♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Bir Hikâyenin Yüreği, Bir Kadınınki gibi Basittir

Bu yılın Oscar adayı belgesellerinden biri olan “For Sama”, Suriye’de yaşanan dramın beş yıllık görüntülerinin kolajından oluşuyor. Telefon kamerasıyla başlayan çekimleri daha sonra profesyonel kamerayla sürdüren Waad Al-Kateab’ın beş yüz saati aşan görüntüleri çekmesinin nedeni devlet kontrolündeki yayınların yaşanan gerçekleri ve vahşeti göstermemesi olmuş. 2019’un ilk çeyreğinden itibaren sayısız festivalde gösterim yapan ve elli dokuz ödülle taçlanan belgeselin toplumsal hafızaya katkısı yaşananların unutulmamasını sağlayacak. Toplumsal hafıza, yaşadığımız çağda hiç kuşkusuz en önemli şeylerden biri. Toplumsal travmalar hükümetler ve medya işbirliğiyle hasıraltı ediliyor. Haber alma hakkının hükümetlerce gasp edildiği ülkelerin vatandaşları sosyal medya gibi bir alternatife sahip olsalar bile mücadele sürüyor. Bizim gibi balık hafızalı ülkelerin daha sık yaşadığı sorun dünyayı etkiliyor. Bizim gibi demişken, siyasal konjonktürü bize benzeyen bir ülkenin yazarı, Arjantinli Ricardo Piglia’nın Ocak ayında raflarda yerini alan romanı “Yok Şehir” tam da bu meseleleri anlatıyor.

Piglia’nın romanı ilk olarak 2018 yılında grafik roman “Yok Kent” adıyla çıkmıştı okurun karşısına. Luis Scafati’nin çizimleriyle zenginleşmiş uyarlama, romanın “Ada” başlıklı bölümüne ağırlık veriyor ve karanlığı resmeden siyah beyaz çizgileriyle atmosferi hissettiriyordu. İki yıl sonra roman formatıyla okur karşısında. Kısa bir metin gibi kolay lokma olarak görünüyorsa da tam bir demir leblebi. Piglia’nın ustalığına “Suni Teneffüs” ile şahit olanlar için sürpriz değil. Yine Arjantin tarihini sorgulayan yazar, genel okuru zorlayabilecek kısa ama öz bir metinle evrensel bir sorunu işlemiş. Tüm gerçeklerden uzak bir fütürist polisiye kurarak totaliter sistemlerin hasır altı ettiği toplumsal travmayı dile dökmenin üzerine kafa yoruyor ve yorduruyor. Klasik roman formatının dışına çıkarak başka bir şey yaratmış. Özgün bir metin ve anlatımla dilin, sözcüklerin, hikâyelerin, anlatıcıların sorgulamalarıyla derinleştirmiş. Her söyleminin de altı çizilecek denli önemli olmasıyla gerçeğin hakikatini arayan etkileyici bir başyapıt oluşturmuş.

Bir gazetecinin, hafıza barındırdığı söylenen makinanın varlığını araştırmaya başlamasıyla açılan roman kasetlerden dinlenen kayıtlarla siyasi tarihi irdelerken dilin ve konuşmanın önemine değiniyor. Piglia, bu ilk adımdan romanın sonuna dek yeni bir dil yaratmanın olanaklarını sınıyor. “Köylüler dizelerle konuşur, işçiler ise kekelerdi. Emekçilerin dünyasında, fabrikalarda öyle her şey birden konuşulmaz. İşçilerin sözleri… işçinin sözcükleri, kendini ifade etmekte zorlanan bir geveleyiş ve birer kekelemedir.” İkinci bölüm “Müze” ile anlatırken öğrenen makinenin maharetlerini gösteren yazar hikâyelerle alternatif bir tarih de yaratmış oluyor. Hikâyenin önemini de “Bir hikâyenin yüreği, bir kadınınki gibi basittir; ya da bir erkeğinki gibi, ama bir kadınınki gibi demeyi tercih ederim.” sözleriyle dile getiriyor. Pek çok alandan göndermelerle süslü anlatımın ortasında güne dair net cümlelerde kuruyor. “Siyasi iktidar daima suçludur.” genellemesinin üstüne makinenin işlevini de anlatıyor; “Başkan delinin teki, bakanlarının topu psikopat. Arjantin Devleti telepatik bir devlet; istihbarat servisleri uzaktan zihinleri okuyor. Düşünceye temelden sızıyorlar. Fakat telepatik becerinin ciddi bir kusuru vardır. Seçim yapamaz, her istihbaratı emer, insanların marjinal düşüncelerine fazlasıyla duyarlıdır; bu, yaşlı psikologların bilinçdışı adını verdiği şeydir. Ellerinde o kadar fazla veri var ki, uyguladıkları baskıyı arttırdılar. Makine onların ağlarına sızmayı başardı ve şimdi, hangi hikayenin gerçek, hangisinin saptırılmış versiyon olduğunu anlayamaz oldular.”

“Ölülerin dünyası, Dante’nin cehennem haritası. Çemberler, çemberler, çemberler” tanımlamasından sonraysa roman bambaşka bir boyuta evriliyor. Üçüncü bölüm “Mekanik Kuşlar”dan itibaren nitelikli okuru benzersiz bir deneyim bekliyor. Sevdiği yazarlar, romanlar ve karakterlerle dolu göndermeler, James Joyce’un başyapıtı “Finnegan’s Wake”e saygı duruşu ve dile dair olağanüstü tespitler ile derinleşiyor. 

Romanın olağanüstü bölümü “Ada”ya kapıyı da fütürüstik bir hikâyeyle açıyor Piglia; “Başta robotlar vardı. Robotlar zamanı, en kötü salgınları, taşları un ufak eden suyu alt edebiliyordu. Sonra beyaz düğümleri keşfettiler; sözcüklerin kayıtlı olduğu canlı malzemeydi bu. Dil kemiklerde ölmüyor, her türlü dönüşüm karşısında direnç gösteriyordu.” O direncin sonrasında dünyanın bütün dillerinin birbirine karıştığı ada ile dil ve hafıza ilişkisini irdeliyor. “Dil değişkendir” diyor Piglia, “Bizimkinden daha ilkel bir dilin özlemini çekiyoruz” diyor. Dilin serbeste dolaşabilmesi, yazılı metinlerin miras olarak kuşaktan kuşağa geçişi, zamana rağmen ayakta kalışını vurguluyor. 

“Hayatı, onun en önemli işlevlerini anlamanın ve yeniden üretmenin kolay olduğu bir mekanizma gibi görme sanatının doruğuna eriştik; daha hızlı ya da yavaş ritimlerle ve bunların sonucu olarak daha fazla ya da daha az yoğun biçimde işler kılabileceğimiz bir mekanizma. Bir hikâye, dünya düzeninin tamamen sözel bir düzlemde üretilmesinden başka bir şey değildir. Hayat sadece sözcüklerden oluşur desek, hikâye de hayatın bir replikasıdır.” cümlesinin derinliğini saatlerce tartışabiliriz. Toplumsal tüm karşı çıkışlarımızın kuşaklardan kuşağa aktarılan hikâyeler olduğunu, büyüklerin yaşadıklarını küçüklere aktararak devamlılık sağlandığı gelir aklımıza. Ülkemizde solun dönemsel düşüşlerinin arkasında kuşaklar arası kopukluğun olduğu gelir. Devletin ürettiği hikâyeleri masal tadında dinleyerek neleri kaybettiğimizi anlayabiliriz. Siyasete de değiniyor elbette Piglia; “Siyaset ölme sanatıdır. Kibirli ve acımasızdır; hıncını mütevazı ve mutsuz insanlardan çıkarmak için gece vakti ortaya çıkar ve bir ölme sanatıdır.” Bu ölümleri halen yaşamıyor muyuz?

“Her yerde mikrofonlar, gizli kameralar ve polisler var; sürekli bizi izliyorlar, kaydediyorlar.” cümlesini 1992’de yayımlanmış bir romanda görünce ya bugünlerde yazılsaydı diye düşünmeden edemiyor insan. Daha fazla kaynaktan izleniyoruz ama sözcükler değişse de anlam baki. Yazarın çözüme dair cümlesi de var elbet; “Yalnızca bedenimi görüyorlar, ama kimse içime giremez; zihnin yalnızlığı elektronik gözetimden bağışıktır; televizyon, sadece ona bakanların düşüncelerini yansıtır. Ancak düşündüklerini izlemeye gönüllü olanların düşüncüleri kaydedilip aktarılabilir. Buna güncel yayın akışı diyorlar. Devlet aklının genel bir haritası.”

“Onca dehşete rağmen süren gündelik hayat, birçok kişinin akıl sağlığını kaybetmemesini sağlıyordu. Ölüm ve dehşetin izleri fark edilebiliyordu ama görünürde alışıldık davranışlarda bir değişiklik yoktu. Köşelerde minibüsler bekliyor, ticaret devam ediyor, çiftler evlenip kutlamalar yapıyordu; yani ciddi bir durum olamazdı. Heraklitos’un cümlesi tersine döndü, diye düşündü Junior. Sanki herkes aynı rüyayı görüyor, ama farklı gerçekliklerde yaşıyordu.” cümlesini tarihin her dönemine bırakan Piglia’nın “Yok Şehir”i okunması, üstüne düşünülüp tartışılması gereken bir roman. İletişimin giderek yok olmaya yüz tuttuğu günlerde hikâyeleri yaşamanın ve yaşatmanın önemini anlamak ve anlatmak insanlık tarihine verilmesi gereken bir söz. 


Yok Şehir / Ricardo Piglia
Türkçeleştiren: Pınar Savaş
DeliDolu Kitap, Roman, yetişkin, Ocak 2020
148 sayfa
Fiyat: 24,00 TL 

Share this:

Yorum Gönder

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template