♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Tekin Yayınevi’nden Mayıs Yenileri

Tekin Yayınevi Mayıs ayını beş yeni kitapla karşılıyor. Elvis Peeters’in prestiji ödüllere aday gösterilen romanı “Sayısız”, Modern İsrail şiirinin büyük ismi Yehuda Amihay’ın şiir kitabı “Tanrı Belki Esirger Aşkı”, Hasan Öztoprak’ın on yıl aradan sonra yazdığı romanı “Kaderin Bir Cilvesi”, Gönül Çatalcalı’nın öykü kitabı “Tutunmak” ve Emrah Cilasun imzalı “Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya” 13 Mayıs’tan itibaren raflarda. 

Bir de hatırlatma; Elvis Peeters 8. İTEF - İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali kapsamında 8-15 Mayıs tarihlerinde Türkiye’de olacak.

Alisa Ganieva’nın çağdaş Dağıstan ve Rus edebiyatına attığı sağlam bir halat olan romanı “Bayram Dağı”, Kurtul Gülenç’in çağımızdaki problemlere etik ve politik düzeyde ışık tuttuğu “Marksizmde Ahlak Tartışmaları”, Andrew M. Sharp’ın dinlerin tarihsel alışverişleriyle ilgili temel bir bakış sunan çalışması “Postmodern Çağda Ortodoks Hristiyanlar ve İslamiyet”,  Kemal Şahin’in temel hak ve özgürlüklerin ihlalini gözler önüne serdiği “Peder Bey’in Yargısı” ve Simla Yerlikaya’nın IŞİD’in nasıl güçlendiğini, işgal ettiği topraklarda yaşanan dev göç dalgasını, bölgenin kaderini değiştirecek dinamikleri yerinden gözlemler ve röportajlarla anlattığı “Şehirler Düşerken” de Nisan ayın yeni kitapları olarak raflarda.

Sayısız - Elvis Peeters
(Savaş Tanrısına Sunulan Kurbanlar, Yeni Dünyanın Esirleri: Mülteciler)

“Gerçek tüm çıplaklığıyla ortadaysa ona ilave edilecek fazla bir söz yoktur.”

Aylardır bu gerçek daha da soyunuyor gözlerimizin önünde, modern dünyada savaş tanrısına sunulan kurbanlar, yani mülteciler, yani ülkesinden sürülenler, yani evsiz barksız bırakılanlar, yani hayatsız, susuz, soluksuz kalanlar. Peki, biz hangi gerçekliğin içinde yaşıyoruz? Bizim rahatımız kaç kişinin uykusuzluğuna, hayatımız kaç kişinin ölümüne mâl oluyor? Sayısız, neşteri tam yerine saplıyor.

Hayatını işgal etmekten kaçınmadığımız herkes bir gün gelir bizim hayatımızı işgal eder. Kişisel ilişkilerinin değişmez kuralı halklar için de geçerli. Ülkeleri işgal edilirken ses çıkarmadığımız halklar Avrupa’nın dört bir yanına yayılıyor. Tam yerinde öngörülmüş bir felaket akıyor Sayısız’ın satırları boyunca. Refahını sağlama almak isteyenlerle hakkını isteyenler arasındaki bitmeyen kavgaya tanıklık edeceksiniz Elvis Peeters’in gerçekçi gözleriyle.

Yaşlı bir adama kendi hayatını sorgulattığı ve koca bir ömürden arta kalanlarla toplumsal, siyasal meselelerin birbirine nasıl bağlandığını ustalıkla gösterdiği kitabı Herhangi Bir Gün’ün ardından, Elvis Peeters’in ele aldığı meseleyi fevkalade ustalıkla anlattığı Sayısız’da hiçbir yapmacıklık göremezsiniz. Öyle ki kitabı okurken bir anda kaygılı bir küçük burjuvaya dönüşür, hemen sonra hayatını korumaya çalışan bir mülteci oluverirsiniz. 

“Aç kalan ve yiyecek bir şeyi olmayan biri için suç sözcüğü ne ifade eder?"

Burjuvazinin üzerinde bir hayalet dolaşıyor, hatta dolaşmakla kalmayıp cisme kavuşuyor, bahçelere, evlere, orta sınıf ailelerin konforlu hayatına giriyor. Sayısız, dünya ülkelerinin eşitsiz gelişiminin, Batı’nın zenginleşip semirmesinin sonunu işaret ediyor bize.

Mülteciler ellerinden alınanları parça parça da olsa toplamak üzere geri geliyor… 

Elvis Peeters, müthiş gözlem yeteneği ve olanı olduğu gibi anlatmadaki cesaretiyle günümüzün realist romanına kuşkusuz yeni bir soluk getiriyor. İnsana dair iyi-kötü, aşağı-yüce ayrımı yapmadan, neredeyse natüralist bir havayla mültecilerin yaşadıklarını anlatırken, kariyerinde yükselmiş, evi, arabası, karısı, çocukları, her şeyi yerli yerinde Avrupalı, beyaz, imtiyazlı erkeklerin; zarif ve kırılgan ev hanımlarının rahatlarının bozulmasından duydukları endişeyi de iliklerinize kadar hissettiriyor.

Kendi ülkesi Hollanda’da De Gouden Dil ve Libris Edebiyat Ödülü gibi prestijli ödüllere aday gösterilen Sayısız, çağdaş dünyanın esirlerinin haykırışı ve zamana yayılmış başkaldırısı olarak okunmayı hak ediyor.
Çeviri: Gül Özlen, Ödüllü Dünya Edebiyatı Dizisi, 208 Sayfa, 15 TL

Tanrı Belki Esirger Aşkı - Yehuda Amihay
Bir dili yaşatanlar, herkesten önce şairlerdir...
Modern İsrail şiirinin büyük ismi Yehuda Amihay, yapıtlarında konu edindiği savaşları, ayrılıkları, acıları ve en çok da aşkı ince bir sitem, zarif bir itirazla karşılıyor,

Cennet Tanrı’nın cennetidir
ve yeryüzü insana bahşedildi. Fakat
altından ve mermerden tapınaklar kimin?
Ve mezuzayı öpen adamların kaçı
öyle bir aşkla öpüldü bir kadın tarafından?
Cennet Tanrı’nın cennetidir ve yeryüzü
insana bahşedildi, fakat masa kimin
ve kimin elidir masadaki?

Çağdaşımız bu şair, özellikle Batı dünyasında şiirin bilmeceye dönüştürüldüğü, sözcükler arasındaki ilişkilerin yaşanmışlıktan doğmayıp yapay bir kurgudan oluşturulduğu bir süreçte, yapıntı duyarlıkların değil hakiki yaşanmışlıkların, ümitlerin, ümitsizliklerin, çocukluğun, aşkın, ailenin, bir tutkunun doğuşunun ve bitişinin, kaçınılmaz bir yazgı olan yaşlılık ve ölüm gerçeklerinin şiirini yazıyor. Sözcüklere yumuşak dokunuşlar, somut ve sarsıcı metaforlarla… 

Bu şiirleri okurken içinizden geçen duygu, bizim coğrafyamızın, bizim kültürümüzün, bizim insanımızın şiirini okuduğunuzdur…

Çevirmenin, şairi ve şiirlerini nasıl içselleştirmiş olduğunu duyumsamak ise okumaya ayrı bir tat ve derinlik katıyor…
Çeviri: Onur Behramoğlu, Şiir Dizisi, 72 Sayfa, 9 TL

Kaderin Bir Cilvesi - Hasan Öztoprak
Hasan Öztoprak,10 yıl aradan sonra etkileyici ve sürükleyici bir romanla karşımızda… 

“Bu görünen şehir öyle bir şehirdir ki kendi bekası için, geceyi görmezden gelip gündüzün başında uyduruk bir hale oluşturmaya hazırdır: Kimilerine göre dünyanın merkezi, kimilerine göre rızkın başkenti ve bazıları içinse mahşer yeri olan İstanbul şehridir burası. Ve bu şehrin hafızası öylesine hacimli, öylesine derindir ki içinde bir dünya dolusu kimi acıklı, kimi komik hikâye barındırır; hatıratı öylesine doludur ki tarih odur deseniz kimse karşı çıkamaz.”

İstanbul üzerine kim bilir ne cümleler kuruldu şimdiye dek, ne sözler edildi, ne hikâyeler anlatıldı. Her defasında bu büyülü şehir biraz daha keşfedildi. Ama her yazarın keşfi başkadır. İstanbul’da zaten buna olanak verir. Hasan Öztoprak da İstanbullu bir yazar. Romanlarında İstanbul'u mekân tutmuştur. 10 yıl aradan sonra yazdığı bu dördüncü romanında da İstanbul şehrini merkezden taşraya doğru dolaşıyor, ama bu kez gece İstanbul’unu odağa alıyor… Ve gecenin en kadim mekânlarından sabahçı kahvesini… 

Hasan Öztoprak, Kaderin Bir Cilvesi’nde ne geceyi ne de gece şehrini bilmeyen kahramanının, sabahçı kahvesinde hayata yeniden tutunmasını izlerken, onun aşkı buluşunu ve tıpkı kaderinin peşinden gider gibi aşkının peşinden, sarsıcı bir sona doğru şuursuzca gidişini anlatıyor bize. 
Roman Dizisi, 224 Sayfa, 16 TL

Tutunmak - Gönül Çatalcalı
İsimsiZ adlı romanının ardından Gönül Çatalcalı, bu kez dördüncü öykü kitabı Tutunmak ile okurla buluşuyor…

“Vaktin en suskun saatlerinde çiçeklenir ruhlar. Goncayı gül eyleyen sabır usulca bekler… Su uyur, akarken mavi dalgın bir rüyada. Ateşi harlandırmak için pusar kuytuda rüzgâr. Ruh diner, yalnız göz kalır beden. 

Hikâyeler hayat gibi akmaya devam eder; yazı, sonsuz döngünün kıyısında olmaktır, ona b/akmak, uzanmak, biraz dokunmak… Denizine ulaşamayacağını bile bile akan suları izlemek hüzünle… Köze değmek, yakın ve uzak iklimlerden gelen rüzgârların harladığı ateşin sesini dinlemek, uğultuyu sözcüklere işlemek…” diyor Gönül Çatalcalı, Tutunmak’a başlarken. 

Gerçekten de ilmek ilmek işlenmiş hikâyeler buluyoruz anlatının kıyısında, satır aralarında, söz söze eklenirken. 

Kısa hikâyelerinde can damarından vuruyor;
“Kimseye kendini göstermek istemiyorum artık” dedi pasajın girişindeki ayna. “Her bakış benden bir şey götürüyor.” Anlamaz baktığımı görünce derin derin soludu, “İçlerini de görebiliyorum nicedir, önümde duran çürük cevizlerin…” dedi. “Yansıttığımsa bambaşka, cilalı suretler…”

Hayat denen sonsuz deryada, değerlerin azgın dalgalar arasında yer değiştirdiğini bir aynanın gözünden yansıtırken ne öğretmektir derdi yazarın, ne sanat yapmak... Git gide büyüyen, göz alan kâğıt hışırtılarının altındaki yaranın fotoğrafını çekmektir amacı, buz dağının dev kütlesine ulaşmak...
Zeytin karası aşklardan, su yeşili dostluklardan, rengi sarı, tadı yeşil ilişkilerden geçenlerin sesine kulak veriyor; kan kırmızı nar şerbetidir hayat onlara göre. Çatalcalı, kırmızının bin bir tonunu katar satırlarına, kıyı hikâyelerinde. 

Ak güvercinin kanadındaki kara lekeden sual eyler, hangi uçama-ma-ların izi olduğunu. Yerçekimine karşı koyamayanların yok olup gittiği bir dünyada güçsüz kanatların tüylerini fırçasıyla çoğaltır, sözcükleriyle besler.

Çatalcalı hikâyelerinin sonuna gelindiğinde nokta acıtır, bıçak kesiği gibi… Oysa asıl orada başlamaktadır hikâyelerinin yolculuğu, okurun zihninde henüz doğmuş gibi, büyüyüp serpilecekmiş gibi…
Öykü, Edebiyat Dizisi, 152 Sayfa, 14 TL

Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya - Emrah Cilasun
İbrahim Kaypakkaya, 1871'de Paris Komünü ile başlayıp, 1976'da Kızıl Çin'in kapitalist restorasyonu ile kapanan komünizmin yüz küsur yıl süren birinci evresine aittir. O, bu coğrafyada kendisinden evvel komünizm adına, paslı, küf tutmuş ne varsa; geçmişin tortularından arınmış bir ekolün kurucusu olarak tarihe geçti...

Kaypakkaya'nın, Türkiye'de köyden kente göçün en yoğun olduğu 70'li yıllarda yaptığı dikkatli araştırmalar ve tespitlerle vardığı sonuçlar üzerinden oluşturduğu Marksizm çözümlemeleri niteliğindeki yazıları, onun teori ile pratiği birleştirerek nasıl bir mücadele verdiğini gösteriyor.

İşkence altında rejime boyun eğmemesinden ötürü, yıllardır nesilden nesile geniş devrimci kitleler tarafından "ser verip sır vermeyen yiğit" olarak anılan İbrahim Kaypakkaya'nın en önemli yanı, onun mütevazılığı, köylü gibi giyinmiş olması ve/veya "karizma"sı değildi...

Peki neydi? Emrah Cilasun, Kaypakkaya'nın bilinmeyen yazılarını yıllar sonra derlerken bu sorunun cevabını arıyor.
272 Sayfa, 20 TL

Bayram Dağı -  Alisa Ganieva
Bir yanda Rus hükümeti, öbür yanda İslamcı mücahitler. Bütün bunların ortasında günlük yaşamını sürdürmeye çalışan Dağıstan halkı. Bütün bu bulanıklık içinde yönünü tayin etmeye çalışan Şamil’in hepimize tanıdık gelecek hikâyesi. 

Kendi ülkesi Dağıstan’da eleştiri oklarının hedefi olan, ülkesini kötü gösterdiği iddia edilen Ganieva bu eserinde ele aldığı her bireyi, her grubu, her insanlık hâlini öyle gerçekçi anlatıyor ki taraf tutmakta zorlanıyorsunuz!

Aile baskısı mı, koca baskısı mı? Şer cephesi devlet yapıları mı, kılıcından kan damlayan mücahitler mi? Bütün rejimlerin ilk önce ve her zaman kadınlarla uğraştığının vesikasıdır bu roman. Ganieva anlattıkça daha çok dinlemek istiyorsunuz. 

Çağdaş Dağıstan ve Rus edebiyatına atılmış sağlam bir halat olan Bayram Dağı’nı okurken, aynı zamanda Rus klasiklerinin o eşsiz tadını alacaksınız!

“Beyaz çapraz kılıçların tasvir edildiği kara bayrağı tutan bir mücahit, yıkık evin çatısına çıktı ve makineli tüfeğiyle ateş etmeye başladı. Sonra herkes bir yere koştu ve Şamil de onlarla birlikte gitti.”
Rus hükümetinin Kafkasya’nın Müslüman bölgelerini Rusya’dan ayırmak üzere bir set inşa etmeye başlayacağına dair söylentilerle hayatın her alanında kendisini hissettiren değişiklikler arasında, gittikçe dindarlaşan ve uzak düştüğü çevresiyle, özlemini çektiği hayat arasında kalan genç bir adam; Şamil. Bir yakası dini gelenekler ve siyasi baskılarla sarılmış, diğer yakası elinde kalan özgürlük kırıntılarına sıkı sıkı tutunan Dağıstan halkı. Alisa Ganieva, Bayram Dağı’nda genç bir kadının gözleriyle Dağıstan’ın köylerinde, sokaklarında, evlerinde gördüklerini Şamil’in hikâyesi etrafında yalın bir gerçeklik ve ustalıkla aktarıyor. Trajik ve karanlık bir süreci tam da o karanlığı yararcasına umursamaz ve ironik bir edayla seslendiriyor. 2008 yılında Gorki Edebiyat Ödülü’nü alan ve Bayram Dağı’yla da Rusya’nın en önemli edebiyat ödüllerine aday gösterilen Ganieva, bu eserinde kadınları anlatıyor; anneleri, eşleri, kumaları, kız evlatları, şarkıcıları. Hiçbir kadını susturmadan, bastırmadan, neşelerini ve kederlerini göz ardı etmeden…

“Ganieva’nın yazdıklarında bir çeşit sihir var... Bu hikâyeyi de, okuru Dağıstanlıların korkuları ve hayal kırıklıklarıyla yüzleştirerek olayların ortasına çeken bir bilinç akışı tekniğiyle anlatıyor.” — Lauren Smart, Dallas Observer

“Muhteşem bir eser… İslam’ın yükselişi, Sovyet sonrası Rusya’nın kaderi ve çok az bilinen bir halkın gelenekleriyle ilgili kusursuz bir hikâye.” — The Modern Novel
Çeviri: Sabri Gürses, Ödüllü Dünya Edebiyatı Dizisi, 232 Sayfa, 17 TL

Marksizmde Ahlak Tartışmaları - Kurtul Gülenç
Marx’ın kapitalizm eleştirisi ahlaki bir eleştiri midir?

Eğer öyleyse, eleştirinin ahlaki boyutu ile Marx’ın sosyal bilimsel sistemi bir arada, uyum içinde nasıl yürümüştür? Başka bir ifadeyle, Marx’ın bilimsel sistemiyle uyumlu bir ahlak teorisinden söz edilebilir mi? Eğer söz edilebilirse, bu teorinin temel bileşenleri ve kavram öbekleri (örn. adalet, eşitlik, mutluluk, özgürlük vb.) neler olabilir?

Kapitalizm, insanların temel haklarını göz ardı ettiği için mi aşılmalıdır, yoksa insani özgürleşmenin asla tam anlamıyla yaşanamayacağı bir sistem olduğu için mi? Post-kapitalist toplum tasarımı hakkaniyet ilkesine mi dayanmaktadır? Bu tasarımın inşasında özgürlük kavramının yeri ve önemi nedir?

Marksizmde Ahlak Tartışmaları isimli bu kitapta bu ve benzeri sorulara yanıt aranmaktadır. Böylelikle bir yandan Marx’ın kendi metinlerinin çağdaş düşünürlerce hangi argümanlar aracılığıyla değerlendirildiği gösterilmekte, diğer yandan günümüzde felsefenin keyfilikten sıyrılarak “iyi yaşam” talebinin yeniden canlandırılmasının ve bu çerçevede çağımızdaki problemlere etik ve politik düzeyde ışık tutabilmenin olanağı açığa çıkarılmaya çalışılmaktadır.
Marksist Öğreti Dizisi, 272 Sayfa, 18 TL

Postmodern Çağda Ortodoks Hristiyanlar ve İslamiyet - Andrew M. Sharp
Komşumuzun dininin mevcudiyetini kabul ederken, kendi dini kimliğimizin eşsizliğinden nasıl emin olabiliyoruz? Bilhassa 11 Eylül olaylarından sonra İslamiyet ve Müslümanlarla kurulan ilişkinin önemini anlayan Ortodoks Hristiyanlar, dinlerin birliği ilkesinin ışığında bu soruya cevap arıyor.

Postmodern çağın kimlik arayışlarına dinin birincilikle girmiş olması dindar insanların deneyimlerine yakından bakmamızı gerektirmiştir. Postmodern Çağda Ortodoks Hristiyanlar ve Müslümanlar, özelde bu iki dinin, genellikle dinlerin tarihsel alışverişleriyle ilgili temel bir bakış sunuyor.

“Küreselleşme, bugün, makineden çok, ruha ihtiyaç duymaktadır. İletişim ağlarından ve ekonomik örgütlenmelerden ziyade, büyük evrensel amaçlara ihtiyaç vardır.”  Peki, dinler insan ruhunun sömürülmesine ilişkin ne söyleyecektir? Hristiyanların ve Müslümanların işbirliğine gitmesi sömürü mekanizmalarının işleyişini faş edebilecek midir? Yeni bir medeniyet çatışması mı başlatacaklardır, yoksa bizi kadim bilgilerimize geri mi döndüreceklerdir?

Bütün dinler aynı şeyi mi tartışıyor? Modernite ve postmodern çağla gelen kimlik politikaları kadim bilgilerimize ne kazandırıyor yahut yüzyılların sağlamlığıyla gelen bu bilgilerden ne eksiltiyor? Bu kitapla, bu soruların cevabına giden yolda bir kapı aralanmıştır.

Hedefimiz, ilk olarak birbirimizi daha iyi anlamak ve bu sayede birbirimizi kabul etmek, sonra da birbirimize saygı duymaktır. Hristiyanlığı anlamak isteyen Müslümanlar ve İslamiyeti anlamak isteyen Hristiyanların bu karşılaşmalarında baskın olması gereken ruh hali tam olarak budur: Ötekine saygı, kendimize saygı ve Tanrı’ya saygı.

Rasyonalite modern hayatın her alanına nüfuz edip el attığı membaı kurutunca, insanlar sığınacak bir liman olarak yine dini buldular karşılarında. Ancak din, bu sefer, modernite öncesinden farklı olarak, bütünlüklü, tutarlı, hayatın her alanını düzenleyen bir kimlikten ziyade, parçalı, başka zeminlerde başka şekiller alan, ideolojilerin rengine boyanan, çelişkili, hatta akışkan bir durum olarak tecrübe edilmeye başlandı. Kendi dini anlayışımızı muhafaza ederken, komşu dinlerle nasıl bir ilişki kuracaktık? 

Elinizdeki kitap Ortodoks Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki ilişkileri, iki din arasındaki farklılıkları, onları birbiriyle anmamızı sağlayan benzerlikleri tarihsel zemine oturtarak tartışıyor. Her iki dinin mensuplarının olası bir işbirliğine yahut işbirliği çağrılarına bakışını, bu işbirliği çağrısının altındaki muhtemel sebepleri gerçekçi bir gözle önümüze koyuyor.

Özellikle 11 Eylül saldırısından sonra Müslümanların tamamını suçlayıcı, ayrımcı yaklaşımlara karşı terörün dini olmayacağını ısrarla vurguluyor. 

Dinler küreselleşmeye ve teknolojinin getirdiklerine mi karşıdır yoksa bu değişikliklerle gelen yozlaşmaya mı? 

Hiçbir şeyin elle tutulamadığı bu postmodern çağda dinlerin birliği devrimci bir kalkışma sağlayabilecek midir? 

Dünyanın kocaman bir McDonalds haline gelmesinin önünde dinler durabilecek midir? 

Andrew M. Sharp Ortodoks Hristiyanlarla Müslümanların tarihsel alışverişini ve birlikteliklerini ön plana alarak, bu genel sorulara da cevap arıyor.
Çeviri: Seda Doğan, İnanç Dizisi, 340 Sayfa, 20 TL

Peder Bey’in Yargısı - Kemal Şahin
Açlık sınırında yaşayan, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan, sosyal devletten nasibini alamayan ve kentlerin belli yoksul kesimlerinde yoğunlaşan insanların bilinçli bir şekilde salt mülkiyete yönelik suç işledikleri bir olgudur.

Bu, sürekli adaletsizlik üreten bir toplumsal yapıda, varlığını sürdürme ihtiyacını derinden hissedenlerin, toplumsal yapıya karşı itirazı ya da isyanı mıdır?

Ya da yoksul ve yoksun bırakılmış varlıksız sınıfın, zengin ve varlıklı sınıftan öç alma duygusu mudur?

Kemal Şahin, Peder Bey’in Yargısı’nda bu ülkenin yurttaşları olduğu halde hak, hukuk, hakkaniyet, adalet, özgürlük, eşitlik ve demokrasiden istisna edilenleri, her gün “Kararlar Mezarlığı”na yenilerini ekleyen ve adaletsizlik üreten “adli makine”yi, temel hak ve özgürlüklerin ihlalini gözler önüne seriyor.

Devleti yönetenlerin topluma adalet borcu olduğunu söyleyerek, insanlığımızı kaybetmemek için Peder Bey’in Yargısı’na “müdahale” ediyor, gerçek bir yargının inşası için asıl müdahale ve talebin yurttaşlardan gelmesi gerektiğini vurguluyor.
Hukuk Dizisi, 216 Sayfa, 17 TL

Şehirler Düşerken (Işid Saldırıları, Yıkım ve Göç) - Simla Yerlikaya
Birçok kişi IŞİD’in adını 10 Haziran 2014’te Musul’un düşmesiyle duydu. 

Oysa o güne gelene kadar yaşanan birçok gelişme bize olayların hiç de hayra gitmediğini göstermişti. 

IŞİD bir gecede ortaya çıkmadı. Irak’ın en büyük ikinci şehri olan Musul’u alabilecek kapasiteye de bir anda gelmedi. Örgütün dünyayı sarsacak derecede güçlü bir çıkışı Irak’ta yapmasını ve bu topraklarda güçlenmesini sağlayan nedenler ise ne mezhep farklılığı ne de Ortadoğu’nun kanlı tarihiydi.

Irak’ta şehirlerin birbiri ardına IŞİD’in eline düşmesiyle beraber binlerce sivil de çaresiz, yaşadıkları yerleri terk etmeye başladı. Bu dev göç dalgasının sonuçları ise siviller için felaket oldu. Özellikle IŞİD kontrolündeki kentlerin Sünni olmayan dinî ve mezhepsel azınlıkları için yaşananların anlamı açıktı: Kıyım!

2014 yılında IŞİD’in Musul’u alması ile beraber Irak benzeri az görülür bir vahşete teslim oldu. 

Örgüt, Irak’ta ve Suriye’de binlerce masum insanı akıl almaz yöntemlerle katletti, kadınları köleleştirip pazarlarda sattı, kültürel mirası yerle bir eti. Felluce, Musul, Tikrit ve Ramadi gibi şehirler birer birer örgütün eline düşerken, bu kentlerde yaşayan Ezidiler, Kürtler, Hristiyanlar, Türkmenler, Şii ve Sünni gruplar için kâbus gibi günler başladı. Mezopotamya’nın kadim halkları yerlerinden edildiler, kıyıma uğradılar. 

Saldırıların ardından IŞİD’e karşı topyekûn savaş da başlamış oldu. Sadece Ortadoğu ülkeleri değil, ABD ve Avrupa devletleri de kısa sürede bu savaşa müdahil oldular. 

2011 yılından bu yana Erbil’de yaşayan gazeteci Simla Yerlikaya, Şehirler Düşerken: IŞİD Saldırıları, Yıkım ve Göç’te IŞİD’in nasıl güçlendiğini, işgal ettiği topraklarda yaşanan dev göç dalgasını, bölgenin kaderini değiştirecek dinamikleri yerinden gözlemler ve röportajlarla anlatıyor ve direnen bütün halkların sesi oluyor.
Politika - Tarih Dizisi, 312 Sayfa, 18 TL


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template