♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Trendeki Kız : Akşamdan Kalma Tanık

Ne kadar yalnız olursanız olun dünyadan soyutlanmak sizin elinizde olan bir şey değil… Sıklıkla kullandığınız güzergah, sürekli alışveriş yaptığınız dükkanlar ve takıldığınız mekanlarda az cümle de kursanız birinin sizi görmesi sadece o kadarla kalmaz… Yüz aşinalığı ile başlayan bu dikkatli bakışlarla hep denk geldiğiniz insanlarla örüldüyseniz birileri sizi izliyor ve kendince öyküde rol veriyordur. Ne de olsa başkalarının hayatını izlemenin karşı konulmaz bir yanı vardır… Her zaman tek taraflı öyküyle sınırlı kalmaz bu durum. Bazen çift taraflı olur bazen de öyküye kendi rolünüzü almak üzere dahil olursunuz… Paula Hawkins’in romanı “The Girl on the Train”, izlediği insanların yaşamına dahil olduğu bir polisiye… 

13 Ocak 2015’de yayımlanan ve kısa sürede bir milyonluk satış rakamıyla dünyaca tanınan polisiye haline gelen roman birçok dile de çevrildi. Uzun soluklu çoksatar olarak da yıla damgasını vurmaya devam ediyor. Doğal olarak bizde de raflara çıktı. Aslıhan Kuzucan’ın çevirisiyle “Trendeki Kız” adını alarak şubat ayında İthaki Yayınları etiketiyle çıkan roman bizde de aynı ilgiyi gördü ve tekrar baskılarla devam ediyor. Benim okuduğum Nisan’da yapılan dördüncü baskı, varın gerisini siz düşünün. Dünyadaki yankılarının sonucunda kaçınılmaz olarak filme de dönüşüyor… Dreamworks stüdyoları Mart sonunda filmin haklarını alarak Marc Platt’ın prodüktörlüğünde çalışmalara başladı.
Başta Tess Gerritsen olmak üzere türün önemli yazarlarının övgülere boğduğu roman “Hitchcockian thriller” olarak etiketlenmiş durumda. Bir ilk roman… Zimbabwe’de doğup büyüyen, 1989’da yerleştiği Londra’da yaşayan yazar, on beş yıl boyunca gazeteci olarak çalışmış ve kurgu edebiyatına ilk adımını psikolojik gerilimle atmış. Çok iddialı sözlerle pazarlanan romanın yarattığı albeni çok beklenti yaratıyor.

Her gün kullandığı trenle eski evinin olduğu bölgedeki bir çifti izleyerek onlar hakkında hayal kuran Rachel ile tanışıyoruz… Alkolik, beceriksiz, yalancı ve huysuz bir kadın… Sevmemizi sağlayacak bir özelliği yok. Hawkins’in olabildiğince ete kemiğe büründürdüğü ve akılda kalan karakteri, izlediği çiftin başına gelenlerden haberdar olunca devreye girmesiyle olaylar başlıyor. Tam da onun hayranlık duyacağı bir kadın, Megan ölü bulunmuş ve araştırma başlamış. Eşi Scott’tan şüpheleniliyor… Olay gecesini hayal meyal hatırlayan Rachel, yardımcı olmaya çalışırken diğer yandan hayatı da daha kötüye gidiyor… Eski eşi Tom’u düzenli olarak rahatsız ediyor… Yeni eş Anna da bebeğiyle mutlu evlilik tablosunun bozulmasından şikayetçi… Tüm bu olay örgüsünün içinde hep birlikte katilin peşine düşüyoruz. 

Öyküsünü anlatmak için üç anlatıcı kullanıyor Hawkins… Rachel, Megan ve Anna… Ortak noktalarını açık etmeyeyim ama iyi seçimler. Bir günümüzden, bir geçmişten anlatarak yarattığı kurguyu akıcı bir dille çabucak okunur hale getirmiş. Merakla çevrilen sayfalarla 359 sayfa olmasına rağmen bir oturuşta bitirilecek bir roman yaratmış. İlk roman için fazlasıyla iyi bir karakter yaratımı var ama olay örgüsünün ilerleyişi ve çözümlenmesi konusunda tipik çok satar öğeleri devreye girmiş. “Dikkatli okurun bile çözemeyeceği şaşırtıcılık” vaadi fazla iddialı olmuş. “Hitchcockian thriller” denmesineyse gülüp geçelim… Kolayca anlaşılır ve beklenen bir final yapıyor “Trendeki Kız”… 

Şimdilik yılın en çok satan polisiyesi olan “Trendeki Kız”, karakterlerini derinleştirerek ilerleyen ve basit bir çözümlemeyle finaline akıcı bir şekilde ilerleyen tipik bir çok satar… Yaz tatilinde tüketecek kitap arayanlar için biçilmiş kaftan… Daha fazlasını beklemek hata olur…


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template