Yaz dönemi sinema salonları için korku/gerilim şölenine dönüşür. İsterse kötü olsun yeter ki korku olsun diyerek kemik bir kitleyi salonlara çekmek isteyen sinemaların tercihi de hep kötüdür. Ev sineması için üretilmiş filmleri bile gördüğümüz bir vasatlığa ulaşır. Bu dönemin sonunda şaşırtıcı bir filme denk gelmek o yüzden ilginç oldu. Bilerek mi oldu bilinmez ama 11 Eylül itibariyle vizyona giren “The Bay / Kanlı Körfez” köpekbalığı terörü filmi gibi görünse de bambaşka bir noktadan işleyerek konulan türkçe adıyla alakası olmadığını da gösteriyor. Adına kanıp izleyecekleri adeta tokatlayacak film beklentilerin çok uzağına konuşlanıyor.
Dağıtımcılar nerden bulmuş, kimin aklına gelmiş sorularını sorduran “The Bay” küçük ölçekli bir film. Yönetmen koltuğunda hiç duymadığımız bir isim, Phil Volken oturuyor. İki kısa filmin ardından ilk uzun metraj sınavını 2012’de “Garbage” ile vermiş Volken. Festivallerde gezinen komedi dört ödülle taçlanmış ama kim izlemiş bilmiyoruz. Beş yıl sonra tür harmanı “Extortion” ile nispeten daha iyi iş çıkarmış. 2018’de kısa metraj “Martyrdom” ile beklediği ilgiyi görememiş. Sonrası suya ilgi desek yeridir. 2024’de suç gerilimi “Dead Sea” ile girdiği sulara iki yıl sonra “The Bay” ile yeniden girmiş. Bu kez dört oyunculu küçük bütçeli bir filmle dönmüş suya. Oyuncu kadrosunu da kolayca toparlamış olmalı. Zira Francesca Eastwood ile sevgilisi Alexander Wraith başrolleri kapmış. Onlara Dani Oliveros ve Ta'imua eşlik ediyor. Bir de küçük bir tekne.
Son derece klişe bir konusu var “Kanlı Körfez”in. Taylan’da bir düğüne katılan iki arkadaş ile tanışıyoruz: Emma ve Lani. İkilinin gezi planlarının değişmesini ise Emma ile flört eden Mandal bozuyor. Buraya kadar gelmişken kaplan köpekbalıklarının yaşadığı gizli bir körfezde tekne turu atmadan dönmemeliler. Mandal’ın rehberliğinde çıktıkları turda elbette bir aksilik olur ve motor bozulur. Teknenin su alması da cabası olur. Tam da köpekbalıklarının agresif oldukları dönemde alanlarının ortasında kalması işi hayatta kalma mücadelesine çevirir.
Bunca klişeyle başlayan Volken’in seyircinin artık şov başlasın köpekbalığı saldırsın diye düşündüğü anda yaptığı ise şaşırtıcı. Köpekbalıklarının saldırdığı kanlı bir gerilim yerine onların yanında olan bilgi veren bir tavır takınıyor. Teknik imkanların ve paranın yetersizliğinden midir bilmiyoruz ama minareye göre doğru kılıfı hazırlamış Volken. Mandal’ın verdiği bilgilerle birlikte kimin daha canavar olduğu sorgulanıyor. Köpekbalığı saldırmaz diyor “The Bay”. Saldıran, yaralayan, zarar veren insandır. Dolayısıyla ortada gezinen köpekbalıkları var sadece. Saldırıp kopardıkları bir şey yok. Haliyle çok kanlı bir sahne de yok. Tekne batarken bile bir tehdit halini almıyorlar. Denizin ortasında batmak üzere dört kişi olmaları daha büyük tehdit. Volken de bu hayatta kalma mücadelesini dörtlü üzerinden kuruyor. Ölüm gelecekse köpekbalıklarından değil kurtulmak üzere birbirlerine karşı ne kadar ileri gideceklerinden gelecek. Vasat senaryo bazen kamu spotuna kayarken bazen mantığın dışına çıkıyor ama fazla sarkmadan ilgiyi diri tutmayı başarıyor Volken. Zira bir köpekbalığı terörü filminde yaptığı bu ters köşe tercihi ne kadar sürdüreceğini merak ediyor insan. Ki bu konuda da harika tercihlerle çok iyi bir final yaparak alkışı hak ediyor.
87 dakikaya olabildiğince az köpekbalığı ve kan sığdıran “The Bay”, asıl canavarın insan olduğunu anlatarak köpekbalıklarına saygılı davranarak beklentilerin çok uzağında seyreden eleştirel bir seyirlik. Körfezdeki kanın müsebbinin köpekbalığı olmadığı bilerek izlemenizde fayda var. Adına aldananların yarım saat bile dayanması mucize olur.

Yorum Gönder