♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Direnişin Gök Kubbesi : Gezi

Hafızam beni yanıltmıyorsa, 1994 yılıydı... Liseyi bitirip grafikerliğe adım atıp, epeyce yol katetmişken... Günlük gazetelerin dizgi-mizanpajlarına girişmişken, şehrin sağlam solcularından birinin gazetesinden teklif aldım... Zaten o dönemde, grafik işi apple ile dönüyordu ve ateş pahası olduğundan çok azdık sayıca... Aileden gazeteci abimiz geldi, işin pazarlığı, teslim zamanı falan derken yemeğe çıkalım dedik... Dışarı adımımızı bir attık, hatıraları canlandı... Her sokakta çatışma görmüş, 12 Eylül’le biten sürecin evrelerine şahit olmuş, dahası direk içinde aktif olarak yer almış birinin gözünden o dönemi dinlemek bolca şaşırmak anlamına geliyordu... Şurda sağcılar arabayla üstüme gelmişti, burda eskiden kahve vardı taramışlardı diye başlayan ayaklı tarih, kitaplarda bulunmayacak ne varsa sıraladı sonraki günlerde de... Güya iş yapıyordum ama, işi bitirip bir an önce sohbete dalmaktı tek amacım... Bunları niye anlatıyorum, tam da bugün benzeri bir sürecin kıyısına doğru yaklaşmaktayız...

31 Mayıs’la başlayan süreçte, herşeyin iyice karardığı günü geride bıraktık: 16 Haziran... Doktorların, avukatların, gazetecilerin yaka paça göz altına alındığı gün... Toplamda 500’e yakın gözaltının kayıtlara geçtiği gün... Bir cenazeye müdahele edilip, tabuta toma sıkılan gün... Hemde anne karnındaki 3 aylık bir bebeğin, yapılan gaz saldırısı sonucu hayata tutunamadığı gecenin sabahı olan gün... Çıplak bir vatandaşın tek başına direndiği günün sabahı... Polisin cihangir’de kaybolmayı başarabildiği gün... “Gaz atmayayım da ne yapayım, ossurayım mı?” deme pişkinliğine erişebildiği gün... Çadırların dağıtılmasıyla, içinden nelerin çıkacağına dair çirkin iftiralara şahit olduğumuz gün... Şehrin tüm imkanlarının seferber edilmesiyle, ucuz bir gösteriye dönen miting ve bir şakşakçının lideri için “götünün kılıyık” diyebildiği gün... O kılların elinde sopalarla şehirde cirit attığı, terör estirdiği gün... Direnişin 19. günü kayıtlara böyle geçti...

Geçen 19 günü uzun uzun anlatmayacağım, buna gücüm de yok, kelimem de... Günü bitirirken, genç arkadaşlarımın umutsuzluğunu gördüğüm için sarıldım yazıya... Türkiye’nin faşizmle olan ezeli imtihanını bilmeyen dostlar, “uykularım kaçıyor, kabus görüyorum” demeye başladı bugün... Eli sopalıların sokağa inmesiyle yaptığımız “#evinedön” çağrısı sonrası, şaşkınlıkla izlediler herşeyi... İçinde olunca bir şekilde dayanıyor insan... Meydanlar hep güçtür, güç verir, yıkılmazsın... Her an herşey olabileceğini bildiğin, beklediğin için tetiktesindir... Eve gidince iş değişir, oturur otururmaz gün özeti gözlerinin önünden geçince vahşetin boyutunu anlar irkilirsin... O irkilmeyle, umutsuzluğa kapılan dostları tek tek teselli etmeye çabaladım gün boyunca... Siyaset tarihini bilmeyen, önemli figürlerden habersiz dostlar, günümüzün önemli gücü sosyal medya olmadan nelerin yapıldığını örnekleyince biraz olsun rahatladı... O rahatlamanın sonrasında, “e peki ne olur bundan sonrası” diye giriştik lafa... Umudu nerde aramamız gerektiğine geldik...
Kendimce sıralayayım...

Yaşanan süreçte, nelerin değiştiğine bakmaktan vazgeçmemek lazım... Umut her daim orda... Ne kadar çabuk kaynaşabildiğimizi yeniden farkettik örneğin... Ötekileştirilmiş, ötekileşmiştik... Hep beraber olmayı, hem de çok hızlı bir şekilde öğrendik... Yüzümüz güldü, kalabalık ortamlarda ciddi ciddi ülkeyi konuştuk, yeni tanıdığımız insanlarla... Önceden “amaaan bırak ya, bize mi kaldı ülkeyi kurtarmak” derdik oysa... İnsan olduğumuzu hatırladık ez cümle... Hayata dair, insanca yaşamaya dair emekleme dönemine giren bir toplum olduk, keyifle, şevkle... Bunların altını her daim çizmek, akıldan çıkarmamak lazım...

Bundan sonrasına gelince...

Bugün yaşanan sert müdahaleler, helikopterlerden gaz bombası atılmasına kadar ilerlemişken... Eli sopalılar, parti gençliği, sivil polis derken işi şiddete yaymışken... Öncelikle, sakinliği sağduyuyu korumak lazım... Önümüzde herşeyi abartmaya hazır, aynı yalanları tekrarlayan bir kitle var... Şiddetlerine şiddetle karşılık vermemek lazım... Bu kalabalıkların yarıştığı bir oyun değil ve sonu yok... Biz bin kişi toplansak, onlar binbir gelir, biz arttıkça onlarda artar ve bu oyunun sonu gelmez... Sakinliği, aklıselimi korumak lazım... Bunu yaparken de, her düşünceyi yazmaktan kaçınmalı... Twitter’da en sık gördüğüm şey, ordunun devreye girmesine dair yazılar... “Tanklar yürürse şaşırmam” cümlesi, meşrulaştırılmaması gereken cümlelerden biri... Kaldı ki, bu durumun olabilmesi için dönüp tarihe bakmalı... İki taraflı bakalım... Ordunun neredeyse bitirilmiş hale gelmesi en önemli detay... Buna girişecek gücün bırakılmaması, iktidarın orda da kadrolaşmış olması sebebiyle, daha girişim halinde bastırılabilecek bir ihtimal darbe... Darbe ihtimali için, olayların sadece İstanbul’la sınırlı kalmaması gerek, tüm şehirlerin kaos halinde olması ve bu durumun artık kemikleşmiş olması gerek... Darbe ihtimali üzerine senaryo yaratmak, bunu çağırmak mantıkla bağdaşmaz... Diğer tarafına bakınca, orda da bir yanılgı mevcut... Jandarma tomalarının görünmesiyle başlayan, halka darbe yapıyor söylemi çıkarımında, kurumun İçişleri Bakanlığına bağlı olduğu maalesef gözden kaçırılıyor... Orduyu göreve çağırıp, vatandaşa müdahale et emri vermekse, ancak ve ancak ütopya olur bu ülkede... Her ne kadar Ergenekon davası ile zayıflamış olsa da, her daim ordu herşeyin üzerinde olmuştur bu ülke de... Hem de fazlasıyla olmuştur, halen bıraktığı anayasa ile ezilmekte olduğumuz kurum, üzerinde bir gücü kabul etmez... Dolayısıyla, Başbakanın emriyle vatandaşa müdahale etmez... Siyasi iktidarı alaşağı ettikten sonra vatandaşa müdahale eder, onun maşalığıyla etmez... Bu ihtimalleri bırakın, bu ülke zaten hep birilerinin gelmesini beklediğinden bu halde... Kimse gelmeyecek, kimse devreye girmeyecek... Bu bir direnişse, saflar belli... O saflar değişmeyecek... Oyun değişir, kullanılanlar değişir ama saflar stabildir hep... 

Direnen insana düşen, şiddete başvurmadan devam etmek... Buna çanak tutanların oyununa gelmemek... Süreç içinde tazelenen hafızayı canlı tutarak, hesap aramaya devam etmek... Ne olduysa hep unuttuk... Peşinden sokaklara dökülmediğimiz için gazeteciler öldü bu ülkede peşpeşe, faili meçhuller yaşandı, derin devlet mekanizması kendi infazlarını yaptı insafsızca... Yaşananları unutmayın, hafızanızı tazeleyin... Ne için sokağa çıktığınızı unutmayın, unutturmayın... Dilediğiniz zaman sokağa çıkabileceğinizi, protesto etmenin tepki göstermenin insani hakkınız olduğunu artık biliyorsunuz... Yine döneriz... 

Herşeyin dönüp dolaşıp geleceği yer seçimler... İktidarla sınırlı kalmamak üzere, hiçbir siyasinin istifa etmeyeceği çok açık... O halde, sağduyuyla süreci beklemek en doğrusu... Seçime kadar olan dönemde, mutlaka fikirler ortaya atılacak, ülkenin aydınlarından en sade vatandaşına kadar herkes konuşacaktır... O konuşmalardan çıkacak fikirlerle, yeni bir ülke kurulacağına ben inanıyorum... 3-5 ağaç diyerek küçük görülen bu hareket, sürdükçe devrim haline gelir... O devrime şahit olmanın keyfini çıkarmaya bakın... Zaten tümüyle açık olan algılarınızı kapatmayın hiçbir zaman, daha özgürlüğe şahit olacaklar...

Peace, Love, Emphaty...

P.S.: Bundan sonrasıyla ilgili şimdilik en önemli adım, Milli İrade Bildirisi oldu...
http://www.milliiradebildirisi.org/


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template