♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Kulak Keyfi : Ocak Raporu

Cumartesi, Şubat 28, 2015
Taze başlangıçların ve yenilenmenin aylarından Ocak bolca albümle kulağımıza seslendi... Bu bolluk bereketin içinde en çok öne çıkan erkenden kulaklarımıza düşen Björk olurken, merakla beklediğimiz Belle & Sebastian, Bob Dylan ve Sleater-Kinney albümlerine kavuştuk... All We Are’ın debutu da geride bıraktığımız ayın en iyi yeni çıkışlarından biri olarak keyiflendirdi... Yerli albümlerde aynı bereketi göremesek de Göksel yine sevdirdi albümünü, Piatango mest etti... En iyi albümse yeni bir isimden, müthiş bir tanışma yaratan Fikri Karayel’den geldi... 


All We Are - All We Are
Liverpool çıkışlı üçlünün fark edilmesi gereken debutu bu ayın en çok öne çıkan albümlerinden... Funk, Psychedelic ve R&B bezeli elektronik tarzları biraz daha gitar tınısı içerse daha iyi olurmuş... İlk andan itibaren dinleyicisini yakalayan ve sevdiren 11 şarkılık albüm, “Keep Me Alive” ve “Something About You” etkisinde bir kaç şarkı daha istiyor... 


Archive – Restriction
Geçtiğimiz yıla muhteşem projeleri “Axiom”u armağan eden İngiliz topluluk çok ara vermeden yeni albümüyle çıka geldi... Diskografilerinin on numaralı stüdyo işi, 12 şarkı içeriyor ve ilk şarkıdan itibaren tempolu nağmelerle bezeli... Bildiğimiz hallerinden uzakta, dinle unut havasıyla dolu albüm aşırı fanları dışında kimseye hitap edebilir gibi durmuyor... 


Asaf Avidan - Gold Shadow
Muhteşem sesiyle büyüleyen İsrailli, the Mojos sonrası solo kariyerinde ikinci adımı attı... 12 şarkılık albüm hakkında ne desek, nasıl tanımlasak az kalır... Böyle bir sesi baştacı etmek dışında bize düşen bir şey yok aslında... Tüm övgü cümleleri birer birer resmi geçit yapsın bu satırlarda... Kulağınızdan eksik etmeyin...


Belle and Sebastian - Girls in Peacetime Want to Dance
İskoç indie-pop güzelliği beş yıllık özlemi nihayet giderdi... Dokuzuncu stüdyo albümlerinde klasikleşen şarkılarından eser yok bu kez... Haydi dans edelim diyorlar ve temposu hiç düşmeyen bir disko odasına davet ediyorlar dinleyicilerini... Bonus versiyonuyla 16 şarkıya çıkan albümü, sizi bilmem ama ben dinlemekte ve sevmekte hayli zorlandım...


Björk - Vulnicura
“Volta” ve “Biophilia” ile aşırı uçlarda meyleden Björk, dört yıl aradan sonra yeni albüm çıkıyor dediğinde bu sefer ne yapacak acaba demiştik... Tamamen acapella bir albümde gelebilirdi... Mart’ta çıkacağı duyurulan albümün internete sızarak prematüre doğması da hayli ilginç oldu... Dokuz şarkılık albüm dokuzuncu stüdyo albümü ama müzikteki varlığı otuz yılı aşmış Björk’ün neredeyse yapmadığı bir şey de kalmadı desek yeridir... İlk şarkısından itibaren yakalayan albüm “Medúlla” ile “Volta” arasına konuşlanıyor tam olarak... O arada yaptığı hızlı geçiş sonrasında yeniden oraya dönme tercihiyle daha dinleyici dostu, daha hit şarkı ihtimalli bir albüm yaratmış... Amiyane tabirle yaylılarına gurban şarkılarla mis gibi açılan albüm, ilk 3 şarkıyla “tamam” dedirtiyor “dinleyicisine yıl boyu kulaktan eksilmez”... Ki eksilmemeli de...


Bob Dylan - Shadows In The Night
Yaşayan efsane otuz altıncı stüdyo albümünde Frank Sinatra’nın sesinden klasikleşen şarkıları kendince yorumlamış... Çok farklı ve özel bir cover albümü çıkmış ortaya... Yaptığı şarkılar kadar iyi vokali yok denen usta bu sefer vokallerde de iyi... Hatta uzun zaman sonra ilk kez bu kadar iyi... Narin, naif, duygulu, şarkıları öne çıkaran bir Dylan albümü... İçten bir dost sohbeti eskiyi yad etme hali...


Father John Misty - I Love You, Honeybear
Folk üstadı Josh Tillman üretmeye ve her seferinde kendine hayran bırakmaya devam ediyor... Hepsini 11 yıla sığdırdığı dokuz stüdyo albümüne rağmen her albümde tazeliğini koruyor ve üzerine koyuyor... Yine müthiş düzenlemelerle, sakin ve içe işleyenlere şarkılarla gelmiş... Usul usul minör şarkılar, dinledikçe güzelleşen 11 şarkının yansıması sakinlik ve huzur...


Gaz Coombes – Matador
Doksanların özgün gruplarından Supergrass’ın sesi, grup sonrasında giriştiği solo kariyerinde ikinci adımı da attı... 11 şarkılık albümle, müthiş bir atmosfer yaratmış ve hipnotize etmeye gelmiş dinleyicisini... Benzer durumlarda genelde bağlar kopmaz, grubun solo devamı gibi olur ama Coombes hiç sapmamış yola... Deneysel takılmış ve gördüğü rüyayı yansıtmış... Ayın kulak verilmesi gereken albümlerinden biri...


John Carpenter - John Carpenter's Lost Themes
Usta yönetmenin albüm yaptığını duyunca yaşadığımız heyecanın sonunda 9 şarkı geldi... Oğlu Cody ve composer Daniel Davies ile birlikte kotardığı albüm yeni bir soundtrack gibi tınlıyor daha çok... Zihnindeki filmi notalarla anlatmış bu kez Carpenter... Karanlık, mistik ve sert bir film bu... Meraklılarını sevince boğan albüm geri kalanlara ne ifade edecek bilinmez ama kulak vermeli...


Panda Bear - Panda Bear Meets The Grim Reaper
Projeler adamı Noah Benjamin Lennox, dört yıl aradan sonra beklenen solo albümünü 13 şarkı ile donatmış... Dünya yeni seslerin peşinde koşarken en iyi bildiği işi yapmış yine... Experimental, neo-psychedelia ve electronic kırması albüm beklendiği gibi çok iyi... Yılın en iyi albümleri listesinde yer alacağını tahmin etmek hiç de zor değil...


Pond - Man It Feels Like Space Again
Avustralyalı saykodelik kafalar altıncı stüdyo albümlerinde daha renkli daha funky bir sound yakalamış... Dokuz şarkılık albüm ayın en güzel tınlayanlarından biri... Dünyadaki yankısı da yüksek notlarla başparmaklar havaya... Özellikle “Holding Out For You”ya takıldım kaldım...


Sleater-Kinney - No Cities To Love
Riot grrrl akımının kilit gruplarından biri olan üçlü, geçtiğimiz yıl yeniden birleşme ile sevindirdikleri kitleyi 10 yıl aradan sonra albüm yayımlayacak olmalarıyla heyecana boğmuştu... Yılın en önemli albümü olarak yaşanan beklentileri fazlasıyla aşan albümü şimdiden klasik olarak bir köşeye ayırmak gerek... İyi olmasını bekliyorduk ama mükemmel bir geri dönüş olmuş...


The Charlatans – Modern Nature
Doksanlı yılların önemli gruplarından İngiliz dörtlü, beş yıllık sessizliğini nihayet bozdu... Uzun zamandır vasatlarda seyrediyorlar sıradan albümle sesleri sadece fanlara hitap ediyordu... Kötü gidişe dur demenin formülünü köklerine dönmekte bulmuşlar... 30 yıla yaklaşan tarihlerine sığan on ikinci stüdyo albümü tam bir yenilenme, tazelenme... 11 şarkılık albüm ilk saniyesinden itibaren yakalıyor ve bırakmıyor uzunca bir süre... İkibinli yılları verimsiz geçiren İngiliz gruplarının yeniden doğuşunda şimdilik son perde... 


The Phantom Band - Fears Trending
Glasgow çıkışlı indie altılısı dördüncü stüdyo albümlerinde bıraktığı yerden devam ediyor... Yedi şarkılık albüm, synth-folk harmanıyla müthiş armonilerle bezeli... Dinledikçe güzelleşiyor, kolay kolay çıkmıyor kulaktan... 40 dakikalık zenginlikte herkese göre bir tını var... Ayın en iyi albümlerinden biri...


The Waterboys – Modern Blues
İlk kaydını 1979’da yayımlamış İskoç efsanelerinin dört yıl aradan sonra albüm yapması yılın önemli olaylarından... Mike Scott önderliğinde onuncu stüdyo albümlerine imza atan dörtlü bize ne kadar büyük bir boşluk bıraktıklarını hatırlatacak dokuz şakıyla çıkmış huzura... Bunca yıl aradan sonra kemikleşmiş soundlarıyla bıraktıkları yerden devam ettiklerini gösteriyorlar... Doksanlarda dinlemiş olsak bayılacağımız albüm, old school özlemi duyanları mest etti bile... Geri kalanlar için naftalini bol bir nostalji yaşayacağı bariz...



******************
Yerliler:
******************


Dikey  - Kahpe Düşler
Geçmişte birçok farklı proje ve performansta birlikte çalışmış olan Batuhan Katırcı (vokal), Yusuf Kelpetin (gitar), Serdinç Beşli (gitar), Tuna Halaç (bas gitar) ve Özgür Palalı (davul) tarafından müzikal birikimlerini ortak bir paydada buluşturmak amacıyla 2013 yılının başında kurulan grup, aynı yıl albüm altyapı çalışmalarını tamamlayarak girmiş stüdyoya... Dokuz şarkılık ilk albümle gayet güzel iş çıkarmışlar... Gümbür gümbür gitar albümü, çok iyi sound ve vokalle ilk çıkış için fazlasıyla iyi...


Ece Göksu & Neşet Ruacan – Slow Hot Wind
23. Akbank Caz Festivali’nde verdikleri duo konser sonrası bir albüm kaydetme fikriyle yola çıkan Ece Göksu ve Neşet Ruacan’ın, Volkan Hürsever’i de aralarına alarak kaydettikleri albüm, içinde Antonio Carlos Jobim’den Charlie Parker’a, Duke Ellington’dan Cole Porter’a caz tarihinin en önemli bestecilerinin şarkılarını ve kayıtlar sırasında ortaya çıkan Ruacan’ın E.G.Blues adlı parçasını bulunduruyor ve tam bir jazz ziyafeti sunuyor...


Fikri Karayel - Zor Zamanlar
İngiltere’de funk-jazz grubu Plateman ile performanslar ve demo kayıtlar derken myspace üzerinden yayımladığı şarkılarla adını duyurmuş ve çekirdek kitlesini oluşturmuş Karayel... 2013’de Türkiye turnesine de çıkmış albümü çıkmadan hatırı sayılır bir dinleyici kitlesine ulaşmış ama ben albümle tanıştım... Kitlenin beklentilerini karşılamış albüm, sıradan bir debutun çok ötesinde... Tanışma faslını çok çabuk geçip, dinleyicisini hayranına dönüştürüyor daha albümün yarısında... Çok iyi sound ve her biri hit potansiyelli 11 şarkıyla harika bir başlangıç... Alternatif sahne için büyük bir ilk adım... “Beni Bırakma”, “Senden Sonra”, “Küçük Kardeşim”, “Morg” ve özellikle “Trenler” bayıla bayıla dinlediğim şarkılar... Ayın en iyi yerli albümüne kulak verin...


Göksel - Sen Orda Yoksun
Aslında çok bir şeyi değiştirmiyor Göksel, tarz aynı sözler aşağı yukarı aynı, albümden albüme herhangi bir değişiklik de yok... Ama nasıl oluyorsa her albümü çok iyi... Dokuzuncu stüdyo albümünde 11 şarkıyla gelmiş huzura... Ne yaparsa yapsın seveceğiz belli ki... “Bin Parça”, “Aşk Kahrolsun” ve “Denize Bıraksam”ı yılın en iyi şarkıları arasına şimdiden yazalım...  


Halil Sezai - Ervah-ı Ezel
Bitmek bilmeyen cover ve tribute albüm histerisine yakalananların şimdilik sonuncusu Halil Sezai, 11 şarkıyı kendi tarzında yorumlayarak benzer projelerden biraz daha farklı yere konuşlanmış... Üçüncü solo albümünün yıldızları Ahmet Kaya’nın “Arka Mahalle”si, Selda Bağcan’ın “Beni Unutma”sı, Sezen Aksu’nun “Git”i ve Cengiz Kurtoğlu’nun “Duyanlara Duymayanlara”sı ama albümün tamamını baştan sona dinlemek inanılmaz zor... Aynı şarkıyı 53 dakika boyunca dinliyormuş hissi veriyor... Alaturka yaptığı “Vurgun” gibi şarkılara uymayı deneseymiş keşke...


Piatango - Yeni Aşk
Modern Arjantin tangosunun yaratıcısı Astor Piazzolla'nın sıra dışı stilinden ilham alarak 2007 yılında kurulmuş olan ve Tango müziğini bambaşka ve yepyeni bir bakış açısıyla yorumlayan Piatango, ilk albümüyle; klasik tango’nun içsel ve melodik örgüsünü, etnik armoni ve tınılarla modernize ederek harmanlamış ve nefis bir müzik ziyafeti çıkmış ortaya... Önemli müzisyenleri de konuk ederek tertemiz bir soundla 10 şarkılık bir yolculuk sunmuş... İçinize işleyecek harika bir modern tango bu... Kulak vermekte geç kalmayın... Özellikle “Bu Bir Tango Değil ki” müthiş...


Red Sonja - Nedir Rengin
2012 yılında İstanbul’da kurulan melodik rock beşlisi 2014 yazında girdiği stüdyodan dokuz Türkçe bir İngilizce şarkıdan oluşan albümle çıkmış... Aşk, ayrılık ve geçmişe özlem temalarını işlediği için çok sıradan sözlere sahip ama çok modern bir sounda sahip... Senfonik öğeleri de güzel serpiştirmişler şarkılara... Serra Hepgül’ün vokali de gayet iyi... Keşke sözlere biraz daha uğraşsalarmış... Özellikle baladları ile öne çıkan albümün en güzel sürprizi yetmişler discosuna selam çaktıkları “Devil In Disguise”...


Ulaş Oral - Beni Rahatsız Etmeyin
Yazarlığı, tiyatro oyunlarına yaptığı müzikler derken ikinci albümüne imza atan Oral, ağlak pop-rock tarzı ve basit sözleriyle kolay yolu seçmiş... Biri akustik versiyon 11 şarkılık albüm “İstanbul Ağlar” ile yakalamaya çalıştığı dinleyicisini memnun edecek ama yeniyi farklıyı arayanlar arkasına bakmadan kaçacaktır benim gibi...


Her “Devir”in İzi Üzerimizde... Oyun Değil ki Bu!

Cuma, Şubat 27, 2015
Uyumadan önce çok heyecanlıydım. Hissediyordum, bir şeyler olacaktı. Sabah olacaktı, sevinçle uyanacaktım, annem babam işe gittiklerinde hediyemi alacaklardı muhakkak. Alacakları hediyelerin hayalini kurarken, pastamın meyveli mi yoksa çikolatalı mı olacağını düşünürken daldım uykuya... Ne olduğunu anlamadığım bir gerginlik vardı hissediliyordu o da... “Herkesi davet edelim de neşemizi bulalım” demişti babam. Demek ki herkes mutsuzdu. Son günlerde dışarıya tek başımıza çıkmamıza izin yoktu. Konu komşudan sadece apartmandakiler geliyordu misafirliğe ve geldiklerinde de çok ciddi şeyler konuşuyorlardı. Beşinci yaşımı kutlayacağımız güne sevinçle uyandığımda, aynı sevinç ne annemde ne babamda yoktu. Akşamı zor ediyordum ama durumu ilk bozan bakıcı kadının kızı oldu: “Ne doğum günü, ne pastası. Darbe oldu, sokağa çıkma yasağı var. Kimse gelemez, sen unut pastayı da hediyeyi de... Herkes canının derdinde...” Gerçekten de dediği gibi oldu. Çocukluğumdan bana kalan en eski anı, 12 Eylül 1980... Sönük, gergin ve mutsuz bir doğum günü... Çok ağladım, ne yapsalar kar etmedi... Babamın gazıyla aklım erene dek “Kenan paşa bir gün daha beklemedi, ben küstüm ona” dedim durdum. Her yeni 12 Eylül’de yine bir şey olacak mı diye sordum hep. Benim aklım Ali ve Ayşe kadar ermiyordu, annemle babam ciddi konuları yanımda konuşmuyordu. Zaten radyo elimde müzik dinliyordum sürekli, oyunlar oynuyorduk abimle. Ali ve Ayşe gibi olayların bu kadar içinde değildim... Ali ve Ayşe kim mi?

Ece Temelkuran’ın “Devir”i, darbenin yaklaştığı hatta hissedildiği günlerin, karışık sokakların, baskıların ve direnişin romanı. Yer Ankara... 12 Mart muhtırasından yarayla çıkmış ve çareyi evlenmekte bulmuş TBMM çalışanı Sevgi ile olayların içinde yer almamanın eksikliğini hep üzerinde taşıyan, Devlet Planlanma Teşkilatının demografi uzmanı eşi Aydın Bakar... Bıcır bıcır, neşeli, coşkulu, kokuları ve şeyleri bilen kızları Ayşe... Anneannesi Nejla hanımın “tonti”si Ayşe... İyi bir mahallenin sakinleri...

Her şeyin daha net hissedildiği gecekondu bölgesinde yer alan Seyranbağları mahallesi sakinleriyse o kadar şanslı değil... Ülkenin geçtiği durumla herkesin ilgilendiği mahallenin, kardeşini kaybetmiş yaralı ablası Aliye ve Devlet Planlama Teşkilatında odacı Hasan Akgün... Mahallelinin çok konuşmadığı için geri zekalı dediği ama sessiz sakin zeki oğulları Ali... Mahallenin önde gelen ODTÜ’lüsü, sözcüsü Hüseyin Abi ve sevdalısına hayran, şimdiden ölmeden önce yapılacaklar listesi hazırlayan Ali...

Olaylar, herkese yardım eden Aydın bey sayesinde başlıyor. Akgün ailesinin evleri yanınca yardım eli uzatmak isteyen Aydın bey, çözümü Aliye hanımın evlerine gündelikçi olarak gelmesiyle buluyor ve böylece kesişiyor Ali ve Ayşe’nin yolları... Çocuk akıllarıyla hedeflerini belirliyorlar, olayları yorumluyorlar... Meclise kelebek sokmak ve kuğuları kurtarmak onlara her şeyin çözümü... Bu hedeflerine de birlikte yürüyoruz... İkisi de dönemin tüm izlerini taşıyor, hem de oyun gibi değil... Ciddiyetle... Ali’nin sık sık tekrarladığı gibi “Oyun değil ki bu!”

Ece Temelkuran, ülke tarihinin en karışık dönemini, Ali ve Ayşe’nin çevrelerinin tanıklığı ve yorumlamaları üzerinden anlatıyor “Devir”de... Böylece bir ilke tanıklık ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin dönüm noktalarından biri olan 80 darbesi ilk kez çocuk gözü ve aklından aktarılıyor. Müthiş bir atmosfer kurmuş. Yan karakterler ve olaylarla da zenginleştirerek o dönemin havasını tarihi belge gibi yaratmış. Hiç bir şeyi de göstere göstere anlatmıyor, yarattığı karakterleri de hiç bir şeye alet etmiyor. Sadece direnişle kalmıyor, popüler kültürü de anıyor... Bülent Ersoy ve Zeki Müren dedikoduları, pop şarkılar ile tam bir ülke hali yakalamış.

Ses çıkarmayan kuğular, parka, katliamlar, meclis arşivinde yaşananlar ve onların temsil ettikleriyle dolu bir roman devir... Çok kasvetli de değil, yer yer komik ve neşeli... Çocuklar sayesinde de bütüne yayılan bir coşku da var... Aydın Bey’in sağ-sol çatışmasına dair tespitleri, ilk kanın ne zaman döküldüğüne dair sorgularından başlayarak özellikle kadın karakterlerin durum tespitleri ile altı çizilecek birçok satırı olan roman sadece o günler için değil bugünler için de geçerli olan cümleler kuruyor... O devirde yaşananların bugünlere nasıl evrildiğini anlatıyor. İsyanını da çocuklar sayesinde kökeninden yaratıyor... Gezi olaylarında nereden çıktı bunlar denilen gençler dünün çocukları, tıpkı Ali ve Ayşe gibi. Abiler ve ablalar, mahalle bakkalının duruşması gibi örneklerle bugünlere dek gelen sol geleneğini de yaşatıyor. Önemsemediğimiz şeylerin hayatımızı nasıl derinden etkilediğini de gösteren detaylar içeriyor. Her şeyin İstanbul’dan ibaret olmadığını haykıran Kuğulu Park ve Ankara da cabası. 

Çok akıcı bir roman... Özellikle cümlelerinin kesildiği diyaloglar müthiş. Her karakter sayfalardan her an fırlayacakmışçasına canlı. Romanın üniteler başlığıyla ilerlemesi, Ali ve Ayşe için farklı yazı karakterlerinin kullanımı da çok iyi. Tüm bu artılarının arasında eksileri de yok değil. Bülent Ersoy dedikoduları, ibelo çakmak mevzusunun sık kullanımı ve Nejla hanımın özel hayatının işlenmesi bence romanın fazlalıkları.

“Unutmamak ile hatırlamak aynı şey midir? Yaşananlar, yani "hayat" yeni devirlere, kuşaklara nasıl geçer? Hangi izleri bırakır?” sorularının cevabını, unutulmayacak şekilde zihinlere kazıyan bir roman Devir. Dönemi yaşayanlar izlerini hep taşıyor ama unutulanları yeniden hatırlatıyor. Okuyunca içimize yerleşen ise, devrimci abiler ve ablaların ölmelerini engellemek için iki çocuğun kuğuları çalmasına gerek kalmadığı güzel günlerin özlemi...

Kitabı satın almak için tıklayın...





Verita Kitap’tan Üç Kitapla Okura Merhaba

Perşembe, Şubat 26, 2015
Bir grup editörün girişimiyle 2014 sonbaharında Kadıköy’de kurulan Verita Kitap, ilk kitaplarıyla okura merhaba dedi... Kendi ifadeleriyle “İster çeviri ister telif eser olsun, seçkin edebi ve kurgu-dışı yapıtlarla Verita’nın yayın dünyasında saygın bir yer edinmesini sağlama arzusu içindeyiz. Verita Kitap olarak, yayın sürecinin her aşamasında, yayına hazırladığımız her kitaba hak ettiği azami özen ve titizliği göstermeyi en önemli görevimiz sayıyoruz.” diyen Verita Kitap, yayına üç kategoriden kitapla başladı... 2015 kataloğunu da şimdiden okura sunmuşlar... Yakında yayımlayacakları kitaplar da ilgi çekici... Sayelerinde Viktor Pelevin romanları yeniden raflarda olacak... “Yolsuzluğun İcadı” tam da gündemdeki tartışmalara ışık tutacak... Popüler bilim serisinden çıkacak olan “Bebekler ve Diğerleri” çok ilginç görünüyor... Kobane direnişinde yitirdiğimiz Suphi Nejat Ağırnaslı’nın hem yüksek lisans tezi hem de çevirdiği kitap okurla buluşurken, İran’lı edebiyatçı Feriba Vefi de ilk kez Türkçe’ye kazandırılacak... Hedeflerini tutturacaklar ve okurun sevgisini kazanacaklar gibi görünüyor... 


Mavi Fener / Viktor Pelevin
Modern Rus edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olarak gösterilen Viktor Pelevin, sekiz hikâyeden oluşan Mavi Fener’de okuyucuya sarsıcı bir deneyim sunuyor. Pelevin’in etkileyici, eğlendirici ve şaşırtıcı bir üslupla kaleme aldığı bu hikâyeler okuyucuyu kimi zaman düşsel bir dünyadan acımasız bir gerçekliğe doğru, kimi zamansa tam tersi yönde bir yolculuğa çıkarıyor. Dünyanın anlamını sorgulayan tavuklar, birbirlerine çeşitli hikâyeler anlatan ölüler, öte dünyadan ruh çağıran yerliler, varlığının derinlerinde bisiklet olma tutkusu yatan bir kulübe ve daha niceleri, Pelevin’in hikâyelerinde kendilerine yer buluyor. 

“Pelevin’in açık ve pürüzsüz sesi, ruhunu arayan Rus edebiyatına yeni bir soluk getiriyor.”
– Publishers Weekly

Viktor Pelevin
1962 yılında Moskova’da dünyaya gelen Viktor Pelevin, çağdaş Rus edebiyatının en önemli isimleri arasında gösterilmektedir. Eserlerinde gerçek ve fantastik arasındaki sınırları sıradışı ve kendine has üslubuyla sarsan Pelevin, pek çok ulusal ve uluslararası ödüle de layık görülmüştür. Gerçeklik, aidiyet, dönüşüm ve ölüm gibi temaları harmanlayarak kaleme aldığı kısa hikâyeleri ve romanlarıyla, Sovyet sonrası Rusya’nın en üretken ve yaratıcı yazarlarındandır. Amon Ra, Buda’nın Serçe Parmağı, Dehşet Miğferi yazarın daha önce Türkçede yayımlanan kitapları arasındadır.

Çeviren: Savaş Kılıç
Orijinal Dili: Rusça
Türü: Hikâye
Sayfa sayısı: 200 sayfa 
Baskı Tarihi: Ocak 2015
Etiket Fiyatı: 16,00 TL


Kapital Kompakt / Georg Fülberth
Karl Marx’ın yüzyıllardır dünyayı sarsmaya devam eden eseri Kapital’in oldukça kapsamlı bir özeti niteliğindeki Kapital Kompakt, Kapital’i okumaya vakti olmadığını düşünen okuyuculara hitaben, açıklayıcı ve akıcı bir dille kaleme alınmış bir kitaptır. Yazar Georg Fülberth, önsözünde de belirttiği gibi, Kapital Kompakt’ta okuyucuya Kapital’in yeni ve özgün bir yorumunu değil, kapsamlı bir özetini vadediyor. Bu eser Marx’ın kapitalizm analizini, kapitalist teorilere yönelik eleştirilerini ve Kapital’de kullandığı örnekleri herkesin anlayabileceği bir dille okuyucunun bilgisine sunuyor.

Marksist araştırmacı Georg Fülberth’in büyük bir titizlikle kaleme aldığı bu önemli çalışma, Kobanê direnişinde yitirdiğimiz değerli dostumuz Suphi Nejat Ağırnaslı’nın yetkin çevirisi ve ayrıntılı dipnotlarıyla birlikte okuyucuyla buluşuyor.

Georg Fülberth
1939’da Almanya’da doğdu. Frankfurt Üniversite’sinde tarih ve Alman edebiyatı, Berlin ve Marburg Üniversitelerinde siyaset bilimi öğrenimi gördü. Konkret ve Junge Welt gibi yayınlara katkıda bulundu. Uzun yıllar Almanya’daki Marburg Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olarak görev yapan Fülberth, Almanya’nın önde gelen Marksist düşünürlerindendir. Kapitalizmin Kısa Tarihi başlıklı çalışması daha önce Yordam Kitap tarafından yayımlanan Georg Fülberth, işçi sınıfı hareketleri, kapitalizm ve sosyalizmin tarihi üzerine sayısız çalışmaya imza atmıştır.

Çeviren: Suphi Nejat Ağırnaslı
Orijinal Dili: Almanca
Türü: İnceleme
Sayfa sayısı: 134 sayfa 
Baskı Tarihi: Ocak 2015
Etiket Fiyatı: 12,00 TL


Sultanın Kulları: Erken Modern Dönem İstanbul’unda Savaş Esirleri ve Zorunlu İstihdam
Nida Nebahat Nalçacı
Fernand Braudel, 1591 yılında Türklere esir düşen üç İspanyol’dan bahseder ve ardından sorar: Kim bunların maceralarını düşlemez ki? Osmanlılara esir düşen pek çok batılının yaşadıkları, geçmişte özellikle batıda benzer bir merak uyandırsa da, akademik yazında hak ettiği kadar yer bulamadı. Savaşlarda, çatışmalarda, isyanlarda vb. ele geçirilen ya da ‘yasal’ korsanlık faaliyetleriyle esir edilen sayısız insan, uzun yıllar boyunca Osmanlı başkentinde köle işgücü olarak kullanıldı. Osmanlı Devleti’nin yönetimindeki İstanbul’da, tam bir hukuka tabi olmayan, şansları yaver giderse “imtiyazlı kul” statüsüne ulaşabilecek ama genellikle işgücü olarak kullanılan bu insanlar, elinizdeki çalışmanın ana unsurudur. 

Zorunlu işgücü biçimindeki köleliğin bir çeşidi olan ve literatürde kamu köleliği olarak isimlendirilen bu tutsaklık ve istihdam türü, Osmanlı Devleti’ne ait arşiv kaynaklarında mirî esirlik olarak anılır. Mirî esirlerin tedarik edilmesi Osmanlı Devleti’nin üzerinde itina ile durduğu, bunun için lojistik ağ kurduğu bir sistemdi.  Nida Nebahat Nalçacı, sunuş yazısını Suraiya Faroqhi’nin kaleme aldığı bu çalışmada, erken modern dönem İstanbul’unda şehir nüfusunun hatırı sayılır bir kısmını oluşturan kölelerden savaş esiri olarak şehre getirilenlerin varlığını, belgeler ve anlatılar yoluyla titiz bir biçimde izliyor. 

Sultanın Kulları yukarıda bahsedilen esirlerin nasıl ve ne koşullarda ele geçirildikleri, ne gibi işlere koşuldukları ve imkân bulurlarsa özgürlüklerini hangi yollarla kazandıkları hakkında okuyucuya detaylı bir inceleme vadediyor. Kitapta kullanılan arşiv belgeleri ve minyatürler de bu kitaba konu olan esirlerin serencamını merak edenleri orijinal kaynaklara yönelmeye teşvik ediyor.

Nida Nebahat Nalçacı
1983 yılında Bolu’da dünyaya geldi. Fatih Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. 2013 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İstanbul Araştırmaları Anabilim Dalı’nda “Erken Modern Dönem İstanbul’unda Savaş Esirleri ve Zorunlu İstihdam” başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamladı. İstanbul’un 100 Seyyahı isimli çalışması İBB Kültür A.Ş. tarafından yayımlanan Nalçacı, çeşitli yayınlara ve sempozyumlara makale ve bildirileriyle katkıda bulundu. 

Türü: Tarih 
Sayfa sayısı: 174 sayfa 
Baskı Tarihi: Şubat 2015
Etiket Fiyatı: 17,00 TL


İletişim Yayınları'ndan Dört Yeni Kitap

Çarşamba, Şubat 25, 2015
İletişim yayınları Mart’ın ilk haftasında raflarda yerini alacak kitaplarını duyurdu. “Kuzey” ve “Masumlar” romanlarıyla kendine has bir okur kitlesi edinen yazar Burhan Sönmez’in yeni kitabı “İstanbul İstanbul”, Hollandalı gazeteci Fréderike Geerdink’in Roboskî’de yaptığı araştırmalar sonucunda hazırladığı kitabı “Roboskî: Gençler Öldü” ve tüm dünyada milyonlarca okuru olan büyük yazar Borges’in hayalî figürleri konu ettiği eseri “Düşsel Varlıklar Kitabı” 6 Mart’ta çıkıyor... Dördüncü kitap ise yeni bir yazarı bize takdim ediyor: Işıl Kocaoğlan’dan “Bir Sabah Uyandığımda Yoktum”... Ayrıca Dostoyevski’nin başyapıtı “Karamazov Kardeşler”i ve William Faulkner’in şaheserlerinden “Döşeğimde Ölürken”i de yeni kapaklarıyla raflarda yerini alacak...


İstanbul İstanbul / Burhan Sönmez
“Bir çocuk karanlığa kalmış ve dar sokaklarda yönünü şaşırmışsa orası İstanbul’dur. Eski sevgilisini bulmak için maceraya atılan gencin, siyah tilki kürkünün peşine düşen avcının, fırtınada sürüklenen geminin, dünyayı bir elmas gibi avucuna almak isteyen prensin, boyun eğmemeye yeminli son isyancının, şarkıcılık hayaliyle evden kaçan kızın, para babalarının, hırsızların ve şairlerin vardığı kent İstanbul’dur. Her hikâye burayı anlatır.”

Pus dağıldıkça çoğalan renkleriyle, surları, kuleleri, kubbeleriyle İstanbul... Kırmızı bir şal, siyah bir hırka, Berber Kamo’nun dükkânı, Şerafet Bey’in saati, Küheylan Dayı’nın tabancası... Yerin üç kat altında, küçücük bir hücrede dört adam, titreyip kıvranarak hikâyeler anlatıyorlar birbirlerine. Kaygıyla ve kahkahayla... İstanbul’daki zamanı, geçmiş ve bugün diye ayırmak yerine, yeraltındaki ve yer üstündeki zaman diye ayırarak, anlatıyorlar.

Burhan Sönmez, acının ve her şeye rağmen umudun yörüngesinde dönen bir kenti, büyük bir romanla yeniden yaratıyor. İstanbul İstanbul... demir kapının paslı sesi... “acıda herkes yalnızdır, sen de çözüleceksin...”

Burhan Sönmez, 1965 yılında Haymana’da doğdu. İlk ve orta eğitimini Polatlı’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre avukatlık ve editörlük yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde kültür, siyaset ve din üzerine yazılar yazdı. Uzun yıllar yurt dışında (Britanya) kaldı. Halen İstanbul’da ve Cambridge’te yaşamaktadır. İlk romanı Kuzey, 2009 yılında yayımlandı. Masumlar, Burhan Sönmez’in ikinci romanıdır.
Türkçe Edebiyat / 1. baskı - Mart 2015 / 228 sayfa / 17,50 TL


Bir Sabah Uyandığımda Yoktum / Işıl Kocaoğlan
O kadar yoktum ki, içeride eşyalardan başka hiçbir şeyin bulunmadığına dair ben bile bahse girebilirdim. Ellerimi havaya kaldırdım, ellerim yoktu. Parmak uçlarımı ağzıma, gözlerime, yanaklarıma yaklaştırdım, yüzüm yoktu...

Pahalı bir evde yaşayan, büyük bir şirkette çalışan, özgüveni yüksek, hırslı ve parlak bir profesyonel, bir sabah uyandığında, ortada hiçbir neden yokken hiç var olmamışçasına kaybolduğunu fark eder. Öylece, birdenbire bir Yokadam’a dönüşmüştür.

Kâbus, trajedi, muamma, kumpas, adına ne dersek diyelim yok olmuştur işte. Sevgilisi, annesi, işyerindekiler, apartmandakiler, şehirdekiler... Kimse onu görmüyordur.

Yeni bir yazar, tuhaf bir kurgu, bir ilk roman. Işıl Kocaoğlan, varoluşa ve sahiciliğe dair ters yüz edici bir hikâye anlatıyor.

Bir Sabah Uyandığımda Yoktum, debdebeli ve etkileyici bir novella.

Işıl Kocaoğlan, 1984 yılında İstanbul’da doğdu. Üniversite eğitimi için Antalya’da bulundu. 2005 yılında İstanbul’a dönerek çeşitli kuruluşlarda editör ve metin yazarı olarak görev aldı. 2012 yılından bu yana yayınevleri için serbest zamanlı düzeltmen olarak çalışıyor.
Türkçe Edebiyat / 1. baskı - Mart 2015 / 104 sayfa / 11,00 TL


Roboskî: Gençler Öldü / Türkiye’deki Kürt Sorununun Temellerine Bir Gazetecilik Yolculuğu
Frederike Geerdink
Roboskî’de 28 Aralık 2011 akşamı daha çok gençlerden ve çocuklardan oluşan 34 kişi bombalanarak öldürüldü. Katliama yönelik eksiksiz ve adil bir soruşturma yürütüldüğüne dair ciddi şüpheler doğdu, siyasi ve askerî sorumlular bir türlü ortaya çıkarılamadı, olay âdeta unutulmaya bırakıldı. Yakınlarının mezarları başından ayrılmayan Roboskî halkı ise sadece “adalet” istiyor...

Fréderike Geerdink, gerçek bir araştırmacı gazetecilik örneği sunuyor. Roboskî: Gençler Öldü’de: Olay yerinde aylarca kalarak ölenlerin yakınlarıyla, akrabalarıyla konuşuyor; uzmanlarla, akademisyenlerle ve Meclis Araştırma Komisyonu üyesi milletvekilleriyle görüşüyor; tarihi etraflıca ele alıyor. Türkiye’ye, Türklere ve Kürtlere dair tarafsız gözlem ve değerlendirmeleriyle, yaptığı mülakatlarla Geerdink, sadece Roboskî olayının değil Kürt sorununun, Türkiye’deki insan hakları meselesinin derinliklerine de inmeye çalışıyor: Cumartesi Anneleri, faili meçhuller, KCK davaları, anadilde eğitim, kaçakçılığa göz yumulması, PKK, ordu, siyasetin işleyişi, Barış Süreci...

Gerçeğin peşindeki bir gazeteciden, gerçeklerle yüzleşmekten korkmayanlar için sarsıcı bir kitap...
Bugünün Kitapları / Çeviri: Nurşen Kaya / 1. baskı - Mart 2015 / 263 sayfa / 20,80 TL


Düşsel Varlıklar Kitabı / Jorge Luis Borges
Düşsel Varlıklar Kitabı, Borges’in dünya edebiyatına eşine az rastlanır derinlikteki hâkimiyetini gösteren bir referans kitabı.

Düşsel Varlıklar Kitabı’nda Borges, Batı ve Doğu kültürlerinin binlerce yıllık kolektif hafızasını şekillendiren figürlerin haritasını edebiyat içerisinden çıkartıyor. Kentaur’dan Sfenks’e, Cheshire Kedisi’nden Minotauros’a edebiyat ve sanat yapıtlarında silinmez izler bırakan figürlerin hikâyesini kendine has şiirsel üslûbuyla anlatan Borges, metinlerarası geçişlerin olanak sağladığı kültürel alışverişin insanlık tarihine katkısını gözler önüne seriyor. Düşsel Varlıklar Kitabı, sözlü ve yazılı kültürün imge örgüsünde yer etmiş anlatılara dair benzersiz bir kültür arkeolojisi. Borges, ilgi alanlarının genişliğini ve edebiyat tarihini boydan boya kat eden eleştirel dikkatini gerçek bir başyapıtla taçlandırıyor.

“Düşsel Varlıklar Kitabı, kadim metinlerdeki yaratıkların, Ortaçağ Avrupası’ndaki canavarların, Çin ve Hint mitlerinin, yerli halkların efsanelerinin Poe’dan Kafka’ya birçok yazarı etkilediğini gösteren bir fantastik anlatılar seçkisi.” Caspar Henderson
İletişim Klasikleri / Çeviri: Celâl Üster / 1. baskı - Mart 2015 / 287 sayfa, 19,00 TL


Karamazov Kardeşler / Fyodor Mihailoviç Dostoyevski
Tüm zamanların en başarılı romanları arasında sayılan Karamazov Kardeşler Dostoyevski’nin kaleme aldığı son büyük eseri ve başyapıtıdır.

Bencil, paraya ve zevke düşkün Fyodor Pavloviç Karamazov’un esrarengiz ölümü, birbirinden çok farklı karakterlere sahip oğullarının hayatını geri dönüşü olmayacak bir şekilde değiştirmekle kalmayıp tüm Rusya’nın yakından takip ettiği bir davaya dönüşecektir. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’de yazarlık yaşamı boyunca kafa yorduğu hemen bütün temaları işleyerek dev bir esere imza atmış, bu son eseriyle de çok büyük övgüler almış ve kitabın yayımından kısa bir süre sonra ününün doruğundayken hayata veda etmiştir.
İletişim Klasikleri / Çeviri: Ergin Altay / 1. baskı - Mart 2015 / 1002 sayfa / 36,50 TL


Döşeğimde Ölürken / William Faulkner
20. yüzyılın büyük modernist romancılarından William Faulkner’ın yazım tekniğinde radikal bir yeniliği temsil eden, benzersiz bir yapıt.

Ölüm döşeğinde olan Addie, kırk mil uzaklıktaki Jefferson mezarlığına, ailesinin yanına gömülmeyi vasiyet eder. Addie’nin tabutunu bir katır arabasına yükleyen Bundren ailesi, sıcakla ve sellerle boğuşacakları uzun bir yolculuğa çıkar. Döşeğimde Ölürken, on beş farklı anlatıcının ağzından anlatılan elli dokuz bölümden oluşur. Ailenin öfke, üzüntü, endişe ve tutku dolu serüveni karakterlerin zihninden geçen akışın ritmiyle birleşir. Bilinçlilik akışı tekniğini çarpıcı bir yetkinlikle kullanan Faulkner’ın karakterlerinin “gözleriyle sesi kendi içine dönüp ağlayışını dinlemeye koyulmuş gibidir”. Düzyazıyı şiirselleştirmekte sıradışı bir yeteneği olan Faulkner’ın bu romanı, sezgilerin, duyarlıkların, iç seslerin, boşlukların destanıdır.
Dünya Edebiyatı / Çeviri: Murat Belge / 1. baskı - Mart 2015 / 222 sayfa / 18,90 TL


62 Yazardan Unutulmaz Çocukluk Anıları : Karadeniz Kitabı

Salı, Şubat 24, 2015
Yazar kolektifi özel kitapları ile gönlümüzde ayrı yeri olan Yitik Ülke Yayınları, bu kez okurlarını Karadeniz seyahatine çıkarıyor... “Yağmurlar Ülkesinde Çocuk Olmak” alt başlıklı kitap, Mart başında raflarda yerini alıyor...

Karadeniz Bölgesi denize paralel uzanan dağların gölgesinde, dinmeyen yağmurlar altında büyümüş dirençli, çalışkan ve tez canlı insanların coğrafyasıdır. Karadeniz insanı çok az şeyin önünde eğilir; bunlardan biri de yağmurdur. Orada yağmur sesi altında geçmiş geleceğe devredilir. 

Bu kitapta Karadeniz’in aydınlık, dirençli yüzünü 1940’lardan günümüze kadar değişik zaman aralıklarında bu coğrafyada çocukluğunu geçirmiş insanların anılarından okuyacaksınız. Bu hatıralar sadece geçmişe doğru söz almıyor, şimdiki zamanın hangi kökler üzerine yükseldiğini ve geleceğe nasıl bir yük taşıdığını bölgenin folklorik değerleri üzerinden de görünür kılıyor. Karadeniz Kitabı’nda yeşille mavinin, yani yağmurun çocuklarının, kardeşlik duygusunu kaybetmeden geçmişten bugüne omuz omuza yürüyüşüne ve yoksulluğun bir gelin gibi süslenip oyuna dönüştürülüşüne de tanık olacaksınız. 

Kitapta yazılarıyla yer alanlar: A. Adnan Azar, Adil Salih, Ahmet Özer, Ahmet Tula, Alaattin Çam, Alper Taş, Arif Yaşar, Arzu Alkan Ateş, Attila Aşut, Avni Ertaş, Ayhan Genç, Bekir Gerçek, Cafer Hergünsel, Cemile Küçükçavuş, Cevdet Çepni, Çiğdem Sezer, Emirhan Oğuz, Ensar Sargın, Faruk Aksoy, Fatma N., Gökhan Akçiçek, Gülseli İnal, Habibe Ayvacı, Habip Demircan, Hasan Hüseyin Hekim, Hasan Seçkin, Hatice Boncukçu, Hayati Baki, Hayrettin Geçkin, Hüseyin Akın, Hüseyin Alemdar, İhsan Topçu, İlyas Tunç, İrfan Yıldız, İsmail Hakkı Demircioğlu, Kadriye Müftüoğlu, Kenan Sarıalioğlu, Levent Turhan Gümüş, Mehmet Kuvvet, Mehmet Yazıcı, Murat Karacan, Mustafa Akar, Mustafa Ruhi Şirin, Nuray Erçağan, Osman Canik, Osman Çakmakçı, Osman Hökelek, Önder Aydın, Öner Ciravoğlu, Refik Baskın, Rıza Ömür, Ruhan Odabaş, Semih Poroy, Seyfullah Çiçek, Sezai Sarıoğlu, Şener Aksu, Şeref Bilsel, Tuncer Yığcı, Tülay Kızılhan, Veysel Çolak, Yaşar Bedri, Yılmaz Arslan


Karadeniz Kitabı – Yağmurlar Ülkesinde Çocuk Olmak
Hazırlayan: Şeref Bilsel
Dizi Adı: Anlatı Dizisi
Konusu: Anlatı
Sayfa Sayısı: 406
Fiyat: 23 TL


American Sniper : Öldürdükçe Kahraman

Salı, Şubat 24, 2015
Filmleriyle olduğu kadar sağcılığı ile de sinemaya damga vuran Clint Eastwood, durdu durdu vatanseverlik şovuna soyundu... “Million Dollar Baby”, “Mystic River” ve “Invictus” gibi insana dair hikayeler çeken usta, kamerasını yeniden kutsal topraklarının kahramanına çevirmiş... Chris Kyle’ın, Scott McEwen ve Jim DeFelice ile birlikte yazdığı otobiyografik roman büyük ilgi görmüş ve çoksatanlar listesinde uzun zaman geçirmiş... Eastwood’da fikrine uygun bir öykü bulmanın hazzını sinema perdesinden çıkarma fırsatını geri tepmemiş... 84 yaşında 2014’e iki film sığdıracak kadar coştuğu “Amerikan Sniper”, öldürerek efsaneleşmiş bir “kahramanın” gerçek öyküsü...

Chris Kyle, bir istatistik sonucu olmasa, milyonlarca savaş gazisinden sadece biri olacak sıradanlıkta aslında... Irak savaşından, Amerikan ordusunun en ölümcül keskin nişancısı olarak çıktığının altı çiziliyor bolca... Yapımcılar da sayıların arkasında kalan insanı keşfetmenin heyecanına kapılmış... Bu heyecanı “Daha önce de savaş hikayeleri çektim ancak bu benim için heyecan vericiydi çünkü Chris’in savaştaki başarıları ile, hayatının kişisel yönleri arasında geçiyordu, bu da onu daha ilginç kılıyordu. Savaşın bir insanda yol açtığı yaraları ve tüm aile üzerinde neden olduğu baskıları gösteriyor. İnsanlar savaşa gönderildiğinde nelerin tehlikeye atıldığını hatırlamak, yaptıkları fedakarlıkları görmek iyi bir şeydir. Bana göre bu açıdan anlatılacak son derece önemli bir hikayeydi.” sözleriyle dile getiriyor Eastwood... Bradley Cooper da eklemiş: “Bazı açılardan, bir savaş alanının yıpratıcı yönlerini yaşamak ve sonra aniden ‘normal’ bir hayata dönen çoğu gazinin yaşamak zorunda kaldığı şeyleri anlatan evrensel bir hikaye. Benim açımdan bu çok dokunaklıydı. Bir savaş filmi olmaktan ziyade bir kişilik incelemesi olmasını sevdim. Clint Eastwood’un ‘Unforgiven,’ ‘Gran Torino,’ ‘Letters from Iwo Jima’ gibi filmlerine bakarsanız, hepsi de farklı geçmişlere sahip karmaşık kişilik incelemeleridir. Clint, bunu çok sade ve gerçekçi bir şekilde anlatmak için kesinlikle en doğru yönetmendi.”

Aslında film fikri kitaptan önce doğmuş... Senaryoyu kotaran Jason Hall, hikayesini Kyle’dan dinlemek için buluştuklarında ortada bir kitap fikri bile yokmuş... “Onun çapında bir savaşçıyla tanışmayı çok istiyordum... Onu savaşmaya nelerin sürüklediğini ve ne pahasına bunları yaptığını öğrenmek için. Savaşın bir cehennem olduğunu hepimiz biliyoruz ancak bu filmde savaşın insancıl olduğunu göstermek istedim.” diyor Hall ve ekliyor: “Bu filmi, savaşta geçirdiği günleri hiç göstermeden çekmek çok kolay olurdu ancak Crhis bundan çok daha karmaşık bir kişiliğe sahip. Kitap, eve dönüşünden sonra bir yıldan kısa bir sürede yazılmıştı, yani hala üzerinde bir zırh vardı. Sevgi dolu koca ve baba olarak Chris’in daha yumuşak olan taraflarını yansıtmıyordu. Dört görev süresi arasındaki kısa sürelerde karısı Taya ile yaşadığı çaresiz dönemleri de göstermiyordu. Bu savaş çok uzaklardaymış gibi görünse de, askerlerin aileleri uydu telefonları aracılığıyla bağlantılıydı. Taya bu aramalar sırasında korkunç şeyler duysa da, bu telefon onun için Chris’in yaşadığına dair bir kanıttı ve bana göre Taya’nın sesi, Chris’in evin yolunu bulmasını sağladı. Taya ile buluşmadan önce, Chris’in tam olarak kim olduğunu anladığımı söyleyemem.”

Yapımcılardan Peter Morgan da bu konuda “Donanma SEAL komandosu olarak başarıları hakkında her şeyi duymuştuk ve onun büyük bir vatansever olduğunu biliyorduk. Araştırdıkça onun aslında ne kadar iyi bir insan olduğunu görmeye başladık. Ailesi, dostları ve birlikte görev yaptığı askerlerin onu ne kadar sevdiğini ve ona ne kadar hayran olduğunu gördük. Biz hikayenin, hayatında onu yönlendiren duygusal eksenler etrafında oluşmasını istedik.” diyor...

Yapım ekibinin verdikleri röportajlarda söyledikleri bu cümleler filmi anlatıyor aslında... Üzerine çok fazla bir şey söylemeye gerek bırakmıyor... Öldürdükçe kahramanlaşan bir adama duyulan hayranlığın filmi bu... Hikayeyi objektif bir gözle anlatmak hiç kimsenin derdi olmamış... Hayran oldukları insanı yüceltme derdinde herkes... Filmin amacı da 11 Eylül saldırısından sonra orduya katılan askerin vatanı için insan öldürmesinin onu nasıl putlaştırdığı... Sürekli “vatan için canım feda” diyen biri var karşımızda... Her tepkisi, barda tanıştığı kadınla ilk cümleleri bile bu kafada... Doğal olarak bir insan yok, derinleşen bir karakter yok... Yan karakter diye bir şeyin esamesi bile okunmuyor... Tek yönlü bir anlatım hatta dikte etme hali var yoğun şekilde... Bu arada hakkını verelim, çatışma sahneleri çok iyi... Hem atmosferi çok iyi kurulmuş hem de gerilimiyle etkili...

Eastwood kahramanını parlatırken sesini yükselterek abartınca bize söyleyecek bir şey yok... İzlemekle yükümlüyüz sadece... Beklentisi sadece seyredip ona hak vermemiz... Fikrimizi söylemek bir yana düşünmemizi bile beklemiyor... Ailesinin yanında olmak yerine savaş alanında kalmayı seçen süper kahraman döndükten sonra da aynı yardıma devam etmeyi seçmiş... Avcı olarak yetiştirilmiş... Çocuğunu da öyle yetiştiren bir kahraman... Döndüğünde dünyaya adapte olamamasını da sevmek zorundayız... Madem o kadar büyük bir kahraman peki neden yardım etmek istediği bir gazi tarafından kendi ülkesinde ölüyor? Eastwood filminin sonunu da bu olayı göstermeden getiriyor... Kapıdan çıkıp geri dönmeyen özel bir kahraman... Sonuç olarak ortada film falan yok, 132 dakikalık bir vatanseverlik propagandası var... 

Gidip bir ülkeyi işgal etmişsin önüne geleni öldürüyorsun ve adına savaş diyerek oradan bir kahraman çıkarıyorsun... Gülmezler mi adama? Hadi yedik diyelim, işi gücü öldürmek olan bir adamın neyini, niye sevelim? Katilden kahraman olur mu? Ki içinde çocuklar ve kadınlar da olan 160 canı almış birini sevecek kadar manyaklaştık mı sahi? Yoksa sürekli altı çizildiği gibi arkadaşlarını korumak için fedakarlık yapan biri mi? Filmi sevip sevmeme ihtimaliniz vereceğiniz cevaplara bağlı... Velev ki sevdiniz, acilen psikoloğa görünmenizde fayda var...


Into the Woods : Ormanda Kaybolan Masallar

Pazartesi, Şubat 23, 2015
Yeni senaryo üretmekte zorlanan sinema sektörünün alışılmış can simitleri yeniden çevrimler ve devam filmleri yavaş yavaş tükenmeye başlayınca aranan formül bulundu: bilinenleri tersyüz etmek... Yazarların da romanlarıyla popüler hale getirerek okurları “aslında ne oldu?” sorusunun peşine takmasıyla artan ilgi, “Shrek” ile sinemada da popülerliğe kavuşmuştu... Son olarak “Once upon a time” dizisinde bayıla bayıla izlediğimiz masalları aynı potada eritme formülünü uygulayan “Into the Woods”, Broadway üzerinden beyazperdeye gelenlerden...

James Lapine’in yazıp Stephen Sondheim’in müziklerine imza attığı müzikal ilk olarak 1986’da sahnelenmiş ve sayısız ödülle büyük ilgi görerek turnelerle dünya sahnesinde de göstermiş kendini... Sinema uyarlaması için de başka isme gerek duyulmamış, Lapine’in kotardığı senaryoyu peliküle aktaran da 2002’de “Chicago” müzikaliyle oscar koleksiyonu yapan Rob Marshall... Zaten tutmuş ve sevilen bir müzikal olunca, oyuncu kadrosu da ona göre kurulmuş ve oscar hesapları için kollar sıvanmış... Meryl Streep, Emily Blunt, James Corden, Anna Kendrick, Johnny Depp ve Chris Pine’ın başını çektiği kadrodan sadece Streep oscar adayı olabilince hesaplar teselli bazında tuttu diyebiliriz... Üç adaylıktan hiçbirini alamayan film en azından seyircisini aday adaylığı sürecinde yakalamış oldu... 

Kaynak yine büyük oranda Grimm masalları... Orda yer alan masallardan yaratılan karışımla temel mesajların şarkılarla verildiği bir film “Into the Woods”... Rapunzel, Sindirella, Kırmızı Başlıklı Kız ile Jack ve Fasulye Sırığı masallarını aynı potada eritiyor... Mantıklı bir birleşim yakalanmış ve ortak noktalar üzerinden akıcı şekilde başlıyor... Bildiğimiz masalların nasıl iç içe geçtiği merakıyla bizde dalıyoruz ormana... Bu sayede eğlenceli ve samimi bir şekilde içe işleyerek başlıyor film... Ne oluyorsa da ondan sonra oluyor zaten... 

Gençleşme derdindeki kötü cadı, fırıncı ve karısından üzerlerindeki laneti kırmak için istekte bulunuyor... Kırmızı Başlıklı Kız’ın pelerini, Rapunzel’in saçları, Sindirella’nın altın ayakkabıları ve Jack’in süt beyazı ineği... Elbette sahipleri için kilit malzemeler bunlar ve almak kolay değil... Bir şekilde malzemeleri toplama uğraşıyla seyircisini peşine takan film, yan karakterler ve öykülerle gereksiz uzamaya başladığında kan kaybetmeye başlıyor... Bu gereksiz uzama haliyle verilmek istenen mesajlar da gereğinden fazla öne çıkınca, rahatsız edici ve sıkıcı bir hal alıyor... Büyük ölçüde şarkılarla ilerleyen filmin suni görünmek gibi kusuru da mevcut... Özellikle iki prensin hikaye katılımı çok gösterişli oyunlarıyla yapaylık getirirken, fasulyeler sayesinde öyküye dahil olan devlerin de hiç bir katkısının olmaması bunu destekliyor...  Herkesin birbirine sahip çıkması gerektiği mesajının altını çizmek için ekstra çabaya gerek olmadığı çok belli ama özellikle yan yola sapmayı tercih eden Lapine, bunun seyircide tansiyonu düşürdüğünü öngörememiş olsa gerek... Özellikle ikinci yarıda çok zorlama görünüyor...

Masal dünyasının fantastik havasıyla ilgi çekici ve eğlenceli başlayan “Into the Woods”, ilerledikçe ormanda yolunu kaybederek her şeyin bir amacın parçası olduğunun altını çizerek dikişlerini gösteren ve o tüm havayı kaybederek işkenceye dönüşen sıkıcı bir seyirlik...


Unbroken : Dayanabilirsen Başarabilirsin!

Pazar, Şubat 22, 2015
Savaş dönemlerinde yaşanan insan öykülerinin ardı arkası kesilmiyor… Ne de olsa dünyanın ve insanların hayatlarını etkilemiş ve birçok iz bırakmış… O izleri anlatanlardan biri de Laura Hillenbrand olmuş, 2010 yılında… Louis Zamperini’nin hayatta kalma mücadelesi “Unbroken: A World War II Story of Survival, Resilience, and Redemption” adıyla kitaplaşmış ve büyük bir best seller olarak yılın kitabı etiketiyle konuşulmuştu… 2013 yılında Nadir Faruk Özgören çevirisiyle “Boyun Eğmez” adıyla April Yayınları’nca raflarda yerini alan kitap, aynı ilgiyi gördü… Kaçınılmaz olarak raflardan sonra sinema salonlarında…

Laura Hillenbrand, benzer numarayı 2001 yılında da “Seabiscuit: An American Legend” ile yapmış, o da best seller olmuş ve filme çekilmişti… Amerika’nın zor zamanlarında kahraman olarak sunduğu atın öyküsü 2003’de filme dönüştüğünde 7 dalda Oscar adayı olarak beklenen başarıyı da getirdi… “Unbroken” da aynı formülü birebir olarak uygulamaya çalışıyor… Bu sefer 3 oscar adaylığında kalsa da yarattığı etki aynı… Konu komşusu ve savaşı olmayınca kahramanlık destanlarından yoksun bir ülke sürekli kendine kahraman arıyor… Bulunca da sarılıyor dört elle… Ortada yetenekli ve rekortmen bir atletin ikinci dünya savaşında esir düşmesi olunca sevip sahip çıkmaları da normal… Filme dönüştürülmesi konusunda titiz davranmışlar… Coen kardeşler, Richard LaGravenese ve William Nicholson’dan oluşan dörtlünün kotardığı senaryoyu peliküle aktaran da Angelina Jolie… Teknik alanlarda da önemli isimlerden oluşan künyeyi Jack O'Connell, Domhnall Gleeson, Garrett Hedlund ve Takamasa Ishihara’nın başını çektiği oyuncu kadrosuyla donatmışlar…

Çocukluğunda serseriliğe meyleden, abisinin önerisiyle olimpiyatlarda koşan rekortmen atlete dönüşen Louis Zamperini’nin öyküsü bu… İkinci dünya savaşında iki mürettebatla birlikte bir salda 47 gün boyunca yaşam mücadelesi veren, ardından da Japon Donanması tarafından yakalanarak savaş esirleri kampına gönderilen bir adam… İnsan ruhunun dayanma gücünü konu olan inanılmaz ve ilham veren gerçek bir hikâye… 

Hikaye sadece Amerikan tarafından yaklaşıyor her şeye… Müttefikler de düşmanlar da kimin umurunda… Gösterişsiz, tertemiz bir başarı öyküsü… Allayıp pullamadan ve hiç sebep de vermeden anlatılan kahramanlık, kuşkusuz Amerikan izleyicisinin beklediği nabza şerbet gişe işlerinden uzakta… Bu yönden koca bir artısı olduğunu belirtelim… Daha milliyetçi bir filme dönüşebilirdi küçük bir iki dokunuşla… Onun yerine daha dışardan, mesafeli olarak izliyoruz filmi... Herhangi bir yan karakter ya da öykü yok... Varsa yoksa Zamperini... Savaş pilotu olarak gemileri düşünce denizde yaşam mücadelesi vermek, peşi sıra esir kampına düşmek sizi etkilerse buyur ediyorlar...

Amerikan hükümetinin savaş suçlusu ilan ettiği “the bird” lakaplı Mutsuhiro Watanabe tarafından işkenceye maruz kalan ama yılmayan adamın mucize öyküsü olarak lanse ediliyor film... İşkence derken daha çok psikolojik travmalar aslında... Öyle yoğun bir işkence yok... Psikopat japon onbaşı sebepsiz yere takıyor adama, dayak manyağı yapıyor hepsi o... Amerikalılar kendine kahraman ararken bulmuş, tepe tepe kullanıyor... Tek karakter üzerine odaklandığı için etkilenip etkilenmemek tamamen size kalmış... Ben etkilenemiyorum maalesef... Hiroşima’yı haritadan silen o bombayı atmışsın, askerine atılan fiskeden mi etkileneceğim ben yahu... 

Müzikleri ve görüntü yönetmenliği ile öne çıkan filmin en önemli eksisi çok ağır temposu... Resmen uyutuyor... Çok iyi açılış yapıp, geçmiş sahneleriyle tempo kazanan film özellikle denizde mahsur kalma bölümlerinde fazlaca tökezliyor ve gereksiz uzuyor... Esir kampına düşüşte de etkisini büyük oranda yitiriyor... 624 sayfalık kitabı filme dönüştürmek her zamanki gibi derinleşememe sorununu doğurmuş... Bu kadar uzun süresine rağmen derinleşemeyen film, kahramanının kurtulduktan sonra intikam peşinde koşmadığının da altını çiziyor... Pilotluğundan esirliğine kahraman, esir kampından kurtulduğunda da aziz o... Amerikan askerinin Japonlarca kendine dayatılan metni okumayıp yeniden kampa dönmesi gibi afili hareketleri uğruna 137 dakikayı çekmek isteyenleri tutmayalım ama “Unbroken”, dayak manyağı olmuş bir Amerikan kahramanı sunuyor eninde sonunda, yersen!


2014’ün En Çok Zarar Eden 14 Filmi

Cumartesi, Şubat 21, 2015
Geride bıraktığımız yılda, biz iyi filmler izlemeyi hedeflerken yapımcıların hedefiyse her zamanki gibi muhasebe defterlerindeydi. Gösterim gününe kadar her mecradan izleyicinin beklentilerine oynayan filmlerin hesapları her zaman tutmadı. Edge of Tomorrow, Hercules, Sex Tape, Blended, A Million Ways to Die in the West, Planes: Fire & Rescue, The Expendables 3, Step Up All In ve Jersey Boys dünya gişesiyle zarar etmekten kurtulurken, o kadar şanslı olmayan filmlerde vardı. İşte evdeki hesabın çarşıya uymadığını gösteren 14 gişe gazisi...


Draft Day
Prodüksiyon Bütçesi: $ 50,000,000
Gişe: $ 29,765,237 
Aslında kağıt üzerine her şey iyi görünüyordu. Ne de olsa Amerikan Futbolu söz konusuydu... Üstelik her sezonun öncesinde en çok merak edilen “Draft” gününü işleyecekti film. Her takımdan bahsedilecek, oyuncular da kendilerini oynayacaktı. Ivan Reitman’ın yönetmen koltuğunda oturduğu filmin başrol oyuncuları da Kevin Costner, Jennifer Garner ve Chadwick Boseman olunca elbette izlenirdi... 11 Nisan’da gösterime giren film, beklenen açılışı yapamayınca dünya pazarı da rüya oldu. En azından bütçenin yarısını kurtaralım bekleyişi Haziran ortasına kadar sürdü ve 21 milyon dolar uçtu!


Sin City: A Dame to Kill For
Prodüksiyon Bütçesi: $ 90,000,000
Gişe: $ 39,499,349
Frank Miller ve Robert Rodriguez 2005’de herkesi hayran bıraktıkları filmin devamını çekeceklerini açıkladıkları anda yapımcıların gözlerinde de dolar işareti vardı kuşkusuz... Bütçesini ikiye katlamış bir filmin merakla beklenen devamını izlemek için herkes sinemaya koşacaktı. Künye iyiydi, beklentiler iyiydi ve 22 Ağustos’ta her ülkede gösterime girdi. Yaklaşık 3000 sinemadan gelen açılış rakamının sadece 6.5 milyon dolar olmasıyla yaşanan şok bir türlü atlatılamayınca, yılın en iyi gişesi beklenen filmin sonu 51 milyon dolarlık zarar oldu... 


Get On Up
Prodüksiyon Bütçesi: $ 55,000,000
Gişe: $ 32,403,100
James Brown’un hayatını anlatacak bir filmin zarar etme ihtimali ne olabilirdi ki? Oscar adayı “The Help”in yönetmeni Tate Taylor iş başındaydı, Chadwick Boseman’ın da en iyi erkek oyuncu oscarına doğru yürümesi muhtemeldi. Ne de olsa jüri biyografileri severdi. Açılışını Ağustos başında yapan film iyi olmasına rağmen diğer ülkelerde gösterimleri gecikince bir türlü toparlayamadı... Evdeki hesabın çarşıya uymadığını anlamanın bedeli 23 milyon dolar tuttu... Zarara rağmen 12 adaylık ve 3 ödül biraz olsun teselli etmiş olmalı...


I, Frankenstein
Prodüksiyon Bütçesi: $ 90,000,000
Gişe: $ 71,519,465
Her çizgi roman uyarlamasının gişe fatihine dönüştüğü bir dönemde sevilen graphic-novel’ın filme çekileceği haberi sevinçle karşılanmıştı. Konu iyiydi, ilk filmi “Tomorrow, When the War Began” ile adını duyuran Stuart Beattie yönetmen koltuğundaydı. Aaron Eckhart ve Yvonne Strahovski’nin başını çektiği oyuncu kadrosu da tatmin edince başlayan merak ancak ilk fragmanlara kadar sürebildi. Ocak ayının son haftasında vizyona giren filmin, sadece 8 milyon dolarda kalması izleyenleri şaşırtmadı. Beklentilerin çok altındaydı, kötüydü. Mart ortasına kadar vizyonda kalan filmin 19 milyon dolar zararla kapanması, yapımcıların yanlış hesaba ödedikleri bedel oldu. 90 milyon dolar harcayacak ne vardı ki sahi?


The Identical
Prodüksiyon Bütçesi: $ 32,000,000
Gişe: $ 2,840,991
1970'lerin rock alemini bir ailenin yaşamı üzerinden anlatan filmin kozu, başrolün ikiz kardeşler olmasıydı. Bir oyuncuya Elvis Presley imajıyla iki rol birden vermek mutlaka ilgi çekecekti. Dustin Marcellino’nun ilk yönetmenlik denemesinde Ray Liotta, Ashley Judd, Seth Green ve Joe Pantoliano’dan oluşan kadro nispeten ilgi çekebildi. Kilit rolde rock yıldızını Blake Rayne’in oynaması ise facianın başlangıcı oldu. İlk rolünde ağır bir yük altına giren oyuncu beklendiği gibi altından kalkamadı. İlk gösterimini Nashville Film Festivalinde yaptığında topa tutulan film 5 Eylül’de gösterime girdiğine de pişman oldu neredeyse... Houston Film Critics Society Ödülleri'nde “En Kötü Film” adaylığı her şeyin bittiği yerdi. Ev sinemasında şansını arayan filmin zarar hanesinde kimsenin görmek istemediği bir rakam var: 30 milyon!   


Left Behind
Prodüksiyon Bütçesi: $ 27,000,000
Gişe: $ 19,682,924
“Dünya kaos ve yıkıma sürüklenirken bir anda milyonlarca insan yer yüzünden sonsuza kadar silinir. Bu devasa yıkımdan kurtulmayı başaran ancak bir avuç insan vardır.” dediler merak uyandırdılar. Nicolas Cage’i de afişe yerleştirince tamamdır gelsin paralar... Best-seller uyarlaması olduğunu da hatırlatalım. Yönetmen koltuğunda dublör Vic Armstrong’un oturduğu film, Ekim başında gösterime girdiğinde gişe rakamından çok yorumlar can yaktı: “Tek kelimeyle rezalet!”. Yılın en kötü filmlerinden biri olan 110 dakikalık işkencenin, 8 milyon dolarlık zararla ucuz kurtulduğunu bile söylemek mümkün.


The Legend of Hercules
Prodüksiyon Bütçesi: $ 80,000,000
Gişe: $ 57,671,538
Herkül sinemalara Renny Harlin yönetmenliğinde yeniden gelecekti. Efsane başlayacaktı ama aynı yıla iki herkül uyarlamasının düşmesi tüm planı bozdu. Kadroya kimse itiraz etmese de, Dwayne Johnson’ın oynadığı herkül varken şansı yoktu. Ocak başında gösterime giren filmin zarar edeceği baştan belliydi. Mart ortasına kadar vizyonda kalarak durumu bir nebze de olsa kurtarma planı da tutmadı. Harlin’e gişenin ağır geldiğini görmenin bedeli 23 milyon dolarlık zararla fatura edildi.


Legends of Oz: Dorothy's Return
Prodüksiyon Bütçesi: $ 85,000,000
Gişe: $ 18,675,347
Oz efsanesinin animasyonu, seslendirme kadrosuyla dikkat çekiyordu ve 3 boyutluydu. Ortalama animasyon gişesi bile yeterdi ama beklenen olmadı. Gösterime girdiği 9 Mayıs’ta yaklaşık 4 milyon dolarlık gişeyle başlayan hüsran, 20 Temmuz’a kadar sürdü. Ne yapılsa olmadı, olamazdı da. Kötü demenin bile az kaldığı animasyon, 66 milyon dolarla yılın en çok zarar eden filmi oldu. 


Men, Women & Children
Prodüksiyon Bütçesi: $ 16,000,000
Gişe: $ 1,705,908
“Labor Day” ile 2013’ü beş milyon dolarlık zararla kapatan Jason Reitman’ın yeni filminde de gişe şampiyonu olmasını bekleyen yoktu. Zaten yönetmenin böyle bir amacı da yoktu. Yılı festivallerde geçirdi ve seyirciden övgüler alarak hedefini tutturdu. Sınırlı sayıda sinemada gösterime girdiği 17 Ekim’de elde edilen gelirin düşük olması da gayet normaldi. Yaklaşık 15 milyon dolarlık zararın açıklaması, her şeyin para olmadığı... Yılın en masum zarar edeni...


Sabotage
Prodüksiyon Bütçesi: $ 55,000,000
Gişe: $ 18,014,052
Polisleri anlatmayı seven David Ayer, bu kez kamerasını, kendi deyimiyle “10 Narkotik Büro ajanından oluşan dünyanın en iyi saldırı timlerinden birine” çevirdi. Kahraman olarak gördüğü timi de yıldızlardan oluşturdu. Arnold Schwarzenegger, Olivia Williams, Mireille Enos, Sam Worthington, Harold Perrineau, Terrence Howard, Joe Manganiello, Max Martini, Josh Holloway ve Kevin Vance gibi yıldızları bir araya toplayıp aksiyon konusunda da iddialı olunca bütçe şişti ama beklentiler yüksekti bir kere... 28 Mart’ta 2486 salonda gösterime giren filmin hafta sonu gişesi 5 milyon dolarda kalınca çalmaya başlayan çanlar Ağustos ayına dek susmak bilmedi. Ayer’in kahraman histerisi çok iticiydi ama kötü film de değildi. Ne yapılsa olmadı, “Arnold’s Back!” sloganı bile işe yaramayınca eksi hanesine koca bir 37 milyon yazıldı.  


Transcendence
Prodüksiyon Bütçesi: $ 135,000,000
Gişe: $ 103,039,258
Christopher Nolan ile çalıştığı filmlerle Oscar ödüllü Görüntü Yönetmeni mertebesine yükselen Wally Pfister’in ilk yönetmenlik denemesine girişmesi zaten merak uyandırıcıydı. Üstüne bir de Bilim-Kurgu olunca başlayan merak kadronun açıklanmasıyla iyice arttı. Johnny Depp bu kez ölüydü ama beyni süper bir bilgisayara entegre edilmişti. Teknolojinin geleceğine dair nasıl bir tezi olduğunu görmeyi bekleyenlerin ümidi fragmanlarla da arttı. 18 Nisan’da 3455 salonda gösterime giren film, açılışını 10 milyon dolarla yapsa da bütçesinin gazabına uğrayacağını da belli etti. Beklentilerin altında kalmanın bedeli 22 milyon dolar olarak kayıtlara geçti.


Vampire Academy
Prodüksiyon Bütçesi: $ 26,000,000
Gişe: $ 15,631,979
Bütün olay, “Harry Potter” ve “Alacakaranlık” benzeri bir seri yaratmaktı. Her yıl bir film garanti olacaktı, tutarsa son film ikiye bölünürdü ve paraya para denmezdi. Gençlerin sevdiği “Vampir Akademisi” serisi doğru seçimdi ve gereken heyecanı da yaratmıştı. Meraklı bekleyişi ne yönetmen ne de kadro seçimleri etkileyemezdi. Gençler “okuduğum en iyi vampir serisi” diyordu ne de olsa... “Yalnızca gerçek bir dost sizi ölümsüz düşmanlardan koruyabilir.” sloganıyla Şubat başında gösterime girdiği haftayı 4 milyon dolarla kapatınca başlayan telaşın sonu bir türlü gelmedi. Beklentilerin altında ve kötüydü. Nisan ayına kadar gösterimde kalmasına rağmen kimseye yar olmayan akademi, kepenklerini yaklaşık 11 milyon dolarlık zararla indirdi. 


Winter's Tale
Prodüksiyon Bütçesi: $ 80,000,000
Gişe: $ 27,442,231
1916 yılının New York şehrinde geçen mucizeler, kesişen kaderler ve iyi ile kötünün çok eskilere dayanan mücadelesini perdeye taşımak kağıt üstünde risksiz bir plandı. Yönetmen koltuğunda oscarlı senarist Akiva Goldsman oturuyordu. Görenlerin çok sağlam dediği kadro da Colin Farrell, Jessica Brown Findlay, Jennifer Connelly, William Hurt, Eva Marie Saint ve Russell Crowe’dan kurulu olunca beklentiler arttı. “Birini ölmemesini sağlayacak kadar sevmek mümkün müdür?” sloganı ile tam da gününde 14 Şubat’ta gösterime giriyordu. Öyle ya, herkes sinemaya koşardı. Plan bir yere kadar tuttu ama bir şeyi unuttular: film kötüydü. Daha yılın ortasında gişe gazisi olarak mimlenen film, 19 Ağustos’a kadar mücadele etse de kaybetmeyi kabul ettiğinde zarar hanesine bakamayacak durumdaydı. 53 milyon dolar zarar eden filmi yılın gazisi olmaktan kurtaran, “Legends of Oz: Dorothy's Return” oldu... 


Pompeii
Prodüksiyon Bütçesi: $ 115,000,000
Gişe: $ 117,831,631
Ve geldik listenin en ilginç filmine... Paul W.S. Anderson’un epik film denemesi, izleyicisini milattan önce 79 yılına davet ediyordu. Volkanlar patlayacak, dünyanın ateş ve küller nedeniyle yıkıma uğradığı görünecekti. Elbette aşk da vardı. Kahramanımız aşkı için savaşacaktı. Volkanlar patlarken öpüşen aşıkları afişe taşıyan film seyircisini neredeyse tüm yıl boyunca çağırdı. Beklentiler büyüktü, hiç bir masraftan kaçılmamış üç boyutlu bir filme kim hayır diyebilirdi ki? Amerikan izleyicisi dedi! 23 Şubat’ta 10 milyon dolarla açılış yapan film kısa sürede gişe gazisi ünvanına doğru yürümeye başladı. Nisan ayında Amerikan gişesini 23 milyon dolarla kapatınca belirlenen yeni hedef ise her şeyin anahtarı oldu. Bütün zarar dünya gişesinden kapatılacaktı. Olur muydu? Oldu! Kasım ortasına kadar dünyanın bir çok ülkesinde gösterimde kalan film, 94.6 milyon dolar toplayınca imkansızı başardı. Herkes berbat demişti, korsan piyasaya kopyası düşmüştü ama izleyiciye bilet kestirmeyi başaran film, tam bir “çıkmadık candan umut kesilmez” öyküsü olarak sinema tarihinde yerini aldı ve 2 milyon doları da cebe indirdi.


SinemaTerspektif dergisinin Şubat sayısında yayımlanmıştır...


Kahve Yayınları’ndan Övgülere Boğulan Ödüllü Bir Roman: Boy

Perşembe, Şubat 19, 2015
Hollandalı yazar Wytske Versteeg’in ülkesinde yayınlandığında büyük övgüyle karşılanan, Hollanda’nın en prestijli edebiyat ödülü Libris Literary Prize’a aday gösterilen ve BNG Bank Edebiyat Ödülü’nü kazanan romanı “Boy” dilimize kazandırılarak Kahve Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı...

Evlatlık bir çocuk almak ve onunla yaşamak nasıl bir histir? Peki, önce onun kaybolması, sonra ölümü ve bunun intihar olma ihtimaliyle yüzleşmek? 

Boy, oğlunun ölümüyle ilgili açıklamaları kabullenemeyen, onun hikayesini kendi keşfe çıkan ve oğluyla öldükten sonra tanışmaya başlayan bir annenin hikayesi. Versteeg’in sürükleyici ve gerçekçi romanı Boy, size aklınızın sınırlarını zorlayacak, oyunlarla dolu, gizemli bir bahçe sunuyor. 

“Kumullarda dolaştım, tek başıma. Bu, daha da kötüydü. Nerede ve tam olarak neyi aramam gerektiğini bilmiyordum. Bildiğim bir şey vardı, o da hiçbir şey bulmak istemediğim. Bedenini bulmak istemiyordum, artık elimden gelen bir şey olmayacaktı; ona kayısı kurusu ya da biftek yediremeyecektim, C vitamini alması için elma soyamayacaktım, bütün bunları yapamayacaktım çünkü bir daha ağzını açmayacaktı.”

WYTSKE VERSTEEG: (1983) Siyaset bilimi, sosyal coğrafya ve drama okudu. Halen Twente Üniversitesi'nde bilim iletişimi hakkında doktorasını yapmaktadır. 2012 yılında büyük övgüyle karşılanan ilk romanı DE WEZENLOZEN (Unutkanlar) yayınlandı. 2013 yılında ise ikinci romanı BOY yayımlandı. Serge Heedrik Ödülü ve Kwakoe Edebiyat Ödülü'nü kazanmış olan Versteeg, De Ware Tijd, De Brakke Hond ve Freitag gibi uluslararası gazete ve dergilerde makaleler, öyküler, şiirler ve oyunlar yazmaktadır.
BOY / Wytske Versteeg
Çeviri : Erhan Gürer
Roman / Ocak 2015
192 Sayfa
14.00 TL

Kitap sayesinde ilk kez duyduğum Kahve Yayınları 2011 yılında, Ankara'da, iki kadın girişimci tarafından kurulmuş. İlk kitapları “Kendi Çöpçatanın Ol”... Daha sonra sırasıyla; “Sığınak”, “Sen Daha İyisine Layıksın”, “Dünyayı Sarsan Beş Gün”, “Tanrı Kent”, “Biraz Daha Özgüven Alır Mıydınız?”, “Son Nokta Sen” gelmiş... Ocak’ta yayımlanan “Boy”dan sonra neler geleceği de belli... “Sırada Almanca'dan çevirdiğimiz bir biyografi, Tayvan'dan ülke edebiyat seçkisine girmiş iki kurgu roman ve İspanyolca'dan çevirdiğimiz bir gerçek hikaye üzerine yazılmış roman var.” diyorlar... Hedefleri de “Türkçe'ye mümkün olduğunca farklı ülkelerden, kültürlerden kitap kazandırmak.”

Siz de ilk kez duyuyorsanız diğer kitapları da inceleyin derim... Sığınak, Dünyayı Sarsan Beş Gün, Tanrı Kent ve Boy ilgi çekici görünüyor...


Become Your Own Matchmaker – Kendi Çöpçatanın Ol
Patti Stanger – Lisa Johnson Mandell
Dünyanın en çok tanınan çöpçatanı Patti Stanger, yıllar içinde erkeklere ve kadınlara dair biriktirdiği tüm sırlarını, ipuçlarını ve özel bilgilerini bir kitapta topluyor. Evde yapayalnız oturuyorsanız... İlişkiler canınızı çok yakmış, geçmişi sorguluyorsanız... Tüm iyi, yakışıklı ve başarılı erkeklerin nerede olduğunu düşünüyor ve... Neden şansım bir türlü dönmüyor diyorsanız... Kendi Çöpçatanın Ol'a bir şans verin. Verdiği önerilerle binlerce çifti mutluluğa ulaştıran bir uzman çöpçatan: Patti Stanger, tavsiyeleri ile en fazla bir yıl içinde Bay Kusursuz'la tanışmanızı sağlayacak bir kitap. 

''Hayatınızın erkeği ile tanışmanız için kesinlikle iyimser, pratik, özel ve gerçekten yararlı tavsiyeler sunan bir kitap. Patti hangi yaşta olursa olsun bekar kadınları küçümsemiyor, onları suçlamıyor, sadece güçlükle elde ettiği çöpçatanlık sırlarını paylaşıyor. Bu Bay Mükemmel'i bulmanız için en doğru kitap!'' Liz Tuccillo (New York Times Çoksatanlar Listesi'nde zirveye oturan 'He's Just Not That Into You' ve 'How To Be Single' kitaplarının yazarı) 

''Amerika'da bu kitap insanların eşleşmesi için pratik bir kılavuza döndü! Patti Stanger, kadınlara kendilerini nasıl sevmeleri gerektiğini anlatmakta ve erkeklere kendilerini tanımaları için yol göstermekte.'' Dr. Patricia Allen ('Getting to 'I Do' ' kitabının eş yazarı) 

‘'Eğlenceli ve bilgilendirici bir kitap. Patti, hayatınızı değiştirecek ve ruh eşinizi bulmanızı sağlayacak adımları sizin için kolaylaştırıyor.''  Tori Spelling
Çeviri: Beyza Önal
Türü: Kişisel Gelişim – Aşk - Kadın erkek ilişkileri
Mart 2013
245 Sayfa 
23.00 TL


Don’t Stand So Close – Sığınak / S.L. Lewis
10'dan fazla dile çevrilen, son zamanların en çok ses getiren psikolojik gerilim romanı tüm dünyadan önce Türkiye'de. Kendini yalnızlıkla cezalandıran bir psikoloğun, geçmişinin travmalarıyla ve evliliğinin sırlarıyla boğuştuğu hikayesini, bir solukta okuyacaksınız. Stella Dixon düne kadar Londra'da özel bir klinikte çalışan başarılı bir psikologdu. Her şey bir hastayla değişti. Yaşadığı travma ruhunda kalıcı izler bıraktı.

Bugün Chilterns'de kapıdan dışarıya adım atmaktan korkan agorafobik bir kadın. Ve birazdan kapısı çalacak. Dışarıda onu bekleyen bir kız var ve evine girmeye kararlı. Yarın ne olacağını öğrenmek ister misiniz? Psikolojik öğelerle gerilimi ustaca harmanlayan bir yazarın, şaşkınlık uyandıran romanına davetlisiniz.
Çeviri: Ceren Şanlıdağ
Türü: Roman – Psikolojik Gerilim
Haziran 2013
256 Sayfa
19.00 TL


Was It Something I Said? – Sen Daha İyisine Layıksın / Jess McCann
İlişkinin adını bir türlü koyamıyor musun? İşler rayından mı çıktı? O gün tam olarak ne demek istedi? 

Aramalı mı, mesaj mı atmalı? Hediye mi almalı, mektup mu yazmalı? Kırdığın potu düzeltmenin hiç mi yolu yok? Krizleri nasıl yönetmeli?

Hepimizin zaman zaman bir ilişki koçuna ihtiyacı olur. En mahrem sırlarımızı paylaşacak bir dosta, deneyimlerinden faydalanacağımız bir uzmana…

‘Sen Daha İyisine Layıksın’ ilişkinle ilgili tüm sorularına yanıt bulabileceğin bir başucu kitabı, modern çağ sohbeti, eğlenceli ve akıcı bir dille kaleme alınmış bir ilişki kurtarma kiti.

İçinden asla çıkamayacağını düşündüğün zor durumlardan seni kurtaracak, ilişkinde anlam veremediğin tüm kör noktaları aydınlatacak, güçlü ve eğlenceli bir rehber.

Hayatın boyunca sık sık sayfalarını karıştıracağın bu kitap, karşılaştığın her çıkmaz sokakta yanında olacak. Çünkü sen daha iyisine layıksın!
Çeviri: Ceren Şanlıdağ
Türü: Aşk-Romantik-İlişki
Aralık 2013
240 Sayfa
18.00 TL


Five Days That Shocked The World – Dünyayı Sarsan Beş Gün / Nicholas Best
1945 Nisan ayının son günleri, bütün dünya için ilginç ve bir o kadar da sürükleyici birtakım olaylara tanıklık etti. Benito Mussolini'nin, metresi Clara Petacci ile birlikte İtalyan partizanlar tarafından yakalanıp idam edilmesi, Adolf Hitler ve eşi Eva Braun intiharı, o günlerde en çok konuşulan konulardı hiç Şüphesiz. Sovyetlerin, Berlin'i işgal etmesine yalnızca birkaç saat vardı ve dünyanın kaderi değişiyordu...

Bütün dünya savaşla sarsılırken, insanlar yaşamaya ve direnmeye devam ediyorlardı. Il Duce idama götürülürken Petacci'nin aklından geçen kadınsı kaygılar sürüyor, Audrey Hepburn bir genelevde çalışıyor, Roman Polanski savaş artığı havai fişeklerle oyunlar oynuyor, Sophia Loren meşhur olduğunda adını ne olarak değiştirmek istediğini düşünüyordu. Henry Kissinger, Jack Kennedy, Spike Milligan ve diğer birçokları ise harap olmuş yollarda ve sokaklarda yaşamak için kendilerine bir şans arıyorlardı.

Peki ya savaş böylesine kanlı ve acımasızca sürerken, hayat nasıl ilerliyordu? Hitler, Mussolini, Goebbels gibi katillerin herhangi bir konuda insani bir duygu hissetmesi mümkün müydü?

Nicholas Best, Dünyayı Sarsan Beş Gün kitabıyla o günlerde yaşanan tarihi olayları, kendine has muzip ve iğneleyici bir anlatımla okuyucuyla buluşturuyor ve bunu yaparken savaşın insan ruhunda ve bireyin yaşamında açtığı tamiri imkânsız yaraları deşiyor. Dünyanın gördüğü en büyük 2. savaşın komik, hüzünlü, dramatik ve hepsinden önemlisi, gerçek öyküsü!
Çeviri: Bige Akçora
Türü: Tarih - Roman
Mart 2014
440 Sayfa
25.00 TL


Cidade de Deus – City Of God – Tanrı Kent / Paulo Lins
Yeraltı kültürünün en yoğun haliyle yaşandığı ve en acımasız yöntemlerinin kullanıldığı bir yerden bahsediliyor burada, Tanrıkent’ten. Paulo Lins'in otobiyografik öğeler de barındıran büyüleyici ve mistik anlatımıyla, buna çok yakından tanık oluyoruz. Uyuşturucu ticaretinin ve kullanımının çok küçük yaşlarda başladığı, hırsızlık, gasp ve adam öldürmenin günlük ve sıradan işler olarak karşılandığı, neredeyse bütün çocukların büyüyünce gangster olmak istediği bir yer burası. Romanda, devletin ve dolayısıyla yöneticilerin yoksul halkı kentten nasıl uzaklaştırdığı ve bataklığa ittiği, bu yetmezmiş gibi onları bir tür toplama kampı havasında yaşamak zorunda bıraktığı bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor, hatta sık sık tokat gibi patlıyor okurun yüzünde. Bireyin devlete ve sisteme yöneltemediği öfkesini, kendi yaşadığı küçük topluluğa nasıl yansıttığını, büyük dramların gölgesinde aşkın, sevginin ve tutkunun kol gezdiği, Tanrıkent’in dar sokaklarında dolaşarak anlayabiliyorsunuz. Yayınlandığı onlarca ülkede, sayısız ödül almış, filmiyle gişe rekorları kırmış Tanrıkent, kenar mahalle kültürünün toplumdaki etkileri, bireyin bu çöküş toplumunda yaşamak zorunda bırakıldıkları ve şiddetin olağanlaşmasıyla yüzleşmek adına bir başucu kitabı, bir Latin Amerika klasiği. Kanın tere, gözyaşının kire karıştığı, yarına dair umudu olmayan kenar mahalle insanlarının oldukça küçük yaşam alanlarında hayatta kalma mücadelesinin destansı öyküsü...
Çeviri: Zeynep Biçer
Türü: Toplum – Tarih – Kurgu Roman – Brezilya Klasiği
Mayıs 2014
472 Sayfa
28.00 TL


What’s Stopping You Being More Confident? – Biraz Daha Özgüven Alır Mıydınız? / Robert Kelsey
Özgüven, modern zamanların en çok konuşulan ve en çok ilgi çeken kavramı. Buna rağmen çağımızın anlaması ve algılaması en zor kavramlarından birisi olarak da karşımızda duruyor. Hayatın her alanında ihtiyacımız olan bir şeye, özgüvene sahip olmanın yolları ise sanılanın aksine kolay ve çok daha ulaşılabilir durumda.

Robert Kelsey, bu kitapla toplum ve iş hayatında özgüvenin ne kadar önemli olduğunu spesifik örneklerle anlatıyor, küçük pratik dokunuşlarla açıklıyor ve çok yararlı kısa bilgiler sunuyor. Biraz Daha Özgüven Alır Mıydınız, yeni çağın yüksek özgüvenli bireyleri için bir başucu kitabı.

“Bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum.” Luke Johnson, Financial Times ve Start It Up! kitabının yazarı.

“Özgüvenini arttırmak isteyenler için paha biçilemez bir kaynak.” John Caunt, Boost Your Self-Esteem kitabının yazarı.
Çeviri: Feride Ceyda Erdemli
Türü: Kişisel Gelişim
Haziran 2014
280 Sayfa
20.00 TL


NO MERCY – SON NOKTA SEN / Erik  Bertrand Larssen
Başarmak, bu dünyadaki en önemli şey mi? Eğer öyleyse, bazılarımızı başarılı, bazılarımızı başarısız kılan şey nedir? Yetenek mi? Deneyim mi? Şans mı?

Peki, Bertrand Larssen’in birlikte çalıştığı insanların alanında en başarılı insanlar olması bir tesadüf mü? 

Asla değil.

Bir zihinsel eğitmen olan Bertrand Larssen, bize tüm bu soruların cevabını veriyor. Larssen’in kitapları, birçok ülkede haftalarca listebaşı olmuş, okurlarını derinden etkilemiş, uygulamaları hakkında televizyonlarda “Bertrand Metodu” isimli on bölümlük bir belgesel yayınlanmıştır.

Larssen, Son Nokta Sen kitabında, birlikte çalıştığı ünlü isimlerin iş ve günlük yaşantısını nasıl daha iyi hale getirdiğini detayları ve tanıklarıyla anlatıyor. Hayatın basit olmadığını söylüyor; zor ve karmaşık yapısını anlamaya sevk ediyor. 

Son Nokta Sen, bir kitaptan çok daha fazlası. Bir meydan okuma, bir başkaldırma ve bütün hayatı yeniden yapılandırma çabası!

Larssen’in gündelik ve iş hayatınızı nasıl birden değiştirdiğine inanamayacak, onun hızına ve enerjisine kapılacaksınız!
Çeviri: Nazlı Özgür
Türü: Kişisel Gelişim – Motivasyon 
Kasım 2014
192 Sayfa 
18.00 TL



 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template