♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Ad Astra : Babalar ve Oğullar


“Bırakalım artık bu saçmalıkları bir kenara! Gökyüzü ne kadar da güzel.” der Turgenyev iki oğul iki baba ve hayatları anlattığı romanı “Babalar ve Oğullar”da. "İnsan kişiliği kaya gibi sağlam olmalıdır, çünkü her şey onun üstüne kurulur." da der. “Anılar çok, fakat anılmaya değecek hiçbir şey yok!” da. “Ad Astra”yı izlerken zihnimden geçen alıntılardı bunlar. Ama en çok da “...insan tuhaf bir yaratıktır.” geldi aklımda. Bittiğindeyse o soru ile kaldım başbaşa: “Kutsal saydığımız o sevgi, her şeyin üstesinden gelemez mi?”

Konusu ve fragmanlarıyla merak uyandıran filmlerdendi “Ad Astra”. Epeydir bilimkurgu filmlerinin fantastik sularda eğlencelik öyküler resmetmesinden yorulanlar için nefes alma fırsatı gibi görünüyordu. Daha ciddi duruyordu her şeyden önce. Söyleyecek bir şeyleri var gibi görünüyordu. Göründüğü gibiymiş tamda. “Fringe”in yazarlarından biri olan Ethan Gross’un senaryoyu yönetmenle birlikte kotarmış olması da umut vericiydi. Lakin yönetmen hafif kalıyor gibiydi biraz. “Little Odessa” ve “The Yards” iyi filmlerdi evet. “We Own the Night” çok iyiydi. Uzun aralarla film çeken James Gray’i hareketlendiren filmdi hatta. Hemen bir yıl sonrasında “Two Lovers”ın gelse de yine beş yıllık aranın ardından gelmişti “The Immigrant”. Son filmi “The Lost City of Z” ise fazla uzundu sakindi. İki buçuk saatlik süresi yoruyordu biraz. Gray hep tarihten yola çıkmıştı filmlerinde. Her filminde duyguları yansıtabiliyor, hisleri o kameradan bize yansıtabiliyordu. Hiç bilimkurgu çekmemiş olmasını bu referansla aşabileceği açıktı. Elindeki kadroda iyiydi. Sanki “uslan artık deli gönül” demişiz de duymuş gibi görünen Brad Pitt’e iki yaşlı kurt Tommy Lee Jones ve Donald Sutherland’ın eşliği gayet iyi görünüyordu. Bu hislerle oturdum koltuğa. O koltuktan kalkarken nasıl etkilendiğimi artık anlayabilirsiniz. “Ad Astra” her cümlesini soluksuz yuttuğum uzun bir şiir gibi geldi bana.

Yakın gelecekteyiz, belki de uzakta… İnsanlık artık uzaya kadar genişlemiş. Gezegenleri keşfetmiş yol yapmış hatta. Ay artık kapitalizmin avmleştirdiği yere dönüşmüş. Roy McBride ile tanışıyoruz. Duygularını pek göstermeyen, her daim sakin kalan ama buğulu ve arafta bir ifadeyle bakan bir astronotla. Her göreninin sen “Clifford’un oğlu”sun dediği adamla. Efsane astronotmuş babası. Gezegenlere ilk ayak basan adammış. O babanın oğlu olmanın ağırlığıyla yaşayan, işinden başka bir şey düşünmediği için evliliğini sürdürememiş Roy’u yetkililer toplantıya çağırınca bir yük daha biniyor omuzlarında. Babasının başında olduğu “Lima Projesi”ni öğreniyoruz böylece. Dünya dışı zeki varlıklarla iletişim kurabilmek için başlanan projede kaos oluşmuş ve son mesaja bakılırsa Clifford McBride ölmüş. 20 yıl önceki projenin bugüne enerji patlamalarıyla zarar vermesi de toplantının konusunu oluşturuyor. Belki diyorlar, baban ölmemiştir. Git Mars’a bir ses kaydı al ve yollayalım bakalım. Teklifi kabul eden Roy atlıyor mekiğe çıkıyor göklere. Yolculuk onun dış sesleriyle şekillenirken bir baba oğul ilişkisi üzerinden sorular ve sorgularla felsefi bir zemine oturuyor.

Aslında bir bilimkurgu filmi değil Ad Astra. Evet uzayda geçiyor, gezegenleri geziyor ama dram aslında. Bilimkurgu konusu ve proje tamamen araç olarak kalıyor. Yer yer aksiyona meylediyor. Mars’ta yaşanan korsanlı gerilim, yardım çağrısında primat saldırısı gibi aksiyonlar var ama çok da önemli yer tutmuyorlar. Grey göklere çıkmış gibi görünse de bir soyacağının dallarında geziniyor aslında. Aksiyonu da seyirciyi filmde tutmak ve biraz tempo yaparak hafiflemek için kullanıyor. Roy’un monologları iyice ağırlaştırmasın, filmi katatonikleştirmesin diye yaptığı hamle. Tüm ağırlığın Brad Pitt’te olduğu film onun yüzü, gözleri ve sesi üzerinden ilerliyor. Tommy Lee Jones’un da ona eşlik ettiği anlarda iyice katlanan bir etki var.

Uzun bir şiir gibi Ad Astra. Babaların günahlarının bedelini çocukların ödemesine yakılmış bir ağıt gibi. Nefis görüntülere Max Richter’in şahane müzikleri eşlik ediyor. Gray ağır konusu ve atmosferine rağmen filmin temposunu ve ritmini çok iyi ayarlamış. Akıcılık hiç aksamıyor. Bir saniye bile sıkmıyor. Bekleneni gerçekleştirdiğinde tüm taşların yerine oturduğuna, tüm cümlelerin anlam bulduğuna şahit olmanın hazzı da filmin en büyük gücü. Müthiş bir psikolojik derinlikle deşifre edilen bir öykü bu… “Şimdi varız yarın yokuz” diyor Roy. “Birbirimizden başka kimsemiz yok” diyor. Orada olmayanı görmek için çabalayanlara soruyor: “İnsan niye pes etmez?” 

123 dakikalık uzay epiği, her mısrası birbirine ustalıkla ilmeklenmiş incelikli, dokunaklı bir ağıt. Aynı kara deliğe çekilenlerin ortak sesi… Gözünün önündekileri gör çağrısı. Yılın iyi filmlerinden, ıskalamayın…

Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template