Neruda : Aşklar, Yollar, Mektuplar

Pazartesi, Mart 27, 2017 by Serkan Murat KIRIKCI
Pablo Larrain Jackie’de de Neruda’da da sinema sanatının bir manada görsel bir şiire dönüşebileceğini göstererek, muhteşem sinematografisi ile sinemaseverlerin gönlünü derinden fethetti. Yanı sıra Jackie makalesinde bahsi geçen izleyici profili ile Neruda’da da karşılaşmak yazarınız için yönetmeni bir kez daha içselleştirmeye vesile oldu. Jackie’de Jacqueline’in zarafetine yeniden perde de tanık olmayı arzu eden izleyici, gönül bağı kurduğu Neruda ile de yeniden ve perdede şiirsel bir sohbete koyulmak istemiş olmalı. Bu iki Larrain filminde yalnızca 60 yaş üzeri izleyici ile bir arada film izlemek oldukça heyecan verici… Bu bir tesadüf müydü? Jacqueline Kennedy ve Pablo Neruda ile mi ilgiliydi? Yoksa Pablo Larrain’in sinema dili ile mi ilgili? Hepsi ihtimaller dâhilinde olmalı ancak bu bir tesadüfse yazarınız için oldukça hoş ve unutulmaz bir durum…

Pablo Neruda’yı, faşizme karşı zarafeti ile savaşan, politik duruşundan asla taviz vermeyen ve zekâsıyla tarihi etkileyen, aşk şiirlerinin unutulmaz şairi olarak biliriz. Pablo Larrain ise şaire sevgi ve saygısını muhteşem bir esere imza atarak izleyicisi ile paylaşmış.  Larrain, eserini bir ressam, bir besteci gibi,  her fırça darbesini, her notayı yeniden düşünerek, tasarlayarak meydana çıkarmış adeta. Neruda’yı izlediğimiz sahneler şiir gibi akarken Neruda’yı takibe alan polis şefinin olduğu sahneler canlanmış bir çizgi roman tadında, polis şefi karakterinin bir anlamda karikatürleştiği bu sahneler oldukça incelikli dokunuşlarla ideolojik bir duruş da sergiliyor. Neruda’nın faşizme açtığı şiirsel savaşı Larrain zarif göndermeler ile tamamlıyor. Polis şefinden bahsedilen bir sahnede “moron ve ahmak” tanımlaması yalnızca filmin karakteri için değildi elbette, bu ifade Larrain’in Neruda ile paylaştığı bakış açısının, eseri üzerinden dünya ile paylaşımıydı. 1945’te senatör seçilmesi, Komünist Parti’ye katılması ardından 1947’de dönemin başkanı Gabriel González Videla’yı protestosu, Neruda’nın kendi ülkesinde 2 yıllığına kaçak olarak yaşamasına sebep olmuş, saklanmaya mecbur kalmıştır ancak bu süreçte de duruşundan vazgeçmemiş, halkı faşizme karşı yer altından örgütlemeye devam etmiştir. Bu kışkırtıcı tavır, Larrain filminde polis şefi Óscar Peluchonneau üzerinden “sembolik olarak” karşılığını bulmuştur. Bir şair, bir komünist, bir antifaşist ile baş edebilecek zekâya sahip olmayan Óscar Peluchonneau, Neruda’nın kendisine bıraktığı polisiye roman ile takibine devam ederken aynı zamanda obsessif bir halin içine düşer. Yer altından halkı örgütleyen Neruda zaten peşindeki faşist yetkililerle de oyun oynayacaktır. Larrin bu noktada Neruda ve peşindeki (ancak kurmaca olabilecek denli silik) polis şefi Óscar Peluchonneau aracılığı ile bir manada dünyanın bütün faşistlerine seslenmektedir; “ Ey faşistler, sizler, biz sol, sosyalist, komünist, ateist, anarşistler ile, bizimle, bizim zekamızla ve hayat görüşümüzle baş edebilecek kapasite değilsiniz, hiç olmadınız ve asla olamayacaksınız” demiş olur. Larrain, filminin tümüne yayılan buğulu ve puslu atmosferi ile de unutulmaz şair Pablo Neruda’ya ithafen kendi görsel şiirini tamamlar. 

Ve pek tabi, Larrain’in Neruda’sını içselleştiren yazarınızın Michael Radford’un Nerudası’nı anmadan geçmek istemeyecek ve biraz da İl Postino’dan bahsedecek. Neruda gibi bir şaire, bir sinemacı saygısını ancak Larrain gibi Radford gibi şiirsel filmlerle sunabilir. Il Postino da Neruda gibi… Şiir gibi…  Ve yine Neruda gibi samimi kahkahalar attıran, Neruda’yı tanımayan izleyiciyi Neruda şiirleri peşine düşürecek kadar kışkırtan bir film. 1947-1949 yılları arasında kendi ülkesinde kaçak yaşamak zorunda kalan Pablo Neruda 1952’de ülkesinden ayrılıp Avrupa’da bir müddet yaşamak zorunda kalacaktır. Michael Radford da bu durumdan esinlenerek Antonio Skármeta’nın 1982’de tiyatro oyunu olarak yazdığı (Ardiente Paciencia), 1985’te de romanlaştırdığı (El Cartero de Neruda) eseri Neruda’nın Postacısı’nı 1994’te sinemaya uyarlar. Michael Readford’un uyarmalasını (kişisel olarak) izleyebileceğiniz en zarif en şairane aşk filmi olarak tanımlamak isterim. Hikâyeye göre Pablo Neruda 1952’de ülkesinden ayrıldıktan sonra İtalya’da balıkçılıkla geçinen küçük bir adada bir müddet yaşar. Bu süreçte Neruda’ya gelen mektupları kendisine ileten postacı ile aralarında dostluk ilişkisi başlayacaktır. Okuma ile okuma yazma bilmekten öte hiçbir ilişkisi olmayan postacı zamanla Neruda’nın şiirlerinden etkilenecek, özenecek, şair olmayı isteyecek ve Neruda’dan da bunun için destek görecektir. Kasabanın en güzel kızına âşık olan postacı, aşkını Neruda’nın şiirlerinden aldığı esinle ifade edebilecektir. Il Postino, manzaraları, oyunculukları ve şiirsel akıcılığı ile izleyiciyi muhteşem bir etki altına alırken aynı zamanda ikili arasındaki diyaloglar neşeye ve kahkahalara vesile oluyor. Finalde her ne kadar derin bir hüzne sürüklensek de Neruda’nın dokunuşu ile bir insanın değişiminin, dünyanın değişimine aracılık edebildiğini görmekten de derin bir haz alırız. Neruda şiirleri ile bakış açısı ve dünyası değişen postacı, kendi şiiri ile halka seslenecek bir yol kat eder, zira aşk, güzelliğe, zarafete, içtenliğe duyulan bağlılık ve bu bağlılık ile yürüdüğümüz yoldur. 

Şiirsel seyirler…



0 blogger-facebook:

Yorum Gönder

Etiketler