♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

The Wolf Hour : Büyük Koca Kurt Geldiğinde…

Kapı eşiğinden öteye gidemeyen bir kadın, cehennem sıcağı, dışarıda sürekli öldüren meşhur bir seri katil, ruhsal çöküş ve korkunun giderek büyümesini önlemek için izole yaşam tercihi… 2019 yapımı İngiltere Amerika ortak yapımı mistik gerilim dram kesişimi “The Wolf Hour” kısaca böyle özetlenebilir. Naomi Watts’ın varlığı ve Sundance Film Festivali’ndeki adaylığı ile merak uyandıran film nihayet görücüye çıktı.

Amerikan Bağımsız sinemasının gelecek vaat eden yönetmenlerinden biri olarak gösterilen Alistair Banks Griffin ikinci uzun metrajında biraz daha büyük oynamak istemiş. 2002’de resimli roman uyarlaması kısa metrajı “Dear Julia” ile başlayan Griffin, altı yıl sonra ikinci uzun metrajı “Gauge” ile çıkardığı iyi işin ardından 2010’da ilk uzun metraj sınavını vermişti. Ölüm döşeğindeki annelerinin son dileğini yerine getirmek için zorlu bir yolculuğa çıkan iki kardeşin öyküsünü anlatan “Two Gates of Sleep” yılın en ilgi çekici filmlerinden biri olmuş ve Cannes film festivalindeki iki adaylıkla yankı uyandırmıştı. Festival gediklisi olarak tamamladığı yılın yıldızlarından biri olmuştu. Bir sonraki filmi merakla beklenen yönetmenlerden biri olarak 2015’te Valentino çekimlerini yapan Griffin nihayet dokuz yıl sonra dönüş yapmış. Tek mekanda geçen ve bütün ağırlığın bir oyuncuda olduğu bir amosfer filmiyle yaptığı dönüşte yükü Naomi Watts taşıyor. Yıldız oyuncuya kısa rollerle Jennifer Ehle, Emory Cohen, Jeremy Bobb, Brennan Brown ve Kelvin Harrison Jr. eşlik ediyor.

1977 yazındayız… Amerika tarihinin meşhur sıcak dönemi… Cehennemi sıcakların etkisini katlayan bir yerdeyiz… Bronx’ta bir apartmanda. Dışarıda ünlü seri katil “Summer of Sam” kol geziyor. İçerideyse June Leigh bunalıyor. Yazdığı romanla parlamış, tv’ye konuk olmuş, zengin ve varlıklı bir ailenin kızı olarak geçen yılların ardından büyükannesinin evinde kalıyor. Kapı eşiğini geçemeyecek denli ruhsal çöküşte. Kimseye zarar vermemek için bu yolu seçtiğini söyleyecek denli uzaklaşmış gerçekten. Markete verdiği siparişlerle sürdürüyor yaşamını. Gece gündüz günde iki üç kez zilinin çalıyor, uğraşıyor onunla birileri. İşkence gibi. Dışarısı, içerisi her şeyin insanı boğduğu dönemde bir kadının yaşamından kesit izliyoruz…

“The Wolf Hour”, atmosferiyle çok etkili olan, o dönemi başarıyla yansıtan bir film. Griffin çok gerçekçi bir alternatif tarih yazmış. Watts’ın performansıyla yükü bölüşerek sadece kamerasını doğru yöne çevirmiş. Kurduğu iyi formülle senaryoyu başarıyla işletiyor, kadının duygu durumunu başarıyla yansıtıyor. Neler olacağına dair merak duygusunu da uyandırıyor. İlk yarıya kadar iyi giden film sonrasında zayıflıyor. Bu zayıflamada en büyük etken Griffin’in yarattığı beklentiyi karşılayamaması. Tek mekanda geçen filmde belli bir ritm, olay örgüsü, bir aksiyon olması gerekiyor. Bir arkadaşın ziyareti, bakkalın teslimatçısı derken biraz akan hikaye ikinci yarıda tekrara düşüp iyice durağanlaşıyor. Bir zilin sürekli çalması, her çaldığında Watts’ın yüzüne yapılan zoom in ile korku dolu bakışı bitmek bilmeyen bir nakarata dönüşüyor. Paranoyayı yansıtmak sadece bu bir yere bağlandığında başarıya açılan kapı olabilir, olmuyor. Hitchcockvari bir gerilim olmaya çalışmak ile olmak arasında da epey bir mesafe var. Yeni bir şeyler yazmakta zorlanan bir yazarın tıkanma dönemini işleyecek gibi duruyorsa da işlemiyor, teğet geçiyor. Yan öyküler kurmuyor. Aynı durağanlık ve tekdüzelikle ilerlemeye çalışırken de tüm etkisini kaybederek finaline yürüyor. Seyri zor bir filme dönüşüyor. Ağır ve sıkıcı… İçeriye bu kadar hakim izleyiciye dışarıyı göstermeme tercihini anlamak zor örneğin. Oysa Griffin dışarıyı anlatırken “büyük koca kurt geldiğinde fikirlerinin bir faydası olmaz” diyerek beklenti yaratıyor. Bu tip yanlış ve ıskalanan tercihlerle dolup taşan ikinci yarı sonunda geride sadece bir buhran filmi kalıyor. Finalde cehennemi yangının ortasında agorafobik karakteri yürütmek resim olarak iyi görünse de bir anlamı yok. İyi son vuruş için daha iyi hazırlık gerekiyor.

Dünya prömiyerinin ardından eleştirmenlerden olumlu not alan “The Wolf Hour” dönem atmosferini ve paranoyayı başarıyla yansıtmaktan ibaret. Daha fazlası olabilecekken sadece Naomi Watts’ın performansının konuşulması da doksan dokuz dakikanın kaçırılmış fırsatlardan ibaret olduğunu gösteriyor. Nihayetinde karşımızda içi boş bir zavallılık var.

Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template