alıyor. Pearson ailesinin dünü ve bugününü izliyoruz. Jack ve Rebecca üçüz bekleme heyecanındadırlar. Chrissy şişmanlığıyla barışık değildir ve depresyonun eşiğindedir. Kevin çok izlenen bir dizide oyuncudur ama her şeyin sahte olduğunu düşünmektedir. Randall’ın her şeyi vardır, başarmıştır ama bu mutluluk tablosunda kocaman bir boşluk vardır: Babası... Onu bulacak ve karşısına çıkacaktır... İç ısıtan öyküsüyle hemen içe işleyen dizi harika başladı, coşkuyla karşılandı ve tam sezona uzayarak herkesi mutlu etti. Başladığı gibi iyi devam ederken bölüm sonlarında şaşırtmayı da ihmal etmiyor... Sezonun en iyilerinden...


Van Helsing
Aynı adlı grafik romandan esinlenen SyFy yenisi vampir avına çıkıyor. Dizinin yaratıcısı “In the Company of Men” ile tanıdığımız Neil LaBute... Kelly Overton, Jonathan Scarfe, Christopher Heyerdahl, David Cubitt, Vincent Gale, Rukiya Bernard, Trezzo Mahoro ve Tim Guinee de kadronun başını çekenler. 2019 yılındayız... Patlayan yanardağın etkileriyle değişen dünya yavaş yavaş vampirlerin kontrolüne geçmek üzeredir. Bu vampir istilasını durdurabilecek kişiyse ünlü vampir avcısı Abraham Van Helsing’in kızı Vanessa’dan başkası değildir. Vampirleri insana dönüştüren kanı sayesinde insanlığın umudu, vampirlerin de bir önce yok edilmesi gereken hedefidir. Uzun süredir komada olan kahramanımız gözlerini bu yeni dünyaya açar ve kızının nerede olduğunu sorar... Her SyFy dizisi gibi hayli ucuz bir prodüksiyon olan dizi yine de kanalı memnun ederek ikinci sezon onayını kaptı. Ekranı saran Vampir & Zombi istilasında çok vasat bir örnek...


Kelimeler Yalanın Kanıdır! : Kalemkâr

Pazartesi, Ekim 31, 2016
Yazar Selahattin Nehir, yeni romanı Kalemkâr ile kitap sevgilerinin tanıştırdığı iki okurun aşk hikâyesini merkeze alarak; acımasız bellek, seçimlerimiz, bitirememeye mahkûm insan, yeni dijital dünyada yakınlık ve uzaklık, kelimeler, renkler ve tutkuların gücü üzerine yazılmış etkileyici bir metin sunuyor bizlere. 

“Sen beni bu korkunç kozadan çıkaracak kalemkârsın, bana yaptıklarının farkında mısın?" diye yazmıştın. Ah, demiştim içimden, kalemin bir kelebek doğurmaya yetecek mi?

Tıpkı anlattığı aşk hikâyesi gibi çoksesli ve çok renkli bir roman Kalemkâr. Öpücük renkli atkı, deniz dalgalarından doğan atlar, leylak rengi hüzünlü gözler, kitap kapağı şeklinde pastalar ikram edilen Kitap Kafe, taçlarından kelebekler doğan kadınlar, Boğaz'ın suları altında ilerleyen dev dervişler, Bizans surlarındaki kafataslarının gözlerinde parıldayan kandiller, sır satan bilgeler gibi imgelerle rengârenk kozalar bırakıyor zihnimize; altını çizdiğimiz cümleleri yeniden okuma isteği uyandırıyor.

Kalemkâr, hiç kuşkusuz, kitap sevgisi üzerine yazılmış en etkileyici güzellemelerden biri aynı zamanda:

"Tek tesellim elimi bırakan bir kadının ellerinde kitaplar olduğunu bilmek. Hiçbir şeye kitaplara güvendiğim kadar güvenemem ben..." 

Kalemkâr / Selahattin Nehir
Yayınevi: Editura
Sayfa Sayısı: 176
Fiyatı: 14 TL


Güney Afrika’nın En Önemli Seslerinden Henrietta-Rose Innes Türkçede!

Pazartesi, Ekim 31, 2016
1945 sonrası dünya edebiyatının daha önce Türkçeye hiç çevrilmemiş minör klasiklerini ve klasik olmaya aday eserleri iyi çeviri, titiz bir editoryal çalışma ve özenli tasarımlarla yayımlayarak çok önemli bir boşluğu dolduran Yüz Kitap, bir yazarı daha dilimize kazandırdı. Özellikle kısa öyküleriyle ses getiren Henrietta-Rose Innes’in öykü kitabı “Hep Eve” Yüz Kitap etiketiyle raflarda.

Güney Afrika’nın en önemli seslerinden Henrietta-Rose Innes bu incelikli ve tam kararında yazılmış öykülerde bizlere bir dizi sıradan hayata sıra dışı bir bakış atma imkânı sunuyor.

Gittikçe mutenalaşan semtlerini yabancılayan bir kadın bu hisle baş etmenin yolunu evlerinin yanı başındaki lüks otelde arıyor. Bir adam yitik çocukluk hatırasını aramak için bir alışveriş merkezinin cam kubbesine tırmanıyor. Sevgililikte bocalayan bir delikanlı, yaşlanan bir metin yazarı, eski kütüphanenin koridorlarında yaralı bir gangsterle karşılaşan bir çocuk, hayatı annesinin deliliğinin gölgesinde kalan genç bir kadın, kimyasal bir felaket sonucu boşalan şehirden kaçamayan bir yarı alkolik.

Cape Town’da yaşayan bu karakterler eve dönmenin yeni yollarını buluyor ve bu yolculuk sayesinde dönüşüyorlar.

“Henrietta Rose-Innes hayran olunacak derecede düzenli, arı bir dil kullanıyor. Yeni Güney Afrika edebiyatı için müthiş bir kazanç.” J.M. Coetzee

“Okuması çok keyifli; özgün, zekice ve eğlenceli. Tanıdık olanı şaşılacak yollarla yeni bir kılığa büründüren keskin, ilham verici bir tasvir yeteneği var.”  Ivan Vladislavić

“Rose-Innes rüya gibi, lirik bir güzellikle yazıyor; ama bunu yaparken hikâyenin kontrolünü hiç kaybetmeyecek kadar kabiliyetli. Ustalıkla yazılmış eserlerini okumak keyif veriyor.” Jennifer Crocker, Cape Times

“Henrietta Rose-Innes’in kitabı çevik dili ve insanı huzursuz eden olay örgüleriyle daha geniş bir okuyucu kitlesi tarafından keşfedilmek için geç bile kalmış.”  Patrick Gale

HENRIETTA ROSE-INNES Arkeoloji ve Biyoloji bölümlerini bitirdikten sonra Cape Town Üniversitesi’nde Yaratıcı Yazarlık alanında yüksek lisansını tamamladı. İngiltere’de East Anglia Üniversitesi’nde doktora çalışmalarını yürütüyor. 2007 yılında Güney Afrika PEN Edebiyat Ödülü’nü ve Zehir adlı öyküsüyle HSBC/PEN Edebiyat Ödülü’nü, ertesi yıl ise Afrika Edebiyatı dalında Caine Ödülü’nü kazandı. 2012 yılında BBC Short Story Award’da ikinci oldu. Öyküleri Granta, AGNI ve The Best American Nonrequired Reading 2011 gibi çeşitli uluslararası yayınlarda yer aldı ve Fransızca, İspanyolca ve Almanca dahil olmak üzere çeşitli dillere çevrildi. Romanları şunlardır: Shark’s Egg, The Rock Alphabet, Nineveh ve Green Lion.

Hep Eve / Henrietta-Rose Innes
Özgün Adı: Homing
Çeviren: Ezgi Kıymaç
Öykü
Yüz Kitap, Kasım 2016
184 sayfa
Etiket Fiyatı: 18 TL


Aşkım Kapışmak’tan Farkındalık Yaratacak Bir Hikâye : Üzümlü Kek

Cuma, Ekim 28, 2016
Bugüne dek yazdığı kişisel gelişim kitaplarıyla hayata bakışınızı değiştirdi… Hayata, ilişkilere, evrene dair çok şey yazıp çizdi, yol gösterdi. Ama bu kez farkındalık yaratacak sarsıcı bir hikâye kaleme aldı…

Davranış bilimleri uzmanı Aşkım Kapışmak yeni kitabı Üzümlü Kek’te otizmli bir gencin hikâyesiyle aslında “otizmin bir hastalık değil farklılık olduğuna” dikkat çekiyor.

Bu hikâyeyi okurken kimi içiniz ısınacak kimi de yüreğiniz kor olup yanacak…

Üzümlü Kek, otizmli bir gencin, Enes’in ve ailesinin hikâyesi.

Enes üzümlü kek yapmayı çok seviyor, öyle ki bir pastanın tarifini vermesi için tadına bakması yeterli. Konuşamıyor belki ama çektiği fotoğraflarla çok iyi iletişim kurabiliyor ve çok iyi bir gözlemci. Onun hayata olan bakışını, duruşunu ve en önemlisi de zihninden geçenleri okudukça kendinizi sorgulayacak, düşünce biçiminizi değiştirmek isteyecek, yaşamı daha farklı kucaklamak isteyeceksiniz…

İnkılâp Kitabevi’nden çıkan, Aşkım Kapışmak’ın yazdığı Üzümlü Kek’te hayata, insanlığa, aile kavramı ve aşka dair çok şey bulacaksınız…

“Benim otizmli olduğumu biliyorsun, peki ama otizmi biliyor musun? Ayrıca hadi beni ve otizmi biliyorsun, ama anlıyor musun? Anladın diyelim, ama hem benim duygularımı hem de kendi duygularını tanıyor musun? Bunlara hayır diyorsan… Ben senin için farklıyım demektir, engelliyim, deliyim, tuhafım, hatta bazen acınası, bazen üzülesiyim. İşte bilen ile bilmeyenin farkı bu: Bilmeyen için hastayım, bilen içinse sadece farklı biriyim…”

Enes adında genç bir adam vardı, otizmliydi ve en büyük tutkusu üzümlü kek yapmaktı. Konuşamıyordu ama iyi bir gözlemciydi. Hayata dair bambaşka ritimler duyuyor ve her defasında şaşırıyordu. Ancak insanların mutsuz olduğu, durmaksızın birbirini çekiştirdiği; savaşların, ölümlerin yaşandığı bu dünyayı anlayamıyor, sorguluyordu.

Bir kez olsun Enes’in gözlerinden bakmalısınız dünyaya… Mutluluğu, sevgiyi, acısıyla tatlısıyla yaşamı; güneşin sıcağını, yağmurun serinliğini, karın beyazını bir de onun hikâyesini dinledikten sonra kucaklamalısınız, çünkü yaşam çok kısa…

Enes’in sözlerine kulak verdikten sonra aşkın her rengini tatmak, yaşamı dolu dolu içinize çekmek isteyecek ve sahip olduklarınıza şükredeceksiniz...

Bugüne dek yazdıklarıyla hayata bakışınızı değiştiren davranış bilimleri uzmanı Aşkım Kapışmak, yepyeni ve sarsıcı romanı Üzümlü Kek ile yüreğinize dokunacak bir hikâye anlatıyor.

Aşkım Kapışmak, Üzümlü Kek
Sayfa Sayısı: 224
Fiyatı: 19,00 TL


Domingo’dan Modern Klasik : Bakir İntiharlar

Perşembe, Ekim 27, 2016
Eylül ayında yüz kitabı deviren Domingo Kitap hız kesmeden devam ediyor. Jeffrey Eugenides’in modern klasik olarak kabul edilen romanı “Bakir İntiharlar” çok şık ciltli baskısıyla raflarda. Sinemaya da uyarlanan ve büyük sükse yapan romanı şiddetle tavsiye eder pası bültene atarız…

‒ Senin burada ne işin var tatlım? Hayatın ne kadar kötüleşebileceğini bilecek yaşta değilsin.
‒ Hiç on üç yaşında bir kız olmadığınız anlaşılıyor doktor.

Cecilia, Therese, Bonnie, Lux ve Mary; Lisbon kardeşler bu sırayla intihar edecekler, beş güzel kız, bir yıl içinde, tüm mahalle yolun karşısından onları izlerken. Herkes kendince bir sebep yazacak, kısa süre sonra intiharlar yılı ülkede ters giden her şeyin simgesi olacak. Kızları taparcasına sevmiş, hemen her yerden onları gözetlemiş mahallenin oğlanları, hayatlarına devam edebilmek için yirmi yıl sonra bile aynı sorunun cevabını arayacak: Lisbon kızları bunu neden yaptı?

34 dilde yayımlanan ve Sofia Coppola tarafından beyaz perdeye de aktarılan Bakir İntiharlar bir modern klasik. Middlesex ile Pulitzer Edebiyat Ödülü’nü kazanan ve çağdaş edebiyatın kült yazarlarından birine dönüşen Jeffrey Eugenides, bu ilk romanında gençlik ve kaybolan masumiyete dair eşsiz bir portre çiziyor.

“Eugenides öykü anlatıcılarına bahşedilmiş en büyülü hediyeyle kutsanmış; sıradan olanı olağanüstüne dönüştürme yeteneği.” -New York Times

Bakir İntiharlar / Jeffrey Eugenides
Çeviri: Solmaz Kâmuran
Kategori: Roman
Domingo Yayınevi, Ekim 2016
Sayfa: 260 syf
Fiyat: 24 TL


Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin 11 Kasım'da Kadıköy Theatron'da Başlıyor!

Perşembe, Ekim 27, 2016
BAM ekibinden mesaj var. “Sen İstanbul'dan Daha Güzelsin” 11 Kasım'da Kadıköy Theatron'da başlıyor.

...ayağını sertçe yere vurmaya başladı... Tak! Tak! Tak! Tak!
...kalbim bir tuhaf atmaya başladı... Küt! Küt! Küt! Küt!
...ter mi, gözyaşı mı bilmiyorum... karanlıkta bir ses duyuyorum... Pıt! Pıt! Pıt! Pıt!

Bir aileden üç kuşak kadının sürekli değişen ve yükselen bir ev ekseninde birbirlerine söyleyemedikleri ve iç seslerinden oluşan bir dertlenme, arkada İstanbul. Kendilerine bir adım mesafeden anlattıkları elli senelik bir hikaye.

Yazan/ Yöneten: Murat Mahmutyazıcıoğlu
Oyuncular: Ayfer Dönmez, Başak Kıvılcım Ertanoğlu, Melis Öz
Yönetmen yardımcısı: Tuğba Sorgun
Kostüm: Meltem Tolan
Işık: Cansu Kahvecioğlu
Afiş, Fotoğraflar, Tanıtım filmi: Serkan Ertekin
Süre: Yaklaşık 70 dk

Rezervasyon için:  0541 739 47 24 
Online bilet için: www.biletiva.com/event/G3610

facebook.com/BAMistanbul
twitter.com/bamistanbul
instagram.com/bam_istanbul
Adres: Söğütlüçeşme Caddesi no:64 Bulvar Çarşısı - Zemin Kat


Ece Temelkuran, Edebiyatta 20. Yılında, Bütün Eserleriyle Can Yayınları’nda…

Salı, Ekim 25, 2016

Gazeteciliğinin yanı sıra edebiyatçılığıyla da çok konuşulan, son yıllarda yazdığı Muz Sesleri, Düğümlere Üfleyen Kadınlar ve Devir romanlarıyla edebiyat dünyasında kendi sesini bulmuş olan, yüz binlerce okuyucuya ulaşan ve kitapları birçok yabancı dile çevrilen Ece Temelkuran, yazarlığının 20. yılında bütün eserlerinin yeni baskılarıyla bir kez daha sevenlerinin karşısına çıkıyor.

İlk kitabı olan Bütün Kadınların Kafası Karışıktır’da kadınların küçük, komik, bölük pörçük öykülerini anlatan Ece Temelkuran, Kıyı Kitabı’nda, öteki ile ben’i birbiri üzerinden tanımlamaya zorlayan dünyaya inat, aradaki kırılgan çelişkiyi sorguluyor. 

Ece Temelkuran’ın şiir-metinlerinden olan İç Kitabı, yazarın kendi iç yolculuklarından, hesaplaşmalarından yola çıkan bir kitap. Ardından kaleme aldığı Dışarıdan - Kıyıdan Konuşmalar’da ise bize yıllar önce yazdığı yazılarında bugüne ilişkin kaygılarını anlatıyor. İçeriden – Kıyıdan Konuşmalar ise Ece Temelkuran’ın yayımlandıkları yıllardan bugüne hep o gizli tarihimize dokunmayı sürdürürken içinde yaşadığımız bulanık zamanın ilk işaretlerini veriyor. 

Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita, Venezuela’daki devrim denemesinin, dünya kadar büyük bir düşün yaşama geçirilirken kendisi kadar büyük sorun ve sorularla giriştiği hesaplaşmanın gözlemlerinden oluşan bir belgesel anlatı.

Ne Anlatayım Ben Sana! iki kez yazılmış bir kitap. İlkin Oğlum Kızım Devletim adıyla 1996 yılının Mayıs- Haziran ayları arasında ölüm oruçlarını anlatan bir kitaptı. Ancak Türkiye’nin sökülen hikâyeleri bir yün çilesi gibi dolaşmaya devam edip F tipi cezaevleri, açlık grevleri, ölüm oruçları canlar almayı sürdürünce bu kez Ne Anlatayım Ben Sana! adıyla genişletildi ve yeniden yazıldı. 

Edebiyatçı kimliğiyle gazeteciliği iç içe geçmiş olan Ece Temelkuran’ın bu iki disiplin arasında geçişlerle kurduğu ve Hrant Dink “yaz” dediğinde yazacağını aklına bile getirmezken daha sonra ona adadığı ‘Ağrı’nın Derinliği, başkasının tarihine bakmanın kendi tarihini yeniden kurmak için ne kadar gerekli olduğunu gösteriyor. 

İlk romanı Muz Sesleri’nde ise Ece Temelkuran aşkın ve savaşın başkenti Beyrut’tan , en büyük gürültülerin içinde hayatı ayakta tutan küçük ama inatçı sesleri anlatıyor. İkinci Yarısı kitabında bir yandan ömrün ilk yarısını geride bırakmanın hesabını toplarken bir yandan da yazmakla kendini var eden genç bir kadını izliyor ve okurlarına izlettiriyor. Kayda Geçsin’de ise edebiyatın kıyısında duran yazılarıyla, bugünü belirleyenin adım adım gelişinin not defterini tutuyor.

Düğümlere Üfleyen Kadınlar, dünya değişirken büyülü bir yolculuğa çıkan dört muhteşem kadının, düşmenin ve yeniden ayağa kalkmanın hikâyesi. Ece Temelkuran, Ortadoğu’yu baştan başa kat eden bu yol romanında hayata ve kadınlara taze bir nefes üflüyor. Son romanı Devir – Dilsiz Kuğular Zamanı’nda ise yalnızca çocuk gözümüzle bakınca hatırlayacaklarımızı anlatıyor. Dilsiz kuğuların dün söylediklerini yarına devrediyor.

ECE TEMELKURAN, İzmirli ve 1973 doğumlu. 1993’ten başlayarak 20 yıl muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptı. Bütün Kadınların Kafası Karışıktır (1996), Oğlum Kızım Devletim-Evlerden Sokaklara Tutuklu Anneleri (1998), İç Kitabı (2002), Kıyı Kitabı (2002), İçeriden-Kıyıdan Konuşmalar (2004), Dışarıdan-Kıyıdan Konuşmalar (2004), Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita (2006), Ne Anlatayım Ben Sana! (2006), ‘Ağrı’nın Derinliği (2008), Muz Sesleri (2010), İkinci Yarısı (2011), Kayda Geçsin (2012), Düğümlere Üfleyen Kadınlar (2013) adlı kitapları yazdı. 2010’da İngiltere’de Deep Mountain (‘Ağrı’nın Derinliği), 2011’de ABD’de Book of the Edge (Kıyı Kitabı) adlı kitapları yayımlandı. Muz Sesleri, aralarında Hollandacanın da olduğu beş dilde yayımlandı. Düğümlere Üfleyen Kadınlar ise Almanya, Çin ve Fransa’dan sonra İngiltere’nin de aralarında bulunduğu 13 ülkede yayımlanmayı bekliyor. The Guardian, New York Times, Franktfurter Allgemeine Zeitung, Newstatesman, New Left Review, Le Monde Diplomatique, Berliner Zeitung gibi gazete ve dergilerde makaleler yazdı. 2007’de Saint Anthony’s College’ın akademik davetlisi olarak bir yıl Oxford’da bulundu. Uluslararası Af Örgütü ve Prens Claus Vakfı’nın davetlisi olarak Amsterdam’da 2013 yılı için “Özgürlük Konuşması”nı yaptı. Türkiye’yi anlattığı “Çılgın ve Hüzünlü” kitabı Almanca ve İngilizce olarak yayımladı, çeşitli dillerde yayımlanmayı bekliyor. Beyrut, Tunus, Paris’te yaşadı. Şimdi zamanını İstanbul ve Zagreb arasında geçiriyor.

Ece Temelkuran’ın Can Yayınları’ndaki kitapları
Devir, 2014 
Muz Sesleri, 2016 
Düğümlere Üfleyen Kadınlar, 2016 
Bütün Kadınların Kafası Karışıktır, 2016 
İç Kitabı, 2016 
Kıyı Kitabı, 2016 
Dışarıdan Kıyıdan Konuşmalar, 2016 
İçeriden Kıyıdan Konuşmalar, 2016 
Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita!, 2016 
Ne Anlatayım Ben Sana!, 2016 
‘Ağrı’nın Derinliği, 2016
İkinci Yarısı, 2016 
Kayda Geçsin, 2016

Ece Temelkuran demişken, "Devir" üzerine yazdığım kritiği de buraya tıklayarak okuyabilirsiniz...

Yüzlerce Yazar ve Sanatçı, Anılarıyla “Ölmeden İyi İnsanlar”da

Salı, Ekim 25, 2016
Tarihe tanıklık eden pek çok isimden bugünün yazarlarına, sanatçılarına uzanan geniş bir kadro yer alıyor “Ölmeden İyi İnsanlar”da. Yunus Bekir Yurdakul'un “Sanat insanlarından güldüşün anılar” alt başlığını verdiği ve uzun yıllar üzerinde çalıştığı bu özel kitap Yitik Ülke Yayınları'nca okura ulaştırıldı. İncelikli yapısı, hiçbir yerde okuyamayacağınız, duyamayacağınız anılarla süslü yüzlerce detay saklı sayfalarda. 

Abdülhak Hamit'ten Avni Arbaş'a, Âşık Veysel'den Orhan Veli'ye, Aydın Boysan'dan Cahit Arf'a, Ayla Kutlu'dan Dağlarca'ya, Füruzan'dan Kemal Özer'e, Melih Cevdet'ten Muzaffer İzgü'ye, Neyzen Tevfik'ten Özdemir Asaf'a, Picasso'dan Neruda'ya, Şükran Kurdakul'dan Yaşar Kemal'e, Can Yücel'den Ahmet Günbaş'a...

Çağımızın tanığı yazın-sanat insanlarından hüzünle gülümsetirken ince ince düşündüren anılar...

Onları, bu incelikli / nüktedan yönleriyle biraz daha yakından / belki de yeniden tanıyacaksınız.

Onlar, dünün birikimiyle bugünden derlediklerini hepimiz için, insanlık için ışığa çevirdiler.

Onlar, ölmeden iyi insanlar. Yunus Bekir Yurdakul'un editörlüğünü yaptığı “Ölmeden İyi İnsanlar”, keyifle okuyacağınız çok özel bir yapıt. 

“Ölmeden İyi İnsanlar – Sanat insanlarından güldüşün anılar”, Hazırlayan: Yunus Bekir Yurdakul, Yitik Ülke Yayınları, Anı-Anlatı, Ekim 2016, 20 TL


Cumhuriyet'in Klasik Müzik Serüveni : İllüzyon

Pazartesi, Ekim 24, 2016
Cumhuriyet bir ütopyaydı. Şimdi ise ona ait bir gerçeklikte yaşıyoruz. Sesler işitiyoruz, ahengini o toplum mühendisliğinden almış bir müziğe ait sesler.

Bir medeniyet projesi olarak görülen Cumhuriyet'te “Klasik Batı müziği" nasıl “milli" tınısını bulacaktı? Bu soruda "bulunması gerekliliğine" dair bir kabul vardı ve ulus inşa etmeye kalkan ve bunun için de öncelikle ulusal olanı yaratmak zorunluluğuyla baş başa kalan Cumhuriyet'in kurucu kadrolarınca en ileri, medeni ve modern olarak bellenen "Klasik Müzik"te milli damarın bulunması ve yansıtılması esaslı bir görevdi.

Bugün işte bu illüzyonu yaşıyoruz.
Halk türkülerini armonik ya da çoksesli kılıp Klasik müzik orkestralarında çalmaktan ibaret bir Klasik müzik serüveninin içindeyiz. 

Bu kitaptaki yazarların tümünün bir derdi var! Türkiye’de klasik müzik ve müzik alanında bir şeylerin yanlış yapılandığı, işlerin doğru yürümediği, hâlâ yapılması gereken onlarca şey olduğunu söylüyorlar. Her şeyin yolunda gittiğini düşünen akademisyen ve müziksever amatörlerle aralarındaki farkın altını çiziyorlar: Serap görmüyoruz ama sahnelenen illüzyonun da tanıklarıyız.

Jön Türk modernleşmesinden Cumhuriyet politikalarına bir anlayışın, Halkevleri'nden konservatuvarlara kurumların, marşlardan operetlere eserlerin ele alındığı eleştirel bir toplam.

Cumhuriyet bir illüzyondu, belki göremiyoruz ama işitebiliyoruz.

İçindekiler / Yazarlar
I. Milli Musiki Ütopyası: “Halk Ruhunu Garp Fenniyle Terkib Etmek” / Okan Murat Öztürk
II. Geleneksellik-Çağdaşlık İkileminde Cumhuriyetin “Milli Musiki” Politikası ve Türk Besteciler / Onur Nurcan - Ebru Güner Canbey
III. Hars ve Medeniyet Ekseninde Cumhuriyet Dönemi Müzik Politikalarının Kitlesel Uygulama Alanı: Halkevleri / Emrah Zıraman - Fırat Kutluk
IV. Kültürel Seçkincilik Bağlamında Darülbedayi’de Operet / Fırat Kutluk - Yasemin Ata
V. Fırat Kutluk Cihat Aşkın’la Konuşuyor
VI. Türkiye’de Müzik Yazarlığının İdeolojik Boyutu / Seyit Yöre
VII. Bir Politik Simülasyon Örneği Olarak Cumhuriyet Dönemi Türk Müziği Politikaları / Özlem Doğuş Varlı
VIII. Cumhuriyetin İlk Yıllarından Günümüze Hükümet Programlarında Müzik: Eleştirel Bir Bakış / Cenk Güray
IX. Devlet Türk Müziği Koroları: İdeoloji ve Yapı / Timuçin Çevikoğlu

İLLÜZYON / Cumhuriyet'in Klasik Müzik Serüveni
Derleyen:  Fırat Kutluk
Yayına Hazırlayan: Özcan Özen
h2o Kitap, Ekim 2016
Dizi: Müzik ve müzik araştırmaları - 1
Sayfa: 295 sf.
Fiyat: 23,90 TL


İkimizin Yerine : Kafa’sız Bir Dünya

Cuma, Ekim 21, 2016
Kültür artık çok hızlı deviniyor, her gün gelişiyor, gelişirken şekil değiştiriyor ve en önemlisi de artık çok kolay tüketilebilir ürünler ortaya koyuyor. Son yıllarda ülkemizde de bunun etkilerini hissetmeye başladık; ne kadar tıklandığı belli olan, ama okunup okunmadığından bihaber olduğumuz kültür-sanat bazlı internet siteleri/dergileri sardı her yanımızı. Dahası artık yazı ile üretim de sınırlı bu alanlarda. Listeler, kapsül kısa bilgiler, video ve fotoğraflarla örülü bir databank içinde yüzüyoruz. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bu yarı-cehaleti kağıda dönüştüren dergiler peyda oldu, nerden bilmiyorum. Birbirinin benzeri isimler taşıyan bu dergiler, o ara kim gündemdeyse onu kapağına taşıyarak tirajlarını yukarı doğru çekme derdinde. İnternette nereyi açsanız, bir fincan yanına özenle iliştirilmiş bir kitaba veya bu dergilere sayfalara rastlıyorsunuz.

Bütün bunları neden anlatıyor bu adam, diye soruyorsunuz içinizden farkındayım. Bugün vizyona giren “İkimizin Yerine” adlı filme getireceğim sözü. “Karışık Pizza”dan tanıdığımız reklamcı Umur Turagay’ın yeni filmi “İkimizin Yerine”, Çiçek (Serenay Sarıkaya) adlı kasabalı bir genç kızın, dershaneye İstanbul’dan yeni gelen öğretmen Doğan’a (Nejat işler) duyduğu aşkı anlatıyor esasen. Yeni gelen Doğan’a abayı yakan Çiçek’in aşkı için yapamayacağı şey yok. En sonunda da arkadaşının düğününde okumak üzere bir yazı yazabilmek için özel ders almak istiyor Doğan’dan. Tabii tahmin edebileceğiniz üzere işler çığırından çıkacak ve âşıklar bu arapsaçının içinden sıyrılmaya çalışacaklardır.

“İkimizin Yerine” teknik anlamında oldukça temiz bir film; olanakların mevcut olduğu o kadar açık ki, işçiliği neredeyse kusursuz. Kadro çok iyi, Serenay Sarıkaya’yı hiç bu kadar iyi görmemiştim. Nejat İşler’in ise eski günlere dönmesi lazım bir an önce. Yan karakterlerden özelikle Bakkal Kudret’e can veren Özgür Emre Yıldırım deyiş yerindeyse döktürüyor. Fakat gişe kaygısıyla sipariş usulü yazıldığı belli olan senaryo, oradan buradan çekiştirilmek suretiyle resmen yürekler acısı bir hale sokulmuş. Hikayenin ilk çeyreği kazasız belasız geçildikten sonra, film takla üstüne takla atmaya başlıyor, izleyiciyi ters köşe yapmak amacıyla olmadık yönlere sapan metin sonunda duvara tosluyor tabii olarak. Baba karakterinin işlevsizliği, etkin bir pozisyonda olmaması da büyün sorun. İştar Gökseven bu tiplemeyi karakterize etmeye çalışmış elinden geldiğince, lakin o da kurtaramamış ne yazık ki. En komiği de karakterlerin ne hissettiklerini dahi dile dökmesi, hani utanmasa altyazı koyacaklarmış filme buna dair.

Gelgelelim bunların hiçbiri o kadar da önemli değil. Asıl önemli olan Nazım Hikmet, Cemal Süreya gibi önemli şairlerimizden dizeleri hikayesine dolgu yapan “İkimizin Yerine”nin kültür fetişizmine kapıyı sonuna dek aralaması. Hem de o kadar ucuz bir şekilde yapıyor ki bunu, inanılır gibi değil. Sosyal medyada bir fincan kahvenin yanına “Kürk Mantolu Madonna”yı koyan kitleye son ses sesleniyor karşımızdaki film. Gişe yapar mı “İkimizin Yerine”, evet, çok fazla gişe yapabilir, fakat son tahlilde sinemamızda dişe dokunur bir iş mi, işte orası tartışmaya çok açık.



Peter Ackroyd’dan İngiliz Tarihindeki Hayaletlerin Geçit Töreni : İngiliz Hayalet

Cuma, Ekim 21, 2016
“1991’in Aralık ayında bir kadın Rumwell köyü civarında arabasıyla A38’den geçiyormuş. Birden gri yağmurluklu bir adamın yolun ortasında durmuş el feneriyle işaret verdiğini görmüş. Direksiyonu kırmak zorunda kalınca bir hendeğe yuvarlanmış. Adama kızmak için arabadan inmiş ama yolda hiçbir şey yokmuş.”

Peter Ackroyd, bu kitapta İngilizlerin diğer halklardan daha çok hayalet gördüklerini belirtiyor. Cornwall’daki Kelt hayaletlerinden kuzeydeki gulyabanilere ve cinlere kadar her bölgenin kendine özgü hayaletleri, hortlakları var. Kitabın adından da anlaşılacağı gibi bu anlatılar Anglosaksonlar döneminden günümüzün otostopçu hayaletlerine uzanan bir kronoloji izliyor. 

Hayaletlere inansak da inanmasak da, Ackroyd’un çalışması zengin bir kaynak oluşturuyor. Dahası, anlattıklarını edebiyat kurgusu yapmadan ve gündelik olaylar havasında aktarması da zevkli bir okuma fırsatı sunuyor. Kitapta tanışacağınız hayaletlerin hemen hepsi haksızlığa karşı çıkıyor, huzur arıyor, kimileri de cinler gibi sadece eğlence peşinde koşuyor.

PETER ACKROYD, İngiliz biyografi yazarı, romancı, eleştirmen. 1949’da Londra’da doğan Ackroyd eğitimini Cambridge Üniversitesi’nde tamamladı. Daha sonra özel bir bursla iki yıl Yale Üniversitesi’ne gitti. Ackroyd, başta Londra olmak üzere İngiliz tarihi ve kültürü üzerine romanları ve edebiyat dışı eserleriyle tanınır. Somerset Maugham, Guardian ve Booker ödülleri gibi birçok ödül kazanan yazarın romanları arasında The Great Fire of London (Büyük Londra Yangını), Oscar Wilde’ın Son Vasiyeti, Doktor Dee’nin Evi, edebiyat dışı kitaplarının arasında ise Dickens, London: The Biography (Londra: Biyografi), Shakespeare: A Biography (Shakespeare: Bir Biyografi) ve Poe: Kısacık Bir Hayat sayılabilir.

İNGİLİZ HAYALET / TARİHİN İÇİNDEN HAYALET HİKAYELERİ 
Yazar: Peter Ackroyd  
Çeviri:Esra Birkan  
Tür: Anlatı
Sayfa sayısı: 271 Sayfa
Fiyatı: 21  TL
Yayın tarihi: 18 Ekim 2016


Meltem Gürle’den Tüm Zamanlara Hitap Eden, Her Zaman Okunacak Denemeler : Kırmızı Kazak

Perşembe, Ekim 20, 2016
“Dünyayı değiştirecek olan güzelliktir. Çünkü güzel olanın önünde hepimiz aynı saygıyla eğileceğiz bir gün.”

Kitaplarla iç içe geçmiş denemeleri okumak uzun sürer. Yıllar önce okuduğunuz kitaplar, elinizdeki denemelerle birlikte yeni boyutlar kazanır, derinleşir, zenginleşir. Okumadıklarınız yepyeni ufuklara çağırır. Bu nedenledir ki, okumadıklarınızı okumak, okuduklarınızı yeniden karıştırmak için sabırsızlanır, elinizdekini bırakır, “öteki metinler”le avarelik edersiniz.

Meltem Gürle’nin denemelerini de okumanız uzun sürecek, ara vereceksiniz, döneceksiniz, yeniden durup yeniden başlayacaksınız. Oturacaksınız, kalkacaksınız, araya başka kitaplar girecek. Elinizdeki kitabın kopyası eskiyecek ama okuduklarınız değil. Bu denemeler kendileri eskimeyecekleri gibi eskiden okuduklarınızı da tazeleyip yenileyecek. 

“Amerikalı öykücü Lorrie Moore diyor ki, “Hayatta kalkıştığımız her iş, başka bir şeyden değil de sadece kendinden ibaret olmanın hüznünü, duygusal izini taşır içinde.” Baskıdan önceki bu son satırları yazarken aynı şeyi düşünüyorum: Bu kitap da yoklukların, eksikliklerin, burada olmayanların gölgesini taşıyor. Tıpkı hayatlarımız gibi.”

MELTEM GÜRLE: 1966’da Almanya’da doğdu. Çocukluğu İzmir’de geçmiş olsa da, üniversite yıllarından beri İstanbul’da yaşamaktadır. Felsefe ve edebiyat eğitimi aldı. Oğuz Atay’ın Batı edebiyatının büyük eserleriyle diyaloğunu incelediği Ölülerle Konuşmak (2016) adlı bir kitabı ve Türk romanıyla ilgili çok sayıda makalesi vardır. Halen Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu’nda öğretim üyesi olarak çalışıyor ve karşılaştırmalı edebiyat konusunda araştırmalarını sürdürüyor. Meltem Gürle 2009’dan beri BirGün gazetesindeki köşesinde edebiyat yazıları yazmaktadır.

KIRMIZI KAZAK / Meltem Gürle  
Tür: Deneme
Sayfa sayısı: 423 Sayfa
Fiyatı: 31 TL
Yayın tarihi: 18 Ekim 2016

Ölüm Adası : Zorbalar ve Kahramanlar

Çarşamba, Ekim 19, 2016
Gençler için hayat kolay değildir… Zorbalar ve kurbanlar olarak ikiye ayrılarak büyürler ve bir kahraman ararlar kendilerine. O kahraman ihtiyacı da ömürleri boyunca sürer. Carl Freeman gibiler lazımdır dünyaya… Sistemin erittiği on yaşındaki boks şampiyonu Carl’ın macerası “Ölüm Adası” okurları film tadında bir hikayeye davet ediyor. 

John Dixon’un 2014 yılında yayımlanan ilk romanı “Phoenix Island” epey ses getirmiş ve övgülere boğulmuş. Bram Stoker ödülüyle taçlanan romanın devamı da 2015 yılında “Devil’s Pocket” ile gelmiş. Bizdeki ilk yansımasıysa 2014 başında CBS ekranlarında başlayan Josh Holloway’li “Intelligence”a esin kaynağı olmasıydı. Dizi tek sezonda kalarak hayal kırıklığı yaşatırken romana dair merak duygularını arttırmıştı. Hazır yeri gelmişken bu esin kaynağının romandaki bir detaydan ibaret olduğunu belirteyim.

On altı yaşındaki boks şampiyonu Carl Freeman ile tanışıyoruz. Güçsüzleri korumak için zorbalara kafa tutmayı alışkanlık haline getirmiş, beladan uzak duramıyor. Hayatı koruyucu aileler ve ıslahevi arasında mekik dokuyarak geçen Carl ile mahkemede tanışıyoruz. Son kavgasında herkesi hastanelik etmiş. Mahkemede dosyasını inceleyen hakim artık bunu alışkanlık haline getirdiğini görünce onu cezasını çekmek üzere bir adaya gönderir. Carl’ın Phoenix adasına gönderilmesiyle de macera başlar. Kendisi gibi hüküm giymiş gençlerle dış dünyaya kapalı bir adada Carl’ın yapması gereken basittir. Kurallara uyacak ve 18 yaşına basmayı bekleyecektir. Daha ilk andan itibaren öyle olmayacağını anlar… Çavuşların ona takmasıyla ilk andan itibaren diken üstündedir. 

Eski bir boksör, gençlik hizmetleri görevlisi, hapishane eğitmeni ve ortaokul öğretmeni olan John Dixon ilk romanında gözlemlerinden faydalanmış. Kahramanımız da bir boksör ve hapishane gibi kullanılan bir ada da mekanımız. Gençlerle çalışmış olmanın artılarını da romana yansıtıyor. Ana karakterini detaylıca anlatarak sevdirirken, kötüleri de nefret edilecek şekilde etkili yaratmış. Özellikle her şeyin başındaki kötü adamı anlatırken döktürüyor. Okurda ikilem yaratan çok karizmatik ve akılda kalıcı bir karakter. Dixon çok basit bir formül üzerinden aynı basitlikle yürüyor. Acele etmiyor, süslemekle uğraşmıyor, okuru tavlamaya çalışmıyor ve tempoyu sürekli arttırıyor. Basit ama etkili ve çok gerçekçi. Film gibi anlatıyor. Merak duygusunu da sürekli canlı tutuyor. Okuruna tüm macerayı tabiri caizse Carl ile omuz omuza yaşatıyor. “Geçmiş bir hayalet, gelecekse bir serap. Kendini sağlam şekilde ana yerleştir, yükseldiğin ana” diyor…

Gençlerin başrolünde olduğu birbirinin kopyası olan formüle ergen maceraları kadar basit değil “Ölüm Adası”. Olay örgüsü, karakterleri ve atmosferiyle daha katmanlı bir roman. 462 sayfa olmasına rağmen tek solukta bitiyor. Olurda ara verirseniz aklınız onda kalıyor. Böyle bir romanın filme ya da diziye neden uyarlanmadığını da anlamak zor. İyi bir gişe filmi için gerekli her şeyi barındırıyor. “Labirent” serisinin yarattığı yankıyı tekrarlayabilecek bir potansiyeli var. Üstelik hikaye gişe için süslenmeye müsait. Popüler kıyamet sonrası fonunda da geçebilir ve korku gerilim öğeleriyle nefes kesebilir. Genç yetişkin kategorisinde görünse de çok daha fazlası olan “Ölüm Adası” türe ilgi duyanların ıskalamaması gereken romanlardan. Maceranın “Devil’s Pocket” ile sürmesini de dört gözle bekliyoruz. 

ÖLÜM ADASI / John Dixon
Türü: Roman
Çeviren: Ebru Sürmeli
Yayınevi: GO!
1. Baskı, Ağustos 2016
Sayfa Sayısı: 462
Etiket Fiyatı: 19.00 TL


Hep Kitap Düşünen Yepyeni Bir Yayınevi Geliyor

Salı, Ekim 18, 2016
Yayıncılık dünyasının deneyimli isimlerini bir araya getiren yeni bir yayınevi kuruluyor: hep kitap! Şimdiye kadar yapılmamışı yapmayı, yapılmış olana da “hep” farklı bir açıdan bakmayı hedefleyen hep kitap; Türkiye’den genç ve taze sesleri sayfalara dökerken, dünyanın çeşitli coğrafyalarından duyulması gereken sesleri de duyuracak.

Yetişkin, çocuk edebiyatı ve sanat alanlarında Türkiye’den ve dünyadan seçkin kitapları okurlarla buluşturmak için yola çıkan hep kitap yayınevinin genel müdürlüğünü yıllarca Oxford University Press’in genel direktörlüğünü yapan Emrah Özpirinçci; genel müdür yardımcılığını ise sanat ve akademik yayıncılık dendiğinde Türkiye’de ilk akla gelen isim olan Kenan Kocatürk üstleniyor. Yayınevinin yayın yönetmenliği ise gerek televizyon gerekse yayıncılık alanından tanınan bir ismin, Deniz Yüce Başarır’ın ellerine teslim. Türkiye’den ve dünyanın çeşitli coğrafyalarından gündemi belirleyen kitapları temiz, titiz, yenilikçi bir anlayışla sunmak için yola çıkan ekip; içeriğe olduğu kadar görsel dünyaya da önem vereceğinin sinyallerini, görsel yönetmen olarak alanının önemli isimlerinden birini seçerek veriyor: Yetkin Başarır. 

Eğitim yayıncılığında faaliyet gösteren Teas Yayıncılık’ın bir alt markası olan hep kitap; geniş yelpazesinin ilk örneklerini okurlarla TÜYAP 35. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nda buluşturacak. Yayıncılık dünyasının bu yeni oyuncusunun, alanında iddialı olacağı ve kitap dünyasına heyecan getireceği, raflara koymayı planladığı ilk kitaplardan da belli oluyor.

Çocuk Edebiyatı’nda okul çağı çocuklara, “Küçük Bay Tilki” dizisinin iki kitabı ile seslenen hep kitap; okul öncesi dönemdeki çocuklar için yazılmış, tüm dünya çocuklarının zevkle okuduğu Gruffalo’nun çizeri Axel Scheffler’in yazıp resimlediği “Faresu Oxford UniversityPress ile Tavşancan” dizisiyle küçük okurları çok sevindireceğe benziyor.

Yetişkin okurlar ise hep kitap sayesinde Alman edebiyatının yeni bir sesiyle tanışacaklar: Shida Bazyar. 2016 Ulla Hahn Edebiyat Ödülü’nün de sahibi olan Bazyar’ın ilk romanı “Geceleri Sessizdir Tahran” çok konuşulacak. hep kitap’ın kasım ayı programında dünyada çok ilgi gören bir psikolojik gerilim de var: Iain Reid’in kaleminden “Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum.” Türk dilinin ustalarından Jale Sancak’ın yeni öykü kitabı “Belki Yarın” da hep kitap’ın diğer bir sürprizi.

hep kitap’ın son haberi ise sanat tutkunlarını sevindirecek: Dünyanın seçkin sanat yayıncılarından Laurence King’in hazırladığı “İşte” adlı dizi, sanat tarihi konusunda şimdiye kadar benzeri yapılmamış bir çalışma. Özgün çizimlerle de desteklenen diziden, ilk önce “İşte Van Gogh” ve “İşte Warhol” Türkiye’deki okurlarla buluşacak.

Afro-Amerikalılar’ın Kaderini Sonsuza Dek Değiştiren Arkadaşlığın Öyküsü : Kan Kardeşler

Pazartesi, Ekim 17, 2016
Biri, dünya ağırsıklet boks şampiyonu olduğu gün Müslüman olduğunu beyan eden bir sporcu, diğeri ise hırsızlık nedeniyle girdiği hapishanede İslam’la tanışan bir genç.

Biri, Vietnam Savaşı’nda askere gitmeyi reddettiği için tazminata mahkûm edilen ve boks lisansı elinden alınan bir boksör, diğeri ise kitleleri coşkulu vaazlarıyla peşinden sürüklediği için eski dostları ve yol arkadaşları tarafından öfkeyle karşılanan ve ölümle tehdit edilen bir hatip. 

Biri, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz efsanevi Müslüman boksör Muhammed Ali, diğeri ise Amerika’da neredeyse bir devlet ideolojisi haline gelmiş ırkçılığa karşı hayatını ortaya koyarak mücadele eden Malcolm X. Ve bu iki insanın inişli çıkışlı dostlukları…

Ayrımcılığa Karşı Mücadele Eden İki Cesur Adam
1960’lı yılların Amerikası’nda ayyuka çıkan ayrımcılık ve buna karşı kıyasıya mücadele eden iki cesur adam; Muhammed Ali ve Malcolm X, Timaş Yayınları’nın biyografi dizisinden çıkan “Kan Kardeşler: Muhammed Ali ve Malcolm X’in Tehlikeli Dostluğu” isimli kitapta bir araya geldi.

Randy Roberts ve Johny Smith’in kaleme aldığı macera romanı tadındaki kitap, hem iki tarihsel figürün hayatlarına odaklanıyor hem de onların mücadelelerinin kesiştiği noktada başlayan bir kardeşlik ve dostluğun hikâyesini anlatıyor. Hikâyenin fonunda ise 1960’lı yılların siyah-beyaz bir Amerika silueti eşliğinde, boksun yeniden yükselişi, ırkçı söylemlere karşı sivil hak mücadelelerinde siyahi Müslümanların çabaları,  iç içe geçen dostluklar, öfkeler, çatışmalar ve kırgınlıklar yer alıyor.

Malcolm Olmasaydı, Ali Asla Dünyanın Kralı Olamazdı
Amerika'daki siyahi Müslümanların hakları için mücadele eden Muhammed Ali ve Malcolm X'in dostluklarına odaklanan bu kitapta, Afro-Amerikalıların kaderini sonsuza dek değiştiren bir arkadaşlığın öyküsü anlatılıyor. Tarih sayfalarına geçen hikâye isyan tohumlarının atıldığı, Cassius Clay’i Muhammed Ali’ye dönüştüren Louisville’de başlıyor.

Cassius Clay’i Muhammed Ali’ye herkesten çok Malcolm’un dönüştürdüğünü belirten, Randy Roberts ve Johny Smith, “Malcolm olmasaydı, Muhammed Ali asla Dünyanın Kralı olamazdı” diyor. 

Belgesel kitapta, Ali’nin, Malcolm’un himayesi altında dünya sahnesine kucak açması, siyahi gururun ve siyahi bağımsızlığın uluslararası sembolü olarak ortaya çıkışı ve sonrası anlatılıyor.

“Trajik dostlukları Amerika’yı değiştirmiş bu iki adamın hikâyesinin altında tarih yatıyor. Sürükleyici ve önemli bir kitap.”
 – Robert Lipsyte
New York Times’ın eski spor yazarı

“Randy Roberts ve Johnny Smith’in Kan Kardeşler’i Malcolm X’in ve Muhammed Ali’nin mirasını birleştiren harika bir kitap. Özünde, Soğuk Savaş dünyasını sarsan ve Afro-Amerikalıların kaderini sonsuza dek değiştiren bir arkadaşlığın öyküsü. Çok başarılı!”
 – Douglas Brinkely
Rosa Parks kitabının yazarı

“Kapsamlı bir araştırmanın neticesinde enerjik bir tonla kaleme alınmış Kan Kardeşler, Muhammed Ali ile Malcolm X’in dostluğu ve siyahi milliyetçi siyasetin, siyahi sporcuların Amerika’daki spor dünyasına dair algısını temelden değiştirmesi üzerine açık ara en eksiksiz ve en detaylı kaynak. Kan Kardeşler hikâyeyi bilenler için önemli boşlukları doldururken, bilmeyenlere de sürükleyici ve aydınlatıcı bir tarih dersi veriyor.”
 – Gerald Early
Muhammad Ali Reader kitabının editörü ve A Level Playing Field kitabının yazarı


Kan Kardeşler / Johnny Smith, Randy Roberts
Muhammed Ali ve Malcolm X’in Tehlikeli Dostluğu
Tercüme: Müge Atalay Bayyurt
Timaş Yayınları, Ekim 2016
Sayfa Sayısı: 464
Fiyat: 27.50 TL


Élisée Reclus’nün Seçilmiş Yazıları : Anarşi, Coğrafya, Modernite

Perşembe, Ekim 13, 2016
Kimi insanları tek bir sıfatla, tek bir tanımlamayla anlatmak zordur. Élisée Reclus (1830-1905) için ise bu imkânsız. En başta, on binlerce sayfayı aşan katkısıyla coğrafya sahasının en önde gelen, beşerî coğrafyanın ise kurucu isimlerinden biri; adı Godwin, Bakunin, Kropotkin’le beraber anılan bir anarşizm kuramcısı, inandıklarını teori düzeyinde bırakmayıp doğrudan yaşamında uygulayan yorulmak bilmez bir eylemci...

Bunların yanında, görüşleri çağının çok ötesine uzanan bir düşünür Reclus. Kapitalizmin, tü-ketim toplumunun mantığının nerelere uzanabileceğini şaşırtıcı bir keskinlikle analiz ediyor, Avrupa merkezciliğe eleştirel yaklaşıyor, özellikle ırkçılık üzerinden insan haklarının, deva-mında kadın haklarının, çocuk haklarının, hayvan haklarının ne kadar önemli olduğunun altını çiziyor, insan varoluşunun doğanın karşısında değil, içinde olduğunu vurgulayarak çok sonraları tartışılmaya başlanacak ekolojik boyutun can alıcı değerini daha o zamandan teslim ediyor. 

Klasik niteliği kazanmış metinleri okumanın, hatta tekrar tekrar, bazen araya zaman koyarak okumanın gerekliliğine inanıyoruz, bu çerçevede Reclus’nün seçilmiş yazılarını orijinal dilin-den çevirisiyle, konunun uzmanı John Clark’ın kapsamlı giriş yazısıyla birlikte okurlarımızı sunuyoruz.

“İnsan doğanın kendi bilincine varmasıdır.”

Reclus’nün kimi düşünceleri bugün yazıldıkları döneme göre çok daha anlamlı, çok daha üze-rinde düşünülmeye değer.

ANARŞİ, COĞRAFYA, MODERNİTE / Élisée  Reclus’nün Seçilmiş Yazıları 
Yazar: John Clark  - Camille Martin 
Çeviri : Osman Yener - Murat Devres 
Tür:  İnceleme
Sayfa sayısı: 351 Sayfa
Fiyatı: 26 TL
Yayın tarihi: 11 Ekim 2016


 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template