♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

The Maze Runner : Yüksel ve Parla

“Lost”un dünyanın ilgisini çekip izlenme rekorları kırmasıyla yeniden gündeme gelen bir yere sıkışıp kalmış ve dış dünyadan kopuk topluluklar üzerine hikayeler en çok genç yetişkin edebiyatını etkiliyor... Gelecekte geçen her öykünün ortak noktası o tecrit hali... Ya isteyerek kaçıyorlar dış dünyadan, asi oluyorlar... Ya da istemeyerek bir yere konuyorlar... Zorla konma hallerine bir deneyin parçası olduklarını gördüğümüz 1997 yapımı “Cube” ile şahit olmuştuk... Sonrası da neredeyse salgına dönmüştü... Uyanıp hiç bir şey hatırlamayan karakterlerin yaşam savaşları o gün bugündür işlenmeye devam ederken, “Saw” serisi de ilk adımını aynı meraklı uyanışla atmıştı... Aynı yolun yolcusu tür harmanı gençlik avantürü “The Maze Runner” da o yolun yolcusu olarak vizyonda...

1972 doğumlu Amerikalı yazar James Smith Dashner, spekülatif romanlarıyla gençleri peşinden sürükleyerek her yazdığına kısa sürede çok satar ibaresini konduranlardan... Yazdığı üçüncü serinin ilk romanı “The Maze Runner”, 2009’da yayımlanarak kısa sürede fenomene dönüşmüş ve New York Times’ın çok satanlar listesinde 100 hafta boyunca kalarak dikkat çekmiş... Dashner seriyi, her yıl bir romanla ilerletip dört kitaba çıkartmış durumda... 2016’da da beşinci kitabı yayımlayacağını şimdiden duyurdu bile... Bizde de ilgi gördüğünü belirtelim... İlk kitap, Gizem Yeşildal’ın çevirisiyle “Labirent: Ölümcül Kaçış” adıyla Pegasus yayınlarınca bu yıl raflarda yerini almıştı, elbette devamı “Labirent: Alev Deneyleri” ve “Labirent: Son İsyan” ile geldi... Doğal olarak yapımcıların dikkatini çeken kitap, yeni bir seri arayışında olanları cezbetmiş... Dasher’ın çok formüle ve basit yazmasına rağmen sinematografik bir işleyişe sahip olması muhtemelen senaristlerin de işini kolaylaştırmıştır diye düşünsek de adını ilk kez duyduğumuz üç kişi kotarmış senaryoyu: T.S. Nowlin, Grant Pierce Myers ve Noah Oppenheim... Yönetmen koltuğunda da ilk uzun metrajı için oturan bir isim var: Wes Ball... Kendi görsel efekt şirketinin başında başkalarının işini yaptıktan sonra kendisi için çektiği kısa filmle sosyal medyanın fenomeni olan Ball, üç kısa filmlik bu tecrübe sonrası proje için doğru isim olduğunu göstermiş... Oyuncu kadrosu da gençlerin tanıdığı isimlerle dolu... “Teen Wolf” ile ün kazanan Dylan O’Brien, “Son of Rambow”la etkili çıkış yapan Will Poulter, “Game of Thrones”dan Thomas Brodie-Sangster, Aml Ameen, Ki Hong Lee ve ağzımızın suyunu akıtan güzel yaratık Kaya Scodelario... 

Gelelim konuya; Thomas yukarı doğru hareket eden bir asansörde uyanır. Kapılar açıldığında kendini bir grup yaşıtıyla bulur. Bu koloni onu bir kayranda karşılar. Kayran devasa büyüklükteki duvarların çevrelediği geniş bir alandır. Thomas‘ın aklı bulanmış, nerede olduğunu, nereden geldiğini, ailesinin kim olduğunu, geçmişini ve hatta kendi ismini dahi hatırlayamamaktadır. Thomas ve “Kayranlılar” buraya nasıl ve neden getirildiklerini bilmemektedir. Tek bildikleri şey her sabah labirente gidilen dev bir kapının açıldığıdır. Her akşam ise güneş batarken kapı kapanır. Her otuz günde bir asansörle yeni bir çocuk gruba katılır. Sesi ürküten bir yaratık o kapının ardındadır... Ve daha da kötüsü o kapının sonrasının her gün değişen bir labirent olmasıdır... 

“The Maze Runner”, her çok satar gibi formüle bir kombinasyon içeriyor... Yazar çok tutulan konuları atmış bir mixere ve karıştırıp bir labirent üretmiş... Her kitapta değiştirebileceği bir labirent hem de... Uçlarını da açık bırakmış haliyle... “Sineklerin Tanrısı”, “Açlık Oyunları” ve “Lost”un birleşimi olarak tanımlanmasından da gocunmuyor... Bir hayatta kalma hikayesi yaratmanın okura heyecan vereceğini biliyor ve onlardan daha fazla gençlere hitap ettiğini ekliyor sadece... Birbirinden farkı olmayan bireylerden oluşan bu toplulukta, herkes o kadar sıradan ki karakter yaratmaya bile gerek yok neredeyse... Hikayedeki rollerine göre oluşturulmuş karikatürize tiplemelerle götürüyor zaten... Filmin de romanın çok uzağına düşmesini beklemek hayal olurdu... Hem Dasher, hem de Ball için bir “Yüksel”me ve “Parla”ma işi bu... İkisini de başarıya götürecek bir formül, yapımcılarıyla birlikte elbette...

Gayet iyi bir açılışla zaman kaybetmeden hikayesine başlayan film, Ball’ın görsel efektçilikten gelmesinin de avantajıyla atmosferini kuruyor ve karakterlerini de hızlıca tanıtıyor... Gereksiz ayrıntılarla vakit kaybetmeden hikayesini her dakika genişleterek beklenen finaline yürüyor... Eğlenceye de çok meyletmeden akan filmin gerilimde bolca eksiği var ama hedeflenen izleyici kitlesi için dozunda olduğu için itirazımız yok... Bir hayatta kalma öyküsü bu eninde sonunda... Çok basit bir öykü sunuyor ama doğru tercihlerle... Seyircisine sorular sorduran ve sürekli merak ettiren film, onları da o topluluğun üyesi olarak hikayenin içine alıyor ve tüm cevapları veriyor... Cevaplar öyle ahım şahım değil elbette ama tatmin ediyor... Mantık hataları olsa da senaryonun diğer seriler gibi anlatıcı üzerinden yürümemesi iyi seçim... Finalinden tatmin olmayanlara “e bu malzemeden başyapıt mı bekliyordun?” diye sorayım...

Yapımcıların ellerini ovuşturup, gözlerinde dolar işareti oluşturmasını sağlayan ergen bilim kurgusu denemelerinin son örneği “The Maze Runner”, kombinasyonunu klişeler üzerinden anlatan, risk almadan finaline yürüyen düz ama sıkılmama garantili keyifli bir seyirlik... 


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template