♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Blodsoffer: Devriyeler Basmadan…


Milenyum çağının en belirgin farkı artık hayatımızda “İskandinav polisiyesi” diye bir tabirin varlığı. İrili ufaklı örnekler ve üçlemeler derken platformların yükselişiyle paralel olarak en tatmin edici tür olarak sivrilen İskandinav polisiyeleri genellikle izleyiciye ne vaat ettiği belli olan ve bunu kolayca yerine getiren sağlam bir zincirin halkaları olarak görünüyor. Bu yüzden merakla beklenir oldular. Ağustos ayının merakla beklenen İskandinav polisiyesi örneği “Blodsoffer” ya da İngilizce adıyla “Blood Sacrifice” 20 Ağustos’ta “Polis Katili” adıyla Netflix’te yerini aldı. 

Beş bölümlük İsveç yapımının künyesiyle başlamadan önce Türkçe adının ne saçma olduğunu belirtelim. Daha izlemeden hem adı hem de konusuyla polisleri öldüren bir seri katilin peşine düşüleceğini anlıyoruz. “Kan Kurbanları” demek çok mu zordu acaba? Neyse gelelim biz dizinin arkasında isme. Dizinin yaratıcısı dünya çapında başarıyı yakalamış bir isim. Hemen her platforma dizi yaratmış ve amiyane tabirle boşu olmayan George Kay. 2004 yılında başlayan senaristliğinde uyarlamalar ve dökümanterler derken “The Hour”, “The Tunnel” ve “Our Zoo” derken yükselişe geçen Kay, ilk sıçramasını Jim Field Smith ile birlikte yaratıcısı olduğu “Stag” dizisiyle 2016’da yapmıştı. Bu ortaklığın ikinci adımı dört ülke versiyonlu “Criminal” daha gösterişli olmuş ve Netflix’in gözde isimlerinden biri olmasını sağlamıştı 2019’da… Adını herkese ezberletmesi ise iki yıl sonra bu kez tek başına ilk dizisiyle oldu. “Lupin” yediden yetmişe herkesin eğlenerek izlediği bir dizi olarak iz bıraktı. 2023’e itv için uyarlama “The Long Shadow” ve yine Jim Field Smith ile birlikte Apple tv için yarattığı “Hijack”ı bırakan Kay, üç yıl sonra yine tek başına iki diziyle karşımızda. İtv için yarattığı “Gone” merak uyandıran bir dram gerilimdi ama fazla formüleydi. Şablonu belli olmasına izleniyordu yine de. Yıla sığdırdığı ikinci dizi “Blodsoffer” ile Netflix abonelerinin İskandinav polisiye açlığını dindirmeye gelmiş. Söz konusu Netflix olduğunda eldeki hikâyeye güveniliyorsa yıldız oyuncudan ziyade tanıdık simalara yer verme kuralı yine işlemiş. İskandinavyanın en karizmatik aktörü denilen Jakob Oftebro başrolde. Ona Milenyum serisiyle tanıdığımız Peter Andersson, meraklısının “Skiftet”ten hatırlayabileceği Electra Hallman, “Snabba Cash”in Salim’i Alexander Abdallah, “Johan Falk” serisinin Lasse Karlsson’ı Henrik Norlén, “Äkta människor”la tanıdığımız Lisette T. Pagler ve Anders Mossling’in başını çektiği kadro İskandinav işlerini izleyenler için hayli iyi kadro. Yönetmen koltuğunda da “Forbrydelsen” ile Bafta adaylığı bulunan, “Taboo” ile şahane iş çıkaran Kristoffer Nyholm var. Teoride doğru isimlerle çok iyi kadro… Peki pratiğe dökülebilmiş mi diye bakmanın vaktidir.

Stockholm yazındayız. Acil yardım hattı 112’ye gelen bir ihbarı duyarız. Bir eve zorla girilmiştir ve olası kurban bıçaklanmak üzere olduğunu söyler. Takımadalardaki bir yazlık eve giden iki devriye polisinden biri eve girer. Dışarıda bekleyen diğer polisin bir süre sonra girişine tanık oluruz. Kimseyi görmezler, görmeyiz. Ertesi gün polis memurlarının kafaları kesik cesetlerinin bulunmasıyla korkunç bir cinayetle şehir çalkalanır. İlk cinayet midir? Polisler mi hedef alınmaktadır? Amaç nedir? Katil ya da katiller kimdir? Bu cevapsız soruların peşinden baş dedektif Thomas Berg ile birlikte gideriz. Natalie Eklund’un yardımıyla iki kişilik ekibimiz için kovalamaca böylece başlar. Kısaca konusu böyle olan Blodsoffer işin içine Thomas’ın sorun yaşadığı emekli dedektif babasını da katarak katili yakalamak üzere ilerliyor. Tam bu noktada akla gelen beklentilere cevap veriyor mu sorusunun cevabı ne beklediğinize göre değişiyor. Benim gibi karanlık ve depresif bir dizi bekleyenler için sonuç hüsran. Lakin amacın bu olmadığını da yapım ekibinin sözlerinde görebiliyoruz.

Diziyi “Blood Sacrifice, işleri sayesinde yeniden bir araya gelen, birbirinden uzaklaşmış bir baba-oğul ikilisinin sevgi hikâyesi” diyerek tanımlayan George Kay, “Tüm bunlar karanlık, adrenalin dolu bir İskandinav noir polisiye dramının içine sarılmıştır. Bu hikâyeyi, İskandinav yazının o tuhaf, akıldan çıkmayan ışığı altında Stockholm’de geçirmek, bize benzersiz bir şekilde İsveç’e özgü ve destansı bir polisiye gerilim yaratma imkânı verdi.” demiş. Lakin İsveç’e özgü bir gerilime rastlamıyoruz dizinin herhangi bir saniyesinde.

Yapımcılar Johannes Åhlund ve Ulf Synnerholm: “Blood Sacrifice’da George Kay ile çalışmak heyecan verici bir deneyim oldu. Stockholm yazının eşsiz atmosferini arka plana alan gergin ve duygusal bir polisiye hikâyeye dair vizyonu, bize hem belirgin bir İsveç havası taşıyan hem de uluslararası bir dokunuşa sahip bir dizi yaratma fırsatı verdi.” diyerek işin duygusal kısmına daha fazla önem verdiklerini söylemişler. 

Vahşi cinayetleri aydınlatmaya çalışırken rahatsız edici görüntülere yer vermeden tertemiz ilerlemeyi seçen biraz fazla temiz bir polisiye “Blodsoffer”. Beş bölüm olmasına rağmen biraz temposuz, ağır kalıyor. Başladığı gibi bir maraton adayı değil. Bildiğimiz İskandinav dizisi karanlığından ve depresifliğinden uzakta seyrediyor. İyi formüle edilmiş, akla mantığa uyan ve saat gibi işleyen bir senaryosu var. Lakin buna rağmen çoğunlukla beklenenlerin çıktığı, tahmin edilebilir bir izle unutan öteye geçemiyor. Benzerlerini daha önce defalarca izlediğimiz için kaçınılmaz olarak fazla ağır aksak ilerleyen bir sığlıkla karşılaştığımızı anlıyoruz. 

Share this:

Yorum Gönder

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template