1964 yılında Long Island sahilinde bir balıkçının 2,5 tonluk bir büyük beyaz köpek balığı yakaladığı gibi gayet normal bir haber sinema tarihini değiştirdi. Haberi okuyup ya tersi olursa diye düşünen biri vardı: Peter Benchley. İnsanlara saldıran bir köpek balığının yarattığı terörü anlatan romanı “Jaws” çıkar çıkmaz büyük başarı yakaladı. Bir yıl sonra Carl Gottlieb ile birlikte yazdıkları senaryo sinema tarihi için bir dönüm noktası olacaktı. Genç bir yönetmenin, Steven Spielberg’in ellerinde daha da büyüyecekti. O dönem için en ölü dönemde, yaz sezonunda gösterime girmesi de şaşılacak şeydi. Yoğun bir reklam kampanyasıyla 20 Haziran 1975’te çıktığı gişede rekorlar kırarak sonunda "blockbuster" terimini doğuracak kadar başarı kazandı. “Jaws”ın sinemada yarattığı etki o kadar büyük ki halen devam eden benzerlerini doğuruyor. Her yıl mutlaka en az on örneğini seyrettiğimiz köpek balığı filmlerine dair bu küçük bilgiden sonra gelelim filmimize. Amazon Prime Video’nun 29 Temmuz itibariyle kataloğuna eklediği “The Devil's Mouth” sivri dişli canavarların yarattığı terörü yenilemek üzere geldi.
“Şeytan'ın Ağzı” adını alarak gelen filmin kadrosu korku/gerilim türünü sevenlerin aşina olduğu isimlerden oluşuyor. Senaryoda bir ikilinin, Aja Gabel ve Myung Joh Wesner’in imzaları var. Gabel, 2020 yapımı “Little Fish / Küçük Balık”ın uyarlama senaryosuna attığı imza dışında pek bilinen ya da türe hakim bir isim değil. İşin psikolojik yönünü doğrulamak için kalem tuttuğu ortada. Wesner içinde aynı şeyi söylemek mümkün. Onun da diziler dışında bir tecrübesi yok. Yönetmen koltuğundaysa türe hakim bir isim, Jeff Wadlow oturuyor. İlk filmine 2005 yılında “Cry Wolf – E-Katil” ile imza atan Wadlow, üç yıl sonra dövüş sporloru filmi “Never Back Down / Asla Pes Etme” ile dönerek herkesi şaşırtmıştı. Beş yıl sonra “Kick-Ass 2” ile iyi iş çıkararak adını duyurması kendisini bir Netflix yapımında bulmasını sağlamıştı. 2016 yapımı “True Memoirs of an International Assassin” vasat bir netflix işi olmakla kalmıyor Wadlow’un yerini de sorguluyordu. 2018’de “Truth or Dare / Doğruluk mu Cesaret mi?” ile yeniden korku/gerilime yaptığı dönüşü iki yıl sonra “Fantasy Island” ile perçinledi. 2022’de yine Netflix için “The Curse of Bridge Hollow”u çekmesi de pek fayda etmedi. Bildik formülü uygulayan formüle filmlerin yönetmeni yaftasını 2024’de “Imaginary / Hayali” ile alan Wadlow yine bir formüle filmde motor diyor. Gelelim oyuncu kadrosuna. Sekiz kişilik bir cast var karşımızda. Korku gerilim izleyicisinin sevdiği sarışınlardan Kathryn Newton filmin hem başrolü hem de konunun tetikleyicisi. 2020 yapımı “Freaky / Sıra Dışı”ndan bu yana türün ihtiyacı olan sarışın afet rolünü üstlenmiş durumda. Ona “To All the Boys / Sevdiğim Tüm Erkeklere” serisiyle genç yetişkin dizi ve filmlerinin yıldız isimlerinden biri haline gelen Lana Condor eşlik ediyor. Nico Hiraga, Gavin Casalegno ve Tommi Rose da kadronun benzer yollardan geçen tamamlayıcıları. Genç sinemaseverler için gayet ilgi çekici bir kadro yani diyerek geçelim filme.
Konuyu Amazon Prime Video’dan ödünç alalım: “Beş arkadaş, gerçek hayata atılmadan önce son bir macera yaşamak için Tayland'daki Şeytanın Ağzı mağara sistemini keşfe çıkar. Ama çok geçmeden su altında hızlı, sessiz ve ölümcül bir şeyin peşlerinde olduğunu fark ederler. Boğucu karanlıkta güven yok olur, panik artar ve her yanlış adım hayatta kalma mücadelesine dönüşür.” Niye böyle bir maceraya atılıyorlar derseniz Sara’nın kaybettiği babasına yakın hissetme çabası. Babasının daha önce gezip anlattığı yerleri gezmek istiyor. Filmin özgün kısmı bundan ibaret. Gerisi beş kişilik grubun beklenen klişelerle savrulmasına çıkıyor. Elbette iki yakın arkadaş Sara ve Max arasında bir tartışma çıkar. Elbette grubun geri kalanı onlara ayak uydurmakta zorlanır. Bir şekilde o mağaraya ulaşıldığında da klişeler devreye girer. Mağarayı gezmek için iki yol vardır. Biri çok kolaydır. Diğer yol tehlikeli ve yasaktır. Bir korku/gerilim filminde olduğumuz için rehbere baskı yapılır ve yasaklar delinir. Filmin kusurları da bu sıralarda başlar. “The Devil's Mouth” beklenen köpekbalığı terörünü başlatmak için çok bekliyor. Kolaycı, sıradan ve klişe giriş için çok vakit harcıyor Wadlow. Vasat senaryonun sonrasında en azından biraz hızlanarak açıkları kapatmasını bekliyoruz ama nafile. Mağarada olmaması gereken Köpekbalığı için gerekli açıklamalar yapıldıktan sonra kedi fare oyununu izlememiz gerekiyor. Lakin film bir türlü o havayı yakalayamıyor. Her şeyin çok sıradan olduğunu düşünüyoruz. Daha da kötüsü bunun bir film olduğunu o kadar çok hissediyoruz ki kim ölmüş kim kalmış umurumuzda olmuyor. Bunda saldırı sahnelerinin kötü olmasının da payı var. Kan yok, gerilim yok, kıyasıya bir mücadele yok. Bir zorluk seviyesi de yok. Sahicilik duygusundan uzakta sadece ekrana bakar halde ne kadar izleyebilirsek o kadar dayanıyoruz. Rehberin “mağaraya saygı göster” cümlesini tekrarlamasına rağmen hiçbir anlamının olmaması kadar anlamsızlık fışkırıyor her yerden. Bir şekilde o mağaraya gidilmiş ve bir köpekbalığı saldırısı ile karşı karşıya kalınmışsa olacaklar bellidir. Atla deve değil. Teker teker gelir saldırır. Karakterler bağırıp çağırıp çığlık atar. Bunu her karakter için tekrarladınız mı finali görürsünüz. Bu kadar basittir ama “Şeytan'ın Ağzı” için bunu söylemek mümkün değil.
Bunca klişeyle yola çıkan filmin bu kadar kötü olmasını anlamak mümkün değil. En azından türün gereklerini yerine getirerek izlenir kılabilecek bir yönetmenlik yok ortada. Oyuncuların çabası da pek yok. Zaten enerjileri de bir hayli düşük. Filmin bu kadar kötü olmasının sebebi de öyle ortaya çıkıyor. Öylesine toplanıp öylesine çekip geçmişler. O halde seyirciye düşen de öylesine pas geçmek ve unutmak. Öldürecek 106 dakikası olanlar içinse yapacak bir şey yok.

Yorum Gönder