♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Kulak Keyfi : Ekim Raporu

Kesilen ağaçlara, satılan tiyatro sahnelerine isyan ederek geçirdiğimiz Ekim ayı, geçtiğimiz yıllara göre daha fazla albümle doldu taştı... Majör isimlerin yılla işi bitince meydan yeni keşiflere açık hale geldi... En çok beklenenler Johnny Marr, Thurston Moore ve The Coral beklentileri karşılarken, Lamb tat vermedi, eski günlerini arayan Live ve Bush yine tutturamadı... Bell Gardens, Grouper, Hey Rosetta!, Iceage, The Twilight Sad ve Water Music iyi albümlerle ayın dikkat çekenleri olurken, ayın debutuna da Bear's Den attı imzayı... Pharmakon’un albümüne ise kelimeler yetmez, yılın başyapıtı... Nihayet hareketlenen yerli piyasada merakla beklenen Cem Adrian ve Flört öne çıkarken, Denizcinin Kedisi ve Fineaway ilk tanışma için ideal... Neyse uzatmayayım, işte Ekim’de yayımlanan albümlerden dinlediğim 31 yabancı, 9 yerli albüme dair...


Andy Burrows - Fall Together Again
Razorlight’ın davulcusu olarak tanıdığımız Burrows, 2008’de başladığı solo kariyerinin üçüncü albümünü yayınladı... 2009’da We Are Scientists’ geçiş yapan Burrows, yan projelerin peşinden gitmeye de devam ediyor... Üretkenliğinden kimsenin şüphesi yok lakin bu kez iyice pop tınlayan bir albümle karşımızda... 11 şarkılık albümü nefeslilerle süslü cümbüşlü bir intro ile açan Burrows, sonrasını ucuz düzenlemelerle ve popla getiriyor... Bu kadar kötü albümü kimse beklemiyordu...


Antony And The Johnsons – Turning
Antony Hegarty ve arkadaşları, biz yeni albüm beklerken dördüncü live albümle döndü... 2010’da çıkan “Swanlights”tan beri bekliyoruz ama bu süreçte çıkan üçüncü albüm oldu bu... Tamam konserleri bambaşka, müzik şöleni yaşatıyorlar ama bu kadar üst üste gelince atarlanmaya başlasak yeridir... 17 şarkılık albüm için muhteşem demezsek çarpılırız... Özellikle “Kiss My Name” ve “You Are My Sister” kapat gözleri yolculuk yap tadında...


Bear's Den – Islands
2012’de kurulan İngiliz folk üçlüsü, merakla beklenen debut albümleriyle ayın en iyi çıkışını yapanlardan... E.p.’lerle ortamı ısıtmışlar, türün büyük gruplarının desteğiyle çıktıkları turnelerle kendi kitlelerini de yaratmışlardı... Debut albüm için desteği yine Mumford & Sons’dan almışlar ve 10 şarkılık albümle beklentileri karşılıyorlar... Özellikle “Above The Clouds Of Pompeii” ve “Think Of England”nin öne çıktığı, enstrüman zenginliği ve melodikliğiyle gönül çalan bir başlangıç...


Bell Gardens - Slow Dawns for Lost Conclusions
2012’nin en iyi albümlerinden birini yaparak müthiş bir başlangıca imza atan Amerikalı altılı, türler harmanından dokuduğu tınıları ikinci albümünde de sürdürüyor... Chamber pop, psychedelic pop ve folk rock karmasından vücut bulan grup, bu kez daha sakin kalmış ve elektronikten biraz daha uzak durarak psychedelic ağırlıklı bir albüm yapmış... 10 şarkı gibi görünse de bir bütünün parçaları, melankolik tınılarla içe işleyerek katlanıp büyüyor... “Sail”, “She Does” ve “Take Us Away”e özellikle dikkat...


Ben Howard - I Forget Where We Were
1987 doğumlu İngiliz Benjamin John Howard, merdivenleri teker teker tırmananlardan... 2008’de ilk e.p.’si ile başlayan yolun sonunu 2011’de yayımladığı debut albümü “Every Kingdom”la getirdiğinde de farkedilmek için beklemişti... 2013’ün en iyi çıkış yapan ismi olarak iki Brit ödülü kucaklaması bile iki yıl gecikmeli... İkinci albüm daha da önem kazanmıştı ve ayın en çok beklenenlerinden biri olarak yeni bir sınava dönüşmüştü... 10 şarkılık albümle bu sınavı daha albümün ikinci şarkısından itibaren geçtiğini gösteriyor Howard... İyi açılış yapıyor ve teklemeden ilerliyor... İlk albümün üzerine koyarak yaptığı geri dönüşle, indie folk sahnesinin yıldızı olduğunu da duyuruyor... Etkisine girmek için çok beklemeyin...


Bush - Man on the Run
Doksanları etkisi alan Grunge müziğin Seattle’dan fışkırması, çok geçmeden başka ülkelerden alternatifler çıkmasını doğurmuştu... İngilizler her zaman olduğu gibi tam yeri ve zamanında devreye girmişlerdi... 1994 tarihli debut albümü “Sixteen Stone” ile o furyanın en etkili patlamasını yapmakla kalmayıp, bir kaç albümle daha sürdürdü... Dördüncü albümleri “Golden State” eziyetini kulaklarımıza yaşattıkları için bir yıl sonra dağılmalarına zerre üzülmedik... 2010’da niye yeniden birleştiler halen anlamış değilim... Reunion sonrası ikinci albümleriyle inatlarına devam ediyorlar... O meşhur debutlarından 20 yıl sonra diskografilerinin altıncı albümlerini 14 şarkıyla donatıp gelmişler... Lakin hiç gelmeselerdi daha iyiydi... Eski günleri yakalamak için, eski numaraları yapmak yetmiyor... Vasat şarkılarla nostalji havasından başka bir şey hissettiremiyorlar... 


Caribou - Our Love
Ayın en ilginç albümü... Kanadalı müzisyen Daniel Victor "Dan" Snaith’in Caribou adıyla yayımladığı dördüncü albüm 10 şarkı içeriyor, aynı sözleri tekrar eden yapısıyla 41 dakikalık loop olarak kulaktan geçip gidiyor... Majör dergilerin, sitelerin yorumlarına bakılırsa yılın en iyi işi, yıldız yağmuru altında resmen... Elektronik müzik sevenler ıska geçmesin, kendi denesin en iyisi... 


Cold War Kids - Hold My Home
Californialı indie rock beşlisinin düşüşü sürüyor... Geçtiğimiz yıl yayımladıkları facia albümün izlerini örtmek için çok acele ettiklerini gösteren 11 şarkıyla dönmüşler ama tamamen pop olmuşlar neredeyse... İlk şarkıdan stadyum hiti havasıyla girişiyorlar ama sonrası Coldplay özentiliğinden hallice... Dizilerde bolca duyacağımız içi boş balonlar, kolay şarkılar...


Foxygen - ...And Star Power
Deneysel rock sahnesinin özgün ikilisi, bir coştu pir coştu... Her yıla bir albüm sığdırarak devam ediyorlar ve üretim sıkıntısı çekmediklerini gösteriyorlar... 24 şarkılık albüm, birbirinden kopuk şarkılarla fazla savrulduğu için dinleyicisinden sabır istiyor... Alışması zor, geçmesi zor bir sınav... Kalıpların dışına çıkmak isteyenler içinse baştacı...


Frazey Ford - Indian Ocean
The Be Good Tanyas’ın gitar ve vokallerinden sorumlu isminin solo macerasında ikinci perde, daha sakin sularda sürüyor... Debut albümündeki “One More Cup of Coffee” ile adını duyuran Ford, 11 şarkılık albümde Rhythm and Blues eksenli folkla debutunun çok ötesine geçmiş... Eski usül sound ve minimal havasıyla, çabucak gönül çelip yoldaş oluyor... Öne çıkıp, albümü sürükleyecek bir şarkı içermemesi tek eksiği...


Grouper – Ruins
Ambient sahnesinin yeteri kadar bilinmeyen ismi Elizabeth Harris, dokuz yıllık müzikal geçmişine sığdırdığı onuncu albümle çıkageldi... Nasıl anlatmalı... Canınız sıkkın, ışıkları söndürüp, karanlıkta ya da küçük bir mum ışığında oturmak istiyorsunuz... İçkiniz, sigaranız yanınızda... Üşüyorsunuz alabildiğine, ne kadar uğraşsanızda... Kulağınız müzik arıyor, eşlik etmeli tam da o anda... Harris işte o anlarda geliyor yanınıza, omzunuza dokunuyor kulağınıza fısıldıyor... Küçücük piyano dokunuşları ve buğulu vokaliyle sekiz şarkı 39 dakika boyunca hislerinize tercüman... Sonra bir daha, bir daha, bir daha...  


Hey Rosetta! - Second Sight
Kanada’nın indie rock sahnesine armağan ettiği güzelliklerden biri olan Tim Baker önderliğindeki yedili, uzun aralarla kendini özleterek albüm yayımlayanlardan... Debut albümlerinden bu yana, klasik rock dörtlüsüne eklenen yaylılar üçlüsüyle kendi sesini bulan grubun bugüne kadar boşu yok... Her yeni albümlerinde bir öncekini aşarak ilerlemeye devam ediyorlar... 12 şarkılık albüm yine çok iyi, yine kulak dostu... İlk kez duyuyorsanız, tüm albümlerini hatmedin...


Horse Feathers - So It Is With Us
Justin Ringle önderliğindeki Oregonlu chamber-folk beşlisi, 2006’da yayımladığı debut albümden itibaren türün en önemli grubu haline gelmiş ama 2012’de yayımladıkları albümle düşüş yaşamışlardı... İlk üç albümün başarısına yeniden erişmek için ne gerekiyorsa bulup dönmüşler ve beşinci albümlerinde yine dinleyene keyif veriyorlar... Küçük kasabalarda geçen Amerikan filmleri ve dizilerde, şenlik gecelerinde herkesin eğlenip kendini akışına bıraktığı tınıların ustası demek mümkün onlar için... Kovboy çizmeleri kuşanıp, ateşin başında toplanıp gecenin çimen ezdiren şarkıları bunlar... Neofolk’un gelişimine atılmış bir imza olarak da önemli...


Iceage - Plowing Into the Field of Love
Son yıllarda kuzey ülkelerinden fışkıran iyi müziğin en önemlilerinden biri olan, Elias Bender Rønnenfelt önderliğindeki Danimarkalı post-punk dörtlüsü dur durak bilmeden üretmeye ve kendine hayran bırakmaya devam ediyor... 2009’da yayımladıkları ep ile attıkları ilk adımın iki yıl sonrasında muhteşem bir debuta imza attıklarında henüz 20 yaşında bile değillerdi... 91 ve 92’li ikişer genç, 2008’den bu yana 5 single, 3 ep, 2 konser, 2 stüdyo albümü bıraktı geride... 12 şarkılık üçüncü albümlerinde de tam not alan dörtlüyü, alkış yağmuruna tutmak gerek... Punk alemi şimdiden yılın albümü olarak ilan etti bile...


Johnny Marr – Playland
1982’den 2009’a dek süren grup kariyerinin ardından solo kariyerini geçtiğimiz yıl yayımladığı debutla taçlandıran usta, çok ara vermeden ikinci albümüyle geldi... Debutu iyiydi ama benzer melodilerle dile dolanacak tekrarlara meylediyordu sürekli... Bu kez geçmişten bugüne uzanan yelpazenin sindiği bir albümle gelmiş Marr... 11 şarkılık “Playland”le çok uzağa gitmemiş ama daha derli toplu bu kez... 50 yaşında başladığı solo kariyerinde, buralara nereden geldiğini de gösteren lezzetler barındıran albümde başrole soyunmuyor, grup gibi tınlıyor daha çok... İlk dinleyişte cezbeden, bağımlılık yaratan, dinlemelere doyulmayan albümlerden...


Justin Rutledge – Daredevil
Ryan Adams'ı anımsatan müzisyen etiketi üzerine yapışan Kanadalı Rutledge, altıncı stüdyo albümünde ustalarına selam çakmış... 1983’ten bu yana sahnelerde olan on iki albüme sahip Kanadalı rock grubu The Tragically Hip’in şarkılarını yeniden yorumlamış... 10 şarkılık özel bir cover albümü... Fazla sakin, fazla uyutan tarzından yine ödün vermemiş Rutledge... Baştan sona sıkılmadan dinlemek zor...


Kele – Trick
Bloc Party’nin sesi, ikinci solo albümünde dans ettirmek istiyor... 10 şarkılık club house ağırlıklı albüme türün sevenleri ne der bilmem, benim için aynı ritmin dakikalarca sürdüğü işkenceden başka bir şey değil... 


Lamb - Backspace Unwind
İngiliz ikilinin üç yıl aradan sonra albüm yayımlayacak olması heyecanlandırmıştı sevenlerini... İlk albümlerinin yeni edisyonu ile hit şarkılarını söyledikleri turneye çıkıp ortamı da ısındırmışlardı... Altıncı albümleri o heyecanla bekleyişin altında eziliyor... Lou Rhodes’in sesini özlemiştik ama salt elektroniğe teslim olmuş bir albümden çok daha katmanlı bir sound, daha melodik şarkılar bekliyordum ben... Sıradan bir elektronik müzik albümünden öteye geçemiyor bu albüm... Yavan kalıyor, peşine takılıp gidilecek şarkı içermiyor... 


Live - The Turn
Doksanların önemli Amerikan rock dörtlüsü, dördüncü albümlerinden sonra yaşadıkları düşüşü üç albümde de hafifletemeyince yol ayrımına gelmişti... 2009’da grubun vokali Ed Kowalczyk ayrılıp solo kariyerine başlayınca, kepenk indirmişlerdi... Çok duramadılar, iki yıl sonra yeniden bir araya geldiğini açıklayan üçlü yeni şarkılar yapmaya başladıklarını duyurup vokalist aramaya koyuldu... Bir yıl sonra bulunan vokal, kısa ömürlü Unified Theory’den Chris Shinn... Geri dönüşün ilk meyvesi 11 şarkı boyunca eski sesini arıyor, hem de bağıra çağıra... Kötü bir dublör gibi vokal yapan Shinn, albümü de şarkıları da aşağıya çekiyor... 


Mark Lanegan Band - Phantom Radio
Amerikan alternatif rock sahnesinin yaşayan en önemli isimlerinden Lenegan hakkında bir başlasam aralıksız haftalarca konuşabilirim... Screaming Trees’in vokali olarak tanıyıp hayran olduğumuz Lenegan, solo kariyerine dokuzuncu stüdyo albümüyle devam ediyor... Bu kez teknolojiden daha fazla yararlanmış usta, daha iyi yazmış daha iyi söylemiş... Son bir kaç albümdür üzerine yapışan hantallıktan kurtulmuş, en verimli dönemimdeyim demiş adeta... Daha açık, daha net bir albüm bu, gotik bir senfoni...


Minus The Bear – Lost Loves
Seattle çıkışlı beşli geride kalan beş albümlerinin destekçisi olan b-side ve yayımlanmamış kayıtlarını sunarak bir güzellik yaptı... Sıradan bir toplama albümün ötesindeki 10 şarkı rahatlıkla albümlerine girebilirmiş... Serbest denemeler yerine, çizgilerine uygun şarkılar yapmışlar... Alışık olduğumuz şekilde kerhen ya da boş kalmasın diye yapılmış kayıtlar değil bunlar... Bu bakımdan yeni albüm olarak da görülebilir... 


OK Go – Hungry Ghosts
Her albümü baştacı edilen Chicago çıkışlı dörtlü, dört yıllık aradan sonra yayımladığı albümle bildiği yerden devam etmiş yine... 12 şarkılık albüm, elektronik altyapıdan beslenen alternatif rock tınılarıyla bezeli... Bir türlü ısınamadığım türü bir de Amerikan grubu yapınca normalde uzak dururum ama bu sefer kendini aşmış grup... Seksenler havasının modern versiyonunu yaratarak öncüllerini sevenlerinin de gönlünü çelmeyi başarıyorlar... En azından bir kez kulağınızdan geçsin...


Pharmakon - Bestial Burden
Pharmakon mahlasını kullanan, New York’un deneysel müzik aleminden başlayarak kısa sürede dünyayı fetheden Margaret Chardiet, ikinci albümüyle karşımızda... Geçtiğimiz yıla “Abandon”u armağan etmişti, bu yıla da “Bestial Burden”i uygun görmüş... Kapanışını “Bang Bang” coverı ile yapan 7 şarkılık albüm, noise / power electronics / death / endustrial olarak tanımlanıyor ama bunun çok ötesinde Chardiet... Yine tüm kalıpların dışında, inliyor, öksürüyor, saldırganlaşıyor, geriliyor, her şeyi eğip büküyor bambaşka bir atmosferin içinde performans yapıyor... Tam anlamıyla bir meydan okuma bu... Müzik bitmedi diyor, daha gidilecek çok yer var... Olağanüstü demek bile az kalır, hiçbir övgü sözcüğü yetmiyor...


The Coral - The Curse Of Love
Aslında eski ama yeni kavuştuğumuz albüm, 2005 ve 2007 arasında yani üçle dördüncü albümlerinin arasında kaydedilmiş... Dört yıl beklettikten sonra diskografilerinin kayıp parçasını sunan İngiliz beşli, niye bu kadar beklemiş anlamak zor... İkisi enstrümantal 12 şarkıdan oluşan albüm, son dönemin en iyi tınlayanlarından, kulak keyfi yaratanlardan... Yine de bunu saymaz, çok geçmeden yeni kayıtları bekleriz...


The Flaming Lips - With A Little Help From My Fwends
Üretkenlikte sınırları zorlayarak takip edilmesi iyice zorlaşan grup haline gelen grup, işi gücü bıraktı klasik albümleri şarkı şarkı yeniden yorumluyor... The Beatles’ın efsane albümü “Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band”i bol konukla kendi tarzlarında yorumlarken keyif aldıkları belli... Orjinalleriyle hiç alakası kalmayan yeni yorumlar şapka çıkartılacak yaratıcılık içeriyorsa da, bildiğimiz halleriyle kalması gereken şarkılar bunlar... Kulakta bu kadar kemikleşince, alışmak da sevmek de zor... Bu yüzden de tek dinlemede biten bir albüm...


The Twilight Sad - Nobody Wants To Be Here And Nobody Wants To Leave
Debut albümleriyle 2007’nin en iyi çıkışlarından birine imza atan İskoç üçlü, sonrasını bir türlü getirememişlerdi... İki ve üçüncü albümlerinin vasatlığını unutturacak dönüşü sağlayan karanlık bir büyü yaratmış ve albüme iyice yedirmişler... Bu sefer olmuş, tekrar tekrar dinlenecek bir şarkılık kalbi kırık bir post punk güzellemesi çıkmış ortaya... Çok melodik, çabucak sevilen bir kulak dostu... 


The Young Folk - The Little Battle
İrlanda’nın alternatif folk sahnesine övgüler yağdırarak sunduğu dörtlü, festivallerle pişmiş Midlake konserinin açılışını yaparak adını duyurmuştu... Yayımladıkları ilk kayıt “Way Home” sonrası “Fleet Foxes, Mumford and Sons ve The Low Anthem sevenler bayılacaklar” diyerek lanse edilen debut albümle hayli çabuk geldiler... Bu çabukluğun dezavantajlarını görmek de sürpriz olmuyor haliyle... Dağınık bir albüm, bütünlüğü olmayan folkun her alternatifinde gezinen bir sound... Açılışı tek gitarlı klasik folk kalıbıyla yaptıktan sonra piyano, yaylılar derken zenginleşen sonra yeniden durulup sadeleşen bir toplama olmuş daha çok... Gitar ağırlıklı folkla meselelerini halledip geri kalanı üzerinde yoğunlaşsalardı harika olurmuş... İyi debut olmasa da, türü sevenlerin kulak vermesinde fayda var... 


Thurston Moore - The Best Day
Dağılmasına ağlasak yeridir denebilecek gruplardan Sonic Youth’un sonrasında o havayı tekrar bulamamak çok sıkıcı olmuştu... Dönüp eski albümleri hatmekten başka çare de yoktu elde, isyandaydık... Bu isyana çare olan sekiz şarkıyla gelmiş Moore, Sonic Youth soundundan hiç uzağa düşmemiş... O bayıldığımız uzun sololar, muhteşem garaj soundu, sevdiğimiz vokal derken solo yerine grup albümü olarak dinleyip nefes alıyoruz bolca... Solo albümlere devam et Moore, çıkma o garajdan...


Tindersticks – Ypres
Tindersticks deyince akan sular durur benim için... Ne yapsalar bayıla bayıla dinlerim, her şarkılarını ezbere bilirim, b-side’ları falan geçtim kayda alınmış tüm konserlerini arşivime katarım, ne zaman gelseler iki elim kanda da olsalar giderim... Yıllardır ilk iki albümlerinin LP’sini ararım (varsa gören bilen bi haber etsin), haliyle objektif olamam onlara... Birinci dünya savaşında beş büyük muharebeye ev sahipliği yapmış şehir ypres’de bulunan in flanders fields müzesindeki daimi sergi için yaptıkları soundtrack, 6 şarkıdan oluşuyor... Sizi bilmem, ben bayıla bayıla dinliyorum...


Water Music – Wolves
Bandcamp sayesinde iki yıl önce keşfettiğim, hiç bilinmeyen saklı güzellik istikrarlı şekilde albüm yayımlamaya devam ediyor... Avustralyalı Mathew James Barker, olabildiğince karanlık ve melodik bir atmosfer kuruyor ve sesime gelin diyor her seferinde... “Dark cinematic lo-fi / space folk” olarak tanımlıyor yaptığı müziği, 491 kişinin beğendiği facebook sayfasında... 2011’deki debutla başlayan yolculuğun dördüncü parçası, yine kendi lirik filmini türler harmanıyla sunuyor... Bu kadar çok folk albümün yayımlanıp gereğinden fazla övüldüğü ortamda, tanıtım faaliyetlerinden uzakta sadece müziğini yapan Barker’ı alkışlamak farz...


Weyes Blood - The Innocents
Jackie-O Motherfucker’ın sesi ve gitaristi olarak tanıdığımız Natalie Mering’in grup sonrası giriştiği proje ilk meyvesini 2011’de vermiş ve heyecanla karşılanmıştı... Celtic folk ekseninde sakin bir soundla karşılaşmak şaşırtıcı da olmuştu... Üç yıl sonra ikinci albümle Mering, çıtayı yükselmiş bu sefer... 10 şarkılık albümde yarattığı melankolik atmosfer, hızla “müthiş bir ambiyans” olarak etiketlenip dilden dile yayıldı... Acid folk başyapıtı diyenler de mevcut, son dönemin en iyi albümü diyen de... Başrolü vokaline veren Mering, enstrümanları tamamlayıcı olarak kullanıyor daha çok... İlla tanımlayacaksak gotik folk demek daha iyi özetler... Atmosferine itirazım yok vokalinden şarkılarına birçok anda, çok şeyi andırıyor albüm... Bu benzerliklerden Angel Olsen’den Perfume Genius’a kadar uzun bir liste çıkarabilecekken çok abartmamak lazım... Armonisi güzel ama baştan sona dinlemesi biraz meşakkatli...


******************
Yerliler:
******************


Cem Adrian - Sana Bunları Hiç Bilmediğin Bir Yerden Yazıyorum
2005’de “Ben Bu Şarkıyı Sana Yazdım” ile yola çıkan Adrian, Umay Umay’la yaptıkları düet albümü de dahil edersek dokuzuncu albümünü çıkardı... Lakin aynı yolda ilerliyor... Sürekli aynı imajlar, fotoğraflar, aynı söylem, öldüm bittim eridim naraları arasında kendi tekrar etme haline de tur bindirdi Adrian... Biri var ve o birine sesleniyor hep, aynı cümlelerle... Bitmek bilmeyen güney amerika dizileri gibi oldu... Müzikal değişim ara sıra oluyor, örneğin bu albümün soundu gayet iyi ama sözler sorunlu... Kelime dağarcığına da yeni bir şey ekleyemedi bir türlü, faklı anlatıma girişemiyor... “Kalbim seni sevdi, çektin gittin ortada kaldım, içim acıyor” diyor her albümünde Adrian... Ne bitmez acıymış arkadaş, bu kadar tekrar eder mi insan kendini? Tek kaynaktan bu kadar beslenip hep aynı sözleri mi yazar? Berbat albüm dememe gerek yok değil mi? Diyemem de zaten, berbat hafif kalır...


Cem Özkan – İnsan Nasıl Unutabilir Ki
Rebel Moves ile tanıdığımız Özkan, ilk solo albümünün ardından dizilere yaptığı şarkılarla son dönemin aranan isimlerinden birine haline gelmiş durumda... Başarısının getirdiği popülarite ile yoğrulan 14 şarkılık albüm, aynı mantıkla iyi müziğin üzerine dillere sakız olacak sözlerle oluşmuş... Hedefi tutturduğunu söylemek mümkün ama sürekli bir şeyleri tamamlama, eşlik etme havası taşıyan albüm, sloganlar ve mesajlarla dolu sözleriyle dolup taşıyor.. 


Denizcinin Kedisi - Denizcinin Kedisi
2011 yılında Ankara’da kurulan grup, o gün bugündür ürettiklerini toparlayarak ilk albümle çıkageldi... Deniz Kuvvetleri'nden yarbayı Ertan Güleç’in emekli olduktan sonra müzik için kolları sıvamasıyla başlayan süreç, bar programı yapacak bir grup kurmaya karar vermesiyle şekillenmiş... Denizi olmayan şehrin denizcisi Güleç için ilham verici olan dönem, prototip halinde olan şarkıların gelişmesini de sağlamış... Kayıtları da aceleye getirmemişler... Güleç’in kedisinin fotoğrafıyla kapağı süslediği albüm 10 şarkıdan oluşuyor ve ilk albüm için fazlasıyla iyi... Sağlam bir rock soundu, iyi vokal ve düzenlemelerle boşları yok... Özellikle yedi dakikalık “Nesin Sen”e bayıldım...


Evden Uzakta - Hiçbi' Yere Doğru
Müziklerini 90'lı yıllarda özellikle California'da yükselişe geçmiş 'new school punk' türünün bir türevi, kendilerince bir yorumu olarak nitelendiren beşlinin ilk albümü, özellikle çok iyi bir stüdyo aşamasından geçtiğini göstererek öne çıkıyor... Sadece şarkıların değil genel olarak albümün tınısına da takıntı derecesinde önem vermişler ve bu konuda endüstri standartlarını yakalamak için soluğu Amerika’da almışlar... Çok iyi yapmışlar, hiç yerli gibi tınlamıyor albüm... Sound bakımından standartları yakalamışlar, besteler de gayet iyi, çok da enerjikler... Ama o sözler nedir yahu... Ergenlerin ağzına sakız sözlerle, basit klişelerle yazık etmişler... Tamam güzel tınlamak önemlidir ama ne anlattığınız var eder sizi... Biri cover, on şarkılık albüm, ilk albüm için yeterli... 


Fazıl Say - Say Plays Say
Ülkede, sanatçı lafının en çok yakıştığı müzisyen, “bir piyanistin piyano müziği” olarak tanımlıyor albümünü... Ne mutlu ki, bunca saçmalığın ortasında üretmeye çalmaya devam ediyor... Hakkında abuk sabuk açıklamalar peş peşe gelirken, o dünya turnesine çıkıyor... Konserlerini takip edenler için tanıdık bir albüm bu... Dünya prömiyerini yaptığı besteler, konserlerinde çaldıkları derken, ilk bestelerinden bugüne güzel bir harman yapmış Say... Özellikle “Kara Toprak”ın kaydına kavuştuk sonunda... Dinleyeni mest eden, kulağınızdan eksik olmaması gereken bir saatlik özel bir şölen...


Fineaway – Fineaway
Eskişehir çıkışlı yeni deneysel rock dörtlüsü, son dönemin en hızlı çıkışını yapanlardan... On Your Horizon’dan Tuğrul Gültepe, Hay Bin Kunduz’dan Yiğit Seferoğlu, Jan Kortanidze’den oluşan grup, Burak Taşdemir’in katılımıyla son şeklini almış... Ağustos’ta yayımladıkları ilk single ile gördükleri ilginin karşılığını üç şarkılık e.p. ile vermişler... Türler arası harmanı, doğaçlamaları derken konserlerdeki havadan memnun dinleyici kitlesi de büyüyor... Bir an evvel tanışın...

Flört - Hücum Kayıtlar
Öncelikle belirteyim, hiç ısınamadığım sevemediğin gruplardan biridir Flört... Kulağımdan girdiği gibi çıkar, itici gelir hep... Özenti ve gereksiz bulurum... Bu sefer ara albümle gelmişler, birikenleri, beklenenleri aradan çıkarmışlar... Öykünmelerle dolu 10 şarkılık albüm sevenlerini yine mest edecek o belli, çizgileri aynen devam... Ama yiğidi öldürüp hakkını vereyim, “Hep Beraber”i dinleyince şok oldum... Hiç beklemezdim onlardan, resmen marş olmuş, yılın şarkısı olmuş...


Peygamber Vitesi - Ulu
Alternatif sahnenin en önemli gruplarından biri olan pv, kendi adlarını taşıyan ilk albümleriyle geçen yılın en iyi çıkışlarından birine imza atarak dikkatleri çekmişti... Çok bekletmeden ikinci albümle gelmişler, iyi yapmışlar... Beş şarkılık albüm yine karanlık sounduyla öne çıkıyor... Ama bu temeli çok iyi besleyemeyen vokalle hem fazla sakinler, hem de grup müziğinden uzaktalar... Yaşanan kadro değişimi ile geçen sürecin getirisi olduğu için daha çok solo albüm gibi tınlıyor... İyi gidiyor olsalar da, tam performans için daha iyi vokale ihtiyaç var...


Rast – Düş Bozumu
Sahnede rastlaşmalarla kendini sevdiren ve iyi coverlarıyla kitlesini de genişleten Kıbrıs çıkışlı dörtlü, iki yıllık aradan sonra yeni albümünü dijital ortamda sundu... Dokuz şarkıdan oluşan albüm, Fatih Erdemci coverı “Suçum Değil” ile açılıyor... Klasik Türkçe rock dinleyenler için her şey yerli yerinde, gereken tüm standartlara da uygun... Giderek daha iyi oluyorlar, ilk albümü aşmışlar... Dinlemesi, eşlik etmesi, ezberi kolay albümlerden... 


Bonus:
Thom Yorke - Interference (Cover by Miya)
Bir günde avucumuza düşen Yorke solosu “Tomorrow's Modern Boxes”ın ilk dinleyişte sevdiğim şarkısı olmuştu “Interference”... Lakin çok depresif, çok karanlıktı... Yorke’un vur deyince öldürmesi nefessiz bırakmıştı şarkıyı... Neyse ki, çok geçmeden remixi geldi... Onu da çok sevdim ama, onda da hiç hoşlanmadığım elektronik numaralar vardı... Tam ikisinin ortası lazımdı, o da sürpriz şekilde Miya’dan geldi... Tam kulağıma uygun hale getirmiş şarkıyı Miya, nefes aldırmış... Sipariş etsem bu kadar olur... 



Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template