♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Pixels : Atari Kaçıkları

2010 yılında iki dakikalık bir kısa film sosyal medyada paylaşım rekorları kırmış ve izleyenleri seksenli yıllara götürmüştü. 8-bit oyunların New York’u istilasını anlatan “Pixels” dünyayı piksel piksel yok ediyordu. 8-bit nostaljinin en önemli duraklarından biri olan kısa filmin uzun metraja dönüşmesi de kaçınılmaz sondu. Nihayet yaz sezonunun merakla beklenen filmine kavuştuk. Daha fazlasını vermek üzere gelen “Pixels” atari jenerasyonuna eğlence sunuyor.

Kısa filmin hayranlarının meraklı bekleyişini hüsran korkusuna çeviren bir künyeye sahip olan filmin senaryosunu Timothy Dowling ve Tim Herlihy kotarmış. En yavan Adam Sandler filmlerine ayrı ayrı imza atan ikiliden Herlihy’nin “Billy Madison”dan “Grown Ups 2”ye dek uzanan filmografisiyle Herlihy ve “Just Go with It” faciasını “This Means War” ile hafifletebilecek Dowling’den iyi bir senaryo beklemek hayalperestlik olur. Tek güvencemiz nostaljisini yaşayacağımız yıllara filmleriyle katkı vermiş Chris Columbus’un yönetmen koltuğunda oturması. “Gremlins” ve “The Goonies”in senaristi, “Home Alone”, “Mrs. Doubtfire”ın yönetmeni olarak döneme iz bırakan Columbus, 1998 yapımı “Stepmom”dan itibaren başka bir yola girmiş ve farklı denemelere girişmişti. “Pixels” tam da en iyi günlerine dönüş fimi... Projeye duyduğu heyecanı da şöyle dile getirmiş: “Elbette, bugünün ebeveynleri bu oyunları atari salonlarında oynadıklarını hatırlayacaklar; çocukları ise bu karakterlerden aynı ölçüde etkilenecekler. Filmde ebeveynlere hitap eden yüz tane espri var; ve çocukları için de yine yüz tane espri var. Ama konu bundan fazlası. Bence bu oyunlara, özellikle de 80’lere büyük nostalji duyuluyor. Bunu kesinlikle her zaman duyuyorum. Üniversiteli çocuklarIa konuştuğumda favori filmlerinin ‘The Goonies’ olduğunu söylüyorlar. Şu sıralar o döneme büyük bir sevgi var.”

Evet atari salonlarında geçen günleri hatırlamamak imkansız... Yılını hatırlamıyorum ama evi şenlik havasına sokan günlerden biriydi babamın elinde siyah bir kutu ile gelmesi... Almancı arkadaşının teknoloji buraya gidiyor diye getirdiği aleti, iki kol ile çocukları esir alıyor diyerek tanımlamış. Bizi de esir alması çok sürmedi. Sonrası da katlanarak daha büyük esirliğe dönüştü. O ilerledikçe biz de ilerliyorduk. Atari 800 XL ve Commodore 64 sahibi birer çocuk olarak abim ve benim tüm dünyamız oyun olmuştu bir ara... Kasetten oynanan oyunlar, tam yüklenirken elektriğin kesilmesi ve kafa ayarı o günlerin en önemli başlıklarıydı. Tam da o arada oyun salonları modası başladı ve hızla yayıldı. Tüm günü cihazın başında geçirmenin alternatifi vardı artık... Bizim gibi oyun manyaklarının buluşma noktası haline gelmesi de uzun sürmedi atari salonlarının... Az jetonla çok oynamak önemliydi. Bölümü senin yerine geçebilecek akranların yanında olurdu. İki kişilik oyunlarda tam yanmak üzereyken biri oyuna girer destek olurdu. Kendi raconu vardı atari salonlarının... Ve tam bir hastalıktı. Doksanlı yılların başında esiri olduğumuz o salon günleri sosyalleşmemizin önemli ayaklarından biriydi bizim için. Genellikle bilardo masalarının yanında ve kahve ortamında ağır sigara dumanı altında geçen günler kendi hiyerarşisini de yaratırdı. Kimin hangi oyunu iyi oynadığını bilir ve yarattığımız takımlarla makinayı alt ederdik. Hiç bir futbol oyununda kornerden gol atmayı beceremezdim ben örneğin. Eğer korner kazanırsam gol atmak için kolu devralacak biri mutlaka olurdu salonda. Amiga 500 sayesinde sınıf atlayarak disketlere geçiş yapmamızla birlikte yavaş yavaş sonu gelen Atari salonları pc’lerin yaygınlaşmasıyla tamamen bitti ama hafızalarımızda pamuklara sarılı şekilde duruyor. 

Seksenleri hızlıca geçerek tam da bahsettiğim dönemi yaşatıyor ve karakterlerini de tanıtarak bugüne gelerek açılıyor film. Uzaylılar atmosfere bırakılan video kaydını izlemiş ve bunu kendilerine karşı savaş ilanı olarak algılayarak harekete geçiyor. Atari oyunlarını saldırılarında model olarak kullanan uzaylılar, mesajlarını da o dönemin önemli figürlerinin görüntüleri eşliğinde duyuruyor. Bu oyun savaşından galibiyetle çıkmanın yolu da üç kez kazanmak... Askerler yetersiz kalınca iş başa düşüyor ve devreye video oyunları şampiyonu dörtlümüz giriyor... Dünyayı kurtarmak onların ellerinde...

“Pixels” çocukluğu benim gibi atari salonlarında geçmiş olanlar için anlamlı. Geri kalanlar için bir anlam ifade etmeyecek kadar kötü bir senaryoya sahip. Olabildiğince düz bakışla ve gösterişçilikle yaratılmaya çalışılan eğlence sürüklemeyi başarsa da güldürmeyi bir türlü becerememekten muzdarip. Adam Sandler, Kevin James, Michelle Monaghan, Peter Dinklage, Josh Gad ve Brian Cox’tan oluşan oyuncu kadrosunun da bunda etkisi çok. Aslında çok iyi başlıyor, zengin bir görsellik sunarak heyecan da yaşatıyor ama bir türlü eğlenceyi gazlayamıyor. İyi bir hikaye kurabilmek için harcanan ilk yarının durağanlığını yaratan o kadar çok şey var ki saymakla bitmez. En başta Sandler ve Monaghan’ın kimyalarının hiç tutmaması, şampiyon dörtlümüzün karakterlerinin tamamen onları sevmemiz için yaratılmış olmasının yarattığı yapaylık hissi, yan karakterlerinin klişe tiplemelerden oluşması, sözde esprilerin de bayatlıkta sınır tanımaması en başta gelenler...

Seyircinin beklediği katıksız aksiyonu ikinci yarıda veren film, nostalji bekleyenlere keyifli dakikalar yaşatmayı başarıyorsa da bir türlü yavanlıktan kurtulamıyor ve iz bırakamıyor. Akılda kalıcı her numarasını da fragmanında gördüğümüzü anlayınca tatmin etmekten de çok uzak kalıyor. Filmin tüm numarası da yarattığı atmosferi, teknik işçiliği ve oyun manyaklarının mest olacağı kısa anlar...

Uyarlandığı kısa animasyonun yaratıcılığının yanından bile geçemeyen “Pixels”, seksenler nostaljisini tam olarak yaşatamasa da aksiyonu başlattıktan sonra toparlanarak eğlence sunan vasat bir klişe. Atari salonu dönemini yaşayanların özlemini duyduğu saflıktan fersah fersah uzakta...


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template