♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Kulak Keyfi : Eylül Raporu

Yaz tatilinden kalma tuhaf sarhoşluğumuzun sürdüğü Eylül, bolca albümle ayıltma görevini fazlasıyla getirerek kulaklarımızı öyle bir şenlendirdi ki yılın en bereketli dönemini geride bıraktık... Majör isimlerin albümleri, uzun süreli sessizliği bozan geri dönüşler ve sürprizleriyle nicelikle nitelik dengesinin bu kadar dengeli olduğuna ilk kez şahit olduk... Alt-J, Leonard Cohen, Marianne Faithfull, Markéta Irglová ve Perfume Genius’un beklediklerimizden fazlasını bulduğumuz albümler olurken, Aphex Twin’in 13 yıl sonra albüm yayımlaması ayın en önemli olaylardan biriydi... The Vines’ın grunge’ı yeniden diriltme hareketi, The Kooks ve Weezer’ın tam gaz geri dönüşü coşku verirken, Thom Yorke’un süpriz albümü de hediye oldu... Az albüm çıkan yerli piyasa ise nihayet Jehan Barbur sayesinde biraz hareketlendi... O konuştu biz dinledik, dokundu, dokunduk... Adamlar, Nekropsi ve Baki Duyarlar da iyi alternatifler oldu... İşte Eylül’de yayımlanan albümlerden dinlediğim 27 yabancı ve 8 yerli albüme dair...


Alt-J - This Is All Yours
Muhteşem debut albümleriyle 2012’ye damga vuran İngiliz dörtlünün, Gwil Sainsbury’nin ayrılığı sonrasında neler yapacağı merak konusuydu... Mercury ödülü getiren ilk albümün sonrasında iyi bir albümle gelme baskısını kaldırabilmek gibi zor bir kayıt döneminden geçmeleri gerekiyordu... 13 şarkılık albüm, ilk andan itibaren Alt-J cephesinde hiç bir sorun olmadığını haykırıyor... Yine müthiş bir albümle gelmişler, beklentileri de fazlasıyla karşılıyorlar... Her şarkı çok iyi ama “Nara” için ayrı parantez açmak gerekiyor...


Annie Eve - Sunday '91
Geçtiğimiz yıl yayımladığı dört şarkılık e.p.’si ile dikkat çeken Eve, İngiliz basınının pamuklara sararak çok şey beklediği isimlerden biri haline gelmişti... Ağustos sonunda çıkan debutuyla bu övgüleri hakettiğini gösteriyor... 10 şarkılık albüm genel havasıyla içe dokunuyor, tek gitarla çalıp söyleyen Eve, gerektiği yerde fişe takıyor ve atmosferini güçlendiriyor... Biraz toplama havasında, daha iyisi elbette olabilirdi ama iyi debutla yılın en iyi çıkışlarından biri olduğunu göstermesi fazlasıyla yeterli... Bir sonraki albümü merak edilesi...


Aphex Twin – Syro
Elektronik müziğe yön veren Richard David James’in 13 yıl aradan sonra albüm yayımlaması tartışmasız yılın en önemli olayıydı... Dahiliği delilikle akraba olan isimlerden James’in, 12 şarkılık albümle yaptığı geri dönüş beklendiği gibi ihtişamlı... Meraklısı zaten çoktan dinlemiş ve sevmiştir... Halen mesafeli olduğum türe ait olan albüm, bitmek bilmeyen bir işkence gibi geliyor bana...


Bonnie 'Prince' Billy - Singer’s Grave A Sea Of Tongues
Üretkenlik sıkıntısı çekmeyen Amerikalı müzisyen Will Oldham, hızlı üretiminin sonucu olarak kendini tekrar etme sorunuyla karşı karşıya gibi... 21 yıllık diskografisinin 18 numaralı stüdyo işi, yine usul usul söylediği 11 şarkıyı içeriyor... Heyecan yaratamayan sıradan bir albüm olarak kalıyor... 


Death from Above 1979 - The Physical World
Kanadalı punk rock ikilisinin debut albümle yarattığı heyecanın üstünden tam on yıl geçti... O gün bugündür e.p. ve singlelarla idare etmelerinin ardından 2006’da bizden bu kadar demişlerdi... 2011’de başlayan ikinci dönemin ilk meyveleri için çok beklettiler ama değdi... Nihayet özlem giderme fırsatı veren 11 şarkılık albümün müjdecisi “Trainwreck 1979” iyi bir albümün geleceğini göstermekle kalmayıp, dizilerde de sıkça kullanılarak gereğinden fazla katkı da yaptı... Yeniden başlamanın ikiliye daha çok enerji verdiği belli... David Sardy’nin prodüktörlüğünde reenkarne olmuşlar ve sanki hiç ara vermemiş gibi dönmüşler... Ayın en iyi albümlerinden biri...


Delta Spirit - Into The Wide
2005’de kurulan Californialı beşli için sıçrama tahtası her grubun başına geldiği gibi şarkılarının dizilerde kullanılması... Sıradan bir grup olarak sınırlı sayıda kitleye hitap ederken kendi adlarını taşıyan albümleriyle 2012’de liste başarısı yakaladıktan sonra, ilk kez yeni albümü beklenen grup olarak kendilerini iyice doldurmuşlar... Dördüncü albümleri 12 şarkıdan oluşuyor ve yine medya desteğiyle yürüyecekler gibi görünüyor... Daha enerjik geri dönmüşler ama her şeye benziyorlar... The National, The Killers ve Spoon başta olmak üzere türün önemli isimlerinden bu kadar iz görmek, haliyle öykünmenin fazla kaçtığını gösteriyor... Kendilerini bulmaları gereken yerde, gerekli aşamayı yapmak yerine basit bir metodla kolaya kaçmayı tercih ederek yazık etmişler...


Hozier – Hozier
1990 doğumlu İrlandalı Andrew Hozier-Byrne, geçtiğimiz yıl yayımladığı “Take Me to Church” e.p.si ile ilgi çekmiş ve albüm beklentisi yaratmıştı... Bu yıla da ikinci e.p.’yi yayımlayarak başlayan Hozier, 13 şarkılık debutla kulaklarımızda... Soul ve blues etkilenimli folk rock soundunu netleştiren Hozier, iş albüme gelince biraz dağılmış... Zaten tutturduğu şarkıların üzerine yaptığı ilavelerle albümü kotarmaya çalışmak, bütünlüğü kaybetmesini sağlamış... Farklı yerlere savrulan ve uyumsuz görünen albüm, daha çok e.p. toplaması gibi tınlıyor... “Take me to Church”ün yanına “Sedated” ve “It Will Come Back”i koymakla iş bitmiyor... İkinci albümde toparlaması için umut var...


Jaws - Be Slowly
2012’de yola çıkan Birmingham merkezli dörtlü, e.p.’lerle yarattığı heyecanın ardından debut albümü beklenen gruplar listesinin üst sıralarına yazdırmıştı adını... Bit pazarına nur yağdıran soundlarının bunda etkisi büyüktü elbette... Doksanların efsane gruplarından izler barındırmalarıyla yabancılık etkisi de yaratmıyorlar ve çabuk sevdiriyorlardı kendilerini... İş 11 şarkılık albüme gelince, bu durum dezavantaja dönüşmüş... Kendi seslerini bulamamışlar bir türlü... Formüle şarkılarla dolu albüm ilk çıkış için zayıf ama ilerisi için ümit veriyor... 


Julian Casablancas + The Voidz – Tyranny
The Strokes’un beyni Casablancas, yan projelerine bir yenisini daha ekleyerek kendince rahatlıyor olmalı... 2009’da yayımladığı soloyu takip eden yeni albümde bu kez yalnız değil... 12 şarkılık albüm bolca peşine takılıp gidilen melodi içeriyor olsa da, çok deneysel çok ucu açık ve içine girmesi hayli zor... Sanki yayımlanmasına gerek yokmuş gibi, sanki basit ev demoları gibi kalıyor ve beni vasatta dinleyin diyor...


Justin Furstenfeld - Songs from an Open Book
Blue October solisti Furstenfeld, zaman zaman alıyor eline gitarı, konser turuna çıkıyor... Tek gitarla akustik konserden çok, seyirciyle buluşma ve sohbet etme havasında geçen turnenin gördüğü yoğun ilgiden de bu albüm doğmuş... 68 dakikalık albüm, konserin tüm havasını iletiyor, orda gibisiniz adeta... 11 şarkı ve 8 de sohbet bölümüyle, grubun hayranları için tam bir ziyafet... Akustik yorumlar ve konser albümleri listelerine de üst sıralardan girebilecek bir ziyafet bu... 


Karen O - Crush Songs
Yeah Yeah Yeahs vokalisti Karen O, meğer boş zamanlarını evde şarkı kaydederek geçiriyormuş... 2006-2010 arası yaptığı şarkılar güzel bir süpriz olarak kulağımızda... 14 şarkılık albümü, “27 yaşımda neredeyse vurgun yemiştim. Bir daha aşık olacağımı zannetmiyordum.” sözleriyle açık ediyor... 21 dakikalık albüm, kısacık şarkılardan oluşuyor ve hayran olduğumuz kadın, yediği vurgunu kusuyor... Olabildiğince basit, yalın ve içe dokunan şarkılarla özel bir iş... Kayıtsız kalmayın...


Leonard Cohen - Popular Problems
80 yaşına yeni albümle giren usta, 13 numaralı stüdyo işini kulaklarımıza gönderdi... Dokuz şarkılık albüm, ustanın bende halen iş var, yaşayan efsaneysem hak ediyorum bu sıfatı demesi gibi... Usta yine formunda ama eski albümlerindeki gibi kulaklara kazınacak besteleri yok artık, ömürlük şarkıları yok artık... Çok sevilesi, sürekli dinlenesi bir albüm değil... Sesini özleyenler için yeni yaş hediyesi o kadar...


Marianne Faithfull - Give My Love To London
Dile kolay 1965’de başlayan diskografisinin yirminci stüdyo albümünü yayınladı Faithfull... Üç yıl aradan sonra gelen yeni albüm 11 şarkı içeriyor ve özel bir ekip çalışmasının ürünü... Üretmeyi sürdüren Faithfull, önemli isimlerle çalışmış... Roger Waters, Nick Cave & Bad Seeds, Brian Eno, Ed Harcourt, Léonard Cohen ve Anna Calvi ile ortak üretilmiş şarkıların kötü olması mümkün mü, değil elbet... Şahane besteler, düzenlemeler ve sözlerle 1946 doğumlu efsaneye yakışan ve kulaktan kolay kolay çıkmayan bir albüm... 


Markéta Irglová – Muna
Muhteşem film “Once” ile tanıdığımız, Glenn Hansard ile birlikte oluşturdukları The Swell Season ile üç albüme imza atan Irglová, solo kariyerinin ikinci albümüyle kulaklarımızda... 2011’de “Anar”la ilk adımı atarken, pek kendini bulmuşa benzemiyordu... Potansiyelinin altındaydı sanki, o yüzden çok dikkat çekemedi albüm, gerekli etkiyi yaratamamıştı... Üç yıllık ara yaramış Irglová’ya... 11 muhteşem şarkıyla, müthiş düzenlemeler ve bestelerle zaten hayran olduğumuz sesiyle harika bir albümle çıkagelmiş sonunda... Ayın en güzel tınlayan albümlerinden biri... Özellikle “The Leading Bird” ve “The Leading Bird”i takıntı haline getirmemek çok zor...


Perfume Genius - Too Bright
Debut albümü “Learning” ile 2010’un en iyi yeni çıkışlarından birine imza atan Mike Hadreas, büyümeyi sürdürüyor... 11 şarkılık üçüncü albüm, dört yıl içinde kat ettiği yolu da gösteriyor... 33 dakikalık bir ihtişam ve hipnotize eden bir atmosferde kaybolmanız için elinden geleni ardına koymamış Hadreas... Haliyle, kendinizi tekrar tekrar dinlerken buluyorsunuz... Şimdiden belirteyim, yıl sonunda majör dergilerin en iyi albümler listesinde kendine üst sıralardan yer bulacak... O listelerle keşfetmeyi beklemeden şimdiden kulak verin...


Robert Plant - lullaby and... The Ceaseless Roar
Led Zeppelin’in efsane vokalisti, otuz yılı devirdiği solo kariyerinde arayışlarına devam ediyor... Dünya müziğini de takip eden ve farklı enstrümanları kullanmayı seven Plant arkasına The Sensational Space Shifters’ı alarak girmiş stüdyoya... 11 şarkılık albümde, folk rock ile etnik müzik arasında geniş bir yelpazeye konuşlanmış... O yelpazeye ilgisi olanlar için baştacı edilebilir ama ustayı rocker olarak görmek isteyenler için sıkıcı gelebilir...


Ryan Adams – Ryan Adams
Alternatif ve indie’nin dünyaya iyice hakim olduğu yerde halen gümbür gümbür rock yapan özel adam, on dördüncü stüdyo albümünde de bıraktığı yerden devam ediyor... Eski usul soundla gitarları iyice öne çıkardığı 11 şarkıdan ilk anda öne çıkan yok ama aynı tonda giden, keyif veren 42 dakika mevcut... 


Sea Oleena – Shallow
2010’da yayımladığı kendi adını taşıyan debut albümünden bu yana sakinliğin sesi olan Oleena, özellikle ikinci albümde yer alan “Milk” ve “Untitled” ile adını duyurmuştu... Üç yıl aradan sonra gelen üçüncü albümünde yine 7 şarkı yer alıyor... Sakin, pesimist ve melodik hava aynen devam ediyor... Daha da yalın bir soundla tamamen vokale odaklanan daha az melodi barındıran bir albüm “Shallow”, hemen ısınması zor... Sevilmesi için zamana ihtiyaç var... İlk dinleyişte tüm şarkıların birbirine benziyor olması hissi vermesi de cabası...


Tennis - Ritual In Repeat
2011’de yayımladığı debutla Amerikan indie pop sahnesine görkemli bir giriş yapan Denverlı çift, bir yıl sonra ikinci albümle de aynı başarısını sürdürmüştü... Her albümde üzerine koyarak devam etmeyi sürdürdüklerini gösterdikleri yeni albümleriyle türün önemli grupları arasındaki yerlerini de sağlamlaştırmışlar artık... 11 şarkılık albüm, tam da beklendiği gibi çok iyi tınlıyor, boşu yok... 


The Do - Shake Shook Shaken
Olivia B. Merilahti ve Dan Levy nihayet üç yıllık sessizliğini bozarak döndü... Özlediğimiz sese 12 şarkıyla kavuşmamızı sağlayan albüm, ikilinin diskografisinde üç numaralı stüdyo işi olarak beklentileri karşılıyor... İlk şarkıdan itibaren enerjisi ve temposuyla kendilerini tekrar ettiklerini göstermişler... Aynı formüllerle, önceki albümlerine de rahatlıkla girebilecek ve hiç sırıtmayacak şarkılar... Yeni bir şey yok ama vasatı da aşmışlar...


The Drums – Encyclopedia
Kendi adlarını taşıyan debut albümleriyle 2010’a damga vuran New Yorklu ikili, bir yıl sonra “Portamento” ile yaşattığı hayal kırıklığının izlerini silmek için döndü... 14 şarkılık albümden görünen, yine olmadığı... İlk albümün üzerine çıkamamışlar yine... Üç yıllık bekleyişin sonu, sıradan şarkılarla dolu vasat bir albümün yaşattığı hüsran... 


The Kooks – Listen
Muhteşem debutlarıyla 2006’da her grubun rüyası olan bir başlangıç yapan İngiliz dörtlü, sonrasını aynı şekilde getirememiş ve üçüncü albümleri “Junk of the Heart”la neredeyse tükenişin sınırına dayanmıştı... Üç yıl sonra yeni albümle geri dönecek olmaları da hiç heyecan vermiyordu doğal olarak... 11 şarkılık albüm, yine her gruba nasip olmayacak şahane bir geriş dönüş yaşatıyor... Yeni bir sayfa açmışlar ve dinlemelere doyulmayan bir albümle kulak keyfi yaşatıyorlar... Özellikle “Dreams”, “Sunrise” ve “Sweet Emotion” gönül çalıyor... Ayın en iyi albümlerinden biri... 


The Vines - Wicked Nature
Doksanların canına okuyan Grunge’ın yeniden canlanmasını bekleyenlere müjdeyi Craig Nicholls vermiş... Avustralyalı garaj dörtlüsü, üç yıl aradan sonra yayımladıkları altıncı stüdyo albümlerini 22 şarkıyla donatmış... Double albüm, tüm gücünü içimizdeki grunge özleminden alıyor... Benim gibi, Seattle’dan her gün yeni bir grubun fışkırdığı döneme zamanında şahit olanlar için muhteşem bir nostalji... Ayın en özel albümü...


Thom Yorke - Tomorrow's Modern Boxes
Ayın en büyük süprizi olarak damdan düşer gibi kulağımıza düşen albüm, Yorke’un sosyal medya hesaplarından paylaştığı fotoğraflarla heyecan yaratmıştı... Yeni bir şey geliyordu ama grup işi mi, solo mu ne geliyordu anlayamadık bir türlü... Albümün duyurusundan on dakika geçmeden bittorent üzerinden dağıtımı yapılan albüm, hediye gibi oldu daha çok... Yarattığı heyecan bile yeter aslında ama sekiz yeni şarkıya da asla hayır demeyiz... Ne çok iyi, ne çok kötü diyebileceğimiz albümün, kısa sürede bir milyondan fazla satması da müzisyenlere yeni bir kanal açmış gibi görünüyor...


U2 - Songs of Innocence
Geçliğimizde U2 deyince içimiz kıpır kıpır ederdi, posterlerini duvarlara asar, albümleri tekrar tekrar dinlerdik... Her şarkısına kendi öykümüzü yazardık... Bono’yu severdik, konserlerde yaptıklarıyla, dünya görüşüyle, politik söylemiyle... Devir değişti cümlesinin en çok darbe vurduğu hissiyatı, ilkin doksanların ikinci yarısında müziklerindeki değişimle görmüştük... Sonrası çorap söküğü gibi geldi... Son nokta yeni albümlerini herkese itunes üzerinden itelemeleri olunca, geriye bir şey kalmıyor söylecek... Tuhaf kapağı ve iğrenç dağıtım tatkiği sonrası 11 şarkılık albüm, bana mide bulantısından başka bir şey vermiyor... 


Weezer - Everything Will Be Alright In The End
Yılın en çok beklenen albümlerinden biri olması boşuna değildi, dört yıllık bir bekleyişti bu ve Rick Ocasek’le çalışıyorlardı... Yayımlanan ilk şarkılarla da tereddütümüz yoktu... California’lı dörtlü 13 şarkılık albümle beklentilerin de üzerine çıkmasını görmek daha güzel oldu... Lafı çok uzatmadan, diskografilerinin en iyisine dokuzuncu albümleriyle imza attıklarını belirtelim ki, etkisine girmek için fazla zaman kaybetmemiş olun...


Wooden Arms – Tide
Norwich çıkışlı altılı geçtiğimiz yıl ilk kayıtlarını kendi imkanlarıyla yaptıkları altı şarkılık bir e.p. ile sunmuş ve folkestra sahnesine etkili bir giriş yapmıştı... Yine altı şarkıyla ama mini albüm formatıyla ve butterfly records’un desteğiyle resmi debutla şahane bir başlangıç yapmışlar... Altı harika şarkı ve bitmesini istemediğiniz 27 dakika... Nefeslileri, yaylıları ve şahane düzenlemeleriyle klasik müzikle folku buluşturan gruplara taze güç olarak ekleniyorlar... Türün önemli isimlerinin, elektroniğe kaydığı dönemde ortaya çıkmaları da şevk veriyor kulaklara ve aşık olunacak gruplar listesine üst sıralardan yerleşiyorlar...


******************
Yerliler:
******************



Adamlar - Eski Dostum Tankla Gelmiş
Halimden Konan Anlar ve Adamlar üyelerinin birleşiminden oluşan grup, 12 şarkılık albümüyle yerli müzik aleminde özlediğimiz heyecanı yaşattı... Sevdiğimiz şarkıların yeni versiyonlarıyla karşılaşmak gibi ikircikli bir durum da yaşatıyor... Alıştığımız hallerinin üzerine yenisini koymak zor... Onlar daha ucuz ve samimi işlerdi sanki, kirliydi, deneyseldi... Tertemiz ve standart bir stüdyo albümü olunca biraz ikiye bölünme yaşatıyorlar... Ama ne kadar değişirse değişsin sözleriyle, tavrıyla alternatifin içinden fışkıran bu yeni alternatif akımın öncüleri candır... Ayın ve yılın en iyi albümlerinden biriyle bir an önce tanışın, kulağınızı keyiflendirin...



Aylin Zoi – Mecaz
Sinemadan müzik dünyasına geçiş yapan Zoi, üç şarkılık e.p. ile ilk ürününü sundu... Türler harmanı soundun başrolü melodilerde... İlk çıkış için fazlasıyla özgün, kendi sesini bulmuş olması da fazlasıyla şaşırtıcı... İyi müzisyenlerle çalışmış, iyi sözlerle donatmış şarkılarını... Ayın en güzel tanışmalarından birini yaşatan Zoi, şahane iş çıkarmış... Albümünü de merakla bekliyoruz...



Baki Duyarlar – Time Of Spring
Cazın usta ismi üçlemenin ardından yeniden bildik sularda... Her albümünde farklı isimlerle çalışan Duyarlar’a bu kez alto saksofonda Justin Vasques, elektrik basta Janek Gwizdala ve davulda Louie Palmer eşlik ediyor... Şahane bir eşlik bu, ortaya çıkan muhteşem ensemble müthiş keyif veriyor... Baharı getiren yedi şarkılık albüm aslında iki yıl önce kaydedilmiş ve zamanını beklemiş... Türün dinleyicisi olmayanların bile peşine takılacağı melodiler barındıran albüm, baharın ritmini de hissettirerek coşku veriyor... Türleri geçelim, müzikseverler özellikle de grup uyumuna takıntılı olanlar mutlaka kulak vermeli...



Hayat Meyal – Dünya Değişiyor
2009’da kurulan ve Uğur Yılmaz (Vokal), Burak Ergen (Davul), Ümit Eren Oğuz (Gitar), Musa Murat Alsancak’dan (Bas Gitar) oluşan grup kısa sürede sahnelere çıkmış ve bolca etkinliğin ardından maxi-single ile ilk adımı atmış... Mayıs sonunda çıkan 6 şarkılık single’ı gözden kaçırmışız... Bakırköy çıkışlı grup, yüksek enerjileri ve iyi coverlarıyla tanındıktan sonraki ilk çıkış için doğru adım atmış... Bir intro, bir de akustik versiyonu çıkarırsak tanışma faslı dört şarkı içeriyor... İyi bir soundla alternatif rock sahnesine iyi bir başlangıç yapmak için fazlasıyla yeterli... Albümle daha iyisini yapacaklarını gösteriyorlar... 



Jehan Barbur - Sizler Hiç Yokken
“Kendi olarak, sana gelen-
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen-
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen-
kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan- -
O, işte...”
der Oruç Aruoba... Jehan Barbur tastamam öyle gelenlerden... Kendi olarak çıkış yapan ve çizgisini koruyarak dördüncü albümüyle yerini iyice sağlamlaştıran ve “Sizler Hiç Yokken” ile iç kırıklıklarını anlatan bir ozan... Ülkemizin bu kadar kirli, kolaycı, nabza şerbet ve öngörülmez ortamında kendi istediklerini yaparak popüler olabilmek ve bunu sürdürebilmek gibi bir zorluğu yenebilen çok isim çıkmaz... Çıkınca özel oluyor işte, bizle olmayı seçtiği için pamuklara sarmak istiyoruz... Bestelermiş, şarkı sayısıymış, birlikte çalıştığı isimlermiş geçelim... Barbur’un gücü sözlerinde saklı... Şarkı söylemiyor, geçiyor karşınıza konuşuyor sanki... Sorularla, serzenişlerle, dokunmalarla, kırılgan hislerle dolu albümde “Ellerimde kelimeler, ne yapayım ellerimle?” diyen Barbur, dokunmak için gelmiş... “Dokunsam konuşsam da ne fark eder” diyor dokunurken, fark ettiğini içinizde duyuyorsunuz dinlerken... “Gerçekten var mı melekler?” diyor, var işte... 



Murat Akay - Kedimi Çaldılar Kutuya Koydular
Sosyal medyanın etkisiyle, bolca paylaşılan şarkılarıyla son dönemin ilgi gören ismi Akay, şarkılarını bir albümde toplayarak dijital satış sitelerinde sundu... Absürt sözlerini klipleriyle de destekleyen Akay, dinleyende bağımlılık yapmaya devam ediyor... Absürt elektronika olarak adlandırılan türe hiç yabancılık çekmeden ısınmak mümkün... Gayet samimi, eğlenceli ve özgün... O meşhur “underrated” kelimesi tam anlamıyla yerini bulmuş oluyor... Albüm sayesinde nihayet daha fazla bilinir olacak ve gerekli desteği alacak... Farklı bir şeyler dinlemek isteyenlerin bir kulak vermeli...



Nekropsi - Aylık Monthly
Uzun aralarla albüm yapmasına sinir olduğumuz Nekropsi, Ocak 2013 itibariyle dördüncü albümüne başlamış ve her ay bir şarkıyı yayımlayarak tamamlayacağız demişti... Yıl boyunca yayımladıkları şarkılara ek olarak bir de çorbayı ekleyerek 11 şarkılık albüm çıkmış ortaya... Lakin internette kalmıştı, nihayet fiziksel baskısına kavuştu... İstanbul undergroundunun sınırları zorlayan grubu için ne dense az... 20 yıldır ayrıksı soundlarıyla uçlarda gezinmeye devam eden progresif halleriyle yine müthiş bir albüm... 



Pembe Fil - Kafamız Çok Karışık
Alternatif piyasadan çıkan özgün seslere hasretken Eskişehir’den ilgi çekici bir albüm geldi... Kendilerini “Çöpbull'un sıcak taşlarından Esbull'un ayazına kış punk topluluğu” olarak tanımlayan grup, ilk albümünü sitelerinden indirmeye sunmuş ve dijital alemde de satışta... Haklarında fazla bilgi yok ama bir manifesto ile gayet güzel özetlemişler düşündüklerini... “İnsanların birbirlerini yargılamadığı, yaşadıkları düşünce ve duyguları sanatla dışarıya vurduğu, güzellikleri ve acıları insanlara ve kendine paylaştığı bir dünya görüşünü arzuluyoruz. Bize katılmak, bizden bir parça olan sanat ürünlerimizi takip etmekle mümkün. Sevilmekte istemiyoruz. Üzmekten ise nefret ediyoruz; kendimiz dışında olan kimseleri... Devrik cümle seviyoruz. Akortsuz gitar seviyoruz. Sarhoş şarkıcıları seviyoruz. Pembe fil yeni bir akımdır. Pembe Fil bir sanat anlayışı ve hayat görüşüdür. X kuşağı büyük savaşlara yenildi ama Y kuşağı beraberlik kuramamasına ve yalnızlığına yenildi. Pembe Fil yalnızlığın hüküm sürdüğü bir devirde beraber olabilen insanların topluluğudur. Nefretle beslendik. Egoyla yıkandık. Herkes başkasının ne söyleyeceğini engellemeden kendi istediğini söyleyebilmelidir... Böyle düşünür Pembe Fil. Pembe Fil tepeden düşen bir kar tanesidir; gittikçe büyür. Bunların hepsi Pembe Fil'in bu boktan çağ için dilediği en içten duygularıdır.” 11 şarkılık albümde de bu teoriyi pratiğe dökmüşler... Son dönemin en ilginç çıkışlarından birine imza atan Pembe Fil, ilk tanışmayı vasatta geçiriyor... Biraz daha pişip, daha iyi şarkılarla gelişmelerini beklemeli...



Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template