The Girl on the Train : Erkekleri Öldüreceğiz!

Cumartesi, Ekim 08, 2016 by Serkan Murat KIRIKCI
Oyuncu kökenli yönetmen Tate Taylor, 2012 yılında Oscar’larda En İyi Film Oscarı’na aday olan, bunun yanında Octavia Spencer’a En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı’nı kazandıran “Duyguların Rengi” (“Help”) ile bu alanda da başarılı olabileceğini kanıtlamıştı. Yönetmenin soul müzisyeni James Brown’un hikayesini anlattığı “Get on Up” ise izleyici tarafından beğenilse de beklenen etkiyi yaratmamıştı açıkçası. Taylor’un dördüncü kez kamera arkasına geçtiği, Paula Hawkins’in çok satan romanından Erin Cressida Wilson’un senaryosuyla perdeye uyarlanan “Trendeki Kız” (“The Girl on the Train”) bugünden itibaren vizyonda…

Emily Blunt’ın canlandırdığı Rachel karakterini tanıyoruz önce; Rachel, bir süre önce işsiz kalmış, alkolik, sürekli Manhattan’a doğru giden trende görüyoruz onu. Trenin penceresinden eskiden eşi ile yaşadığı evi izliyor Rachel; bir süre sonra öğreniyoruz ki, eski eşi Rachel’i terk etmiş ve birlikte aldıkları o evde başka bir kadınla mutlu bir yuva kurmuş. Üstelik çocukları bile olmuş mutlu çiftin! Aslında daha sonrasını anlatmak biraz zor, ama kısaca şunu belirtelim; psikolojik sorunları gitgide artan Rachel, bu aileyi taciz etmeye ve onlara –en azından şimdilik manen- zarar vermeye başlayacaktır.

“Trendeki Kız”ın uyarlandığı eser ‘page turning’ (sayfa çevirten olarak çevirmek mümkün) denilen bir türe ait. Bu romanlar gün boyunca yorulmuş, kitap için ayrıca bir enerji harcamak istemeyen, dramatik bir sağaltım amaçlayan Amerikan ortasınıfı için yazılıyor. Dolayısıyla başladığınız andan itibaren su gibi akıyor bu tip romanlar, sayfaları çevirirken bir anda kendinizi romanı bitirmiş olarak buluveriyorsunuz. “Trendeki Kız” da kurgusal olarak böylesi bir film; elini iyi saklıyor, sizde büyük bir merak uyandırıyor ve sonunda ters köşeye yatırıyor –tabii başarabilirse.

Benim filmi izlerken en çok kurcalayan şey; metnin erkek düşmanı tonu oldu. Özellikle finalde açığa çıkan bu olgu gerçekten şaşırtıcı… Finalde eşinin bir suçlu olduğundan bihaber olan domestik kadın karakterin salt aldatıldığı için onları yapması akıl alır gibi değildi. Erkek karakterin çapkın olduğu, işteki bütün kadınlarla yattığı için işten kovulması vb. detayların sürekli altı çizip duran film, aldatan erkeğin şiddet görmesini, hatta öldürülmesini meşru kılan bir argüman üretti son perdede. Kadınların romanı baş tacı etmesine şaşmamak gerek.

Tabii buna mukabil “Trendeki Kız”ın dört dörtlük bir prodüksiyon olduğunu belirtelim. Görüntü yönetmeni Charlotte Bruus Christensen, cidden portföyünün neredeyse en iyi işine imza atmış. Oyuncular da ellerlinden gelenin en iyisini yapıyorlar. Sıradan bir yüzü olduğu için seçildiği çok bariz olan Emily Blunt’ın başta sarsak, rahatsız edici olan oyunu da yerine oturuyor sonradan. Tate Taylor ise “memur yönetmen” kabilinden… Oscar yarışında da adı geçen “Trendeki Kız” bu haliyle kontak çevirmeden saf dışı kalır bana kalırsa. 



1 yorum:

  1. kitabı severek okumuştum, ama filmi izlemeli miyim emin değilim. pek iyi eleştiriler almıyor. filmini bilemiyorum tabii ama kitapta erkek düşmanlığı falan yoktu, sadece bir gizem/katil kim romanıydı.

    niçin page-turner'lar özellikle amerikan orta sınıfı için yazılıyor olsun? kitabın yazarı ingiliz :)

    emily blunt'ın sıradan yüzlü olduğuna katılamadım pek; sokakta yürüse insanları dönüp baktıracak kadar güzel bir kadın bence.

    YanıtlaSil

Etiketler