♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Diş ile Düş Arasında Hayata Dair

“Dip boyası gelenlere, ense traşı uzayanlara, kahveyle çikolata sevenlere, aylardır asamadığı tabloyu asanlara, iş icabı popsu yer görmeyenlere, şarj aletini yanında taşıyanlara, kapıcısı yalaka olanlara, durduk yere bilgisayarı bozulanlara, her akşam bir dizi izleyenlere, yaza yaza doymayanlara, rapor alıp evde üniversite sınavına hazırlananlara, uykuya doyamayanlara, kör kandilde kalkanlara, ergenlerine laf yetiştiremeyenlere… Güü nayy dınn…”

Yazıya “sosyal âleme “günaydın” demenin bin bir yolu” alıntısı ile başlamak en doğrusu sanırım… Zira onunla yolumuz sosyal alemde kesişti. Muhtemelen yine ülke gündeminde birşeylere kızmış, sallamışımdır ulu orta twitterdan… Twitter’ı çok ciddiye almasam da, blog dolayısıyla bolca kullanmaya çalışıyorum. Genel taktiklerle alakam olmadan, blog için ayrı hesap açmadan, ikisi bir arada usulüyle çok daha rahat oluyor. Bazen bu sayfaları iki satır için meşgul etmek yerine, bir twitle haberi geçmekte çok daha iyi oluyor… Neyse, dönelim konumuza… Araştırmacıyım efem, kontrol ediyorum yeni takipçileri… En azından profillerine bir bakmak lazım derken tanıdım sevgili Müge Sandıkçıoğlu’nu… Profilindeki “ilk kitabım raflarda” ibaresiyle… Hemen harekete geçip, bülten istedim birde özgeçmiş… Kitabın bülteninde takıntı ettiğim yazarım Virginia Woolf’u görünce sevindim önce… Sonrası, kargoya dek uzandı… Öyle güzel bir ithafla imzalamış ki sevgili Sandıkçıoğlu, boyum uzadı…

İtiraf etmeliyim… “Önüne gelen yazıyordu yıllardır, artık o kadar çok yayınevi var ki, çıkıyor bunlar, önümüze geliyor” serzenişine kafayı çok taktığım döneme denk geldi bu kitap… O yüzden temkinli giriştim okumaya, bir kadının denemeleri işte… Ne yazmış olabilir ki, hangi formülü bulmuş olabilir ki… Böyle düşünürken daha önsözde, ellerini uzattı sanki Sandıkçıoğlu… “Yazmasaydım çatlardım!” cümlesinden çıkmış herşey… Tıpkı bu blog gibi… “Defterlere sığmıyordu yazdıklarım, blog açtım rahatladım… Yazmazsam çatlarım” diyorum her seferinde bende, neden blog yazıyorsun sorularına… Sonrası çorap söküğü gibi geldi, ilk üç yazıyı keyifle okuduğumda durdum… Üç yazıyla tavlandım ve kafayı iyice verebilmek için bayrama eklemek üzere bekledim kitabı… Doya doya okumak istediğim kitapları, uyku öncelerime, toplu taşıma seferlerine bırakamıyorum yıllardır…

Zor iştir yazarken bunca soyunabilmek… Kendini açabilmek… Yazar egosunu bir yana bırakıp, sıcak ve samimi birşeyler inşa edebilmek, bunu bir kitaba dönüştürmek… Kitabı eline alan okura dokunabilmek… Bu zoru başarmış Müge Sandıkçıoğlu… Yazma serüveninden başlayarak açmış kendini, tanışıyoruz her yanıyla ve sayfalar aktıkça “aa bende böyleyim…” diye cevap veresi geliyor insanın… Hayattaki ayrıntılara, takıntılara, duygulara dair bu satırları okudukça, kendinize de batırıyorsunuz iğneyi… 

Elbette alıntı yapılacak çok satır var, dokunan çok cümle… Lakin çok sevmiyorum, bir kitaptan söz ederken bu cümleleri kullanmayı… Benim işim, kitabı keşfetmenize aracılık etmek, satır altlarını çizme keyfi o keşfi yaşayacak olan okura kalsın… Çok yazıyı birden fazla kez okudum, dostlarımın “seninle konuşmak iyi geliyor” demelerini hatırlayıp “Ruh degüstatörleri”nden biri olduğumu öğrendim…

“Bu kitabın size "Evet, evet bunu ben de yaşadım/hissettim/hissettirildim..." dedirtmesini istiyorum. Okuduğunuz her anda benimle sohbet eder gibi okumanızı diliyorum.” diyor Sandıkçıoğlu… Ama sohbet damağımızda kaldı yahu, yeni sohbeti bekliyoruz… Bu sefer gevrek-çay-peynir üçlüsü bizden… 


Share this:

Yorum Gönderme

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template