♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Bir “İntihar”ın İzinde “Otoportre” : Kendi Kendinin Müzesi

İnsanoğlunun en büyük meraklarından biridir intihar. Nerede intihar etmiş biri olsa önlenemez bir merakla neden kendi hayatına son verdiğinin cevaplarını arar. Çoğunlukla hiçbir cevap tatmin etmez ve soru işaretleriyle doludur. O hayat hikayesi didik didik edilmek istenir ve hep incinmiş bir ruh görünür ufukta. İntihar etmiş yazarlarsa daha geniş bir araştırma alanı sunar meraklısına. Woolf ve Plath gibi günlüklerle tatmin edilmeye çalışılır bu merak ve iyi kaynaklardır. Kuşkusuz sonu intiharla biten her öykünün üzerinde ayrı bir hava var. Ayrı bir “cool” tavır ve “kült” olma potansiyeli. Bunların şimdilik sonuncusuyla geçtiğimiz yıl Sel Yayınları sayesinde tanıştık: Édouard Levé...

1965 doğumlu Fransızla Mart 2014’de yayımlanan romanı “İntihar”la tanışmıştık. Mart 2015’de de merakla beklediğimiz “Otoportre” yayımlandı. Yazar yirmi yıl önce intihar etmiş arkadaşına yazdığı uzun bir mektup şeklindeki metinle harika bir portre çıkarıyor. Hayatı reddeden kahramanının portresi ne kadar gerçekçiyse bir o kadar da gerçek dışı olduğunu hissettiriyor okura. Belkileri ve soru işaretleri bol bir roman. Gerçekten arkadaşını mı anlatıyor yoksa hayali bir arkadaş mı anlattığı... Soru işaretlerini büyütense kitabı tamamladıktan on gün sonra intihar etmesi... Kendisini anlatıp sonunu da önceden yazıp haber vermiş olabilir mi? Kuşkusuz kitabın kült haline gelmesini sağlayan etkenlerden biri bu... Her kült kitabın iyi olması gerekmez ama Levé’nin kalemi olabildiğince gerçek ve detaylı. Hiç bir ayrıntıyı atlamadan direkt bir anlatıcı... Olabildiğince yalın ve lafı dolandırmadan dolaysız... Kopuk kopuk anlatımıyla gerçek ile kurgunun birbirine karıştığı bir gelgit yaratmış Levé... Tıpkı yaşamı gibi...

Kısa ömrü boyunca kurmacayla gerçeği birbirinden ayıramamaktan muzdaripmiş Levé... İşletme eğitimi almış, 1991’de resim yapmaya başlamış. Soyut resimler yaptığı dönemin sonunu tablolarını yaparak getirmiş. 1995’de çıktığı bir Hindistan seyahatinden sonra fotoğrafla ilgilenmeye başlamış ve önemli dergilerde yer almış. Fotoğraflarından seçkiler de on kitapta yayımlanmış. İlk anlatısı “Oeuvres” 2002’de yayımlanmış, 2004’de “Journal”... 2005’de “Autoportrait” ile kendisini anlatmış ve son anlatısı “Suicide”ı yayımcıya teslim ettikten sonra 15 Ekim 2007’de intihar etmiş. Yayımlanışıysa 2008...

Kuşkusuz “Otoportre” onu anlamak için çok daha geniş bir kaynak ama “İntihar”da “Hayatımı tam olarak tarif etmek isteseydim, bu iş onu yaşamaktan daha uzun sürerdi.” diyor. Okuru da kendisi gibi gerçekle kurguyu birbirinden ayıramayacak hale getiriyor yazar, diğer yandan da ekliyor: “Ölümüne dek yaşamının gün gün nasıl geçeceğinin yazıldığı, eksiksiz bir ajanda düşlerdin. Buna karşılık, geleceği bilmemek onu arzulanabilecek bir şeye dönüştürebilirdi.” Romanı eksiksiz bir ajanda olarak okuyabilir miyiz o halde? “Otoportre”den önce bir portre oluşturabilir miyiz satır aralarından? Yoksa bir yanılsamayı kucağımıza mı bırakıyor Levé... Yaptıklarımız ve yapamayacağımız çok şey var ne de olsa... “Yapmadığın o kadar çok şey var ki insanın başı dönüyor, çünkü bizim de yapamayacağımız ne kadar çok şeyin olacağını gösteriyor. Zamanımız yetmeyecek. Sen beklememeyi seçtin. Sonsuz sanıldığı için yaşama tutunulmasını sağlayan gelecekten vazgeçtin. İnsan tüm yeryüzünü kucaklamayı, tüm meyvelerin tadına bakmayı, tüm insanları sevmeyi isteyebilir. Bizi umutla besleyen bu yanılsamalara sırt çevirdin."

Anlamlandırmak isteyen okura hemen cevabı yapıştırarak sarsıyor Levé... “Yalnızca yaşayanlar tutarsız görünür. Ölüm, onların yaşamını oluşturan olay dizisini sona erdirir. İşte ondan sonra, boyun eğip o olaylara bir anlam yüklemeye çalışırız. Anlam yüklemeyi reddetmek demek, bir yaşamın, dolayısıyla yaşamın kendisinin saçma olduğunu kabullenmek demektir. Senin yaşamınsa olmuş bitmiş şeylerin tutarlılığına erişmemişti. O tutarlılığı ölüm kazandırdı ona.” Tutarlılığını ölümle kazanıyor ya da kazanmak istiyor. Dipnotları da serpiştirmeyi ihmal etmiyor: “Ölümden korkmuyordun. Ondan önce davrandın, ama onu gerçekten arzulamadan: İnsan bilmediği şeyi nasıl arzulasın?” diyor, “İnsan kendini iyi bir nedenden ötürü öldürür mü?” diye soruyor ve ekliyor: “Giriştiğin işleri bitirmek yerine, kendi işini bitirdin.”

Sarsacak bir metin “İntihar” demiştim... Gücünü, her okumada yeni bir soruya yeni bir cevabı aratmasından alıyor. “Arzu gerçekleşmediği sürece uzar. Hazza gelince, o arzunun ölümüne, çok geçmeden de hazzınkine işaret eder. Ne tuhaf, başlangıçları severken, kendini öldürdün: İntihar bir sondur. Acaba bir başlangıç olduğunu mu düşünüyordun?” 

“Otoportre” ise tam bir başyapıt. İnsanın kendisini anlatması zordur. Kendisinden bile sakındığı, dillendirirse meşrulaşacağından korktukları vardır. Açık etmek istemez hiçbirini. Kendini anlatmak daha çok olumlamaktır bu yüzden. Gerçekleri abartarak pembe tablo çizmektir çoğu zaman. Levé için belli ki çok kolay... Kendini allayıp pullamıyor. Samimiyet kurmaya bile girişmeden çabucak aşıyor. Hatta tüm benliğini açacak kadar aşırı bir samimiyeti var. Herhangi bir insanı karşınızda bu kadar çırılçıplak görebileceğinizi sanmam. Yine gerçek ile kurgu iç içe geçmiş. Belli bir kurgusu, şablonu olmadan yazmış. Aklına gelen her şeyi peş peşe sıralamış Levé... Ayıklamamış, elekten geçirmemiş, doğrunun ya da yanlışın peşinde koşmamış. Bu bir resim ya da fotoğrafsa kalıpları da önemsememiş. Tezatları ve çarpıklıklarıyla da var olan bir portre bu. Ne dediyse okurunda karşılık bulan cümleler. Özdeşleşmek de mümkün, kıskanmak da... Samimiyeti aştığı anlarda utandırıyor ve kızdırıyor bazı anlarda da... Ama geneline bakınca bir insanın kendini bu kadar detaylı anlatabilmesi hayranlık uyandırıyor. Kendi kendisinin müzesi oluyor ve okurunu bu müzede gezdiriyor. Ve elbette her cümlesiyle intiharına doğru giden yolu da adım adım arşınlıyor.

Bir “İntihar”ın izinde Édouard Levé’nin “Otoportre”sini çıkarmak her okumada farklı bir bulmaca sonuç olarak. Okunması gereken iki kült kitap, gerçekle kurguyu ayırt etmenin şart olmadığını da kabul ettiriyor. Ne de olsa hayatın içinde olasılıklar var ve o yığının içinde her gün savrulup gidiyoruz. Tam da onun dediği gibiyiz: “Sen bir olasılık yığını oldun, hep öyle kalacaksın.”


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template