♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Jurassic World : Daha Fazla Diş

Bilim kurgu, tıp dramaları ve tekno gerilim konulu romanlarıyla gündem yaratan yazar Michael Crichton’un dinozorları canlandırma fikri öyle büyük ilgi görmüştü ki 1990’da yayımlanan “Jurassic Park” hemen blockbuster’a dönüşmüş ve pazarlama başarısıyla tam bir marka haline gelmişti. David Koepp’in senaryolaştırdığı Steven Spielberg’in yönettiği aynı adlı film 1993’e damga vurmuştu. O logonun basıldığı her şeyi almış, t-shirtlerimizi giymiş sinemaya koşmuştuk ve sinemanın ne kadar büyülü olduğunu bir kez daha hissetmiştik. Dinozorların koca perdede arz-ı endam etmesi mucizeydi o dönemlerde. Crichton devamını yazdı, Spielberg yine çekti ve 1995’de “The Lost World: Jurassic Park” ilki kadar iyi olmasa da dinozorları yeniden görme hevesine yenik düşürmüştü bizi. Ne olduysa da ondan sonra oldu. Dinozorlara alışmamızı sağlayan bir dizi örnek peş peşe gelirken önceleri sadece belli dönemlerde belli başlı şehirlerin ev sahipliği yaptığı dinozor sergilerinin de artık en küçük şehirlerin avm’lerini bile gezmesiyle üzerlerindeki tüm albeni gitti. 2001’de maruz kaldığımız “Jurassic Park III” faciasından hiç söz etmesek daha iyi. Tüm bunlardan sonra değişen sadece sinemanın gelişimi ve 3D teknolojisi olsa da yapımcıların parkı yeniden açma iştahı dizginlenemedi. Serinin dördüncü filmi “Jurassic World” büyük bir ilgiyle beklendiği vizyonda… Hem de 150 milyon dolarlık bütçesini daha ilk üç günde çıkartarak sergilediği şovla vizyonda…

Yaz bombasının arkasında dört kişilik bir ekip var: Rick Jaffa, Amanda Silver, Colin Trevorrow ve Derek Connolly… 1996 yapımı “Eye for an Eye” ile birlikte çalışmaya başlayan ikili Jaffa ve Silver’in filmografileri roman uyarlamaları ile devam filmlerinden oluşuyor. Bir sonraki projeleri de şimdiden belli. Roman uyarlaması “In the Heart of the Sea” ile “Avatar”ın ikinci ve üçüncü filmleri. Trevorrow ve Connolly de diğer ikilimiz. Connolly’nin ilk senaryosu 2005 yapımı Tv filmi “Gary: Under Crisis”in yönetmenlerinden biri olan Trevorrow’un yolları kesişmiş ve kısa filmlerle dökümanterlerin ardından ilk büyük çıkışlarını 2012’nin en iyi filmlerinden biri olan “Safety Not Guaranteed” ile yapmışlardı. Festival gezgini ve ödül avcısı bağımsız filmden blockbuster’a geçiş yapmak da hiç kuşkusuz önemli bir başarı. Lakin oyuncu kadrosu bakımından o kadar da şanslı değiller. Chris Pratt, Bryce Dallas Howard, Irrfan Khan, Vincent D'Onofrio, Ty Simpkins, Nick Robinson, Jake Johnson ve Omar Sy cılız kadronun başı çekenleri. İlk filmin kadrosuna oranla hayli sönük olmasının filme de yansıdığının altını çizmeli…

Trevorrow ve yaratıcı ekibi hayali olmak yerine daha dokunulabilir olan sihirli bir dünya yaratmak için yola çıkmış. “Bizim için gelecekte yer alan bilim kurgu bir hayali değil de şimdi var olabilecek bir yeri yaratmak önemliydi. Dinozorlarla yakınlaşabildiğiniz ve dünyalarına adım atabildiğiniz, John Hammond’ın hayal ettiği her şeyin yer aldığı çok gerçek, hissedilebilir bir tecrübe yaratmak istedik.” diyerek durumu özetliyor. Meşhur tema parkı için bizi yeniden Nublar adasına sürüklüyorlar. Evet bu kez daha gerçekçi ve hesap ettikleri gibi daha uluslararası özelliklerle donatılmış bir park. Yaratıcılık anlamında işin görselleştirme kısmında başarılarının hakkını teslim etmek gerek. Ortaya çıkan bu parkın içinde bir hikaye yaratma kısmına gelindiğindeyse aynı başarıyı gösterememişler. Çok basit ve klişelerle örülmüş bir senaryo yaratmışlar. Yetmezmiş gibi bir de yanlış oyuncu seçimleri yapmışlar. Zaten kartondan olan karakterlerini bir de sevimsiz oyunculara teslim etmek pek hoş görülecek bir hata olamıyor. Howard zaten sevimsiz bir tipken, teyze rolü verip ifadesiz suratıyla ortalıkta koşturmasını beklemişler. Bir de üstüne tencere kapak misali başka bir kazma Pratt ile eşleştirmişler. Maceracı kasabalı kaba adamla şehirli temiz titiz kadından oluşan çiftimiz 1984 yapımı “Romancing the Stone”dan ödünç alınmış gibi duruyor ve sırıtıyor. Asıl mevzuyu yaratabilecek iki kardeşe ise fazla zaman ayırmamışlar. Halbuki onların peşine takılsak daha keyifli bir seyir çıkabilirdi ortaya. 

Kısaca konudan bahsedecek olsak anlatacak pek bir şey yok aslında. Zaman değişmiş, yazının başında belirttiğim gibi dinozorlara herkes alışmış. Sponsorların da ısrarlarıyla her yıl yeni bir tür yaratacak ilgiyi canlı tutma dönemi başlamış. Haliyle etik bilimin sınırını delik deşik ederek daha önce dünyada hiç yaşamamış genetiği değiştirilmiş ve yetenekleri keşfedilmemiş bir dinozor yaratmışlar: Indominus rex… Tek kardeşini yemiş yutmuş yeni dinozorumuz tutulduğu izole ortamdan kaçıyor ve beklenen dehşeti yaratıyor. Vahşilik ve zeka yetenekleri bilinmeyen Indominus rex kaçarak ormanın derinliklerinde kaybolduğunda Jurassic World’deki gerek dinozorlar gerek insanlar olmak üzere tüm yaratıklar tehlike altında kalıyor. Dinozorlar hayata kalma savaşı için açıklara, gökyüzüne ve suya kaçar ve artık dünyanın en büyük tema parkının içindeki hiçbir köşe emniyetli değildir.

Bir kaç formülün birleşmesiyle dikişleri görünen kötü bir senaryoya sahip “Jurassic World”, daha iyisini beklemek hakkımızdı oysa... Serinin ilk iki filminin yanına bile yaklaşamıyor. Kafesinden kaçan dinozorun adayı mahşer yerine çevirmesini de hissettiremiyor, kopup gidemiyor şöyle zevkince, zincirlerinden boşanıp... İyi bir finali de yok... Trevorrow’un da iyi iş çıkardığını söylemek mümkün değil. Elbette bunca hasılattan sonra ne desem boş... 

Her şeyin beklendiği gibi çıktığı ve seyircisinin nabzına göre şerbet veren “Jurassic World”, gereksiz sahnelerinin de etkisiyle beklenen şovu gerçekleştiremeyen, ikinci yarısında tempo sorununa düşerek 124 dakikalık süresini de iyi kullanamayan vasat bir gişe canavarı.


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template