♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Film Kritikleri

Kitap Kritikleri

Dizi Kritikleri

Son Yazılar

Wes Craven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Wes Craven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“Beautiful Disaster”dan "Order Kill"e Proje Günlüğü

Perşembe, Ağustos 02, 2012
Warner Bros, Jamie McGuire’ın romanı “Beautiful Disaster”ı sinemaya uyarlamak için harekete geçti. Telif hakları için CBS Films ile sıkı bir rekabete giren ve kazanan stüdyo, Abby Abernathy adında bir kolej öğrencisinin tehlikeli Travis Maddox’a olan aşkını  beyaz perdeye aktaracak.   

Hugh Jackman ve Lee Daniels, “Orders To Kill” için bir arada
Uzun yıllar birlikte çalışma teşebbüsünden sonra Hugh Jackman ve yönetmen Lee Daniels nihayet “Orders To Kill” için bir araya geldi. Filmde Jackman, William Pepper adındaki agresif avukatı canlandırıyor ve James Earl Ray’in Martin Luther King, Jr.’ı vurmadığını ispatlamaya çalışıyor.

Wes Craven Çizgi-Roman Uyarlayacak
Wes Craven, yeni projesinde çizgi-roman dünyasının önemli isimlerinden Steve Niles’le birlikte çalışacak. Henüz yayınlanmamış bir çizgi-romanı sinema uyarlayacak ikili, vampirlere odaklanacak. Projenin adı şimdilik “Coming of Rage” olarak geçiyor.

Stallone’un Senaryosu Kadroyu Kurmaya Başladı
Sylvester Stallone’un senaryosunu yazdığı, Gary Fleder’ın yöneteceği “Homefront” kadrosuna oyuncular eklenmeye devam ediyor. Jason Statham’dan sonra projeye dahil olan son ismin James Franco olduğu açıklandı. Eski narkotik ajanının yeni bir sayfa açma çabasıyla hayatını değiştirme çabasının, taşındığı kasabadaki uyuşturucu patronuyla sekteye uğramasını anlatan filmin çekimlerine Ekim ayında başlanacak.

The Last House on the Left / Soldaki Son Ev

Pazartesi, Ocak 04, 2010
Şiddetin Karanlık Yüzü

70’li yılların başında Vietnam Savaşına karşı tepkiler dalga dalga yayılıyor ve Amerikalı üniversite öğrencileri savaşı protesto ediyordu. Televizyon ekranlarında her akşam savaşın dehşeti boy gösterirken milyonlarca izleyici neye uğradığını şaşırmıştı. Amerikan vatandaşları artık adaletsizliği kendi ülkesinin sınırları içerisinde görüyordu. Genç insanlar başta insan, kadın ve gaylerin hakları gibileri olmak üzere zorlu konularda statükoya karşı dik duruyorlardı. Ülkeyi baştanbaşa saran devrimci duruşun yansıması olarak yeni kuşak film yapımcıları da geleneksel sinemanın sınırlarını zorlamaya başlamıştı.
Çağdaş gerilim filmlerinin akışını değiştirecek bir film ortaya koyma peşinde koşan genç yapımcılar arasında Wes Craven ile Sean S. Cunningham da vardı. Wes Craven o döneme ilişkin düşüncelerini şu sözlerle anlatıyor:
“Soldaki Son Ev”, o çağın bir ürünüydü. Kuralların paramparça olduğu; herkesin sansürün zincirlerini kırmaya çalıştığı bir dönemdi. Hepimiz o günlerde yerleşik düzen karşıtıydık. Vietnam Savaşı tüm hızıyla devam ediyordu. İzlediğimiz en güçlü filmler, savaşla ilgili belgesel filmlerdi. 1972’de “Soldaki Son Ev”i yaparken şiddet olgusunu gerçek şekliyle göstermek; en karanlık yüzünü sergilemek istemiştik. Bunu yaparken de ‘B sınıfı’ film temayüllerini kullandık.”
Kariyer akışını değiştirip yönetmenliğe başlamadan önce üniversitede edebiyat profesörü olan Wes Craven, ilk filmi için esin kaynağını Ingmar Bergman filmi “The Virgin Spring”den almıştı. Bergman filminin esin kaynağı ise “Töre’s Daughter in Vange” adlı bir Ortaçağ İsveç ballad şarkısıydı. 1972’de gösterime girdiğinde olaylar yaratan, birçok ülkede yasaklanan film, korku filmleri konusunda da bir anda milad haline geldi. Köşebaşı olmasını sağlayan etken ise o zamana dek korku sinemasına hakim olan deli bilim adamı ve canavar ağırlıklı filmlerden gündelik hayatın içerisinde herkesin başına gelebilecek bir olaya dair korku ve dehşet içeren filmlere doğru geçiş yapılmasına ön ayak olmasıydı.
İki genç yapımcının amacı seyirci değildi aslında. Zira o günlerde düşük bütçeli ve bu derece tartışmalı filmin izleyici çekip çekmeyeceği meçhuldu. Wes Craven’ın amacı zaten uzun metrajlı bir film çekme deneyimi yaşamaktı. Craven o günleri şöyle anımsıyor:
“Sean ile beraber ‘The Last House on the Left’i yaptığımızda bu küçük filmimizin akıbetinin ne olacağı konusunda fikrimiz yoktu. İki üç sinema salonunda gösterilir; sonra yok olur gider diye düşünüyorduk. Belki de hiç kimse izlemeyecekti, hatta hiç kimse bizim o filmi yaptığımızın dahi farkında olmayacaktı. Şöyle düşünüyorduk: ‘İnsanların daha önce sinema ekranında hiç görmediği şeyleri göstereceğiz. Kameramızı çalıştırırız, gerisi nasılsa kendiliğinden gelir…”
Cunnigham’ın deyimiyle gerilla filmi olan orijinal versiyon sadece 15 kişilik bir ekiple çekilmişti. Paradan tasarruf edebilmek için ekip üyelerinin evlerinden yapılan çekimler de cabasıydı.
“Filmimizin setinde şöyle bir hava vardı. Birisi ortaya çıkıp, ‘Benim bir fikrim var, bunu kullanalım’ diyor. Senaryosunu sen yazarsın, ben para koyarım, öbürü yönetir, ben sandviçleri yaparım, sen sesleri kaydedersin tadında son derece ilkel koşullarda, öğrenci filmi düzeyinde çalışma oldu. Herkesin saate karşı yarıştığı bir lise piyesi tadındaydı. Bizler de kamera çevresinde koşuşturan çocuklar gibiydik.”
Bu koşullarda çekilen filmin gişe başarısı getireceği zaten beklenmiyordu, çağdaş gerilim filmlerinde devrim yaratacağını düşünen de elbette olamazdı. Filmin hit olduğunu, seyircilerin kuyruğa girdiğini duyduğunda şaka zanneden Craven, ilerleyen dönemde yıllarca gösterimine devam edilen filmin, şimdi ilk filmini çekmek isteyen korku filmi tutkunu gençlerin mutlaka izlemesi gereken film olarak etiketlenmesinden duyduğu keyfini gizlemiyor.
Dönemini yansıtan hippi kılıklı suçluları, müzikleri ile ucuz korku filmi gibi ilerleyen “Soldaki Son Ev” bir yandan iki polis karakteri ile komedisini de yaratıyor. Kaçan dört suçlunun ekseninde yaşananlarla herkesin başına gelebilecek bir olaydan sonra, izleyicisine soruyor aslında bir anlamda; “Sen olsan ne yapardın?” Bir dönem Charles Bronson’ın seri filmleriyle gündeme gelen kendi davasının yargıcı olma filmlerine de el sallamış oluyor. Dile kolay, en sevdiğiniz varlığın katillerinin tesadüfen de olsa evinizde olduğunu düşünün. Öğrendiğiniz anda neler hissedersiniz?
Craven’ın ustalaştıktan sonra sürekli geriye dönüp baktığı, dönemin şartları sebebiyle gerçekleştiremedikleri sebebiyle eksik olduğuna inandığı film, yeniden çevrimle karşımızda. Aslında dönemine göre hayli sert olan film, özellikle kötü karakterlerini çok iyi işlemesiyle ön plana çıkıyor ve başarılı bir final içeriyor. Yeniden çevrim için çağdaş uyarlama yapılması söz konusu olunca senaryo Craven’a yakın bir isme gitmiş. “Red Eye”da Craven ile birlikte çalışan Carl Ellsworth, “Disturbia” ile serbest bir uyarlamaya imza atmış çağdaş “Arka Pencere” öyküsü ile adını duyurmuştu.
1972 tarihli orijinal film, gündüz vakti güzel müzikler eşliğinde öyküsünü işliyor. Craven’ın ifade ettiği özgürlüğünün peşinde olanlarla ilgili tespitlerini de ekleyerek üstelik. Mari Collingwood’un dışarı çıkarken içine sütyen giymemesinin tartışılmasıyla başlıyor. Doğum günü arifesinde bir konserin peşinde geceyi de arkadaşıyla birlikte geçireceğini söyleyip çıkıyor evden. İki arkadaşın ot bulma sevdasıyla dört kişilik kanun kaçağı çetenin eline geçmesiyle gündüz vakti ormanlık alanda yaşananlarla ilerliyor film. Ailenin dönmeyen kızlarını merak ederek polisi aramasıyla hikayenin komedi öğesi de ekleniyor. Şerif ve yardımcısının aptallıkları ile eklenen bir parça komedi öğesi, filmin sertliğini de yumuşatıyor, yer yer gerilimi düşürüp filmi dengeliyor.
Yeni uyarlama ise açılışını çete lideri Krug’un kaçırılması ile açıyor. Sonrası yüzücü olan Mari ile tanışma ve ailenin yazlıklarına tatile gidişi. Mari’nin arkadaşı ile takılmak istemesiyle yine ot bulma ümidiyle dörtlünün eline geçmesiyle gerilim başlıyor. Yine gündüz vakti ve ormanlık alan… Ama bu kez Mari’nin arkadaşı çabuk harcanıp, devredışı kalıyor. 72’de bir grup insanın yarattığı vahşet daha beklenmedik şey iken, artık etkisinin azaldığının etkisiyle Mari’ye tecavüz ile daha çabuk olup bitiyor dörtlünün eylemleri. Dörtlüden Krug ilk filme göre daha etkisiz bir karakter haline gelmiş. Kadın üye Sadie’de bundan nasibini almış. İlk filmde iki erkekle de özgürce ilişki yaşayan, hiçbirinizin kadını değilim diyen karakter, bu kez Krug’un aşığı. Herşeyi bozan ve uyumsuz olan evlat ise tamamen değişmiş. Orijinal filmde Junior adı ile uyuşturucu müptelası, kurbağa taklidi yapan bir manyak iken, yeni filmde ergenlik bunalımı yaşayan yakışıklı bir genç olan Josh’a dönüşüvermiş. Bu durumda özellikle ilk filme göre dörtlünün yarattığı gerilimi bir parça düşürüyor.
İki film arasındaki belirgin farklardan bir diğeri ikinci filmin dış dünyadan tecrit olma hali. Mari’nin ağabeyinin bir yıl önce ölmesi gibi ilk filmde olmayan eklemeler de mevcut. En önemli fark ise yeni filmde Mari’ye kıyılmaması. İlk filmde tecavüze uğradıktan sonra gölde katledilen Mari, bu kez yedi canlı çıkıyor.
27 yıl aradan sonra karşımıza çıkan “Soldaki Son Ev” ilk çevriminden daha sert sahneler yaratıyor. Bunda dönemin şartlarının etkisi olduğu bir gerçek… Ama yine de orijinal filmin daha gerçekçi durduğunu eklemeli. Kızlarının katillerini evinde misafir ettiğini fark eden anne-baba’nın sazı eline alması da ilk filme göre daha uzun ve ayrıntılı işleniyor. Söz konusu anlara da klişe bir arka plan eşlik ediyor. Gece, yağmur ve elektrik kesintisi… En değerli varlıklarının katillerine karşı daha acımasız olan aile fertleri beklendiği gibi her şeyi yoluna koyarak farklı bir finalle kapanıyor yeni versiyon. Orijinal filmle aralarındaki bir diğer fark da bu… Orijinal filmde bubi tuzaklarıyla ve elektrikli testere ile doktorun intikamı yer alırken, son dakikada polis yetişip duruma el koyuyor. Krug’un oğluna silahı ağzına sokup, tetiği çek diyecek kadar soğukkanlı ve saf kötü olma halinden yeni filmde pek de eser yok. Yeni versiyon uyumsuz oğlun da kaderini değiştiriyor. Yeni versiyonun daha kanlı olmasının yanında aileyle özdeşleşen ve intikamında yanında olan izleyiciye daha tatmin edici bir final verdiğini söylemek mümkün.
Wes Craven’ın korku gerilim sinemasının seyrini değiştiren, vahşet filmlerinin kapısını aralayan filminin çağdaş versiyonu daha bildik sularda, klasik bir intikam öyküsü sunuyor izleyicisine… Ne kadar değişse de sert film olma özelliğini hala korumaya devam ediyor…

Sevgililer Günü Katliamı / My Bloody Valentine

Salı, Mart 31, 2009

Bir kültün katliamı
Korku sinemasının 70’lerin sonundan itibaren saf öldürme isteğiyle dolu katilleri yaratmaya başladığı dönemlerde Halloween ile başlayan, her özel günü lanetlemeye başlayan katillerle dolmaya başladığı dönemlerde Kanada’dan çıkıp gelen ve kısa zamanda külte dönüşen bir katliam bu… Cuma günü lanetlenir, Cadılar bayramı lanetlenir peki neden Sevgililer Günü lanetlenmesin sorusuyla yola çıkıldı belki, belki de cinayetlerin sonunda kalbin sökülmesine deyim yerindeyse cuk oturması, anlam kazandırması açısından çıktı bu ana fikir. Ama sonuçları hayli şaşırtıcı oldu. Sakin bir kasabada işlenen seri cinayetler dönemi için keşfedilmemiş bir şey değildi elbette. Ama Sevgililer Gününde işlenen cinayetler hayli orijinal bir fikir olarak çıkageldi. Bu anafikre birde kapitalist düzenin yarattığı bu tip özel günlere lanet edenlerin sahip çıkmasıyla, film olduğundan fazlası oluverdi. Nihayetinde İrlanda’lı bir rock grubunun filmin adını kendisine isim olarak seçmesi ile sinema tarihinin özel filmleri arasına “kült” sıfatıyla eklendi Sevgililer Günü Katliamı…
Bu kültün yeni teknolojiyle birleşip yeniden karşımıza gelmesi ise sürpriz değil elbette. Korku filmlerinin altın çağına dair her örneğinin yeniden çevrimleri furyası başlamışken durması da pek mümkün gözükmüyor gibi. Ama her yeniden çevrimde orijinal film biraz daha anlam kaybetmeye, her yenilenme kötü sonuçlar doğurmaya devam ediyor ısrarla.
1981’de Macar yönetmen George Mihalka’nın başarısız bir komedi filminden sonra çektiği ikinci uzun metrajı My Bloody Valentine, anafikrini Stephen A. Miller’dan senaryosunu John Beaird’dan alıyor. Ve o dönemin tüm formüllerini uygulayarak anlatıyor öyküsünü. Dört başı mamur anlatımıyla ön plana çıkıyor. Elbette son dönem filmleri kadar kanlı değil, korku filmlerinin aldığı yola bakılınca yeni keşfeden izleyici için ürkütücü de değil. Bir hikayeyi çok iyi anlatıyor o kadar. Ama 2009’dan bakıldığında oluşan yargı bu…
2009 çevrimi ise 3.boyutunu kazanmadan önce, senaryosunu The Messengers ve Jason X’den bildiğimiz Todd Farmer’a emanet ediyor. Yönetmen koltuğuna ise Wes Craven’in ekibinden Patrick Lussier oturmuş. Lussier’in ilk denemesi değil elbette. 2000 yılından bu yana devam filmleri ve yeniden çevrimlerle dolu bir filmografisi mevcut ama içinden bir tanesini bu iyi diye sıfatlandırmak pek mümkün değil. Bu açıdan yaratıcı ekipten, künyeden alınabilecek tek referans Wes Craven ismi gibi görünüyor.
Yıl 1981, My Bloody Valentine, ilk sahnesini sol göğsünün üzerine kırmızı bir kalp dövmesi olan kadının katledilmesiyle açıyor. Konusunu da 12 Şubat’tan itibaren işlemeye başlıyor. Kalplerle dolu kasabada, 20 yıl sonra yeniden Sevgililer Günü Balosu yapılacak, tüm hazırlıklar da son aşamaya gelmiş. Klasik hediye paketinin içinde kalp bulunduğu andan itibaren her şey değişiyor. Bir karmaşa, bir can pazarı başlıyor. Ama Harry Warden karakterine dair, cinayetlerin neden işlendiğine dair tam bir açıklama söz konusu. 20 yıl önce madencilerin Sevgililer Günü Balosuna yetişmek için acele etmesi bir kazaya sebep olunca, güne nefret duyulması da hayli doğal. Warden tüm sorumluları bulup gecikmiş kutlamasını yapıyor ve yakalanıp Tımarhaneyi boyluyor. 20 yıl sonra yeniden başlayan cinayetleri önlemek için balo iptal edilse de, kasaba gençleri maden ocağında gizli bir partiyle katliama zemin hazırlıyorlar. Son bölümü maden ocağında geçen, sürpriz finali de mantıklı sonuca bağlanan film kağıda yazılı öyküsünü peliküle başarıyla aktarmış olarak alnının akıyla yapıyor finalini. Tek bir soru işareti, gereksiz sahne ve tempo sorununa düşmeden üstelik…
Yıl 2009… Hayli karmaşık ve mantıksız bir başlangıç yapıyor My Bloody Valentine 3-D… Orijinal filmin aksine kasaba adıyla, atmosferiyle tamamen farklı biçimde yaratılmış. Maden ocağı daha ilk sahneden başrole soyunmuş. Başrole oturan bir kadın ve peşindeki iki erkek biraz daha detaylandırılmış. Ama yaratılan karakterler yetmemiş olacak ki madenci katilimiz ilk filmin aksine sadece gün bugündür deyip amaçsızca öldürmeye başlıyor. Alt metnin yerle bir edilmesiyle sıradan bir öykü anlatmaya başlıyor… Zaten ölümlerin neden başladığına dair hiçbir bilgi vermeye de gerek duyulmuyor. İşte bir adam vardı, ölmüştü geri geldi, cinayetlerine kaldığı yerden devam ediyor duygusuyla kolayı seçiyor. Buna eklenen de pek çok şey var. Aradan geçen zamanda değişen pek çok şey olmamış, kasabayı terk eden adam geri dönüyor klişesi hemen giriyor devreye. Kadını paylaşmak için mücadele giriyor yeniden devreye…
Ama nafile film bir türlü anlam kazanamıyor, daha da kötüsü hiçbir akıcılık ve tempo barındıramıyor bir türlü… 3 Boyutlu olması da hayli tuhaf… 3 Boyutlu olmasının hiçbir albenisi yok hiçbir sahnede. Hemen hemen hiçbir sahnede seyirciyi koltuğunda huzursuz etmeyi başaramayan film, belli bir süre sonra bitse de gitsek duygusunu çağırıyor bolca. Eldeki klasik malzemenin en iyi yönlerinin neden alınmadığı ise bir muamma… Sırf sevişen bir çifti üç boyutlu olarak yanınızda gösterme fikri için çekilen sahne ile de farklı mecralara açılması komik ve saçma oluyor…
“Bu film eski ekol korku filmlerinin harika bir hikaye ve inanılmaz yeni bir teknolojiyle bir bileşimi” diyen yönetmen Patrick Lussier, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bu filmde de eski ekole uygun çok iyi bazı kanlı korku sahneleri var. Pek çok farklı şeyi içinde barındıran bir yapım. Üç boyutlu bir film yapıyoruz; kanlı bir film yapıyoruz, ama bundan çok daha fazlasına da sahip. Hikaye anlatımına yeni bir yaklaşım gerektirmesi açısından çok heyecan verici bir fırsattı”.
Yapımcı Jack Murray ise yönetmenin sözlerine şunları ekliyor: “İlk üç boyutlu deneyimim bir göz boyamaydı. Sinema koltuğunda oturanları etkiledi çünkü daha önce böyle bir şey görmemişlerdi. Ama hikaye anlatımı söz konusu değildi. İzleyiciyi yerinden zıplatacak şeyleri art arda sıralamak için bir fırsat, bir sihirbaz numarasıydı. Bizim bu filmde yaptığımız bu değil. Üç boyutun, içinde çalıştığımız ortamı doldurmasına izin veriyor ve aynı zamanda üçüncü boyutun filmi daha da korkutucu yapacağı anları bulmaya çalışıyoruz”.Yönetmen ve yapımcının sözlerinin aksine ortada yeni bir yaklaşım yaratımı yerine, orijinal filmin ve yaratılmış bir kültün katliamı var… Bolca akan kanın, işlenen cinayetlerin sözüm ona yarattığı heyecan ise bir atımlık olarak kalıyor… Muhtemelen 3 boyutlu teknolojinin emekleme dönemi olduğu için iyi örnekler görmek için bekleyişte kalmamız gerekecek ama, o ana kadar da klasiklerin katliamına tanık olmaya gerek yok gibi…
 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template