♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Interstellar : Yüzeysel Anormallikler

Son yıllarda sıkça işlenen, kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi kıyamet kopmayacak, dünya sonu kaynakları tükettiğimiz için gelecek teorisine Christopher Nolan’ın el atması ve kendince yorumlayacak olması kulağımıza ilk çalındığı andan itibaren heyecan verici olmuştu... İyi bir hikaye anlatıcısının elinde, konuya detaylı bakan bol bol felsefe yapan ve hayat kadar gerçek, geleceğimiz kadar depresif bir filme dönüşecek bir teoriydi bu ne de olsa... İlerleyen süreçte bir de bugünlerin fitili ateşlendi: Nolan, kendi 2001’ini çekiyor... Hoppala dedik, iyice arttı beklentilerimiz... Niye artmasın ki, kağıt üzerinde her şey olumluydu ne de olsa...

1998’de “Following” ile, en iyi ilk fimlerden birine imza atarak gelmişti Nolan, düz bir hikayeyi ters yüz ederek geldiğinde yıl 2000’di ve “Memento” bizi bizden almıştı... “Insomnia”nın ardından giriştiği “Batman Begins” ile koca bir seriye geciken saygınlığını yeniden kazandırdıktan sonra da sihirbazlar dünyasına geçiş yapıp “The Prestige” ile sihri sinemaya taşımıştı... “The Dark Knight”ı izlerken kendimizden geçtiğimizi de unutmayalım, “Inception”da anlatılanlara gereğinden fazla inandığımızı da... “The Dark Knight Rises”a da siz bulun bir cümle artık... Bu filmografiye sahip birinin, geleceğe dair teoriye el atmasından bir başyapıt beklemişiz çok mu? Senaryoyu Jonathan Nolan ile kotarmış, kadroyu Matthew McConaughey, Anne Hathaway, Michael Caine, Wes Bentley, John Lithgow, Jessica Chastain, Casey Affleck ve Matt Damon’dan oluşturmuş, müzikleri de yine Hans Zimmer’e emanet emiş daha ne isteriz... Bildiğimiz ekipten tek değişiklik, ilk kez çalıştığı Hoyte Van Hoytema ama o da kendini çoktan kanıtlamışken kağıt üzerinde her şey iyiydi malum...

Fragmanları da iyi görünüyordu filmin, afişleri, görselleri tamam diyordu geliyor seyir keyfi... Lakin kazın ayağı öyle değil... 169 dakikalık süresiyle ağır takılan sert bilim kurgu denemesi, açılışından itibaren yavaş yavaş beni izle ama gözünde büyütme diyen bir film... Nolan bunu demek istedi mi bilinmez ama demek istemediğine de inanmak zor...

Karanlık bir geleceğimiz olacak... Kaynaklarımız tükenecek ve gezegeni tükettiğimizi görünce önlem almak yerine, her filmde defalarca yeşerttiğimiz umudu kesip kendimize yeni gezegen arayacağız... Bu konuda şaşmaz bir ortak görüş var... Lakin uzay dediğimiz derya deniz, onca senedir yetkin olmadığımız bir sonsuzluk orası... Uzay ile dünya arasındaki zaman farkı sebebiyle de eli çabuk tutmak gerekiyor, en azından göç edecek popülasyonun daha fazla olabilmesi için... Muhtemelen Nolan’lar kafa kafaya verince böyle bir öyküyle kurmuşlardır filmi... Senaryonun ışığını da böyle yakmışlardır... Sonrası araştırmalar, gezegenler, bilim kurgu dersleriyle gelmiştir deyip gelene bakalım...

Açılışı bir iki numarayla yapıyor Nolan, çok gevezelik etmeden zaten bildiğimiz gelecekte açıyoruz gözümüzü... Bir aileye odaklanıyoruz... Elde kalan ana besin kaynağı mısır, çiftiçimiz astronot eskisi mühendis Cooper, oğlu Tom kızı Murph ve ölü eş olunca dörtlüyü tamamlaması için eklenen büyükbaba Donald ile tanışıyoruz... Cooper ile Murph çok yakınlar ve ortak ilgi alanları da çok... Babasına çekmiş kızımız yani... Okul meseleleri, günlük işler kovalamacalar derken Murph’ün odasındaki anormalliği çözüyor ikili... Mesajı anlayıp verilen koordinatlarda alınca soluğu, NASA’ya adım atmış oluyorlar... Profesör Brand, seni allah gönderdi bize, hadi uç da insanlığı kurtaralım deyiveriyor ve olaylar gelişiyor...

Anormallikler, yerçekimi, kara delikler başta olmak üzere birçok teori ve bilgi arasında yıldızlararası seyahatin öyküsü var karşımızda kısacası... Gidilebilecek üç gezegen var, onların arasından seçim yapmalar var, bu seçimlerin nedenleri sonuçları detaylı şekilde var... Hatta fazla fazla bilim kurgu var diyaloglar bazında... Onları çıkarttığımızda geriye kalan ise hiçbir şey yok... Neredeyse her şey yüzeysel... Karakterler birer karikatür örneğin... Nolan, karakterlerini yaratmak için zaman harcamıyor, çiziktirip eklediği karikatür onlar... Katmanlı bir öykü, farklı okumalara yol açacak alt metinler falan zaten yok da, olmasına uğraşan da yok... Uzaya bir çıkalım gerisini hallederiz demiş sanki yönetmen, orda da laf kalabalığına boğarız sinemanın sihiriyle de mest edip, veririz en dünyevi mesajı yaparız touchdown’ı... 

Bir şekilde keyifle izlenen ilk yarısında sorun yok filmin, görmezden gelinebilir halde en azından... Lakin ikinci yarı akıllara feza... Gereksiz sahneler, klişe ve beylik diyaloglar derken inandırıcılığı her saniye kaybolan bir filme yolculuk yapmış oluyoruz... Baba kız meselesinin sonu gelmiyor bir türlü, ailenin öneminin de vurgusu bitmek bilmiyor... Koca insanlığı kurtarmak söz konusu, yemişim aileyi diyeceğiz bize kalsa ama Nolan’lar demiyor, Cooper demiyor, Murph hiç demiyor... Coop evime kızıma dönecem diye yırtınıyor, Murph de baba beni bile bile mi terk ettin diye... Dünyadaki tek aile de onlar zaten... Tom’un ilk çocuğu ölen tek çocuk, hastalanan karısı ve çocuğu da hasta olan tek insanlar (!)... O ev, o aile dışında hiç bir şeyi önemsemeyen senaryo, gezegen keşfine çıkan üç kişiyi de hiç sallamıyor, niye uğraşsın ki... Onların ailesi yok, bağları yok... Filmin en itici yanı da bu zaten... Keşif için giden öncü üçlünün de dünyayla bağı yokmuş, üstüne basa basa vurgu yapıldığı üzere... Bütün olay baba kız arasında bağ, sevginin gücü... 

Genel haliyle depresif havada geçen filmin, finali de kötü... Bolca umut, pembe mesajlar, koca bir aile tablosu... Bu kadarı fazla dedirten halde hem de... Nolan’ın tüm insanlığı “sevgi”nin kurtaracağına inanması sorun değil, sorun buna bizim de inanmamızı beklemesi... Bu kadar üstüne basa basa, adeta bağıra çağıra işleyince inanması da kaçınılmaz olarak zor... Tüm filmi bunun üzerine kurmak, tipik stüdyo işlerinin “aile kutsaldır” düsturuna bu kadar uymak hangi akla hizmettir anlamak mümkün değil...

Aslında elde iyi bir çıkış noktası var... İyi düğümlenmiş, sarmala bağlanmış bir konu var, anlatılan gelecek de çok uzak değil... Ana hatlarıyla mantıklı bir çıkış noktası olan film, bittiğinde o noktadan çok uzağa düşüyor... Nolan’ın iyi anlatıcı olduğunu söyleyerek başlamıştık söze, oraya bağlayalım tekrar... Bu kadar iyi bir anlatıcı nasıl olur da her şeyi aile ve sevgi üzerine kurmakla yetinir de gerisini koyverir? Gözünü kör edecek denli işlediği bu kavramı da nasıl bu kadar yavan ve etkisiz anlatır? Tipik Amerikan filmleri havasına nasıl bu kadar yaklaşır? Zaten kolayca anlayacağımız çok basit bir sahneyi niye “hayaletim sensin”, “hayaletin benim” diye tekrarlatır? Anlattığı sanki çok zor bir şeymiş gibi niye bu kadar çok altını çizer? Finaldeki kavuşma sahnesini niye samanyolu tv dizileri tadında diyaloglarla işler?

Bildiğimiz Nolan sinemasının çok uzağında kalan senaryo ve ana tema bu kadar kötüyken, filmi izlenir kılanlar yerli yerinde en azından... Basit bir kovalamaca sahnesiyle havaya girebiliyoruz, Zimmer’in müzikleri filmin etkisini üçe beşe katlıyor... İkinci yarının büyük kısmı sarkıyor ve tempo düşüyor olsa da bir şekilde durumu kurtarıp seyircisine final yaptırıyor... 

Son olarak şu 2001 meselesine gelelim... Stanley Kubrick’in “2001: A Space Odyssey”i ile “Interstellar”ı karşılaştırmak yersiz... Birinin kökleri Arthur C. Clarke’ın başyapıt romanı, diğerinin kökleri yamalı bohça... Kubrick’in titizliği malum, senaryolara çalışma biçimi malum... Nolan’ların onun hazırlığının onda biri kadar bile kafa patlattığını sanmam... Filmin zamanının ne kadar ötesinde olduğunun anlaşılmasının bile seneler sürdüğü de tarihin gerçeği... İki film arasında uzaktan yakından bir bağ ya da benzerlik bulunmuyor... Nolan’ın kendi “2001”ini değil ama “Uzay Macerası”nı çektiğini söylemek mümkün olabilir anca... Zaman içerisinde filme dair fikirlerin değişeceğini de sanmıyorum, bugün neyse yarın da o olacak...

Sonuç olarak, “Interstellar”, Nolan’dan beklenmeyecek denli anormalliklerle dolu, yüzeysel anlatılmış bir “dünyayı sevgi kurtaracak” söylemi... Egosu yüksek bir insanın insanlığa bir sevgi başyapıtı bıraktım demesi gibi bir şey bu... En olumlu yanı, eksiklerinden gördüğümüz kadarıyla içi dolu bir bilim kurguya ne kadar hasret kaldığımızı göstermesi... En anormal olanıysa, tüm bunlara rağmen, izlenmesi gereken bir film olması... Dünyayı ve insanlığı ne kurtaracak emin değiliz ama Nolan’ı kurtaranın sinema ve bilim kurgu sevgimiz olduğu kesin...


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template