♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku : Yazarken Başta, Yaşarken Sonda Vurgusu...

“Herkes gider... Hem de herkes... Kimi bir şey söylemeden, gürültülü bir sessizlikle, kimi bağıra çağıra... Söylenmeyen sözler bırakarak ardında... Kimiyse ikisinin ortasında kalır giderken... Ne yapacağını bilmeyen bir çaylak gibi... 

Önce kulağın der sana... Artık kimsenin telefonunu, sesini duyamaz kulakların... Kapı zili de çalmaz artık... Sonra burnun gider, kokularını unutursun... Tanıdık kokular yoktur artık yanında... Gözlerin de gider, kapana kısılmış gibidir... Yüreğinse soğumuştur artık, hissetmez hiç bir şeyi... Ellerin kalem tutmaz, sevgi sözcüklerini lugattan silersin ilk fırsatta... Takvim hep aynı günde kalır, günler değişmez sana... “Güzel şeyler hep biter, bitmezse anlatılacak bir öyküsü olmaz” diye düşündüğün anda beynin de kabullenmiş ve gitmiştir artık...

Bir mikrop bulaşır içine en alasından... Hangi mikrop olduğunu öğrenmek için gittiğin psikoloğun, “En kötü huylu hücreden bile daha kötü” diyerek açıklar, anlayabileceğin bir dille... Herkes gider... Biri gelir, biri gider... Sen ararsın, ulaşmaya çalışırsın, aşmaya çalışırsın... Ama serde erkeklik vardır... Erkeksen çocuk kalmaya mahkumsun... Büyümek istemezsin... Bir büyüsen... Ah, bir büyüsen... Sen büyü diye gider herkes... Bu kısır döngü sen büyüyene dek gider... Herkes gider... Herkes, bir öyküsü olsun diye gider...” *

Bana, girişini paylaştığım bu öyküyü yazdıracak kadar giden kimdi hatırlamıyorum detayıyla... 1998 Mart’ında yazdığımda büyümek istemeyen çocuk olarak teşhisi de koyduğum halde büyümediğimi hatırlıyorum... Daha çok, yazacak bir öyküm olduğuna sevinmiştim... Girişinden minik bir bölümünü paylaştığım öyküyü aklıma getirdi “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku”... Filmde de aynı tonlamalarla, hatta cümlelerle “biri gitmezse anlatılacak bir öykü olmaz” şeklinde işlenince şaşırdım da... 

Doksanlı yılların kült mertebesindeki roman, - ki aslında sayfa sayısına bakarak (60) novella da diyebiliriz – bir nevi bilinç akışı tekniğiyle yazılmış ve zamanda sıçramalarla ilerleyerek okurunu etkisi altına almıştı... Daha çok kadınların içinde yer etmişti... Romanda kendini gördüğünü itiraf edemeyecek kadar çocuktu henüz erkekler... Şimdi kabul etmişlerdir belki, kimbilir... Sinemaya uyarlanması da çok zordu... Zira olay örgüsünü zamana yedirme konusunda çok bilinmeyenli bir denklemi mevcut... “FMBDT’den esinlenilmiştir” ibaresiyle uyarlamaya girişen de iki kadın olmuş: Çiğdem Vitrinel ve Ceyda Aşar... “Geriye Kalan” ile önemli ve ödüllü bir çıkış yapan Vitrinel, ikinci filminde... İyi bir ekip ve oyuncu seçimiyle yola çıkmış... Şu aralar İletişim Yayınları etiketiyle yeniden basılan romanın, okuyanda bıraktığı etkinin büyük olduğunu da dipnot olarak düşerek, hemen ilk baştan belirteyim aynı etki filmde yok... Olmasını beklemek de ütopya olur zaten, en iyi ihtimalle...

Kendi deyimiyle, “henüz hiçbir kitabı yayınlanmamış yazar” Arif’le tanıştığımızda hepimizin içinden aynı tanımlama geçecektir şüphesiz: Ezik! Hatta artistik tanımlamasıyla, “Looser”... Kurulu bir düzene sahip olmayan, otelde yaşayan, adına kayıtlı hiç bir şeye sahip olmadığı için sisteme de kayıtlı olmayan bir adam... Sevgilisinin “Arkadaşlarım bana, kendine bir sevgili bul artık diyorlar” dediği, ilişkiyle ilişiksiz bir görünmez adam... Bir mekanda yaptığı DJ’lik dışında bir şey yapmayan, büyümemiş bir çocuk... Her erkek gibi, o bitmez tükenmez kendini bulma safhasında... Tesadüf eseri karşılaşmayla hayatına giren Müzeyyen ise, hayatını çoktan kurmuş, kendi saçlarını kesen, kendi cümlelerini çekinmeden kuran çoktan olmuş, büyümüş bir kadın... Tanışmaları, ilişkileri, tutkuları derken yaşanan ilişki sonu ve Arif’in büyüme sancıları... Aslında Müzeyyen bir aforizma, her gidişin bir olgunlaşma evresini başlatması için gereken bir model o... Varlığı yeter dediğimiz kadınlardan...

Erdal Beşikçioğlu ve Sezin Akbaşoğulları’nın müthiş uyumu ve oyunculuklarıyla öne çıkan filmde, onlara eşlik edenler de gereken katkıyı vermişler... Teknik anlamda da tüm hesaplar tutmuş... İyi bir görüntü yönetimi ve renk paleti, kadraj seçimleri ve detaylarına gereken önemin verildiği hazırlık aşamasıyla izlemesi çok keyifli bir film çıkmış ortaya... Her halikarda filmi izlenir kılanlar bunlar... Herkes pek bir beğenmiş ama müziklerini çok beğendiğimi söyleyemem... Hele de film için yapılan düet şarkının sözlerinin ne kadar facia olduğunu gördükten sonra hiç beğenemem... 

“Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku”, ortalarından itibaren düşüşe geçiyor... Bunda laf ettikleri ilişkilere benzeyen sıradanlığa düşen çiftimizin etkisi büyük... Onca lafa, tutkuya rağmen çok sıradan bir ilişki bu... Öyle ya, her ilişki birbirine benzer temelde... Arif’in kahvede arkadaşlarıyla geyiği ise filmin en kabul edilmez yanı... “Biz erkekler nasıl bir kadın isteriz?” sorusuna verilen yanıtlar, hem mesaj veriyor hem de filmin tonundan fersah fersah uzakta... Bu mesafeyi açan bir diğer olay ise filmin finali... Eziğimizi, kitabını bastırıp tutkusu eksik olsa da yeni bir ilişki yoluyla ehlileştirmeyi tercih etmiş Vitrinel ve Aşar... Tipik bir Hollywood filmi gibi çözümü düzene ayak uydurmasına bulmuşlar... Çok sırıtan ve kolaya kaçılmış bir seçim bu... Finali de bu yüzden hayli zayıf filmin... Yenilgisiyle övünen bir karakterin başarısına giden yolu görmesek de olurdu... Bu kadar net bir finali olmasaydı keşke... Kahramanımız kendini bulsa, büyüse yeterdi bize... Her erkeğin büyümek için bir başarı öyküsüne, yeni bir sevgiliye, kısacası tamamlanmış bir öyküye ihtiyacı yoktur... Bir öykünün anlatılması için birinin gitmesi gerekir... Nedensiz gittiği için, yarım kalan bir hikayedir bu... Onun için anlatılır... Tam diye de bir şey yoktur, tam da kitapta Arif’in dediği gibi... Finali tasarlarken keşke onu dinleseler, anlasalardı...

"Hikaye" dedim. "Gel seninle anlaşalım. Sen yarım kal, adını da yarım kalan hikaye koyalım"
"Sen zaten neyi tamam ettin ki?" dedi bana.
"Aslında tam diye bir şey yoktur" dedim. "Her tam bir üst yarımın alt basamağıdır. Yani yarım da bir bütündür." **


* : Herkes Gider - Serkan Murat Kırıkcı / Ölüdeniz Dergisi Sayı: 5 / Ağustos 1998
**: Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku / İlhami Algör


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template