♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Film Kritikleri

Kitap Kritikleri

Dizi Kritikleri

Son Yazılar

Elif Işık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elif Işık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Blogum Dergisi'ndeyiz!

Cumartesi, Temmuz 07, 2012
Blogların önemi giderek daha da artıyor demiştik… Artık ön plana çıkan bloglar marka halini almış durumda, yeniler peşinden geliyor… Sosyal medyanın yeni yüzünde bloglar önemli yer tutuyor. Sektörün vermek istediği haber için en önemli uğrak yerlerinden biri haline geliyor... Tüm bunlar olurken, en önemli eksiklerden biri olan ortak ses ihtiyacı “Blogum Dergisi” ile gideriliyor… Geçtiğimiz ay yayına başlayan derginin ilk sayısında röportajım ve Elif’in yazısı yer alıyordu, bu ay yine sevgili Elif’in kaleminden geliyor kpk’yı temsil görevi… Dolayısıyla ben susayım, Elif alsın sözü… Anlatsın yazma macerasını…

Benim yazma hikayem, kendimi bildim bileli bir sandıkta kendi kendine biriken karalamalardan ibaret oldu. Belirli bir içerik taşımayan bu karalamalar, “hadi şimdi oturup yazayım” dediğim zaman asla çıkmayan, ancak yaşadıklarımı-hissettiklerimi sindirdikten sonra kalemimin ucundan damlayan cümlelerden ibaret oldu. İçeri doğru açılan bu kapıda, “itiniz” yazısını henüz hiçbir yere asamamışken, geçen yıl Temmuz ayında tesadüfen tanıştığım Serkan Murat Kırıkcı tarafından sandıktaki toz silkelendi. Yılların birikimi ve emeğiyle oluşturduğu, kültür-sanat haberlerini paylaştığı “evi” www.bodakedi.com blogundaki pencerelerden birine “itiniz”i asan dostum, zaman içerisinde beni sadece haber çevirileriyle yetinmemem ve kendimi başka yazılarla da ifade etmem konusunda teşvik etti. Blog dergisi serüvenim de, bu oluşumda blogumuz adına her ay benim yazmamı istemesiyle başlamış oldu. Heyecanla “aman allahım ben şimdi bu ay ne yazacağım?” diye paniklediğim, ama her seferinde hem yazmaktan hem de okumaktan inanılmaz keyif aldığım derginin bu ay itibariyle ikinci durağım olan yazısını ise şuradan okuyabilirsiniz…

Aynı Hikaye

Cumartesi, Eylül 03, 2011

Gerçekler, hayaller gibi sevilip önemsenmedi hiç. O yüzden hep yarım, hep yitik, hep silik kaldılar...

Çocukken zaten bihaberdik onlardan. Müthiş hayal gücümüzle dünyayı keşfetme peşindeydik. Büyüklerin dünyasına adım attığımızda ise; “gerçekler acıdır” dendi, kaçmak öğretildi bize. “İnsanı yaşatan, ayakta tutan hayalleridir” dendi, peşinden gitmemiz salık verildi. Bu yüzden hep heves ettik, hep heyecanlandık, hep istedik, hatta elimizden geldiğince uğraştık onlar uğruna. Gerçek olduklarında ise, bir bahane bulup sırtımızı döndük; nasıl başladığımızı hep unutarak.

Düşüp de dizlerimiz kanayınca, tekrar binmek istemedik düne kadar yatağımızın baş ucunda tuttuğumuz o ilk bisikletimize. Annemiz alsın diye mızmızlandığımız o bebeğin varlığını, yıllar sonra kolu kopuk bir vaziyette sandıkta gördüğümüzde hatırladık. Çok istediğimiz o işe kabul edildikten bir süre sonra, daha çok dert yandık yorgunluktan ve stresten. Gelelim diye can attık İstanbul’a, sonra bir baktık “bu şehirde yaşanmaz abi”ler döküldü dudaklarımızdan. Ne umutlarla, heyecanlarla elini tuttuğumuz o kişinin elini de bir süre sonra bıraktık, kimi zaman farkına bile varmayarak.. Hayat buydu çünkü, gerçeklerden ibaretti. Ve hayat, uğruna mücadele gerektiriyordu. Kimimiz çok yorgun, kimimiz çok mesguldük bunun için. Kimimiz ise, değmeyeceğini düşündük sadece bir ya da iki şey aksi gitti diye… Oysa ayırt etmek gerekiyordu; umduğumuz gibi gitmemesiyle, aksi gitmesi arasında fark vardı. Mücadeleyi bu belirleyecekti, ama çoğumuz için boş vermek daha kolaydı.

Yetmezmiş gibi, gerçekler kendi içlerinde üçe ayrıldı bir de... Kötü olanlar, “maalesef” kelimesiyle başlandı anlatılmaya. İyiler içinse ilk tepkimiz, “gerçekten mi?!” oldu ironik bir biçimde. İnanamadık istediğimiz şeylerin başımıza gelebileceğine. Ve bir süre sonra, o güzel şeyleri de kaldırdık kafamızdaki tozlu tavan arasına, diğer “gerçek”lerin yanına. Üstüne bir de, biz istediğimiz sürece hep orada olacaklarına inandık umarsızca…

Geriye kalan gerçekler ise; kötü niyetli insanlar tarafından kullanılıp “hedef” haline dönüştürüldüler. Yalanlar, aldatmalar, iki yüzlülükler, ayak kaydırmalar, oyunlar ve sahte gülümsemeler, riyakar sevgiler; hep bu hedefin altına gizlendiler. “Neden?” dendiğinde; “n’apalım hayatın kendisi bu, ihtiyacım vardı, hem herkes böyle” dendi. Tarafların durumdan memnun olduğu karşılıklı menfaat hallerinde, “gerçekler” bilindiği halde konuşulmadı bile. Ama işin içine diğerinin hayallerinin yıkılması girdiyse; zaten kötü bir imajı olan gerçek, daha da beter hale geldi. Oyun bozan diye taşlandı. Rafa kaldırılması gereken o insanlarken, olaylardan nasibini sadece gerçekler aldı.

Oysa, hayallerin şerefine kadehler kaldırıldı, en güzel müzikler-mezeler eşliğinde. Kahveler içildi bol köpüklü, fallar kapatıldı. Birazcık yaklaşılınca dileklere, kulaklar dört açıldı; “başka ne görüyorsun?!” dendi hevesle. Bugünden mi bahsedildi, hemen “aman canım, fala inanma falsız kalma işte” diyerek yıkandı fincanlar.

Gerçekler, hayaller gibi sevilip önemsenmedi hiç. O yüzden, ne zaman bir hayal gerçek olsa, malum sona bir adım daha yaklaştı “aynı hikaye”…

Elif'in Seyir Defteri: Şirinler

Cuma, Ağustos 26, 2011
Çocukluğumun en sevdiğim çizgi filmlerinden olan bu minik mavi adamları izlemek için fırsat kolladığım bu günlerde, nihayet dün akşam sinema koltuğundaki yerimi aldım. Çoğunluğunu çocuk ve ebeveynlerinin oluşturduğu salonda, arkadaşımla birlikte iki yetişkin olarak gözümüzde gözlüklerimiz, kıkırdayarak 3D moduna girmemiz hiç zor olmadı.  Gösterimden geçmiş onca film varken, 3D ile tanışmamın bu filme kısmet olduğunu da hemen belirteyim.

Hakkında hem olumlu hem olumsuz pek çok eleştiri duyduğum bu filmde; pek çok çocuk için Gargamel’in Azman’la birlikte Şirinler’in peşinde olması yeni bir hikaye iken; ben, defalarca şahit olduğum kötü Gargamel planların bir de New York’ta geçiyor olmasını ilgiyle izledim. Bir de bunun üstüne görsel şölen eklenince, eleştirmek yerine çok da keyif aldım.

Minik mavi adamların, New York gibi insan ilişkilerinin unutulduğu bir metropolde “la laa la lallal laa” şarkılarıyla dolaşması, diyaloglarda pek çok kelimenin “şirin”den türetilmesi beni bolca gülümsetti ve  3D etkisiyle onları perdeden uzanıp tutacak hissiyle birlikte başka bir boyuta geçirdi.

---- Spoiler ----

Filmin sonunda, Şirinler’in evlerine dönüp de New York’ta gördüklerini Şirinler Köyü’ne uygulamaları nasıl güzel bir fikirse; onların New York’tayken evlerinde kaldıkları Patrick & Grace Winslow (Neil Patrick Harris & Jayma Mays) çiftinin ilişkilerine bıraktıkları etki de o kadar hoş bir ayrıntıydı.
---- Spoiler ----

Tek şikayetim, biz yetişkinler için filmi dublajsız izleme seçeneği olmamasıydı. Eminim İskoç Şirin’i kendi aksanıyla izlemek çok daha hoş olurdu.

Bunun dışında gayet memnun ayrıldığım filmin hali hazırda devamı için çalışmalara başlandığını düşünürsek, pek çok kişi (ya da çocuk diyelim J ) benimle aynı fikirde olsa gerek. 2013’te gösterime girecek ikinci filmi şirinlikle bekliyorum!


O'na sor

Salı, Ağustos 23, 2011

Tüm coğrafyalarda geçerli tek dindir vicdan. İlahi bir takiptir senin içinde. “Vurayım kafasına sussun” yapamazsın, “parası neyse vereyim gitsin”den de anlamaz. Asla adam kayırmaz. Başkaları senin için ne derse desin, yalnız kaldığında sor bakalım, neysen onu söyler.

Sızısıyla meşhurdur. Kalpte hissedildiğinden, yeri hep karıştırılır. Ama vicdan aslında beyindedir, yani bilinçle aynı yerde. Bu yüzden kolaylıkla bilinç altına itilip ortadan kaldırılabilir, yada öyle zannedilir. Çünkü bu sadece bahanelerle kendini kandırma oyununun başrolüdür. Kimisi sadece çok iyi oyuncudur, daha fazlası değil.

Varlığı-yokluğu tartışılmaz, herkeste vardır ama dünya çıkarları karşısında dimdik duramazsa zamanla kaybedilir –ama en alakasız anda birkaç saniyeliğine de olsa dirilmeme garantisi yoktur-. İşte o vakit, insanlığının turnusol kağıdı oluverir. Ama kağıdın neyi belirlediği yine sana kalmıştır. Başkasına yapılırken sustukların, sana yapıldığında dile geliyorsa; bilinç altın ve bilincin “zemine göre” tek kale maç yapmayı öğrenmiş demektir. Bu yüzden, bencilliğin en samimi halidir vicdan.

Senin yaşadıklarını değiştirme gücü yoktur. Ama susup biriyle baş başa bırakırsan onu, en güzel yemekleri bile zehir edebilir. Senin yapacağın ya da söyleyeceğin hiçbir şey onunkinden üstün olamaz. Çünkü o, her şeye tek şahittir. “Tabii vicdanı varsa” diyorsun değil mi? En kötü insan bile, yaptığı her şeye kendince de olsa bir bahane bulma sığıntısı içindeyse, cevabı zaten sen biliyorsun.

Bir de, niye bilmiyorum ama, kimse buna küfür etmez. Aslında, bacak aralarından türetilen tüm o sözler vicdan kelimesiyle kullanılsa bayağı sağlam küfür olurdu. Yapılmamış işte… Bir düşünmek lazım, namusun yanında neden bu kadar değersiz kaldı diye.

Bir Gün...

Salı, Ağustos 23, 2011
Sadece onunlayken iyi olmanla ilgilenen kadınlar bittiğinde, daha seni tanımadan hep iyi olmanı istemiş kadınla tanışacaksın.
 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template