♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

The Cobbler : Ruhların Muhafızı

İngilizce’de “put yourself in someone's shoes” deyimi vardır. Bizde olmayan bu deyimi sık sık öykülerle anlatırlar... Günlerden bir gün diyerek başlayan o öykülerin kıssadan hissesi, birini yargılamadan önce kendini onun yerine koymak gerektiğidir... “Başkasının ayakkabısını giyinmek” deyimi, onun yerinde olmak, yerine geçmek anlamında kullanılıyor ve empati kurmanın önemine vurgu yapılıyor... 2014 yapımı Amerikan işi “The Cobbler” da bu vurguyu tarihe yedirerek hikayeleştirip direnişi için kullanarak anlatıyor...

Doksanlı yılların sıradan aktörüyken, yönetmenliğe geçiş yapan Thomas McCarthy de filminin çıkış noktasını “Hikâye, “başkasının ayakkabısını giyinmek” deyimini ve bunun anlamını düşünmemle başladı. Deyimin nereden geldiğini araştırmaya başladım ve nasıl oldu bilmiyorum sonunda kendimi Paul Sado ile birlikte hikâyeyi yazarken buldum.” sözleriyle özetliyor... Yazıp yönettiği ilk filmi “The Station Agent” ile 2003 yılını güzelleştiren McCarthy, aynı başarıyı dört yıl sonra “The Visitor” ile tekrarlamıştı. “Up”ın senaryosuna verdiği katkıdan sonra “Win Win” ile üçüncü filminde de yükselişini sürdürünce, bir sonraki filmi merakla beklenen yönetmenler listesine yazmıştık adını... Yıla “Million Dollar Arm”ın senaryosuna imza atarak başlayan McCarthy, dördüncü filminde evrensel bir deyimden yola çıktığı için olsa gerek, daha geleneksel bir aile filmine geçiş yapmış. Senaryoyu Paul Sado ile birlikte kotaran yönetmen, iyi de bir kadro kurmuş. Adam Sandler, Steve Buscemi, Ellen Barkin, Method Man, Melonie Diaz ve konuk olduğu dakikaları güzelleştiren Dustin Hoffman...

Ayakkabı tamircisi Max Simkin ile tanışıyoruz... Annesiyle yaşayan, sosyal hayatı olmayan bir adam... Keyfi de hiç yerinde değil... Ne olmak istediğine karar veremeden kendini üçüncü kuşak ayakkabı tamircisi olarak bulmaktan muzdarip... Hayallerinden yoksun hayatında diyalog kurduğu tek insanda yan komşusu berber Jimmy... Bu mutsuzluğun üzerine gelen müşterilere odaklanıyor zaman zaman... Hiç elde edemeyeceğini düşündüğü kadınlara da... Kısacası elde var sıfır. Bu sıfırın üzerine gelen bir müşteriye iş yetiştirme telaşı, hayatında bambaşka bir kapı açıyor... Filmin açılışında anlatılan hikayeyle aile yadigarı dikiş makinasını kullanmak zorunda kalıyor ve sihir başlıyor. 

Aslında çok iyi bir malzeme bu ve çıkış noktası da filmin ilk yarım saati gibi çok iyi. Nedense McCarthy bu çıkış noktasını derli toplu anlatmak yerine yayarak dağılıyor. Müzikleriyle desteklediği o eski filmlerin mucizeler gerçektir temalı tonunu yakaladıktan sonra Max’in peşinden hayli savruk gidiyor. Ara ara parlayan komedi filmine yaklaşan anların filmin dışına çıkan anlar olması da seyirci için zorlayıcı ve mucize tozlarının boşa harcanmasına sebep... Ayakkabısını giydiği kişiye dönüşen Max’in bolca yan hikayesi var ve ne yazık ki filme herhangi bir katkısı yok. Baba eksikliği yaşaması, annesinin de bu eksikliği hep yaşıyor olması fazlaca detaylandırılıyor ve birden konu değişip bir direniş öyküsüne dönüşüyor. Ne de olsa böyle bir öykü varsa, muhakkak kötüler olmalı ve tez elden layığını bulmalı... Kahramanımız da bu galibiyetin ardından kızı kapmalı... Eni konu şaşırtıcı bir an barındırmadan bildik sulardan giden ve seyircisini mutlu hissettirmek isteyen bir film çıkmış ortaya. 

Özellikle ikinci yarısında fazlaca tökezleyen filmin 99 dakikalık süresine rağmen aceleci bir final yapması her şeyin özeti aslında... Beklenenin aksine kötü iş çıkaran McCarthy’nin “The Cobbler”ı, senaryosu bir türlü kalıba sığmayınca ayağı vuran bir ayakkabıya dönüşüyor...


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template