♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Midtown Fest : Girersen Çıkamazsın!

Nisan ortalarıydı her şeyin başlangıcı... Portishead resmi hesaplarından İstanbul demişti... 1994’de “Dummy” ile herkesi büyülediğinden beri merakla beklediğimiz konsere 20 yıl sonra kavuşacağımızın müjdesi sevindirdi elbette... Sonrasında yanına gruplar eklenip festivale dönüştüğünün haberini aldık ki, daha da katlandı bu sevinç... 20 Ağustos’a gün sayar olduk, her gün bir şarkıyla... Beklediğimiz gün geldi, yerinde test ettim festivali ve Portishead’i... Grup gerekeni yaptı ama festival aynı başarıyı gösteremeyince bu yazı da biraz maceraya kaydı haliyle... Başlıklarla yazıyorum ki, direk merak ettiğiniz bölümü okuyup geçebilme fırsatınız olabilsin...

Bilet sorunsalı...
2006’da yayına başlayan bir blog olarak, içeriğinde sürekli müziğe yer vererek konser için akreditasyon hakkım olabileceğini düşünmüştüm... Zira her geçen gün daha fazla okunuyor, biliniyordu kpk... Aylık albüm raporu ile meraklısına keşfedecek birçok albüm de sunuyordum... İlk başta çok zaman var denerek bekletilme süreci bir türlü bitmek bilmedi... Düğüm noktası 14 Ağustos oldu... Beklediğim akreditasyonun çıkmadığını öğrenip deli olmuş, küfürleri sıralarken twitter’da gördüğüm “Portished’in ilk albümünün adı nedir?” sorusuna yapıştırdım cevabı... 15 dakika sonra kazandığımı öğrendim... Ne kazandığımı bilmeden... Meğer sponsorlardan Volvo Türkiye, çift kişilik bilet veriyormuş hergün... Soruya doğru cevabı veren yirminci kişi de bilet kazanıyormuş... Küfürleri bırakıp bilet sevincine düştüm haliyle... Ama bitmedi sorunlar... Verdim adresi beklemeye koyuldum, o kargo bir türlü gelemedi... Bileti elime alsam, Mersin-İstanbul biletini de alacağım diye beklerken, en geç pazartesi elinize geçer denen bilet geçemedi... İmdada İstanbul adresi yetişti ve nihayet konserden bir gün önce bilet kuryeyle teslim edilebildi... Aynı gün zorla bilet bulabildim... Oldum olası uçak yerine otobüs yolculuğunu tercih ederim bu arada... Uçaktaki indi bindi olayını, kimsenin kimseye ilişmemesini, insanın insana değmemesini de yadırgarım... Otobüs öyle değil, yanındakiyle girersin sohbete, muavinle laflarsın, molada biri senden ateş ister birlikte tüttürürsün sigarayı... İletişim vardır otobüste ve ben o iletişimi severim... Varsın 14 saat sürsün... Saatleri 20:30’a ayarlayıp yolculuğa koyuldum salı akşamı... Pencere kenarı şansıyla ülke gerçekleri de burun burunaydı... Çoğunluğu Suriyeliler oluşturuyordu otobüste... O çok sözü edilen şehri, dünya kentini görme heyecanıyla doluydu hepsi... Arkamdaki iki gençte onlardandı... Yanımda da bir aile babası oturuyordu, yan koltukta eşi ve dört çocuğu ile sıkış tepiş gideceklerini özetleyerek ilk andan özür dileyerek başladı sözüne... Çocukları ara ara kucağına alacağını, bebeklerinin ağlayabileceğini de ekledi... Sorun olmadı... En azından umduğu gibi olmadı... Erkek çocuk isteğiyle yapılan denemelere ancak dördüncü de kavuşan fabrika işçisi, mutluydu... Her sorun başındaydı ama tek derdi kucağındaki oğluydu... Sonunda kavuştuğu erkek çocuk, bir yaşını devirmiş, kendi dilini yaratmış ve geveliyordu bir şeyler... Muradları olduğu için adaşımdı Murat bebek... Onlar yorulunca ben aldım kucağıma otobüste bir ileri iki geri ara ara turlayarak uyutarak İstanbul tabelasını da gördük sonunda... Ki İstanbul’a girer girmez daha ilk evlerden itibaren arkamdaki ikili başladılar övgülere... “İşte dünya kenti... Burada yaşanır... Gökdelenler şehri...” diye başlayan sohbetleri ilk görüşte aşk yaşattı onlara... Harem’de inene kadar iyice yağlayıp, balladılar İstanbul’u... Sonunda Esenler otogarında inince bir sorun daha çıktı... Servis var ama Taksim’e gidecek tek yolcu var o da benim... Bir türlü karar veremediler önce, tek kişi için servis mi kalkar, metroyla gitsin dendi, uzun uzun tartıştılar ve yaklaşık yarım saat sonra içlerinden biri ben götürürüm diye atıldı... Gel yanıma otur sohbet ede ede gideriz, sigaranı da içersin dedi ve başladık sohbete... 20 yıl önce Mersin’de yaşadığı macerayı anlattı uzuun uzun... Kendisine kalan mirasla kime güveneceğini bilmeyen dul bir kadının maceralarına denk düşmüş özetle... Sonunda kurtulmuş, övünerek tek lokması boğazımdan geçmedi diyerek mutlu mutlu bitirdi sohbeti... Taksim’de iniş, karşılama, kahvaltı derken festival havasına girişim de böyle oldu...

Midtown Fest
Gelelim festivale... Çok iyi bir kadrosu olduğunu söylemek zordu, taa en baştan beri... Tanımadığım isimlerin varlığı bir yana, birbiriyle uyumsuz müzik türlerinden oluşan bir kadro vardı tuhaf bir seçimle... O yüzden baştan sona izlenecek bir durum da yoktu haliyle... O sıcakta içeri girip o gruplar izlenmezdi, zordu... Zaten de izlemedik... Bunda organizasyonun da payı vardı... Grupların arasındaki yarım saatlik molalarda ölürdük o sıcaktan... Lakin organizasyon da bunu istiyor olmalı ki, girenin bir daha dışarıya çıkamaması gibi saçma sapan bir kural vardı... Küçükçiftlik park’ın önündeki kalabalığın, içeridekinden fazla olmasını doğuran bu saçma kuraldan duruma rağmen vazgeçilmedi... Bizde grupları izlemedik, dinledik sadece... 

Kapıların açılmasından sonra ilk sahne alan grup “Telepotik” oldu... Youtube’da yer alan videolarındaki absürtlüğü görünce, gülmekten kırılmıştık... Kendi bestelerini çaldıklarında da emekle dönemi basitliğini yakaladıklarını duyunca daha da çok güldük... Vokalist hatunu pazarlamak isteyen grubun şov yerine müziğe ağırlık vermesi, coverları da karaoke’den hallice yapmak yerine kendi özgün dilini bulması gerekiyor ama nerdee...

İkinci grup “Thought Forms”u da beğenmemiştim bir türlü... Hangi şarkılarını dinlesem bir türlü bitmeyen sıkıcı tekrarlar, sakız gibi uzatılmış melodiler... Bizde çok daha iyi gruplar var bu müziği yapan dedirtti bana... O sıcakta ki, 16:30 sularında o sound hiç çekilmiyor... Nerden bulmuşlar, nasıl getirmişler anlaması zor ama dinlediğim kadarıyla beğenmedim...

Ülkeyi aşan yerlilerin birer birer sahne almasıysa bir parça ısıttı festivali... “The Away Days” elinden geleni yaptı ama ortam uygun değildi, herkes dışarıdan dinledi ve yazık oldu sahnelerine... Giderek büyüyecekleri ve Avrupa’yı fethedecekleri şimdiden görünüyorken yanlış saatin kurbanı oldular... “The Ringo Jets”de aynı dertten muzdaripti... Zımba gibiler, sahnede coşturuyorlar... Hava karardığında sahnede olmaları gerekiyordu aslında ama dışarıda köfte ekmek yerken kulağımıza meze oldular... Yine de festivalin dışarıya çıkmamayı göze aldıran ilk grubu oldular... Ki, o da bir şeydir...

Ve geldik “Savages”e... İçeri girmemi sağlayan grup oldular... Ki iyi olduklarını da biliyorduk zaten... Albümlerini de sevmiştik... Bu kadar erken gelmelerini de alkışlamıştık... 20 yıldır beklediğimiz grupların aksine, tam en iyi döneminde kavuştuğumuz grup, enerjisini sahnede gösterdi ve keyifli anlar yaşattı... Bu keyfin doruk noktaları da davulcu ile vokalistin şovları oldu elbette... Havayı karartırken, Portishead öncesini ısıtma görevini de layıkıyla yerine getirdi kızlar dörtlüsü... Vokalistin David Bowie özentiliği dışında eksi puanım yok kendilerine...

Herkes kenara ayrılsın “Portishead” geliyor...
Saatlerin 22’ye yaklaştığı anda hummalı bir çalışma başladı sahnede... Tüm sahneyi dolduran ekipmanlar, kameralar, denemeler derken tüm ihtişamıyla 7 kişi rollerine büründü ve başladı konser... Arkadaki dev ekranla şarkılarına leziz görseller seçen grup, beklediğimiz şarkıları söyledi... Albümdeki düzenlemelerin dışına çıkarak konserde olduğumuzu hissettirdi... Şarkılarınız iyi olunca, ekstra bir çabaya kıvırmaya oynama gerek kalmıyor... Beth Gibbons, vokal yaptı sadece... Üçüncü albümden şarkılar çalmaları dışında iyi bir playlistle, ezberimdeki yerlerde bağıra çağıra eşik ederek devirdik saatleri... Playlistte belli olan şu bis olayını çok hesaplı kitaplı buluyorum bu arada... Teşekkürler deyip sahneden iniyorsun ama döneceğini hepimiz biliyoruz... Dönüşü “Roads” ile yapmalarıyla istediğimizi de aldık... Ki o an benim için özel andı... 20 yıllık özlemin sonu, iki damla gözyaşı da bıraktırdı bana mutluluktan... Bir şarkı daha çalıp sahneden indiler... İkinci bis ihtimallerini de sahne görevlilerinin toparlanmasıyla ortadan kaldırdılar... Sonuç olarak ilk Portishead konserimizdi, daha iyisini görmedik... İnanılmaz ya da muhteşem değildi ama hasreti giderdik işte... Kaçıranların üzülmesini gerektiren bir şey olduğunu düşünmüyorum...

Organizasyon...
Ortada bir festival olmadığını söylemiştim... Zaten sosyal medyada da hep “Portishead İstanbul’da” anonslarıyla gitmesi, diğer grupların gölgede kalması bunu doğurmuştu... Girersen çıkamazsın saçmalığı, dışarıdaki işporta saçmalıkları, köfte ekmek ve bira satışları derken bir festival kalabalığının parçası olamadık... Bu zihniyetle olmamız da zor... İçerinin mezbeleliği andırması da bunun diğer yanı... Sidikten bozma biraların 13 liraya satılması gibi bir fırsatçılık tam eziyet... Bilet fiyatlarının uçukluğu bir yana o gereksiz sınıflandırmanın ne işe yaradığını da anlamak zor... Konser dediğin hep birlikte izlendiğinde güzel... Koca bir alanı bariyerlerle aralayıp seyirciyi birbirinden uzaklaştırmak, coşkuyu da azaltıyor... Etkileşim de sıfır oluyor böylece... Kimse safları sıklaştıramıyor örneğin, öne doğru omuz omuza verip gitme macerasına da atılamıyorsun, durduğun yerde izliyorsun konseri... Bir de seyircinin saçmalıkları var elbet... Şu lanet olası akıllı telefonlar yüzünden, herkesin elinde bir cihaz, hemen kayda alma öküzlüğüne tutuluyorlar... Bir türlü alışamadım o duruma, tek bir kare fotoğraf çekmedim, video kaydetmedim konseri yaşadım ben... Ama ortamdaki öküzlerin cihazı durmadı tabii... Bu işe de bir çözüm bulunması gerektiğini düşünüyorum... Ayakta konser izlerken, sahneyi görmeye de engel teşkil ediyor artık... Konser sonunda daracık yerden döne döne, tuvaletlerin çevresinden kıvrıla kıvrıla çıkmak gibi rezilliği de yaşamamalı... Sıkış tepiş, göt göte kan ter içinde çıkıyoruz yahu... Girişte sıkıntı olmadığı gibi, çıkışta da olmamalı halbuki... Dünya bu gibi organizasyonlarda daha büyük kalabalıkları daha kolay ve sıkıntısız dağılmalarını sağlayarak çözmüşken, biz koyun gibi sürü halinde çıkıyoruz... GNL Entertainment’i bu başarısız organizasyonundan dolayı kutlamak lazım sonuç olarak... 

İstanbul Modern...
Gün perşembe olunca ve İstanbul Modern’de de en beleşinden gezme fırsatı varken gitmemek olmazdı... Hiç aklımda yoktu aslında ama “Çok Sesli” sergisiyle gaza getirildim valla... Girişteki “Geçmiş ve Gelecek” sergisinden daha çok bahsetmek lazım... 136 sanatçının 180 çalışması hayran hayran dolaşılacak işler içeriyor... Resme ilgi duyanların kaçırmamasında fayda var bence... ‘‘Çok Sesli’’ ise, Türkiye’de görsel ve işitsel sanatlar arasındaki etkileşimlere işaret etmeyi ve bu alandaki güncel üretimlerden bir seçki sunmayı hedeflemiş... Katalogdan aynen aktarayım; “Görsel sanatların ses ve müzik ile geçmişten günümüze kurduğu yakın bağı araştıran “Çok Sesli”, sanatçıların kişisel ve toplumsal süreçlerde müziğe duydukları özel ilgiyi yansıtıyor. Görsel ve işitsel olanı bir arada düşünen sanatçıların son dönem çalışmalarını sunan sergideki resim, heykel, video ve yerleştirmeler; ses ve müziği bir tema, kavram ya da sorunsal olarak görselleştiriyor veya farklı müzik ve ses biçimlerini bir metafor ya da ifade aracı olarak kullanıyor.” Bunca laf kalabalığının aksine ben ortada sese dair bir şey ya da tema göremedim... İlginç bir iki deneysel iş dışında, kaset çalmak için kurulan deckler, eski radyolar, alakasız bir pikaplı radyoya konmuş taş plaktan ses vermeye çalışmalar, yokuştan döne döne aşağıya inen tefi takip eden videolarla sıradan bir sergi işte... Bir özelliği yok, ortada bir şey yok bence... Tabi bunda gramofonlar, pikaplar ve enstrümanlarla dolu bir evde büyümemin de etkisi var... Babamın cihazlarından sergi yapsak, bin basar... Hiç abartmıyorum...

Yemişim Portishead’i daha iyisi var: Ev Provası...
Perşembe akşamını anlatmak için sözlükler yetmez aslında... Sosyal medya hesaplarımda her fırsatta şarkılarını paylaştığım Begüm Tarako, ikinci albümünün hazırlığında... Tohumların filizlenme safhalarındaydı tamda... Şahane bir denk gelişle, ev provasında aldım soluğu... Fotoğrafta gördüğünüz ekiple, gözümün önünde şarkılar çalındı, son hallerini almaları için adımlar atıldı... Albüm hakkında bahsetmek, o dururken bana düşmez elbette ama şimdilik dinlediğim şarkılara bayıldığımı söyleyeyim bağıra çağıra ve coşkuyla... Albümün ilk adımlarından itibaren sürece şahit olmaktan dolayı mutluyum zaten ama bir de sonucun bu kadar iyi olması iyice mutlu etti beni... Ki sözlerini okuduğumda seveceğimi tahmin ettiğim şarkıyı da ilk kez dinlemiş oldum ki, halen kulağımda... İstek şarkım da oldu yüzsüz yüzsüz... O da çalındı... Bir de ekibe öyle bir tanıttı ki beni Begüm, ha ağladım ha ağlayacağım zor tuttum kendimi valla... Demeden de duramazdı, ne mutlu ki vefa hala lugatında... Bana kalsa bir şey yapmadım aslında, zaten iyi bir yaratıcı var karşımda... Daha iyisini yaşayacağım zamana kadar en güzel gecem budur şimdilik... Merakla albümün çıkmasını ve bu şarkıları hep bir ağızdan söylemeyi bekliyorum, heyecanla...

Dönüş Yolu...
Maceramın son perdesi yine bilet sorunsalıydı, ki hiç şaşırmadım duruma... Aynı günün akşamına bilet bulmak, geri zekalı firma şubesinde gerçekleşmeyince telefonla hallettim otogardan... Bir kaç saat sonra telefon edip, “kesin geliyorsanız sadece sizin için inecek servis Taksim’e” demeleriyle iş güzelleşti... Lakin servisin geleceğinden kimsenin haberi olmaması gibi bir saçmalıktan sonra, aynı adam geldi elinde sigarayla... Saate bakıp “daha vaktimiz var, hemen çıkalım geze geze gidelim” demesiyle, yine başladık sohbete... Siverekli, dokuz çocuklu bir adammış meğerse... 7 kız, 2 oğlan... Oğlan da adaşımmış... Ama kadersizmiş Serkan, özel yetkili mahkemelerin yarattığı kaosla suçsuz yere atmışlar hapse... Dört yıldır içerdeymiş, ortada kanıt, tanık vs. bile olmadan... Telefon dinlemesinde şüphe uyandırmak gibi komik bir suçla... Üstelik suçu işleyenler, bir buçuk yıl yatıp çıkmış bile... O ara onun ismini sorunca, duyduğuma sevindim: Cumhuriyet... Sonrası geze geze gittik Esenler’e, konuşa konuşa... “Kalkış saatine kadar da şöförlerin takıldığı yerde çay içeriz” dedi Cumhuriyet abi, itiraz ne haddime... Çayımızı da içtik, numaralarımızı kaydettik telefonlarımıza... Bir sonraki gidişimde, önceden haber verecekmişim, taksisiyle gelecekmiş almaya... Önce gezdirip, sonra bırakacakmış beni gittiğim yere... Bu arada otobüs firmalarının hazırlığını görünce bir ara ortadan kaybolup, elinde koca poşetle döndü... İçinde bolca su, bilimum abur cuburla... Başka bir şöförle daha sohbete daldık, Kütahya’da yaşayan Şaban abi, Kayserili olarak biliniyormuş şehirde... Ne zaman gelsen beni sorup bulabilirsin deyip, koordinatları da verdi... Otobüse de, aynı özenle ve misafir etiketiyle bindirildim... Yeni 14 saat, yanımdaki gencin sessizliğiyle geçti daha çok... Yalnız saygıda kusur etmemeyi abarttı... O da onun saflığı, güzelliği...

Nihayetinde tüm bu maceranın sonunda hem iki şehir arasındaki sıcaklık farkı, hem de klima çarpması sonucu üç gündür öksürmekten ve hapşurmaktan helak olmak dışında da bana kalan bir şeyler var işte... Varsın yazı geciksin, yeter ki Portishead gibi gruplar gecikmesin, zamanında ve düzgün organizasyonlarla gelsin... Ki doya doya keyfine varalım... Zira bu yazının dolu dolu bir festival izleniminden, gidiş geliş macerasına evrilmesi ülkemizdeki saçma sapan konser organizasyonlarının bizi getirdiği noktadır...


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template