İnternetin, özellikle de sosyal medyanın yaşamın büyük bir bölümünü kapladığı ve her şeyin buna göre şekillendiği çağda nelerin ıskalandığına dair ufak ufak sesler çıkmaya başladı. Akıllı telefonların kullanımına yönelik yaş sınırı uygulamaları başta olmak üzere pek çok adım atılmaya başlandı. Hayatın tamamen dijitalleşmesinin sınırının nereye varacağını da tahmin etmek mümkün değil öte yandan. Bu yıl hayatlara son eklemlenen ChatGP uygulamasıyla insanların yapay zekâ ile konuşmayı arkadaşlık evresine doğru çevirdiğini görmek bazı tartışmaları ve kaygıları da beraberinde getirdi. Tüm bunların içine doğan son kuşağı yargılamak pek mümkün görünmüyor. Onları bilmedikleri şeylerle yaftalamak yargısız infaz olur. Peki ya günümüz orta yaşları? Onların bu dijital dünyaya bu kadar hızlı uyum sağladığını görmek biraz tuhaf değil mi? Tamamen dijitale yaslanan dünyaya karşı neyse ki ilk başkaldırılar kurgudan geliyor. Peş peşe gelen örnekler seyirciden karşılık buluyor ve ufak manifestolar da oluşuyor. Yılın en çok beğenilen filmlerinden birinin “Perfect Days” olması sürpriz değil bu açıdan bakıldığında. Sıradan bir çöpçünün kitap okuyarak, kaset dinleyerek, bir bankta ağaçları izleyerek yemek yiyerek geçen günleri unutulan alışkanları sunuyor izleyiciye. Bu bağlamda sürekli elindeki telefon ekranına bakarken çevresine bile bakmayı düşünmeyen bir örnek kümelere dönüşen çağın anti tezi Japon kültüründe görünüyor. Anın tadını çıkarmak, içinde yaşadığımız doğa ile uyum sağlamak, ruhu olan her şeyle bağ kurmak, hayatı minimalize etmek için bakılacak yer de tastamam orası zaten. Elbette kurgu da gereğini yapıyor ve önümüze yeni örnekler koyuyor. Anın tadını çıkarmak üzerine nefis bir hikâye de Fransa’dan geldi. Ödüllü çizgi romancı Marie Jaffredo’nun 2022’de yılında yayımlanan ve Fransa ile Japonya’da çok sevilen çizgi romanı “Le Printemps de Sakura”, “Sakura Baharı” adıyla dilimize çevrildi ve Athica – Kara Karga ortak yayınıyla Ekim ayında raflarda yerini aldı.
Yayınevinin geçtiği bültende yazdığına göre Türkiye’de paylaşılamayan esermiş Sakura Baharı. Anlamak zor değil. Grafik romanların ülkemizdeki yükselişi düşünüldüğünde türü bilmeyen, sevmeyen her okuru bile kendisine çekecek bir konuya sahip. Bir yanıyla da çok sevilen kişisel gelişim kitapları türünde. Neresinden yaklaşılırsa yaklaşılsın beklentilere fazlasıyla cevap verecek, son sayfayı kapatırken bir ferahlama hissettirecek, yüze bir tebessüm konduracak kitaplardan. Üstelik bir grafik roman olduğunu hissettirmeyen şairane bir anlatıma sahip. Kim okursa “evet yaaa!” nidalarıyla kendini Sakura’nın yerine koyup büyükannenin ağzından çıkacak her kelimeye kulak kesilebilir. Peki, incecik yüz sekiz sayfalık bir çizgi roman bunu nasıl yapıyor derseniz gelin birlikte bakalım.
Sekiz yaşındaki Sakura ile tanışıyoruz. Annesini birkaç yıl önce bir kazada kaybettiğini kara kalem çizgilerle öğrendiğimizde bu acının üstesinden gelemediğine de şahit oluyoruz. Benzer kayıplarımız, dönemlerimiz aklımıza geliyor. Düştüğümüz boşluklar. “Kaza” adlı ilk bölüm paralel kurguyla, bol arka planlı çizimleriyle kalabalığın içinde sıkışan Sakura’yı resmediyor. Tıpkı günümüz insanları gibi. Her şeyi başlatan haberi de bu sırada öğreniyoruz. Hindistan’daki görevi kabul eden babası onu artık bütün yaz tatillerini geçirdiği Lyon yerine büyükannesinin yanına göndermeye karar vermiş. Japonca bilmediği ve yaşıtları onu melez diyerek dışladığı için istemiyor Sakura. Başka bir seçenek olmadığı için başlayan bir mecburiyet bu.
Tokyo’da kırsala geçişle birlikte havanın kokusu karşılıyor Sakura’yı. Jaffredo’nun çizimleri de bolca renk ve doğaya evriliyor. Bundan sonrası artık Japon yaşam tarzı ve inceliğini son derece gösterişsiz şekilde büyükannenin Sakura’ya göstermesi. Sakura’nın tuttuğu günlüğe yazdıkları ile de öğrendiklerinin içinde nereye temas ettiğine şahit oluyoruz. Hayatın yavaşlamasına şahit oluyoruz sıklıkla. Arkadaşlığa, dostluğa, doğanın bize verdiklerine, bizim aldıklarımıza, neler ile bütün olduğumuza. İhmal ettiğimiz doğa yürüşlerine…
"Biliyorsun, şehirde duyularını gerektiği gibi çalıştırmak biraz zordur... Burada ise yürüyüş yapmak, kokulara ve seslere dikkat kesilmek, etrafını çevreleyen şeylere dokunmak yeterli. Rüzgârı yanaklarında hissedebilir ya da dalların dansını takdir edebilirsin... Kuşların şarkısını dinleyebilirsin... Sincapları gözleyebilir, yosunları okşayabilirsin."
Aslında çok basit bir menüsü var büyükannenin. Geleneksel yemeklerde Sakura’nın yardımını isteyerek başlıyor kendisini yabancı hisseden torunundan. Sonrası da duyulara hitap etmek zaten. Gündelik koşturmacalar sırasında unuttuğumuz duyular… Annesinin odasında kalan Sakura’nın daha önce geldiğini hatırlamamasına rağmen hissettiği ilk şey denizin kokusu oluyor. Küçük kasabada bahçeyi görmek, keçi ve tavuklarla ilgilenmek, çakıl deresini temizlemek gibi uğraşılarla toprağa dokunuyor. Arkadaş da ediniyor. İstiridye toplarken martılara saygı gösterme sebebini “doğa bize karşı epey cömert” diyerek açıklıyor büyükanne. O cömertliklerinden biri de o sırada çıkıyor: Sazlıkların Şarkısı. "Rüzgâr şimdiki gibi estiğinde kumulların üzerinde yetişen sazlıklara şarkı söyletmeyi başarır. Fırtına günleri keman sesi geldiğine bile inanılır."
Ormanda yürüyüş bölümü ile artık yabancılığımızı Sakura da biz de atıyoruz. “Kamiler” ile tanışıyoruz: “Kami bir çeşit tindir. Aslında Japonlar, hayvanların, doğaya ait öğelerin hatta cansız nesnelerin bile bir ruhu olduğunu düşünür… Rüzgâr ya da gök gürültüsü, güneş, dağlar, taşlar kamilerdir. Çağlayanlar, kayalar, hayvanlar, ağaçlar, otlar ve hatta pirinç tarlaları bile… Kar yağışını, yağmuru, tayfunları, selleri, şimşekleri ve volkanları da saymak gerek. Kamiler ne iyidirler ne kötü, ancak mutlu ya da öfkeli olabilirler ve memnun olmaları için onlara saygı göstermek gerekir. Kamiler aynı zamanda ölmüş bir insanın ruhu da olabilirler… Yani bütün bu ruhlar buradalar, etrafımızda…”
Arkadaşlarıyla yürüyüşe çıktığında “Vaay! Burası çok güzel!” dediğinde aldığı cevap “Yani, yeşil işte.” oluyor Sakura’nın. Ancak değerini anladığımızda görmeye başlarız bir şeyleri. Yeşili, denizi, kuşları, kokuları, doğayı. Yanına yaklaşmadığımız sunaklar ve mezarlar da öyledir. Jaffredo’nun son hamlesi de oraya oluyor. Bölümü adı da manidar: Kavuşma. İşte böyle yapıyor, böyle nüfuz ediyor okurun içine Sakura Baharı.
Acının üstesinden gelmek ve anın tadını çıkarmak üzerine nefis bir hikâye anlatıyor Sakura Baharı. Masalsı atmosferine eklemlediği şairane tavrıyla duyulara hitap ediyor. Sade çizimleriyle Japon kültürünün inceliğiyle içe işliyor. Sazlıkların şarkısını duyuyor rüzgârın saçlarımızı okşamasını hissediyoruz. Kuşların cıvıltısını duyuyor yosunları okşuyoruz. Avcumuzdaki toprak kokusunu alıyoruz. Her şeyin bir ruhu olduğunu ve buna kamiler dendiğini öğreniyoruz. Her şeyin eninde sonunda doğaya döndüğünü... Sanal saçmalıklarla donatarak kapılıp gittiğimiz çağda yüzümüzü gerçeğe çevirerek huzurun doğada olduğunu kulağa küpe ediyor. İç hesaplaşmanın ve barışın mümkün olabildiği yere, öze davet ediyor. Bir dönüp kendine bakma kitabı olarak okunabiir ama hayatı yavaşlatmak ve çevresindeki şiiri duymak isteyenler duyularını açmak için çok beklemesin derim.

Yorum Gönder