♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Bohemian Rhapsody : Kraliçenin Silüeti

Queen dendiği zaman kan akışı hızlanan bir kuşak var geride. Otuzlarının sonu kırklarının başında olan bir kitleyi daha yapım aşamasında heyecanlandıran bir film olarak gündeme bomba gibi düşmüştü Queen biyografisi “Bohemian Rhapsody”. Yönetmen koltuğunda Bryan Singer’ın olması güven veriyordu. Uzun yıllardır düşünülen bir projeydi. GK Films’in 2015 yılının sonlarında senarist Anthony McCarten ile “Bohemian Rhapsody” filminin senaryosunu yazmak üzere anlaştıklarını açıklamasıyla resmileşti 20th Century Fox, New Regency ve GK Films'in yapımcılığını üstlendiği filmin çekimlerine 2017 yılının başında başlandığının açıklanmasıyla da heyecan dolu bir bekleyiş ve geri sayım başladı. Lakin o heyecan fazla sürmedi. Filmin yarısında Freddie Mercury’nin öleceği bir senaryo üzerinde çalışıldığı duyuldu ilkin. Sonra Sacha Baron Cohen projeden çekildi. Rami Malek’in rolü üstlenmesiyle ortalık duruldu demeye çalışılsa da çekimlerde sürekli sorunlar yaşandığına dair söylentiler sızdı. Singer’ın sürekli çekimleri ertelemesinin sonu da kovulmasıyla sonuçlandı. Stüdyonun açıklamasıyla koltuğu devralan Dexter Fletcher filmi tamamlayabildi. 25 Aralık’ta gösterime gireceği duyurulan filmin serüveni iki yıl içinde sorun üretim merkezine dönüşünce stüdyonun adeta artık gösterelim de kurtulalım düsturuyla vizyon tarihini 2 Kasım’a çekmesi heyecanın tortusunu bırakmıştı geriye. O tortu gelen ilk yorumlarla daha da azaldı. Yerden yere vuran sinema eleştirmenleri sürpriz olmadı ama LGBTİ topluluklarının memnuniyetsizliği iyice azalttı beklentiyi. 2 Kasım günü erkenden kalkıp ilk seansa koşarken bunları düşünmemek elde değildi. Yazıya da böyle bir girizgahla başlamalıydı. Çünkü filmi başka türlü değerlendirmek mümkün değildi.

Fragmanları ile gaza getiren ve beklentileri yükseltme çağrısı yapan bir filmdi her şeye rağmen Bohemian Rhapsody. En azından salon şarkılarla inleyecekti o kesindi. Rami Malek de Freddie Mercury olmuştu. Olduğuna inandırmıştı kısacık fragmanda bizi. Geriye bir tek şey kalıyordu. Dört başı mamur bir senaryo ve bir efsanenin dipnotları… Bunların ortada olmadığını anlamak da ilk yarım saatte mümkün. Efsanevi Live aid günü ile açılışını yapan filmin hemen geriye dönmesi daha ilk adımda her şeyin o performansa formüle edildiğini gösteriyor. Freddie Mercury’nin hikayesi de neredeyse hiç değinmediği, öldüler dediği ailesiyle başlıyor. Farrokh Bulsara ile tanışıyoruz önce. Dönüşüm hikayesi izleyeceğimizi sanıyoruz ama nafile. Babasının slogan sözleriyle verdiği öğütle kaçıyor iştah. Sonrası da çorap söküğü gibi geliyor. Malek ne kadar çabalasa da ortada bir karakter yok. Tabuları yıkan bir adamın öyküsü yansımıyor perdeye. Gruba katılma aşamasından ilişkisine kadar her şey fazlasıyla klişe ve kolay. Bu kadar formüle olması da doğal olarak yapaylığı getiriyor. Bunca yapaylık arasında her şeyi özet geçerken öykünün ruhunu ıskalıyor Bohemian Rhapsody. Bu kadar iyilik güzellik ve normallik arasında bir iki sahne ön plana çıkıyor ve yarı oluyor. Daha filmin ortasında “olmamış be” dökülüyor izleyicinin dudaklarından. 

Bohemian Rhapsody daha yapım aşamasında kaybetmiş bir proje belli ki. Gişeye herkesi çekebilmek için cinsellik dozu azaltılmış. Ver coşkuyu moduyla süslemeler yapılmış. Tamamen Amerikan izleyicisini tavlamak üzere atılmış tüm adımlar. Muhafazakar kanadı memnun etmek için çaba gösterilmiş. Bir kamyoncu görünce, tipik bir texas erkeği görünce eşcinsel olmaya karar veriyor Freddie. Sonra çılgın partilerle kayboluyor, yalnız kalıyor güya. Eşcinselliği eğilimi değil de sanki boşluktan oluşmuş bir şey gibi gösteriliyor. Filmin Mercury’nin onca tabuyu yıkan karakterine karşı eğik ve oynak duruşu saygısızlıktan öteye geçmiyor. AIDS oluşunun bile bir önemi yok neredeyse. Önemsiz bir soğuk algınlığı gibi işlenip geçiyor. Tüm bunlara ek olarak özellikle bir iki sahne var ki akıllara ziyan. Yapaylık fışkıran diyaloglarla süslü sloganlar ve süper kahraman filmlerinde gördüğümüz o toplu heyecan alkış tufanı gibi saçmalıklar görmek mümkün.

Singer nerede bıraktı acaba, Fletcher nerden devraldı da tamamlanabildi diye soracak bir şey de yok filmde. Onca süresine rağmen Queen’e dair hiçbir şey görememek, kısa özetle geçiştirilmesine seyirci kalmak üzüyor. Tek dişe dokunur sahnenin finalde birebir yeniden yaratılan live aid performansı oluşu en azından koltuklardan mutlu kalkabilmeyi sağlıyor. Uzun tutulmasa o da olmayacak esasen. Sonuç olarak ortada efsanevi bir grubun biyografisi yerine silüeti var.

Filmi en eğlenceli sahnesi üzerinden okumak mümkün aslında… Bildik formatın dışında bir şarkının yayımlanması için yapılan konuşma… Hem uzun hem de operalı, sözleri anlamsız bir şarkının albümün ilk single olmasını istemiyor yapımcı. Grubun ve menajerin tüm itirazları risk almak ve bildik formatın dışına çıkmak üzerine söylemler. Söz konusu şarkı Bohemian Rhapsody her şeye rağmen hit oluyor. 31 Ekim 1975’te yayımlanan single’dan 43 yıl sonra aynı adlı filminse risk almaktan kaçınarak bildik formatla muhafazakarlık sosuna bulanıp karşımıza çıkması her şeyi anlatıyor. Sahi başka söze gerek var mı?

Share this:

Yorum Gönder

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template