♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

We Have Always Lived in the Castle : Bırakın Yansın

2018’in sonlarında bir netflix işi herkesi etkisi almış ve yılın da en iyi dizisi olarak taçlandırılmıştı herkes tarafından. Lost, Prison Break ve Breaking Bad gibi büyük dizilerin yerine yenisini koyma arayışındaki her dizi severin alkışlar eşliğinde sevinç çığlıkları atmasıyla bir dönemin efsane yazarı yeniden gündeme gelmiş de oldu. Dile kolay, “The Haunting of Hill House” gerilimi, korkuyu ve bitmek bilmeyen gizemiyle, karakteristik yapısı ve de en önemlisi tekinsiz atmosferiyle seyircisine büyük coşku veriyordu. Haliyle benzerlerini izleme arayışı da başladı. Bu arayış elbette günümüz korku/gerilim yazarlarının baş tacı ettiği Shirley Jackson’ı yeniden didik didik etmeye kadar vardı. Koca bir türe can vermiş büyük yazarın “Tepedeki Ev” dışında bir önemli klasiği daha vardı. Yapımcılar için biçilmiş kaftandı. İşte bu trend ile arayışın arasındaki koşturmaca ile oluştu “Biz Hep Şatoda Yaşadık” uyarlaması “We Have Always Lived in the Castle”. Bizde de Siren Kitap etiketiyle yayımlanan olağanüstü romanın peliküle nasıl aktarıldığını görmek merak uyandırıyordu elbette. 

2018 yapımı küçük ölçekli film prömiyerini 2018 Eylül’ünde Los Angeles Film Festivali’nde yaptığında kulağımıza pek de iyi haberler gelmemişti. Ondandır ki vizyona gireceğine dair bir bilgi olmadan ortamlara düştü. Yine de romanı okuyanların o karakterleri görme isteği malum. İyi romandan ne kadar kötü bir film çıkabilir ki sorusu da her daim makbul. Neyse biz gelelim künyeye… Öncelikle yazar hakkında kısa bir bilgi vermek gerek… 1938 yılında yazmaya başlayan Shirley Jackson’dan geriye yüzü aşkın kısa öykü, altı roman, dört çocuk kitabı ve iki anı kitabı kalmış. Halen inceleme konusu olmaya devam eden eserler bırakmış büyük bir isim. Neil Gaiman, Stephen King, Richard Matheson, Anne Rice, Thomas Harris ve Clive Barker gibi türün saygın isimleri baş tacı bir yazar. “Tepedeki Ev” başyapıtı olarak anılırken “Biz Hep Şatoda Yaşadık” da mutlaka yanında anılıyor. “Biz Hep Şatoda Yaşadık” özellikle tekinsiz atmosferi, karakterleri ve kurgusuyla okurun belleğine kazınan bir şaheser olarak edebiyat tarihine kazınmış durumda. Böyle bir eseri uyarlamak için elini taşın altına koyan isim de daha çok dizilerden hatırladığımız bir senarist/yapımcı olmuş. 1995 yılında devam filmi “Candyman: Farewell to the Flesh” ile adını ilk kez bir filmin senarist hanesine yazdıran Mark Kruger, sonrasında kariyerine fantastik dizilerle televizyonda devam etmiş bir isim. “The 4400”, “Necessary Roughness”, “Damien”, “Teen Wolf”, “Midnight, Texas” ve “Salvation” künyesindeki işler. Hep gerilimin içinde kalmış, sinemadan ve kültlerden beslenmiş bir isim. Haliyle yönetmen koltuğunda da dizi sektöründen bir isim oturuyor. 2013 yılında yazıp yönettiği “Concussion” ile fark edilen, ödül de toplayan Stacie Passon, Kruger gibi kariyerine televizyonda devam etmiş. Mayıs ayının yeni dizilerinden “The Society”nin bir bölümünde imzası var örneğin…  Haliyle bu zayıf künyeye benzer şekilde vasat bir oyuncu kadrosu eklenmiş. Taissa Farmiga, Alexandra Daddario, Crispin Glover ve Sebastian Stan başı çeken oyuncular. Zaten romanı okuyanlar daha fazlasına gerek olmadığını bilir.

Gelelim konuya… Konuyu da klasik bültenden apartalım; Dünyadan gizlenerek yaşayan iki kız kardeş ve gölgesini geçmişten bugüne, onların üzerine düşüren gizemli bir olay... Usta yazar Shirley Jackson, bu kısa ve mücevher misali pırıl pırıl romanda ters köşelerle örülü bir öykü anlatıyor, okura tuzaklar ve yanılsamalarla dolu bir zemin sunuyor. Biz Hep Şatoda Yaşadık, inişleri ve çıkışları, anlatımdaki mahir sıçrayışlarıyla Shirley Jackson’ın dehasını ortaya koyuyor; üstelik karşılaşacağınız en tuhaf ve cazip roman kahramanlarından biriyle, Merricat ile tanışmanızı sağlıyor. Merricat, onu mahvedecek hakikatlerin karşısında hayallerinin sayesinde dimdik duruyor, ne ki bazı hayaller, kabuslarla koyun koyuna uyuyor. Bugün Stephen King’den Neil Gaiman’a değin pek çok çağdaş yazarın ilham kaynakları arasında andığı Shirley Jackson, Amerikan Gotiği’nin klasiklerinden sayılan Biz Hep Şatoda Yaşadık ile anlatıcı olarak ustalığını gözler önüne seriyor ve kız kardeşliğe dair unutulmayacak bir metne imza atıyor. Doğada hiçbir şey yoktan var olmuyor ve sarayların enkaza, hayallerin hezeyana dönmesi için bir an yetiyor; geriye kala kala biraz toz, belki biraz da kül kalıyor. En ölümcül zehirler, tıpkı en kuvvetli tılsımlar gibi insan yüreğinde büyüyor ve hiçbir yer, ama hiçbir yer insanın evi gibi olmuyor.

Filmin konusuna da buradan devam ederek giriş yapalım… Merricat Blackwood, kız kardeşi Constance ve amcası Julian ile birlikte bir şatoda yaşıyordur. Geçmişlerine bakıldığında, Blackwood ailesinin aslında yedi üyeden oluştuğu ortaya çıkar. Kısa bir süre önce, şeker kutusuna arsenik karıştırılmasının ardından aile üyeleri korkunç bir şekilde yaşamını yitirmiştir. Cinayetlerin arkasındaki ismin aklanmasının ardından Constance aile evine geri döner. Günleri kuzenleri Charles Blackwood'un evlerine gelmesine kadar mutlu bir şekilde geçiyordur. Merricat, Charles'ın tehlikeli biri olduğunu fark etmiştir ve artık Constance'ı Charles'ın gazabından koruması gerekmektedir.

İki konu arasındaki farktan her şey belli oluyor, görünen köy kılavuz istemiyor aslında. Film, her şeyi en baştan anlatarak ve geriye sürpriz bırakmadan başlıyor. Merricat karakteri Teissa Farmiga sayesinde gerçekçi kılınıyor ama klasik bir tekinsiz, arızalı kız figüründen öteye gitmiyor. Bu kadar iyi ve derin bir metinden senaryoya geçerken romanın en önemli unsuru olan huzursuzluk güme gitmiş en başta. Kruger daha filmin ortalarında pes etmiş gibi senaryonun kontrolünü kaybetmiş haliyle Passon da. 90 dakikalık film yarısına gelmeden teklemeye başlıyor ve tempo sorunuyla birlikte sıkıcılık ile durağanlık arasında izleyicisini kendinden soğutarak bezdiriyor adeta. Bir tuhaflıklar silsilesi izlediğimizi biliyoruz ama her şey farklı görünmesi gerekirken olağan görünüyor. Adeta sıradan bir aile dramı izliyormuş gibi buluyoruz kendimizi. Romandaki atmosferin yerinde yeller esiyor. Daddario’nun anlamsız gülüşleri, Glover’ın papağanvari konuşmaları ile anlaşılıyor ki oyuncular da nasıl bir filmin içinde olduklarını bilmiyorlar. Daha da kötüsü filme de inanmıyorlar. Oysa gerilim kuzenin gelmesiyle tırmanması gerekiyor. Sonrasında yaşanacak bir kilit olay sonrası kasabalıların “bırakın yansın” çığlıkları sayesinde insan doğasının ne karanlık olduğunu görmemiz ve irkilmemiz gerekiyor. Hiçbiri olmadan son derece etkisiz ilerleyen film finalini de yaparak adeta unutulmak üzere gözden kayboluyor. 

Korku/gerilim türünün başat eserlerinden birinin kötü senaryo ve etkisiz yönetmenlik ile yola çıkılmasını yanlış kadro kurulması da berbatlığın son adımı olmuş. Yaratıcılıktan uzak ellerde heba olduğunu kimsenin görmemesi de ilginç. Sanki yapımcılardan biri tüm yanlışları görüp de “bırakın yansın” demiş gibi… Neyse ki bunca sözün ardından çıkarılacak iki ders var: Doksan dakikanızı ziyan etmeyip filmden uzak durun ve romanı okuyun!


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template