♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Film Kritikleri

Kitap Kritikleri

Dizi Kritikleri

Son Yazılar

Bloggerlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bloggerlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kpk 17 Yaşında!

Salı, Kasım 14, 2023
kpk bugün 17 yaşına bastı...


14 kasım 2006'da yayına başlarken defterde biriken yazılarımı dijitale geçirmekti amacım. Bir de dergilerde, sitelerde, kitap eklerindeki yazılarımı arşivlemekti. Öyle başladı ve bugüne geldi.

Blog yazmak zor. Tek başına düzenli yayın yapmak, istikrarlı olmak kolay görünse de zor. Masraflı iş. belli bir okur kitlesine ulaşmak için tabiri caizse yırtınmak gerekiyor. Bilinen tüm yöntemlerin tam tersini yapmayı tercih ederek sürdürüyorum yayını. Tek bir reklam almadım bugüne kadar. Kpk için özellikle sosyal medya hesabı açmadım. Aramalarda yükselmek için google ile dost olmaya çalışmadım. Seo çalışması falan da yapmadım. Kurum ve kuruluşlara yaslanmadım, kimsenin desteğini almadım. Tanıtım çalışmaları, çekilişler falan da yapmadım.

Bir yazı ekibi falan yok. Tek başımayım. Her şeyi kendim yaptım ve yapmaya devam ediyorum. Koca koca ekiplerin sızlanıp buraya kadar dediğini çok gördük. Tamam deyip geri dönenler, dönmüş gibi yapanlar derken süreli yayını sürdürülebilir kılmak ekipler için bile zorken tek başına 17 yılı devirmenin takdirini size bırakıyorum.

İlgi alanlarıma dair içerik üretirken aman tıklansın, okunsun diye de düşünmeden sürdürüyorum. Haber de vermiyorum. Çoğu yazar bilmez yeni kitaplarının çıkış haberinin yayımlandığını mesela. Kimselerin haberi yok zaten. Olmasına da gerek yok.

Ekipsiz, desteksiz, reklamsız, sosyal medyasız, bağırıp çağırmadan, sessiz sedasız, tek başına zor diye sızlanmadan, ara vermeden yayında altı bin küsür postu geçti...

Keşifçisi gelip bulsun yeterli...

KPK 10 Yaşında!

Pazartesi, Kasım 14, 2016
14 Kasım 2006 günü saat 17.32’de bir şiir postuyla başlayan bir blog bu... Aynı gün iki şiir ve film kritiği ile ilk yayını yapmıştım. Sonrasında araya askerliğin getirdiği boşluk gelmişti. İlk adımı atarken amacım yazılarımı bir yerde toplamaktı. Mersin’de yerel bir gazeteye kültür sanat sayfası hazırlıyordum, yazılarım da kısıtlı bir okura ulaşıyordu. Blog açmak hem yazılarımı bir yerde toplamak hem de bu sınırı kırmayı sağlamıştı. O günden bu yana 3653 gün geçmiş ki bugün beni şaşırtan da bu...

Geçtiğimiz yıllarda yazmıştım zaten geçen zamanın hikâyesini… Tekrarlamaya gerek yok. Son bir yılı anlatabilirim ama… Sosyal medya denen canavarın sayesinde daha çok görülebilir oldu kpk… Daha çok keşifçi getirdi. Daha çok geri dönüşüm aldım. Yazılar daha çok paylaşıldı. Tam yükselişe geçecekken maalesef yaşadığım sorunlar yüzünden yayın uzun süre aksadı. 

Haziran ayında bir karın ağrısı çekmeye başladım. O karın ağrısı geçmeyince soluğu doktorda aldım ve şok oldum. Apandistim patlamış meğer. MR, Ultrason derken herkesi şaşırttığımı gördüm. Doktorun ifadesiyle çoktan ölmem gerekirmiş. Zira apandistin patlaması kanı zehirler, kalbin de daha hızlı atmasına neden olurmuş. Patladığını nasıl hissetmediğime ve nasıl olup da en basiti bayılmadığıma şaşırdı doktor. Sonuçta anlaşıldı ki o bölgede portakal büyüklüğünde bir kitle oluşmuş. Onu ya ilaçlarla eritecektik ya da ameliyatla alınacaktı. Ameliyata gerek yok dedi doktorum ve tedavi süreci başladı. Önce hastaneye yattım sonrasında da ilaçlarla tedavi sürdü. İşin içinde bir kitle olunca kanser ihtimali de gündeme geldi. Tahlillerle geçen sürenin sonunda kafam rahatladı. Ama yeni sorun çıktı. Sindirim sistemim zayıflamış. Yediğimi normalin 3-4 katı sürede sindirebiliyordum. Bağışıklık sistemim de çökmüş. Güçlendirmek için gördüğüm tedavi halen sürüyor. Haliyle beşinci ayına giren tedavim yüzünden geçen sürede ne film, dizi izleyebildim ne kitap okuyabildim ne de müzik dinleyebildim. Yatmaktan başka hiçbir şey yapmadım. Bunun bloga yansıması da ağırlıklı olarak kitap bültenleriyle devam etmek oldu. Arada hırs yapıp kritik yazabildim ama yeterli değildi. En azından vizyona giren filmler yazılarını aksatmadım. 

2006’da attığım ilk adımın üzerinden geçen sürede onuncu yıl biterken geride 5750 yazılık bir arşiv mevcut… Meraklısına okuyacak çok yazı var. Kayda değer bir koleksiyon bu…

Eninde sonunda işi teşekküre bağlamak lazım... On yıldır emeği geçen çok insan var. Template değişikliklerinde fikrini söyleyenden, yazı desteği verenlere kadar herkese teşekkürler. Bülten desteğini esirgemeyen ve gönderdikleri kitaplarla mutlu eden yayınevlerine de ne kadar teşekkür etsem az.

Ve tabii ki siz... Okuyan, paylaşan, buradayım diyen, keşfeden, keşfettikten sonra çevresine aktararak yeni okur getiren dostlar... Sağ olun, var olun...

Sayenizde KPK 10 Yaşında!

Sevgi ve dostlukla...


KPK 9 Yaşında!

Cumartesi, Kasım 14, 2015
Yazılarımı sürekli yanımda taşıyamayacağım için en pratik yol olarak düşünüp blogu açalı dokuz yıl bitti bugün. Onuncu yıldan gün almaya başlamak tuhaf. Geriye dönüp bakınca nasıl geçmiş zaman diyorum. Hakikaten nasıl geçti anlamadım.

Kutlamaları sevmediğim malumunuz ama her yıl bir şeyler yazarak okura teşekkür etmenin en geçerli yolu bu yazılar. Tek seferde aradan çıksın diye yazacak bir şey kaldı mı diye düşünürken beyin yakmak da dert. 

Çokça anlattım. Popülerlikten uzak, dikkat çekmesi için allayıp pullamadan meraklısının okuması için yazıyorum. Kendi ilgi alanım çerçevesinde yazıyorum. Bunca kitap arasında gözden kaçmasın diye kitap bültenlerini, duyurularına destek olma adına tiyatro ve sergi bültenlerini hiç bir karşılık beklemeden yayınlıyorum. Yayının geri kalanı da film, dizi, müzik ve kitap kritiklerimden oluşuyor. Bu yazıyla birlikte blogda toplam yazı sayısı 5158 oldu.

Oradan nasıl görünüyor bilmiyorum ama yayındaki dokuz yıl boyunca bağırıp çağırmadan sadece keşfe açık olmaya çalıştım. Google ve benzeri sitelerin reklam panellerini kullanmadan, tanıdıklara falan paylaş, duyur demeden, kimseyi kullanmadan. Her bloggerın kafa patlattığı seo tekniklerine, alexa değerlerine ve ziyaretçi çekme cambazlıklarına da hiç girişmedim. İlk gün neyse bugün de aynı çizgide sürüyor yayın. 

Çok sorulan ve merak edilen şeyleri yanıtlayayım yeri gelmişken. Direk cevapları vereyim, sorular zaten anlaşılacaktır. Blogdan hiçbir karşılık beklemedim, beklemiyorum. Reklam almak için bir şey yapmadım bugüne kadar, bundan sonra da yapmaya niyetim yok. Blogu hiçbir zaman para kazanma aracı olarak görmedim, görmeyeceğim. Bu konuda tek istisnam blog destekçisi bumerang. Tek tük gelen “advertorial”ları yayınlarken sosyal medya hesaplarında da reklam olduğunun altını özellikle çiziyorum. Niye istisna derseniz, derdim o yayından gelecek üç kuruş değil. Aktif üye olarak kalmak... Periyodik olarak düzenledikleri yarışmalardan kitap kazanmanın derdindeyim sadece.

Çok uzak ve mesafeli duruyorsun şikayeti geliyor sık sık. Mesafeyi kısaltmak için zamanım yok maalesef. Blog tek işim değil. Fotoğrafhane işletiyorum. Zamanımın büyük kısmını dükkan aldığı için internette aylak aylak dolaşmak ve sohbetler için vakit ayıramıyorum. Pazar günleri de dükkanı açtığım için bana bir tek akşamlar kalıyor. O yorgunlukla da herkese zaman ayırmam güç. Bu yüzden kusuruma bakmayın. 

Son bir yılda neler olduğuna bakınca farklı bir şey yok. Aynı disiplin ve iştahla yayın devam ediyor. Eleştiri ve istekler gelmeye devam ediyor. Daha fazla kitap kritiği ve aylık albüm raporunun devam etmesi en çok gelen istekler. Şüphesiz devam edecek, bu konuda sıkıntı yok. 

Tuhaf mailler de geliyor. Örneğin “öyle kuru kuru olmaz hediye dağıtarak kutla dokuzuncu yılı” diyenler oldu. Hediye dediğimiz şeyin öyle hesaplı kitaplı olunca bir anlamının olmadığı düşünüyorum. Bunu rt’le hediye, bunu repost et hediye, yorum yap hediye... Bunlar hep hesaplı kitaplı şeyler. Kendi doğallığı için ansız hediye ile birbirimize sürpriz yaptığımız dostlar var. Öylesi daha güzel... İsteyen blogdan dükkan adresini görüp ne istiyorsa yolluyor, habersiz yakalanıp şaşırıyorum. Hediye için kimse kimseyi tutmasın. Zannedilenin aksine, bencil ve kibirli değilim. Sadece kimse için bir şey ifade etmek, kimsenin bir şeyi olmak istemiyorum. Bencillik zannedilen aslında savunma mekanizmam. Ördüğüm duvarları kırmak da öyle kolay değildir. Ama kırabilenler de yok değil... 

Eninde sonunda işi teşekküre bağlamak lazım... Dokuz yıldır yayına emeği geçen çok insan var. Template değişikliklerinde fikrini söyleyenden, yazı desteği verenlere kadar herkese teşekkürler. Kurumlarla öyle bir mail trafiği oluştu ki ne desem yetmez. Yazı yazacak kafa kalmadığında onların gönderdikleriyle günü kurtarma fırsatım oluyor. Çok kıymetli bir lüks bu... Elbette yayınevlerine de koca bir teşekkür borçluyum. İsteme özürlü biri olduğum için hâlâ kargo geldiğinde çok şaşırıyor ve mutlu oluyorum.

Ve tabii ki siz... Okuyan, paylaşan, buradayım diyen, keşfeden, keşfettikten sonra çevresine aktararak yeni okur getiren dostlar... Sağolun, varolun...

Sayenizde #KPK9Yaşında

Sevgi ve dostlukla...



Z Raporu: Sekiz Yıl Biterken

Cuma, Kasım 14, 2014
Aslında hiç sevmem doğum günleri başta olmak üzere özel günler ve yıl dönümlerini... Her yıl tekrarlanan, öncekinden farksız kutlamaları da komik ve anlamsız bulurum... Ama uzun süredir bir istisna var artık... Her 14 Kasım özel gün haline geldi sekiz yıldır... Geleneksel olarak ne oldu ne bitti yazmakta farz olmaya başladı...

Kpk’nın doğum günü, yayına başlama tarihi 14 Kasım 2006... Dile kolay, bir blogun sekiz yıl yayın yapması kolay değil o kadar... Hele her gün güncellenerek sekiz yıl, hiç kolay değil... Bugünün yazısını yayınlarken, yarını düşünmeye başlarsınız... O yazının sosyal ağda paylaşılması, gelen yorumların takibi derken ciddi bir mesaidir blog... Yazı için kaynak olacak malzemeyi aramayı da buna ekleyin... Kolay değildir, motivasyon için de yapabileceğiniz bir şey yoktur... O kadar çok blog var ki, yarın bıraksanız sizi kim özleyecek? Haliyle o günden bugüne geçen zamana dair bir Z raporu ile durumu özetlemek lazım...

2006’da blog denen mecra konusunda neredeyse kimsenin bilgisi yoktu o zamanlar... Blog paneli bile o kadar kısır ve kısıtlıydı ki, bir albeni yaratmıyordu... Bugün gelinen seviyede artık blogspot ve wordpress üzerinden öyle siteler kuruluyor ki, blog olduğu bile anlaşılmıyor... Siz istediğiniz kadar yayın yapın, ziyaretçi gelmesi için link vereceğiniz ortam yoktu... Bugün yazıların altındaki bütonlar ile saniyede tonla sosyal ağ sitesine link yayabiliyor, paylaşabiliyorsunuz... Üstelik severse ziyaretçi size bırakmıyor bu işi, kendisi yapıyor... Artık düzenli yayınla blogunuz marka haline gelebiliyor... İnternetteki sansürlemeler ve yandaşlıklar sonrasında, bloglar artık bağımsız mecra olarak önemli yer tutuyor... İlk dönemlerde herhangi bir kuruma mail attığınızda, küçümsüyorlardı... Blog olarak bir etkinliğe katılmak söz konusu bile değildi... Örneğin film festivallerine akredite olmak için böyle bir seçenek yoktu, müzik festivalleri için de aynısı geçerliydi... Bugün gelinen noktada, artık davetlerle kalmadı iş, özel etkinliklerle bloggerlar toplanıyor artık...

Kpk’nın sekiz yıl içerisindeki yeri farklı olmadı elbette... Aynı doğrultuda gelişti... Kendim çaldım, kendim oynadım uzun süre... Bazı genel geçer kurallardan uzak durma tercihiyle, bağırmadan çağırmadan yayına devam ediyorum... Bunu yazdım, şu filme kritik yazdım, şu albüme bunu dedim kalıbından uzakta, keşifçisine açık çizgide kalacak hep... Blogdan bahsedilsin diye nabza şerbet vermiyorum...

Kpk’nın sekizinci yılı, en verimli dönemi oldu... Yeni okurlar geldi, ben buradayım dedi, beğeniyorum demekten çekinmedi... Karşılıklı iletişime daha açık bir dönemin kapısını da açtı... Yazılar konusunda ne diyeyim, rakamlar yeterli... Arşivde 4500’ü aşkın yazı var ve sayı katlanarak devam ediyor... Yayın içeriğinde değişime gittim bu yıl, ondan bahsedebilirim... Yeni video ve klipler, filmleri ilk fragmanlarından hareketle yorumladığım ilk bakış sona erdi... Artık sinema içeriği sadece kritiklerden oluşuyor... Müzik içeriği de sadece aylık raporla sınırlı... Kitap konusunda da gelen bültenleri, sadece ilgimi çekenlerin yayınlarıyla sürdürüyorum...

Hep merak edilen, tepkilerin nasıl olduğu... Her zaman dediğim gibi, ziyaretçi sayısını ve onunla gelen detaylı istatistikleri hiç incelemiyorum... Bana her zaman hesaplı iş gibi gelmiştir bu... En çok tıklanan yazıyı irdelemek, her şeyi değiştirir örneğin... Yayına başladığımdan bu yana hiçbir yazıyı okunsun diye yazmadım, paylaşılsın diye kalemimi de abartmadım... Her yazıda üç nokta bulunmasına dair sürekli gelen küfür ve hakaret içeren yorumlara, maillere kulak asmadım... Böyle de devam edecek...

Daha fazla uzatmadan olan bitenle bitireyim yazıyı... Kpk bu yıl özellikle yayınevlerinden destek gördü... Hayykitap, Final Yayınları, Timaş ve Kırmızı Kedi yeni çıkan kitaplarını gönderdiler... Son olarak da İletişim Yayınları, belirttiği kadarıyla ilk kez bir bloga kitap gönderdi... (Onları da instagram hesabımda günün kargosu olarak paylaşıyorum...) Sadece anasayfaya bakarak iyi bir izlenim verdiğini dillendirenler çoğaldı... En büyük ödül bu olsa gerek... Sergilerden gelen davetler iyice süreklilik halini aldı... Son olarak da Jack White konseri için davetiye geldi... Bu arada, zannedildiği gibi albüm raporları için firmalardan cd gelmiyor, bir dönem Ada Müzik gönderiyordu, onlarda artık göndermiyor... Son bir yılın öyküsü de kısaca böyle...

Laf kalablığını geçelim, en önemli öykü sizsiniz! Şu anda bu yazıyı okuyor olmanız... Sekiz yıldır okuyan, paylaşan, burdayım diyen, farkeden, keşfettikten sonra çevresine aktararak yeni okur getiren dostlar... Sağolun, varolun...

Sevgi ve dostlukla...


4. Bumerang Ödülleri'nde "En Çalışkan Blog" Adayıyız!

Cuma, Ekim 24, 2014
Blogların en büyük destekçisi Bumerang’ın, 2011’de başlayan ve artık gelenekselleşen prestijli Bumerang Ödülleri’nin dördüncüsü başvuru ve oylama süreci ile başladı... Kpk da “En Çalışkan Blog” adayı olarak süreçte yerini aldı...

Türkiye’nin Blog Oscarları, bu yıl yenilikler ve düzenlemelerle daha ciddi... Bir heves açılıp güncellenmeden kafasına estikçe yayın yapan bloglardan uzak kategoriler, daha profesyonelce yayın yapan adaylarla dolu... Yedi farklı kategoride yarışacak olan bloglar, önce oylamadan geçecek ve oylama süresi sonunda her kategoriden en çok oyu alarak öne çıkan 10 site arasından jüri üyelerinin belirleyeceği 3’er site finalist olarak ödül törenine katılacak. Kategori kazananları, 10 Aralık 2014 Çarşamba günü IKSV Salon’da gerçekleşecek gecede açıklanacak. Yedi kategori:

En Tarz Blog
En Sosyal Blog
En İyi Çıkış Yapan Blog
En İyi Yerel Site
En Uzman Blog
En Çalışkan Site
En Çalışkan Blog

23 Ekim Cuma itibariyle başvurular ve oylama süreci başlamış durumda... Kpk olarak kategorimiz “En Çalışkan Blog”... Kategorinin şartları da şöyle;
Hedef kitlesine uygun içerik zenginliği ve geniş arşivi ile dikkat çeken,
Blog içeriklerini düzenli aralıklarla güncelleyen,
Yazılarını video ve görsellerle zenginleştiren,
Okuyucularına benzersiz, özgün araştırmalar ve/ veya röportajlar sunan,
Özgün ve farklı anlatıma sahip bilgileri içeren,

14 Kasım’da yayındaki sekizinci yılını geride bırakacak bir blog olarak, gerek blogda gerekse de sosyal medya hesaplarında olabildiğince çalışkan olduğumu düşünüyorum... Siz ne dersiniz bilmem ama kategorimizin şartlarını taşıyoruz bence...

Ödül törenine katılmak, ilk onda yer almak gibi hırslarım yok... Daha önce defalarca belirttiğim üzere, ödül sistemine inanmam... Bu tip heyecanlar güzeldir, okurlardan bir kişinin bile arkadaşına oy vermesi için bahsederek yeni okur kazandırması ya da kulağımı çınlatması yeterde artar bile... 

Bu süreçte blogu ilk kez ziyaret edenler için minik bir özgeçmiş vereyim,

Kpk, 14 Kasım 2006’dan bu yana yayında... Yayındaki sekizinci yılı bitirmek üzere, bu süreçte oluşan (23 Ekim 2014 itibariyle) 4510 yazılık bir arşive sahip... Sinema blogu desek değil, müzik desek değil, herhangi bir alt başlığa konuşlanmak yerine kültür sanat blogu olmayı tercih ediyor... Herhangi bir bağımlılığı yok, davetiye peşinde koşmuyor, hediye dağıtmıyor... Alexa, backlink vs. web yayıncılığındaki teknik detayları da önemsemiyor... Farklı ve özgün olmaya çalışıyor, adresi ve adı bilerek isteyerek farklı... Bir kaç istisna haricinde tüm yazılar bana ait ve tek yazarlı bir blog... 

Blog Ödülleri 2014’e aday olduğumuza göre, bu yıl neler oldu onu da söyleyeyim...

1 Ocak – 23 Ekim arasında (296 günde) yayına giren yazı sayısı: 529... 

Eylül itibariyle, yayın çizgisini yeniledim... Artık filmlerin fragmanları, afişleri, ilk bakış yazıları yer almıyor ve sinema içeriği istisnalar dışında sadece kritiklerden ibaret... Aynı şekilde, yeni albüm, video, şarkı haberleri de yer almıyor ve müzik içeriği sadece aylık albüm raporlarından ibaret... 

Kasım 2013 itibariyle başlayan “Kulak Keyfi: Albüm Raporu” her ayın en çok okunan yazısı oldu ve 11 yazıda yerli/yabancı toplam 257 albüm içerdi... Herhangi bir blogun bu rakama ulaşabileceğini sanmıyorum... Üstelik, zannedilenin aksine bu albümlerin hiç birini herhangi bir plak firmasından edinmiş değilim, hiç bir müzik şirketiyle bu tarz bir ilişkim ya da bağım yok... Sadece iyi bir müzik dinleyicisi olarak peşinde koştuğum albümler bunlar...

Benzer şekilde Dizi Raporu da aylık olarak, yeni başlayan tüm dizileri içermekte...

Facebook sayfasını olabildiğince güncel tutmaya çalışıyorum... Blogda yer almayan haber ve bültenlerle oluşturuyorum... Blogun ayrı bir twitter hesabı yok, kendi hesabımı kullanıyorum ve yazıları düzenli olarak paylaşıyorum...

Ve Yayınevi’nin okur söyleşilerini benimle başlatması, sosyal medyada gecenin keşfi olarak gündeme gelmek, genç yazar dostların tavsiye etmesi, aylık raporların referans olarak kabul edilerek paylaşılması güzel gelişmeler oldu... İçerikteki yazıların kaynağı olan kurumlar yazıları kendi hesaplarında paylaşmaya, sözlük siteleri ve vikipedi de içeriği yazılarında referans olarak kullanmaya devam etti... “Kulak Keyfi” 2 Eylül itibariyle radyo programına dönüşerek, Radyo Mood’da başladı... 

Hep sorulan ziyaretçi sayılarında, bu yıl sıçrama vardı... Daha fazla ilgi ve ziyaretçi çekti... Bir çok kurum, pr ve reklam şirketinin oluşturduğu blog listesinde yer aldı... Son olarak da bu hafta Borusan’dan kültür sanata verdiğim desteğe teşekkür notu da içeren çanta dolusu paket aldım... En çok sevindiğim gelişmeler de, yayındaki bunca yıl sonrasında birilerinin bu çabayı farketmesi zaten... 

Kısaca böyle... Bundan sonrası size kalmış... En çalışkan blog mu değil mi karar sizin... Adaylık süresince sizlere düşen, oylarınızla destek vermek... Oy vermek için; linki tıklayıp telefon numaranızı yazıp, sms olarak gelecek doğrulama kodunu girmeniz yeterli. Herkesin tek oy kullanabilmesi adına kullanılan sistem için faturanıza hiçbir ücret yansımayacak… Telefon numarasıyla oy verilmesinde herhangi bir sakıncalı durum yok, zira üç senedir görüldüğü üzere sorunsuz şekilde oy verilmekte ve fake oyların önüne geçilmekte... 

Oy vermek için tıklayacağınız link: http://hur.so/dbzz3w

20 Kasım’a kadar sürecek oylama boyunca, sosyal medya hesaplarımdan sık sık oy çağrısı yapacağım için şimdiden özür dileyeyim...

Oy veren, vermeyen, linki sosyal medya hesaplarında paylaşarak destek olan dostlara şimdiden sonsuz teşekkürler...


Başka Bir Gezegenin Simetrik Hezeyanları

Pazartesi, Mayıs 26, 2014
İnternet alemi tuhaf şey... Bize kalsa yalnızdık, sesimize ses yoktu önceden... Bırakmıştık toplu isyanları, kendi kendimize söyleniyorduk... İki-üç arkadaş toplansak hemen “yok lan bu alemde adam yok, herkes oynuyor” deyip konuyu kapatıyoruz... Öyle ya herkes kendince fenomen, hepimizden akıllı, üst insan artık... Twitter, facebook, blog, instagram derken bugün geldiğimiz noktada insanlar kendilerini paylaşıyorlar artık... TDK’nın emriyle bu Özçekim’lerin hiç bir çekiciliği de yok, herkeste paçalarına kadar nabze şerbet bir yapaylık hali... Bir kaç istisna dışında... 

O istisnalardan biri Melike Pelin Tezer... Bu alemlerin Lili’si... Hayır, hiç uzun uzun anlatmayacağım onu... Anlamanız için blogunda yazdıkları yeterli... Yazıldığı gibi okunan özlerden biri, iyi ki var dediklerimizden, ki bundandır çekimi... Kucak dolusu selam olsun Lili, elinden düşürme o kalemi... 


Tora ki Ego tha ziso * lili39

/Tırnaklarımı kırmızıya boyadım aklıma uygun olsun...
Canımı yakıyorsun, ne hakla?/

Uzun uzun yazarsınız sessizliğinizde. Masalara, duvarlara, dolap kapaklarına... Göğüs boşluğunuza... Ta ki bir kelime isyan edene dek...

Kitaplara sığındım bir vakit günde üç doz, yan etkisi çok ağır. Düşse de kalkıyor insan, öyle birilerine de ihtiyacı yok. Muazzam güçlü yaratıklarız aslında. Aynı yerden bir daha vurulmaya da meyilli. 
Çılgınlık dedikleri durmadan sayı saymak, çizgilere basmadan yürümeye çalışmak falan değil. Çılgınlık kendini kendinle vurmak... 

                                           Bang bang ! I shot me down!

Başka bir gezegenin simetrik hezeyanı olduğumuza sahiden inanıyorum... Rüyanın boş bırakılan kısmını doldurur gibi seçtiğimiz mahlukatlarla, devletin her sene yenilediği yolları yürüyoruz...

Aman ne mükafat!

Kitapların ciddiyetine insanların basitliğine katlanamıyorum. Daha sağlam cümleler kurulsun istiyorum. Bu boşunalık hissi gitsin istiyorum bileklerimden. Gitmiyor...

Burada olmanın dayanılmaz sanrısı kült nimetler  de sunuyor insana. Aşk denilen sümüklü böceğin yenildiği sofralar gibi tuzsuz ve acıklı. Boktan bir ülkenin refah düzeyi milletvekilleriyle sınırlı kullarıyız şimdi. Aradığımız tanrıya henüz ulaşılamadı.
(Allah demedim diye kızmayın. O başka tanrı başka. Allahı seviyorum tanrıyla aram bozuk.)

Tutanaklara tek eşli diye geçecek üç celselik midem, sahil kenarında pişen lokma tatlısının peşinde. 
Aklıma pergel gibi takılan birinin artıklarını temizliyorum. Aseton ruhumun ağzını açtıkça kaçıyor kokusu. 
Dünyanın dönüşüne hakim milis kuvvetlerin saldırısı altında eksen eğikliğini arttırıp yatacağım. Böyle daha az dönüyor başım. 
Hem burası başka. Orası başka. 
Kalbimi kırdın aptal palyaço. 
Rakı yok  sana...
Ben şimdi bir sigara daha yakarım, demli de bir çay koyarım kendime... 
Artık hiç bir kelimenin tozunu seninle almayacağım...
Sen derdine yan, ben de aşka çok...

Daha fazlası için; http://lilipuder.blogspot.ch/


Bıktım Seçimlerinizden...

Çarşamba, Nisan 02, 2014
Mutlu değildik ama umutluyduk, hevesimiz tepede, sahip çıkmıştık uzun zaman sonra seçimlerimize... Sabahın sekizinde sandık başına gidip, uzun süredir görmediğimiz kuyrukla karşılaşmakta sevindiriciydi... Koca bir diktatörlükten kurtulacak evreye gelmiştik galiba... Koskoca Mart ayı boyunca, tapeler skandallar derken öyle bir isyanla dolduk ki akacaktık artık kan gibi, damarda durmayacaktık... 30 Mart bir dönüm noktası olabilirdi...

Yıllar sonra sandığa erkenden gitmek için normal bir saatte uyudum, normal uyku saatimde uyandım... Çok umutlu değildim onu da belirteyim, İstanbul ve Ankara’da kimin kazanacağına dair üç kişiyle girdiğim bahiste var... Şu anki sonuçlara göre kitaplarım ve plaklarımı da istiyorum, onlar biliyor kendilerini... Yaşadığım şehrin seçimdeki yeri de saçmalıktı, mevcut başkan yeniden adaydı Büyükşehir’de... Kimse memnun değildi, sıfır hizmetle sürekli para yiyen bir başkandı, koltukta varlığıyla yokluğu belirsizdi... CHP seçime aday adaylıkları sürecinde hızlı girmişti, eski bakanlar İstemihan Talay ve Fikri Sağlar gibi iki önemli koz vardı... Ama tepeden indi buyruk, risk almadı Kılıçdaroğlu, bizi dinlemeden yaptı seçimini... Şehrimi yönetecek kişiyi, bizim görüşümüze bakmadan kendi seçti... Üstelik kuvvetlenen bir MHP vardı, ilçelerde ilk kez Büyükşehir için oy kullanacaktı, oralardan oy kazanacaklardı... Tarsus’u soyup soğana çevirerek, emekli öğretmenlikten servet kazanan başkan Büyükşehir’i hedefleyerek gelmişti... Sonuç, CHP kaybetti, şehrim tam bir hırsıza emanet...

Yurt genelindeki durum için neler söyleyeyim diye bakınıyorum, aslında söyleyecek çok söz yok... Aşağılayıcı bir tavra girmek istemiyorum ama, sonuç hep oraya gidiyor... Seçim öncesinde bas bas bağırarak aranan seçim gönüllüsü, sandık görevlisi konusunu çözemedik daha... Seçime hazır giremedik ki, neyi bekliyoruz... Saatin dördünde twitter’dan insanları defansa çağırıyorduk yahu, pes! 20 yıllık seçmen olarak, hep içindeydim seçimlerin... Parti görevlisi olarak da bulundum, basın görevlisi olarak da... Bugün uyarı olarak geçilen her şeye bizzat şahit oldum yıllar önce... Dolayısıyla hep dedim, sen istediğin oyu at, sonrası önemli... Sayımda geçersiz ilan etmek için yapılacak baskılarla başlayan bir dizi olayla değişir her şey... Uzatmayayım, konuyu asıl söylemek istediğime getireyim... 

Seçimlerinizden bıktım, bu ülkenin seçimlerinden bıktım... En başta şu eziklik kültüründen, bitmek bilmez putlaştırmalardan... Futbol takımlarını politikleştirme salaklığınızdan bıktım... Lafa gelince 25 milyon olmalarınızdan, sandığa formalarınızla gitmek gibi bir saçmalığa imza atmanızdan bıktım... Redhack’miş, Çarşı’ymış aslan kaplanmış alkışlamanızdan, yanınızda olması gereken bu tür organizasyonları tepenize çıkarmalarınızdan bıktım... Her şeyin twitterdan sosyal medyadan ibaret sanılmasından... Daha net görülebiliyor şimdi, oranın gündemiyle halkın gündemi farklı işte, net! Sosyal medyada insanlıktan çıkmalarınızdan da bıktım... Basit bir yoruma, tepeden bakan cevaplarınızdan, direk küfür ya da argoyla cevaplamanızdan... Sormadan etmeden kendi kendinize yargılamalarınızdan... Egolarınızı tatmin etmek için, nabza şerbet iki satırınız beğenilsin diye yırtınmalarınızdan, fenomen olma merakınızdan, içi boş laflarınızla üstünlük taslama merakınızdan... Her şeyden bir çıkar, bir karşılık beklemelerinizden... Her şeye bedava sahip olma hayallerinizden... Umarsızca isteme sıklığınız ve rahatlığınızdan... Kendi kendinize iki film izleyip kendinizi sinema eleştirmeni sanıp afra tafra yapmanızdan... Televizyon denen aptal kutusuna esir olmalarınızdan... Saçma sapan dizilere kanıp, onları baş tacı etmenizden... Kitap okumayı bir türlü öğrenememenizden, içi boş kitapları bol bol tüketmenizden... Şiirleri, paylaşmak için google’a aratıp sallamanızdan... Müzik adına önünüze getirilen her tür abuk sabuk şeyi sevip, paylaşmanızdan, düetlere, saygı albümü adı altındaki eziyetleri baş tacı etmelerinizden... Nerde içi boş film varsa en çok onları izlemenizden... Tiyatro salonlarını boş bırakmanızdan... Ve daha birçok şeyden bıktım... Bu saçma sapan seçimlerinize ayak uydurmak zorunda kalmaktan da... 

Bu bıkkınlık dolayısıyla bir süre blogda yayın tatil, sosyal medya hesaplarımaysa hiç girmeyeceğim bile... Zamanımı oralarda öldürmek yerine, ruhumu beslemeye harcamak için kaçıyorum...  

Kısacası kahrolsun halkların salaklığı... 


Bloggerlık Don Kişotluktur!

Cuma, Şubat 28, 2014
Bugüne dek bir kaç kez blogun kuruluş öyküsünü yazdım, okurun geride neler olduğunu görmesi için tüm detaylarıyla anlatmaya çalıştım ama maalesef bitmek bilmeyen dertler devam ediyor... Geçtiğimiz Kasım ayından bu yana özellikle artış gösteren tuhaf mailler ve yorumlarla ilginç sataşmalara, tuhaf iddialara ve yer yer argoya küfüre maruz kalıyorum nedense... Anlamakta mümkün değil derdim ama insan işte deyip susuyorum... Dolayısıyla bu yazı, (sürekli takipçileri tenzi ederek) genel yorumlara cevap olması ve artık konuyu kapatmak üzere blogda bence gereksiz yer israfı ama el mahkum artık...

Eleştirileri yanıtlamaya geçmeden önce, kısaca kendimden bahsetmem lazım... Zira herkes kendince bir şeyler söyleyip, yorumluyor hemen... Bu kendinden bahsetme olayını da hiç sevmem... Hatta gereksiz bulurum, beni tanıyanların bahsetmesi gönüllerinden geçenleri daha önemlidir benim için de, beni tanımak isteyen için de... 1975 doğumlu bir adam olarak, yazma serüvenim daha ilkokul yıllarında başladı... Ki daha 5. sınıfta okurken ülke genelindeki bir şiir yarışmasında birincilik kazanarak motive de oldum... Yani kaba hesapla 1985 yılından bu yana kalem elimden düşmedi... Kitapta düşmedi haliyle, okuduğum ortaokulun hemen yanında il halk kütüphanesi olunca, en fazla üç kitap alınabilmesinden dert yanan bir okur oldum kısa sürede... Gayet disiplinli ve düzenli bir şekilde 20 yıldan fazla süredir okuyorum... Mesleki olarakta 1995 yılından itibaren grafikerlikle başlayan bir süreçte ilgi alanımın tam içinde yer almanın keyfini yaşadım bolca... 2006’da bırakana dek kendi büromda, kimseye eywallahım olmadan grafikerlik yaptım... Onu da yan dallarla süsledim hep... Şehirdeki yerel gazetelerin dizgi-mizanpajıyla başladım, muhabirlik, köşe yazarlığı derken yazı işleri müdürlüğüne dek yükseldim... Köklerime gazetecilikte ekledim... Özel radyolar ve televizyonların patlamasıyla birlikte orda da yer aldım... Sevdiğim şarkıları çaldığım radyo programı en çok keyif aldığım dönemdir, her boşlukta gittiğim tvlerin yayın masasında da çok vakit harcadım... Yeri geldi yedek eleman oldum o da keyifliydi... Dönem fanzinlerin altın çağı olunca ona da el attım ve iki fanzin çıkararak ülkeye yaydım... Üstelik sadece mektuplaşma ile... Underground müzik gruplarıyla röportajlar yaparak sevgili dostum Semih Şimşek’le çıkardığımız “Rock Fan Zine” ne mutlu ki bugün, dönemin ansiklopedisi olarak kabul edilmekte... Edebiyat parçalayıp, öykü ve şiirlerle donattığımız “Ölüdeniz”de halen dönem dönem istek üzerine çoğalttığım ve okunan bir fanzin... Gelelim sinema ile ilişkiye, o da önce yazdığım gazetelerde haftalık vizyon değerlendirmeleriyle başladı yine o yıllarda... Yerellikten ulusala geçişte, dönemin en önemli sinema sitesi sinemalar com ile oldu... 2007’den 2009’a dek sitenin kritik yükünü sırtladım... Ki siteden kendi sitemizi kurmak üzere ayrıldım ve bir yıllık “sinemaximum” macerasında hem editörlük görevini üstlendim, hem de vizyon kritiklerini sürdürdüm... 2008’de Türkiye’nin ilk online sinema dergisi olmakla övündüğümüz “Sinemalife”a önce aylık sabit köşe yazısıyla dahil oldum, 2011’de dergi kapanırken hem editördüm, hem ayda üç köşem sabitti, hem de bunlara ek olarak vizyon kritikleri, festival izlenimleri, dosya konuları da yazıyordum... Dergi ile sitenin aynı dönemde kapanması sonrasında bir süre şehirdeki “İmece” gazetesinin kültür-sanat sayfası sorumluluğunu yürüttükten sonra oradan da kendi isteğimle ayrılarak yazı serüvenini sadece blogla sınırlayarak devam ettirmekteyim... Gelir anlamında mesleki olarak artık sadece baba mesleği fotoğrafçılık yapıyorum... Sanırım genel bir profil oluşmuştur kafanızda...

Gelelim eleştirilere... Okuduğunuz blog, 14 Kasım 2006’dan bu yana yayında... Geride kalan yedi yıl boyunca aynı çizgiyi korumaya özen göstererek, gazetecilik ilkelerini gözeterek yayında... Bağımsızlığına düşkün bir blog olarak, kendi seçimlerinin sonucunu yaşamakta ve yansıtmakta... Lakin geride kalan yedi yılda bir sorun yokken, sosyal medyanın hayatlarımızdaki yerlerinin artmasıyla tuhaf eleştirilerle karşı karşıyayım... Hepsine dair cevap hakkımı tek yazıyla kullanmak istiyorum... “Kpk sekiz yaşında” yazısıyla başlayan süreçte her gün sinir olmaktan artık sıkıldım... Kısa kısa özet geçmeye çalışayım...

Sekiz yaşında diyorsun ama, blogun değerleri düşük...
Defalarca kez izah ettim ama bir türlü anlaşılamadı... Kpk, bugüne dek alexa başta olmak üzere hiç bir istatistiki değeri arttırmak için hileye hurdaya başvurmadı... Backlink almak için hiç çabalamadım, bu uğurda hiç bir siteye yorum bırakmadım, hiç bir siteye konuk yazar olmadım... Bu uğurda hiç çaba sarfetmedim, ilgilenmedim... Dolayısıyla tüm değerler sadece okurun ziyaretiyle oluşan değerler...

E blog 8 yaşında diyorsun, domain yaşı 2...
Yine defalarca kez izah ettim... bodakedi.blogspot.com adresiyle yayına başladım ve yaklaşık iki yıl önce domaine taşındım...

Dört bin küsür yazı var diyorsun ama yorum yüzlerde...
Yazılar bolca yorum alıyor ama, tüm yorumları onaya tabi tutuyorum... Sıradan bir kaç kelimelik yorumları ve link bırakma amaçlı içerikleri yayınlamıyorum... Kaldı ki, hiç bir zaman yorum almayı da önemsemedim, bu uğurda hediye dağıtma işlerine dahil olmadım... 

Kitap tanıtımlarını yayınevlerinden beleş kitap gelsin diye yayınlıyorsun...
Ne yazık ki bloggerlar olarak içimiz fesat nedense... Hiç bir zaman karşılık gözeterek yayın yapmadım, yapmıyorum, yapmayacağım... Kitap konusu da buna dahil... Gerekirse hangi kitapların geldiğini de tek tek listeyebilirim ama, her tanıtımın karşılığında kitap gelmediğini peşinen söyleyeyim... Bazı yayınevleri ve pr sorumlusu dostların kendi insiyatifleriyle yolladıkları haricinde hiç bir şekilde istekte bulunmadım ve bulunmayı da düşünmüyorum... 

Etkinlik sayfası ve twitterda duyuruları onlara katılmak için yapıyorsun...
Hakkımızda bölümünde de yazdığı gibi, etkinliklerin hiç birini bedava bilet amacıyla yapmıyorum... Gelen tüm davetleri de bağımsızlığı korumak adına nezaketle geri çeviriyorum... Bundan sonra da aynı şekilde devam edecek... Blog adına hiç bir yere akredite olmadığım gibi başvuruda bile bulunmadım... Üstüne basa basa tekrar etmek isterim; kpk tam bağımsızlık ilkesiyle, yayın içeriğiyle alakalı hiç bir kurum ve kuruluşa yakın durmadı, durmuyor, durmayacak... Bu sayfalardaki hiç bir yayının karşılığı olmadı, olmayacak... Gerek kitap, gerek cd, gerekse de etkinlik yazıları sadece haberdar etme amaçlı... 

Kazanç meseleleri...
Yayını karşılıklı yaptığım düşüncesiyle en çok kızdığım eleştiri blogdan para kazandığım... Gülüp geçmekle yetindim bir dönem ama olmadı... Bugün bloga girdiğinizde herhangi bir adsense ve onun türevi otomatik reklamı göremiyorsunuz... Onu da temiz blog, güvenli içerik ilkesiyle yapmaktan gururluyum... Üyesi olduğum bumerang platformundan ayda yılda bir gelen advertorial dışında, herhangi bir gelir kazanmadım... O geliri de iki şeye harcadım... Birincisi domain masrafı, ikincisi de bloga bugüne dek destek veren dostlara hediye alıp yollamak...

Festivaller ve oscar başta olmak üzere ödül sezonu meseleleri...
Sürekli vurgulasamda bir kez daha tekrarlayayım... Kpk, hiç bir festivali desteklemiyor, bu konuda yayın yapmıyor, hiç birine katılmıyor daha da önemlisi önemsemiyor... Aynı şekilde oscar konusunu da... Sırf popülerlik kazanmak, daha fazla ziyaretçi toplamak ve yazıların paylaşılması için yazma sahtekarlığını da yapmadı, yapmayacak... Kaldı ki, ülkedeki hiç bir festival blogları önemsemiyorken onların çığırtkanlıklarını yapmaya da gerek yok... Oscar ve benzeri ödüllere de inanmıyor, desteklemiyor... Kültür sanatın hiç bir alanında ödül sistemine inanmayan biri olarak bu konuda yayın yapmayı da gerekli bulmuyorum... Sinema güzel bir şeydir nihayetinde, izler ve kendi notunuzu ödülünüz kendiniz verirsiniz hepsi o... Alınan oscarlar vs. sadece reklamını yapmış olur o kadar...

Template, logo ve adres-isim farkı meseleleri...
Template konusunda bugüne dek o kadar çok laf duydum ki günlerce uzar mesele... Hazır ve profesyonel bir template kullanıyorum... Neredeyse hiç özelleştirmedim, ekleme yapmadım, açılışı hızlandırmak başta olmak üzere hiç bir düzeltmeye de gitmedim... Zaten buna kafayı takan biri de değilim...

Bir grafiker eskisi olarak, logoyu basit tuttum... Hiç bir zaman profesyonel bir şey tasarlamayı düşünmedim, düşünmüyorum... Zaten grafikerliği bıraktığımdan bu yana kendim için bir şey yapmadım, yapmayacak kadar bıktığım için özel bir durum olmazsa böyle geldi böyle gidecek...

Blogun adı ile adresinin farklı olmasının bir karmaşa olduğunu söyleyenler, bunun bir beceriksizlik, plansızlık olduğunu düşünenler mevcut... Defalarca ifade ettim, bu planlı bir seçim... Adresi ve adı bilerek, isteyerek farklı seçtim... Genel geçer kuralların ve kalıbın dışına çıkmak için olduğunu da ifade ettim... 

Yazılardaki dilbilgisi kaygısızlığı ve üç nokta takıntısı...
Yazım yanlışlarıyla ilgili kaygı taşımadığımı, editörlükten gelen dikkatten sıkılarak artık hiç umursamadığımı da defalarca dillendirdim... Hiç bir yazıda düzgün türkçe garantisi vermedim, vermiyorum, vermeyeceğim... Üç nokta takıntısı içinde yapacağım bir şey yok, her cümlenin sonuna üç nokta gelmesi 20 yılı devirdi, benden bağımsız bir mekanizma oldu artık... 

Genel eleştirilerin en büyük kısmı kısaca böyle... Sürekli ifade etmekten artık sıkıldığım şeyler olduğunun altını bir kez daha çizmek isterim... Kpk olarak sekizinci yılda, bağırıp çağırmadan olabildiğince keşfe açık bir şekilde yayın yapmaya devam ediyorum... Karşılık beklentisi mantığına kafa yoranlar için daha net ifade edeyim; bana hiç bir geri dönüşümü olmadı, olmasını da önemsemiyorum... Zira bu kadar çok blog varken hiç biriyle yarış halinde olmadan, kendi doğrularının ve prensiplerinin kaygısında devam ediyor yayın... Başka bloglarla karıştırmadan, genel geçer kurallara takılmadan değerlendirin...

Gördüğünüz üzere, benim için yazmak nefes almak, bloggerlık don kişotluk...


2013'ün Z Raporu

Salı, Aralık 31, 2013
Malumunuz artık 2013’ü yolcu ediyoruz... Yıl sonu raporları, listeleri derken sıra bize gelsin artık... Yılın bir değerlendirmesini de “kpk” için yapmanın vaktidir... 2013, kpk’da 723 postla geçti... İlk ayları daha çok yenilenme ve kabuk değiştirme anlamı da taşıdı... Daha fazla yeni çıkan kitaptan haberdar edebildik, müziğe daha fazla yer verebildik ve sinema ağırlıklı blog algısını aşmaya gayret gösterdik... Geçtiğimiz ay yayına giren Ajanda sayfasıyla, etkinliklerin de duyurularını geçmeye başladık... Android uygulamasının sayesinde farklı mecralardan okura ulaşabildik... Kasım ayı sonundan itibaren sayfalardaki adwords ve türevi tüm otomatik reklam şablonlarından kurtularak, temiz blog olduk, güvenli içerik sunar hale geldik... Sözün özü bolca yeni dost edindik...

Yayında yedinci yılı geride bıraktığımız yılın, geride kalan ve yayınlanmayan tek yazısıyla 2013'ü kapatmak isteriz... Hatırlarsınız, yıl içinde üç farklı platformda “Blog Ödülleri”nde yarıştık... Adaylık ve oylama sistemi bloggerlar arasında geçen “Bloglar Mahallesi”nin 2013 starlarında beş farklı kategoriye aday gösterilmekten onur duyduk... Bumerang Ödülleri’ndeyse “En Çalışkan Blog” kategorisinde yarıştık ama apayrı bir yazı konusu olacak tuhaf oylama süreci dolayısıyla ilk on arasına kalamadık... Sizden oy istemiştik ama, daha fazla çığırtkan olmamız, sülalenize oy kullandırın dememiz gerektiğini sonradan anladık... Ki demedik, demeyeceğiz... O süreçte seçim sistemine laf ettik diye başımıza gelmedik kalmadı ama, varsın sorun olsun, saldırı olsun... Canımız çok sıkıldı ama olsun, doğru bildiklerimizi söyledik, tüm don kişotluğumuzla... Neyse, üçüncü yarışmamız blogger dostların imece usülü bir araya gelerek çıkardığı ve yazılarımızla katkı vermekten keyif aldığımız “Blogum Dergisi”nin yılın blogu ödülleriydi... Kültür Sanat Blogları kategorisinde oylandık, 1262 oyun % 9'unu alarak dördüncü olduk... O dördüncülüğün sonrasında dergiden sevgili Özlem Çelik bizimle röportaj yapmıştı ama maalesef dergi kapanınca yayınlanmadı... Fırsat bu fırsat diyerek, hem yılı kapatıyor, hem de kpk ile yeni tanışan okura göz kırpıyoruz... Eni sonu her şey, “iyi ki varsın be sevgili okur” cümlesinde bitiyor... Bu yılı saymaz, gelecek yıla da bekleriz...

Bodakedi’nin anlamını sorarak başlamak isteriz. Bizim için açıklayabilir misiniz?
Elbette... İki kelimeden türemiş bir ifade... Çok sevdiğim Kurt Cobain’in küçükken yaptığı yaramazlıkları üzerine atmak için yarattığı bir hayali arkadaşı varmış “Boddah” adını verdiği... Kısaltıp boda yapmıştım, sonra iflah olmaz kedi sevgimi de işin içine katarak birleştirdim... 91-92 civarından bu yana, kitaplarıma cd’lerime imza olarak kullanmaya başlamıştım... İnternette nickname ihtiyacı olduğunda da fazla düşünmeyerek kullanmaya devam ettim...

Blogunuzda "kayıp paylaşımlar koleksiyoncusu" şeklinde bir tabir görüyoruz. Neden bu ifadeyi tercih ettiniz?
2006’da yayına başladığımda, malum çok az blog vardı ve çok çabuk bir şekilde kalıplar ortaya çıkmıştı... Blogdan önceki üslubumunda doğal getirisi olarak, bu kalıpların dışında hareket etmeyi tercih ettim... İçeriğini çağırmayan alan adı ilk adımdı, ikinci adım olarakta alan adını blog adı olarak kullanmak yerine kpk adını verdim. Theo Angelopoulos’un başyapıtı “Ulis’in Bakışı”ndaki bir diyalogdan esinlendim… Filmde baş karakter sinemanın ilk filmlerini araştırıyordu ve nihayet o makaralara ulaştığında, arşivciye “Kayıp Bakışlar Koleksiyoncusu” diyordu... “Bakışlar” yerine “Paylaşımlar”ın bloğa daha uygun olduğunu düşünerek, adını vermiş oldum... Böylece, içeriğinden bağımsız alan ve blog adıyla; kpk, ilk günden itibaren hem kalıbın dışında, hem de özgün bir yapıya kavuşmuş oldu.

Dopdolu bir içeriğe sahipsiniz. Tanıtımınızda yalnızca iki kişi olduğunuzdan bahsediyorsunuz. Bu konuda herhangi bir destek veya yardım alıyor musunuz?
Yalnızca iki kişiyiz evet... Beş yıl boyunca tek başıma yayın yaptıktan sonra, güncel haberleri daha çabuk verebilmek adına, çevirmen ihtiyacı duyduğumda sevgili dostum Elif Işık koştu geldi yardıma... Temmuz 2011’den bu yana, iki kişilik dev kadro gibi görünmekteyiz... Hemen belirteyim, bu durum özellikle tercih ettiğim bir şey ya da seçim değil... İki kişi kalacağız diye bir ısrarım ya da kuralım yok... Bloğun sayfaları yazmak ve katkı vermek isteyen herkese açık ama bunu bir arayış olarakta görmüyorum... Düzenli ve disiplinli bir şekilde yazmak isteyen biri, kendi isteğiyle ileride aramıza katılabilir... Onun dışında zaman zaman sevgili dostum Ercan Dalkılıç kritikleriyle yanımızda oluyor... 

Destek konusuna gelince; aslında hepimizin malumu sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle durum çok değişti... Özellikle twitter’ın destek konusundaki etkisini saymakla bitmez... Desteğimizi okurlarımızdan alıyoruz çoğunlukla... Bunun dışında çok övüne övüne duyurmayı tercih etmediğimiz desteklerde alıyoruz... Nu-Dc’nin sitesinde bizi tavsiye etmesi, Ada Müzik’in kritiklerimizi kendi sitesinde de kullanması, röportajlar sırasında iletişim kurunca bize değer verip, ilgisini eksik etmeyen müzisyen dostlarımızın gösterdiği teveccühleriyle oluşan manevi destekler var ki, ne kadar teşekkür etsek yetmiyor.  

“Blog kardeşliği” uygulaması ile bloggerlar arasında bir bağ oluşturuyorsunuz. Sizi bu uygulamayı kullanmaya iten sebepler nelerdir?
Blogların yapısal olarak yayına başlar başlamaz birçok teknik cambazlık yaptığı herkesin malumu... Backlink yöntemi, seo taktikleri, alexa formülleri gibi işlerle uğraşmayı çok doğru bulmuyorum. Bloggerlar arası bir bağ oluşması gerektiğinden yola çıkarak, yine bağırıp çağırmadan tamamen iyi niyetle birbirimize manevi destek vermek için oluşan bir uygulama... Bu iyiniyetin doğru anlaşılması için, her başvuruyu kabul etmiyor, içeriğin yakınlığına bakıyorum. Ama bu konuda ilk günlere göre aynı hevesi taşımadığımı söyleyeyim... Zaman içerisinde kardeşliği kötüye kullananlar olunca, sayımız beşe düşmüş durumda...

Blogunuzda bir Chaplin köşesi olması dikkatimizden kaçmadı. Peki, neden Chaplin?
Çok uzun uzadıya cevap vermeye gerek yok aslında... Yazı okunduğunda nedeni görülecektir... Sinemanın emekleme döneminde yer alan ve halen etkisini sürdüren, bu etkiyi de sanatın tüm alanlarında görebildiğiniz bir deha... Bu dehayı gösteren bu türde bir yazı olmaması da, kendine ayrı bir sayfa doğurmuş oldu...

Blogum dergisi yılın bloğu ödülleri kapsamında kendi alanınızda dereceye girerek büyük bir başarı sağladınız. Bu başarı blogunuza nasıl katkıda bulunacaktır?
Okurlar bilirler, ödülleri destekleyen umursayan biri değilim... Onların ısrarıyla katılıp, derece almak, blogdan önce okurların başarısı... Oylamaya yaptıkları çağrılar ve paylaşımların karşılığını almasına sevindim... Yedi yıllık süreçte, uzak durduğum bir mecraydı ödüller yarışmalar... Daha çok, bir şekilde keşfedilmeyi bekleyen bir koleksiyondu benim için ama, bu dereceyle daha fazla kaşif gelecek olması en önemli katkı olacak...

Okuyucularınıza vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?
“Her sabah gazetelerden sonra bakıyorum” diyerek, çok sevdiği filmi, kitabı ya da albümü kpk’da keşfettiğini söyleyerek desteklerini esirgemeyen, iki gün yeni yazı olmasa kötü birşey mi oldu diye düşünme inceliğini gösteren okurlara ve bugüne dek kpk’ya emeği geçen dostlara, biliyorum yetmez ama sizin aracılığınızla teşekkür ediyorum... Ve elbette tüm blogum dergisi ailesine...


Kpk 8 Yaşında!

Pazartesi, Kasım 18, 2013
2006 tuhaf yıldı!... Herşeyden sıkılmıştım, öyle bir sıkkınlık ki vücudumun her zerresinde hissediyordum onu... Başta ilişkimden sıkılmıştım... On yıla dayanmış, kör topal giden ama şöyle bir doğrulup uzaktan bakınca bundan sonra gidecek hiç bir yolu olmadığı görünen ilişkimden... Hayata olumsuz tarafından bakan iki ezik aşık olarak görünmekten sıkılmıştım, her yanım olumsuzluk diyen ve her dakka yakınan sevgili yüzünden her bokta boncuk bulmaya çalışan, bardaktaki doluluğu görmeye çalışan birine dönüşmem de yakındı nerdeyse... Hadi sevgili bir yana, işimden de sıkılmıştım artık... Çağın yükselen işiydi, gün geçtikçe önemi artıyordu falan ama boşvermiştim... En başta kendi bürosunda kendine çalışan grafiker olmak göründüğü kadar kolay değildi... İşinin en iyisi olmak zaten bela... Müşteri potansiyelim çok iyiydi ama artık işler tekdüze hale gelmişti... Bana bir logo yarat diyen olmuyordu, şuna benzesin buna benzesin zihniyetiyle geliyorlardı, ki delleniyordum... “Parası güzel lan, yap işte... Sanki yaratınca ne bok olacak...” replikleri yağıyordu çevremden ama dedim ya mutlu değildim, sıkılmıştım... Parayı hayatımın hiç bir döneminde önemsememiş biri olarak bol sıfırlı işten vazgeçmekte kolaydı benim için... Zaten askere gidecektim, kısa dönemdi falan ama olsun... O gidişin dönüşünde beni sıkan şeylerden de bir çırpıda kurtulmak güzel olurdu be... Planla falan da işim yoktu, zaten olmamıştı bugüne kadar... Evrenin beni kollayası gelmişti herhalde o sıralar, karşıma bir kaç kişi çıkardı... Önce bir belgeselin kurgu işini aldım... Ama kurgu deyince aklınıza gelenler değil, işi beğenmeyince ham görüntülerden yeniden yarattım, ki o süreçte tanıştığım elemanla uyuştu kafalarımız hemen... Ulusal gazetenin birinin şehirdeki temsilcisi olunca, en hızlı internetin el altında olması avantajdı... İndirilecek tonla albüm vardı ne de olsa... Sonraki tanışma daha mühim oldu sanki, sıkıldığım sevgilinin okul arkadaşı bakmış mezun olunca bir bok yok, internet kafe açmış... Gittik “hayırlı olsun”a... Hem de ben tanışacam elemanla işte... Hatta pek iyi tanışma olmadı... Dedim ya sıkkınlığım had safhada... Eleman elini uzatıp adını söylediğinde, “O ne amk... Öyle isim mi olur lan...” demiştim pat diye... Öyle bir tanışma, ama anladı herifçioğlu fabrika ayarlarımın zaten bu olduğunu... Neyse efendim uzatmayayım, bıraktım kendi büromu, dönüşümlü olarak iki elemanın yanında takılıyorum paso... Baktım gazetede iş çok oluyor, interneti fazla kullanamıyorum ben de verdim ağırlığı internet kafeye... Elemanda anlayınca durumu, “hafta sonları sen dükkana sen bak” deyince “allah” dedim tamamdır, ana masada yardırırım albümleri... Tabii bu durum öyle kalmadı, eleman sıkılmış belli, dükkanı açıp kapayan oldum kısa sürede... O ara müşterilerle kaynaşma halindeyim malum, bir kıza takıldı gözüm... Taze ergen, kokoş bir hatun... Dükkana kendisinden önce leş gibi parfüm kokusu giren, sürekli tiril tiril elbiselerle moda takipçisi midir, özentimidir anlamadığım bir hatun... Ne giyse farketmez, dükkana film sahnesi gibi girerdi hep... Önce parfüm kokusu, sonra topuklu sesi, çakma uzun sarı saçlar, güneş gözlüğünü çıkarıp “ben yine geldim, hangi masaya oturayım” sorusu... Bununla da bitmiyordu, sürekli bir emir verme hali... İçecektir, yiyecektir illa sipariş geçmeler, birşeyler sormalar bitmek bilmeyen bir azap... Neyse efem, bu sorulardan birinde ekrana bir baktım, farklı farklı kıyafetlerle fotoğrafları olan bir sayfa açık önünde... Nedir bu diye sormaz olaydım ama sormuş bulundum... Hayatımın en uzun cevaplarından birine şahit oldum, altı üstü nedir bu dedim lan... Hatun utanmasa internetin keşfinden başlayacaktı nerdeyse... İşte “an” tam da o andı... Blogspot denen şeye kaydolup, sonra da kendine adres alıyormuşsun sonra yardırıyormuşsun... Blog denen yeni mecra New York’ta yeni trendmiş... Sanırsın olay amerikan ellerinde geçiyor... Hemmen ana masaya dönüp hızlıca gmail hesabıma girdim ve hiç düşünmeden bodakedi adresiyle sefere çıktım... 14 Kasım 2006 itibariyle ilk entry doğal olarak bir şiirdi... 

İşte kpk’nın şiiri de böyle başladı... Sıkkın bir zaman diliminin ondan da sıkkın döneminde açılan bu kapıdan bugüne dek 4000’e yakın yazı geçti... Neler olduğuna dair küçük bir özete gerek yok sanırım... 

Yayındaki yedi yıl geride kaldı... Bu süre boyunca, bağırıp çağırmadan, kimseye yalakalık yapmadan, sözünü sakınmadan, özgürlüğüne sonuna kadar bağlı kalma adına her kuruma aynı mesafede kalmaya çalışarak, etkinlik ve festival gibi davetlerden uzak durarak sadece keşfedilmeyi bekledi bu koleksiyon... Keşfedenlere selam olsun...

Notlar:
* Fotoğraf; isim babamız “Ulysses' Gaze” filminden, tam da repliğin geçtiği odadan kare...
* Muhtemel sorular gelebilir, sonra ne oldu diye... Sıkıldığım bir ilişkim, internet cafeci bir arkadaşım ve trend manyağı o hatun hiç olmadı ki yahu... Yoksa oldu mu? :))


Kpk Android Alemde!

Pazar, Ekim 13, 2013
Akıllı telefonların hayatlarımızda başköşeye yerleşmesiyle tanıştığımız Android sistem artık blog istatistiklerine de yansıyor... Yansımakla kalmıyor, ziyaretçi istatistiklerinde mobil kullanıcının çoğunlukta olduğunu görmeye başladık... Bununla da sınırlı kalmadı, dostlardan artık pc kullanmıyoruz, tabletten cepten tarayıcı açarak okumak zor oluyor serzenişleri gelmeye başladı... Doğal olarak bir ihtiyaca döndü android uygulaması... Ve sonunda android alemde yerimizi aldık...

Minik bir uygulama yardımıyla, android destekli her cihazda rahatlıkla kullanabilirsiniz... Reklam vs olmadan, gayet hızlı şekilde okunabiliyor... Herhangi bir şikayetiniz olursa bildirmekten çekinmeyin lütfen...


Zor bulduğum için, tamamen ücretsiz bu uygulamayı kısaca anlatayım... Blogları için android uygulama yapmak isteyenler faydalansınlar...

Appsgeyser adlı site yardımıyla kısa sürede, üstelik ortalama bilgi bile gerekmeden kolayca yapabilirsiniz...

Önce siteyi açıyoruz... Create Now butonuna tıklayınca açılan pencereden Website Url bölümünü seçiyoruz. Site adresimiz, uygulamaya vereceğimiz isim ve kısa tanımlamayı yazıyoruz... Uygulamanın kısayol ikonu ve seçeceğiniz kategori sonrası siteye üye oluyoruz... Üyelikle birlikte işlem tamamlanıyor...

Download için link, QR kodu gibi bilgilerle neler yapacağınızı zaten biliyorsunuz... Dilerseniz uygulamayı Google markete de yükleyebilirsiniz...


Üçüncü Bumerang Ödülleri’nde Oylama Zamanı!

Cumartesi, Ekim 12, 2013
Blogların en büyük destekçisi Bumerang’ın, 2011’de başlatıp kısa sürede gelenekselleştirdiği Bumerang Ödülleri’nin üçüncüsü başvuru ve oylama süreciyle başladı... Kpk’da “En Çalışkan Blog” adayı olarak süreçte yerini aldı...

Yine altı farklı kategoride yarışacak olan bloglar, önce oylamadan geçecek ve oylama bitimden jüre değerlendirmesiyle ilk üçe giren bloglar ödül gecesinde heyecan yaşayacak... Kurumsal yapısı sebebiyle Blog Oscarları olarak adlandırdığımız ödüllerdeki kategoriler şöyle;

En Tarz Blog
En Çalışkan Blog
En Sosyal Blog
En Bilge Forum
En İyi Yerel Site
En Uzman Blog

11 Ekim Cuma itibariyle başvurular ve oylama süreci başlamış durumda... Kpk olarak kategorimiz “En Çalışkan Blog”... Kategorinin şartları da şöyle;

• Hedef kitlesine uygun içerik zenginliği ve geniş arşivi ile dikkat çeken,
• Blog içeriklerini düzenli aralıklarla güncelleyen,
• Yazılarını video ve görsellerle zenginleştiren,
• Okuyucularına benzersiz ve özgün araştırmalar sunan,
• Özgün ve farklı anlatıma sahip bilgileri içeren siteleri kapsar.

18 Kasım’da yedinci yılını geride bırakacak bir blog olarak, gerek blogda gerekse de sosyal medya hesaplarında olabildiğince çalışkan olduğumuzu düşünüyorum... Kategorimizin şartlarını taşıyoruz bence...

5 Aralık’ta Hilton Convention Center’da gerçekleşecek ödül törenine ilk üç içerisinde katılma konusunda herhangi bir hırsım ya da umudum olmadığını baştan belirteyim... Zaten beni tanıyanlar ödül sistemine hiç inanmadığımı ve zerre umursamadığımı bilirler... Yine öyleyse, peki neden adaysın yahu diyeceksiniz... Önemli bir platformda etkileşim halinde geçen oylama sürecinin tanıtıma yapacağı katkı için... Ödülleri merak edenler için söyleyeyim; İpad... Onda da gözüm olmadığını biliyorsunuz, internetin hayatımdaki yeri sadece masaüstü bilgisayarla sınırlı olduğu için android telefona bile geçmediğim ortamda kazanırsam direk satar parasıyla plak, kitap falan alırım...

Neyse geçelim bunları, yayındaki yedinci yılda 3838 yazıdan oluşan bir arşiv oluşmuşken, en çalışkan blogmuyuz değilmiyiz karar sizin... Adaylık süresince sizlere düşen, oylarınızla destek vermek... 


Oy vermek için; linki tıklayıp telefon numaranızı yazıp, sms olarak gelecek doğrulama kodunu girmeniz yeterli. Herkesin tek oy kullanabilmesi adına kullanılan sistem için faturanıza hiçbir ücret yansımayacak… Telefon numarasıyla oy verilmesinde herhangi bir sakıncalı durum yok, zira iki senedir görüldüğü üzere sorunsuz şekilde oy verilmekte ve fake oyların önüne geçilmekte... 

Oy veren, vermeyen, linki sosyal medya hesaplarında paylaşarak destek olan dostlara şimdiden sonsuz teşekkürler...


Blogum Dergisi Ödülleri'nde "Yılın Kültür-Sanat Blogu" Adayıyız!

Çarşamba, Mayıs 08, 2013
Yayın temellerini Mayıs 2012’de atan ve şu ana kadar 11 sayıyı geride bırakan Blogum Dergisi, artık bir yaşına basmanın gururunu yaşıyor... İlk bir kaç sayısına yazı katkısı verdiğimiz dergi, toplamda 269 blog yazarını ağırlaması ve ayda ortalama 15 bin okura ulaşmasıyla önemli bir başarı elde etmiş durumda... Bu başarıyı hep birlikte taçlandırmak içinde ödül organizasyonuna girişmişler...

Birinci yıl şerefine düzenlenen “Blogum Dergisi Ödülleri” dört kategoride internet üzerinden oylamayla gerçekleşiyor. Kpk olarak “Yılın Kültür-Sanat Blogu” adayıyız... 5-25 Mayıs arasında yapılacak oylamanın sonucu 26 Mayıs’ta açıklanacak ve ödüller sahibini bulacak... Ödül dediysek, plaket ve süpriz hediyeler şeklinde geçen küçük ama anlamlı ödüller...

Yayın hayatımızda altıncı yılı geride bırakmışken, ilk kez organize olabilen ve profesyonelce yayın yapan bir derginin ödüllerinde adaylık yeterince önemli... Her zamanki gibi, ödül sistemine inanmıyor ve ciddiye almıyorum... Bu blog ödülünü zaten hergün okuyucusundan gelen geri dönüşümlerle, sosyal medyadaki etkisiyle ve paylaşımlarla alıyor... 

Lakin sevgili okur, “sen inanmıyor olabilirsin ama ben severim ödülleri... Okuduğum, sevdiğim blog ödül alsın isterim” diyorsan, 25 Mayıs’a kadar oy verebilirsin...

Oy vermek için link:


Kpk 7 Yaşında!

Perşembe, Kasım 15, 2012
İlk yayından bu yana altı yıl geride kalınca, dönüp maziye bakmak lazım sanki… Hiçbir yere nur yağdırmaya niyetim yok ama, geçen zamanda neler olduğunu sana anlatsam iyi olur be okur…

Efendiim… Öyle film gibi öyküsü olmayan bir başlangıç bu bloğun macerası... Çok net hatırlamıyorum... Yoksa ben istemezmiyim, soğuk bir kış günü yalnızdım, üşüyordum, açtım bir blog ısındım demeyi... Ama hakkaten soğuk bir kış günüydü hani, ya da en azından öyledir... Neyse dönelim 2006 yılına biz... İnternetle ilişkim sınırlıydı o zamanlar, hoş her zaman sınırlıydı... Öyle sörf yapayım, arkadaşlık sitelerine dalayım, chattir mırctır alemlere akayım heveslerim olmadı hiç... Varsa yoksa müzik ve film... Hatta o meşhur telefonu bağlayıp çevir sesiyle internete girdiğimiz günlerde, Tindersticks’in Asphalt Ribbons haliyle yaptığı şarkıları bir rus sitesinden indirme maceram bile var... Öyle böyle değil, hattı telefona geri takınca, telekomdan aramışlardı... Az önce ne yaptınız diye... Ben o zamanlar ender bulunan şarkıları indiriyorum diye mest olurken, evi bile aramışlar, işyeri telefonunuza kol gibi giriyor diye uyarmak için... Neyse uzatmayayım, internetle ilişkim oldum olası aradığım albümler ve filmlerle sınırlı oldu hep... O sitelere kaydolmak için kullandığım g-mail hesabına girerken rastladım blogspot diye birşeyin varlığına... Atıldım hemen aldım hesabı... Öyle çok düşünmeden, her yerde kullandığım nickname’imle edindim adresi ve ilk yazıyı yayınladım... Sonrası pek gelemedi... Nasıl gelsin zaten, sen tut cenabet yaşta, 31’inde daha gençliğinin baharında askere git... Tamam kısa dönem, poşetlik hali ama, arkadaş gelde sen onu bana sor... Güneşte 6 ay olabilir ama ben hep gölgedeydim azizim, bana sorsan 6 yıl gibiydi... Yan gelip yatma şansın olmayan, eğitim çavuşluğu müessesi sağolsun... Neyse sen sıkılmadan terhis olayım...

Şanslı çocuklardanım... Tüm meraklarım aileden genetik... Teknoloji meraklısı, fotoğrafçı bir babanın oğlu olmak... Anne desen değme alaturka solistleri bile cebinden çıkarır, bu yaşında bile... Amcalar desen, edebiyat öğretmeni var, makinist var, plak dükkanı sahibi var... Öyle bir çocukluk döneminde insan şımarmaz da ne yapar, şımarık bir çocukluk geçirdim... Hoş halen öyleyim, o da ayrı... Zamanında annem yeter dedikçe, yeni aldığı plakları eve gizli gizli sokan bir babanın oğlu olunca arşiv merakımın olması normal, heyhat aynı taktikle annemi çıldırtmışlığımda mevcuttur hani... Yazlık sinemalarda, üç filmlik matinelerde geçti çocukluğum... Evde müzik sesi eksik olmazdı, bin küsür plak, dededen kalma taş plak koleksiyonu, gramofon derken müzik kulağı olmasın da ne olsun... Kitap manyaklığı da dayımdan geçti... Ailece inşaa edildim, daha en baştan yani... İlerleyen yıllarda sinema manyaklığı özellikle video kaset kiralama döneminde iyice abardı... Nasıl olsa kaset kirasına para vermiyoruz diye üçer beşer yalayıp yutuyordum, sonrası cine 5’e kadar vardı, derken vcdler çıktı malum... Bunca merakın üzerine, gittim aşık oldum... Hatun güzel sanatlar resim okudu dibimde, dolayısıyla bende... Ordan da resim, heykel derken iyice genişledi çerçeve... Okul sonrası başladığım grafikerliği de ekleyelim üstüne... Aynı dönem fanzincilik... Grafikerlik döneminde bulaştığım gazetecilikte muhabirlikten yazı işleri müdürlüğüne uzanan yol... Egomu tatmin etmiyorum okur, oldum olası hep bu çerçevedeydim diyorum yahu... Neyse dönelim biz 2006 yılına...

İlk yayından sonra araya askerlik girdi demiştim, dönüşte 10 yıllık ilişkimi bitirdim... Herkesin yaşadığı “aşk bitti, sapını ne yapacağım” psikolojisine fazla sarmayayım derken, milletin nazını çekmekten yorulduğuma kanaat getirerek grafikerliği de bırakıp işyerini kapattım gitti... Elde kalan defterle yazdığım eleştirileri bloğa taşımak olunca, öyle başladı kpk macerası... Ama yine çok süremedi, sinemalar.com’dan yazarlık teklifi gelince, kritikler önce orda yayınlanır oldu, kpk yedekleme yeri olarak kaldı... Peşi sıra benzer teklif Sinemalife dergisinden gelince, çok sürmeden editörlük görevini üstlenince blog hep ikinci planda kaldı. Sinemalar.com’dan bir grup kritikçi olarak cinemaximum.com’u kurduk, o da yeni macera oldu... Bugün sinema salonları zincirine dönüşen adı o zamanlar bulup, yeterince kullanama yarası içimizde siteyi kapatınca, asıl macera başladı... Ocak 2011’den itibaren yazı yazdığım tek mecra blog oldu, uzun süreli ikinci planda kalmasının acısı da çıktı o gün bugündür...  

Eldeki tek mecra olunca, güncel kalma hedefine arı maya misali çalışkan Elif Işık geldi el attı... Sipariş etsem bu kadar olur, az bulunur onun gibi çevirmen... Temmuz 2011’den bu yana iki kişilik kollektif halinde ilerlediğimizi zaten biliyorsundur, geçeyim o kısmı değil mi okur?

Yayındaki 6 yıllık macera aşağı yukarı böyle... Bloggerlık çerçevesinde ne olduğunu da anlatayım kısaca...

Geçen zaman boyunca blogspot uzantılı yayındaydı kpk... Nisan 2012 itibariyle kendi domainimizde yayında artık. İlk yayından bugüne, bloggerlık adına genel geçer ne kural varsa ters yüz etmeye çalıştım. Misafir yazarlıktır, backlink olaylarıdır, pr yükseltmek için türlü taklalardır hiç işim olmadı... Kpk’yı hiç kategorize etmedim, sinema bloğu yada müzik bloğu olarak bilinmedi hiç... Adresi bodakedi, adı kayıp paylaşımlar koleksiyoncusu olunca sadece keşfedenin okumasıyla geldi bunca yıl içinde nereye geldiyse... 

Kısacası ey okur; 6 yıldır ben yazıyorum, sen okuyorsun... Teknik değerleri yükseltmek için taklalar atmadan özgün yazılarla, güncel haberlerle ben yayınlıyorum sen okuyorsun... Oku diye haberdar ettiğim facebook ve twitter hesaplarım dışında bir yer yok... Tüm site değerleri tamamen senin okumalarından geliyor, hormonlu değil organik yani... Öyle yoğun reklam kampayamız, dile dile dolaşan yazılarımız, uçuk ziyaretçi rakamlarımız yok...Ama senin mailerin var işte, herşeyden çok daha değerli olan... 

Bir şekilde savurulup geliyorsun ilk ziyarete, sonra yazıyorsun ulaşıyorsun, facebook’tan twitter’dan takiplemeye başlıyorsun, farkediyorum... En güzeli ondan sonra başlıyor, farkedilmek istiyorsun sarılıyorsun kaleme, en büyük mutluluk o... Dört yıl önce bahsettiğim grubu hatırlatıyorsun bana, yazı üzerine dinledim o albümü, artık en sevdiğim grup diyorsun... Her sabah gazetelerden sonra ilk baktığım site diyorsun... Hep ordasın, varlığını hep hissettiriyorsun ey okur... Hisettirdiklerin için ne kadar teşekkür etsem az... Elimden gelen tek teşekkür, her fırsatta tekrar ettiğim cümle aslında... 

Eni sonu, kpk sen varsın diye var... İyi ki varsın ve iyi ki oradasın... Tut dileğini, ver bir nefes haydi, yedinci yaşımız kutlu olsun...


P.S.: Yazı sonunda şarkı yerleştirmek istemiştim aslında ama ne seçsem az geldi, uymadı... Sen seçersen ve twitter hesabından aktarmak istersen #kpk7yaşında hastagini kullanabilirsin... mention’lamak istersen bana @bodakedi den ulaşabilirsin... 

Şarkı göndermek beni kesmez, sen uzun uzun yazarsın ben yazamazmıyım deyip, kendi okur maceranı anlatmak istersen, mail atabilirsin... Keyifle okuyacağımı biliyorsun değil mi?


Bumerang Ödülleri 2012’de "En Çalışkan Blog" Adayıyız!

Çarşamba, Ekim 24, 2012
Hürriyet’in blog destek platformu Bumerang’ın, blogları kendi tarzıyla ödüllendirdiği “Bumerang Ödülleri”nin ikincisi başladı.

6 farklı kategoride birincilerin belirleneceği ödüller için başvuru süreci başladı. Her kategoriden 3 finalistin yer alacağı ödül töreninin sonunda finalistler arasından 1 blogger da jüri özel ödülü ile ödüllendirilecek. 

Ödüllerin neler olduğunun çok önemi yok… Zira zaten ilginiz ve övgü dolu maillerinizle ödüllerin en önemlisini sürekli alıyoruz. Adaylığımız süresince sizlere düşen, oylarınızla destek vermek. 18 Kasım’a kadar vereceğiniz oylarla jüri karşına gideceğiz… 

Oylama sonunda her kategoriden 10 blog, jürinin değerlendirmesinden geçerek 3’e düşecek. Ödül töreniyse 29 Kasım’da gerçekleşecek…

En Çalışkan Blog adayı olmayı hak edip etmediğimizin kararını sizler vereceksiniz elbette… Ama küçük bir hatırlatma yapalım… 2012’nin ilk 9 ayı boyunca toplam 1454 yazı yayınlamışız. Günlük ortalama 5 yeni yazıyla güncelleme yapmışız. Facebook sayfamıza ve twitter hesabımıza özel paylaşımları da bu sayıya eklemeli… Bu tabloyla daha net görünen güncelleme sıklığımızla bizce çalışkanız, sizce?


Oy vermek için; linki tıklayıp telefon numaranızı yazıp, sms olarak gelecek doğrulama kodunu girmeniz yeterli. Herkesin tek oy kullanabilmesi adına kullanılan sistem için faturanıza hiçbir ücret yansımayacak…


Ayın Kültür Sanat Sitesiyiz!

Pazartesi, Ağustos 13, 2012
Birazda bizden haber verelim… Türkiye’nin önemli Bilgisayar teknolojisi dergisi PCNet tarafından ayın web siteleri bölümünde yer alıyoruz bu ay…

Meğer başvuruluyormuş sayfa için ama hiçbir şeyden haberimiz olmadı… Dergiden gelen mail ile haberdar olduk ve sevinçle sizlerle paylaşıyoruz… Beş yaşımızı geride bırakmakta iken ayın kültür sanat sitesi olma apoletini zevkle taşıyoruz üzerimizde… Hep birlikte sahipleniriz değil mi?

İlginiz ve desteğiniz sayesinde gelen bu gibi güzellikler adına bir kez daha hepinize, hepimizden sonsuz teşekkürler…



Blogum Dergisi'ndeyiz!

Cumartesi, Temmuz 07, 2012
Blogların önemi giderek daha da artıyor demiştik… Artık ön plana çıkan bloglar marka halini almış durumda, yeniler peşinden geliyor… Sosyal medyanın yeni yüzünde bloglar önemli yer tutuyor. Sektörün vermek istediği haber için en önemli uğrak yerlerinden biri haline geliyor... Tüm bunlar olurken, en önemli eksiklerden biri olan ortak ses ihtiyacı “Blogum Dergisi” ile gideriliyor… Geçtiğimiz ay yayına başlayan derginin ilk sayısında röportajım ve Elif’in yazısı yer alıyordu, bu ay yine sevgili Elif’in kaleminden geliyor kpk’yı temsil görevi… Dolayısıyla ben susayım, Elif alsın sözü… Anlatsın yazma macerasını…

Benim yazma hikayem, kendimi bildim bileli bir sandıkta kendi kendine biriken karalamalardan ibaret oldu. Belirli bir içerik taşımayan bu karalamalar, “hadi şimdi oturup yazayım” dediğim zaman asla çıkmayan, ancak yaşadıklarımı-hissettiklerimi sindirdikten sonra kalemimin ucundan damlayan cümlelerden ibaret oldu. İçeri doğru açılan bu kapıda, “itiniz” yazısını henüz hiçbir yere asamamışken, geçen yıl Temmuz ayında tesadüfen tanıştığım Serkan Murat Kırıkcı tarafından sandıktaki toz silkelendi. Yılların birikimi ve emeğiyle oluşturduğu, kültür-sanat haberlerini paylaştığı “evi” www.bodakedi.com blogundaki pencerelerden birine “itiniz”i asan dostum, zaman içerisinde beni sadece haber çevirileriyle yetinmemem ve kendimi başka yazılarla da ifade etmem konusunda teşvik etti. Blog dergisi serüvenim de, bu oluşumda blogumuz adına her ay benim yazmamı istemesiyle başlamış oldu. Heyecanla “aman allahım ben şimdi bu ay ne yazacağım?” diye paniklediğim, ama her seferinde hem yazmaktan hem de okumaktan inanılmaz keyif aldığım derginin bu ay itibariyle ikinci durağım olan yazısını ise şuradan okuyabilirsiniz…

Bumerang’ın Getirdikleri…

Perşembe, Temmuz 05, 2012
Blogger olmanın artık yalnız olmak olmadığını gösteren bumerang hakkında yazmak şart oldu… Son olarak Sony Walkman Z’yi kazanınca, biriken sorular, inbox’ı dolduran mailler derken, anladım ki bu konuda herkesin kafasında çok soru işareti var… Kendi öykümü anlatarak cevaplandırayım…

Bumerang’la tesadüfen tanıştım… Hürriyet’in sayfasında, “Web sitenizin trafiğini artırın, blogunuzu kitlelere ulaştırın!” yazısını görmek yeterince iştah açıcı… Hemen üye oldum, platin üye olmak yazı paylaşımı olunca yazarkafe’ye ilk içeriğimi 31 Mayıs 2011’de gönderdim… O gün bugündür hergün gönderdiğim içerikle, şu anda 1597 yazım mevcut yazarkafe’de… Sık içerik göndermenin geri dönüşümü 40 bin civarı okunma sayısı şu anda… Bir blog için önemli bir rakam, bumerangın getirdiği trafik sadece bununla da sınırlı değil… Sık içerik gönderince, kendiliğinden yazarkafe sayfası başta olmak üzere birçok platformda “öne çıkan” sıfatını alıyorsunuz, buda yazılarınızın daha çok kişiye ulaşmasını sağlıyor… Şablon gösterimleri, tanıtımlar ve link paylaşımları derken blog için farklı ziyaretçiye ulaşmak çok kolaylaşıyor… Bunun için yapmanız gereken ekstra hiçbirşey yok üstelik… 

Reklamlar konusunda da çok avantajlı bumerang… Kategoriniz ile alakalı gelen “advertorial” içeriği eklediğinizde, blogunuzda reklam var diye bağıran bir durum oluşmuyor… Elbette reklam ama bir başlıktan ibaret, ki rahatsızlık verici bir durum değil… Birde bu reklamın artık herkesin kullandığı bloklama program ve uygulamalarına takılmaması sayesinde herkese okutabiliyorsunuz… İlk kaydoluşumun üzerinden bir yıl geçmiş… Bu zaman içerisinde reklam bedellerindeki artışta, rss ve analytics bağlamasının da skormetre’nin de ayrı önemi var… Elbette sosyal medya’da yapılan paylaşımlar çok etkili… Örneğin son advertorial Angry Birds, önceki reklamlara göre çok daha fazla kişiye ulaştı… Zira videosunun eğlenceli oluşu ve başlıklarıyla da reklam kokmamasıyla yine blog için yeni ziyaretçi kazandırmış oldu.

Bumerang’ın kazandırdıkları resimde görünen kısmına bakarsak, yedi kitap, bir cd ve mp3 player olarak gerçekleşti şu ana kadar… Yazarı tarafından imzalanan kitapların önemine değinmeme gerek yok… Mehmet Erdem’in isme özel imzalı cd’si de ayrı güzellik… Sony Walkman Z ise benim gibi bir müzik manyağı için biçilmiş kaftan…

Toparlarsak neler diyebiliriz… Blog sahibiyseniz, çok geçmeden bumerang üyeliğinizi başlatın… İçeriklerinizi gönderin, şablonları ekleyin… Twitter hesabını da takibe alarak kitap kazanmanın keyfine varın…

“Advertorial” reklamları konusunda önerilerimi bekleyenlere şunları söyleyeyebilirim;

Twitter’da sıkça paylaşın, yaratıcı başlıklarla destekleyin… Facebook’ta üyesi olduğunuz gruplarda arkadaşlarınızı desteğe çağırın… Süresi bittikten sonra silmeyin, zira çok yere imlediğiniz için google tarafından sürekli trafik sağladığını göz önünde bulundurun…

“Peki nasıl kazandın?” sorularına verebileceğim bir cevap yok… Her zaman yaptığımın aynısını yaptım… Zaten sürekli güncelleme yaptığım için okunma sorunum yok, siz doğru bildiğiniz işi yapın gerisi gelecektir…

Tavsiye bekleyen bloggerlara, naçizane önerilerim; backlink, karşılıklı yorum, karşılıklı alexa derecelendirmesi, karşılıklı +1’letmeler gibi şeylerle uğraşmayın… Zira bu tür hesaplı işlerle kazanabileceğiniz hiçbir şey yok… Hepsinin sizi balon gibi şişirdiğini zaman içerisinde farkedeceksiniz… Özgün olun, sık güncelleyin… Okurunuza ne verdiğinize dikkat ederek yarattığınız tarza süreklilik kazandırırsanız herşey kendiliğinden gelecektir…

Bir Yazının Getirdiği: içerik Hırsızlığı

Çarşamba, Mayıs 23, 2012
Bloggerlık zor zanaattır diyorum hep… Sürekli uğraşan için, düzenli güncelleme yapan için profesyonelleşmenin eşiğinde yayın yaptırır, basit bir yazı yığınından yada toplama yazılar mekanından çıkarır herşeyi… İçeriğiniz özgünse, okurun ilgisiyle daha fazla motive olursunuz… İçeriğinizdeki herşeyi bir an önce duyurma hevesiyle daha fazla takip edersiniz kaynaklarınızı… Sürekli güncellendiğinizi gören okur, ilgisini eksik etmez ve sürekli desteklerse dilden dile yayılır ve kendi okur kitlenizi yaratırsınız… Kuşkusuz farklı yollarla da olsa böyle bir süreç izler her blog… Zamanla markalaşır… Bazen o markayı takip eden sadece okur olmaz, bizzat blog sahipleri de olur ki; yaygara da işte tam o anda kopar…

Herşey Pazar akşamı başladı… Yıllardır keyifle dinlediğim The Afghan Whigs, beş yıl aradan sonra yeni bir şarkı yayınlamış… Bende hemen sarıldım klavyeye, iki paragrafla durumu özetleyip, şarkıyı sizlere duyurdum…


O basit iki paragraf, öyle kalamadı… Pazartesi günü herşey hareketlendi… Facebook’ta arkadaş listemde olan Özlem Önal, yazarı olduğu “Megamaxmuzik” adlı siteyi duyuruyordu sık sık, beni de gruplarına eklemiş… Grup paylaşımının bildiriminde de Afghan Whigs döndü başlığını görünce, ne yazmış bakalım diye tıklayınca ne göreyim… Benim iki paragraf alınmış, altına Radyo eksen’den grubun tarihi eklenmiş olmuş size mis gibi yazı… Birde altına imza atılmış… Hemen gruptaki bildirimin altına yorum yazdım… Kaynak gösterin uyarısıyla… Sonrasında Özlem hanımla yazışmaya giriştik… Ama düzeltme gelmedi bu sürecin devamında, Salı’ya sarktı…

Yazışmalar aynen şöyle:

“hemen kaynak bilgilerini giriyoruz. Elinize sağlık çok güzel olmuş yazınız blogunuzu kullanabilir miyim kaynak belirterek? atlanmış kusurumuza bakmayın”

“kaynak göstererek dilediğinizi kullanabilirsiniz... atlamadığınız sürece sorun yok...”

Durum halen değişmeyince…

“Halen düzeltme yapmamışsınız, ya kaynak gösterin yada silin...”

Gelen cevabın ne derece samimi olduğuna dair yorumu size bırakıyorum…

“volkan çok önemliiiiiiiiiiiiiiiiiiiii
2 gündür yazımın altına kaynak belirmemiz gerektiğini söylüyorum yoğunluktan hep kaynıyor, sitenin kötü reklamını yapıyor kaynağın sahibi. maille bilgileri yolladım lütfen ilgilen yada yazıyı kaldır. bende ondan aldığım ilk 2 paragrafı kaldırıp sana yollayım
bakın bende sizin gibi artık isyan ettim”

“sitenin kötü reklamını yapmıyorum... kendi hakkımı koruyorum ben yalnız... Kaynak falan göstermeyin, mevcut iki paragrafı kaldırın, başka yazıya da ilişmeyin...”

“tamam. yani sonuçta kötü konu olduğu için kötü reklam oluyor.şahsınıza değildi”

Ben bu yazışma sonrasında herşeyi çözümlediğimizi düşünmüştüm. Salı gününü de neredeyse böyle kapatıyorduk… Bu süreçte facebook ve twitter hesaplarımdan konuyu bildirerek sesimi duyurmaya çalışmam, sitenin yöneticisi Volkan Çelik’i kızdırmış meğer…


Önce çaldıkları yazının altına yorum yazarak saldırmaya başladı… Yayınlamadım ve facebook’tan kendisine ulaştım… Onları da fotoğraflarla belirtiyorum…




Tam yazı yazılırken, son cevabını da yazıp, engellemiş ki cevap yazamayayım, gruplarından da engellenmiş durumdayım. Lakin halen terbiyesizlik diz boyu. Ağzının açılmasıyla tehdit ediliyorum... Benim seviyeme inerse ne olacağını ise anlamıyorum... Cüretimi ise taşıdığım insani duygulardan ve koruduğum prensiplerimden alıyorum...

Cevabı burdan ileteyim arkadaşa...

"Amacım yaptığınız hırsızlığı ifşa etmek, ve yazdığım yazıyı, emeğimi korumaktır... 
Adam olmak gibi bir derdim yok, kendi doğrularımın ve hakkımın peşindeyim... Hayatımın hiç bir döneminde bu tür sıfatlarla işim olmadı, yine olmayacak... Kaldı ki, bu yazışmalardan görünen bana adam diyebilecek vasıfta biri yok karşımda…

Kişiliklerimiz de, yazışmalardan net görünmekte... Hangimiz sahte acaba? Merak ediyorum da... 

Sitemin değerinin düşüp düşmemesinin konuyla ilgisi yok... Kaldı ki, okurumu bilgilendirmekte görevim...

Terbiyesizlik kimin tarafından yapılıyor acaba? Ben kaçırdım arada sanırım... Sen gel yazıyı çal, sonra altına imzanı at... Yakalayıp, ifşa etmek midir terbiyesizlik... Hırsızlığa saygım olmadı ve olmayacak... 

Klavyemin başında yaklaşık 20 yıldır ne yaptığım ortada, o konuda müsterih olun... Birikimim de sitede net olarak görülmekte... Tabi siz karşınızda kim olduğunu, ne yaptığını bilmediğiniz birine verip veriştirme amacında olunca herşeyi gözden kaçırıyorsunuz...

Saygılarımla..."

KPK olarak, 14 Kasım 2006’dan bu yana kendi çizgimde yayınımı sürdürmekteyim… Bu süreçte yayını sadece kendi doğrularım üzerinden yapıyorum. Herhangi bir kişi yada kuruma saldırgan bir tutum içerisine girmedim, bu tür olayların içerisinde olmadım.

Sinema içeriğinde, kendi kıstaslarım oldu hep… Festivaller blogları görmezden geliyor, o halde bültenlerini yayınlamam dedim… Görmezden gelme tercihimi kullandım, bloğumu saldırı amacıyla kullanmadım. Başka mecralardan gelen bültenlerin yayınında da, hemen okura iletmeyi prensip edindim… Devamlılığı sağlamak adına bugüne kadar gelen “banner” reklam teklifilerini reddettim. Müzik içeriğinin, gerek yeni şarkı gerek yeni video klip yayınında her daim majör sitelerden bile önce kpk’da yayınlanmasını hiçbir yerde reklam etmedim. Bugüne dek hiçbir sosyal medya hesabımda, blogdaki yazılarımı birden fazla bile paylaşmış değilim. Takipçileri de sıkmamak adına, her yazıyı bir kez paylaşmaya özen gösteriyorum. Okurdan gelen övgü dolu maillerde, ne yapmak istediğimi net göstermekte…

Beş yaşını doldurmuş bir blog olarak, bugün “bodakedi” ve “kayıp paylaşımlar koleksiyoncusu” bilenler ve düzenli okurları için artık küçükte olsa bir marka. Bu etkiyi sağlamak, ancak ve ancak doğru yayın çizgisi ile gerçekleşebilir. “Film, dizi, müzik ve kitaplar üzerine yazılar diyarı” tanımının tam karşılığını her okur buldu ki, iletişime geçip her sabah gazetelerden sonra ilk tıkladığım site demekte… Bu yazıyla birlikte beş yılda blogda oluşan yazı sayısı: 2483… Bu yazıların içerisinde herhangi bir yerden kaynak göstermeden apartılmış, çalınmış yada değiştirilmiş hiçbir yazı bulunmuyor. Elimin, klavyemin değmediği ve dolayısıyla inanmadığım hiç birşey bu sayfalarda yer almadı ve yer almayacak…

Özellikle belirtmek isterim; kpk aynı zamanda Sinema Blogları Birliği, SİBB üyesi… SİBB’in de hassas olduğu içerik hırsızlığı konusunda bana verdiği desteğe de buradan teşekkür ediyorum.

Bugün herhangi bir blog sahibi olmak; maalesef herşeyin yanında, içerik hırsızlığı ile de başetmek zorunda kalmak demek. Bu yönde yayın yapmak ve hırsızları ifşa etmekte artık zorunluluk haline geliyor. Aksi halde, haklıyken haksız duruma düşüyor ve hakarete uğruyorsunuz… 

Son olarak, bu yazıyla rahatsızlık verdiğim tüm okurlardan da özür dilerim… Tüm bu yazılanlar ve aktarımlardan sonra karar sizin…

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template