♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Numen’den Edebiyata Korku Dolu Bir Merhaba!

Pazartesi, Temmuz 25, 2016
Bu ay bir yayınevi ile daha tanışıyoruz. Kurgu ve iş kitapları yayınlamak amacıyla kurulan Numen Yayıncılık ilk kitabı “Kafamdaki Hayaletler” ile okurlara merhaba diyor.

Hem kurgu hem de kurgu dışı eserlerle ilgilenen Numen Yayıncılık, sadece niceliğe odaklanmayan, el attığı her eserde her zaman niteliği önceliklendiren bir yayınevi çizgisi yakalamayı amaçlıyor. Startı da ödüllü bir kitapla vermişler. Paul Tremblay'in 2015 Bram Stoker Ödülleri'yle başarısı tescillenen kitabı “Kafamdaki Hayaletler”, yalnızca korkuyu değil; iyilik, kötülük ve insan olmanın dayanılmaz ağırlığı üzerine eleştirel bir bakış açısı deneyimlemek isteyenler için raflarda.

Bir sonraki kitaplarını da açıklamışlar. Özellikle girişimcilik camiasının ilgisini çekecek bir iş kitabı olan, Stanford Üniversitesi’nden Prof. Robert I. Sutton ve Prof. Huggy Rao tarafından hazırlanan “Mükemmeli Büyütmek”i (Scaling up Excellence) önümüzdeki ay okurlarla buluşturmaya hazırlanıyorlar. Paul Tremblay’in son kitabı “Disappearance at Devil’s Rock”ın da yayın haklarını almışlar ve çeviri aşamasındaymış. Meraklı okurların gereken ilgiyi göstermelerini ve sosyal medya hesaplarını takiplemelerini tavsiye ediyorum. Zira Tremblay'in aldığı övgülere bakılırsa harika kitaplar bizi bekliyor.

Çaresizlik midir korkuyu bu denli güçlü kılan, yoksa en büyük çaresizliklerin ilk kıvılcımı bir anlık korkuyla mı çakılır hep?

Baba John Barrett'in işten çıkarılmasıyla başlayan bir çaresizliğin rüzgarıyla karanlığa savrulan Barrett ailesi, büyük kızları Marjorie Barrett'ın akut şizofreni belirtileri göstermesiyle birlikte korku dolu bir deneyin zoraki denekleri haline gelir.

Çaresizliği korkuyla birleşen John Barrett korkusunu sıkı sıkıya sarıldığı Tanrı'sıyla bertaraf etmeye çalışırken, çaresizliğine son vermek için popüler kültürle işbirliği yaparak Barrett ailesinin Şeytan ile mücadelesini bir televizyon programına dönüştürür. 

Marjorie’nin içinde gerçekten bir Şeytan var mı, yoksa Şeytan onu izleyenlerin içinde mi?

Numen’in ilk kitabı "Kafamdaki Hayaletler", aynı zamanda yazarı Paul Tremblay'in Türkçeye kazandırılmış ilk romanı. Haziran 2015’inde yayımlanan “A Head Full of Ghosts”, doodreads ve benzeri sitelerde okurlardan tam not alırken, eleştirmenlerin gözdesi olmuş ve yılın kitaplarından biri olarak gösterilmiş. Kitapla ilgili en önemli yorumunda Stephen King ustadan geldiğini belirtelim. Resmi twitter hesabından attığı twitle "Korkuyu iliklerime kadar hissettim -ki beni korkutmak zordur." demiş. 2015 Bram Stoker Ödülleri’nde kazandığı "Romanda Üstün Başarı" ödülüyle rüştünü ispatlamış bir kitap. Robert Downey Jr’ın yapımcılığında 2018 yılında sinema salonlarında da yerini almaya hazırlanan “Kafamdaki Hayaletler” yalnızca korkmak değil, korku ve çaresizlikle beslenen popüler kültür üzerine kafa yormak isteyenlerin gerçek korkuyu yerin altındaki Şeytan’da değil, kendi içlerindeki Şeytan’da aramak için çıkacakları yolda atılacak bir ilk adım.

Kafamdaki Hayaletler
A Head Full of Ghosts, Paul Tremblay
Yayınevi: Numen Yayıncılık
Çevirmen: Zeliha Babayiğit
Yayına Hazırlayan: Arzu Nilay Kocasu
Düzelti: Ali Kuru
Mizanpaj: Mehmet Büyükturna
Kapak Tasarımı: Oğuz Mazlum
Sayfa Sayısı: 279
Etiket Fiyatı: 25 TL

Destansı İttifakta Savaş Kapıda: Savaşçı

Pazartesi, Temmuz 25, 2016
Melissa Landers’in dünya çapında ilgi gören ve türünün klasiği haline gelen romantik bilim kurgu serisi üçüncü kitap “Savaşçı” ile sürüyor.

Landers’in “Yabancı” serisi 2014 Şubat’ında “Alienated” adıyla okurla buluşmuş, roman Ekim 2014’de “Yabancı” adıyla GO! Kitap etiketiyle yayımlanmıştı. İkinci kitap “Invaded”da bir yıl sonra yayımlanmış ve geçtiğimiz yıl Haziran ayında “İşgalci” adıyla Türk okurla buluşmuştu. Yazarın bir ara novella “Until Midnight” ile sürdürdüğü seri merakla beklenen “United” ile sürüyor. Ağustos ayında okurla buluşacak roman bizde daha erken çıkacak ve bu ay içinde “Savaşçı” adıyla yayımlanacak.

Seriyi sevenlerden biri olarak hem kritiğini yazmış hem de “keşke film olsa dedirten 13 roman” dosyamda yer vermiştim. İlk roman “Yabancı”, gezegenler arası öğrenci değişim programı kapsamında evinde bir uzaylıyı ağırlayan lise son sınıf öğrencisinin değişen hayatını anlatan keyifli bir macera. L’eihrli misafirin yakışıklılığıyla romantizmi de barındıran macerada işler dünyalı Cara’nın beklediği gibi çıkmıyor. Uzaylılara karşı olan gruba en yakın arkadaşları da dahil olunca gezegenin en yalnız kişisi olarak bu muhtemel ittifakın kilit ismi haline geliyor ve L’eihrli Aelyx ile birlikte ölüm kalım savaşı veriyorlar... İkinci roman “İşgalci” de olaylar bu kez Cara’nın L’eihr’de yaşadıklarını anlatıyor. İşler yine dünyada yaşadıkları gibi karmaşık ve birbirini kabullenmeme üzerine kurulu. Landers gayet iyi bir hikaye anlatıcı, iyi bir atmosfer kurmuş, karakterleri akılda kalıcı, bilim kurgu temelinde ilerlerken romantizmi işletiyor ve minik esprilerle neşe vermeyi de ihmal etmiyor. Keyifle okunan ve akılda kalıcı bir seri diyerek sözü üçüncü kitabın basın bültenine bağlayayım...

SAVAŞ KAPIDA. Gezegenlerinin geleceği Cara ile Aelyx’in elinde.

Ölümcül bir darbeyi savuşturup iki dünya arasındaki ittifakı güvence altına alan Cara ile Aelyx nihayet bir tatil yapabilecektir. Tam da hayal ettikleri gibi bir yer olan minik kolonilerinde günlerini sahilde midye toplayarak ve birbirlerinin kollarında uyuyarak geçirirler.

Ama tatil kısa sürer.

Dünya ve Leihr gezegenleri arasındaki anlaşma, her iki gezegeni de ortadan kaldıracak kadim bir gücü uyandırmıştır. Yıldızlararası barışın gizemli koruyucuları olan Ariboller bu ittifakı galaksiye karşı bir tehdit olarak görmektedir. Dünyalıların ve Leihrlilerin ittifakı bozup kendi gezegenlerine dönmeleri için bir ay süreleri vardır, yoksa her iki ırk da Ariboller tarafından ortadan kaldırılacaktır.

Zaman daralırken Cara ile Aelyx kolonicilerden oluşan bir ekiple Dünya’ya gider, burada eski dostlarıyla bir araya gelip Aribollerin kim olduğunu, ne istediklerini ve ittifakı neden bir tehdit olarak gördüklerini çözmeye çalışacaklardır. Gittikçe artan gerilim iki gezegeni de topyekûn bir savaşa doğru sürüklerken Cara ile Aelyx hem kendi gelecekleri hem de dünyalarının kurtuluşu için canla başla savaşmaya hazır olmalıdır.

SAVAŞÇI / Melissa Landers
Çeviren: Demet Orhan
Editör: Nurten Hatırnaz
Türü: Roman
Yayınevi: GO!
1. Baskı, Temmuz 2016
Sayfa Sayısı: 375
Etiket Fiyatı: 19.00 TL

Lontano : İntikam Fetişleri

Cumartesi, Temmuz 23, 2016
İlk romanından itibaren polisiye romanın önde gelen isimlerinden biri olan, dizi ve film uyarlamalarıyla çok satar haline gelen Jean-Christophe Grangé’nin son romanı “Lontano”ya gecikmeli de olsa kavuştuk. Yedinci romanı “Koloni”den itibaren yılda bir roman yayımlayarak düşüşe geçen yazar nihayet bu alışkanlığından vazgeçerek “Kaiken”den sonra iki yıl sessiz kalmıştı. Anlaşılan bu ara iyi gelmiş. “Lontano” yazarın fiyasko olan son dört romanını unutturarak en iyi romanlarına daha yakın duruyor.

İlk kez seri romana girişen Grangé, ikinci kitapla birlikte yaklaşık 1500 sayfayı bulan bir hikâye yaratmış. Fransa ve Kongo arasında mekik dokuyan ve kökleri 40 yıl öncesine dayanan bir hikâye bu. Merkezinde de bir aile yer alıyor. Yazarın klan olarak işlediği ve ailenin her ferdine özel sayfalar ayırarak derinleştirdiği bir aile: Morvan’lar… Her devrin adamı olan, devlet sırlarını saklama ustası, İçişleri Bakanlığına bağlı bir polis, yaşlı bir kurt Grégoire Morvan bu ailenin reisi. Her şeyi çocukları için yaptığını söyleyen bir faşist, infazdan çekinmeyen bir katil. Aynı zamanda karısı Maggie’ye şiddet uygulamaktan çekinmeyen bir adam. Çocuklarıysa birer âlem... Büyük oğlu Erwan kendisi gibi bir polis. Cinayet büroda yüksek başarı oranıyla çalışan ama birçok yönden babasına benzeyen bir adam… Diğer oğul Loïc uyuşturucu bağımlısı bir borsacı… Güzelliği dillere destan Sofia olan evliliği, iki çocuğa rağmen sallantıda ve Grégoire’nin kâbusu olan boşanmaya doğru yol almakta… Kızları Gaëlle ise oyuncu olma hayalleri kuran bir fahişe. Baba Grégoire Morvan’ın sırlarla dolu geçmişiyle bezeli bu klanı yakından tanırken sık sık geçmişe gidiyoruz ama daha çok soru ile karşılıyoruz. Bu soruların yanıtını da ikinci kitap “Congo Requiem” de alacağız gibi görünüyor. 

Lontano, kötü polis hikâyesi anlatıyor ve olayların fitilini de Finistére’de kötü sonuçlanmış çaylak vakası ateşliyor. Haberi alınca, iki günde kolayca çözüleceğini düşündüğü olayı araştırması için oğlu Erwan’ı gönderen Grégoire’nin olayla ufak tefek bağlantısı ortaya çıkınca işler değişiyor ve 40 yıl önceki bir seri katilin izi sürülmeye başlanıyor. Grangé de burada devreye giriyor ve her romanında olduğu gibi çok ülkeli ve kültürlü bir polisiye gerilimle okurunu sarıp sarmalıyor. Son romanlarına göre daha şiddetli ve sert bir cinsellik de barındırıyor. On birinci romanında ilk romanlarının doluluğunu ve heyecanını yakalamış. Yine de 654 sayfalık romanın fazlaca uzun olduğunu söylemeli. İyi bir editörün yardımıyla 100-150 sayfa atılsa daha tempolu bir romana dönüşebilirmiş. Romanın en zayıf yanıysa katilin kolayca tahmin edilebiliyor olması.

Şiddet ve cinsellik dozunu arttıran Grangé, okurunu politik skandallardan çömez asker eğitimi ritüellerine, sado-mazo partilerden finans çevrelerine sürüklerken gen bilimini de araya sıkıştırarak seri katilin peşine düşürüyor. Bu arada bıraktığı bolca soru işareti için “Congo Requiem”i de heyecanla bekletiyor. Bir an önce çevirilir de fazla beklemeyiz umarım. Tatmin edici cevaplar alacak mıyız bilinmez ama “Lontano”nun beklentileri fazlasıyla yakaladığını söylemek mümkün.

Lontano / Jean-Christophe Grangé
Çeviren: Tankut Gökçe
Doğan Kitap, Mayıs 2016
Sayfa Sayısı: 656
Etiket fiyatı: 29.00 TL

Jack London’dan Hayatın Kavgasına Dair Öyküler: Meksikalı

Perşembe, Temmuz 21, 2016
Jack London her ne kadar daha çok romanlarıyla tanınsa da onun asıl ustalığını sergilediği edebî tür hikâyedir. Yaşamı boyunca iki yüze yakın hikâye kaleme alan London, yaşadığı dönemin toplumsal karmaşalarına duyarsız kalmamış ve tıpkı romanları gibi hikâyelerinde de bu meselelere eğilmiştir. Kapitalist sistemin acımasızca palazlandığı 20. yüzyıl başlarında, benimsediği siyasi görüşler doğrultusunda, bireyin sınıfsal kavgasını, toplumsal olayları ve insan-sistem çelişkisini anlattığı hikâyelerinde trajik ama bir yandan da destansı bir ton tutturmuştur. 12 hikâyesinin yer aldığı Meksikalı’da bu tarz hikâyeleri öne çıkmaktadır.

Seçkide yer alan hikâyelerin bir kısmı da insan-doğa çekişmesini ve Jack London’ın birçok başka eserinde izini sürdüğümüz deniz tutkusunu çıkarıyor karşımıza. Her biri öykü sanatının seçkin örneklerinden kabul edilen ve Şemsa Yeğin’in yetkin Türkçesiyle okurla buluşan öykülerin üçü dilimize ilk kez çevrildi.

“Dövüş kurallarından eser yoktu bu oyunda. Boks değil, bir cinayet gerçekleştiriliyordu. Danny, arenada vahşet gösterisindeymiş gibi elinden gelen tüm gaddarlığıyla saldırıyordu. Seyircilerin heyecan ve taraf tutmaları öyle bir noktaya gelmişti ki Meksikalı’nın hâlâ ayakta olduğunu görmüyorlardı. Rivera’yı unutmuşlardı. Danny saldırdıkça Rivera ufalıyor, kayboluyordu. Bu iki-üç dakika böyle devam etti. Birden ayrıldılar ve Meksikalı göründü. Dudağı patlamıştı, burnu kanıyordu. Sırtının iplere çarptığı yerlerinden kanlar sızıyordu. Ama göğsünün soluk soluğa kalkıp inmediğini, gözlerinin her zamanki gibi soğuk bir biçimde parladığını fark edemediler. Antrenman ringlerinde ihtiraslı şampiyonların bu vahşice saldırışlarına az mı karşı koymuştu. Onun üzerinde az mı öldürücü vuruş atakları denenmişti. Seferi yarım dolardan, haftada on beş dolara kadar bunlara dayanmasını öğrenmişti. O, zor bir okulda, zor bir öğrenim yapmıştı.”

JACK LONDON, 1876’da San Francisco’da doğdu. Kendi kendini eğitti ve 1897’de Klondike bölgesinde altın arayanlara katıldı. Klondike’tan döndükten sonra, şansını bir kez de yazarlıkta denemeye karar verdi. Otobiyografik romanı Martin Eden’da yansıttığı gibi, yazar olabilmek için olağanüstü bir çaba harcadı. İlk kitabı Kurt Kanı geniş bir okur kitlesine ulaştı. 17 yıl içinde Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş, Deniz Kurdu, Demir Ökçe gibi yapıtlarının sayısı 50’yi buldu ve ABD’nin en çok kazanan yazarı oldu. Jack London, 1916’da California’da öldü.

Meksikalı / Jack London
Çeviri: Şemsa Yeğin
Tür: Öykü 
Sayfa sayısı: 184 Sayfa
Fiyatı: 16 TL
Yayın tarihi: 19 Temmuz 2016


Siyah Bira : Kim Kepeğe Bulaşırsa, Tavuklar Onu Yer

Perşembe, Temmuz 14, 2016
Polisiye romanın ülkemizdeki yükselişi sürerken, türün önde gelen markası Labirent Yayınları haritayı genişletiyor. Bir Yunan Polisiyesi Mart ayında raflara düştü. Vassilis Danellis’in romanı “Siyah Bira” birçok benzerliğiyle bizden bir roman. Birinci tekil anlatımla amatör bir karakterin kendini olayların içinde bulması şablonunu kullanıyor.

1982 doğumlu Vassilis Danellis, 2009’den beri İstanbul’da yaşıyor. Danellis lisans eğitimini Atina Panteion Üniversitesi’nde Uluslararası ve Avrupa Meseleleri, yüksek lisansını da İngiltere’de Lancester Üniversitesi’nde Mücadele Azmi konuları üzerine çalışarak tamamlamış.12 yıldır gazetede ve dergide gazetecilik yapıyor ve Yunan radyosunda çalışıyor. Aynı zamanda Deutsche Welle, ARTE ve NPR gibi uluslararası medya alanına da katkı sunmuş. MavriMpira (Black Beer, 2011) ve Livadiaapoasfodili  (Asphodel Meadows, 2014) isimli iki roman yayınlanmış. Bunların yanı sıra kolektif olarak hazırlanmış çalışmalarda kısa öyküleri yer almış. Vassilis Danellis Greek Crime Fiction Club (ELSAL)‘ın kurucu üyeleri arasında. 2011’de yayınlanan ilk romanı “MavriMpira”, Mustafa Fotumacı çevirisiyle ve “Siyah Bira” adıyla raflarda.

Önce romanı kendisinden dinleyelim… “Siyah Bira’yı İstanbul’a geldiğimde yazdım. Atina ve onun karanlık güzelliği hakkında bir roman bu; sanırım mesafe bunu farklı bir açıdan “görmemi” sağladı. Tüm romanlarım kimlik, bakış açısı ve çeşitlilik hakkındadır. Yurtdışında yaşamak bu konular üstüne hayli düşünmemi sağladı. Her zaman kenarda, dışarıda kalan kişi olmak – Hem Yunanistan’da hem Türkiye’de – çok faydalı bir deneyim, bunu yazarlık uğraşımda kullanmaya çalışıyorum.” diyor Danellis ve romanını şöyle tanınmlıyor: “Siyah Bira kriz içindeki Atina hakkında bir öykü. 2010’da, Yunan toplumunun hâlâ içinde olduğu şiddetli dönüşümlerin başlangıcında yazıldı. Bu kriz yalnızca ekonomik değil, siyasi, toplumsal ve özünde varoluşa ilişkin bir kriz. Ana kahramanın kenti ve böylelikle tüm Yunan toplumunu yansıtmasını istedim. Ayrıca vatandaşlar arasında gezinip onlarca özgürce konuşabilmesini istedim. Bir göçmen Andreas’la konuşurken içten olabilir ama bir polisle böyle konuşmaz. İşte, bu yüzden Siyah Bira içinde dedektif olmayan bir dedektif öyküsü.”

Yer Atina, yıl 2010… Sokak müzisyeni Andreas ile tanıştırıyor okurunu Danellis… Gördüğünde pek sevinmediği, biraz da zoraki olarak eşlik ettiği sokak sanatçısı Lazaros ile geçiriyor geceyi sohbet ve muhabbetle… Sabah Lazaros’un öldüğü haberini alınca olayı araştırmaya koyuluyor. Dedektifliğe soyunan Andreas bir yandan cinayetin sebebini araştırırken diğer yandan Atina sokaklarını arşınlıyor. Tempolu ve akıcı roman amatör dedektif şablonunu kullanırken sık sık başkarakterin olayları yeniden düşünmesi ve sorgulaması ile cinayeti okurla birlikte çözme pratiğini de veriyor. Polisiye sevenler için maksimum keyif garantili bu bölümler aynı zamanda romanın temposunu da ayarlayarak bir tür nefes alma arası yaratmış. Hayli depresif bir karakter olan Andreas pek sevilesi bir karakter değil, zaten yazar da onu allayıp pullama derdinde olmamış. Romana da onun depresif ruh hali yansımış. Eğlenceden, espriden, neşeden uzak bu hal gerçekçiliği arttırıyor. Andreas önce arkadaşının kimsesizler mezarlığına gömülmemesi için mücadele veriyor. Cinayeti aydınlatmak için dedektifliğe soyunduğuysa polisin ilgisizliğiyle başlayan olaylar silsilesi yeraltı dünyasına kadar götürüyor onu… Katilin kim olduğunu tahmin etmeyi zorlaştırıyor yazar ve bir noktadan sonra başkarakteri aracılığıyla çok da önemli olmadığını dillendiriyor. Polisiye olayı harika bir finalle taçlandırıyor.

Romanın en dikkat çekici özelliği, toplumsal gerçekçiliği başarıyla kullanıyor oluşu. Yunanistan’ın toplumsal, ekonomik ve siyasi gidişatı romana çok iyi sinmiş. Sokağın ruhunu romanına başarıyla taşırken, krizin eşiğindeki Yunanistan’ı resmediyor Danellis… Krizin sokaklara olan etkisi, Yunan halkının mülteci sorununa bakışı, göçmenlerin suç hiyerarşisindeki yerleri, siyasi haberler derken oluşan karanlık atmosfere bir de Andreas’ın monologları eklenince romanın etkisi de katlanıyor. Romanı “bizden” yapanlar da bunlar. Ülkemizdeki gibi umutlar tükenmiş, yaşamlar tekdüze, sokaklar mülteci kaynıyor ve arka sokaklara yeraltı dünyası hakim. Karakterlerin adı Türkçe olsa, ülke ve şehir isimlerini de değiştirsek hiç sırıtmayacak bir benzerlik, bizdenlik söz konusu. 

Sokak müzisyenliği yapan başkarakterini dedektifliğe soyundururken, kriz içindeki Yunanistan panoramasıyla siyasi kara roman özellikleri de taşıyan “Siyah Bira” çok iyi bir ilk roman. Türü sevenlerin ilgisine mazhar… Yazarın diğer romanlarının da çevrilmesini çok beklemeyiz umarım.

SİYAH BİRA / Vassilis Danellis
Çeviri: Mustafa Fotumacı
Labirent Yayınları, Mart 2016
Sayfa Sayısı: 240
Etiket Fiyatı: 20 TL


Edebiyatın Hiciv Ustası Mihail Bulgakov’dan Benzersiz Hikâyeler: Kızıl Moskova

Perşembe, Temmuz 14, 2016
Edebiyatın hiciv ustası Mihail Bulgakov’dan hayata, siyasete ve topluma dair benzersiz hikâyeler... “Kızıl Moskova” Can Yayınları’ndan raflarda...

Bulgakov’un 1920’lerde yazdığı öykülerinin ve köşe yazılarının temel konusu kültür ve insan ilişkileridir. Rusya’nın yönetimini ele geçirmiş olan Bolşeviklerin ülkenin ekonomisini, güvenliğini ve kendi iktidarlarını ayakta tutmaya çalıştığı bu dönemde, yeni bir kültür de ortaya çıkmaya başlar. Bürokraside, orduda, sanat kurumlarında eski kültürle yeni kültür karşı karşıya gelmiş ve bu karşılaşma çoğu kez ürkütücü ve gülünç durumlara yol açmıştır. Bulgakov’un sivri dilini tutmadığı ve tutarsızlıkları alaya aldığı, derin gözlem yüklü bu metinler yönetimle neden anlaşmazlıklar yaşadığını da berrak bir şekilde sergilemektedir.

Kızıl Moskova, Bulgakov’un gazete ve dergilerde yayımlanmış öykü, makale ve feulleiton’larını, yani hicivli kısa eleştirilerini bir araya getiriyor. Bulgakov’un fantastik gerçekçi eserlerinin büyük kısmı doğrudan gerçek olaylara dayanmaktadır. Bu derlemedeki öyküler de onun Sovyet rejiminin kurulduğu o ilk yıllarda karşılaştığı olayların sahne sahne alay ve eleştirisidir. Bu metinleri 21. yüzyılda okurken bizim sosyal medya sayfalarında sıkça karşılaştığımız, daha bir türe oturtamadığımız alay ve eleştiri biçimlerine benzetmek de mümkün; sonuçta bunlar, bu feulleiton’lar da, gazete ve dergilerde çok kişiye ulaştırılıp yaygınlaştırılmak üzere yazılmıştır. 

“Moskova’yı en son bundan en çok altı ay önce görmüş olanlar şimdi kenti tanıyamazlar; Yeni Ekonomi Politikası (Moskova halkı artık kısaca NEP diyor buna) öylesine değiştirdi onu.

Adım adım başladı bu… az az… Sağda solda tahta perdeler kaldırıldı, arkalarından uzun bir aradan sonra tozlu, donuk dükkân vitrinleri görünmeye başladı. Boşaltılmış yapıların derinlerinde lambalar yanıyor, onların ışığında hayat kıpırdıyor: Çiviler çakılıyor, mıhlanıyor, tamiratlar yapılıyor, içleri malzeme dolu sandıklar, kutular açılıyor. Yıkanıp temizlenmiş vitrinler aydınlatılmış. Sergilerin üzerinde yuvarlak, güçlü lambalar yanıyor ya da vitrinlerin çevresinde parlak ışıyan borular var.

Yoksul düşmüş Moskova’nın bunca malı hangi gizli hazinelerden çıkardığını anlamak olanaksızdır. Ama bulmuş ve hepsini bol bol aynalı vitrinlere boşaltmıştı, tezgâhlara yığmıştı.”

MİHAİL AFANASYEVİÇ BULGAKOV 
1891’de Kiev’de doğdu. Genç yaşta doktorluğu bırakarak kendini tümüyle yazarlığa verdi. İlk romanı Beyaz Muhafız (1925), komünist bir kahramana yer vermediği gerekçesiyle Sovyet resmî çevrelerince büyük tepkiyle karşılandı. Sovyet toplumunu eleştiren yergili fantezilerin yer aldığı Şeytanî ’de (1925) resmî çevrelerin eleştirisine uğradı. Bulgakov aynı yıl sözde bilim üstüne bir yergi niteliğindeki Köpek Kalbi’ni yazdı. 1930’a gelindiğinde, eserlerinin yayımlanması yasaklanmıştı. Buna karşın Bulgakov, 1930’larda iki önemli eser daha verdi. Moskova Sanat Tiyatrosu’nun perde arkasını acımasızca yeren yarıda kalmış özyaşamöyküsel romanı Teatral Bir Roman ve göz kamaştırıcı bir fantezi olan Usta ile Margarita. 1940’ta Moskova’da ölen Bulgakov’un eserleri, Stalin’in ölümünün ardından, 1950’lerin sonlarına doğru gittikçe saygınlık kazandı.

KIZIL MOSKOVA / Mihail Bulgakov  
Çeviri: Ergin Altay 
Tür: Öykü
Sayfa sayısı: 240 Sayfa
Fiyatı: 19,5 TL
Yayın tarihi: 12 Temmuz 2016


Can Göknil’den Bu Doğanın İçinde Yaşayan İnsandan Gelen Öyküler: Göz ve Söz

Çarşamba, Temmuz 13, 2016
Can Göknil’den denizden, topraktan, ağaçlardan ve bu doğanın içinde yaşayan insandan gelen öyküler… “Göz ve Söz” Can Yayınları etiketiyle raflarda…

“Anladık üç harflinin niyetini! Bizi meyhaneye gönderecek, kendi bizim eve yerleşecek. Yersiz yurtsuz bir cinmiş demek ki… Evet, evet, on gün aç acına boşuna beklemedi selvinin tepesinde. Evimizi istiyor! Bulacak bir dam, yatacak altında, sonra suret değiştirecek. Bir bakarsın adam, belki kadın, belki de kara kedi…”

Can Göknil, yalnızca ülkemizin önemli ressamlarından biri değil, aynı zamanda çocuklar ve büyükler için öyküler yazan bir öykücü. Göz ve Söz de onun ikinci öykü kitabı. Göknil, sözle gözün birbirinden ayrılamayacağı, gözün gördüğünün de insanın ve dünyanın “sözü” sayılması gerektiği anlayışından yola çıkıyor. Tüm toplumsal sorunlara sükûnetle yaklaşan, barışçıl, sessiz ama geleceğe umutla bakan bir dünya aydınının kaleminden çıkıyor bu satırlar.

CAN GÖKNİL, 1945’te Ankara’da doğdu. 1968’de ABD’de Knox College Resim Bölümü’nden mezun oldu. 1969’da City College of New York’ta Resim Ana Sanat Dalı’nda yüksek lisans yaptı. Sanatçının Londra’da Victoria&Albert Müzesi’nde, San Marino’da Modern Sanat Müzesi’nde, Tokyo’da Cihiro Müzesi’nde, New York’ta Schenectady Müzesi ve Türk Evi’nde, Bulgaristan’da Gabrovo Mizah Müzesi’nde ve ülkemizde çeşitli koleksiyonlarda yapıtları bulunmaktadır. 1971’den günümüze dek Boston MIT, New York’ta First National City Bank, Lynn Kottler ve Total Media galerilerinde; ülkemizde Amerikan Kültür Merkezi, Lebriz, Urart, Kile, Artisan, PG Art, Yapı Kredi Kâzım Taşkent ve Milli Reasürans sanat galerilerinde kişisel sergiler düzenledi ve çeşitli karma sergilere katıldı. 1984-1988 yılları arasında suluboya Çalışmalarını “4 Kadın Sanatçı” adı altında Amerika ve Kanada’nın çeşitli kentlerinde sergiledi. 1999’da Gabrovo Bienali’nin birincilik ödülü Altın Esop, Can Göknil’e verildi. Sözle Göz Kardeşliği kitabındaki çalışmaları 2003’te Tokyo’da Cihiro Müzesi’nde, 2004’te ise Washington DC’de National Museum of Women in the Arts’ta düzenlenen sergilere davet edildi. 2005’te Victoria & Albert Müzesi koleksiyonuna kabul edildi. Çalışmalarını İstanbul’da sürdüren sanatçının Gölgem Renkli mi? (2007) ve Deniz Kokusu (2012) adlı kitabının yanı sıra çocuklar için yazıp resimlediği Gökyüzü Sirki, Gülfidan Çiftlikte, Arkadaşlarım ve Deniz Masalı gibi pek çok eseri var. Göknil’in kitapları İngilizce, Fransızca, Almanca, Hollandaca, Arapça, Macarca, ve İtalyanca gibi farklı dillerde yayımlandı.

GÖZ VE SÖZ / Can Göknil
Tür: Öykü 
Sayfa sayısı: 87 
Fiyatı: 10,5 TL
Yayın tarihi: 12 Temmuz 2016


Laurent Seksik’ten Eduard Einstein Vakası

Çarşamba, Temmuz 13, 2016
Laurent Seksik’ten bir annenin ıstırabı; bir dâhinin zaafından ötürü duyduğu utanç ve suçluluk duygusu; terk edilip unutulmuş bir oğulun acı dolu sesi… “Eduard Einstein Vakası” Can Yayınları etiketiyle raflarda.

Dâhilerin de zaafları vardır.

“Oğlum, çözümsüz kalan yegâne problem. Öbürlerinin çözümünü ben değil, ölümün eli buldu.”

Almanya’da Hitler iktidarda, radyolar kin ve nefret dolu konuşmalar yayınlayıp Yahudilerin kökünü kazımaya çağırıyor. Büyük savaşın ayak sesleri duyuluyor; bu baskı ortamında kaderin birbirine bağladığı üç insan, kendi dramlarını peşleri sıra sürüklerken, ayakta kalma mücadelesi veriyorlar:  Yüzyılın dâhisi Albert Einstein, eski karısı Mileva, oğulları Eduard.

Sürgündeki babasından ayrı bir çocukluk geçiren Eduard, Freud’a hayrandır ve ileride psikiyatr olmak istemektedir. Ne var ki yirmi yaşında şizofreni teşhisiyle Burghölzli Kliniği’ne yatırılır. Kalan ömrü boyunca da bu hastalıkla cebelleşecektir. Annesi Mileva, 1948 yılında ölene kadar hep onun yanındadır ama babası Einstein’ın bu hastalıkla yüzleşecek cesareti yoktur. Eduard, çektiği acılara, korkunç tedavilere, yapayalnızlığına rağmen içindeki iyiliği korumak için uğraşır; nefret ettiği babasını bile hep mazur görmeye çalışır. 1965’te 55 yaşındayken ölür. 

Laurent Seksik Eduard Einstein Vakası’nda  bu dramın üç kahramanının iç dünyalarını büyük bir başarıyla aksettiriyor.

“Asrın dâhisinin babam olması hiçbir zaman bir işime yaramadı.”

LAURENT SEKSIK, 1962’de Nice’te doğdu. Tıp eğitimi alan yazar, uzmanlığını radyoloji dalında yaptı. Bir süre asistan ve klinik şefi olarak çalıştıktan sonra doktorluğa ara verdi, çeşitli dergi ve gazetelerde edebiyat eleştirmenliği ve editörlük yaptı, televizyon için bir edebiyat programı hazırladı. 1999’da yayımlanan ilk romanı Les Mauvaises Pensées (Kötü Düşünceler) on beş dile çevrildi. Stefan Zweig’ın Son Günleri, 2006’dan bu yana hem yazmaya hem de doktorluk yapmaya devam eden yazarın beşinci kitabı. Edebî çevrelerce heyecanla karşılanan roman yedi dile çevrildi.

EDUARD EINSTEIN VAKASI / Laurent Seksik
Çeviri: Sosi Dolanoğlu
Tür: Roman 
Sayfa sayısı: 253 Sayfa
Fiyatı: 20 TL
Yayın tarihi: 12 Temmuz 2016

İçimdeki Müzik : Hepimizin Engelleri Var. Sizinki Nedir?

Salı, Temmuz 12, 2016
Sosyal medyada sıkça paylaşılan bir cümle vardır: “Başkalarının hayatını o kadar merak ediyorsanız, roman okuyun!” Bu cümlenin etkisini katlayan çok özel romanlar vardır. Sharon M. Draper’in romanı “İçimdeki Müzik” de onlardan biri. 11 yaşındaki engelli bir kızın hayat hikayesi ilgi çekici olduğu kadar, duygu yüklü ve çok etkileyici. Profesyonel bir eğitimci olan yazar Draper, aynı zamanda bir engelli annesi olduğu için konuya çok vakıf. Verdiği röportajda kızını anlatmadığının altını kalın çizgilerle çiziyor ve Melody’nin tamamen kurgu olduğunu vurguluyor. 

“Engelli çocuklar, akranları gibi arkadaşlarının olmasını, okula gidip sosyal olmayı ve kabul edilmeyi istiyorlar. Melody, yok sayılmanın ve görmezden geldiğinin farkındadır. Ben de onun kişiliğini göstermek için Melody’e ses verdim. O bütün engelli gençlerin sesidir ve hepsinin duyguları ve hayalleri vardır. Melody’i yazmak, görünmez sanılan bu çocukların birey olduklarını topluma duyurma fırsatıydı benim için.” diyor Draper ve ekliyor: “Bence Melody hiçbir grubu temsil etmiyor. Melody’nin tek isteği birey olarak takdir görmek ve kabul edilmek. Romanın çıkış noktası da bu. Hatırlamak gerekir; her bir insan farklı bir dünyayla baş ederken grup olarak değil bireysel olarak mücadele eder. Bunu en iyi şekilde yapmaya çalışırken yönünü bulmakta zorlanabilir.”

Draper’ın “Melody’nin hikâyesi tamamen kurgu; fakat roman, işe yaramayan bir bedenin içine hapsolmuş binlerce zeki çocuğun ve yetişkinin gerçekliğine dayanıyor.” diyerek tanımladığı romanı “Out of My Mind” 2010 Mart’ında yayımlanmış ve gördüğü ilgiyle 2 yıla yakın bir süre New York Times Best Seller listesinde kalmış. Yılın en iyi kitabı listelerinin gediklisi olmanın yanı sıra tam 48 ödülle taçlanmış. Roman altı yıllık gecikme ile de olsa “İçimdeki Müzik” adıyla dilimize çevrilerek Mart ayında Genç Timaş etiketiyle raflarda yerini almış.

İçimdeki Müzik, 11 yaşındaki Melody’nin sesini yansıtıyor. Kendini ifade etmek için büyük çaba sarfeden çok zeki bir kızın tüm engellere rağmen sesini bulmasını anlatıyor. Havalı durduğunu düşündüğü cümlesiyle “Spastik ikili kuadriplejim var, beyin felci olarak da biliniyor. Zihnimi değil, yalnızca vücudumu kısıtlayan bir şey.” diyerek tarifliyor engelini Melody Brooks. İlk ağızdan hayatını anlatıyor. Aslında onu daha iyi tanımanız için değerlendirmeden önce ben susayım romanın giriş bölümünden alıntıyla o anlatsın kendini…

“Kelimeler…
Etrafım binlerce kelimeyle çevrili. Belki de milyonlarca.
Katedral, mayonez, nar.
Mississippi, napolitan, su aygırı.
İpeksi, korkunç, yanardöner.
Gıdıklanma, hapşırık, dilek, endişe.

Kelimeler kar taneleri gibi etrafımda uçuşuyor. Her biri narin ve eşsiz, yere düşmeden avucumda eriyip gidiyor.

İçimde kocaman bir yığın halinde birikiyorlar. Birbirine geçmiş düşüncelerden, cümle ve deyimlerden dağlar, zekice ifadeler, espriler, aşk şarkıları…

Çok küçükken –belki henüz birkaç aylıkken- kelimeleri, bana ikram edilen tatlı bir içeceğe benzetir ve limonata gibi içerdim. Sanki tatlarını alırdım. Karmakarışık düşüncelerime ve duygularıma anlam kazandırırlardı. Annemle babam beni hep konuşmalarıyla sarıp sarmalardı. Sohbet ve gevezelikler. Kelimeler ve sesler. Babam bana şarkılar söyler, annem güç veren kelimeler fısıldadı kulağıma.

Bana -veya benim hakkımda- söyledikleri her kelimeyi öğrendim, sakladım ve hiç unutmadım. Hiçbirini.

Düşünce ve kelimelerin karmaşık işleyişini nasıl çözdüm bilmiyorum ama bu kendiliğinden ve hızlıca oldu. İki yaşına geldiğimde bütün anılarımda kelimeler ve bütün kelimelerin de bir anlamı vardı.

Ama sadece kafamın içinde… Şimdiye kadar tek kelime konuşmadım. Neredeyse onbir yaşındayım.”

Romanın giriş bölümünde kendini böyle anlatıyor Melody… Konuşamıyor, yürüyemiyor, kendi başına yemek yiyemiyor, tuvalete gidemiyor. Vücudu başına buyruk, kolları ve elleri güçsüz, kafası sallanıyor, salyası akıyor, yaşıtlarına göre fazla ufak tefek. Kıvırcık, kısa, kahverengi saçlarıyla pembe tekerlekli sandalyesinde oturan bir kız… Hayata başparmaklarıyla tutunuyor ve o parmaklarla kendini ifade etmeye çalışıyor. Anne babasının sevgisi, komşuları bayan V.’nin ilgisi ve yardımlarıyla hayata tutunuyor Melody. Bunca zorluğa rağmen beyni ise mükemmel işliyor. Ve elbette bu beyin kendini dış dünyaya kanıtlama peşinde…

Draper romanı Melody’nin ağzından anlatırken hızlı bir girişle çabucak tanıtıyor kahramanını ve onu sevmenizi sağlıyor. Daha romanın yarısına gelmeden her şeyin Melody için kolaylaşmasını ister hale geliyorsunuz. Onunla birlikte itiraz ediyor, onunla birlikte heyecanlanıyor, üzülüyor ve her duygusuna özdeş hale geliyorsunuz. Bu kahramanın destekçisi olma hali sayesinde içe işliyor roman. İncelikli anlatımıyla naif ve akıcı… Yer yer komik ama en önemlisi de sık sık söylendiği gibi ilham verici. Draper okuruna sarıp sarmalayacağı ve unutmayacağı bir kahraman vermiş. Bir engellinin yaşamda çektiği zorlukları da işliyor ama abartmadan, sömürmeden ve laf kalabalığına boğmadan işliyor. Öğretmenlerinin onu anlamaması, sınıf arkadaşlarının onu küçümsemeleri ve ondan utanmaları arasında umut arayışına tanık oluyoruz. Bunu sağlayacak gelişmelerle akıp gidiyor roman. Melody’nin birkaç komutla kendini ifade ederek insanlarla iletişim kurmasını sağlayan bir bilgisayar ve Akıllı Çocuklar Yarışması umudu ve macerayı katlıyor. Romanın en güzel yanı da tüm bu gelişmelerin okurun nabzına şerbet bir iyilik güzellik toz pembeliğinden uzak bir gerçekçi tonu yakalaması. Okuru üzse de gerçekler acıdır maalesef ve önyargıları kırmak halen atomu kırmaktan daha zor kuşkusuz. 

Melody’nin hikayesi, tüm bu engelli yaşamının zorluklarının yanında başka şeyleri de hatırlatıyor. Kelimelerin önemi, doğru anlaşılmak, iletişimin önemi, elalem ne der düşüncesiyle hareket etmenin yanlışları ve elbette her insanın bir değerinin olması… Okuruna bir solukta biten etkileyici bir hikaye sunan Draper, her duyguyu yaşatan bir başyapıt üretmiş. Melody’nin sesine kulak vermeyi ihmal etmeyin ve düşünün “Hepimizin engelleri var. Sizinki nedir?”…

İçimdeki Müzik / Sharon M. Draper
Özgün Adı: Out of My Mind
Çeviren: Zeynep Kürük
Genç Timaş, Mart 2016
Dizi: Gümüş Romanlar
Sayfa Sayısı: 264
Fiyatı: 14 TL


Nora Kitap’tan Temmuz Yenileri

Salı, Temmuz 12, 2016
“Var olmanın tek tedavisi okumaktır!” mottosuyla yayına başlayan, Mark Twain ve Kurt Vonnegut kitaplarıyla dikkat çeken Nora Kitap Temmuz ayını iki kitapla karşılıyor. Sarah Waters’ın övgüler toplayan ve Park Chan-wook tarafından sinemaya da uyarlanan romanı “Ustaparmak” yeniden raflarda yerini alıyor. 2009 yılında okurla buluşan ve ilgi gören roman uzun süredir bulunamıyordu. Nihayet raflarda yerini alıyor. Bir de müjde veriyorlar: Yazarın son romanı “The Paying Guests” de yayına hazırlanıyor. Cassie Dandridge Selleck’in 2012 yılında yayımlanan ve övgülerle karşılanan romanı “The Pecan Man” de ilk kez Türkçede! Yazarın, Harper Lee’nin “Bülbülü Öldürmek”i kıvamında, her satırında vicdanın ve adaletin ne olduğunu sorgulayacağınız romanı “Günah Kök Saldığında” bu ay raflarda…


Ustaparmak / Sarah Waters
1862 yılı, Londra'nın kirli ara sokakları…

Susan, doğduğundan beri yankesicilerin, kendi deyimleriyle ‘ustaparmakların’ evinde büyümekte. 

Bir gün evin kapısını usta bir dolandırıcı olarak bilinen Beyefendi çalar. Büyük bir vurgun için hazırladığı planına Susan'ı dahil eder ve ilk defa bu evden uzaklaşmasına neden olur.

Susan'ın görevi oldukça zordur: Karanlık bir malikanede büyüyen zengin bir kızı, sonrasında parasına konmak için Beyefendi ile evliliğe ikna etmek zorundadır.

Peki ya Susan’la kızın arasında bir sevgi gelişirse ve bu vurgun planı pek de göründüğü gibi değilse?
Britanya Kitap Ödülleri tarafından 2002’de yılın yazarı seçilen, Granta tarafından 2003’te “En İyi Britanyalı Genç Yazarlar” listesinde yer alan Sarah Waters'tan, Orange ve Man Booker ödülleri finalisti bir roman: Ustaparmak.

Park Chan-wook tarafından The Handmaiden (2016) adıyla beyazperdeye uyarlanan eser, Cannes’da övgüyle karşılandı.

“Ustaparmak, tarihi suç türünün iyi bir örneği: inandırıcı, ilgi çekici ve sürprizlerle dolu.” –The Toronto Star

“Sert, iddialı, yeni bir soluk… Erotizmin ve gerilimin en güzel yönlerini toplamış.” –The Guardian

“Waters Victoria zamanını Dickens’ı kelimelerinde, Henry James’i toplumsal düzeni sorgularken uyandırarak ikna edici bir şekilde kaleme alıyor. İlgi çekici, eğlenceli, merak uyandıran, okuyucuyu şaşırtan bir kitap.” –Rocky Mountain News

Sarah Waters 1966’da Galler’de doğdu. Kent Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyan yazar, doktora tezini yazarken 19. yüzyıl Londra yaşantısına merak sardı ve Victoria romanları yazdı. The Little Stranger, The Night Watch, Affinity, Tipping the Velvet ve The Paying Guests adlı romanlarıyla New York Times’ın çok satanlar listesinden uzun süre inmedi. Man Booker Ödülü’nde üç kez, Orange Ödülü’nde iki kez finale kaldı. Britanya Kitap Ödülleri’nde “2002 Yılının Yazarı” ve 2003’te Granta tarafından “En İyi Britanyalı Genç Yazar” seçildi. Tarihi suç romanı dalında CWA Ellis Peters Dagger Edebiyat Ödülü’nü alan Ustaparmak, Park Chan-wook tarafından The Handmaiden (2016) adıyla beyazperdeye uyarlandı ve Cannes’da övgüyle karşılandı. Yazarın, The Paying Guests adlı romanı da Nora Kitap tarafından yayına hazırlanıyor.
Çevirmen: Figen Bingül
Yayınevi: Nora Kitap 
1. Baskı Temmuz, 2016
Türü: Edebiyat 
Sayfa: 576
Fiyat: 30 TL


Günah Kök Saldığında / Cassie Dandridge Selleck
“O sene yaşananlar, mahalleden toplu göçün ardında yatan gerçek sebepti. O sene, Pikan Cevizcisi’nin senesiydi. Sıska, ihtiyar, zenci bir adamın hayatlarımız üzerinde ne kadar etkisi olabileceğini hiçbirimiz bilmiyorduk, ama çok geçmeden öğrendik.”

Komşu çocuklarının Pikan Cevizcisi dedikleri, evsiz, siyahi bir adam; Eldred Mims… İhtiyar Eldred Mims’i bahçe işleri için kiralayarak ırkçı komşularının tepkisini çeken, dul ve çocuksuz Ora Lee Beckworth… Bütün hayatını Ora Lee’nin ev işlerini görmekle geçirmiş, beş çocuğunu babasız yetiştirmeye çalışan siyahi hizmetçi Blanche…

1976 yazında yaşanan bir tecavüz vakası ve işlenen bir cinayet, bu üç yetişkini, korkunç bir sırrı tam yirmi beş yıl boyunca saklamak zorunda bırakır. Eldred Mims hapiste ölünce Ora Lee, Pikan Cevizcisi ile ilgili gerçeği anlatmaya karar verir. Pikan Cevizcisi’nin hikâyesi aslında bambaşka, hüzünlü bir sırrın da hikâyesidir.

Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek romanı kıvamında, her satırında vicdanın ve adaletin ne olduğunu sorgulayacağınız bir roman…
Çevirmen: Nedim Çatlı
Yayınevi: Nora Kitap
1. Baskı Temmuz, 2016
Türü: Edebiyat
Sayfa: 206
Fiyat: 15 TL


Kitap Yayınevi’nden Temmuz Yenileri

Salı, Temmuz 12, 2016
Kitap Yayınevi Temmuz ayını iki kitapla karşılıyor. İngiliz edebiyatının dil üstadı Nathaniel Hawthorne’un sıra dışı uzun öyküsü “Rappaccini’nin Kızı” Helikopter Yayınevi etiketiyle raflarda yerini alıyor. Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ile Kitap Yayınevi’nin ortak yayını olan ve baskısı tükenen “Bizans - Yapılar, Meydanlar, Yaşamlar” da ikinci baskısıyla Kitap Yayınevi etiketiyle yeniden raflarda…

Rappaccini’nin Kızı / Nathaniel Hawthorne
İngilizce edebiyatın dil üstatlarının önde gelenlerinden Nathaniel Hawthorne’un sıra dışı bir uzun öyküsüyle karşı karşıyasınız. Zaten kendi sıradan biri sayılmayacak bu yazar hiç de sıradan olmayan bir şey anlatıyor. Hem gerçek üstü (ya da dışı), hem de birçok gerçeği çağrıştırıyor. Okuyana bağlı hepsi. İsterseniz “İşte! Kadın-erkek ilişkileri böyle bir şeydir!” diye yerinizden sıçrayabilirsiniz. Belki de “Ne diyor bu adam? Niye böyle imalarda bulunuyor?” diye merak edebilirsiniz. Ne tepki verirseniz verin, bilmelisiniz ki “Rappaccini’nin Kızı” dünya çapında yankılar uyandırmış, iki kez filme alınmış, birçok dile çevrilmiş, birçok kez opera olarak sahnelenmiş. Ayrıca başına gelen en güzel şeylerden biri ünlü Meksikalı ozan Octavio Paz’ın öyküyü dramatize edip tek perdelik bir oyun haline getirmiş olması. Bu öyküde her şey öylesine canlı tasvir edilmiş ki, rengârenk çiçeklerle bezeli bir bahçenin önünden geçerken aklınıza “Rappaccini’nin Kızı”nın gelmemesi mümkün görünmüyor. Mutlaka anımsayacaksınız bu öyküyü, hele o bahçede çiçeklerle uğraşan bir hanım görürseniz hafifçe ürperebilirsiniz bile.
Türkçesi: Zeynep Avcı
1.Baskı: Temmuz 2016
Helikopter Yayınevi
56 sayfa, 11 TL


Bizans - Yapılar, Meydanlar, Yaşamlar
Bizans: Yapılar, Meydanlar Yaşamlar, Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’ne (CNRS) bağlı olarak İstanbul Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nde (IFEA) düzenlenen konferanslar dizisinin ürünü. Ocak 2004-Haziran 2007 tarihleri arasında gerçekleştirilen bu konferanslar, konularının uzmanı tarihçiler, arkeologlar, sanat tarihçileri tarafından verildi. Jean Pierre Sodini/Konstantinopolis, bir megapolün doğuşu; Elisabeth Malamut/ I. Aleksios Komnenos döneminde Konstantinopolis; Marie-France Auzepy/ Konstantinopolis’in Hipodromu; Alessandra Ricci/Bizans’ta kır sevgisi, Konstantinopolis’in Anadolu yakasındaki banliyösü; Pierre Chuvin/Ayasofya yeniyken bazilikanın bezemeleri; Marie-France Auzepy/ Konstantinopolis’in siyasal ve dinsel yaşamında Ayasofya’nın yeri, Michel Kaplan/Büyük bir imparatorluk vakfı: Pantokrator (Zeyrek Camii);  Catherine Jolivet-Lévy/ Khora Manastırının (Kariye Camii) bezemeleri; Paul Magdalino/Paleologoslar döneminde yaşanan Bizans Rönesans’ı: Theodoros Metokhites ve Kariye Manastırı; Stefanos Yerasimos/Kostantiniye kiliselerinden İstanbul camilerine bir değişimin tarihi; Brigitte Pitarakis/İmparatorluğun mücevherleri ve Konstantinopolis’in kuyumcuları; Nano Chadzidakis/Konstantinopolis’in ikonaları; Michel Balivet/1391’de Ankara’da bir ilahiyat tartışması: Hacı Bayram-ı Veli ve II. Manuel Paleologos; Véronique François/ İyileşmek ve iblislerden korunmak: Konstantinopolis’ten İstanbul’a toprak kaplar; Auzépy/8. Konstantinopolis ve Araplar; Balivet/Konstantinopolis’te Türkler; Schreiner/Konstantinopolis’te seyyahlar ve rehberleri; Jean-Claude Cheynet/Bizans mühürleri, bir toplumun görüntüleri; Christophe Giros / Bizanslılar ve Savaş; Nicole Thierry/ 10. yüzyılda kral kiliseleri: Ahtamar, İşhan, Tokalı.
Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ile Kitap Yayınevi’nin ortak yayınıdır.
Editör: Annie Pralong 
Çeviri: Buket Kitapçı Bayrı
Yayına Hazırlayanlar: Aksel Tibet & Füsun Kiper
Tarih ve Coğrafya
1.Baskı: Kasım 2011
2.Baskı: Temmuz 2016
400 sayfa, 40 TL




Fadime Uslu, Yaşamlarımızı Kuşatan Kuş Sürülerinin Niyetini Okuyor : Yüzen Fazlalıklar

Salı, Temmuz 12, 2016
“Kırlangıçlar üstümüzden geçiyor mu hâlâ?”

Fadime Uslu, öyküsünü bir adım daha ileriye taşıyor. Yüzen Fazlalıklar, sessiz bir günün, sıcak ve hareketsiz bir öğle sonrasının nelere gebe olabileceğini haber veren öykülerden oluşuyor. Öykü kahramanlarını yakından tanıyoruz. Uslu, birbirinin içinden doğan bu öykülerde anlattığı “modern” kadınları, deyim yerindeyse bir cerrah gibi inceliyor. Sessizliğin ardındaki fırtınayı araştırıyor. Fadime Uslu okuyucuyu yazlık mekânlarda, kenti uzaktan gören gürültüsüz semtlerde, kalabalık ailelerin hüzünlü, kırılganlıklarla dolu ilişkilerinde dolaştırıyor.

“Fotoğraflara bakarken bulmak istediğimiz neydi; çocukluğumuz değildi, gençliğimiz değildi, gençliğimiz değildi, yıllar içinde değişen bedenlerimizin anısı hiç değildi. Günden güne değişen şeylerin tanımsız bir sürenin sonunda geri dönülmez bir yabancılaşmanın eşiğine gelmesi kaçınılmaz olur. Yaşlılık gibi. İlişkilerdeki samimi dürüstlük gibi şeyler.”

“Gece muazzam bir gözdür; onun görüşü hiçbir şeyde yoktur çünkü karanlıktır.”

FADİME USLU, 1978’de Adana’da doğdu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde sınıf öğretmenliği eğitimini tamamladı. Editörlük ve yayın yönetmenliği yaptı. İlk öyküleri Sözcükler dergisinde; öykü ve kitap inceleme yazıları Varlık, Kitaplık, Sarnıç, Notos dergilerinde yer aldı. İlk öykü kitabı Büyük Kızlar Ağlamaz 2010’da, Sokağın Kuyruğu adlı çocuk kitabı 2011’de yayımlandı. Gölgede Yaşamak adlı öykü dosyası 2011 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Yazarın, Çat Kapı Dayım (2012) ve Kaçak Kahramanlar (2014) adlı iki de çocuk romanı var.

YÜZEN FAZLALIKLAR / Fadime Uslu  
Tür: Öykü  
Sayfa sayısı: 93 Sayfa
Fiyatı: 10,5 TL
Yayın tarihi: 12 Temmuz 2016


Jesuit Joe : Büyük Kuzeyin Karlarında 3 Renkli Vals

Pazar, Temmuz 03, 2016
Çok eskiden bir gün, Jesuit Joe ile ilgili kısacık bir yorum okumuştum.  O zamandan beri filmin peşindeyim. Bahsettiğim zamanlar henüz ne legal ne illegal, filmlere çok da kolay ulaşamadığımız zamanlardı. Ya CD/DVD formatında ulaşabilmeyi veya TV kanallarından birinde denk gelmeyi bekliyorduk. Jesuit Joe o zaman da, filmlere kolay ulaşılabildiğimiz şimdilerde de ulaşamadığım bir film oldu. Neyse ki yakın zamanda izleme şansına erişebildim fakat aynı zamanda alt yazı ile izleme şansı bulamadığım gibi görüntü kalitesinin düşüklüğü de filmin hala peşini bırakmama kararımın vesilesi oldu.  

Yazarınız, sinema tarihinin belki de en güzel, en içten ama en izlenemeyen filmi ile ilgili duygularını paylaşma derdine düştü, lakin elinde pek malzeme yok, bu yüzden ulaşabildiğim detaylarla elimden geldiğince Jesuit Joe’yu anlatmaya çalışacağım. 

Film üzerine yazı var mı, film izleyiciye nasıl görünmüş, nasıl yorumlanmış,  çekim aşamasında, hazırlık sürecinde dikkat çekici bir ayrıntı var mı, oyuncu, yönetmen ve yine filme katkıları ile bestecisi hakkında bilgiye ulaşmaya çalıştığım her adımda kapana kısıldım. Türkçe kaynak bulamadığım gibi verimli İngilizce kaynaklara da ulaşamadım. Filmi sadece Fransızca bilenlerin ağız tadıyla izleyebileceği ve paylaşımlarda bulanacağı varsayımından yola çıkarak Fransız kaynaklarını taradım, tercümanlardan yardım istedim ama yine pek fazla yol kat edemedim. Jesuit Joe, bir anti-kahraman olarak ne kadar gizemli ise filmi de en az o kadar gizemli oldu benim için.  IMDB’nin ise (en akla hayale gelmeyecek filmlere dair bilgilere ulaşabildiğimiz bir veri tabanı olarak) bana verdiği bilgi ancak şu oldu; “To date (2016), never released on DVD or Blu-Ray. Only a VHS release, in French, without subtitles, exists.” Kısaca, sene olmuş 2016 filme hiçbir şekilde ulaşamıyoruz denmiş.  Yine öğrenebildiğim kadarı ile film tüm dünyada sadece 1991’de Fransa’da, 1992’de Finlandiya’da gösterim şansı bulmuş.   Şimdi diyebilirsiniz ki bu kadar Joe obsesyonuna gerek var mı? Yok mu? Yok elbette ama film öyle güzel ve gizemli ki, görselliği ile o kadar kalbinize işliyor ki, daha iyi bir formatta izleme ve daha fazla bilgiye ulaşma arzusundan kendinizi alıkoyamayacağınıza söz veriyorum. 

Ulaşabildiğim bilgiler ışığında film, yönetmen Olivier Austen’ın ilk ve tek, başoyuncusu Peter Tarter’ın ilk ve tek, bestecisi Erik Armand’ın ilk ve tek filmi/çalışması gibi görünüyor.  Hal böyle olunca insanın aklına gelen ilk düşünce;  “arkadaşlar toplanmışlar, bir film çekmişler” oluyor.  O kadar!  Ama ortada arkadaşların toplanıp hadi bir film çekelim diyemeyeceği kadar amatörlükten uzak usta işi bir film var. Aslında amatörlükten uzak dediğime de bakmayın, zira video klip estetiğinde, müzikle beslenmiş, slow motion o kadar çok sahne var ki, bunu da ancak amatörlükle açıklayabiliriz. Lakin kuş uçuşu çekimleri, özellikle Peter Tarter’ın sade ve muhteşem oyunculuğu ile tüm kusurlarını görmezden gelmekte sakınca yok. Beri yandan yazarınızın bilgiye ulaşmakta yeterli beceriyi gösteremediğini varsayarak fazlasına ulaşabilirseniz yazarınızla paylaşmanızın ne kadar sevindirici olacağını da paylaşmak isterim. 

Film aslında bir Hugo Pratt çalışması, çizgi roman uyarlaması.  Çizgi romana da ulaşamadım bu arada, bu da tarihe not düşülsün. Ama yaratıcısının genel olarak hikâyelerinde sorumluluk, insancılık, sosyal adalet gibi temalara yoğunlaştığını, Avrupa’nın kolonileşme ideallerine kuşkucu yaklaşımları ile bilindiğini öğrenebildim.Çalışma ilk defa İtalya’da Pilote adına bir dergide yayınlanmış, sonrasında 1980’de Fransa’da jesuit Joe adıyla kitaplaştırılmış.

Joe, çocuk yaşta anne ve babasını kaybetmiş, bir Cizvit Papazı tarafından yetiştirilmiş, ancak gel zaman git zaman ona dikte edilen yapaylığa karşı çıkıp doğasına dönmeye karar vermiş bir genç adam ve aynı zamanda acımasızlığı yanında ironik bir şekilde vicdanlı ve bilge bir karakter. Bir anti-kahraman, Kanada yerlisi, kötülerin düşmanı iyilerin dostu, kırmızı kraliyet üniforması giyer ama üniformaya inanmaz, yardıma ihtiyacı olanlara yardım eder, çocukları sahiplenir, kurtarır vs. Joe’nun öyküsü, yine aynı papaz tarafından büyütülmüş ancak kaybettiği kız kardeşini arama öyküsü, bir manada yol filmi de diyebiliriz. Anlatıcı beyaz bir akbaba ve filmin en çekici, etkileyici sahnelerinin akbabanın uçuşu ile izleyiciye sunulan kuzeyin karlı ormanlarında olduğunu söylemeliyim.  İzlerken uçuyor, yüksekten düşüyor hissi veren, dağları, nehirleri, ormanları akbaba ile aştığımız bir görsel şölen. 

Açılış sahnesinde, izleyiciyi büyüleyen senfonik parçanın adı Flying Sprit ve akbabanın gözünden dağları aşarken kendinizi astral bir seyahat halinde hissetmeniz olası, akbabanın sözleri de sahne ve müzik çalışması ile bütünleşiyor; “Bir Kızılderili için insan ve hayvan arasında engel yoktur, ruh önemlidir. “ Beri yandan akbaba için, insan potansiyel bir ziyafetten fazlası değilken Joe’dan söz ederken hayranlığını gizleyemeyerek, midemden daha fazla büyüleyici der. Akbabanın anlatısı ile Joe yarı insan yarı kurt olan bir soya aittir ve beyaz adamın yasasının onun için bir anlamı yoktur. Nitekim seyir boyunca da akbabanın iddiası defalarca bizzat Joe tarafından tescillenir. 

Bu arada filmi Türkçe dublajlı olarak izledim ve dublaj çalışması oldukça başarılı, yalnızca ses bandındaki kalitesizlikten dolayı boğuk ve bu durum seyri biraz zorlaştırıyor. Yanı sıra büyük kuzeyin karlarının izleyiciye sunumu öyle etkili ki, film yüksek görüntü ve ses kalitesiyle perdeden daha fazla izleyiciye ulaşsaydı bugün The Revenant sırf görüntü çalışması sebebiyle bu denli etki yaratır mıydı şüpheliyim. 

Joe’nun kişilik ironisi yanında sahne ve müzik birlikteliklerinde de zaman zaman ironi-harmoni aynı potaya girebiliyor. Filmin ilk çatışma sahnesi vals yapabileceğiniz bir müzik ile süsleniyor ki çalan parçanın adı da Three Colors Waltz ve filmin ilerleyen dakikalarında akbabanın dile getireceği beyaz, kırmızı ve siyah renklerine işaret ediyor.  Filmi sahne sahne, kare kare incelemek ve paylaşmak isterdim ama zamanınızı almak istemem, tüm alt metin zaten tek sahneden kendini sunuyor. Çatışmanın ardından aynı müziği ıslığı ile devam ettiren Joe valsına devam edeceğine dair izleyiciye göz kırpıyor. Yukarılarda bir yerde Hugo Pratt’ın, Avrupa’nın kolonileşme ideallerine kuşkucu yaklaşımlarını dile getirmiştik ya, aslında kuşkudan çok bir tespit yaptığını iddia edebiliriz. Joe üniformayı giyerken ve akabinde onu yetiştiren papaz ile karşılaştığında akbaba da hikâyenin derdini, Joe’nun düzen içerisindeki konumunu özetleyecektir;  “Bu açıdan görünüş tam bir gösteriydi. Gerçek olmayacak kadar güzel olan adalete ve düzenin aksine Joe, güzel olamayacak kadar gerçekti. Buna rağmen o güzeldi. Yeni giysisi daha temiz olmasına rağmen daha kötü kokuyordu. Temizliğin mikropları öldürdüğü bilinen bir gerçekti. Kara yürekli ve beyaz ruhlu Kızılderili, beyaz adamın kırmızı üniformasını giyiyordu. Bu melezin psikolojisinde kendini kaybetme eğilimi vardı. Biliyorum çok kanlı ama üniforma ve kafa derisi yüzme işi arasında bir bağlantı vardı. Üniforma kan rengiydi.”

Joe, papazın karşısına dikildiğinde yine akbaba;” Hikâyemizin 3. rengi, beyaz ve kırmızıdan sonra siyah ortaya çıktı” der. Hikâye, bu 3 rengin valsı üzerinedir zaten. Beyaz adamın Joe’nun yaşadığı topraklara gelişi, ardından daha temiz ama daha pis kokan kırmızı üniforması ile kanlı işgali ve siyah giysili din misyonerleri ile yerlilerin öz yaşamlarını tamamen alt üst etmesi Joe’nun köle olamayacağını, ancak asi olabileceğini keşfetmesine sebep olacaktır. Beyaz adam, topraklarını, kadınlarını, inançlarını, yaşamlarını çalarken, bireysel bir hikâye üzerinden kitlesel bir değişime karşı tek başına isyan eden, kara yürekli beyaz ruhlu Joe’nun, büyük kuzeyin karlarında insanlık onuruna sahip çıkışının, mücadelesinin öyküsü bu…

Jesuit Joe’nun bir gün perdede bütün güzelliklerini sunabilmesi dileği ile… 

Keyifli seyirler.

Darling : Sanrılar ve Hezeyanlar...

Cumartesi, Temmuz 02, 2016
“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu. Birinciliği beyaza verdiler.” diyen Özdemir Asaf, bugünleri görse ne derdi acaba? Renkleri çoktan kirlettik zaten, giderek kaybediyoruz. Akıllı telefonların fotoğraf uygulamalarındaki o meşhur efektler sayesinde renkler gördüğümüzden farklı hale geldi artık. Mavi başka bir mavi, yeşil başka bir yeşil... Hele o sarı tonlar... Her rengi gözün gördüğünden farklı tonlara evirdik... Dışarıya çıktığımızda gördüğümüz dünyanın renkleri tutmuyor. Denizin, ağacın, dağın rengi tutmuyor. İnsanın yüzü de o kadar sarı değil, güneş de her noktaya aynı tonda vurmuyor. Teknolojiyi kullandıkça renkleri kaybediyoruz. Renklerin hissettirdikleri de anlamları da kayboluyor giderek... Daha depresif tonlar renk veriyor hayatlara. Bu anlam kayıplarıyla kalmayacak belli ki... Geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkan bir telefon, yanında verdiği aksesuarlarla gündemde. 360 derece kamera ve 360 derece sanal gözlük! Yeni hezeyan olarak arzu nesnesi halinde... Yakında toplu taşıma araçlarında o gözlüğü takıp sanal gerçeklik yaşayanları da görürüz. Dünyanın her yerini o gözlüğü takıp gezebilecekmiş, orada gibi hissedecekmiş. Gidip görmek varken neden sanal tur yapar sahi? Issız adaya düşse yanına bir tek telefonunu alsa yeter hale gelen insan, zaten günümüzde birer Robinson Crusoe gibi. Artık takar gözlüğünü sanal adasında tur atar. Bu kadar yalnızlık da başa beladır. Gerçeklik algısı kaybolur, sanrılar başlar. Oysa gerçek, derinliktir. Tüm bunlardan sinema da etkileniyor elbette. HD kameralar sayesinde her şey birbirinin içine geçiyor, derinlik kayboldukça yapay duruyor her şey. Büyük gişe filmleri için artık neredeyse zaruri hale gelen 3D de o derinlik arayışının ürünü ama ortaya suni bir şey çıkıyor. Teknolojik oyuncakları kullanma heveslilerinin arasında dijital yerine analog kullananlar da var neyse ki. Bunca sanal renkle göz boyamak yerine gerçekliği, derinliği siyah beyazla yakalamaya çalışanlar var. 2015 yapımı psikolojik gerilim “Darling” böyle bir çalışmanın ürünü.

Yalnız bir kadının çıldırma noktasına gelişini anlatıyor Darling. Sanrıları, hezeyanları... Yönetmen koltuğunda dördüncü filmi için Mickey Keating oturuyor. Korku gerilim rotasından çıkmayan bir isim olarak her filminde belli bir bakış açısına sahip olduğunu gösteriyor. Afişine, sinematografisine özen gösteriyor. Her filminde farklı bir renk paleti kullanarak hikayeye doğru hizmeti arıyor. Bu kez siyah beyaz çekmiş. Üç Roman Polanski filminden, “Rosemary's Baby”, “The Tenant” ve özellikle de “Repulsion”dan etkilenmiş. Zaten konu olarak bizde “Tiksinti” adıyla bilinen Catherine Deneuve şovu 1965 yapımı filmle akraba. “Darling” için en doğru ve gerekli olan “monochrome” diye yola çıkarak New York’u mesken tutmuş ve 12 günde tamamlamış çekimleri. O da kendine bir Deneuve bulmuş. Önceki filminde birlikte çalıştığı Lauren Ashley Carter üzerine düşeni yaparak rolü yaşamış.

Bir çıldırma hikayesini sanatsal iş çıkararak anlatıyor Keating. Ayrıntıların, derinliğin peşine düşmüş. Fotoğraflar çekiyor adeta. Objeler, kapıdaki desenler, kıyafetler, evin duvarları, kapılar... Teknik işçiliğini harika müziklerle destekleyerek ilk andan itibaren başlayan gerginliği sonuna kadar götürüyor, atmosferiyle de izleyicisini içine alıyor. Hikayeden kopmanız için hiç bir sebep bırakmıyor. Polanski’nin ilk dönemine selam çakan hipnotize edici bir stil denemesi olarak keşfedilmeyi bekliyor. Siyah beyazın güzelliğinin farkına yeniden varmanız da cabası...


James Franco’nun Çok Konuşulacak Kitabı “Anonim Aktörler” Türkçede!

Cuma, Temmuz 01, 2016
1999 yılında “Freaks and Geeks” dizisiyle sinema ve televizyona ilk adımı atan ve yıllar içerisinde rol aldığı dizi ve filmlerle yıldız mertebesine ulaşırken sinemanın her alanında hizmet veren James Franco, Hollywood’un kapılarını herkese açıyor. Franco’nun 2013 yılında yayımlanan kitabı “Actors Anonymous”, “Anonim Aktörler” adıyla türkçede ve Nora Kitap’tan raflarda.

On parmağında on marifet olan Franco, oyunculukla sınırla kalmayan yönetmen, senarist, görüntü yönetmeni, yapımcı, müzisyen olarak da sinemaya hizmet vermiş bir isim. Fotoğraf sergileri ve dergilerde yayınlanan kısa hikayeleri ile sanatçı yönünü de gösteriyor. Bilmeyenler için hatırlatalım; University of California Santa Barbara'da İngiliz Edebiyatı okumuş, 4 yıllık okulu 2 senede yüksek derece ile bitirmiş biri. Sonrasını da doktora ile getirmiş. Kitabın sinema severleri heyecanlandırması da bu yüzden… Onun kaleminden Hollywood’u okumak keyifli olacak…

“Hollywood hep dışarıya kapalı bir kulüp olmuştur,” diye anlatıyor James Franco. “Kapılarını sizlere açıyorum. Hoş geldiniz. İçeriye bakın.”
  
Lirik makalelerden insanı şaşkınlığa uğratan görüşlere, manasız SMS’lerden hayaletvari dipnotlara birçok tarzı barındıran ve Anonim Alkolikler’in On İki Adımıyla On İki Geleneğinin üzerine kurulu bu kitap, ünlülerin karanlık kalplerine inanması zor, şiddetli bir yolculuk.

“Anonim Aktörler, Hollywood’un yüzeyinin altını keşfetmekten hoşlananlara göre bir kitap. Hem tuhaf hem de gözalıcı ünlüler dünyasının heyecanlı bir keşfi.” –The Daily Express

“Komik, edepsiz ve etkileyici. Franco’nun neşeli dilini birçok sempatik anlatıcının ağzından mektup, şiir, SMS, günce girişleri gibi farklı farklı tarzlarda, yaşamın her yanından duyuyoruz. Performans sanatı olarak varoluş üzerine düşünceleri komik, yıkıcı ve felsefi.” -Lisa Shea, Elle

“Franco büyülü bir hayatın tam ortasında yaşanan günlük çaresizlikleri uzmanlıkla anlatıyor… Ziyadesiyle heyecanlı.” - Slate

Anonim Aktörler / James Franco
Çevirmen: Cihat Taşçıoğlu
Yayınevi: Nora Kitap  
1. Baskı Haziran, 2016
Türü: Edebiyat 
Sayfa: 344
Fiyat: 25 TL

Susanna Tamaro Okurlarına Ruhunun Güncesini Sunuyor : Düşünen Bir Yürek

Cuma, Temmuz 01, 2016
“Yürünecek doğru yolu bize gösteren daima yürektir.”

“Karanlığı loşluğa dönüştürürsek bir şeylerin ışıldadığını görürüz.”

Susanna Tamaro çocukluk ve gençlik yıllarına dair kesitler sunarak ötekilerden farklı olan, yalnızlığı seven küçük bir çocuğun dünyayı anlamlandırma süreçlerini paylaşır okurlarıyla. Çocuğun hayata, varoluşa, yaşama, ölüme, inanca, dine dair sorgulamalarının bugünkü Tamaro’nun düşünceleriyle harmanlandığı kitap, aynı zamanda içinde yaşadığımız çağla ve toplumla samimi bir hesaplaşma barındırır: Böylesi acı yüklü, yabancılaşmış bir toplumda kendi yolumuzu nasıl çizebiliriz? Gözümüzü dünyaya açtığımız anda kim olduğumuzu bizim yerimize toplum bize söylerken yüreğimize, kendi özümüze, bilincimize nasıl ulaşabiliriz? 

“Bir insanın hayatı -her şeyden önce- bilinçli olma haline doğru bir yürüyüştür ve bu çalışmanın önemli bir bölümü, başlangıçtan beri içimizde kulakları tırmalayan ve çarpışan zıtlıkları uyuma sokmakta yatar. Bu da insanın bedenini dıştan dönüştürerek değil daha çok kendi varlığının derinliklerini araştırarak olur.”

Düşünen Bir Yürek Susanna Tamaro’nun sağlam ve gerçeği gizeme kurban etmeyen ama gerçekte gizemi bulan maneviyatını anlatıyor.

SUSANNA TAMARO, 1957’de Trieste’de doğdu. Zor bir çocukluk dönemi geçirdi. 1976’da, 18 yaşındayken Friuli’de tanık olduğu deprem ve 25 yaşındayken geçirdiği ölümcül hastalık, Tamaro’da derin izler bıraktı. Yazmaya 27 yaşında başlayan Tamaro’nun edebiyat dünyasında tanındığı ilk eseri, Tek Ses İçin adlı öykü kitabı oldu. İlk kez 1994’te yayımlanan Yüreğinin Götürdüğü Yere Git adlı romanı, aylarca liste başı oldu, birçok dile çevrildi, yazarı büyük üne kavuşturdu ve 1995’te beyazperdeye uyarlandı. Tamaro, Aklı Bir Karış Havada ve Anima Mundi adlı romanları ve Yanıtla Beni, Rüzgâr Ne Diyor adlı öykü kitaplarının ardından, 2005’te Her Sözcük Bir Tohumdur adlı deneme kitabını yayımladı. 2006’ da Yüreğinin Götürdüğü Yere Git’in devamı niteliğindeki Yüreğimin Sesini Dinle, 2011’de Sonsuza Kadar çıktı. Onu yine 2011’de Var Olan Ada izledi. Tamaro, 2013 yılında iki esere daha imzasını attı: Her Melek Korkunçtur ve Via Crucis: Meditazioni e preghiere (Haçın Yolu: Çile Üzerine Düşünceler). 2014’te Kökler, Yollar ve Yitik Benler kitabı yayımlandı. Yazar, çok sevdiği kedileri ve köpeğiyle birlikte Orvieto yakınlarında bulunan Porano’daki evinde yaşamaktadır.

DÜŞÜNEN BİR YÜREK
Yazar: Susanna Tamaro
Çeviri: Eren Cendey 
Tür: Roman 
Sayfa sayısı: 176 Sayfa
Fiyatı: 15 TL
Yayın tarihi: 1 Temmuz  2016


 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template