♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Film Kritikleri

Kitap Kritikleri

Dizi Kritikleri

Son Yazılar

Jason Statham etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jason Statham etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İlk Bakış: Hummingbird

Cuma, Mart 29, 2013
•
Jason Statham’ın sıradaki filmi “Hummingbird”ten ilk fragman ve görseller sonunda görücüye çıktı... Yaz aylarında vizyona girecek film, beladan uzak durmaya çalışan bir adamın kız arkadaşının ölümünün perde arkasını araştırmasını konu alıyor...

Joey Jones, Afganistan'da kendi biriminin bir top atışıyla paramparça olmasına tanık olduğundan beri Londra sokaklarında yaşamaktadır. Bir yandan geçmişini unutmaya, bir yandan da yeni problemlerden uzak durmaya çalışmaktadır. 

Acımasız bir çeteden kaçarken Convent Garden'da zengin bir adamın dairesine girer ve üst sınıf kimliğine bürünür. Joey arkadaşı ve sponsoru Rahibe Cristina ile günah çıkarmaya giderken, hamile kız arkadaşı bir nehirde ölü bulunur. Bu olay üzerine Joey bu cinayetin sorumlusunu bulmak için Çin mafyasındaki bağlantılarını kullanmak zorunda kalır. Joey adaleti sağlayana kadar durmayacaktır.

Her ne kadar bildik bir konu olsa bile, “Eastern Promises”le iyice ünlenen Steven Knight’ı künyede görünce, insan ister istemez dikkat kesiliyor... Knight, kendi senaryosuyla ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturuyor... Statham’a, Lee Asquith-Coe, Vicky McClure, Senem Temiz, Benedict Wong ve Chris Cowlin eşlik ediyor... Fragman gayet güzel görünüyor, oscar adayı senaristin ilk yönetmenlik deneyimi de filmin üzerindeki ilgiyi katlıyor... Statham’ı uzun süre sonra ilk defa doğru dürüst bir olay örgüsündeki kahraman olarak seyredeceğiz gibi...

Vizyon tarihi birkaç kez ertelenen film, 17 Mayıs’ta İngiltere’de gösterime girecek... Bizdeki akıbeti ise Pinema dağıtımıyla vizyona çıkmak olacak... 7 Haziran’da da olabilir, 16 Ağustos’ta da... Knight faktörü dolayısıyla, merakla bekliyoruz...



Jason Statham’ın Yeni Macerası “Parker”dan ilk Fragman

Perşembe, Ekim 04, 2012
•
Duyarlı bir hırsızın hikayesini anlatan “Parker”dan ilk fragman görücüye çıktı. 

Jason Statham’ın canlandırdığı rol, parası olmayan insanlardan çalmayan ve hak etmeyen insanları asla incitmeyen bir hırsız.  

Taylor Hackford yönetimindeki filmin kadrosunda Jennifer Lopez, Nick Nolte ve Wendell Pierce var. “Parker”, 25 Ocak 2013’te sinemalardaki yerini alacak.  



“Beautiful Disaster”dan "Order Kill"e Proje Günlüğü

Perşembe, Ağustos 02, 2012
•
Warner Bros, Jamie McGuire’ın romanı “Beautiful Disaster”ı sinemaya uyarlamak için harekete geçti. Telif hakları için CBS Films ile sıkı bir rekabete giren ve kazanan stüdyo, Abby Abernathy adında bir kolej öğrencisinin tehlikeli Travis Maddox’a olan aşkını  beyaz perdeye aktaracak.   

Hugh Jackman ve Lee Daniels, “Orders To Kill” için bir arada
Uzun yıllar birlikte çalışma teşebbüsünden sonra Hugh Jackman ve yönetmen Lee Daniels nihayet “Orders To Kill” için bir araya geldi. Filmde Jackman, William Pepper adındaki agresif avukatı canlandırıyor ve James Earl Ray’in Martin Luther King, Jr.’ı vurmadığını ispatlamaya çalışıyor.

Wes Craven Çizgi-Roman Uyarlayacak
Wes Craven, yeni projesinde çizgi-roman dünyasının önemli isimlerinden Steve Niles’le birlikte çalışacak. Henüz yayınlanmamış bir çizgi-romanı sinema uyarlayacak ikili, vampirlere odaklanacak. Projenin adı şimdilik “Coming of Rage” olarak geçiyor.

Stallone’un Senaryosu Kadroyu Kurmaya Başladı
Sylvester Stallone’un senaryosunu yazdığı, Gary Fleder’ın yöneteceği “Homefront” kadrosuna oyuncular eklenmeye devam ediyor. Jason Statham’dan sonra projeye dahil olan son ismin James Franco olduğu açıklandı. Eski narkotik ajanının yeni bir sayfa açma çabasıyla hayatını değiştirme çabasının, taşındığı kasabadaki uyuşturucu patronuyla sekteye uğramasını anlatan filmin çekimlerine Ekim ayında başlanacak.

Fragman: The Expendables 2

Perşembe, Mayıs 03, 2012
•
Yazın aksiyon bombası olarak görülen "The Expendables 2"den nihayet filme dair fikir veren uzun fragman yayınlandı. Anlaşılan karada, havada, denizde her yerde bolca patlama olacak, ekip her yeri yakıp yıkacak. İzlemek için beklememiz gereken tarihse 17 Ağustos...



The Expendables 2'den İlk Fragman

Cuma, Aralık 16, 2011
•
Lionsgate, “The Expendables 2”nin ilk resmi fragmanını yayınladı. Tam bir dakika süren fragman, filmle ilgili çok fazla detay göstermese de, Bruce Willis ve eski arkadaşı Sly Stallone’un karşılaşmasını sunuyor.


The Expendables 2'den İlk Afiş!

Cumartesi, Kasım 19, 2011
•
2010 yazının yıldızlar karmalı aksiyon bombası The Expandables'ın ikinci filminin çekimleri devam ededursun, ilk afiş görücüye çıktı.

Aksiyon filmlerinin yıldız karması yine ekipçe sazı eline alıyor ve ortalığı yıkıyor. Stallone'nin bu kez senaryo ve yönetmenlikle uğraşmadığı sadece oynadığı filmin yönetmen koltuğunda Simon West oturuyor. İlk filmin aksine devam filminin bu kez dişe dokunur bir senaryoyla sadece nostalji ve aksiyondan ibaret olmamasına çalışılıyor. 

Tüm kahramanlarının elde silah topluca göründükleri afişle başlayan tanıtım çalışmaları fragmanlarla sürecek. 17 Ağustos 2012'de gösterime girecek filmin, ülkemizdeki gösterim tarihi ise henüz açıklanmadı ama ilk filmde olduğu gibi Dünya ile aynı anda vizyon görmesi yüksek ihtimal...



Jason Statham, “Fast & Furious”da Direksiyona İsteniyor

Cuma, Ekim 07, 2011
•

“Fast & Furious” için gelen dedikodulara göre, serinin devam filmi yolda. Hatta bir değil, iki tane. İkisinin de önümüzdeki yıl çekilmesi düşünülen filmlerin birinde ise Jason Statham yer alacak.

Justin Lin’i ise yine yönetmen koltuğunda göreceğimiz projelerde, görünüşe göre Lin, Statham’la çalışmaya oldukça istekli. Ünlü aktörün bu iki filmden en az birinde oynaması için görüşmelerin halen sürdüğü gelen haberler arasında.

Chuck Norris ve John Travolta Expendables 2’de

Cuma, Ağustos 05, 2011
•
Eylül ayında The Expendables 2’nin çekileceği Bulgar film stüdyolarının yetkilisi, yeni isimlerin kadroya dahil olduğunu belirtti.

Nu Boyana Studyolarının CEO’su David Varod; Sylvester Stallone, Jason Statham, John Travolta, Arnold Schwarzenegger, Chuck Norris, Jean-Claude Van Damme, Dolph Lundgren, Mickey Rourke ve Bruce Willis’in filmde yer aldığını açıkladı. John Travolta ve Chuck Norris’in yıldız kadroya eklenmesinden ve yönetmen Simon West’in kamera arkasında olmasından övgüyle bahseden Varod, devam filminin ilkinden daha iyi olacağına inandığını da sözlerine ekledi.

Jean-Claude Van Damme’ın ikinci kötü adamı oynayacağı da şimdiden belli olan filmde, Travolta’nın ilgi gören aksiyon filmi Face/Off’daki  performansını yakalaması bekleniyor.

Transporter 3 / Taşıyıcı 3

Perşembe, Ocak 01, 2009
•
Yeni dünya ekonomisi ve kurallar!
Yönetmenlik kariyerinin yedinci filmi olan 1997 tarihli “The fifth element” ile hayal ettiği filmi çektiğini söyleyerek, kendini Fransa sinemasının popcorn film piyasasına adayan Luc Besson, taşıyıcı serisine kaldığı yerden devam ediyor. Yaygın Fransız filmleri sıkıcıdır yargısını kırmak üzere, 1998’de “Taxi” serisi ile başlayan, farklı türlerde devam eden yeni Fransız popcornları artık seri haline geldi ve başarısını kanıtlamış durumda. Hollywood popcornlarına karşı yapılan mücadelenin bir diğer başarısı da “Taxi” filminin bizzat Hollywood’a transferi. Besson temelde son derece basit fikirlerden çıkan her filmi halen ilgi görmeye devam ediyor. İlk dönemde yaratılan hikayeler varlıklarını halen sürdürmekte. Jet li başrollü karate filmleri, arabaların ön planda olduğu süratli öyküler, gençlerin banliyölerdeki zıplama öyküleri ile geniş alana yayılan bu yeni popcorn sineması, her yıl örneklerini çoğaltacak gibi.
Arabasıyla özel kargo taşımacılığı yapan katı kuralları olan bir adamın maceralarıyla tanışmamız 2002 yılına dayanıyor. Temelde çok basit olan bu öykü, fazla ayrıntılara boğulmadan kolayca seyirciyi yakalamayı başarmıştı. 80’li yılların başarılı seri filmi “Karate Kid”in yaratıcısı olarak tanınan Robert Mark Kamen’in yarattığı Frank Martin, donuk bakışlı, neredeyse tek ifade veren yüze sahip Jason Statham’ın oyunculuğu ile sevilip, özdeşleşmiş, oyuncunun da aksiyon yıldızları ligine çıkmasını sağlamıştı. B türü karate filmlerinin yönetmeni Corey Yuen’in yönetmenliğinde atılan sağlam başlangıç, 3 sene sonra tüm ekibi tekrar arabanın başına toplamıştı.
İlkine göre daha vasat olan Taşıyıcı 2, her aksiyon devam filmi gibi, işe biraz ara verip sakinlik dönemine denk gelen günlerle açılıp, klasik şekilde sen busun kurtulamazsın kuralına yenik düşmüştü. Hayli abartılı sahnelerle bezeli filmin ilkine göre daha iyi oyuncu kadrosuna sahip olmasına rağmen beklenen heyecanı vermemesinde filmdeki “hadi canım” naraları attıran inanmaması zor abartılı sahnelerin payı büyüktü.
Taşıyıcı 3, seriyi ileriye taşımak için geliyor bir anlamda. Temelde bazı değişiklikler yaratmak isteyerek üstelik. En basiti ilk iki filmde Martin’in en büyük prensibi olan üç kural filmde sık sık tartışılır hale geliyor…
Kural 1: Anlaşmayı asla değiştirme.
Kural 2: İsim yok – Frank kimin için çalıştığını ya da ne taşıdığını asla bilmek istemez.
Kural 3: Asla paketin içine bakma.
Kendi ağzından “kim takar kuralları” cümlesi geldi gelecek derken, bolca sorgulama yaşanıyor… Ki bu sorgulamaya onu tanıyan herkes de katılınca, Martin aşka hazır hale gelmiş oluyor bir bakıma…



Bu kez çevre sorununu, yeni dünya ekonomisinin yarattığı yeni dünya’ya değinerek açılıyor Taşıyıcı. Hayli eğlenceli balık tutma sahnesiyle, filmin temeldeki diğer başrol oyuncusu Tarconi ile aralarındaki bağı göstererek açılıyor film. Daha sonra ne anlama geldiğini anlayacağımız gemilerle aynı sularda yüzen ikili, doğacak sorunu karada çözüyor elbette.
Ukrayna Çevre Koruma Ajansı Başkanı Leonid’in kaçırılan kızı Valentina’yı taşımakla zoraki görevlendirilen Martin, aslında evinde tv izleyip keyif yapıyor ilk başta. Kendisine önerilen işi kabul etmek yerine, arkadaşını önermiş. O da görevde başarısız olunca soluğu duvarları yıkarak Martin’in salonunda alıyor. Arabadan ayrıldığında gerilimin tek dayanak noktası da ortaya çıkıyor: Bileklik. 3 kademeli olarak, arabadan uzaklaşanı patlatacak bomba olarak kurulan düzenek, Valentina’nın hapisanesinin araba olduğunu gösteriyor. Oysa Martin için sorun yok… Kötü adam rolünde Prison Break dizisinden tanıdığımız psikopat T-Bag’in olması da gayet güzel bir sürpriz. Johnson bileklerine geçirdiği bomba ile Martin’i arka bagaja koyduğu paketi götürmeye zorluyor. Valentina ise yanında yol arkadaşı olarak tanıtılıyor.
Beklenen her şey bolca oluyor, Martin sürüyor, birileri kovalıyor… Başına buyruk yeni kararlar alıyor, bolca adam dövüyor. Beklenmeyen şey ise Frank Martin’in aşık olması. Tamamen duygusuz görünen bu sert bakışlı adamın aşık olduğuna inanmak zor. Hele söz konusu yakınlaşmanın yaşandığı sahnelerse son derece sıradan… Zaten ilk anda Valentina’nın “yoksa sen eşcinsel misin?” her şeyi özetliyor. Apar topar cinsiyetini belli eden Martin aşık da oluveriyor. Ama Stathman’ın de etkisi ile inandırıcılıktan uzak aşk sahneleri çıkıyor ortaya.
Valentina’yı oynayan Natalya Rudakova, Luc Besson’un oyuncu keşfetme fantezisinin bir ürünü olarak ilk filminde oyuncu etiketine bürünmüş. Her şey tamamda bu kadar çilli bir yüze sahip kızın beyazperde de güzel görüneceğini nerden çıkarmış Besson bunun cevabını bulmak hayli zor.
İlk filmin yönetmeni Corey Yuen, dövüş sahnelerinin koreografilerini yönetiyor üçüncü kez. Yönetmen koltuğunda ise Olivier Megaton oturuyor. Megaton, filmdeki aksiyonu ve adrenalini yükseltme adına kendince serinin sorgulamasını yaparak eksikleri giderme yöntemini benimsemiş. “Anlatım yapılandırması açısından John McTiernan’ın yapıtına eğilim gösteriyor olsa da, bu serinin “James Bond” ile “Die Hard” arasında bir yerlerde olduğunu düşünüyorum. Yakışıklı baş karakterin mizah ile ciddiyet arasındaki ince çizgide yürüdüğünü; düzenli olarak kendisini zora sokacak durumların içine çekildiğini görürüz. Ayrıca elimizdeki verilere göre, bir Fransız şirketinin, izleyicinin giderek daha çok bağlandığı bir karaktere dayalı seri yapacak konuma geldiğini göstermeyi başardık.” Diyerek durumu özetleyen Megaton, filmi çekerken Tony Scott’un Man on Fire’a yaklaşmayı denemiş. Öyle ki bazı sahnelerde ne gösterilmek isteniyor, neyi izliyoruz belli olmuyor. Sürekli kısa kesiklerle adeta slayt gösterisi şeklinde ilerleyen filmin en büyük handikapı da dövüş sahnelerinde ortaya çıkıyor daha çok. Hangi yumruğun kime atıldığını, kimin kime vurduğunu göremeyince hızlı bir şeyler olduğunu görmek dışında tat vermeyen görüntüler geçidine dönüyor sahneler.
Farnk Martin’in garajdaki dövüş sahnesi ise hayli yaratıcı. Üzerindeki kıyafetleri çıkararak dövüşte kullanması, filmin akılda kalıcı anlarından… Son gelen iri adamla arasındaki diyaloglarda sahneyi tamamlıyor.Hızlı araba sürüşü konusunda, bekleneni fazlasıyla yerine getiren taşıyıcı 3, birde eski karate filmlerinin havasını bonus olarak sunuyor izleyicisine. Sık sık bire karşı çok dövüşen Martin, çevre sorunlarını da çözüp, dünyayı kurtarıyor nihayetinde. Neredeyse kadınsız geçen taşıma işleri sonunda ödülü ise çilli bir Ukraynalıyla aşkı tatmak oluyor…

Death Race: Ölüm Yarışı

Cuma, Ekim 17, 2008
•
Özgürlüğe 3 tur!
Yıl 1975… Roger Corman prodüktörlüğünde Ib Melchor’un öyküsüne dayanan, Emmy ödüllü Robert Thom tarafından senaryolaştırılan “Death Race 2000” yakın gelecekte geçen bir yarış filminin ötesinde çıkagelir.
Her ne kadar zevksizliğin hakim olduğu sanat yönetimi olsa da, alt metni sağlam bir yarış bir filmi olarak öne çıkar. Söz konusu arabayla insan öldür, kap puanları ve birinci ol gibi gözükse de, aslında öyle değildir. Daha filmin başında bir dini görevli tarafından 20. Kez yapıldığını öğrendiğimiz “Geleneksel Kıtaötesi Karayolu Yarışı” yılın merakla beklenen şovudur. Sırasıyla 5 yarışmacı ve rotacıları tanıtıldıktan sonra, Amerikan Başkanı halkına seslenir. Yakın geleceğin Amerikan Başkanı, halkının yaşam standardını belirleyen bir diktatör olarak resmedilmiştir. Üstelik bayrak da değişmiş, yıldızların yerini yukarıya doğru yumruk yapılmış bir el almıştır. Yarış sadece yarış değildir. Amerika’nın özgürleşme fırsatıdır aynı zamanda.
Keyifli ve absürt spikerin eşliğinde yarışmacılar tanıtılır. İki önemli yarışçı vardır içlerinde… Slyvester Stallone’un canlandırdığı Makinalı Tüfek Joe Viterbo ve Frankenstein… Viterbo en büyük rakibinden nefret eden bir yarışçıdır, Frankenstein ise adını yarışlarda paramparça olan vücudunun doktorlarca toplanmasından almıştır. Bu sebeple de bir maske ile yarışır. Kendi söylediği üzere “Çelik plakalar ve plastik yamalarla birleştirilmiş bir adam”dır.
Yarışta puan toplamak demek öldürmektir. Arabaların önlerindeki aksamlarla öldürülen herkes puan demektir. En değerli puan 70 yaş üstü ve bebeklere aittir. Ama çok fazla ölüm sahnesi göreceğimiz anlamına gelmez bu durum. Aksine 5 yarışçı dışında da kahramanlarımız vardır. Başkana karşı direnen bir direniş örgütü ve onun başındaki Thomasina Paine’in de amacı Frankenstein’ı öldürmek ve yarışın son bulmasını sağlamaktır.
Frankenstein’in co-pilotu da Paine’in torunudur. Zaman akar, etaplar geçer, yarışçılar birer birer ölmeye başlar. Bu esnada Frankenstein’in aslında bir sembol olduğu ortaya çıkar. Söz konusu maskenin altında öldükçe yerine geçen yeni yüzler vardır. Kazanan figür, yakın geleceğin kahramanından ibarettir Frankenstein. Yarışçıları öldüren direnişçiler olsa da, medya olayı Fransızlara mal eder. Direnişçilerle yapılan işbirliği sonucu Frankenstein, yarışın kazananı olarak tokalaşacağı başkanı öldürür ve yeni başkan olur. Siyasi sosla bezeli yarış filmi, bir sene sonra çıkan oyunu ile kült mertebesine ulaşmakta da gecikmez.
Death Race 2000, ele aldığı konuların aksine pırıl pırıl güneş ve masmavi gökyüzü altında geçen bir yarıştır. Hemen hemen hiçbir karanlık sahne yoktur. Arabaların hepsinin üstü açık olması da cabasıdır. Yakın geleceği karanlık gösterse bile bu durumu sinema diliyle göstermeyip, alt-metinde işlemeyi tercih eder.
Yıl 1994… İngiliz film yapımcıları Paul W.S. Anderson ile Jeremy Bolt dünya çapında üne kavuştukları “Shopping” adlı filmlerinde, yakın gelecekte geçen yarış tutkunu gençleri konu edinir. Esin kaynakları ise “Death Race 2000”dir. Paul W.S. Anderson, orijinal filmden aklında kalanları şu sözlerle anımsıyor: “İngiltere’de geçen gençlik yıllarımda Corman’ın filminin sıkı hayranıydım. Ailelerin görmemizi istemediği tipte bir filmdi. Çünkü her karesinde olağanüstü şiddet ve aşırı dozda çıplaklık vardı. Bu yüzden o filmi çok sevmiştim.”
Corman ile 1994 yılında düzenlenen 7. Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde “Shopping”in gösterimi sırasında tanışan yapımcı Bolt ile yönetmen Anderson, “Death Race 2000”in günümüz izleyicisi için yeniden çekilmesi fikri üzerinde konuşurlar. Ancak projenin tam anlamıyla şekillenebilmesi için aradan 14 yıl daha geçmesi gerekir. Günümüz izleyicisinin reality televizyon olgusuna aşırı ilgi duymasından esinlenen Anderson ve yapımcılar, filmin konusunun distopik yakın gelecekte geçmesine karar verirler. Reality TV olgusunun en ekstrem boyutlarını kullanmak suretiyle yarışçıları gladyatör tarzı bir mücadeleye girmek zorunda bırakılan mahkumlara dönüştürürler.
“Mortal Kombat”, “Resident Evil” ve “Alien vs. Predator” ile oyunların peliküle aktarımı konusunda ustalığı tescilli Yönetmen Paul W.S. Anderson, “Event Horizon” ve “Soldier” ile bilimkurgu ve aksiyon konusundaki yeteneklerini sergilemişti. 14 yıllık rüyası söz konusu olduğunda işi kimselere bırakmamış. Senaryoyu da kendisi kaleme almış.
2012 yılında heryerden ve her şeyden uzak bir hapisanede kurmuş bütün öyküsünü. Uzak gelecek konusunda ise hayli karanlık bir öngörü sunmakta. “Günümüzün dünyasına kıyasla daha sert ve acımasız bir dünya vardır. Ama o dünyayı bugünden de hissedebiliriz. ‘Death Race’ projesine yol açan etkenlerin başında suç oranlarının patlama yapması ve reality televizyon olgusunun hızla büyümesi gelir. Dokuz yarışçı ölümüne bir yarışa girişirler. Onlar günümüzün gladyatörleridir, yarış pisti de günümüzün kolezyumudur. Bu aksiyon-gerilim filmi, Corman’ın klasik yapıtından hayli farklıdır ama değişmeden kalan bir şey vardır: Favori yarışçılarının rakiplerini katletmesini seyredenler, ortalık kan gölüne döndükçe tıpkı arenadaki seyirciler gibi mutlu olurlar.” Sözleriyle açıklıyor Anderson tercihlerini…
Film bir yarışın son sahnesiyle açılır. Frankenstein öndedir ve kurşun yağmuru altında yarışı bitirmek uğruna canını düşünmeden gaza basar. Arabanın patlaması sonrası, iflas etmiş bir fabrikadan maaşını alan bir adam karşımıza çıkar. Jensen Ames, bir duş sonrası mutfağa indiğinde oyuna gelir. Gözlerini açar, karısı ölmüştür ve elinde bıçak, polislere bakmaktadır.
Görüntülerle uyumlu, doğru seçilmiş müziklere hapisanenin yolunu tutan James, aslında eski bir yarışçıdır. Zaman kaybetmeden Hapishane Müdiresi Hennessey tarafından maskenin altında olması teklifine, kazanırsa özgür olacağı vaadi ile boyun eğer.
3 etaplık yarış sonunda hayatta kalan kazanacaktır. Kuralların olmadığı bu “Ölüm Yarışı” öde-izle sistemi ile dünyanın her yerinden izlenen bir şovdur aynı zamanda. 50 milyonu aşkın izleyicinin gözleri önünde gelişen yarış sırasında Anderson tercihini her şeyi göstermek, karakterleri tanıtmak, yan hikayeler yaratmaktan yana kullanmıyor.
Mad Max’in öngörüsünü paylaşan arabalar ile yarışçılarına odaklanırken bile sadece ikisini önemsiyor. Frankenstein ve Makineli Tüfek Joe Mason arasında adeta bir dülleo bu. İkisi de özgürlüklerine giden birinciliğin peşindeler. Yönetmenin bilinçli tercihi gereğince, hikaye hiç dallanıp budaklanmıyor. Arabalar sürülüyor, çarpışma ve patlama sahneleri eşliğinde izlenen 3 etaptan oluşan bir şov beyazperdeye yansıyor.
Karakter tanıtmak, yan öyküler yaratmak, belli bir olay örgüsünü anlatmak gibi bir derdi olmayan Anderson, sadece izleyiciye bir şov izletme peşinde belli ki. Bu yolda oyunculuklara bile gerek olmuyor. Aksiyonun yeni yüzü Jason Statham’ı merkeze yerleştirmişken, tüm taşlar yerine oturmuşken, seyirciye tüm beklediğini veren bir yarış yaratılıyor. Bu fikri doğrulayan sözler için oyuncuların röportajlarına göz atmakta fayda var.
Makineli Tüfek Joe rolünde kamera karşısına geçen Tyrese Gibson, mekanların son derece gerçekçi olması nedeniyle kendilerini hapishanede gibi hissettiklerini söyleyerek izlenimlerini şöyle anlatıyor: “Aslında öyle bir ortamda oyunculuk gücüne bile gerek yoktu. Çevremize bakınca sadece eski ve büyük duvarlar, dış dünyayla aramıza set çeken tel örgüler görüyorduk. Kendimizi sürekli hapishane avlusunda gibi hissettiğimiz için rol yapmamıza dahi gerek kalmıyordu. St. Vincent hapishanesinin koğuş gibi iç mekanları artık çürümeye yüz tuttuğu için oralarda çekim yapmak tehlikeliydi. Bu nedenle Terminal Adası’ndaki iç mekanlarla ilgili çekimler için Pointe St. Charles’taki depolara gittik.”
Jason Statham yaşadığı deneyimi ve beklentilerini şu sözlerle dile getiriyor: “Ortaya çok adult formatta bir eğlence ürünü çıkarttığımızı düşünüyoruz. Açıkçası böyle bir film benim kişisel beğenilerime tam anlamıyla uydu diyebilirim. Hapishane var, soluk soluğa araba yarışları var, ölümüne mücadele var, bir aksiyon filminden daha fazla ne isteyebilirsiniz?”
Aslında daha fazla söze gerek yok, Statham’ın da dediği gibi beklenen her şey mevcut. Görmeniz gerekenden fazlasını görmeyeceğiniz, yan hikayelerle zaman kaybı yaratmayan, oyalamayan, zamanın su gibi akacağı bir aksiyon var karşınızda, hemde beklentileri karşılayan bir finalle…
“Death Race” ile ilgili son sözleri ise, yönetmen Anderson söylüyor: “Bu filmi yaparken ‘Death Race 2000’in sıradışı tonuna sadık kalmak istedim. Ancak bunu yaparken ucuzluğa ve bayağılığa kaçmamaya özen gösterdim. Daha ciddi bir öykü anlatmak istedim. Ortaya çıkan yapıtı ürkütücü olarak niteleyenler olacaktır ama içerisinde herşeye rağmen bir miktar komedi de vardır. Çok farklı bir film yaptım ama içinde çok az toplumsal yorum da vardır. Tıpkı orijinal ‘Death Race’ta olduğu gibi…”

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template