♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Ahlat Ağacı : Oğul Babaya Dert, Baba Oğula Yük

Cannes Film Festivali’nden ödülsüz ama ayakta alkışlanan on beş dakika haberiyle dönen yeni Nuri Bilge Ceylan filmi çok bekletmeden vizyonda. Hem de ilk defa hak ettiği şartlarda. Yönetmenin uzun serüveninde sekizinci filminde nihayet normal koşullarda gişe görmesine sevinecek hale geldik. “Ahlat Ağacı” neredeyse her şehirde hem de birkaç sinemada birden toplam 195 salonda vizyonda. Bundan önceki filmlerde içimizde biriken acaba gelir mi, bize de uğrar mı sorularından uzaktayız nihayet. Üstelik uzun süresine rağmen vizyonda. Daha ilk görselleri ve fragmanından itibaren heyecanlandığımız ve izlemek için sabırsızlandığımız filmi nihayet normal koşullarda izleyebiliyoruz. Bunu ısrarla vurgulamamın sebebi nihayet o saçma gişe ayrımını ortadan kaldıracak bir fırsat yakalanmış olması. Seyirciyi festival ve blockbuster olarak ikiye ayırma saçmalıklarından vazgeçerek gişeye çağırmak mühim zira… Neyse konumuz bu değil elbette… Biz gelelim “Ahlat Ağacı”na…

Ahlat Ağacı, çok katmanlı bir film, birkaç meseleye değinen, kafa yorduğu şeyleri baba-oğul ilişkisi etrafında toplayan bir film. O yüzden kalem oynatması zor. Her şeye değinmek, anlatmak mümkün değil. Aslında yazı yerine oturup konuşsak saatler su gibi akar ve keyif alırız bu sohbetten. Öyle bir film. Bu yazıdan çok şey beklemeyin uyarısını yapmanın tam vakti yani. Elbette ana hatlarına ve genl çerçevesine dair bir şeyler mümkün ama siz seyredin, siz verin notunu…

Ahlat Ağacı, bir baba-oğul ilişkisi filmi. Taşradan manzaralar eşliğinde birçok kavrama uğrayarak açılan bir pandora kutusu. Bol karakterli, akılda kalıcı, sürükleyici, sorgulayıcı ve önceki filmlerinin aksine biraz da geveze… Bu gevezelik hali daha çok hayatın içinden yapıyor onu. Ana karakterin özelinde her şeyle imtihanını üç saatte izlemek farklı ve keyifli bir deneyim. Bu deneyim için NBC ve Gökhan Tiryaki gerekli her şeyi fazlasıyla yapmışlar. Nuri Bilge Ceylan bu kez daha ritimli ve akıcı bir film yaratmış. Özellikle genel seyircinin sıkılacağı düşünülen sahnelerde kamerasını hareketlendirmiş ve karakterlerine eşlik ettirmiş. Kavramsal diyalogların ve tartışmaların olduğu anlar statik, durağan sahneler değil. Kamera eşliğinde yürüyüş hallerinde… Bu ayak üstülüğün yarattığı doğallık da pek sevilesi. 

Sinan Karasu ile tanışıyoruz. Üniversiteden yeni mezun olmuş ve aile ocağına Çan’a dönüyor. Döner dönmez, daha eve gidemeden babasından şikayetlenmeleri dinlemek zorunda kalıyor. Babası taşranın öğretmeni İdris, bir zamanlar olduğu kişinin uzağına düşmüş. Varı yoğu kumara harcamış ve halen harcamaya da devam ediyor. Sevgisizlik ortamında umutları kırılmış, keşkeleri bitmiş… Varsa yoksa at, ganyan… Bu uğurda söylediği yalanların da sonu yok. Kasabalının diline de düşmüş. Hakkında söylenenler fıkraya bile dönüşmüş. En son vukuatı da açtığı kuyu. Derinine ine ine taş çıkarıyor anca. Herkesin ordan su çıkmaz demesine aldırmadan kazıyor da kazıyor. Hafta sonları mesken tuttuğu yerde o kuyuda arıyor haklılığını. Bari bunda yanıltayım onları serzenişinde. Anne Asuman da bir dokun bin ah işit. Kırkından sonra çocuk bakmak zorunda kalmış. Yıpranmış, yılmış, eprime… Bir de kız kardeş var ama aileyi tamamlamaktan başka bir işlevi yok.

Sinan yazdığı kitabı bastırma amacında. Yol ayrımında tam da. Babasına benzeme korkusunda. Ya onun gibi öğretmen olup doğuda zorunlu hizmetle yakacak gençliğini ki o da atanırsa, ya da polis olup yakacak gençliğini. Bir ihtimal buralarda kalıp bir iş bulurum diyor hatta. Tüm yollar gençliğini yakmasına çıkıyor. Söyledikleriyle değil de söylemedikleriyle, bakışlarıyla tanıyoruz onu daha çok. Konuştuğunda pek geveze zira. “İnsanları sevemiyorum, onlara katlanamıyorum” diyor yeri geldiğinde. Annesine isyanda ama babasına susuyor. Bile bile susuyor. Kabulleniyor. Babası yolculamaya geldiğinde verdiği köfte parasının aslında nereye harcanacağına susuyor. Cebinden kaybolan paranın akibetini bildiği halde susuyor. Babasına benzeyecek olma ihtimaline susuyor. Filmin merkezini bu baba oğul ilişkisi oluşturuyor ve oyuncular müthiş performanslarıyla gerçekçi kılıyor. Baba Oğul ilişkisi demişken son yıllarda çıkmış iki kitabı hatırlattığını da belirteyim. Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider”i ve Orhan Pamuk’un “Kırmızı Saçlı Kadın”ı iyi okurların aklına gelecektir muhakkak filmi izlerken.

Daha sürükleyici ve akıcı demiştim. Sinan’ın gezintileri ve görüşmeleriyle bir çok kavrama uğruyor Ahlat Ağacı. Hatice ile aşkı konuşuyor, Belediye Başkanı ile prosedürü, iş adamıyla ticareti ve turizmi, yazarla edebiyatı, yaratıcılığı, taşrayı ve imam ile de dinin nasıl yorumlanması gerektiğini. Yazar Süleyman ile geçen uzun diyalog önce karşılıklı oturma faslıyla başlıyorsa da sonra yürüyüşlerine eşlik eden kamera ile hem ritm kazanıyor hem de gerilim. Her şeyi de doğallaştırıyor. Yine de konuşulanların biraz suni ve gündelik hayatın uzağında olduğunu hissetmiyor değiliz. İmam ile kasabayı turladıkları konuşma ise teknik olarak çok iyi ama filmin en kusurlu yanı belki de. Evet konuşulanlar, tartışma konusu çok iyi. Dolu dolu bir muhabbet ama kurulan cümleler o kadar gündelik hayatın dışındaki inanmak zor. Anlatılmak istenen ile kurulan cümlenin arasındaki farklar gerçek dışı kılıyor sahneyi. Tamam bunu tartışabilirler ama bu söylemde ve ciddiyetle tartışmazlar. Bu kelimelerle tartışmazlar. Bu fazlalık filmin doğallığını zedeliyor. Ezberlediklerini söylüyorlar hissi yaratıyor. Lüzumsuz gevezelik seviyesine yaklaştırıyor hem de. Yoksa karakterlerin orijinalliği ve gerçekliğine itirazımız yok.

Zamana dair özlü sözü de veren Ahlat Ağacı’nın bir diğer eksiği de Nuri Bilge Ceylan sinemasının eksiği esasen. Yine kadını az bir filmle karşı karşıyayız. Hatice kısacık var oluyor, kız kardeş toplasan beş diyalogla ve anne Asuman da eninde sonunda o beylik “ne olursa olsun o babandır” sözleriyle aslında iyi adam minvalinde katkı veriyor. Keşke bu kadar geride kalmasaydı kadınlar. Her şey bu kadar erkeklere hizmet etmeseydi demek düşüyor bize…

Her zaman olduğu gibi bir çok yazara selam duran Ahlat Ağacı, kitabi gevezeliklerine rağmen 188 dakikayı keyifle geçirtiyor. Oyunculuklar ve görüntü yönetmenliği de dört dörtlük. Eninde sonunda kör kuyuda buluşturan muhteşem finaliyle kendisi şekilsiz, meyvesi buruk insanları anlatan bir başyapıt…

Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template