♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Kulak Keyfi : Şubat Raporu

Ülke gündeminin siyaset odağında ve peş peşe yayınlanan tapelerle ısındığı Şubat ayı, tam da o sinir harbinden kaçmak için aradığımız albümler sundu... Yılın en çok beklenen albümlerinden bir kaçına da kavuştuk... Ayın en önemli albümleri Andrea Schroeder, Lost in the Trees ve Wild Beasts’ten gelirken, yerli piyasadaysa The Ringo Jets’in muhteşem çıkışıyla, Dorian’ın sekiz yıl sonra dönüşü yeter de artar...  İşte bu ay yayınlanan albümlerden dinlediklerime dair değerlendirmeler...


Andrea Schroeder - Where The Wild Oceans End
Marianne Faithfull ile Nico arasında konuşlanan bir ses, Nick Cave ile P.J. Harvey arasında duran bir tavır ve şarkılarla müthiş vokale eşlik eden melankolik bir sound... Majör dergilerin övgü yağmuruna tutulan albüm folk’tan chanson’a, blues’dan chamber pop’a geniş bir yelpazede bulabiliyor tanımını çok zorlarsak... İlk dinleyişte kulağı sarıyor, sarmalıyor Schroeder... Olabildiğince kara bir kabare bu, olabildiğince öz... İlk albümü “Blackbird”de iyiydi ama daha çıtır kadın havası vardı üzerinde, sesiyle örtüşmüyordu tavrı... Haliyle yeteri kadar duyulmamıştı bu Alman güzelliği... Artık herkesi sarıp sarmalamak için bekliyor... Ayın albümü olmasını geçtim, yılın albümlerinden biri...


Black Submarine - New Shores
“The Black Ships” adıyla 2008’de kurulan tanıdık beşli, uzun süredir albüm için stüdyoya kapanmıştı... Hatta neredeyse umudu kesiyorduk... Verve’den Nick McCabe ve Simon Jones, sayısız albüme hayat veren Davide Rossi, Portishead’in eski bateristi Mig Schillace ve Amelia Tucker’dan oluşan grup, ilk karalamalardan itibaren işin içinde olmanın dezavantajını yaşadıklarını söylüyor... Şunu yapalım, bu ritmi kullanalım demeyip kendi stilimizi, kendi melodimizi yarattık diyor... “Düşük bir bütçeyle çalıştığımız için sadece İngiltere’de satışa çıkabilen albüm, Mart’ın ilk haftası civarlarında tüm dünyada raflarda olabilecek” demeyi de ihmal etmiyorlar... Grubun ve albümün önemini anlatmak için Coldplay’in “Viva La Vida” albümüyle yaşadığı değişimi örneklemek gerek... O değişimin arkasındaki önemli isimlerden biri olan Rossi, kendi stilini, melodisini yaratmakla kalmamış “Experimental rock” tanımına kendi lugatından eklemeler yapmış... Özellikle yaylı düzenlemeleriyle aşık olunası iş çıkarmış... İçine girilmesi biraz sürebilir ama bu girişin çıkışı olmayacağı da muhakkak... Seversiniz sevmezsiniz ama en azından kulağınızdan bir kere geçmeli...


Blood Red Shoes - Blood Red Shoes
İngiliz ikili dördüncü albümüyle yine tüm çiğ gitar tınılarıyla hızla giriyor 12 şarkılık albüme... Artık alıştırdılar iki yılda bir albüm yapmaya, her albümü iyi olan gruplardan biri olmayı sürdürdüklerini dosta düşmana kanıtlıyorlar... The White Stripes’ın dağılmasıyla açılan boşluğu da dolduruyorlar... Berlin’de 6 ayda kendileri kaydetmişler, yani tamamen ikiliye ait bir albüm bu, o yüzden kendi adlarını taşıyor... Laura-Mary Carter ve Steven Ansel arasındaki iş bölümünü de, vokal paylaşımını da ayakta alkışlamak gerekiyor...



Bombay Bicycle Club - So Long, See You Tomorrow
Ayın en şenlikli albümü diye özetleyebiliriz, belki de yılın... 10 şarkılık albüm daha ilk tanıtımlarında neyle karşılaşacağımızı gösteriyordu bize ama bu kadar beklemiyorduk... Yıl boyu kulakta gezinmesi gereken bir güzellik, gezilmeye doyulmayan bir lunapark, şen şakrak dinle ve kendini iyi hisset albümü... 


Cascadeur - Ghost Surfer
Garip maskeler, kasklar, kıyafetlerle ilginç şovlar sunarak adını duyuran fransız Alexandre Longo, bol konuklu 16 şarkılık albümde atmosfer yaratımına dair tam bir ders vermiş... Paralel bir boyutta kapı açan albüm, gökkuşağının üzerinde yürümeyi vaadediyor dinleyicisine... Albümün konukları da özellikle cezbedici; Midlake’den Tim Smith ve Eric Pulido, Tindersticks’den Stuart A. Staples sesleriyle katılmış... Onlarla da kalmamış cazcılar, piyanistler, sopranolarla dolu bir albüm... Uzayda yapılan bu sörf, minimal melodileriyle vaat ettiği gökkuşağını sonuna kadar sunuyor... Ama herkesi sarıp sarmalayamıyor, yoruyor Longo... 


Chinawoman - Let's Part in Style
“Party Girl”le keşfedilip patlayan ve ülkemizde de ağırladığımız Rus asıllı Kanadalı Michelle Gurevich ve arkadaşları, üçüncü albümünde de çizgisini koruyor... Seveni için her daim özel olduklarını anlatmaya gerek yok... Gezi olayları sırasında “Kiss in Taksim Square” ile selam da çakmışlardı... 10 şarkılık albümde her ruha göre takıntı yapılacak şarkı mevcut...


Fanfarlo - Let's Go Extinct
Muhteşem debutları “Reservoir” ile 2009 yılına damga vuran grup, üretkenliğiyle de fanlarını hoş tutmaya devam ediyor... Üçüncü albümleri içinde fazla bekletmeyen Simon Balthazar ve arkadaşları bu kez kendilerine evrim temasını seçmiş ve 10 şarkıdan oluşan bir konseptle gelmiş... Evrim derken, Balthazar’ın tanımlamasıyla “İnsan doğası ve onun evrilerek nelere dönüşebileceği”... Bolca nefesli partisyonuyla, melodik bir evrim bu... Müthiş açılış parçasından itibaren çıkılan 47 dakikalık yolculukta boş yok... İndie-pop sevenler ıskalamasın...


Halls - Love To Give
23 yaşında Güney Londra’lı bir adam Samuel Howard... 2010 yılında yayınladığı ilk e.p.’nin adı “Halls” projesinin de adı olmuş, bir yıl sonra debut albüm “Ark” ile dinleyenleri zorlayan halden hale sokmuş... 3 yıl sonra daha olgun, daha rahat dinlenen bir albümle daha sağlam bir adım attığını kendisi de söylüyor... Ambient etkisini biraz daha azaltmış ama “Love To Give”, dinlerken insana hiç boşluk bırakmayan albümlerden... Salt ona kitlenmemizi istiyor Howard, usul usul soundun üzerine yumruk gibi bir kütle neredeyse vokali... İçe işliyor, hem de öyle böyle değil... Karanlık, melankolik, melodik ve özellikle bad zamanların eşlikçisi şarkılar... Dokuz şarkılık albüm, kötü zamanlar için çekilecek bir imdat kolu... 


Jay Malinowski And The Deadcoast - Martel
Kanadalı raggae grubu Bedouin Soundclash’tan Malinowski’nin yan proje konusundaki hızına yetişmek zor... Bu kez dedesinin yazdıklarından yola çıkarak kurduğu konsepti yaylılar triosu The End Tree ile birlikte kotarmış... Avrupa ve atlantik çevresinde sefere çıkmış denizci dedesi Charles Martel’in hayatına güzelleme yapan Malinowski, tüm yaşamını anlatıyor, pasifik ve atlantik okyanusuna sefere çıkıyor... Tüm kıyılara müzikli bir harita yapıyor... Her şarkı zaten gidilen yerlerin ismi... Tertemiz bir soundun üzerine yaylılarla işlenmiş bir seyrüsefer... Albümle de kalmamış, siteyi de kartoneti de dedesinin yazılarıyla kaplamış Malinowski... Usta işi bir konsept ve şarkılarlarıyla incelikli ve özel bir albüm...


Lost in the Trees - Past Life
Yılın en çok beklediğim albümüydü... Ari Picker önderliğinde kurulan Amerikan folkestra beşlisi, üçüncü albümünde yenilenerek gelmiş... 2007’de yayınladığı ilk e.p’den bu yana ilk kez elektronik altyapı kullanmış, zaman zaman da popa meyletmişler... Annesinin şok edici intiharının etkisinde, döktüğü gözyaşlarından ağıtlar yazan Picker, artık o şoku atlatmış görünüyor... Değişimin getirisi olarak daha hareketli olmuş, tempo kazanmış grup... 10 şarkılık albümü, önceki albümlerin yanına koymakta zor olduğu için kıyaslama yapmakta, not vermekte, değerlendirmekte zor... Kesin olan grubun diskografisinde bir yeni bir sayfayı açan milad olduğu, bu sınavı da başarıyla geçtiği... İlk keşfettiğim andan beri en sevdiğim grup oldukları için, ben tatmin oldum diyeyim siz anlayın... Hem ayın, hem de yılın albümü...


Metronomy - Love Letters
Yılın en çok beklenen albümlerinden birine daha kavuştuk... İngiliz dörtlünün üç yıldır beklettiğine değdiğini de daha albümün yarısında anlamak mümkün... Afili bir klipte çekerek dördüncü albümlerini taçlandırmış da oldular... İlk albümlerinden bugüne sürekli yükseltişte olan ve bir önceki işlerinin üzerine çıkan grup, şimdilik en iyi albümlerini dinleyicisinin kulağına aşk mektubu gibi fısıldamış... Yılın en iyi albümü listelerinde görmemiz süpriz olmayacak...


Monogrenade – Composite
Bizde yeteri kadar bilinmeyen Montrealli inidepop altılısı, Jean-Michel Pigeon önderliğinde 2008’de kurulmuş ve bir yıl sonra e.p yayınlamışsa da debut albümleri “Tantale” ile 2011’de duyulmaya başlamış... 2009 yılında yayınladıkları stop-motion güzelliği “Ce Soir” klibi bugün bir klasik olarak kabul görse de, izlenme sayısı halen 200 binlerde... 10 şarkılık “Composite”, Pigeon’un içe işleyen vokaliyle dinleyicisini sarıp sarmalıyor hemen... Yeni keşif arayan dergilerin radarına girdiler bile, özellikle “Les Inrockuptibles” Arcade Fire’dan sonra Kanada’dan çıkan en iyi grup yorumuyla el üstünde tutmaya başladı...  “İnsan ruhunun keşfine açılan müzikal bir yolculuk” cümlesi elbette abartılı ama ayın keşfedilmesi gereken albümlerinden biri olduğu yadsınamaz... 


NO - El Prado
Ayın en ilginç albümü, aşırı derecede “The National”e benzemesiyle öne çıkıyor... Los Angeles’lı altılı 2010 yılından bu yana sahnelerde, ilk e.p. ile yarattıkları heyecanı çoğunlukla benzerlikten dertli şekilde geçirmişler... Öyle ki yeni National albümü diye birine dinlettiğinizde inanabilir... Bradley Hanan Carter’ın vokali bunda en önemli etken... Nihayet yayınladıkları 13 şarkılık debutla dinleyicinin aklında “NO” olarak kalmayı bekliyorlar... Bu kadar benzerlikle biraz zor ama albümün iyi olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu durum... 


Noah Gundersen – Ledges
Güzel sesli adam olarak tanınan Gundersen, müziğe erken başlayanlardan... 89 doğumlu Amerikalı, şimdiye dek iki grup ve üç albüm eskitmiş... 2009’dan bu yana dört solo e.p. yayınlayan Gundersen, adını “Sons of Anarchy” dizisiyle duyurdu... İlk debutu ile ayın en önemli çıkışlarından birini yapmış durumda... Özellikle “Ledges” ile herkesi yakalayacağını tahmin etmek zor değil... Solo dedik ama, kızkardeşi Abby de kemanı ve vokaliyle yanında... Dinledikçe saran, sardıkça içe işleyen ve şarkı sözlerindeki aforizmaları farkettikçe hayran olunan genç adam, folk ile country arasındaki yolun kilometre taşlarından biri olmaya doğru gidiyor... İlk kez dinleyecek olanlar için “Family” e.p.’sini de şiddetle önerelim...


Phantogram – Voices
New Yorklu Sarah Barthel ve Josh Carter ikilisi, elektronika, indie-pop ve trip-hop arasında gezinmeye devam ediyor... 2009 yılına iki e.p. ve hemen ardından debut albümü sığdırarak damga vurmuşlardı... Bunda Barthel’e olan aşkımızın etkisini de yadsıyacak değiliz ama, beş yıldır albümü bekliyorduk... 11 şarkılık albüm, elbette tüm beklentileri karşılıyor ve yıl boyunca kulaktan eksik olmayacak gibi görünüyor... Şarkılardan birinin adının “Bill Murray” olduğunu da dipnot olarak ekleyelim...


She Sir - Go Guitars
2007’de yayınladıkları e.p.’den itibaren heyecan yaratan shoegaze, post-rock ve yer yer post punk öğeleri barındıran Austin Texas’lı dörtlü, nihayet debut albümlerini yayınladı... Yarattıkları heyecanın karşılığını veren albüme ve geçen yedi yıla rağmen kendi tınılarını, kendi melodilerini yaratamama sıkıntısını aşamamışlar... Her şeye benziyorlar ama türe ilgi duyanların keşfetmesinde fayda var...


Spain - Sargent Place
1999 yılında yayınladıkları “She Haunts My Dreams” ile gönlümüzde her zaman yer alan Los Angeles’lı beşli, 2007’de yaşadığı değişimden sonra toparlanabildiğini göstermek üzere gelmiş olsa da o günleri aratmaya devam ediyor... Yine klasik formda sıradan ve basit şarkılar... 1993’te kurulan grubun 2014 yılında beşinci albümünü yapmış olması da her şeyin özeti aslında...


The Jezabels – The Brink
Avustralyalı enerjik dörtlünün üç yıllık sessizliğine son verdiği “The Brink” ayın ağır toplarından biriydi... İndie sevmeyenlerin bile gönlünü çelen grup, Dan Grech-Marguerat prodüktörlüğünde kaydettiği albümle, meşhur ikinci albüm sendromunu aşmakla kalmamış ileriye doğru adım atmış... Yayınladıkları ilk şarkıyla bunu fazlasıyla hissettirmişlerdi... Ayın en garanti albümlerinden biri, beğenmeme lüksünüz yok...


William Fitzsimmons – Lions
Keşke bizde de böyle müzisyenler olsa dedirten, şarkıları ayrı güzel, kendi ayrı güzel adam, bağırmadan çağırmadan çıkan yeni albümüyle kemik dinleyicisini yine memnun etmeyi ihmal etmemiş... Fotoğraflarına baktığınızda küçücük, sinmiş ve hüzünlü bakan bir adam o her daim... Bu yüzden kızamıyoruz üç yıldır beklettiğine... Hayat hikayesi de ilginç, görme engelli anne-baba’nın 1978 doğumlu oğlu, iletişim zorluklarıyla dolu büyümenin sonunda biriktirdiklerini olabildiğince sakinlikle şarkılarına yansıtıyor... Aynı zamanda terapist, bu yüzdendir ki dinleyicisini alıp bambaşka yerlere götürüyor...


Wild Beasts - Present Tense
Bazen çok cümle kurmaya gerek yoktur, ilk single yayınlandığında bellidir çok iyi bir albümün bizi beklediği... İngiliz dörtlü, üç yıllık sessizliğini öyle bir bozmuş ki, 11 şarkılık albümüyle dörtte dört yapmış... Daha fazla cümle kurmayayım, birbirimizin zamanını almayalım, dinleyelim, dinletelim, ihya olalım...


Young The Giant – Mind Over Matter
Kuruluşunun onuncu yılını deviren California’lı alternatif rock beşlisi 2010 yılında kendi adını taşıyan debutla tam on ikiden vurmuştu... Dört yıl sonra gelen ikinci albümde de bu durumu devam ettiriyorlar... 13 şarkılık albüm biraz dağınık olsa da orkestra ile donattıkları şarkılar kulağı ilk anda yakalıyor... Sameer Gadhia’nın da vokali hayli etkili... Şimdiden bir çok dergi için yılın favori albümlerinden biri olmasında Justin Meldal-Johnsen’in dokunuşunun payı büyük... Giderek büyüyecekleri de şimdiden belli...


******** Yerliler ********


Ayşe Saran – Kavga Başladı
2012’de yayınladığı ilk albümü “Rüyadan Kaçış” ile tanıdığımız Saran çok bekletmeden ikinci albümle gelmiş... 10 şarkılık albüm, iyi müzisyenlerden oluşan iyi müzikle, soundla iyi tınlıyor ama Saran’ın vokali de, tavrı da senkronsuz gibi... Nereye çekilse oraya giden kötü bir vokal, “Ölüm Marşı”, “Balad” gibi basit şarkı adları ve aynı oranda basit sözleriyle vasat bir albüm... Bulunduğu düzeni eleştiren üslubun yüzsüz adam olarak resmedilmesi de lisedeki resim ödevi gibi olmuş... Düzene eleştiri için biraz daha derinlik gerek... Zaten yıl olmuş 2014, Saran’ın kliplerdeki klasik imajını yemiyoruz, türde eskimiş artık, sayısız örneğini gördüğümüz şarkılar ve ezgilerin arasında, kavgaya tanık olunacak bir durum yok... Kendi özgünlüğünü yakaladığında tekrar deneriz... Benim için bu kavganın kazananı, sonraki işleri de takip edilmesi gereken Ossan Deneç...


Dorian – Dorian
İyiyi zor bulduğumuz dönemde bu kadar ara verdikleri için dayaklık gruplarından Dorian, nihayet 8 yıl sonra döndü... “En iyi şeyin sadece dorian olması için, önce kendi şatomuzu kurduk ve etrafını hendeklerle çevirdik. Şimdi ise, en iyi anlarımızı yakaladık” diyerek 9 şarkıyla dönmüşler... Özlemiştik, buna da değmiş, güzel bir kavuşma bu... İyi sound, iyi şarkılar ve aynen dedikleri gibi adlarıyla özdeş bir standart... En iyi anları daha fazla yakalamalarını diliyoruz, kulağımızdan eksik olmasınlar... “İstanbul”daki Müşfik Kenter bonusu içinde ayrıca alkış tutmak boyun borcu... 


Kurtalan Ekspres - Göğe Selam 2
Piyasadaki saygı albümü furyasından nasibini alarak 2011’de çıkan ve vasatlarda gezinen selamın üç yıl sonra gelen devamı nihayet bu türdeki albümlerin nasıl olması gerektiğini göstererek çıtayı da yukarıya taşımış... Konuklar konusundaki sıkıntıysa halen devam ediyor... 13 şarkılık albümde Haluk Bilginer’in “Nem Kaldı”sı, Duman’ın “Neredesin Sen”i ve Bülent Ortaçgil’in “Sakız Hanım Mahur Bey”i öne çıkanlar... Umut Kuzey, Emrah Karaca ve her saygı albümünün olmazsa olmaz bıktırıcısı Yavuz Bingöl albümün mükemmel olmasının önündeki engeller...


Pervane – Manolya
Vokalde Olcayto Ahmet Tuğsuz, lead gitar ve geri vokallerde Deniz Tuzcuoğlu, davulda Burak Tozkoparan ve bas gitarda Eda Kulakaç'tan oluşan grup, üç farklı jenerasyonu bir araya toplamasının altını çiziyor sürekli... Tuğsuz’un jenerasyon olarak dinazora evrildiğini vokalinden anlıyoruz ki, yetmiyor şarkılara... Oysa Tuzcuoğlu’nun vokali gayet iyidir, dört x dört’ten bilir severiz... 14 şarkılık albüm, jenerasyon farklarının buluşma noktası olduklarını hiç vurgulamayan, klasik rock’n roll’un popla harmanı gibi tınlıyor... Geçmişten gelen nostalji sadece soundla kalmıyor, sözlerde aynı karakterde... Nostaljik hissiyatlarla tüketilebilir ama o hissiyat olmadan kulaktan gelip geçen bir albüm “Manolya”...


The Ringo Jets – The Ringo Jets
İki muhabbet etsek, “Yok lan bu topraklardan adam gibi grup çıkmaz, ne çıksa götün götün yerli kafa gider” derken ciddi ciddi bu ülkeden böyle bir güzellik çıktı... Gidip canlı canlı dinleyenler albümden önce biliyormuş zaten ama biz anca debutla uyandık... Rock’n’roll, blues, garage rock, çiğ tonlar derken beklenmedik derecede özgün, beklenmedik derecede bize fazla, beklenmedik derecede burdan çıkıp buralı olmayanlardan işte... Üstelik iki gitar, bir davul, üç kişiler... Mikrofonu da kimseye zimmetlememişler, üçü de vokal yapıyor... Dinledikçe eskimeyecek şahane albümü, şimdiden klasikler arasında sayalım... Ülkenin en iyi grubu desek hakaret olur... Ne diyelim, iyi ki geldiler, tam gaz devam etsinler... 


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template