♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

S&M2 : Hadi Onlara Ne Kadar Gürültü Çıkarabileceğimizi Gösterelim!

Bir Metallica konseri için sinemaya gitmek… Basit bir cümle gibi gelebilir ama benim için otuz yıl öncesine dönmek anlamına geliyor bu. İlk tanışma, gidilen konserler, giyilen tişortlar, isme uydurulan logolar. SM2’yi izlemek için sinemaya gitmek o yıllar için inanılmaz gelen bir şeydi. O yüzden o günleri yad etmeden bugünü anlamak zor. Dönelim o günlere en iyisi. Sonra döneriz konsere…

Metallica ile ilk tanışmam, ilk duyduğum şarkı “Ride the Lightning” olmuştu. Bir radyo programında şarkıyı duymamla bambaşka yere gidişimi asla unutamam. Yıllarda geçse hep en sevdiğim şarkılardan biri olmasını da buna borçluyum. Ortaokul bebesi bir genç olarak duyup sevmiştim. Yıl 1987 ya da 1988 olmalı. Sonrasında albümleri aramakla geçti bir dönem. Mahallemizdeki bir abiden bulduğumda nasıl heyecanlanmıştım. Dört albümün kaseti de elimde eve öyle şaşkın koşmuştum ki boş kaset almayı unuttuğumu fark edince tekrar çıktım ama elimde kasetlerde. O elden bırakılmayan kasetlerden sonra sıkı bir metallica fanı oldum haliyle. Tamamını ezberlediğim albümlerin üstünden çok geçmedi ki tam da doğum günüm civarında çıkan o siyah albüme kavuştuğumda daha da büyümüştü her şey. “Enter Sandman” ile başlayan magnum opus, 16 yaşında bir çocuğun yaşam soundtracki olmuştu. Orijinal kaseti kopyalayarak çoğaltmıştım. Kaset günleriydi çünkü. Walkmande bozulacaksa kopya kaset bozulsundu. Sonrasında esen “Nothing Else Matters” fırtınasıyla herkesin grubu biliyor olması ayrı bir sevinçti. Yalnız değildim, biliyordum. Albümün o yılın en iyilerinden biri olmasını grubun dünyanın en iyisi olması izlemişti bizim gözümüzde. O zamanlar kendime lakap olarak “murallica”yı seçmem ve yazılışının da grubun logosu gibi olması şaşırtıcı değildir sanırım. Konser heyecanıyla yanıp tutuşuyor, bootleglerin peşinde koşuyorduk. Öyle bir dönem. Rock Kazanı diye bir dergi vardı o zamanlar. Odama girenin ilk gördüğü şeyde derginin verdiği posterler olurdu. Mevcut albümlerin şarkı sözlerinin Türkçelerinin olduğu kitabın çıkışıyla odada kutsal kitap muamelesi de bir olmuştu. Peşi sıra geçen dönemin ardından İstanbul’daki arkadaşımdan gelen telefonu da unutamam. “Metallica” geliyor demişti. İnönü Stadyumunda olacaklardı. 25 Haziran 1993’te canlı çalacaklardı. Bileti nasıl alacaktım, tek başıma nasıl gidecektim, nerede kalacaktım gibi soruların çözümünü bulana kadar çok isyan ettim bağır çağır. Gittim ve o gece tarihe tanıklık ettim. İki bis ve toplam 22 şarkı ile kendimden geçtim. Uzun saçlar, deri pantolon, deri ceket hey gidi günler… Sonra “Load” çıktı ve yaşadığım hüsranla bu hayranlık azaldı. O gün bugündür benim için Metallica ilk beş albümden ibaret. Sonraki albümleri dinlesem de hiç sevemedim. Son stüdyo albümlerini merak edip dinlemedim bile. O derece uzaklığa rağmen zamanın büyüsü böyle bir şey işte. Sm2’nin sinemada gösterime gireceğine heyecanlanabiliyorum yine de. Dile kolay 1993’te ülkemize konsere gelmelerine bile inanmamız zor olmuştu. Stadyumda geceden sıraya girecek kadar heyecanlanmıştık. O gün herhangi birimize bundan 26 yıl sonra metallica konserini sinemada izleyeceğiz dense nasıl güler ve alay ederdik kimbilir. Biz video kasetini bile bulmakta zorlanıyorduk konserlerin yahu. Ne sinemada gösterime girmesi… Böyle bir nostalji bulutu işte. Hafta başında bileti alıp gün geldiğinde sinemaya doğru yürürken bunlar geçti zihnimden. Çocuğum yok, olsa birlikte giderdik muhtemelen. İki kuşağı bir araya getirmiş olurdu Metallica. Öyle de oldu sinema salonunda. Hatta üç-dört kuşağı getirdi bir araya. Hazır bir araya gelmişken kritiğe geçelim artık.

Doksanlı yıllarda müzik daha saftı. Bugün dünyayı saran elektronik altyapı bu kadar yükselmemişti o zamanlar. Müzisyenlerin her şeyin en safını arama dönemine denk gelmişti. MTV Unplugged’ın yarattığı akustik dalgasıyla başlayan arayışın önemli halkalarından biriydi Metallica’nın şarkılarını senfoni orkestrası eşliğinde söylemesi. Heyecan yaratmıştı. Michael Kamen önderliğinde girişilen 21-22 Nisan 1999’da verilen iki gösteriden çıkan sonuç çok iyiydi. Başka bir yorum eklemişti büyük hitlere. 21 şarkılı albümü ezberleten yorumlardan oluşuyordu. Grubun yirmi yıl sonra tekrar denemesine şapka çıkarmak gerekiyor en başta. Zaten bildiğimiz ve eskitmediğimiz yorumları tekrarlamak büyük iş. Dünyanın en büyük orkestrası olarak lanse edilen San Francisco Senfoni Orkestrası ile tekrar bir araya gelmişler. Gelişmeleri konserden önceki videodan öğreniyoruz. İlkinde her şeyi Kamen halletmişti biz pek karışmadık diyor üyeler. Bu kez daha fazla içinde olmuşlar işin. Michael Tilson Thomas ve Edwin Outwater ile birlikte çalışarak seksen kişilik orkestranın eşliğinde oluşmuş gösteri. Grubun 6 ve 8 Eylül’de gerçekleştirdiği performansın kaydedileceği ve gösterime gireceği de planlı bir hareketti. 20. Yıldönümü böyle kutlanacak ve herkes dahil olabilecekti. Yirmi şarkılık playlistin gösterdiği şey de olumluydu. Yine klasiklerle son albümler arasında denge vardı ve üç özel performans da cabasıydı. Yirmi şarkıyı teker teker irdelemeye gerek yok. Şahane bir konser olmuş. 

Her şey aradan sonra ikinci yarıda oluyor. Önce Senfoni çalıyor bir süiti. Sonra Alexander Mosolov’un bestesinin icrasına katılıyor Metallica. “The Unforgiven III”de gitarlar susuyor ve Hetfield orkestra eşliğinde söylüyor şarkıyı. "All Within My Hands"in akustik yorumuyla süren anların zirvesiyse Cliff Burton’ı anmak oluyor. Heavy Metal müziğin en iyi basçılarından biri olarak görülen, edebiyat meraklısı yaratıcının 1986’da ölümü halen müzik adına en büyük kayıplardan. Onun bestesini Scott Pingel’in elektro çello yorumuyla dinlemek "(Anesthesia) Pulling Teeth"i konserin zirve noktası yapıyor. Sonrasıysa beş önemli hitle finale yürüyen bir şenlik. Elbette konserin ikinci yarısı daha iyi, daha zihin açıcı ve daha katılımlı… "Wherever I May Roam", "One”, "Master of Puppets”, "Nothing Else Matters" ve "Enter Sandman" kasetten bile dinlense gaz veren şarkılar zaten. Peş peşe gelince yoğunluğun inanılmaz arttığını söylemeye bile gerek yok. 

Gelelim işine sinema kısmına… İlk S&M’nin yönetmeni Wayne Isham var yine koltukta. Grubun sahne düzenini halkalar şeklinde kurma tercihi önündeki en büyük engel olmuş. Orkestranın sahnenin dışına halka olması grubu daha fazla öne çıkarıyor tamam ama tüm ihtişamı da gölgeliyor. Isham’ın elinde de tepeden sarkan halkaları göstermek, renk oyunları, arada bir seyirciye dönmek ve orkestra elemanlarını tek tek yakın plana almak kalmış. Konserin büyüsünü bozan, perdeden bize yansıtamayan bir vasatlık yaratıyor. Herkesi parça parça icralarında görüyoruz ama sahneye bir türlü hakim olamıyoruz. En azından bir drone ile tepeden görebilsek müthiş olurdu. Ya da raylı sistemle kamera 360 derece sarabilseydi sahneyi. Bu tutukluk yüzünden beklenen atmosfer yaratılamıyor. Sinemadaki tek gösterime koşmanın bir anlamı yokmuş diye düşündüm çıkarken. Evde izlesem de aynı etkiyi alırdım. Çok değişen bir şey olmazdı. Müzik olağanüstü ama görüntüler aynı şiddette eşlik edemiyor sonuç olarak. İhtişamı eksikti. Sinema salonundaki durum da çok farklı değildi. Ben Mersin Forum Cinemaximum’da izledim. En büyük salonun tıklım tıklım olmasını bekliyordum ama ancak çeyreğini doldurmuştuk. Öyle coşkulu bir kitlede yoktu. Ayağa kalkanı da kafa sallayanı da görmedim. Bitince alkış tufanı da kopmadı. Olaysız dağıldık. 

1981 yılında San Fransisco’da kurulmuş grubun kendi evinde yirmi sekiz yıl sonra orkestra eşliğinde konser vermesi ve bu kaydın dünyanın birçok ülkesinde sinema salonlarını işgal etmesi kimin aklına gelirdi ki? Mevzu müzik olunca bambaşka hislerle gidiliyor sinema salonuna. Hele de böyle özel durumlar varsa daha da etkili. James Hetfield’in gösteri sırasında “Hadi onlara ne kadar gürültü çıkarabileceğimizi gösterelim” demesine yıllar boyunca eksilmeyen heyecanla yanıt verebilmenin keyfi hiçbir şeyde yok. Buna vesile olması bile yeter. Bin teşekkür Metallica ve San Francisco Symphony…

Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template