♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Müziğinizi Nasıl Alırsınız?

Müzik deyince, aklıma ilk gelen aklımın erdiği zamanlar oluyor hep... Dönemin müzik tüketimine dair yazıya girişincede, ordan başlamak lazım... Genlerden şanslıyım öncelikle, babamın babası enstrüman yapar, tamir edermiş... Annemin babası da gramofon hastası, geniş bir taş plak arşiviyle beraber... Babam desen, daha ilkokul sıralarında keman yapmış bir adam, ki halen durur o keman, yakın zamanda bakımını yaptı tekrardan... Annem desen, keşfedilmemiş seslerden biri, yemek yaparken şarkı söyler mest eder bizi hep... Böyle bir çocuk olunca, müzik hep yanıbaşında büyüdüm ben... Her müzik aleti girerdi bizim eve, geniş arşiv bize yetmemeye başladığında da, hatırladığım ilk şey Kıbrıs’ın Bayrak radyosuydu... Merhaba Dostlar diye bir programı dinler, boş kasetlerimizi hazırlar beklerdik... Saniyesini kaçırmadan şarkıyı kaydetmek, dünyayı keşfetmek gibiydi bizim için... Amcamında plak dükkanı olması büyük şanstı bana, sürekli karışık kaset doldurup yollar, beslerdi bizi... Dediğim dönemler, 80’lerin ikinci yarısından başlıyor... Haliyle, o günden bugüne bakabilme şansımda mevcut... Girizgahı da istediğim gibi uzatabileceğim çok örnek var ama, o dönemi bilmeyenler için biraz hatırlatma yapsam yeter... Özünde aynı noktaya geleceğiz nasıl olsa...

Şarkılar çok değerliydi o zamanlar... Ulaşmak zordu, yeni bir albümü ilk günden satın almak falan akla gelmezdi bile... Aylar sonra ulaşabileceğimiz mesafedeydiler ve bunun için değerliydi o şarkılar... Kaset döneminin bugün yüzüne bakılmasa bile, üzerimizde etkisi büyüktü... Karışık kaset hazırlamak gibi muhteşem birşeyi, o listeyi hazırlama safhasında hissedilenleri, oya işler gibi listeyi kapağa yazma işlemini tarif etmek zor... Yaşanmadan bilinmeyecek birşey o... Kaset döneminin en büyük devrimi de, walkmanler oldu... Ki, ilk dönemler plastikten dandik walkmanlere, ancak almancıların getirmesi sayesinde sahip olabiliyorduk... Ona bile ulaşmak zordu... Doğru dürüst bir walkmeni 90’ların ikinci yarısında alabilmiştim... Dijital radyolu, auto reverse’li son model bir Aiwa en iyi dostum oldu uzun süre... Kulaklığı takıp dünyadan soyutlanmak, benzersizdi... Yine o dönemin eseri, takıntı edilen şarkının 46’lık bir boş kasete baştan sona kaydedilmesiydi... Ki, diğer yüze dönünce şarkının aynı yerden devam etmesine rastlamak, yine tarifsiz... Kasetin kartonetinde şarkı sözlerinin yazması da devrimdi bizim için, bugün çok basit geliyor hepimize... İhtiyaç bile duymuyoruz neredeyse... 2000’li yıllarda, cd’ye geçişimizde güzeldi... Discman peşinde koştuk bu sefer, onu da iki kere aldık... Malum sarsıntıda durmayan modeller önemliydi... Alınacak cd’ler için liste yapar, üzerine düşünür, öncelik sırası yapardık ciddi ciddi... Alıpta beğenmeme lüksümüz yoktu zaten, aklımıza bile getirmezdik... Bulgar kopyaların yaygınlaşmasıyla, korsanla geliştik... Bu gelişimin, sonradan bizi bitireceğini bilmeden, adeta bir katili beslemişiz meğerse...

Yine aynı dönemlerde, kliplere ulaşmakta zor olduğundan boş video kaset hazırda beklenir, el kumanda da göz kırpmadan beklerdik sevdiğimiz grupları... Bugün youtube üzerinden bulunca, başından sonuna kadar izlemeye tahammülümüz yok ama, o zamanlar gözlerimizi kırpmazdık... O dönemde, Mersin’de yerel bir radyoda rock müzik programı yapma şansımda oldu... O hazzı da unutmam, raksotek sahibi arkadaşım sayesinde her yeni şarkıyı çalabilme şansım, geniş bir arşiv vardı elimde... 96-97 arasında bu sefer, dinleyicilerin kayıt etmek için beklediği şarkıları çalan kişi olmak... Anlatılmayacak birşey bu... The Doors ve Nirvana için yaptığım özel programlar halen duruyor kayıtlarımda... Hemde makara bant olarak, bugün dinlediğimde çok nadir bulunan kayıt diye sunduğum şarkıların alakasız yerlerde bile ulaşılır olması, yaşadığımız değişimi gösteriyor...

Bugünün şarkılarına gelelim artık... Albümlere o kadar kolay ulaşıyoruz ki, çok değersizler artık... Zaten sadece şarkıdan ibaretler, kartonetlerini bir kere bile görmediğimiz yüzlerce albümlük arşivlere sahibiz... Bu arşivin adeta çöp eve benzediğini ise kabul etmek istemiyoruz... Bu amaca hizmet eden sitelerden dinliyoruz, tek şarkı olarak alıp geçiyoruz... Daha tüketemeden yenisi gelince başkasına geçiyoruz... İllegal yoldan albüm indirmekte ayrı saçmalık... Yine kartonet yok, şarkı sıralaması da genellikle alfabetik olunca, albümün ruhunu bile doğru şekilde algılamıyoruz... Bu kolay ulaşmanın getirdiği hazımsızlık ve aç gözlülük dolayısıyla, albümleri çok çabuk eskitiyoruz... Daha değerini bile bulmadan... Sonra da oturup yenisini bekliyoruz... Yeni dediklerimiz de, genelde dayatılan oluyor... Sonuçta, arza göre talep gelmesi kaçınılmaz... Bunun en büyük yansıması da, üretenlerin üzerinde malesef...

En ilginç olan, tüketimimiz bu kadar değişmesine rağmen, sektörün neredeyse hiç değişmemesi... Boyuna genişleyeceğine, enine genişliyor sürekli... Risk almak istemiyor hiç kimse... Bir an önce popüler olmak ilk amaç, sonra da ne pahasına olursa olsun orda kalmak... Sektörün tamamındaki bu koala tembelliği ile kaplumbağa hızı hastalığı, değişmiyor... Statükoculuğu korumakta direniyor... Üstüne gelen sosyal medya, ulaşılabilirliği iyice yaymış durumda... Albümlere ulaşmayı geçtik, albüm sahibine ulaşabiliyoruz artık... Bir mention’a bakıyor iş... Ortada ne bir gizem var, ne bir mesafe... Dilediğimiz gibi itip kakabildiğimiz, saygımızın kalmadığı bu çarpıklık, sanatçıyada bolca zarar veriyor... O saygısızlığı, konserlerde de devam ettiriyoruz ki en fenası da o... Aramızda konuşma hastalığı, telefonla durmadan fotoğraf ve video çekme hastalığı yüzünden konserlerinde tadı kalmadı artık... Sektörün ilerlemeyişinden bahsetmişken, bu kadar geniş bir kitleye rağmen, halen doğru dürüst bir konser salonumuz yok... Bunca yıla rağmen, sözde dünya standartlarını yakalamamış olmamıza rağmen... 

Çizdiğim tabloyu toparlayalım, ortaya tam bir resim çıksın... Kartonetlerini bir kez bile görmediğimiz albümlerle yamalı bohça arşivlere sahibiz... Sevdiğimiz sanatçılara haddimizi aşar şekilde ulaşmakta sakınca görmüyoruz... Çok içli dışlı oluyor, mesafeleri korumuyoruz... Takım tutar gibi yaklaşmamız da cabası... Konserlerdeki saygısızlığımızın sınırı yok... Halen konser alanlarımız yok... İşinin ehli organizatörlerimiz yok... Sektördeki yayıncılar da risk almaktan kaçınma halinde... Peki tüm yük kime biniyor... Sanatçıya... 

Tüm bu yüklerin altında müzik üretmeye çalışan biri olduğunu görmezden geliyoruz... Oysa onlar kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar... Doğru anlaşılıp anlaşılmadıklarını sorguluyorlar... En önemlisi, eskiden olduğu gibi dinleyicilerden beslenemiyorlar... Dilediğimiz kadar hayranız, aşığız, ölüp bitiyoruz diyelim, bu hastalıklı halimizi gören sanatçının ne işine yarar bu tuhaf sevgi... En basiti güven bile vermiyor... Tüketiciler olarak beslemediğimiz üreticiden yeni birşeyler beklemekte densizliğimiz oluyor hep... Müzisyeni beslemeden, ona nefes aldırmadan birşeylerin değişmesini beklemekte aptallık olarak geri dönüyor bize... Aynı çemberin içinde dönüyoruz... Beğendiğimiz şarkılar, bumerang gibi döne dolaşa birazcık değişip geri dönüyor bize... 

Sonuç olarak, tüm bu örnekler ışığında; müziğinizi nasıl tüketeceğinizi bir kez daha düşünün... “Bazı şarkıların eli kolu olmalı... yoksa bizi bu denli tutup sarsamazlar...” demek kolay... Bunu derken, o şarkıları üretenleri ne kadar sarabiliyorsunuz birde onu düşünün...   


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template