Bundan tam on iki yıl önceydi. Bir korku filmi dilden dile dolaşıyor ve türe yeni bir soluk getirdiğinden bahsediliyordu. Ödül avcısına dönüşerek karşımıza gelen “It Follows / Peşimdeki Şeytan” ile böyle tanışmıştık. Yönetmenin adını da bolca tekrarlar olduk. David Robert Mitchell’ın ikinci filmi olduğunu öğrendiğimizde ilk filmine “The Myth of the American Sleepover”a dönüş yaptık. Seyredip onu da sevdik. Sonrası büyük bir merak duygusuydu. Aynı türde devam etmesini bekledik. 2018’de “Under the Silver Lake” ile geri döndüğünde ikiye bölündük. Çok kişisel ve sevilesi bir filmdi. Ben sevenler kısmındaydım ama herkesi tatmin edemeyen film beklentilerin biraz uzağında kaldı. O gün bugündür süren bekleyişimizin sonu da nihayet geldi. Sekiz yıllık bekleyişi bitirecek filmin fragmanı tamam merak duygusu veriyordu ama bir “peeeh” dedirtiyordu. Jurassic Park serisinden bıkmış izleyiciler olarak yine bir Jurassic Park mı izleyecektik? Öyle olacaksa külahları değişiriz diyerek 14 Ağustos’u bekledik.
Bekleyişin artıları yok değildi. “Kasabamız yer değiştirmiş” cümlesi, evin dışında yürüyen bir dinozor, standart bir Amerikan Banliyösü fragmanın artılarıydı. Yapımcının J. J. Abrams olması da konuyla örtüşüyordu. Anne Hathaway, Ewan McGregor, Maisy Stella ve Christian Convery’nin başını çektiği kadro da iyiydi. Beklentileri düşük tutmak kaydıyla hazırdık artık. En kötü ihtimalle bir Pazar gecesi eğlenceliği olabilirdi karşımızda. Daha kötüsü olmazdı. Aynen öyleymiş diye özetleyerek geçelim filme.
“The End of Oak Street”i David Robert Mitchell’ın seçimleri ve tercihleri üzerinden okumak gerekiyor. En başta filmin geçtiği dönemler çok isabetli seçim. Çok iyi bir açılışla hızlıca giriş yaparak bir taşla birkaç kuş birden vurmuş Mitchell. Yetmişli yıllarda pırıl pırıl bir Amerikan Banliyösünde pırıl pırıl bir açılış yapıyor. Aşırı tanıdık ve yapay görünmenin sınırından. İyi bir görüntü yönetmenliği ve doğru renk paletiyle çok doğru bir seçim yapmış. Daha ilk sahneden karakterlerini ve aralarındaki bağı oturtuyor. İpini, düğümünü hemen sererek kovalıyor. Dört kişilik çekirdek aile ile tanışıyoruz. Platt ailesinde işler karışık. Anne Denise artık boğulmuş. Valizini hazırlamış büyükşehire gideceği günün hayallerini kuruyor. Hatta bunu roman haline getirerek yazıya dökmüş. Baba Greg sorunlarla boğuşuyor. Ek iş olarak arabayla pizza dağıtıyor. Her akşam eve geldiğinde arabanın üstündeki tabelayı kaldırıyor. Çünkü Denise bu durumun komşularca görülmesini istemiyor. Ayrılığa doğru giden, bitmek üzere olan bu evliliğin farkında olan iki çocukları var. Bilime meraklı, yaşıtlarından farklı ve sık sık dışlanan kızımız Audrey bu durumdan memnun gözüküyor ama bir erkek arkadaşı olmamasından muzdarip. Oğul Brian ise yanlışlıkla kolunu kırdığı sınıf arkadaşının azabında. O arkadaşın abisi kısasa kısas diyerek her an karşısına çıkabilir. O korku ile idare ediyor. Bir çırpıda öğrendiğimiz bilgilerle iyi formüle edilmiş senaryonun temelini çok iyi atmış Mitchell. Gerisi aksiyonu başlatmak.
Bir yağmur, bir ışık hüzmesi, bir parlama derken geçen gecenin ardından dışarıda Dinozorların görünmesiyle başlıyor aksiyon. Dışarıda çağlar öncesinin hayvanları cirit atıyor. Hemen toz olmalı burdan diyenler için çıkış yok. Annenin cümlesiyle kabulleniş başlıyor: Sokağımız yer değiştirmiş. Tekrar eve dönülecek ve aile olarak kalınacak, mücadele edilecek. Amerikan filmlerinin en basit formülü burada devreye girerek bizi finale kadar götürüyor zaten. Hiçbir sorun yok. Lakin finale giderken yapılan seçimler yine öne çıkıyor. Ailenin yükünü annenin üzerine yıkmak doğru tercih. Çiftin en mutlu anlarının dinozorların çiftleşmesini gördükleri an olması da çok eğlenceli ve parlak bir fikir.
Mitchell bunun bir blockbuster olduğunun farkında. Güldürmeyi ihmal etmiyor. Salonu kahkahaya boğan sahneler mevcut. Dinozorlar konusunda da çok iyi iş çıkarılmış. Jurassic Park ile hafızamıza kazınanlar gibi değiller. O kadar sevimli yaratılmamışlar. Karşımızda tüylü, sevimsiz ve hayli korkutucu dinozorlar var. Saldırganlar, hızlılar ve öldürücüler. Gerçek bir tehdit unsuru olduklarına bizi inandırmakta hiç zorlanmıyor “The End of Oak Street”. Açılışta gördüğümüz o pırıl pırıl renk paletinin yerini soğuk tonlar alıyor. Doğru seçimlerle kolay görülen bu temelin üzerine uzun planlar ve şahane sekanslar yerleştirmiş Mitchell. Brian ve Audrey konuşurken arkalarından dinozorların yaklaştığını gördüğümüz sahne çok etkili örneğin. Eğlenceyi gazlarken gerilimin ve temponun elde tutulmasını sağlıyor. Dev yılanın sahnesi de filmin zirve noktası olmuş. Çözüm kısmına gelindiğinde aynı detaycılığa başvurulmamış. Seyircinin yeterince şaşırdığını düşünerek tanıdık ve kolay bir çözüme gidilmiş. Sebebi hiç vermeden kapanışını yaparak gizemli bırakmak daha iyi bir tercih olabilirdi. Onun yerine kolayca inanılabilecek tanıdık bir solucan komplo teorisinden medet umuyor.
Nostalji hissiyle başlayan filmi bir cumartesi gecesi eğlencesine dönüştüren David Robert Mitchell kusursuzun sınırlarında dolaşarak görüyor Oak Caddesinin Sonu’nu. Niye kusursuz değil sorusunun cevapları belli. Her şeyin tahmin edilebilirliği. Bildik dağılmış aile mücadelesini kullanması. Bu konuda fazla risk almadan seyircinin isteyeceği finali allayıp pullayarak yapması. Sinema perdesinde olmasının nimetlerini hiç kullanmaması. Ha sinemada seyredilmiş ha evde televizyonda durumu var filmde. Tüm bunlara rağmen izleyicisini pişman etmeyecek, akıp giden bir eğlencelik.















