♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

The Loft : İnsanı Sevdikleri İncitir

Seyircisini sürpriz finaller ve çözülmesi gereken bulmacalara boğan filmlerden neredeyse sıkıldığımız dönemde Avrupa sinemasından bir örnek öne çıkmıştı bundan tam yedi yıl önce. “De zaak Alzheimer” ile 2003 yılının en iyi filmlerinden birine imza atan Belçikalı yönetmen Erik Van Looy, bu sefer beş evli adamın kaçamaklarını gizlemek için ortaklaşa kullandıkları bir daireye çevirmişti kamerasını. Dairedeki bir ceset bütün planları alt üst etmiş ve katilin kim olduğu sorusu cevabını ararken heyecan yaratmıştı. İki yıl sonra Hollanda versiyonu çekilen filmin üçüncü çevrimi de okyanusun öte yanından Amerika’dan geldi. Hem de Van Looy yönetmen koltuğunda…

Bizde de İstanbul Film Festivali’nde gösterimi yapılan orijinal film vizyona çıkmadı ama korsan alemin en çok konuşulanlarından biri olmuştu. Her ne kadar önümüzde bir bulmaca olsa da konu basitti ve iyi bir kurguyla an be an etkili bir finale yürüyordu. Katil kim sorusuna aranan cevabı bulmak bile heyecanı bitirmiyordu. 2008 yılında bu kez bir kadın el attı filme. Hollandalı yönetmen Antoinette Beumer ilk kez romantik komedinin dışına çıkmış ama iyi iş çıkarmıştı. Kadın eli değince daha dişe dokunur ve derinlikli hale gelmişti film. Karakterler daha canlı hale gelmişti. Üç ödülle taçlanan film bizde de bir yıl sonra gösterime girmişti. Amerikalıların ilgisinin sonucu olarak üçüncü çevrim “ne gerek vardı?” soruları arasında karşımızda. İki versiyonu da izlemiş biri olarak cevabı hemen vereyim: Hiç gerek yoktu.

İlk filmi yönettikten sonra Erik Van Looy erotik bir gerilim filminin dünya sinemalarına hitap edeceğini fark etiğini söylüyor: ‘’Filmin global seyirciye ulaşmasını istiyorduk, bunun tek yolu Amerikan yapımı olarak yeniden çekilmesiydi.’’ Van Looy kendi filminin ikincisini çeken ilk yönetmen değil elbette ama nedenini de şöyle açıklıyor: ‘‘Her yönettiğim filmden sonra daha iyi yapabilirmişim gibi hissediyorum. Orijinal Loft’u çektikten sonra daha keskin olabilirdim diye düşündüm. Yeni The Loft’u çekerken ne istediğimi çok iyi biliyordum. Bu sebeple bu filmin ilk yapımına göre sınıf atladığını düşünüyorum.’’

Van Looy Amerikan çevriminin sınıf atladığını düşünüyor ama bunu gösterebildiği bir an bile yok. Sınıf atlamayı tanınmış oyuncularla çalışmak ve gişede daha fazla insana ulaşmak olarak görüyor olsa gerek. Ama bu konuda başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Beklendiği kadar çok ülkede gösterime girmedi film. Almanya ve Belçika dışında önemli ülkelerde vizyon şansı bulamadı. Çıkardığı filmi çok seviyor olabilir, daha iyisini yaptığını düşünebilir ama hataları en başından başlamış. Senaryoya dokunuşu yapan Mike Nichols’un “Wolf”u ile Martin Scorsese’nin “Cape Fear”i dışında dişe dokunur bir başarısı olmayan Wesley Strick zaten iyi işleyen senaryoyu gösterişli hale getirip biraz makyajlamış o kadar. Oyuncu kadrosuysa tamamen yanlış seçimler. Karl Urban, James Marsden, Wentworth Miller, Eric Stonestreet ve Matthias Schoenaerts’ten oluşan kaçamak peşindeki beş evli erkeğimizin arasında neredeyse hiç kimya yok ve gereken arkadaşlık bağını zerre hissettiremiyorlar. En başta Miller ve Stonestreet roller için berbat seçimler. Beşlinin alfa erkeği olması gereken Urban da Marsden yüzünden ağırlığını hissettiremiyor. Aralarındaki uzaklık ve düz oyunculukları sebebiyle aralarındaki sürtüşmelerden kıvılcımlar çıkmıyor. Isabel Lucas ve Rachael Taylor ise çok doğru seçimler olarak filmi izlenir kılıyorlar.

Konuyu bilmeyenler için özetleyelim… Beş evli erkek bir çatı katını ortaklaşa kullanıyor. Başta otel faturası olmak üzere hiçbir kanıt bırakmadan kaçamak yapılabilmesini sağlayan bu durumun keyfini çıkarmaları çok sürmüyor. Açılışını dairenin balkonundan düşen biriyle açan film, dönüyor öncesine… Yatakta bir kadın, kelepçelenmiş ve bıçaklanmış. Aralarından biri katil ama kim? Bu sorunun peşinden geçmişe de dönerek çapraz kurguyla ilerleyen film beş arkadaşın aralarındaki bağı da işleyerek ilerlemeyi deniyor. Polis sorgusu da anlatımın üçüncü ayağı… Van Looy orijinal filmde iyi yaptığı her şeyi tekrarlamış ve çok değişikliğe gitmemiş. Amerikan mimarisinin gösterişinin daha iyi bir mekan kurulmasını sağlaması gibi teknik artılar mevcut. Filmin zayıf yanlarıysa geriye kalanlar. Bir türlü kurulamayan atmosfer, oyunculukların inandırıcılığı baltalayan kazmalıkları ve birbirlerinden uzaklıkları ve en önemlisi de senaryo… Orijinal filmde çok ayrıntıya girilmiyor ve karakterlerin kim oldukları üzerine çok düşünmemiz gerekmiyordu. Bu kez aranan her kılıfı bir yere bağlama ihtiyacıyla her karakteri anlatma çabasına girişilmiş ama herkes karikatür olarak kalmış. Örneğin, bir psikiyatristimiz var evlere şenlik, mimarımızın işi kadın vücudu, kilit karakter Luke varla yok arası… Derinleşemeyen senaryo ve kimliksizler sayesinde gerilimin heyecanın patlama yapması gereken anlar heba olup gidiyor.

Gelelim filmin sürekli altını çizdiği kıssadan hisseye… “İnsanı sevdikleri incitir”… Evet doğrudur, insanı en çok inciten sevdikleridir ama bu mesajı alabilmemiz için filmde görmemiz gereken sevgi kırıntılarının yerinde yeller esiyor. Derli toplu anlatılabildiğinde çok iyi bir bulmaca olduğunu gördüğümüz gerilim böylece kötü bir filme dönüşmüş. Bir türlü içine dahil olamadığımız 108 dakikanın zaman kaybına tekabül etmesini de sağlıyor tüm bunlar. Orijinal film dururken bu kötü çevrime ilişip pişman olmayın benden söylemesi… 

Mesaj çok doğru… Ne kadar severseniz o kadar incinirsiniz. Bu incinmeyi verdiğiniz değerler belirler ve genelde büyük resme hayran hayran bakarken detayları kaçırırsınız. Tıpkı, daha iyisini yapmak için daha keskin olmayı denediğini söyleyen Van Looy gibi…


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template