♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Kulak Keyfi : Nisan Raporu

Seçimleri atlatıp kendimizi yeniden hayata vermenin ödülleri albüm olarak geldi Nisan ayında... “Record Store Day” sayesinde bolca bonus kayıtla sevdiğimiz gruplar hediye de verdi bize... Damon Albarn ve The Antlers’in merakla beklediğimiz albümlerine kavuştuğumuz ayın diğer öne çıkanları Coves ile Lykke Li... Alternatifler ayını geride bıraktığımız ayın en çok öne çıkan yerlileriyse Yok Öyle Kararlı Şeyler ve özellikle Yerçekimi...


Brody Dalle - Diploid Love
The Distillers’ın hayran olunası müthiş kadını, 12 yaşında Nirvana ve Hole’u keşfetmiş ve ne olmak istediğine karar vermiş... 79 doğumlu Avustralyalı tam adıyla Bree Joanna Alice Robinson, 1995’de Sourpuss ile iki e.p ile ilk çıkışından sonuç alamayınca patlamayı 2000’de The Distillers debutu ile yapmıştı... Öyle bir çıkmışlardı ki Amerikan punk rock kadın ağırlıklı gruplara da çok açtı... O açlığın giderilmesi grubun çekirdek kadrosunun bozulmasıyla biraz sekteye uğrasa da, Dalle istediği yere kavuştu... Zaten gözü de yükseklerde değilmiş, basit bir grupta çılgın bir gitarist olmak diye tanımladığı yerden tek tabancalığa terfi ettiği ilk solo albümü önemli desteklerle özlediğimiz çılgın kadını veriyor bize... Saçlar siyahtı, yeniden sarışın olmuş tek fark o... 9 şarkılık albümün boşu yok... Bir dönem hepimizin aşık olduğu kadın, sessiz sakin geçen annelik döneminden sonra içindeki canavarı uyandırıp gelmiş... Kayıtsız kalmayın derim...


Coves - Soft Friday
2011’de bir araya gelen John Ridgard ve Beck Wood, çok geçmeden İngiliz dergilerinin lanse ettiği gruba dönüşmüş ve bolca övgü alarak fantastik ikili olarak tanımlanmıştı... Debut albümlerini duyurdukları anda oluşan beklenti de çok ağırlaştı bir anda... Aman dikkat çok büyüyecekler, günün grubu, ayın grubu, en iyi çıkış adayı köşelerinin eksiksiz ismi olmalarıyla gelen bu yükü sırtlamak kolay değil elbet... 10 şarkılık debut albüm, tüm beklentileri karşılayan bir tazelikle öyle bir gelmiş ki, psychedelic havası, sweet pop tınıları ve Wood’un vokaliyle leziz bir karışım olmuş... Hangi şarkıdan bahsetsem diğerine yazık olur... Band of Skulls’un desteğiyle tura çıkan ikili kimseyi yanıltmadığını sahnede gösterme keyfini yaşaya dursun, sizde albümün keyfini çıkarın...


Damon Albarn - Everyday Robots
Blur’un sıradan elemanı olarak tanıdığımız adamdan bugün hayran olduğumuz müzisyene dönüşen adam ilk solosunda müzikle ilgili her şeyin geri planda kaldığı bir albüm yapmış... Yeni bir Blur albümü yapabilecekken, solo albüm yapan Albarn, yan projeler ve gruplarla sürekli yeniyi arayan müzisyen kimliğiyle yine yeni bir şeyle geçmiş karşımıza anlatıyor... Günlüğünü önümüze koymuş adeta, iç dünyasını açmış ve dolaşmamıza izin veriyor... Sakin, melodik ve koyu melankolik 12 şarkı ağırlıklı olarak piyano ile trip-hop’a kaydı kayacak atmosferiyle Albarn’la uzun terapi seansları... Muhteşem kelimesinin yetmediği yerdeyiz...


Horse Thief - Fear In Bliss
Oklahoma’lı beşli 2011’deki kuruluşlarından bu yana evrenin “yürü ya kulum” dediği şanslılardan... Daha ilk çalışmalarından itibaren farkedilen grup, Bella Union’un kanatları altına alınmış ve debuta kadar iyice pişmiş belli ki... Ne yaptıklarının çok farkındalar, çok olgunlar, sanki on yıldır bir arada çalıyor gibiler... Stüdyoya da konser vermeye çıkıyormuş gibi girmişler sanki... Biri intro 11 şarkılık albüm folk sevenler için yeni bir nefes ama fırsatı verirken, türe uzak dinleyici için yarılaması ve içine girilmesi zor... 


James Walsh - Turning Point
Starsailor vokalistinin 2009’da başlayan solo kariyer sevdası hız kesmeden sürüyor... Grupla yaptıklarından farklı olarak daha usul şarkılarla, daha minik melodilerle kendi istediğini yapan bir adama dönüştü iyice... 2010’da e.p. ile başladığı tek tabancalığa iki yıl sonra çok iyi bir debut albüm eklemişti... Biri Suzanne Vega düeti, 11 şarkılık albüm iç sıkan melodilerle bitmek bilmeyen bir azaba dönüşüyor neredeyse... Geçen sadece zaman olmuş, Walsh hala yerinde sayıyor...


Jessica Lea Mayfield - Make My Head Sing...
İnanması zor ama 1989 doğumlu Ohio’lu bir kadın o... Daha sekiz yaşında sahneye çıkmış, 11 yaşında gitar çalıp kendi şarkılarını yazan biri olduğunu herkes kabul ettirmiş, kafayı müzikle yormuş ki dört yıl sonra ilk kayıtlarını yayımlamış... 2008 tarihli debutunun açılış şarkısı “Kiss Me Again”i bilmeyen kalmamıştır sanırım... Alternatif country ile haşır neşir olan genç kızımız olarak bilirdik onu ama üçüncü albümde iyice gaza basmış... Kabuk değiştirmiş, gürültülü gitarlarla daha çiğ, daha rock tınlıyor artık... Keza imajını da değiştirmiş... Bildiğimiz minimal kadın havasını terk ediş tam olarak tamamlanmayınca biraz yarım yamalak kalma halinden muzdarip bir albüm bu... Değişen sounda o çiğ gitarlara rağmen Mayfield aynı vokal tarzıyla devam edince sırıtıyor... 


Lykke Li - I Never Learn
İskandinav ülkelerinden ne çıksa direk içimizi burkmaya, bambaşka bir evrene taşınmamıza sebep olmaya devam ediyor... 2011’e müzik ansiklopedileri için mükemmel sözcüğünün tanımı olarak armağan ettiği “Wounded Rhymes” ile damga vurmuştu... Üç yıl sonra ikinci damgayı vurmaya gelmiş... Biz, yaz geldi çimene serilelim güneş dolsun içimize derken, bir dakka diyor Li, yalnızız, kırgınız, kırıklarımız içimizin sonbaharı bitmedi... Acımasızlık bu, beklemediğimiz anda yediğimiz tokat bu... “Love Me Like I’m Not Made Of Stone” gibi bir şarkı yapılır mı be insafsız kadın... Karanlıkla ağırlaşmak istemiyorsanız görmezden gelin, sonbahara bırakın bu albümü... Ya da baharı, yazı unutun...


Manchester Orchestra – Cope
Amerikan alternatif rockının alameti farika orkestrası kuruluşunun onuncu yılını albümle taçlandırdı... Çekirdek kadrodan basçı Jonathan Corley’in ayrılığı dışında her şey beklenenin üzerinde... İlk albümlerinden bu yana müzik eleştirmenlerinden tam not alıyorlardı ama listeler o kadar bonkör davranmıyordu... İlk kez gördükleri dördüncü basamak, kariyerlerinin de en iyisiyle çıka geldiklerini gösteriyor... 11 şarkılık albüm, kendi tanımlamalarına bakılırsa taş gibi ağır bir 38 dakika sunuyor... Okyanusun öte yanında öyle görünse de, Avrupalı dinleyici için modası geçmiş bir alternatif rock bu...


Messenger - Illusory Blues
2012 baharında Londra’da kurulan beşli çok geçmeden yayımladığı debutla herkesi muhteşem bir tanışma faslına davet ediyor... Özellikle de progressive ve psychedelic sevenleri... 7 şarkılık albüm, daha ilk şarkının flüt solosuyla içe işliyor, ikinci şarkıda da keman solosu derken dinledikçe sevilen, özellikle de türü sevenlerin baş tacı edeceği bir lezzet içeriyor... Bir grup daha ilk albümünde tüm marifetini sergilemeyi başarıyorsa, müthiş vokali, düzenlemeleri ve sounduyla kulaktan çıkmıyorsa bize düşen sevinçle alkış tutmak olur ancak... 


Moaning Cities - Pathways Through The Sail
Blues kökleri ile psychedelic rock'n'roll Avrupa’dan daha sık çıkmaya başladı artık... Belçika’ya da ne olduysa, bu aralar ordan ne çıksa iyi oluyor... Brüksel’de 2011’de kurulmuşlar, 2012’de ilk şarkılarını yayımladıktan sonra geçtiğimiz yılı da stüdyoya kapanma evresinde geçirmişler... 60’ların 70’lerin mirasını alan ama o devirde kalmayan daha renkli olan bir grup olarak tanımlıyorlar kendilerini... Bu tanımı da lafta bırakmadıklarını gösteren 11 şarkılık debutları keşfeden için müthiş bir sevinç kaynağı olarak bekliyor dinleyicisini... Sitar kullanımına da bayılmamak zor... Bir an önce konserlerine gitsek de bu şarkıları canlı canlı dinlesek keşke... Seversiniz, sevmezsiniz o size kalmış ama test etmeden geçmeyin...


Pixies - Indie Cindy
Alternatif rock efsanesinin 23 yıl sonra albüm yapmış gibi yaptı... Üç e.p.’nin birleşiminden stüdyo albümü yaratma uğraşı sırıtıyor en başta... Sonrası efsaneye yakışmayan sıradan şarkılar... Kötü demeye de gerek yok, unutmalı en iyisi ya da kulakları tıkamalı...


The Antlers – Familiars
2006’daki debutlarını kendi imkanlarıyla yayımlayan Brooklyn’li üçlü yavaş yavaş tanınıyor ve seviliyordu ki, 2009’da bu dünyaya fazla olan o muhteşem ötesi konsept albümleri “Hospice” ile halen etkisinden çıkamadığımız bir evren sundular bize... Peter Silberman’ın acılarla dolu kayboluşunu, ölüm döşeğindeki karakter üzerinden anlattığı şarkılar birer yalnızlık marşı halen... O evrenin şimdilik son halkası, aslında Haziran ayında çıkacağı duyurulsa da beklenmedik bir sürprizle ay içinde internete düştü... Böyle erken kavuşmaya can kurban... Girişi olan ama hiç bir zaman çıkışı olmayacak, dinlemelere doyulmayan muhteşem bir albüm... Beklediğimizden de iyi...  


The Ghost of a Saber Tooth Tiger - Midnight Sun
Sean Lennon ve kız arkadaşı Charlotte Kemp Muhl’un kafalarına göre müzik yaptıkları grup formatı 2008’den bu yana sahnelerde sürüyor... İkisi de multi enstrümanist olunca tamamen kendi yağlarında kavrularak ortaya özgün işler çıkarıyorlar... Konser afişlerinden kapaklarına kadar sinen avant-gard iyi tınlıyor... 12 şarkılık albüm, içine girmesi zor ve her ruh haline gitmeyen yapısıyla türe alışık olmayanlar için sıkıcı gelebilir ama özellikle kapanış şarkısı “Moth to a Flame”i dinlemeden geçmemek lazım... Farklıyı arayanlar da özellikle kulak versinler... 


The Horrors – Luminous
2000’lerin ikinci yarısının müzikal olarak en heyecan veren gruplarından post-punk’ın londra şubesi merakla beklediğimiz yeni albümlerini yayınladı sonunda... Dördüncü stüdyo albümleri üç yıllık sessizliğin sonunda gelen 10 şarkılık kavuşma senfonisi desek yeridir... Müzikleri tanımlaması zor bir çorba, bitmek bilmeyen bir enerji derken ilk şarkıdan itibaren etkisi alan bir albümle gelmişler... Her yeni albümde üzerine koyduklarına şahit olmuştuk... Şaşırtmamalarına seviniyoruz... 


The Pains Of Being Pure At Heart - Days Of Abandon (2014)
Kendi adlarını taşıyan debut albümleriyle My Bloody Valentine ile The Jesus and Mary Chain tonunda soundlarıyla bir anda parlayan New York’lu dörtlü ikinci albümleriyle 2011’e silinmeyecek bir iz bırakmıştı... Yılın en iyi yeni müziği çıkartması “Belong”un kapağına yapışıktır halen... O gün bugündür beklenen albüm beklentileri fazlasıyla karşılıyor... Tanımlamaya, tariflemeye hiç girişmeyeyim, kulağınızdan geçmesi gereken gruplar hanesine yazın onları... Dinledikçe güzelleştiklerini farkedeceksiniz...


Tiny Ruins - Brightly Painted One
Yeni Zelanda’lı Hollie Fullbrook’un solo projesi 2010’da altı şarkılık e.p. ile başlamış... Bizim kulağımıza ilk gelişiyse bir yıl sonraki debut albüm olmuştu... Müthiş bir debut albüm yapmıştı Fullbrook... O gün bugündür beklenen ikinci albüm aslında resmi olarak Mayıs’ın ikinci haftasında çıkacak ama erken gelerek sevince boğdu bizi... Fullbrook almış yanına basçı Cass Basil ve davulcu Alexander Freer’i on şarkı kaydedip çıkmışlar... Sanki evlerinin arka bahçesinde kaydedilmiş gibi görebiliyorsunuz gözünüzü kapattığınızda... Hayran olunası vokallerden biri varken yanına fazla ses eklemeye gerek yok, olabildiğince sade, olabildiğince öz... Dinleyici için birbirine benzeyen şarkılar gibi gelmesi, sıkıntı vermesi mümkün... Vuruculuğu folk’a alışkın kulaklarda saklı...

Record Store Day güzellikleri...
Daughter – 4AD Session [EP]
Death Cab For Cutie – Death Cab For Cutie Featuring Magik*Magik Orchestra: Live 2012
Foals – Live At The Royal Albert Hall
Franz Ferdinand – Live At Forest National Club, Brussels
Frightened Rabbit – Live From Criminal Records Atl. [EP]
Goldfrapp – Thea [EP]
R.E.M. – Unplugged: The Complete 1991 And 2001 Sessions
Tame Impala – Live Versions
The Civil Wars – Live At Eddie’s Attic
The Flaming Lips – 7 Skies H3
The Kooks – Down [EP]

  
******************
Yerliler:
******************


Gökçe – Matruşka
Şirin rocker kızımız ilk albümünden bu yana aynı tarzda gitmeye devam ediyor... Sekiz şarkılık albüm enerjik şarkılarla, alaturka nağmelerle kendi dinleyicisine alışık olduğu şeyi veriyor yine... Yaz tatilinde sahillerde sık sık çalınacak hit şarkılar barındırdığı da ilk dinleyişte belli oluyor... Aynı tas aynı hamam, Gökçe cephesinde değişen bir şey yok... Bugüne kadar neyse bundan sonra da o... 


İlhan Erşahin’s Wonderland - The Other Side
İlhan üstadın harikalar diyarı, usta müzisyenlerle bol yıldızla tadına doyulmayan bir ziyafet... 2000’lerin başında tanıştığımız Wonderland’in devamı, hiç bitmeyen senfoni gibi... 10 şarkı ile yine başta İstanbul olmak üzere ülkenin müzikal zenginliğinden çıkan müthiş bir harman bu... Seyyal Taner, Jane Birkin, Gilberto Gil, Hüsnü Şenlendirici, Volkan Öktem, Alp Ersönmez, Izzet Kızıl ve Arto Tunçboyacıyan yetmemiş Adnan Karaduman’ın kemanı, Nuri Lekesizgöz’ün yeni bulunan kayıtlarıyla kanunu albümü yaşatmış... Sokağın cazı olmuş “The Other Side”... Kürt ve Çingene müzisyenlerin zor bir dönemden geçtiğinin altını çizen Erşahin, geleneksel ile modern arasında kurduğu köprüyle öncülük ediyor, desteğini veriyor... Bize düşen de caz albümlerinin satışının neredeyse hiç olmadığı ülkemizde albümü alarak harikalar diyarında yolcuğa çıkmak...


MaNga - Işıkları Söndürseler Bile
Ayın en çok beklenen albümlerinden biriydi ama ilk yayınlanan şarkılardan da belli ediyordu kendini... Ergen grubu derdik dalgamızı da geçerdik ama “Şehr-i Hüzün” albümüne saygımızı da vurgulardık... Zaten o kadarlarmış belli ki dedirten çok kötü bir albümle, bebelere balon satmak üzere gelmişler... Bu sözlerle, bu vasat müziklerle rockla yeni tanışan bebeleri kandırırlar... Diğer yandan da zaten hedef kitleleri onlar... Alan memnun satan memnunsa sorun yok... Ama bir döneme damga vurmuş grup olarak anılmak istemiyorlarsa bu kötü şarkıları unutturmak için fazla beklemeden yeniden albüme girişmeliler...


Mert Tünay – Çirkin
Bolca müzisyene sahnede eşlik, reklam filmi müzikleri, şarkı derken geçtiğimiz yıl çıkardığı maxi-single ile solo kariyere girişen Tünay, ilk albümüyle biriktirdiklerini getirmiş... 13 şarkılık albüm tertemiz sounduyla öne çıkıyor, başka da öne çıkan bir şey yok... Şarkıdan şarkıya geçtikçe iç çeke çeke sonunu getirebildim... Dinlendikçe güzelleşen albümlerden mi diye giriştiğim denemelerde de aynı son... İyi çalınıp söylenmiş, basit tınılarla ve aynı basitlikte sözlerle çok sıradan bir albüm... 


Umay Umay & Cem Adrian – Cam Havli
Hayran olduğumuz kişilerden Umay Umay nihayet yeniden ses verdi ruhumuza... 5 yeni şarkıyla dokunmaya devam ediyor... Ne yapsa dokunuyor zaten, yeniden aşık oluyoruz... “Ağzı Bozuk Aşk Mektubu”nun üzerinden 12 yıl geçmiş dile kolay... Keşke tek başına gelseydi, Adrian’sız girseydi kulağımıza... Tekerleğinde dönen hamster gibi peş peşe birbirinin benzeri albümlerle kendini tekrar eden Adrian’ın sesinden de kusacak haline gelmişken tam tadını çıkaramıyorum “Cam Havli”nin... Çölde serap görmüş gibi kana kana içilen albüm, beklediğimizin biraz altında vasatlarda seyrediyor... “Anlat Onlara” dışında burnumuzun direğini sızlatan şarkı bulunmuyor... Yine de olsun, kusursuz kavuşma yoktur... Kendini özletmesin bize yeter... 


Yerçekimi – Yerçekimi
Emre Aypar, Altan Sebüktekin ve Burak Yıldırım’dan oluşan grup, geçtiğimiz yaz giriştiği kayıtları bu ay albüm olarak servislemiş... Bandcamp’te rastladığım için herhangi bir bilgim yok, sosyal medya hesaplarında da bir biyografileri bulunmuyor... Replikas’tan Barkın Engin’in el verdiği albüm bu aralar çıkan bir sürü yeni grupla kıyaslarken çok çok ileride duruyor... Bu ne güzel sounddur, ne güzel vokaldir... Yılın en iyi yeni çıkışı, çok iyi grup ve müthiş bir albüm... Sekiz şarkı da iyi ama özellikle “Zaman”a bayıldım...


Yok Öyle Kararlı Şeyler - Yok Öyle Kararlı Şeyler
Hani hiç bilgimiz olmadan keşfettiğimiz gruplar vardır... Öyle alık alık nette gezinirken, bir şeyi izlerken öneri olarak görünür biz de merak edip atılırız... Öyle bir keşif anında yüzümüzü caponlaştıracak denli gülümseten, keyiflendiren çok az grup çıkar... Yökş o istisnalardan biri işte... Üç dört yıl önce tesadüfi caponlaşmamdan bu yana takipteyim... "mütevazi rock yapıyoruz ama tam tersi de olabilir..." mottosuyla çalıp söyleyen bu sevilesi beşli, geçtiğimiz yıl 9 şarkılık bir albümle nihayet hakettiği kadar bilinmeyen grup etiketini üzerinden atmıştı... Şimdiden kendi sesini yaratan, gündelik hayattan sözlerin de etkisiyle çok samimi gelen mis gibi grup yökş... 10 şarkılık yeni albümlerini de günde en az bir doz tüketin, sevin, sevdirin, koruyun kollayın... Ayın en iyi yerli albümü olduğunu da buraya not düşelim...


Your Kingdom Is Doomed! – Kanser
Haklarında hiç bir bilgiye rastlamadığım grup sadece bandcamp üzerinden iki satırla geçmiş... İstanbullu hardcore/metal/crust dörtlüsü anladığım kadarıyla yıllardır bir arada... Crust’ın ne olduğunu bilemeyecek kadar uzak olduğum tür söz konusu olunca grubu da albümü de değerlendirmek zor... Underground piyasanın eskisi kadar iyi olmadığı meydanda... Böyle bir dönemde 7 şarkılık albümle karşılaşmak sevindirici, türün takipçileri gerekli değerlendirmeyi yapar tabii ama ben albümü beğendim... Sınırlı sayıda elle numaralandırılarak 100 baskı yapmış olması da koleksiyonerlerin ağzını sulandıracaktır sanırım... 


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template