♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

“Pi’nin Yaşamı”nın Tayvan’daki Setinde Ang Lee ile Bir Sohbet

Pasifik’in ortasında bir Bengal kaplanıyla 227 gün geçirmiş olan Pi Patel, yaşama güdüsü dışında herşeyini kaybetmiş haldedir. Güneş onu kavururken üzerinde yalnızca yırtık pırtık pamuktan bir gömlek ve bir zamanlar  beyza olan pajama altı vardır. Keçe halina gelmiş saçları ve feri sönmüş gözleriyle sandalın bir köşesine sinik halde oturmaktadır. Sandalın diğr ucunda ise bir tentenin altına sığınan ve Pi’nin tek yoldaşı olan Kaplan ‘Richard Parker,’ durmaktadır. İkilinin kaderleri ayrılmaz bir biçimde içiçe geçmiştir. Pi’nin hikayesine öylesine gömülürüz ki, denizdeki yolculuğuna da onunla dalarız. 

Şu anda Pi’nin hikayesinin gerçekte geçtiği yerlerden uzakta, Tayvan’dayız. Burası efsanevi filmci Ang Lee’nin ülkesi ve röportaj için de bu setteyiz. Pi’nin sandalı metrelerce dalga üzerinde geziniyor ve 70 metrelik devasa boyuttaki, filme özel yapılmış dalga havuzunda yağmurlar altında ilerliyor. Çekimler kullanılmayan bir havaalanında, Taichung’da, havuzun ve bir dolu sesli çekim stüdyosunun kurulduğu yerde yapılıyor. 

Ang Lee’nin olağanüstü yeteneğine bir övgü yanısıra; çok yetenekli ekibi ve genç Hintli yetenek Suraj Sharma ile Pi’nin  hayat değiştireccek türden yolculuğu tamamen otantik bir havaya bürünüyor. 

Film Yann Martel’in Man Booker ödüllü romanından uyarlama. 

Ailesi hayvanat bahçesi işleten, Pondicherry’de yaşayan 16 yaşındaki Pi’nin yaşamına odaklanıyor. Yanlarında hayvanlarıyla Hindistan’dan Kanada’ya göç ederken gemileri batıyor. Gemiden canlı kurtulan tek insan Pi oluyor, Pi dışında bir de zebra, bir sırtlan, bir orangutan ve bir kaplan. Sonunda sadece Pi ve kaplan Richard Parker hayatta kalıyor. Zoolojik bilgisi ve içgüdülerinin yardımıyla bu uyanık ve becerikli çocuk imkansız görünen bir yolculuğu tamamlıyor, önemli gemicilik tekniklerini öğreniyor:  uçanbalık yakalama ve deniz suyunu içme suyuna dönüştürmek için güneş enerjili damıtım yapmayı. Filmin büyük çoğunluğu bu karaktere yoğunlaşırken diğer oyuncular da göz dolduruyor; Irrfan Khan (Pi’nin yaşılığını canlandırıyor), Gérard Depardieu ve Rafe Spall.

Gösterişten kaçan yönetmenin kendine özgü tavrıyla, Pİ’NİN YAŞAMI setindeli atmosfer de neşeli ve samimi. Altına girdiği bu zor işin ağırlığına rağmen, atmosfer göze çarpan derecede rahat. 

Kamera arkasında Lee tüm dikkatini vermiş oluyor, tüm gözler çekim üzerinde. Kamera dışında da sıcak, arkadaş yanlısı ve sakin birisi. Suraj Sharma ile sıkça şakalaşıp gülüyorlar. Oyuncu ve yönetmen arasında iyi bir ahenk var.  Sonra bir bakıyorsunuz Irrfan Khan ile derin bir sohbet içerisinde. Çekim stüdyolarından birinde, yazarın (Rafe Spall) artık orta yaşlarında olan Pi ile röportaj yaptığı önemli bir sahne, Pi inanılmaz hikayesini anlatıyor. Öğlen yemek arasında yönetmen tüm ekiple beraber yemekte, herkesle selamlaşma ve konuşma fırsatı buluyor. Sonra eski havaalanının sessiz bir köşesine geçen Lee, ofiste film üzerine konuşuyor.

Soru: Yann Martel’in Pİ’NİN YAŞAMI kitabı modern klasikler arasında, neden bu hikayeyi filme almak istediniz? 
Cevap: “Amerika’da yayınlandığında kitaba aşık oldum. Çok görsel bir dille yazılmış olsa dahi, filme çekmenin pek mümkün olabileceğini düşünmedim.  Sonrasında da düşündüğümde izleyicinin bu mükemmel kitabı sinemada görmesini istedim. Kader beni bu projeyle neden bir araya getirdi? Çünkü çağrıyı hissettim ve inanıyorum ki sonunda kader bizi biraraya getirdi. Pi’nin inanılmaz yolculuğunu paylaşmam gerektiğini düşündüm. Kitaptan etkilenmiş ve sinemasal bir şey yapmak istemiştim. Hikayeden büyülenmiştim ve kitaba yakışacak bir film yapmak istemiştim.” 

S: Sizi kitapta heyecanlandıran şey ne oldu? 
C: “Bence kitap bilinmeyene olan etkilenmemiz ve duygusal bağımızdan bahsediyor. Kitabın büyüleyici olduğunu düşünüyorum çünkü  kitabın kendisi hikaye anlatma ve hikaye anlatımının neden hayatta bir anlam yarattığı hakkında. Kendimiz için bazı anlamlar çıkarmalıyız ve bu hikaye tam da bunu yapıyor. İşimde yaptığım dab u. Sinemada bir film izlerken, bir hikaye paylaşıyor olma aktivitemiz mükemmel bir şey. Öyküyü bir düşünsenize. Bir çocuk ve bir Kaplan okyanusun ortasında hayatı nasıl çözüyorlar. Buna bayıldım. İŞte bu yüzden şimdi buradayım. Tayvan’a kadar, imkansız olduğu aşikar bir misyon için geldim. Şimdiye kadar mükemmel bir macera oldu.” 

S: Kariyerinizin bu aşamasında bir filmde aradığınız nedir? 
C: “Aç bir filmci değilimdir. Halen doyumsuzum ama aç değilim. Halen ziyafeti arıyorum. Şu anda herhangi bir şey başarmak için çok motivasyonum yok. Özetle, beni bu filmi yapmaya iten şeyin açlık olduğunu düşünmüyorum. Bir filmci olarak, film yapımının ne kadar pahalı olduğunu biliyorum. Fakat Pİ’NİN YAŞAMI gerçek bir olasılığa dönüşünce, yavaş yavaş bu fikire kapıldım.” 

S: Pİ’NİN YAŞAMI’nın ana bir teması var mı ve filmlerinizde ortak bir konu mevcut mu? 
C: “Sanırım tüm filmlerim bir şekilde kaybolan masumiyetle ilintili. Pi ailesi ile hayvanat bahçesini kaybediyor ve okyanusun ortasında bir başına doğayla başa çıkmaya çalışıyor. Sanırım hepimizin, hoşumuza gitse de gitmese de, büyümek zorunda kalıp masumiyetimizi yitirdiğimiz bir an vardır.Bir yandan bağımsız olmak ve kendimizi ailemizden ayırmak isterken, bir yandan da büyümeyi redderiz. Bir anlamda çocuk kalmak isteriz. İnsanların içinde hep çocuksu bir yan vardır. Fakat hayatın gerçekleriyle yüzleşip, birer yetişkin olmaları da gerekir. Gemi battığında, Pi’nin gerçek dünyayla imtihanı da başlamış oluyor.” 

S: Pİ’NİN YAŞAMI çok da moral verici bir film değil mi? 
C: “Bu tarz iyi hikayeler ruhunuzu yüceltir çünkü size dokunan hikayelerdir. Pİ’NİN YAŞAMI duygularınıza dokunuyor ve size bi yerden başka bir yere götürüyor. Bir filmin size başka bir yere taşıması gerekir. Bu hikayenin bana yaptığı da bu. Kitabın bazı bölümleri çok duygusal ama genelde büyüleyici ve parmak ısırtan cinsten bir hikaye olduğunu düşünüyorum. Bu kitaptan aldığım tek şey duygu değildi. Beni etkileyen daha büyük soyut bir şey. Kitabın başarılı olması sadece yazıdaki mizah ve bilgelikten değil, inanılmaz bir yolculuk olması ve hepimizin bir bağlantı kurabilmesinden de kaynaklanıyor.” 

S: Hikayenin manevi bir yanı da var değil mi? 
C: “Pi gibi (farklı dinlerin hepsini incelemiş) bizler de hayat ve dine bir anlam arıyoruz. Fakat din artık çok mantıklı gelmiyor. Dünyada din üzerine o kadar büyük bir anlaşmazlık var ki, sanırım ortak bir paydaya ve bunu yaratabilecek bir kitaba ihtiyacımız var. Pi her dini seviyor ve bu onun için bir problem değil. Sonra tek başına okyanusa düştüğünde, doğayla ve soyut bir fikir olarak Tanrı ile başbaşa kalır. Organize bir inanışı yok. Bir toplumu y ada insanlarla ilişkisi de yok. Kendi cemiyetini yaratmak durumunda. Kendi akıl sağlığıyla yüzleşmek durumunda ve bu da yeterince ilginç bir durum. Hikayenin konusu varoluşumuzun özüne hitap ediyor. O yüzden kitap bu denli evrensel ve başarılı. Yann Martel bir keresinde bana yetişkinler için bir felsefe kitabı yazmak istediğini söylemişti. Ama tabii çocuklar arasında da popular.”  

S: Pi’nin yolculuğundan ne öğrenebiliriz? 
C: “ Burada işaret edilen, bir çocuğun yetişkin olması ve doğaya saygı duymayı nasıl öğreneceğimiz. Disneyworld değil burası. Çoğu Amerikan filmi gibi de değil. Vahşi hayvanlara ve doğaya saygı duymamız gerektiğini gösteriyor.” 

S:  Neden başrole Suraj Sharma’yı seçtiniz? 
C: “Bu filmden önce oyunculuk yapmamış. Ama doğal bir duruşu var; nasıl bilemiyorum ama...Genç olduğu gibi aynı zamanda daha ilk filmiydi. Onunla ilk görüştüğümde mimar olmak isteyen bir lise öğrencisiydi. Ama film ve devamlılık konusunda bir içgüdüsü var. Sette herkese yardım etti. Daha önce kimse onun gibi bir aktörle çalışmamıştı. Sanki film dünyasına ait gibiydi.” 

S: Suraj’ın sizin Pi Patel’iniz olduğunu anlamanız ne kadar sürdü?
C: “Benim için netti, başka kimse için böyle miydi bilemiyorum. O görüntü onda vardı ve mükemmeldi. 3000 çocuk arasından seçtim onu. Son on ikiye kalana kadar 3 tur daha seçme yaptık. Sonra Bombay’da her biriyle birebir çalıştık. Ama seçmeler sırasında da aklımda hep Suraj vardı. Benim yönetmenliğimle de iyi uyuştu. Okuması inanılmazdı. Çocuklara çok basit talimatlarla iki sayfalık monologlar verdim ve Suraj konsantrasyonu hiç bozulmadan yapabildi. O okuma yaparken ona inandım. Böylece yanıt verebildiğini, kendini karaktere ve duruma sokabildiğini  gördüm. İnanılmaz bir yetenek. Kendini duruma tamamen bağladı ve çok doğaldı. Monoloğun sonunda ağlama rolüne girdi. Yürek yıkan bir performanstı. O andan sonra “işte bu” dedim. Ondan emin oldum.” 

S:  Tayvan’a geldiğinde neler oldu? 
C: “Henüz yüzemiyordu ve okyanusu hiç görmemişti. Onu Taichung’a getirip 3 ay boyunca eğitim verdik. Egzersizler çok zordu ama kişisel oyunculuk dersleri verdiğimde ona güvenebileceğimi biliyordum çünkü oyuncu olmak için doğmuş. Oyun vermeyi seviyor. Durumlar arasında karşılıklı etkileşime girdiğinde, anında değişimi görüyorsunuz. Artık 17 yaşında bir çocuk değildi.” 

S: O zaman geleceğini çok iyi görüyorsunuz? 
C: “Buna eminim. İyi aktörlere inanırım. Yetenek yetenektir.” 

S: Suraj bana ikinizin mükemmel bir ilişki geliştirdiğinden bahsetti. 
C: “Ben de öyle düşünüyorum. Annesi bir seramoni düzenleyip beni onun rehberi ve üstadı yaptı. Bundan çok etkilendim. Asyalı bakış açısıyla bu bana çok şey ifade etti. Benim için büyük bir sorumluluktu çünkü onunla ilgilenmem için annesi bana güveniyordu. Elinden gelenin en iyisini yapması gerektiğini biliyor olması dışında 17 yaşındaki bir çocukta nasıl bir etkisi olabileceğini bilmiyorum. Fakat benim gibi Asya’da büyümüş bir yetişkin için büyük bir yük (gülüyor). Annesi bunu keşke yapmasaydı!  Bunu yaptı çünkü büyükannesi ısrar etti.”

S: Filmden sonra da bağlantınız devam edecek o halde, değil mi? 
C: ”Evet, elimden gelenin en iyisini yapabilinceye kadar onu gözetiyor olacağım.”

S: Suraj gibi oyunculara eğitmenlik yaptığınız da size dönüşü nasıl oluyor?
C: “Öğretmek öğrenmektir.  Genç bir oyuncu size güvendiğinde, bunun hayatta çok özel bir anlamı var. Belki Doğu’ya özgü birşeydir ama evrensel olduğunu düşünüyorum. Yönetmenle oyuncu arasındaki ilişkide birlikte varoluyoruz. Suraj’ın nasıl performans gösterdiğini dikte etmek istemiyorum, böylece onun yeteneğini alıp filme aktarabiliyorum. Böyle gelişmiyor. Birbirinizden öğrenip, birbirinizden doğuyorsunuz; dilsel iletişimin ve retoriğin ötesine geçiyorsunuz. Zen’le iligili çok şey var bunda. Bu iletişime değer vermek ve saygı durmak durumundasınız. Yönetmen olarak elinden gelenin en iyisini yapıyorsunuz ve bu tek başınıza yapabileceğiniz bir şey değil. Suraj gibi aktörlere yeteneklerinden ve dinlemelerinden dolayı teşekkür etmeliyim.” 

S: Hikayeyi görsel olarak anlatabilmek için nasıl işe koyuldunuz? 
C: “Yann Martel’in kitabında çok etkileyici olduüunu düşündüğüm şey, inanılmaz hikayelerle dolu olması. Herbiri mükemmel ve benim sinemasal dünyadaki hedefim de böyle hikayeleri hayata geçirmek. Bunu sinemada yapmak, yazıdakinden daha zor çünkü çünkü oradaki hikayeyi gerçekten görmeli ve onan inanmalısınız. Hikayeye mümkün olduğunca çok detay ve gerçeklik katmaya çalışıyorum – muhtemelen kitaptakinden de çok – çünkü film  fotojenik bir iletişim aracı ve biz de 3D yapıyoruz. Tamamıyla inanılır hale getirmeye çabaladım böylece Pi’nin Richard Parker ile hikayesine yalnız inanmayacak, kabul edip aksini iddia edemeyecektiniz.”

S: Filmdeki 3D kullanımından bahseder misiniz? 
C: “3D’nin sadece cihazlarla ilgili olduğuna dair bir yanlış anlayış var; 3D aksiyon ve animasyona dair bir teknik. Ama aslında 3D, filmler için geçerli bir artistik form haline geliyor.  Aslında, 3D olmasaydı bu hikayeyi nasıl anlatırdım bilemiyorum. Olayları alışılmadık bir biçimde aktarmamız gereken çok fazla boyutu vardı. Gerçek hayat değil. AVATAR diye bir filmden haberim olmadığı zamanda bile 3D çekmeyi düşünüyordum. 3D ile film çekimine başka bir boyut getirebilirim ve mesafeye dair algımızı değiştirebilirim diye düşündüm.  Değişik bir şey yapma şansım olur diye düşündüm. Bu da 3D film yapımına dair henüz hiçbir şey bilmediğim zamandaydı.”

S: Peki neler keşfettiniz? 
C: “Halen öğreniyorum  çünkü herkes için yeni bir şey olduğunu düşünüyorum. Ekipman daha bşlangıç aşamasında.  Aslında henüz bir bebek gibi. Filmin yeni icat edildiği zamanlar gibi. İzleyenler ve yapımcılar artık filmlerle ilgili epey bilgililer. Ama 3D’yi o kadar iyi bilmiyoruz. Filmciler olarak 2 boyutlu düşünüyoruz, çoğumuz artık 3D işler yapsak da. Fakat 3D birşeyleri nereye yerleştirdiğiniz ve nasıl görüntülediğinizle ilgili, yeni bir estetik formla ilgili. Halen 2 boyutlu bir filmci olduğumu söylemeliyim ama bu inanç sıçramasını deneyeceğim ve bu filmle bu geçişi yapacağım. Umarım seyirciyi de kendimle buna sürükleyebilirim. Hadi bunu beraber yapalım. Zorlayıcı ve heyecan verici yanı ise, 3D’nin kurallarını ya siz yapıyor ya da keşfediyorsunuz. Bu serüveni değer kılan da işte bu olacak.” 

S: Filmin büyük bir bölümünü Tayvan’da çektiniz fakat oyuncular ve ekibin çoğu farklı farklı ülkelerden. 
C: “Filmin dönüştürücü bir gücü var ve birçok ulusu bir araya getiriyor. Ekip içerisinde 23 ülkeden insan vardı. Kanadalı bir yazar (Yann Martel) Hint bir çocuğun Pasifik Okyanusu’nu aşma hikayesini anlatıyor. Hikayenin kendisi bir kokteyl. Uluslararası olması mecburiydi. İnsanları alışılmışın dışına çıkarmak gerekiyor. Bu filmi Hollywood’da yapmak mümkün değildi. Başka yolu yoktu. Sanırım hepimiz için eğitici oldu, yalnızca projeyi destekleyen genç Tayvanlı sinemacılar için değil, Hollywood, Londra, Avustralya ve heryerden deneyimli filmciler için de böyleydi. Hepimiz buraya masaya birşey koymak üzere geldik ve hepimiz birşeyler öğrenmekte olduğumuzu düşünüyoruz.”

S: Filmleriniz birbirinden çok farklı. Konu ve kültüre dair büyük değişiklikleri seviyor musunuz? 
C: “Her filmde taze birşey yapmak zor, o yüzden filmleri farklı bir biçimde yapmaya devam etmem gerekiyor, yeni materyaller bularak kendim için daha zor hale getirmem gerekiyor. İçinden çıkamadığım şeyleri başarmayı seviyorum. Gelmek istediğim yer bu. Bir filmi yaparken bu hissi taşımıyorsam, o gün emekli olmalıyım!” 

S:  Farklı kültürlere bu kadar etkin bir biçimde nasıl dahil oluyorsunuz? 
C: “Bariz olan bir yanıt dışındaki cevabı bilmiyorum, o da: empati ve hayalgücü.  Farkettim ki usta yönetmenler ve film yapımcıları oyuncu olma isteğindeler. Sonra o ya da bu sebepten farkediyoruz ki oyunculuk için yeterli değiliz ve geri adım atıyoruz. Ben de oyuncu olmak istemiştim ve okumak için Amerika’ya gittim. İngilizce konuşamıyordum. Şimdi ise yönetmenim ve oyunculuktaki gibi hisleri yönetiyorum. Performans göstermek için film yapıyorumuşum gibime geliyor. Yönetmenliğin, bir oyuncunun oyun sergilemesine çok benzer olduğunu farkettim.  Bir izleyici olmak üzere geri adım attım. Ama rol yapmayı seviyorum.”

S: İşinizle ilgili sevdiğiniz şey nedir? 
C: “kendimi farklı durumlara sokmayı seviyorum. Hangi iyi oyuncuya sorsanız, onların yapmak istediği de budur. Aynı rolü tekrar tekrar yapmak istemezler. Hepsi çok farklı olabilecğeini düşünür ve bu da evrensel bir durumdur. Tatilde hep aynı yere gitmezsiniz. Eğer şansımız olsaydı hepimiz bir evlilikte takılı kalacağımıza, birçok aşk yaşardık. Bunu gerçek hayatta yapmıyorum ama filmlerimde çok farklı yerlere gidebiliyorum. Film yaparken neden aynı yere gidip durayım ya da neden aynı hikayeyi anlatayım ki? Farklı yerler ve hikayeler keşfetmek çok heyecan verici.” 

S: Efsane ya da mirasınızın ne olmasını isterdiniz? 
C: Filmcilikte bir köle oalrak bilinmek istiyorum, bir araç olarak. Yaptığım filmler beni seçiyor. Aracı gibiyim. Ben de onların hizmetçisiyim. Böyle bilinmek isterim.”

Röportaj: Elaine Lipworth


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template