♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Film Kritikleri

Kitap Kritikleri

Dizi Kritikleri

Son Yazılar

Semih Şimşek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Semih Şimşek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Somon: “Albüm için En Doğru Tanıtım Oldschool Yöntemlerdir”

Salı, Temmuz 21, 2015
Korhan Günsor 1992’den beri çeşitli gruplarla müzik yapmakta. En son 2012’de “Somon”adında yeni projesiyle “Fener”i yayınladı. Geçen hafta da yeni single’ı "Rü’üya"yı yayınlamışken eski yeni tüm çalışmaları hakkında konuştuk ve geçmişten bugüne merak ettiklerimizi sorduk.

1989’dan beri müzikle uğraşıyorsun istersen röportaja o dönemlerinden ve de özellikle de Yamaha PSS-480 ve senin için öneminden bahseder misin?
PSS-480 dediğin bana ortaokulda müziğe ucundan başlasın diye aldıkları oyuncak görünümlü bir canavardı aslında. Küçücük tuşlarından dolayı müziği icra etmeyi öğretmekten çok, 100’ü aşkın metal, rock, funk, jazz ses ve ritm bankasıyla ve kayıt özelliğiyle müziği yazmayı öğretmişti. Çok sesliliği, ritmi, tempoyu, melodiyi, düzenlemeyi, yaratmayı hep o makineden öğrenmişimdir, bir insandan değil. Çünkü o sırada okulda insanlar blok flütle basit çocuk şarkılarını ezberletip müzik dersi işlediklerini zannediyorlardı. "Industrial" türünü en hasından kaptım desek doğrudur yani. İşte o yıllarda yani 89-90 yılında "Eroin" parçasını yazdım ve vokalleri, gitar melodileri ve hatta solo kısımları da dahil olmak üzere besteledim. Tabi ki junkie falan değildim, Lou Reed'in "Heroin" parçasıyla da bir ilgisi yoktu, o zamanlar bilmiyordum çünkü. Bizim bir alt sokaktaki Göztepe Açıkhava sinemasında fazlaca Cüneyt Arkın polisiye filmi seyretmiştim sadece. GIRGIR dergisi de çok okurdum, Galip Tekin korku/fantastik çizgi-hikayeleri de etkilemiştir belki. Sözleri bir Komiser Cemil çeşitlemesi gibidir, uyuşturucunun ölümcül kötülüğü üzerine biraz ahlakçı biraz didaktik bi şarkıdır o yüzden. Daha sonra metal müziğin synth. kullanımına karşı olan tutuculuğuna kapılıp bu işleri bıraktım. Fakat elimde birçok materyal vardı ve bunları gitar üzerinde icra etmeye başlamıştım.

1992’den beri çeşitli gruplarla müzik yaptın. Şimdilerde ise Somon adında bir projen var. Somon’a gelinceye kadar neler yaptın kpk okurları için anlatır mısın? 
1992 yılında üniversitede gitar vokalde ben olmak üzere bir bas gitar ve bir davul çalan iki arkadaşı alaraktan “Tabula Rasa”yı kurdum. Türkçe sözlü post-punk metal yapıyorduk, 1 yılda bir albüm dolusu parça oluşturabilmiştik. Hepsi Cüneyt Arkın sineması repliği gibi, bir Galip Tekin karikatür balonlarındaki gibi sözler içeriyordu, başlıklarıyla bile hatta: "Niçin?", "Beyin Mezbahası", "Ruhunu sat bana!", "Güneşin oğlu", "Aşağılık Kompleksi" vs... Şiddet içerikli yüksek volümlü bir müzikti aynı zamanda. Bir hücum kayıtlı prova kasedi oluşturabilmiştik. Fakat arkadaşların bar grubu kurma isteği, dersler vs bahanesi ile bu proje son bulmuştu. Daha sonra Ankaralı "Fields of Eternity" isimli doom/death grubuna lead gitarist olarak katılıp Hammer Plakçılığa demo kaset hazırlanmasında katkıda bulunmuştum. Olumsuz cevap alınca grubun bir kısmı grindcore'a yönelip "Corroded"'ı kurdu. Diğer bir kısmı ise benimle birlikte "Vintage Solemnity"'yi... F.O.E.'nin asıl kurucusu ise türkçe-punk yapmaya başlamıştı o yüzden F.O.E. parçası hiç bir şekilde kullanmadık. Sound olarak vs, FOE'nin daha senfonik, daha progressive haliydi. İlk demo "Maniheist Manifesto"'dan sonra eski FOE elemanlarının hepsi müziği bırakma bahanesi ile ayrıldı. Zaten bilgisayarda senfonik parçaları oluşturmaya başladığım zaman bendeki o "Industrial" ruh tekrar uyanmıştı. Gitar/vokali ben alırım gerisini makine halleder şeklindeki tek tabancalık müzik icra etme hali vuku bulmaya başlamıştı. İkinci ve üçüncü demoları da bu şekilde kaydettim. Bu demolardan sonra hoş gene canlı bir grup toparlamayı başarmıştım, hatta bir kaç provada parçaları çoğunlukla sökmüştük ama bu çok uzun sürmedi. Grup dağılınca konserden çok promosyona yoğun bir şekilde eğildim. Yurtiçi ve yurtdışı firmalarla, gruplarla ve dağıtımcılarla yazıştım. Hatta Portekizli bir dağıtımcı firma 1000 adet MC basmak üzere bizimle anlaşıp vs dağıtımını yapmaya başladıydı. Fakat prodüksiyon olarak yetersizdik, o yüzden plak şirketleri bizimle kaset/CD çıkarmaktan çok, müzik işinden iyi anlayan insanlar olarak görüp dağıtımcıları olarak, Türkiye temsilcileri olarak ilgilendiler. Belki bu noktada müziği falan bırakıp kendi plak şirketimi oluşturmaya başlayabilirdim. Fakat bu bana o zamanlar ters geldi, çünkü plak şirketlerini hep çocukluk zamanından bilinçaltıma yerleşen Cüneyt Arkın filmleri etkisiyle sömürücü olarak görürdüm. Ne safça, sanki bar/pavyon müziği yapıyoruz? Halbuki daha sonra sahne tecrübesi olsun, icra yeteneğimiz artsın çok underground kaldık biraz insan içine çıkalım diyerek 80ler, Depeche Mode, The Cure vs çalan "Pastiche" isimli bir cover grubu kurup barda çalmışlığım da olmuştur. Yine de grupça beste falan yapmaya da başlamıştık, zaten tüm coverlar birebir cover değil sololar emprovize alternative rock/metal yorumuydu. Fakat okullar bitip, herkes mezun olup ayrı ayrı yerlere hatta ülkelere göçünce bu proje de 2000lerin başında bitiverdi. Fakat "Pastiche" sayesinde enstrüman hakimiyeti, vokalde mikrofonu kullanma, ses düzeni vs gibi teknik konularda bayağı kazanımım olduydu. Teknolojinin ilerlemesiyle zero-latency (sıfır gecikmeli) ses kartlarının çıkmasıyla özellikle kendi ev stüdyomu kurma zamanı gelmişti artık. İşte Haziran 2012 yılında yıllar içinde azar azarda olsa birikmiş şarkıları kendim kaydedip ilk self-release demo/EP'mi, "Somon" adı altında çıkarttım. 

Somon adını ilk duyduğumda açıkçası biraz yadırgamıştım ama telaffuz ede ede alıştım. Böyle bir ismi tercih etmenin nedeni ya da nedenleri nedir?
Somon, yıllar önce grup ismi ararken, sözlüğe bakmaktan bıktığım zaman, TAROT'a da bir danışayım dedikten sonra karşıma çıkmıştı. Desteden bir kart çektim ve "King of Wands" çıktı. Kitabında kart açılımında "King Solomon" falan diye yazıyordu. "İsim bu mudur?" diye sorup tekrar kart çektiğimde kılıçlı bir kart çektim. Buradan sessiz sinema oyunundaki kesme ibaresi aklıma geldi ve "King Solomon"daki her hece için kart çektiğimde ve olumsuz kart denk gelen heceleri kesip attığımda "Somon"ismi açığa çıkmış oldu. Önce ben de yadırgadım. Fakat ismin simetrikliği beni etkilemişti, hemen o an bir logo çalışması bile yapmıştım. Sonra vazgeçtim gitti. Çok sonraları bu projeye isim ararken, neo-progressive devlerden "Marillion"'un efsanevi vokali "Fish"'i dinliyordum ve belki bir balık isimi olması bu projeye de uyar dedim ve "Somon" isimini burada kullanmaya karar verdim. Ki doğru karar vermişim, bu kadar kısa ve akılda kalıcı olduğu halde, başka kimse bu ismi grubuna koymamış... İsim karışıklığı yaratmasına dikkat etmeyip araştırmadan her ismi koymak bence çok amatör bir davranıştır.

Somon’u Mayıs 2012‘de kurdun ama akabinde hemen Haziran 2012’de ilk demo ep FENER’i yayınladın. Arada çok kısa zaman dilimi var. Akla hemen şu soru geliyor bu parçalar bu kısa zaman sürecinde mi oldu yoksa bu parçalar daha önceden var mıydı?
O EP'deki en yeni parça 2009 tarihli o da sözsüz electronica parça olan radar. Fakat kayıt tarihi olarak en eski parça. 2009'da kaydetmiştim zaten, hard diskimde duruyordu. "Eroin" parçası 1989 yılından beri birçok versiyonunu ürettiğim bir parça. "Tünel" parçası sözleri ve gitar soloları 2012 tarihli, fakat tüm rifler 2000li yılların başında oluşturulmuştu. "Fener" parçası da yine gitar soloları hariç, tüm rifler ve sözleri 2011'de çoktan bitirilmişti. 3 parçanın kaydını 1.5 ayda bitirebildim bu sayede çünkü sadece kayıtla, miksajla uğraştım ve çok az bir düzenleme...

Eski grubun Vintage Solemnity ile demo kaset cd yayınlamış biri olarak sportify, i-tunes, bandcamp gibi dijital platformları nasıl buluyorsun? Ben şöyle bir şey hissediyorum. Grupların daha müziklerini olgunlaştırmadan hemen bir dijital platformda paylaşıyorlar. Ama eskiden bir demo kaset yayınlanırken bile bir çok şey düşünülürdü kafa patlatılırdı ve de çok emek vardı.
Dijital platformlar büyük kolaylık ama kullanabilene tabi ki. O kadar cep telefonu olan var ama dijital platformu kullanabilen kişi sayısı çok az, çünkü henüz çok yeni bir olay, daha tam oturmadı sürekli güncelleniyor ve birçok insana kullanması çok zor geliyor. Ben bile olaya o kadar vakıf değilim, bir sürü kullanamadığım özelliği var her bir yazılımın. Bir de özellikle apple marka telefona 3 bilgisayar kadar para kıyıp, hayatında itunes gibi apple hizmetlerine hiç bağlanmamış, bağlansa bile tek smileyli sms'e bile 1YTL para verirken onca yıl birikim ve belki de haftalarca emek ürünü bir parçaya 0,89YTL'yi vermeyi çok gören bir kitle de var karşımızda. O yüzden bu platformlardan sırf onları kullanarak bırakın ticari bir sonuç elde etmek, yeni bir yapımın tanıtımını bile oluşturmak eskaza mümkün değil. Eskiden cep telefonları FM radyoluydu, insanlar en azından radyosundan dinleyip de beğendiği bir parçayı, adını bilmese de SHAZAM yazılımı ile tespit edip, itunes'dan satın alır giderdi diye düşünülürdü. Radyoyu bile ücretli hale getirmek, ücretli internet radyosuna muhtaç etmek için FM radyoyu donanımdan kaldırdılar. Radyo bile ücretli olunca, itunes'u da bırakmaya başladı Apple, Apple music diye kendi internet radyosunu kurdu, Spotify, Deezer'e gibi muadillerine karşı. Böyle olunca müzisyenler 1000 dinlemeye falan 1 dolar kazanıyorlar, itunes'da ise bir kişinin bir parça satın alması yeterdi. Eee kimse parça almayı bırakın, itunes'a tıklamamış bile, firma da haklı nasıl kazanacak? Radyoyu paralı hale getirecek, en azından kendini amorti etsin sanatçının cebine de bir kaç kuruş girsin. Daha müziklerini olgunlaştırmadan dijital platformlarda yayınlanıyor demişsin, aslında itunes, amazon, spotify ve deezer'a Facebook'daki gibi direk istediğin parçayı upload edip yayınlayabilirsin diye bir şey yok. Itunes, spotify ve benzerleri, ücret ödediğin resmi bir aracı ile anlaşmış olmanı istiyorlar. Parçalar, kontrol edilip, ön-izleme için en iyi yerleri tespit edilip, kapak için grafiğin bile belirli pixel ve kalitede olmasına bakılıp öyle kabul ediliyorlar. Bir Bandcamp'de iş tamamen serbest ama bandcamp açılış sayfasında onbinlerce grup arasından seçilip yer alman için ince eleyip sık dokuyan editörleri var. Kısacası, internete belirli kriterleri sağlıyorsa neyiniz var neyiniz yok yükleyin diyorlar ama insanlar onca kalabalığın arasında sizi nasıl seçerler, ona karışamayız, en fazla ucundan bir yönlendirmemiz olur. Sonuç olarak en doğru tanıtım gene oldschool yöntemlerdir demo kaset, cd gibi, yazışma ve flyer denen el reklamları gibi, takas gibi... 2012'de "Fener" Ep'sini çıkardığımda sadece laptop vardı bende, o yüzden EP'yi CD'ye yazıp çoğaltmak için zayıf laptop yazıcısı kullanmak olmazdı. Gittim ben de İzmir'de bir CD çoğaltıcı firma ile parayı bastırıp 500cd lik bir anlaşma yapayım dedim. Adamlar ne dedi beğenirsiniz? "Biz korsan CD basmıyoruz.", "Kendi albümüm bu" dedim, "Olsun bandrolü yok!" dediler. İşin bu ayağında habire CD basmaktan üşenirseniz saçma bir bürokrasi ile de karşılaşabilirsiniz.  

Somon, Fener bunlar bana deniz kültürünü hissettiriyor. Bunların oluşumunda Egeli oluşunun bir etkisi var mı? Ya da şöyle de sorabilirim; Egeli oluşunun yaptığın müzikte etkisi var mı?
Evet, kesinlikle bir "Su" vurgusu üzerinde duruyorum. Müzik olayının kendisi aslında "Su" elementi ile ilgili. Duygular dünyasının, maneviyatın bir parçası. Hatta Somon'un son logosu bile zodyaktaki akrep, yengeç, balık gibi su grubu burç işaretlerinden oluşturuldu. Ege denizi, koyları, adaları ve insanı ile bu "Su" vurgusu üzerinden çeşitlemeler için oldukça ilham verici, özellikle de içinde olunca ilk elden etkilenim alabiliyorsunuz. Asırlık rum evlerinin bulunduğu bir balıkçı kasabası görüp de hüzünlü ve gizemli bir parça yazma isteğinin olmaması elde değil buralarda.


Albümün  ismi ve kapağına gelince hüzünlü bir hikayesi var. Bundan da bahseder misin?
Şu anda sana gönderdiğim bu eski İstanbul fotoğrafının olduğu kapak çalışması henüz eskiz aşamasındaki halidir. Önce onu bir belirteyim istedim. Bu kapak gibi albüme ismini verecek parça da henüz tamamlanmadı. Kapak değişebilir ama hikayenin etkilendiği olay ile albüm isimi "Takotsubo Kardiyomiyopatisi" kesinlikle aynı kalacak. O fotoğrafta mancacı yani tek işi sokaktaki köpek nüfusuna bakmakla, korumakla gönüllü ya da sorumlu bir kişi yer alıyor. Nostaljik olduğu kadar bence İstanbul'un ya da genel olarak modern dünyanın şu anki haliyle tamamen tezat bir görüntüdür bu. Fotoğrafın çekildiği andan hemen sonra olduğunu tahmin ettiğim, 1910 yılındaki "Hayırsız Ada" vukuatı meydan gelecektir. Bu sahnedeki ortam tamamen tersyüz olacaktır, yani bu tarz bir hayvan sevgisinin, hayvan insan birlikteliğinin son günü gibidir, bize o günlerin en sonuncusu böyle eski bir siyah beyaz fotoğraf olarak ulaşmıştır. Asıl olaya gelirsek, turistin biri İstanbul'daki gezisi sırasında köpeklerden korkup kaçarken düşerek ölür, bunun üzerine şehirdeki 80000 civarı köpek, şehri nezihleştirme adına toplanarak, "Hayırsız" isimli Marmara'daki çorak adaya aç, susuz, barınaksız olarak konulur. Şimdi böylesi sahneden sonra aynı hayvanların aylarca terk edilmiş olduğu bir sahneyi aklınıza getirin. Köpeklerin o adada açlıktan, susuzluktan ya da kavgadan dolayı öldükleri söyleniyor. Köpekler pek bilinmese de en hisli canlılardan biridir. Bence çoğunlukla, tıbbi olarak "Takotsubo Kardiyomiyopatisi" diye adlandırılan rahatsızlıktan yani kalp kırıklığından ölmüşlerdir. Kederden kalpleri durduğunda, düşüp de öldüklerinde 1910 yılından sonra bu topraklar da sanki lanetlenmişçesine bir daha iflah olamadı. 

Yaptığın çalışmalara bakınca post-punk, black, doom, death, progressive rock vs görüyorum. Bu demektir ki Korhan Günsor çok farklı türler ve gruplar dinlemekte...
Killing Joke, Rush, Dream Theater, UFO, the Cult, the Cure, Joy Division, Sonic Youth, Suede, Flotsam & Jetsam, Johnny Cash, Pink Floyd, Nico aklıma geliyor şu an. Şu an KAS Product çalıyor mesela. Bütün extreme müzik türlerini çok teknik olsunlar ya da olmasınlar zevkle dinlerim. Kimi grupları atmosfere önem verirken tekniğe odaklanamaz, kimi de tekniğe çok odaklanır atmosferi güdük kalmıştır ama sonuçta kompleks ve ciddi performans içerikli bir müziktir. Şu aralar Anaal Nathrakh, High on Fire, Nile, Beyond Creation, Vektor, Ne Obliviscaris, Gnostic, Cynic vs dinliyorum. Windhand, Cough, Electric Wizard gibi sludgy doom gruplarını da severim. Gençliğimiz de çok dinleyip de ağacı yaşken eğen gruplar olan Anthrax, Testament, Overkill, Iron Maiden, Metallica, Dio, Def Leppard, Megadeth, Sepultura, Type'o Negative ara ara ayda bir de olsa dinlerim, takip etmeye çalışırım. Yerli gruplardan Forgotten, Kara Cephe, She Past Away'in çalışmalarını ilgiyle takip ediyorum. Mainstream gruplardan Muse, Pearl Jam takip ederim.  

Somon olarak nelerden bahsediyorsun? Hep hüzünlü karanlık temalı şeyler mi müziğini oluşturmakta?
Somon için müzik yaparken genel olarak düşündüğüm, sözler ve atmosfer biçim olarak gothic unsurlar içerebilir ama bu dünyadan kaçış anlamına gelmemeli. Bana göre rock etno, techno vs. de olsa ana özellik olarak radikal bir müziktir ve oluştuğu çağın ve çevrenin sorunlarına duyarsız kalamaz. Temalarda "Industrial rock/metal" toplumsallığı hep bir referans olmalı. Örneğin, "Fener" parçası üzerinde durduğum zamanlar gezi olaylarından bir yıl önce İstanbul'daki büyük futbol olayları vuku buluyordu. Özellikle Fenerbahçeli taraftarların isyanı sanki bir yıl sonraki büyük olayların habercisi gibiydi. 2012'de EP'yi o yüzden "Fener" isimi ve sarı-lacivert renklerde çıkardım. Sözlerde "Deniz Feneri" olarak nakarat yer alıyor ve sözler aslında aynı isimdeki şu meşhur davanın hırsızlar aleyhine çözülmesi için bir çağrı niteliği taşıyor, herhangi bir gemici şarkısı olmaktan çok... Somon'un geçen hafta çıkan "Rü'üya" isimli SINGLE'ının sözleri incelendiğinde ise birçok toplumsal güncel konuya atıfta olduğu görülecektir. Aslında kuru bir doğrudan nutuk tarzından çok sürreal, duygulu, karanlık ve gizemli öğelerle bezenmiş allegorik tarz Somon müziğini oluşturmalı. 


Son olarak neler söylemek istersin?
Geçen hafta "Rü'üya" isimli single'ımızı çıkardık. Tüm dijital platformlarda iTunes, Spotify, Deezer'da mevcut. Ayrıca "Fener" EPsini de Somon Fener diye aratırlarsa aynı platformlarda ulaşabilirler. Sonbaharda büyük ihtimalle albüm tamamlanacak. İçerisinde EP'deki şarkılarla birlikte bu Single ve yeni yayınlanmamış şarkılar toplu halde olacak. Albümü CD/MC formatında sözleri içeren kuşe baskı kapakta bastırıp kapak+master copy ile takas gibi oldschool yollarla da olsa dağıtmayı amaçladım. Somon'u Facebook ve bandcamp sayfalarından takip edebilirsiniz.

Bandcamp: https://somon.bandcamp.com
Facebook: https://www.facebook.com/somonband

Röportaj: Semih Şimşek


Rhythm 0 : “Bizim Kültürümüzde Yalnızlığa Yer Yok”

Cuma, Haziran 26, 2015
Rhythm 0 adını yeni yeni duyulmaya başladığımız alternatif seslerden biri ve Neo-Folk’un ülkemizdeki temsilcisi. Adını 2014’te duymaya başladığımız ama önümüzdeki günlerde sık sık duyacağımız RHYTHM 0 hazır yeni cdsini yayınlamışken Mert Yıldız ile RHYTHM 0 ve daha önceki çalışmaları hakkında keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Underground piyasayı takip edenler seni 90’larda Vassago adlı grubun ve çıkarttığın Dead Comedian fanzinden tanıyorlar. Fakat senden bir daha haber alamadık ta ki RHYTHM 0’u duyana kadar. Bu uzun zaman aralığında neler yaptın geri kalanını senden dinleyelim.
Zihnimi biraz zorlamam lazım. Vassago'yu lisede kurmuştum. Gençken solo müzisyen olmak ya da bir projeyi tek başıma sırtlamak hiçbir zaman aklımdan geçmemişti. Neticede gruplar dinleyerek büyüdük, gruplara hayran olduk ve onlar gibi olmayı hayal ettik. Bir erkek çocuk için "grup" denilen şey, kardeşlik ya da çete hissinin devamıdır. Sanırım ben de hep bunu aradım. Vassago demosunu kaydetme sebebim, belki bu demo sayesinde benimle çalışacak müzisyenler bulabileceğimi düşünmemdi. Tabii ki öyle olmadı, ben de havlu attım. Hatta bir dönem elimdeki ekipmanı da sattım (daha sonra tekrar satın almam gerekti.) 

Müziği tamamen bırakmayı ve kurtulmayı istiyordum ama o benim peşimi bırakmadı. 2000'lerin ikinci yarısında Syphilis Market isimli yeni bir grup kurdum ancak yine kadro sorunları yaşadım. Bir sürü beste ve kayıt yaptık ancak hatırladığım kadarıyla hiçbirini yayınlamadık. Bir dönem Radical Noise, Sterile Noiz Klan ve My Garden elemanlarıyla Pigs Of The Empire diye bir grup kurduk ve iki sene kadar beraber çalıştık. Albüm yayınlama aşamasına gelmişken o grup da dağıldı.

Gerisini biliyorsun. Tanju Can ile KARA CEPHE'yi kurarak hayatımı kurtardım, bir yandan da kişisel projem RHYTHM 0 ile devam ediyorum. Derslerimi aldım. Artık küçük kan kardeşliklerine ve yalnız kurtluğa inanıyorum.

Dead Comedian'a gelirsek... Nasıl bittiğini hatırlamıyorum. Bir ara web tabanlı bir biçimde sürdürmüştük, sonra araya askerlik girdi ve bitti. Açıkçası bahsettiğin dönem zihnimde epey bulutlu. Askerden geldikten sonra bir sürü dergide kısa periyotlarla yazdım; Zor, Headbang, Yüxexes, Deli Kasap, bir dönem arkadaşlarımla yayınladığımız Electric, vs... Sanırım Rock dergiciliğinin John Sykes'ı gibi bir şey oldum; herkes yaptığım işlerin kalitesinden ötürü benimle çalışmak istiyor ama her seferinde bir problem çıkarıp dergiden ayrılıyorum ve hiçbir maceram uzun süreli olmuyor. Şu an halen Paslanmaz Kalem'de yazıyorum, sanırım bana bir tek onlar katlanabiliyorlar.

90’larda Türk extrem metal piyasasının içinde yer almış birisisin hal böyle olunca senden daha extrem olmasa da heavy metale yakın bir türde bir müzik beklerken Neo-Folk projesiyle  döndün. Bu değişim nasıl oldu?
Büyüdüm. Büyümek tabii ki yaşadıkların ve hayatın seni götürdüğü yer ile alakalı. Herkes için "büyüme"nin sonucu farklı olabilir. Az önce söylediklerim aslında durumu özetliyor. Çocukluk çetelerine ve kalabalık dostluklara inancım ya da ilgim kalmadı. Metal müzik, kalabalık ekipler tarafından icra edilen bir müzik. Bir çeteyle beraberken zayıflıklarını saklayabilirsin, arada kolayca kaynayabilirsin. Kalabalığın içinde kendini gizleyebilirsin. Kendi sözlerini ve düşüncelerini, solistin iki dudağının arasına sıkıştırıp geriye çekilebilirsin. Kısacası kendini korunaklı bir pozisyona koyabilirsin. RHYTHM 0'nun solo proje olmasını istememiştim ama kendiliğinden böyle gelişti. Başka bir solistin arkasına gizlenmeden kendi hislerimi kendi sesimle dışarı vurabilmeyi öğrendim. Bu, bana her anlamda çok şey öğretti. Müzik zevkimin başka yönlere kayması da bununla ilintili olabilir, artık daha kişisel, daha "çıplak" müzikler dinlemeyi seviyorum. İnsanların hikayelerini kendi ağızlarından dinlemek çok daha fazla ilgimi çekiyor. Çünkü o zaman karşında tek başına zayıflıklarıyla ayakta duran birini görüyorsun ve hikayelerinde kendinden bir şeyler bulabiliyorsun. Genel olarak Metal müziğin içinde (belirli istisnalar hariç) artık bunu bulamıyorum.


Folk müziği biliyoruz ama nedir bu Neo-Folk. Dünya da son 15 yıldır Neo-Klasik ve Neo-Folk türünü duymamıza rağmen neden Türkiye’de bu kadar geç örnekler verilmeye başlandı? Türkiye’de başka bu tarzda müzik yapan gruplar var mı? Dünya da ve bizde ki durum nedir Neo-Folk müzik tarzında?
Wikipedia'ya girip "Neo-Folk" yazacak olursan orada muhtemelen çok daha farklı bir tabirle karşılaşacaksın ama benim tabirimle Neo-Folk, "kendi alanını koruma konusunda paranoyaklık derecesinde endişeleri olan kibirli yalnızlar tarafından icra edilen Folk Müzik." 

Neo-Folk'un içindeki Avrupa Paganizmi ve folkloruna olan dönüklüğün temelinde "yabancı" korkusu olduğunu düşünüyorum. Fakat bu "yabancı" korkusunun direkt olarak "göçmenler" ile ilgili olduğunu düşünmüyorum. Bunun, daha ziyade bu müzisyenlerin kendilerini, içinde yaşadıkları toplumlarda "yabancı" görmeleri ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bana göre herkesin birbiri ile bu denli kolay yüz göz olabildiği bir dünyada, içe dönük müzisyenlerin tutuculaşması ve bu durumun onları gelenekselciliğe itmesi doğal bir şey.

Türkiye'de neden Neo-Folk yok? Çok basit, bizim kültürümüzde yalnızlığa yer yok. Bizim toplumumuzda yalnızlık, zayıflıktır. Herkes birbirine sümük gibi yapışmaya programlı. Herkes sürü zihniyetine programlı. "Sürüden ayrılanı kurt kapar" diye atasözümüz bile var. İnsanlar şahsi alanlara sahip olmakla ilgilenmiyorlar hatta bu şahsi alanlar onları korkutuyor bile. Toplumun hangi katmanına gidersen git bunu görürsün. "Tutuculuk" kelimesinin zihnimizdeki karşılığı "yobazlık" ya da "kafatasçılık" çünkü bizim Avrupalı gibi doğaya dönük köklerimiz yok, doğaya dönük köklerimiz İslamiyet tarafından yüzlerce yıl önce yok edildi. Doğa ise salt yalnızlıktır ve ne kadar yalnızlaşırsan doğaya o kadar çok dönersin. Beton binalardaki barlarda sosyalleşmek için haftanın 5 günü eşek gibi çalışan insanların bu tip müziklerde kendilerini bulmalarını beklemek saçma.

RHYTHM 0 ilginç bir isim.RHYTHM 0 nedir, neyi anlatır, neyi amaçlar?
RHYTHM 0, Marina Abramovic isimli ünlü performans sanatçısının bir performansının ismi. Bu projeye 4 sene evvel ilk başladığımda kadro üç kişiydi ve Slow-Core yapıyorduk. Bu ismi o zaman seçmiştim, liriklere uyduğunu düşünmüştüm. Abramovic çok güçlü bir kadın ve güçlü kadın figürlerine tapıyorum. Varlıkları bana garip bir biçimde umut veriyor.

Daha önceki  grubun Vassago ile yurt dışı piyasa ile bayağı bi iletişim halindeydin.Rhythm o ile ne alemde yurt dışı ilişkileri?
Henüz çok fazla tanıtım yapma şansı bulamadım. Birkaç dergide ilk EP'nin eleştirisi çıktı, birkaç online radyo RHYTHM 0 şarkıları çaldı ancak aktif olarak promosyon yapmadım. Yayınlanacak olan "The Big Loss" EP'sinden sonra yoğun bir promosyon çalışmasına girişeceğim. Elimdeki materyalin bunun için yeterli olacağını düşünüyorum.


RHYTHM 0 adını biz daha yeni yeni duymamıza rağmen 1 yıl içinde art arda çalışmalar yayınladın. Bu nasıl oldu parçalar daha önceden hazırmıydı?
"An Aimless Craving"i 1 hafta içinde yazdım ve kaydettim, bir sonraki hafta da CD'ye bastım. "Guddo-Bai"ı da tahminen 1 hafta içinde yazdım, kayıtlarda daha fazla enstrüman kullandığımdan süreç daha uzun zamana yayıldı fakat tümü olsa olsa 4 haftayı bulmuştur. RHYTHM  0 benim müzikal günlüğüm. Parçalar kendiliğinden gelirse geliyor, gelmezse de gelmiyor. Zamanında içinde bulunduğum çoğu proje bir sürü beste yapıp kayıtlarını yayınlama şansı bulamadı ve bu benim için önemli bir ders oldu. Bir müzisyen, içinde biriktirdiği besteleri sisteminden atmadan ilerleyemez. O birikenler onu aşağı çeker. RHYTHM  0'daki mantığım tamamen bu. Parçalar üzerinde çok düşünmüyorum, onları en çıplak halleriyle yayınlamayı seviyorum. Bugünlerde en çok dinlediğim albümler, benzer metotla yapılan, çiğ albümler. Örneğin Johnny Thunders'ın "Hurt Me" albümü. Bence bir başyapıt.

Ben tüm çalışmalarını dinledim fakat Neo-Folk dışında da bazı türlere selam gönderiyorsun. Yaptığın çalışmalardan uzun uzun bahseder misin gerek sözler olsun gerek müzikal açıdan gerekse kapak tasarımları olsun...
Aslında bir tür sınırlamam pek yok. Kendime koyduğum tek bir sınır var, o da sahneye tek başıma akustik gitarla çıktığımda kulağa sönük gelmeyecek parçalar yazmak. Tabii ki bir grup toparlayıp bu parçaları kayıttaki hallerine yakın da çalabilirim ancak hayat bana hep en kötü ihtimali göz önünde bulundurmayı öğretti.

"An Aimless Craving" Neo-Folk'a en yakın duran RHYTHM 0 çalışması. Sanırım konsept bir çalışma olarak bakabilirsin çünkü parçaların tamamı, hayatımdaki spesifik bir dönemle ilintili. Bu EP'yi kaydetmek benim için bir çeşit terapi oldu.

"Guddo-Bai" ise epey farklı. Onu bestelerken daha çok Americana ve Rockabilly dinliyordum, sanırım bu durum parçalara da yansıdı. Aslında "An Aimless Craving"in ardından tam bir Neo-Folk EP'si kaydedecektim ancak ruh halim değişti ve kendimi bambaşka bir şey kaydederken buldum. "Guddo-Bai"dan her anlamda memnunum. Parçaların her biriyle gurur duyuyorum. Kesinlikle ilk EP'den çok daha karamsar ve kara mizah yönü de fazlasıyla baskın. Ayrıca beraber çalıştığım baterist Mikkel Szlavik, tanıdığım en iyi müzisyen. Eğer yarın ölecek olursam, sırf bu kaydı yapabilmiş ve bu parçaları sistemimden atabilmiş olduğum için bir nebze olsun huzurlu giderim.

"The Big Loss" da çok özel bir EP oldu. Buradaki parçalar, RHYTHM 0'nun ilk zamanlarından kalma ve daha çok Slow-Core tarzına yakın. Bu EP ile de gurur duyuyorum, 'The Big Loss' hayatımda yaptığım en iyi beste, kapak ve sunum da gerçekten özel oldu. Ayrıca 'June Midweek' için doğaçlama yaptığımız klibi de çok seviyorum çünkü klipte en sevdiğim arkadaşlarım oynuyor.

Sendeki  değişimi  gördükten sonra şunu merak ediyorum Mert şimdi neler dinler? Mesela ben biliyorum Cenk Taner  vazgeçemediklerin  arasında. Başka  türler, başka gruplar, neler dinlersin?
Bu aralar en çok dinlediğim albüm David Kauffman & Eric Caboor - "Songs From Suicide Bridge" albümü. 1984 yılında kaydedilmiş, yalnızca 500 kopya olarak yayınlanmış ve uzun yıllar sonra tekrar keşfedilmiş bir başyapıt. Böyle keşifler yapmak, yeni gruplar keşfetmekten daha çok ilgimi çekiyor açıkçası. Sürekli olarak dinlediğim ender "yeni" grup ve sanatçılardan birkaçı ise Anna Calvi, Midlake, O'Death, 1476, Blood And Sun, Inc., Spiritual Front, She Past Away... Büyük fanı olduğum belirli Metal ve Rock gruplarını da her daim takip ediyorum ancak bunların sayısı fazla değil.


Geçtiğimiz aylarda Peyote'de bir konser verdin. Nasıl geçti? RHYTHM 0‘a gelen eleştiriler ne yöndeydi?
Konseri neredeyse hiç hatırlamıyorum zira o gün ağır grip geçiriyordum, ilaçlarla zar zor ayakta duruyordum. Burnumun altına sürdüğüm merhem sayesinde vokal yapabildim. Sanırım salondaki herkes içerideki ağır Vicks kokusunun kaynağını merak etmiştir. Gelen eleştirilerin tamamı olumluydu. İlk EP'deki şarkılar ile birlikte, kaydetmekten vazgeçtiğim ikinci EP'deki şarkıları çaldık. Konserin benim için en güzel yanı, en sevdiğim grup olan Cadaverous Condition'ın solisti Wolfgang'in sahnede bize katılması ve birlikte iki şarkı çalmamızdı.

RHYTHM 0 dışında bir de KARA CEPHE‘de çalıyorsun. Özellikle son bir yıldır KARA CEPHE bayağı duyulmaya başladı.KARA CEPHE ile neler yaptınız neler yapacaksınız.En önemlisi KARA CEPHE’yi ne zaman canlı canlı izleyeceğiz?
Şu ana dek yer aldığım gruplar arasında kendimi ait hissedebildiğim tek isim Kara Cephe. Bunun da Tanju Can ile ilgisi var. Bence birbirimizi müzikal anlamda kusursuz biçimde tamamlıyoruz. İlk albümümüz "Unutulanlar" kısa süre önce yayınlandı ve inanılmaz olumlu yorumlar alıyoruz. Konser konusuna gelince... "Öylesine" konser veren bir grup asla olmak istemedik çünkü imza attığımız her işin özel olmasını istiyoruz. Bu nedenle biraz doğru zamanı beklememiz gerekti. Ancak önümüzdeki aylarda bir konserimiz olacak. Ve akıllarda yer edeceğinden emin olabilirsin. 

Son olarak Bodakedi okurlarına ne söylemek istersin?
RHYTMH 0 çalışmalarını rhythm0.bandcamp.com adresinden veya facebook sayfasından takip edebilirler. Röportaj için çok teşekkürler, çok güzel sorulardı.


https://www.facebook.com/0rhythm0
https://soundcloud.com/rhythm-0

Röportaj: Semih Şimşek





Altkültür Festivali, Fanzin Çıkış ve Erken Yılbaşı Partisi : Byzantion Fest

Perşembe, Aralık 25, 2014
28 Aralık’ta Kadıköy Performans Hall’da çok özel bir gece yaşanacak. “Altkültür Festivali, Fanzin Çıkış ve Erken Yılbaşı Partisi” alt başlığıyla düzenlenen “BYZANTİON FEST”’in hedefi, altkültür bağlarının daha fazla sıkılaşması, hep bir arada olan fakat bir türlü gerçek anlamda bir araya gelemeyen kişilerin kaynaşması, yeni fikir ve düşüncelerin ortaya çıkması, fanzinin ilk sayısının piyasaya sürülmesi... Gecede altı grup da sahne alacak. Biz de merakla beklediğimiz festival hakkında merak edilenleri, etkinliği gerçekleştiren Alper Erkut’tan dinleyelim dedik...

Bu festivali ilk duyduğumda çok heyecanlandım, çünkü bu tarz etkinlikler maalesef eskisi kadar sık olmuyor. Bu etkinliğin oluşumundan bahseder misin? Ve ertelenmeseydi daha önce olacaktı. Neden ertelendi? Bu fikir nasıl ortaya çıktı?
Aslında bu tarz alt kütür etkinlikleri geçmişte daha çok oluyordu. Örnek vermek gerekirse; noizine fest 1,2 diyebiliriz. Noizine fest’lerde tek gün içerisinde 7,8 grup sahne alırdı, bence sahnesi yok denecek kadar az olan bir yerde böyle bir şey olması pozitif bir durum. Ayrıca buradaki bir diğer önemli nokta da bu festivalin Kadıköy'de olması... Kadıköy'de önceden böyle bir etkinliğe rastlamadım, belki olmuştur fakat benim haberim yok. Aslında bu etkinliği daha farklı şekilde yapmayı planlıyordum fakat düşündüğüm şeyleri hayata geçirebilmem için kolektif çalışmaya ve insanların bizim yaptığımız işlere ilgi duyup katılım göstermesine ihtiyaç var. Bu organizasyon da gelişmesini umduğum düşüncelere hizmet ediyor bir bakıma. Festivalin ertelenmesinin nedeni, etkinliğin olacağı mekanın tadilatıyla alakalıydı. Mekan sahipleri zemindeki parkeleri değiştirirken zemin altındaki boruların patladığını görmüşler, haliyle ileri bir tarihe ertelemek zorunda kaldım. Aslında daha iyi oldu çünkü bu organizasyon şu anda erken bir yılbaşı partisi havasında da geçecek...

Peki bu festivali diğer festivallerden ayıran özellikleri neler?
Diğer alt kültür festivallerinden ayıran özelliği soruyorsan öyle bir özellik yok. Bir kişi ya da bir kolektif alt kültür organizasyonu yapıyoruz diyorsa eğer elbet ki bunun farkındadır. Farkında olmasa bile dışarıdan ne olduğu anlaşılacaktır. Fakat alt kültür organizasyonlarını popüler kültür organizasyonlarından ayıran farkları soruyorsan burada iş biraz değişir. En basitinden alt kültür organizasyonları tüketimi hedef almaz, odak noktası bu değildir. Bu basit örneği okuyup süzgecinden geçiren herkes biraz düşünüp ne demek dediğimi iyi anlayabilir.

Benim ilgimi en çok çeken şey burada çalan grupların d.i.y kültürüne yakın olmaları hatta bizzat içinde olmaları. Biraz da d.i.y kültüründen bahseder misin? Doksanlarda bu kültür yaygınken şimdilerde bu çok az.
Bu durum içinde yaşadığımız tüketim toplumuyla ilgili. Biz hayatın çok küçük bir bölümüne şahit olabiliyoruz, jenerasyonlar geçtikçe algılar bir bir yıkılıp insanlar ilk başladıkları yere geri dönebilirler. Kısaca bu illüzyon devam edebileceği gibi sona da erebilir. D.i.y kültürünün şimdilerde azaldığını düşünmemekle beraber daha klas bir noktaya geldiğini bile söyleyebilirim. Varlığın herhangi bir şeyi kendisinin gerçekleştirmesi kadar ona haz verebilecek başka bir şey olduğunu düşünmüyorum ve bu durum günümüzün vahşi, çılgın, tüketime dayalı gerçekliğinde fark yaratıyor. Konu meta değil, hiç bir zaman olmadı konu tamamen gerçekleştirmekle alakalı ve tabi ki robot değiliz, anlamak o kadar da zor değil fakat bir şeyi anladığında değişim başlamış demektir...

Ben bu festivali yapan arkadaşları tebrik etmek istiyorum ve pazar gününü iple çekiyorum. Biraz da gruplardan bahseder misin? Hatta okurlarımız için grupları tanıtır mısın?
İlk grup Saatleri Ayarlama Enstitüsü yeni bir grup, bas gitarda ben ve Paul ile beraber daha önceden Foton Kuşağı adlı grupta çalan Enes çalıyor. Enes gerçekleştirdiğimiz batı Avrupa turundan sonra ayrılıp böyle bir müzik yapmayı tercih etti kendisi daha önceden H.İ.S ve Lecture adlı gruplarda çalmıştı, o gruplarda bayağı iyi gruplar. Saatler'e dönersek; grubun tarzı post hardcore, screamo dolaylarında karanlık, sert ve melodik. Besteler üzerine çok çalışıyorlar dolayısıyla besteler ister istemez nitelik kazanıyor bu yol ile. Yurt dışındaki gruplardan örnek verecek olursak, la dispute, pianos become the teeth, loma prieta gibi örnekleri sıralayabiliriz...


İkinci grup Meth Shop Boyz, bu grupta çalan Çağatay ve Farukcan'ın extradan Sarinvomit adlı çok iyi bir metal grubu var. Basçı Alper Ekiz Lifelock’da çalıyor, gitarist Batuhan ise bir süre Chopstick Suicide'da çaldı. MSB bir hayli hızlı, çiğ melodileriyle lirikal anlamda dinlerken düşündürten gruplardan, sahneleri de iyi bence coşkulu çalıyorlar…


Üçüncü grup Poster İti, yaklaşık 10 yıldır bu topraklar üzerinde punk müziğini icra etmeye çalışıyorlar. Başlangıçları daha 77 punk gibiydi fakat şu anda son albümlerini dinlediğimde daha sert bir havaya büründüklerini görüyorum. İstanbul içi ve İstanbul dışında birçok organizasyonda çaldılar. Bir de mini bir Almanya turu gerçekleştirdiler yanılmıyorsam... Müzik tarzını seversin ya da sevmezsin bu kişisel bir durum fakat İstanbul da ki önemli alt kültür gruplarının başında geliyorlar bence…


Dördüncü grup Lifelock, onlarda 2000 yılından beri bir şekilde grup olarak devam ediyorlar. Under Pressure adında bir albümleri var ve bence bu topraklar üzerinde yapılmış en kaliteli kayıtlardan biri. Melodik hardcore, thrash, metal, punk birçok öğeyi müziklerinin içinde barındırıyorlar ve melodiler gerçekten iyi.


Beşinci grup Standback, bu grubun sahne performansı bence bayağı sıkı, net çalıyorlar ve enerjileri yüksek. Bestelerde yer yer breakdownlar yer yerde hızlı kısımlar mevcut. Yeni bir ürün kayıt ediyorlar diye biliyorum. En son Rusya'dan gelen Afonia konserinde çalmışlardı, bayağı iyiydi.


Son grup Mr.Mantis hakkında deneysel bir hardcore grubu diyebiliriz. Müziklerinde sıklıkla metal öğelerini gözlemleyebilirsiniz. Değişik gitar, davul, bas kombinasyonları mevcut. 8 konserlik Almanya turu gerçekleştirdiler. Çıkacak olan fanzinde onların röportajı da bulunuyor...

Festival nerede olacak, tam olarak saat kaçta olacak, giriş ücreti ne kadar olacak, yaş sınırı olacak mı en çok merak edilen şeyler de bunlar. Bunlar hakkın da da bilgi verir misin?
Festival Kadıköy'de Anadolu yakası Performans Hall'da gerçekleşecek. Mekanın yerini tarif etmek gerekirse; Rex sinemasından Akmar pasajına doğru inerken sol tarafta kalan Pizza Vegas'ın sağ çaprazındaki Güneşli Bahçe sokağın içine girip ilerlediğinizde mekana ulaşabilirsiniz. Konser 15 lira bilet alan kişilere 1 adet fanzin ve 1 adet bira hediye edilecek. Organizasyon tam olarak saat 19:00’da başlayıp 24:00 gibi bitecek ve yaş sınırı yok…

Fanzin içeriği nedir? Sadece bu etkinliğe özel bir çalışma mı?
Fanzin İstanbul ve çevresindeki alt kültür oluşumlarını, kişileri ve kolektifleri inceliyor. Her iki ayda bir çıkarmaya çalışacağız.

Son olarak söylemek istediklerin neler? Başka ne gibi etkinlikler yapacaksınız?
Etkinlik yapmak tek benim ya da bizimle ilintili bir olay değil. İşletmelerinde kendi kafalarınca stratejileri oluyor. Türkiye'de herhangi bir kültürün alt yapısı olmadığından dolayı herkes kendi koparabildiğine bakıyor bu yüzden organizasyonlara süreklilik kazandırmak da başlı başına sorunu çözmüyor. Organizasyona katılım, insanların bu ve bu tarz kültürlere ilgi göstermesi, öğrenmek istemesi, dinlemesi, yazması, çizmesi kısaca sanatsal öğelere merakının olması gerekiyor. Bunun üzerine uzunca konuşulur fakat bence her şeyden önemlisi eğlenmek ve bir şeyin parçası olabilmek...


Röportaj: Semih Şimşek


Yaşru: “Elimizdeki Zenginlikleri Kullanamadığımız Gibi, Yok Etmeye de Çalışıyoruz”

Perşembe, Temmuz 10, 2014
Yaşru sessiz ve sakin kendi tarzını oluşturmaya çalışan yeni gruplarımızdan... Dombra, kopuz, kabak kemane, dilsiz kaval gibi enstrümanlar ile atmosferik folk doom yapmakta... Sözlerde ise eski Türk kültüründen izler bulunmakta... Şimdiye kadar sadece internet üzerinden dinleyebildiğimiz, en kısa zamanda kaset, cd yada plaktan  dinlemeyi umduğumuz Yaşru projesinin kurucusu ve sahibi Berk Öner’le keyifli bir sohbet gerçekleştirdik...

1996 yılında Ankara da Seraphim adlı doom grubunu kurdun ve 2 yıl sonra 1998 yılında da “Sweet words of sorrow” demosunu yayınladın ve o dönemki çeşitli zinelerden gayet olumlu eleştiriler aldın. 1999 yılında Seraphim dağıldı ve 2007 de Sidre adlı bir tek kişilik proje ile müzik çalışmalarına yeniden başladın. Geri kalanını senden dinleyelim...
Seraphim dağıldıktan sonra okul sebebiyle uzun süre müzik piyasasından uzak kaldım. Dediğin gibi 2007 de Sidre adlı tek kişilik bir proje ile müzik yapmaya tekrardan başladım. Bu projeye hem bir dönüş, hem de ısınma diyebiliriz. Tür olarak Seraphim'e nazaran daha da yavaş, karanlık ve melodik bir yapısı vardı... Sidre olarak herhangi bir kayıt piyasaya sürülmedi. Müziklerimi o zamanlar popüler olan myspace sayfasından dinleyicilere sunuyordum. Aradan geçen iki yıl gibi bir zaman zarfında bazı değişikliklere karar verdim. Artık Türk Halk müziği etkili bir rock türüne kaymaya başladım. Bu, melodileri de, şarkı sözlerini de projenin ismini de değiştirdi. 2009'da Sidre sayfası kapandı ve projemin ismi artık Yaşru oldu. Daha önceden beri var olan eski Türk tarihi ve kültürüne olan ilgim artık müziğimle birleşti. Müzikal yapı eski dönem Türk müziği ve enstrümanları ile Rock müziğinin birleşimi ile daha da netlik kazandı. 2012'de kaydı çok da iyi olmayan ''Öd Tengri Yasar'' adlı mini albüm internete ücretsiz olarak dinleyicilerin beğenisine sunuldu. Kayıt kalitesi çok kötü olmasına rağmen az bir kitle tanısa da hepsinden çok güzel tepkiler geldi. Yaşru seven kitlede kısa zamanda artmaya başladı. 2014'ün başında çok daha güzel bir kayıtla ''Öz'' adlı albümüm cdbaby’den piyasaya dijital olarak sunuldu. Bununla birlikte olası konser taleplerini karşılamak için Yaşru'ya bateride Mert Gezgin, bas gitarda Batur Akçura dahil oldu.

Yaşru’nun anlamı nedir, neden böyle bir ismi seçtin?
Yaşru eski Göktürk dilinde "gizem, sır, gizli" anlamına gelmekte. Bu adı seçmemin nedeni hem yaptığım müziğin yapısına uygun olarak saf Türkçe bir kelime olması hem de anlamı itibariyle eski Türk tarihi ve kültürünün bana her zaman gizemli, sırlı bir dönemi yansıtmasıydı

Metal piyasasına baktığımda senin konseptinde grup yok denecek kadar az . Yıllar önce Kayra vardı. Şimdilerde Gökböri, Yabgu tam olmasa da bu tarza yakın. Aslında elimizin altında o kadar çok zenginlik varken neden grup sayısı ve bu türün dinleyicisi az? Ve Türk dinleyicisi bir Amorphis gibi kendi destanlarından esinlenerek söz yazan grupları dinlerken Türk destanlarından esinlenerek söz yazan Türk gruplarına az ilgi gösteriyor?
Bunun sebebi bence müzikten çok daha derin elimizde olan birçok zenginliği kullanamıyoruz sadece tarih, destan, müzik değil hatta elimizdeki zenginlikleri kullanamadığımız gibi yok etmeye de çalışıyoruz. Müzikle ilgili yanı; çok daha eski yıllardan beri zenginliklerimize gerçekten değer verilseydi bunun Türk folk metal türüne de etki göstermesi ile bence birçok grup olabilirdi bu türde. Umarım bundan sonra çok daha fazla olur.

Parçalarda nelerden bahsediyorsun? Sözlere dinleyicilerin özellikle genç kuşağın verdiği tepki nasıl ?
Sözler yoğunlukla lirik ve epik... Orta Asya Türk dönemi etkili, bazen öykü tadında, doğa, hüzün gibi içe dönük duygular da mevcut. Genç dinleyicilerin verdiği tepki gerçekten güzel.. Sanırım bu da eski dönem Türk kültürü ve tarihine aç kalmışlığın bir etkisi var... Genellikle aldığımız tepki ''işte yıllardır böyle bir şey bekliyorduk'' şeklinde olmakta.

Kullandığın enstrümanlardan da bahseder misin?
Yaşru'da gitar, klavye, dombra, kopuz, kabak kemani, dilsiz kaval, demir komuz gibi enstrümanları kullanıyoruz.

Bu enstrümanlar program olarak mı yer alıyor müziğinizde?
Saydığım enstrümanların hepsini canlı olarak ben çalıyorum. Tabi ki etnik enstrümanlar ve klavyenin kaydı canlı performanslarda alt yapıdan veriliyor.

Müziğini birçok farklı müzik dinleyicisine dinlettim. Hem çok beğendiler hem çok ilgi çekici ve değişik buldular. İnsanlarda cidden bir tebessüm oluşuyor. Aslında insanlar böyle şeyler dinlemek istiyor. Ve gelelim vokaline, vokalini Barış Manço’ya benzetiyorlar. Bir kaç gündür bunu düşünüyorum. Bu bir avantaj mı yoksa dezavantaj mı hala karar veremedim.
Dinleyicilerden bu şekilde bir tepki almak her müzisyeni mutlu ettiği gibi beni de mutlu ediyor tabi. Barış Manço konusu birçok kez bana da söylendi. Ben bir dezavantaj olduğunu düşünmüyorum. Öyle bir ustanın sesine benzetmeleri kötü değil bence. Daha ziyade ''aa Barış Manço'nun sesine benziyor'' olur en fazla.

Peki yurt dışından gelen tepkiler nasıl. Özellikle Orta Asya’dan yaptığın müziğe verilen tepkiler ne yönde?
Yurtdışında da özellikle folk metal camiasında beğeniliyor. Parçalar bazı sitelerde paylaşılıyor ve konu oluyor. Tabi bu gerçek Türk etnik müziğinin Ortadoğu göbek havası olmadığı imajı için güzel bir şey bence. Orta Asya dinleyicisine ulaşıp ulaşmadığı konusunda tam bir bilgim yok. Beğenmeyeceklerini zannetmiyorum.

Ben biliyorum ama yine de okuyucuların merak edeceğini düşündüğün için sormak istiyorum; grup politik mi? Ne bileyim parça sözlerinden adından dolayı faşist gibi  yaftalamalar oluyor mu?
Ön yargılı dinleyiciler ''bunlar faşisttir'' yorumları yaptı. Yaşru'nun müziği politik bir müzik değil. Sözlerde de faşizmi anımsatacak, başka etnik grupları rencide edecek tek bir kelime bile yok. Ama eski Türk ögelerini kullanmak yine faşizm olarak algılanıyorsa bunda yapacak bir şey yok.

Aylar önce senin müziğini tesadüf eseri dinlediğimde çok heyecanlandım çok beğenmemin yanında çok heyecanlandım. Ya artık çok beğendiğimiz müzikler bile bizi hiç heyecanlandırmıyor. Senin müziğini dinlediğimde dedim “işte birileri bir şeyler yapmak istiyor”. Mesela Yaşru’nun facebook sayfasında gezinirken paylaşımlarına baktım ve senin heyecanını daha iyi anladım. Örneğin 3000 yıllık Türk pantolonu, Servet Somuncuoğlu çalışmalarının fotoları. Senin için bunlar ne ifade ediyor? Seni neler heyecanlandırıyor?
Yaşru'nun facebook sayfasında müziğin yanı sıra eski Türk tarihine ait, paylaşımlar, arkeolojik eserler, görseller de paylaşmaya çalışıyorum. Bu benim tarih ilgimden de kaynaklanıyor. Bunların beni heyecanlandırdığı gibi birçok kişiyi de etkilediğini tahmin ediyorum. Ne yazık ki Türk tarihi araştırmaları çok uzun zamandan beri 1299'dan öncesine gitmiyordu, oysa öncesinde binlerce yıllık bir tarihimiz var. Anadolu'da mantar gibi türemedi Türk insanı... Tarih sahnesine çıktığımız, geldiğimiz bir yer var. Ama hep gizlendi, pek araştırılmamaya çalışıldı. Neyse ki son yıllarda eski Türk tarihi ve kültürüyle ilgilenen araştırmacılar ve gençliğin sayısı hatırı sayılır derecede arttı. Bu beni sevindiriyor. Arkelojik olarak Türklerle ilgili bulunan, çözülen her gizemli şey beni heyecanlandırıyor.

Mesela kpk okurlarına önereceğin kitap, albüm vs neler var?
Şu sıralar Ahmet Taşağıl'ın “Kök Tengri'nin Çocukları” adlı kitabına başladım. İlgi duyanlar için güzel bir eser. Eski tarihi bilgileri siyasetten uzak akademik kaynaklardan takip önemli bence.

Gökböri ve Yabgu’nun çalışmalarını nasıl buldun?
Gökböri’nin sözler ilgi çekici ama müzik klasik death metal olsa da sözlerle alakalı olarak aralarda Orta Asya Türk motifleri yansıtan melodilerin de olmasını isterdim doğrusu. Tabi ki bu tercih meselesi... Yabgu’ya gelince tür olarak bizden çok daha sert ve keskin çizgileri var başarılarının devamını diliyorum.

Hiç orta Asya ya gittin mi ?
Gitmedim. Elimde imkan ve fırsat olsa gitmek isterim. Hatta Yaşru olarak konser vermek isterim.

Benimde en büyük hayallerimden biri Orta Asya bozkırlarında aylarca gezinmek... Güzel olurdu oralarda konser vermeniz... Peki Türkiye’de konser verdiniz mi? 
Yaşru olarak henüz konser vermedik. Geçtiğimiz Mayıs ayında Marmara Üniversitesi Rock günleri kapsamında vereceğimiz konserin bir gün öncesinde Soma'daki üzücü maden kazası sebebiyle çıkacağımız gün etkinlik iptal edildi. Umarım yakın bir zamanda birileri bizi de konser kadrosuna dahil eder.

Son olarak ne söylemek istersin. Gelecekle ilgili planlarınız neler. Bizi neler bekliyor.?
Öncelikle röportaj için sana ve kpk okurlarına çok teşekkür ederim. Şu sıralar imkanlar oluşursa ve organizasyonlardan talep gelirse Yaşru'yu insanlara konserlerde canlı olarak dinletmek istiyoruz. Umarım gerçekleşir. Esen kalmanız dileğiyle...
Röportaj: Semih Şimşek


Facebook Fan Page: www.facebook.com/yasruband


Crimson Hill : “Albümümüzde, Kabullenemediğimiz ve Reddettiğimiz Şeyleri İşledik”

Pazar, Haziran 29, 2014
Crimson Hill, yeni dönem işini hakkıyla yapan İstanbul'lu isveç tarzı melodik death/thrash yapan gruplarımızdan. Grubun gitaristi Ahmet Aydemir ile uzun süredir çıkması beklenen albümleri ''DENİED''i ve grubun çalışmaları hakkında konuştuk.

Öncelikle grubun ismiyle başlamak istiyorum. Neden Crimson Hill? Eminim bunun bir hikayesi vardır.
Aslında bu çok garip oldu. Biz grubu kurduğumuzda hatta birçok bestemizi dahi yaptığımızda hala bir isme sahip değildik. Artık bir isim bulalım diye düşünüp tartışmaya başladığımızda, bir türlü kendimizi ifade eden ve kulağa hoş gelen bir isim bulamamıştık. Birçok isim arasına sonradan Crimson Hill ismi de eklendi. Bu herkesin hoşuna gitti fakat öneren kişinin, aynı zamanda eski bass gitaristimizin soyadının ingilizcesiydi bu. Evet biraz garip oldu tabi ama bu isim bazı parçalarımızla ve düşüncelerimizle bağdaşıyordu. Bu şekilde Crimson Hill ismi bulundu.

Tahmin ettiğim gibi ama aklıma şu da gelmişti Kızıltepe ile alakası var mı diye..
Bir de "Mardin'li misiniz?" sorusunu çok duyuyoruz aslında :)

Aslında grubun adı bilinçli olarak Kızıltepe’den gelse daha etkili olurdu. Çünkü doksanları belki hatırlarsın, Kızıltepe faili meçhul cinayetler, ohal, zorla göç ve kirli politikalarla anılıyordu…
İyi yakalamışsın gerçekten. Kendisi ilk bass gitaristimizdi, şu anki kadromuzda bulunmamaktadır malesef.

Evet. Malesef ülkemiz de dahil olmak üzere Ortadoğu ve Asya'da birçok katliamlar, faili meçhuller, kana bulanmış olaylar yaşandı, yaşanıyor. İnsanlar inanç, dil, ırk ve bazı çıkarlar uğruna katlediliyor, şiddete maruz kalıyor, sömürülüyor. Bizim ismimiz de aslında bunların hepsini kapsıyor. Zaten albümümüzün ismi olan Denied, herhangi bir parçamızın ismi değildir. Denied kelime olarak reddedildi demektir ve biz albümümüzde kabullenemediğimiz, reddettiğimiz şeyleri işledik.

Parçalarınızda nelerden bahsediyorsunuz?
Söylediğim gibi kabullenemediğimiz, reddettiğimiz şeyleri işledik. Bunlar o kadar fazlaydı ki; mümkün olduğunca bahsedebilmek için bazı parçalarımızda bahsettiğimiz konular çok net iken birçoğunda ucu açık anlatımlar yaptık. Mesela albümdeki ilk parçamız “Truth Within” ile şanssız doğan bir erkek ve bir kız çocuğunun hayatı boyunca başlarından geçenler anlatılmaktayken hemen peşinden gelen parçamızda “White Turns To Black” ile hayatın kötüye giden değişimi anlatılıyor. Albümdeki parçaların çoğu “White Turns To Black”te olduğu gibi genel anlatımlar içeriyor. Kısacası bazı parçalarımızda direkt bir konuyu anlatırken, çoğu parçamızda biz size hisleri veriyoruz ve gerisini sizin düşüncelerinize bırakıyoruz. Tabii ki genel olarak bakıldığında yaşamdaki kabullenilemeyecek şeylere karşı aşırı kin, öfke ve nefret var. Son parçamız “Salvation” ile de kurtuluş yolu arıyor ve albümü tamamlıyoruz.

Yakında albümünüz çıkacak. Yanlış hatırlıyorsam düzelt, iki yıl önce bu çalışmanın 2013’te çıkacağından bahsediyordunuz. Neden bu kadar gecikme yaşandı?
Malesef doğru hatırlıyorsun. Öncelikle bir aksilik çıkmazsa en geç Temmuz ayının başında yayınlamayı düşünüyoruz. İlk çıkış tarihimiz olarak 2013 yılının başları gibi düşünüyorduk fakat ardından planlarımız biraz aksayınca tüm çalışmaları tamamladık ve 1 Haziran 2013'te yayınlamaya karar aldık. Bu süreçte de ülkemizi ve insanlarımızı çok yakından ilgilendiren Gezi Ayaklanması yaşandı. Böylesine bir durumda bırakın albüm yayınlamayı, hayatımızı durdurduk ve belki de kurtuluşumuz olabilecek bir mücadeleye biz de ortak olduk. Ardından ülkemizde hiç durulmayan üzücü olaylar yaşadık. İnsanlarımız öldürüldü, baskılar arttı, iş cinayetleri ve en son Soma Faciası derken gündem hep bizim için daha öncelikli oldu. Böyle bir yılı yaşarken bizler de fırsat buldukça düzenlemeler yaptık. Parçalarımızı tekrar düzenlemeden geçirdik, tasarımlarımızı geliştirdik ve birçok yol kat ettik. Aslında geç olması bizi üzse de şu anki çalışmamızın geçen yıl yayınlamayı düşündüğümüze göre çok daha iyi olduğunu düşünüyoruz. Bu sebepten dolayı üzüntümüz biraz azalıyor ve yerini heyecana bırakıyor 

Çıkacak çalışmada kaç parça parça olacak. Formatı dijital mi olacak yoksa cd mi? Bundan da bahseder misin?
Albümde dokuz parça yer alıyor. Dijital olarak yayınlanmasının dışında ilk etapta sınırlı sayıda CD de basılacak. Fakat talep olması durumunda tekrar CD basımları olacak. Yayınlandığında tüm dijital platformlardan ulaşılabilecek. Sizler de hak verirsiniz ki günümüzde birçok şey gibi müzik çalışmaları da dijital ortamda daha yaygın ve ulaşılabilir oluyor. O yüzden öncelik olarak Dijital düşündük. Ama arşivlerinde albümümüzü bulundurmayı isteyen koleksiyoncuları, bizlere destek verenleri ve bizleri merak edenleri de unutmadık. Bu yüzden de çok özenerek hazırladığımız CD çalışmalarımızı sizlerle paylaşacağız. Ayrıca yine koleksiyoncuları ve nostalji sevenleri düşünerek, Gunebakan Production aracılığıyla sınırlı sayıda kaset basımı olacaktır.

Umarım çok kişiye ulaşırsınız. Çünkü ben parçaları dinledim muhteşem olmuş albüm kapağı desen öyle. İnşallah hak ettiğini bulur. Anladığım kadarıyla çok çok fazla emek var. Bu kalabalıkta neler yapıyorsunuz su yüzüne çıkmak için?
Beğendiğine çok sevindim. Çok fazla emek harcadık gerçekten. Birçok kişinin de desteğiyle bu duruma gelebildik. Umarım sesimizi mümkün olduğunca çok kişiye duyurabiliriz ve yine umarım ki daha fazlasına duyurabilmemiz için de imkanlar çıkar. Su yüzüne çıkmak için tamamen kendi içimizden gelenleri yapmaya çalıştık. Herhangi bir gruba benzesin veya tarza hapis kalsın istemedik. Melodic Death Metal yapalım dedik ama gruptaki herkesin farklı bir tarza eğilimi olmasından kaynaklı olsa gerek; kendi tarzımızı oluşturduğumuza inanıyoruz. Müzikal kalitemizin yanı sıra farklılığımızın bizi su yüzüne çıkarabileceğini düşünüyoruz. Çünkü bir veya birkaç grubu örnek alarak çıkmadık yola. İlk birkaç parçamız Melodic Death Metal tarzına benzese de sonrakilerde gerçekten farklı şeyler ortaya çıktı ve artık grup olarak bunu benimsedik. Her tarzdan bir tutam var. Bunun ortaya çıkmasındaki farklı bir nokta ise farklı ezgiler kullanmak isteyişimiz oldu. Bazı parçalarımızın melodilerinde bunu fark edebilirsiniz. Parçalarımızın bazılarında İsveç Death Metal tadı alırken, bazılarında ise heavy metal riffleri, thrash riffleri duyabilirsiniz. Dediğim gibi, harmanladık ve kendi tarzımızı oluşturmaya çalıştık.

Peki konserler nasıl geçiyor? İstanbul dışı konser nasıldı, Uludağ Üniversitesi festivali? Bar konserlerinden farkı nedir, gelen giden izleyici açısından?
Crimson Hill olarak konserlerimizde aldığımız olumlu tepkiler sonucunda ilk konserlerden itibaren materyallerimizi topladık, yeni besteler yaptık, tamamen albüm çalışmalarına yoğunlaştık. Az sayıda fakat etkili olabilecek, bizlere artı sağlayabilecek konserler vermeye çalıştık. İlk 3 konserimizden sonra kendi parçalarımızı çalmaya başladık. Konserlerimizde gayet olumlu tepkiler alıyoruz. Seyirci olarak değerlendirecek olursak da eski zamanlar gibi değil tabii ki. Ama yine de birçok konserimizde hatırı sayılır kitleler ile buluştuk. Uludağ Üniversitesi'ndeki konserimizde, öncesinde ve sonrasında gerçekten çok keyifli dakikalar geçirdik. Bizlerle çok yakından ilgilendiler. Buradan Uludağ Üniversitesi Müzik Topluluğu'na da çok teşekkür etmek istiyorum. Sıradan bar konserleri ile kıyaslanamayacak farklar var tabii ki. Gerek Sahne ve Organizasyon, gerekse gruplara gösterilen ilgi çok daha üst düzeyde. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim bu sene konserler açısından çok şanssızdık. İstanbul Rock Festivali ve yine Uludağ Üniversitesi konserlerimiz iptal oldu.

Metal Summer Festival alt grup oylamaları yada ne bileyim elemesi diyeyim nasıldı? Neler oldu? Yaşananları anlatır mısın?
Headbang Dergisi'nin Metal Summer Festival için ön grup yarışması düzenlediğini gördük ve katılmak istediğimizi bildirdik. Sonuçta Manowar, Arch Enemy ve Pentagram ile aynı sahneyi paylaşmak bizim için önemli bir adım olabilirdi. Jürilerin ön eleme sonrasında seçtikleri 10 grup arasına kalmayı başardık. Bu 10 grup içerisinden halk oylaması ile seçilen 1. grup sahne almaya hak kazanacaktı. Ardından oylamalardaki şaibeler nedeniyle oylamalar iptal edildi ve yine Juri oylaması ile belirlendi. Juri oylamasında ise 3. olduk ve dolayısıyla sahne alamadık. Ama bizim için iyi bir adımdı. Yeni kurulan bir grup olmamıza ve bizlerden hiçbir materyal, performans istenmemesine rağmen, sadece piyasadaki varlığımız ve yayınladığımız ürünlerin kalitesiyle 3. olmak ta bize doğru yolda olduğumuzu gösterdi.

Grup olarak müzik dışında ne işle uğraşırsınız? Mesala sıradan bir günde neler yaparsınız?
Vokalimiz Mete, Gitaristimiz Can ve Davulcumuz Hasan öğrenciler. Ben ve Bass Gitaristimiz Gürkan ise farklı özel şirketlerde çalışmaktayız. Yoğunluklarımızdan dolayı çok fazla görüşememekteyiz. Stüdyodan stüdyoya ya da yeni bir gelişme için toplantı olduğunda görüşebiliyoruz. Bunların dışında görüştüğümüzde ise yerli gruplarımıza destek olabileceğimiz etkinliklere katılırız.

Bu arada az önce sormadım. Manowar konserini gidip izledin mi? Manowar olsun alt gruplar olsun konser nasıldı?
Malesef gidemedim. Ama gidenlerin özellikle ses ile ilgili sıkıntılar olduğunu, Manowar hariç diğer grupların (Arch Enemy dahil) ses seviyelerinin çok düşük tutulduğunu hatta bu yüzden seyircilerin oturarak tepki verdiklerini duydum. Bu tür olaylar tabi ki hoş değil ama maalesef her etkinlikte bu tarz şeyler olabiliyor. Bu etkinlikte biraz fazla kaçırmışlar.

Eminim sende bir çok festivale izleyici olarak gidiyorsundur. Ah ulan biz de orada çalmalıydık dediğin gruplar hangileri oldu?
Bu sayı aslında çok fazla olabilir. Ama etkinlik olarak soracak olursan UniRock etkinlikleri çok iyiydi fakat o zamanlar Crimson Hill yoktu. Herkesin sahne almak isteyeceği diğer stadyum konserlerini katmıyorum zaten hesaba. Grup olarak ise aynı sahneyi paylaşmayı en çok istediğim Dark Tranquillity, In Flames ve Amon Amarth olmuştur.

Yakında albüm çıkıyor. Gelecek için planlarınız neler?
Açıkçası bu sektörde en önemli şey süreklilik. Biz hobi olarak yapıyor olsak bile ne kadar ilerleyebilirsek ilerlemek istiyoruz. İlerlemekten kastımız tabii ki dinleyici kitlesi. Yaptığımız eserleri mümkün olduğunca çok kişiye ulaştırmak istiyoruz. Bunun için de daha çok çalışıp, yılmadan devam etmeyi düşünüyoruz. Ama tabii ki albüme gelecek tepkiler de çok önemli. Olumlu veya olumsuz tepkiler bize tarzımız, müziğimiz veya izleyeceğimiz yol ile ilgili fikir verecektir. Bizler de bunlara göre çalışmalarımızı daha iyi seviyelere taşımaya çalışacağız.

Aslında bir sonraki albümümüz için iyi bir yapım şirketi ile çalışmak da hedeflerimiz arasında. Çünkü iyi bir yapım, iyi bir reklam, iyi bir tanıtım demektir. Bu da bizi hedefimize daha çok yaklaştıracaktır.

Son olarak kpk okuyucularına ne söylemek istersin?
Sadece kpk okuyucularına değil de kpk aracılığıyla Türkiye'deki metal kitleyicisine birşeyler söylemek istiyorum aslında. Ülkemizdeki metal grupları eskisi gibi desteklenmemekte ve bu birçok grubun çalışmalarını bırakmasına veya ara vermesine sebep olmakta. Ellerinden geldiğince yerli gruplara destek olmalarını istiyorum. Destek olmak derken illa CD'lerini alın demiyorum ama takip edin, konserlerine gidin ve yapıcı, geliştirici eleştirilerde bulunun lütfen... Kpk okuyucularından da Crimson Hill'i takip etmelerini ve çıkacak albümümüz hakkında mutlaka bizlere yorumlarını iletmelerini istiyorum. Yorumlarınıza gerçekten çok önem veriyoruz. Bizlerle bu keyifli röportajı yaptığınız için çok teşekkür ediyoruz.
Röportaj: Semih Şimşek


Crimson Hill 
Mete Aker - Vocal
Can Ersalıcı - Guitar
Ahmet Aydemir - Guitar
Gürkan Yücel - Bass Guitar
Hasan H. Uçma - Drum

Web Site: www.crimsonhillband.com
Facebook Fan Page: www.facebook.com/crimsonhillband
Youtube Channel: www.youtube.com/crimsonhillband
Twitter Page: https://twitter.com/CrimsonHillBand
Google Plus Page: https://plus.google.com/102466954473794533799
Myspace Page: www.myspace.com/crimsonhill


Oracles: “Underground’un Dini, İnternet Sayesinde Yok Oldu”

Çarşamba, Haziran 25, 2014
Doksanlı yılların başında Türkiye de öyle güzel şeyler yapıldı ki gerek dergi olsun gerek müzik olarak onların izleri, etkileri hala devam etmekte. Cep telefonları, apple iphone’ların, internetin olmadığı yıllarda o ruhla yapılan işler hala özlenmekte. Ve o dönemi yaşayanlar bir dönem ara verseler bile müzikten kopamamakta. Cüneyt Acar da, doksanların başında Türkiye’nin önemli fanzinlerinden Pest Zine’i çıkaran biri. Onunla doksanlar ruhunu ve grubu Oracles’i konuştuk.

Oracles’e geçmeden önce şunu öğrenmek istiyorum, 90’lar deyince aklında neler kaldı. Eminim Türkiye’nin kült fanzinlerinden Pest’i çıkartan biri olarak anlatacağın çok şey olmalı 90’lara dair…
90'larda Türkiye’ye undergroundu tanıtan ya da getiren ilk kişilerdenim. Getirdikten sonra da bıraktım. Bıraktım çünkü yapmak istediğimi yapmıştım. Daha  çok gerçek anlamda underground fanzinleri çıktı. Gruplar demolarını dünya çapında tanıtmaya başladı... Kısacası sistem oturmuştu. Ta ki net yaygınlaşana kadar güzel bir underground piyasası vardı Türkiye’de. Ama yine de yapılan zemin var, duruyor ve yok olmaz artık. Her şey çok daha samimiydi. Bugün netle yapılanları mektuplaşarak yapıyorduk. Sayemde PTT zengin oldu :))) Tamam underground Türkiye’de var. Ama underground’un dini, net sayesinde yok oldu. Örneğin daktilo, kağıt, çizim ve yapıştırıcı mevzusu tarihe karıştı. Her şey çok yapay oldu. Ya da ...

Eskiden demo kayıtları vasat olurdu, ama grupların çoğu iyi müzik yapardı mesela. En iyi örnek olarak aklıma Deathroom gelir burada. Şimdi bakıyorum yığınla grup var amk. PC'si olan kayıt yapmakta ve bunu bir şekilde piyasaya atmakta. Bu durumda iyi grupların sivrilmesi zorlaştı diyebilirim. Boş bir çoğunluk var. Dinleyiciler de öyle... O araştırmacı dinleyici pek yok artık.

90’lar deyince yine... örneğin Ankara da bir konser aklıma geldi. Dil Tarih Fakültesi’nde. Bir seyirci sayısı gördüm orda. Sanki sahnedekiler metal star grupları. İnanılmaz bir atmosfer vardı (Witchtrap, Diabolic Yard, Crisis filan sahne almışlardı.) doksanlar anlatmakla bitmez moruk... 

Doksanlar deyince bir de Antalya gelirdi. Dergiler, gruplar, kale içi birazda Antalya rock heavy metal ortamından bahseder misin?
O zamanlar Antalya’da Thrash yapan Angel Skull vardı. Bu grup o tarihlerde en önde gruplardan birisi olmayı başarmıştı. Birde Manavgat’ta Hamdi Şeker ve ben vardık. Çocuktuk o zaman, Horror News fanzinini çıkarırken. Bizim için daha çok bir eğlenceydi ve o kadar ciddiye alınacağımızı tahmin etmemiştik. Angel skull'ın 2 kez konserine gittik. İmkana ve ortama göre çok başarılı konserlerdi bunlar, ya 90 olacak ya da 91... Pentagram gelmişti Antalya’ya. O gün Antalya merkez metalci kaynıyordu. Polislerin bizlere yol açtığını hatırlıyorum. O kadar çoktuk. İşin kötüsü Pentagram konserini iptal etmişlerdi. O zamanlar ben Antalya’da yaşamıyordum Manavgat’ta yaşıyordum dolayısıyla doksanlarda Kaleiçi mevzularım filan olmadı. 2003’de Antalya’ya gelip Kaleiçi’nin tahtına oturdum. Artık Kaleiçi bizden sorulur hehehe...

Doksanlardan sonra senden haber alamadık ta ki Oracles’i duyana kadar. Oracles’in tarihçesinden bahsedermisin.
Pest zine'den sonra metal adına bir şey yapmamıştım çünkü. Kendimi tamamıyla işime gücüme vermiştim. Aynen meslek hayatımı sürdürürken Alanya’dan Oracles ile tanışmam oldu. Ve bu grubun demir başı rahmeti Metehan Altınok bana metal adına müzikal anlamda bir şeyler yapmam gerektiğini hatırlattı. Yıllardan 99-2000 olacak... Mete (Gitar), Anıl Kovastan (Vokal) ve Witchtrap’in eski davulcularından İlker Cem’in (Davul) aralarına katıldım. Önce basçı olarak girdim. Sonra Mete gitarla riffler ürettiğimi görünce, gitara aldı beni. Ve böylece yolumu yeniden çizmiş oldu rahmetli. Oracles olarak ayriyeten piyasa cover parçaları çalarak otellerde, ya da barlarda sahne aldığımız oluyordu. Grupta benim dışında zamanla kimsede istikrar, azim, istek filan kalmamıştı. Kısacası dağıldık. Ancak benim kanıma bir kere işlemişti bu iş. Ve ben başladığım bir işi yarıda kesmem. Kafaya koyduğumu yaparım. Yapım bu. Uzun lafın kısası, kafamdaki bu projeyle tek kişi olarak dört duvar içerisinde kendimi deliler gibi geliştirdim. Zaman zaman arkadaşlarım yardımcı oldu sağ olsunlar. Örneğin Ömür Algan ya da Cihan Demirkan (Single kapağımızı çizen puşt) gibi gibi...

2003’de çocuk sayabileceğimiz yaşta olan Burak Yücesan'la tanıştım. Baktım çocuk çok istekli ve müsait... Hemen yanıma aldım. Kaç yıldır birlikte müzik yapıyoruz. Ya 2 gitar, ya da 1 gitar ve 1 bas olarak. Yıllar içinde bu durumumuz geliştikçe gelişti. Sadece metal ya da Oracles olarak değil pek çok su yüzüne çıkarmadığımız müzik projeleri var... Zamanı geldiğinde onları da çıkaracağız elbet.

Ancak 2003’den önce Ankara’ya gittim 1 yıllığına. Orada yine Witchtrap’in eski basçılarından Ali ile bir araya gelmişliğimiz var. Hatta “Darkside of God” bestesini onunla başlamıştık ancak Ankara bana yaramayınca Antalya’ya döndüm ve görülmeye değer bir Extreme metal barı açmıştım. Eski müşterim olan Burak'la piyasaya çıkmadan deli gibi çalışmaya devam ettik. Hep kendi içimizde ürettik. Ancak   bir türlü grup  kuramadık.

Sonra belli bir zamanda Oracles projesini askıya aldık. Ta ki şu anki vokalistimizin beni paso Oracles'le ilgili dürtene kadar. Sonuç: 2012 tekrar kurulduk. 2013 de grubumuz oturdu.

Grubumuzun davulcusunu da 2003 de tanımıştım. O zamanları çocuktu. ''Çalış et bir gün grup yaparız'' dediğimi hatırlıyorum.

Evet ve kadro böylece oluşmuştu. Çok iyi oldu Oracles. Temeli sağlam iyi müzisyenlerden oluşuyoruz. Herkes yapacağını çok iyi biliyor. Her şey yolunda. Sayende bir de single demo tape'imiz “DARKSIDE OF GOD” oldu, iyi bir ürün oldu.

Şu anda ise basçımızın askerden gelmesini bekliyoruz. Başlattığımız konserlerin devamını getirmek için. Ondan sonrada albüm çalışmalarımıza geçeceğiz. Şimdilik durum bu. Unutmadan, bizi canlı izlemeniz lazım. 

Geçenlerde Facebook’da yazdığın şu cümle dikkatimi çekti ‘’gelmiş geçmiş en büyük grup Pink Floyd" cidden Pink Floyd yeri doldurulamayacak grup. Ama seni demo’nun adına kadar etkilemiş. Nedir bu Pink Floyd sevgisi?
Yanlış anlaşılmasın ‘’Darkside of the Moon'’dan etkilenerek single bestesinin adını “Darkside of god” koymadık dostum. Ve ayrıca o kadar büyük bir Pink Floyd hastası filan da değilim. Onların en büyük grup oldukları da sadece bir gerçek. Pink Floyd'un daha çok müzikal yapıları etkilemiştir. Ve bu etki albümüzde bariz belli olacaktır. Black metal adına daha önce hiç yapılmamış bir yapıt olacaktır bu. Süpriz olsun. Ayrıca, albüm planlarımızdan da fazla bahsetmek istemiyorum, çünkü fikirlerim bir şekilde çalınıyor. Çalınacaksa albümden sonra çalsınlar.

İster 20 yıl önce Pest Zine’i çıkartmış biri olarak, istersen bir müzisyen olarak, yeni dönem black metal’i nasıl buluyorsun? Hissedebiliyor musun? Sana şöyle bir örnek vereyim; Bir bakıyorum adamlar müzik yapmış, altına elit black metal yazmışlar, bir bakmışsın cold black metal, bir bakmışsın dsbm yazmışlar. Nedir bu ya, ben pek alışmadım açıkçası.
Abuk subuk çok şey var, black metal’de son dönem yapılmış çalışmalara bakarsak. Yani Black Metal’in her şeyden önce bir müzik olduğunu karıştıran kafalar çok moruk. Olmasın demiyorum. Tamam hurda hali de olsun, ama çok olmasın. Yani taşşak malzemesi çok oluyor mesela. Görüyoruz nette filan... Bunlar bu kafada ve buna benzer kafaların sonucu oluşan durumlar. Black Metal’in geneli olarak diyorum; Çok daha fazlasını hakeden bir tarzdır. Çünkü Black Metal çok özel bir tarz. Bok edilmesine şiddetle karşıyım. Muhteşem grupları tabi ki Başta Venom tam olarak girmese de Bathory, Immortal, Behemoth.... vs vs'lerdir. Fazla bokla püsürle dallandırmamak lazım. Fazla ağırlık yapıyor bu dallar moruk.

Konserler nasıl? İlk konseri Çanakkale’de verdiniz, nasıldı?
Çanakkale, bizim ilk sahne aldığımız yer oldu. Uçk, Yabgu ve ismini hatırlamadığım genç bir grup ile... Yerinin ayrı kalacağı kesin. İlk açılışımızdı sonuçta. Çok az ama öz kitle vardı. Bizim için en önemlisi de bu zaten. Ayrıca, Çanakkale’ye Çanakkale için yazılmış bir bestemizle gittik. Anlamlıydı bizim açımızdan.
Biraz da demoya dönecek olursak... Demo’da iki farklı döneme ait parçalar var, yeni çalışma nasıl olacak? 

Sözler yine Türkçe mi olacak?
Evet. “Darkside of God” harici birde eski kayıtlardan bir potpori var. Kaydı vasat. Normalde vasat bir kaydı bir ürüne almak taraftarı değilim. Ancak mevzu kaset olunca vasat kaydı uygun gördüm, doksanları anımsatsın diye. Kötü kayıtlar dandik teyplerde iyi gidiyor. Underground havası. Bu potpori sadece kasette bonus olarak var. Yani single cd çıkardığımızda bu olmayacak. Ayrıca o eski kayıtta her şey bana aittir. Tek kişilik bir projeyken yani.

Ve evet, çalışmalarımızın devamı da Türkçe olarak kalacaktır. Bu çizgiden ayrılmayı düşünmüyoruz açıkcası. Çalışmalarımızın devamı “Darkside of god”un büyük devamı niteliğinde olacaktır. “Darkside of god”u kayıt etmek için stüdyo kiralamıştık. Dolayısıyla belli bir zaman sürecine girdik kayıt ederken Kayıttan çok memnunuz, ancak zaman sürecinden dolayı %100 istediğimizi gerçekleştiremedik. Kısacası albümde çok daha yüklü bir Oracles soundu olacak. Örnek olarak sana C.O.F.-Midian albümünü gösterebilirim. Daha sesli, yoğun, bol gizli sesler, bol efektli'dir asıl kafamızdaki sound. Ve bunu albümde gerçekleştirmiş olacağız. Hedef budur. Tabi o imkanı elimize geçirirsek olacak bu. Yoksa albümün riffleri, besteler, her şey hazır aslında. Yüklü bir birikimiz mevcuttur. Yılların birikimi sonuçta bunlar. Ama yeni parçalarda olacak 2014 model...

C.O.F. demişken, yeni hallerini nasıl buluyorsun? Bu aralar neler dinlersin?
Yeni hallerini beğeniyorum ya da beğenmiyorum. Sonuçta çok iyi müzisyenlerden oluşan bir gruptur c.o.f. Ben beğensem de beğenmesem de bu çok iyi olduklarını değiştirmeyecektir. Hiç beğenmesem bile şöyle de bir gerçek var. Adamlar en azından yeni bir boyut, değişik bir sound kazandırdılar tarza. Ve evet ‘’Midian’’ albümü en sevdiğim albümler arasında yerini korur.

Valla benim neler dinlediğim belli olmuyor. Müzisyen olduğumdan bu yana her şey dinleyebilmeye başladım. Saf bir dinleyiciyken nefret ettiğim tarzları bile bugün dinliyorum. Müzik zevkim genişledi ve sınırsızlaştı. Daha hala fanı olduğum isimler kuşkusuz Bathory, Celtic Frost, Venom'dur. Sanırım bu durum yok olana kadar böyle kalacaktır. Diyeceğim, metali nasıl seviyorsam, arabeski de, popu da, bluesu da, pek çok tarzların sanatçılarını müzisyenlerini diniyorum. Bu müzik değil, ezanda olabilir, doğanın sesleri, sükunetin sessizliği... İyi olan her şeyi dinlerim aga. Bugün Hüsnü Şenlendirici’yi çok dinledim mesela. Bathory ve diğer isimleri seksenlerden bu yana her gün dinliyorum ayrıca.

Facebook’taki resimlerine bakınca sana özeniyorum. Antalya’da bir köyde, yeşilliğin sessizliğin hüküm sürdüğü bir yerde yaşıyorsun, tabii birde kopeklerin var. Yaşam nasıl geçiyor oralarda, neler yapıyorsun?
Evet Antalya’nın tepelerinde bir köyde yaşıyorum, direk ormanın dibinde. Buranın iklimi, şehirden çok daha berrak ve ses kirliliği yok. Gündüz kuşları, geceleri de böcekleri duyuyorum. Bunların haricinde başka ses yok. Öyle yakın çevremde komşu filan da yok. Sükunetin ve huzurun dibindeyim anlayacağın. Şu an bir işim yok. Öyle arada bir olursa bir otelde ya da barda canlı müzik programları yapıyorum. Evde tamirhane var. Motorsikletlerle uğraşıyorum ailemle. Ya da direk motorsikletler üretiyoruz (Custom Bikes). Sadece motorsiklet değil, Go kart ve Off road araçları da ürettik, sipariş ve istek üzerine. Bu işi Türkiye de yapan sayılı kişilerdeniz.

Koca bir bahçe var, köpekler aile boyu, kediler...  Beni burada strese sokacak, sinir yapacak pek bir şey olmuyor. Şükür burada huzurluyum. Toplumun içinde yaşamak beni hasta ediyor.

En kısa zamanda yanına geleceğim.
Antalya’da ki adresin, benim yanımda aziz dostum...

Demo’ya gelen eleştiriler ne yönde? Ben yurt dışında çok iyi eleştiriler okudum, peki sana ulaşanlar ne yöndeydi?
Yurtdışından çok iyi tepkiler aldım. Yurt içinden de beklentimizden çok... Bir tane olumsuz eleştiri almadım. Öyle çok insana ulaşmadık ama ulaştığımız insanlardan hep iyi ya da çok iyi tepkiler aldık. Bu canlı halimizde de öyle. Her şey yolunda, sorunsuzca ilerliyor desteğinle birlikte... Güzel bir duygu, dünyanın bir köşesinde Türkçe olarak dinlenip beğenilmek. Güzel bir çıkış yaptığımıza inanıyorum. Her grubun çıkışı böyle temiz olmuyor. 

Bende tam onu soracaktım... Grubun Türk olması, Black metal yapması, üstüne üstlük Türkçe sözlü yapmanız...  Şaşırıyorlar mı?
Aynen öyle oldu, oluyor dostum. Bazılarına Türkçe olduğunu söylemesem çakmayacaklar bile :)) Zaten önemli olanlardan biriside budur. Türkçeyi dinletebilmek. Hem yurt dışındaki kulaklara, hem de yurtiçindeki kulaklara... Normalde Türkçe söz, hep eleştirilir ülkemizde. Ama bizde öyle bir eleştiri filan olmadı. Türkçeyi iyi kullandığımızı biliyorum, farkındayız bunun. Özgür Kaygısız verdiğim konseptlere göre güzel söz yazıyor ve bunun basit ve anlaşılır olmasına dikkat ediyor. Sözlerin kolay anlaşılmasına önem verirken çok sıradan da değildir sözler ama dinlerken direk anlaşılması daha etkili oluyor. Diğer türlüsü çok yoğun olunca, düşünürken parça bitmiş gitmiş oluyor.

Peki zor değil mi Türkçe sözlü yapmak? Bir de, sen Almanya’dan geldin... Almanca parça yapma durumları var mı?
Evet Türkçe söz yazmak, Özgür bilir, çok zordur. İngilizce gibi basit bir dil değildir çünkü. Türkçeyi İngilizce gibi kullansak bok gibi olurdu. Ayrıca Almanca söz yazmak hep aklımdaydı zaten. Almanca sözlü parça olacaktır.

Son olarak kpk okurlarına ne söylemek istersin?
Valla diyeceğim, Oracles'i henüz dinlemediyseniz bir kulak verin... Dinlemeye değer olduğumuzun garantisini verebilirim. Ayrıca şu ana kadar gelen destekler için herkese çok teşekkür ederim grubumun adına. Konserlerimize beklerim... Pişman olmayacaksınız.  Sana da bu güzel muhabbet için ayriyeten teşekkürü borç bilirim. Benim için bir zevkti. Bol bol su için ve derin nefes alın. Ciddiyim.

Röportaj: Semih Şimşek




Pretorical: “Gezi Olayları Bizim İçin Dönüm Noktası Oldu”

Çarşamba, Haziran 18, 2014
“Arşivini seven gelsin” mottosuyla 6 Haziran’da ilkini gerçekleştirdiğimiz ve büyük ilgiyle karşılanan “Takas Pazarı”na, özel olarak hazırladıkları promo cd’yle katılarak gönüllerimizi fetheden trash metal grubu Pretorical ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik... Gruptan Mustafa Aypolat ile Günebakan Production’dan Semih Şimşek arasındaki sohbet, müzikle başlıyor ve ülke gündemiyle yoğruluyor...

Teknoloji insanın hayatını kolaylaştırdığı gibi bazen de keyifli bir hale getirmekte. Örneğin bu röportajı yaparken olduğu gibi yattığınız yerden akıllı telefonuz ile facebook üzerinden röportaj yapabilirsiniz. Gezi olayları sırasında ‘’Resistance Begins’’ klibiyle dikkatleri çeken Pretorical röportajını yaparken çok keyif aldım umarım sizde okurken keyif alırsınız.

Bana kısaca Pretorical’ın kuruluşundan bahseder misin?
Pretorical, 2012 yılında Onuralp MEHMET ve Raffi ETYEMEZ tarafından kuruldu. Klasik kadro toplama çalışmaları, farklı alternatifler müzisyenler derken, Ferhat KONAŞ gitarda, basta ben Mustafa AYPOLAT ve davulda Fırat YEŞİLÇAY ile kadro tamamlandı.

Her grup gibi cover yaparak başladık. Birçok thrash-death klasikleri çaldık. 2013 Mayıs’a kadar böyle devam etti. Gezi olayları, grubumuz için dönüm noktası oldu. Cover yapmayı askıya aldık ve tamamen bestelere yoğunlaştık. Bu dönemde Raffi ETYEMEZ gruptan ayrıldı ve tek gitar devam kararı aldık.

Olayların patlak vermesi ile haftada altı gün Taksim, bir gün Kabataş’taki stüdyoda olmak üzere her gün görüşür olduk. Birden herkes elinde materyaller ile gelmeye başladı. Yaşadığımız süreç, grubun yaratıcılığını tetikledi. 

Benim de dikkatimi çeken bu oldu. Şunu soracaktım; eğer Gezi olayı olmasaydı grup devam eder miydi? Daha doğrusu, çalışmaları bu kadar yoğun olur muydu?
Grup devam ederdi ama beste çalışmalarına girmemiz biraz daha zaman alırdı. 

Peki, Gezi sonrasını nasıl buluyorsun?
Süreç olarak dersen, Gezi bir halk devrimiydi ve halen devam ediyor. Bu bir uyanış, silkinmeydi. Artık biliyoruz ki, bu gençler gerektiğinde bir olmayı ve hakkını aramayı biliyor. Mesele gerçekten bir ağaç değildi. Mesele geleceğimiz, çocuklarımız ve onların çocuklarıydı. Şu anki düzende hükümet için Gezi ciddi bir travma ve hep öyle kalacak.

Bir müzisyen olarak Gezi sırasında yapılan klipleri ve parçaları nasıl buldun?
Tek kelime ile müthişti. Herkes bir şeyler yapmaya çalıştı. Türküden metalin birçok türüne kadar şarkılar yapıldı, oyunlar sergilendi, resimler yapıldı. 

“Gezi’yi kullanıyorsunuz” diye eleştiri geldi mi hiç?
Hayır, biz “Resistance Begins”i yayınladığımızda bizim piyasada hiç Gezi ürünü yayınlanmamıştı. İlk olduğumuzdan olumlu tepkiler aldık. Bizden sonra çıkan işler o tepkilere maruz kaldı ne yazık ki.

Başta rock müzik olmak üzere sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmak aslında muhalif olmayı gerektirir. Hal böyleyken neden bu kadar muhafazakârlaştık?
Günümüz yönetimi ile sanat ‘tu kaka’ ilan edildi. Sanat evleri kapatıldı, heykeller söküldü. Devlet ve şehir tiyatrolarının, Devlet Opera ve Balesi’nin başına gelenler, özel tiyatrolardan devlet desteğinin kesilmesi, Gezi’ye destek olanların linç edilmesi, hepsi bizi sarstı. Böyle bir ortamda muhalif olmak yürek işi! Hele ki medyatik bir kişiyseniz. 

Aslında muhafazakârlaşan halk oldu, ya da öyle olduğunu iddia eden halk oldu. Son yıllarda çizilen muhafazakâr profili, insani değerlerden hayli yoksun yoz bir kitle. Çıkın dışarı ve bu zümredeki insanlara bakın, ne demek istediğimizi anlarsınız.

Sanat olarak omurgalı çok iş de var. Sadece medyatik olmadığından bilinmiyor. Bir yerde kendimiz çalıyor, kendimiz oynuyoruz. Bu halk kandırıldığını fark edene kadar böyle gidecek.

Grup, yaşadığı ülke ve dünyada yaşananlarla yakından ilgili. Peki, yakında bizi neler bekliyor? Ortadoğu’da yaşananlar, savaşlar, ekoloji, çevre, HES’ler... Bunlarla ilgili parçalar söz konusu mu?
Bizim işlediğimiz konuların temelinde insani yozlaşma var. İnsani yozlaşmanın yaşandığı coğrafyada doğaya, insana, topluma katliam kaçınılmaz. İdeolojik savaş de, etnik savaş de, din savaşı de, ne dersen de. Temelinde insani değerlerimizin kaybolması var.

Tarih boyunca para-egemen devletlerin oyuncağı olan halklar gene oyuna geliyorlar. Ülkemiz için ise şunu diyebiliriz: Winston Churchill, Atatürk için, “-Dünyaya her yüzyılda yalnızca bir tane dâhi gelir. Bu yüzyıldaki dâhi Türk milletine gelmiştir.'' demişti.

O yüzyıl bitti ve sıra hainlere geldi. Bu yüzyılda biz de oyuna getiriliyoruz. Kendi yöneticilerimiz tarafından.

Grup olarak karamsar mısınız?
Karamsarlık demeyelim de, farkındalık diyelim. Metal müzik dinleyicisi farkındalığı yüksek bir kitledir. Nihayetinde bilerek yaşıyoruz. Elimizden geldiği kadar mücadele etmeye çalışıyoruz. Gelecek nesle mal-mülk değil, bir parça orman, temiz akan dereler, solunacak bir hava bırakmak istiyoruz. Bunun için de mücadele etmeye çalışıyoruz. Dedelerimizin emanetini çocuklarımıza en az hasarla bırakmak istiyoruz.

Demin de dediğin gibi, Allah’tan Gezi’de bir kırılma noktası oldu ki, devamı gelir. İnternete şöyle bir baktım. Sanırım tek bir konser verdiniz. Nasıldı?
Umarım gelir. Şu ana kadar 1 konser oldu. Öncesi ve sonrası çok davet aldık. Beklememizin sebebi ise, sadece kendi şarkılarımızı çalmak itiyoruz. İnce eleyip sık dokuyoruz. İlmek ilmek örüyoruz şarkıları, sözlere, melodilere, rifflere çok emek veriyoruz. Bu da süreç istiyor.

Konser dinleyiciler açısından tatminkârdı. Ancak bizim için değildi. Çok daha iyisini yapmalıyız.

Peki, hiç cover yok mu?
Olmaz mı, bir sürü var hem de. Konserlerde de çalacağız ama ağırlık bestelerde olacak. İlk konserimizde üç beste, yedi cover çaldık. Bu oranı tersine çevirdik şimdi.

Neleri coverlamaktan hoşlanıyorsunuz?
Sert şeyler. Testament, Sodom, Sepultura, Death gibi gruplar. Bir de Rumble Militia’yı çok severiz. Ondan da çalıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Takas Pazarı için sınırlı sayıda Demo CD yayınladınız. Bundan bahseder misiz?
Promo CD, Takas Pazarı'na özel yapıldı. İçeriğinde iki beste ve bir intromuz var. O geceye özel bir şey yapmak, arşivcilere numaralandırılmış bir kayıt hazırlamak istedik. Satış yapılmadı ve ücretsiz dağıttık. O gece orada olanlardan 36 kişi, bu promo CD’yi arşivine kattı. Kayıtlar yarı evde, yarı stüdyoda yapıldı. Mastering aşaması Stüdyo Nemm'de yapıldı. CD'de şarkılarla birlikte iki şarkıya çektiğimiz klip de var. Fotoğraflar Bar Rasputin’de çekildi.

Sanırım Eylül gibi yeni bir çalışma var.
Eylül, belki Ekim'de, büyük ihtimalle bandrollü bir EP hazırlayacağız. Kayıtlar Balyoz Müzikte yapılacak. Şarkılar iskelet olarak bitti ve ayrıntıları çalışmaya başladık. Promo CD’ye göre biraz daha sert, melodiler biraz daha kırpılmış bir yapıda olacak.

Anlaşılan o ki grubun derdi var. Ve müzik de bunun bir parçası. Parçalarınızı insanlara ulaştırmak için neler yapıyorsunuz? Bunun için uygun ortam var mı? Dergi olsun, radyo programı olsun, TV programı olsun…
Artık müziği dinlerken görsellik çok önemli. Biz kasetlerden müzik dinlerken ya duvara, ya sokağa, ya da fanzinlere bakardık. Şarkılar artık görselle destekleniyor ve dinleyiciye daha kolay ulaşıyor. Biz de promodaki üç şarkının üçüne de klip çektik. Ulaştırmak konusunda ise, grup olarak sosyal medyada kendi şarkılarımızı çarşaf çarşaf paylaşmak istemiyoruz. Birer kere paylaştık, dinleyicilere sunduk. Sonrasında ise, beğenilirse kendiliğinden yayılır dedik. Beklediğimiz gibi oldu. Bizi memnun edecek kadar dinleyiciler tarafından paylaşıldı halen de paylaşılıyor. Dergi dediğimiz şey artık dijital dergiye döndü. Promo CD sonrası insanlar bizi dinleyip dönmeye başladı. TV ve radyo konusunda ise koca bir hiçiz! Orada olmak için ağlak sesle aşk şarkıları söylemeliyiz. Biz ise böğürerek insanlığa insanlıktan çıktıklarını söylüyoruz.

Resistance Begins klibimizi Ulusal Kanal ve Halk TV'ye yolladık. Belki yayınlarlar dedik. Sonuçta bırakın yayınlamayı, bizim klibin sesini kısıp, üzerine başka bir şarkı koyup, klip diye yayınladılar. Rock FM bile yerli metal guruplarına bırakın destek vermeyi, maillerine bile cevap yer vermiyor.

Ciddi misin? İlginç.
Tecrübeyle sabittir. Biz insanlara duymak istemediklerini söylüyoruz. Haliyle bizi yok farz ediyorlar.

Çok doğru söylüyorsun. ‘Rock’ adı altında bir sürü, saçma sapan müzikleri ve sözleri olan gruplar var. Ve de sosyal medyada böyle gruplar yer almakta.
O yüzden Cem Karaca ''Kahrolsun yoz müzik'' diyordu. Ne olursa olsun, bizim derinde bir alt kültürümüz var. Bloglar, fanzinler, siteler, Facebook grupları gibi. Headbang her sayfasında Metallica posteri vermese ya da kapak yapmasa binlerce satabilir mi? Sosyal medya işi ucuzlatıyor. Böylece parçalar çok çabuk bir şekilde kitlelere ulaşıyor. Bugünün sosyal medyası, dünün fotokopi fanzini. Ucuz ve direk hedef kitleye ulaşabiliyor. Tabi, piyasanın emektarları da var. Onları unutmamak lazım. Distrolar ve fanzinler çok önemli. Özellikle senin yaptığın işler çok önemli.

Yıl 2014, stüdyolar muhteşem, enstrümanlar muhteşem. İmkânlar arttı. Ama o kadar grup ve konser mekanı var ama baktığında çok bir şey yok. Bir bakıyorsun, gitar telinin olmadığı dönemlerde adamlar öyle bir albüm yapıyor ki, Jimmy Hendrix, Pink Floyd’un aldığı ödülü alıyor. Ama şimdi ise bir hiç. Neden böyle?
Sorun zaten imkânların çok olması. Şartlar ne kadar zor olursa insanlar o kadar çok çalışmak zorunda kalır. İnternet, müziğe ulaşmayı o kadar kolaylaştırdı ki, hiç bir albüme konsantre olamıyoruz. Binlerce albüm, binlerce şarkı. Eskiden albüm çıkaranlar yıllarca süren turnelere çıkardı. Yeni albümlerini tur otobüslerinde bestelerdi. Bir de dünya üretici değil, tüketici topluma dönüştü. Dünyanın sosyolojik tarihi gibi müzik sektörü de aynı. Üretici toplumlar güçlendiler ve tüketmeye yöneldiler. Bu müziğin bir yerlere gelmesi için üretici müzisyenler hep var ama dinleyiciler sadece tüketici. Bir albümün ömrü en fazla beş-altı ay. Teknoloji çağının kaçınılmaz sonucu.

Grup olarak kimleri dinliyorsunuz? Mesala metal dışı bir şey var mı?
Ben 70'ler Türkçe dinlerim. Tanju Okan, Ersan Erdura, Berkant, Cem Karaca, Erkut Taçkın gibi. Fırat da Rus Heavy Metal grubu Arya’yı dinler. Ferhat bildiğin metalci. Alp ise Deniz Kızı Eftelya , Tanju Okan , Zeki Müren, Barış Manço , Ersen Ve Dadaşlar, Sezen Aksu ve klasik müzik dinler. Özellikle Chopin

Peki, gelen eleştiriler yönde? Parçalar, klip ve Promo CD?
Dinleyenler bizden daha memnun. Olumlu-olumsuz çok tepki aldık. Hepsi bizim için çok değerli. Klipler güzel oldu. Çok değerli dostlarımız var ve ellerinden gelenleri yaptılar. Klibimizi çeken, yöneten Çağatay DÖRTYILDIZ, fotoğraflarımızı çeken Müjgân DURSUN gibi. Montaj zaten davulcumuz Fırat’ın işi. Gerçi, üç klip konusunda tepki aldık; Ne gerek varmış, ne guruplar varmış klipleri yokmuş. Hâlbuki elimizde imkanlar varken neden değerlendirmeyelim ki? Şarkının izlenebilir olması dinlenebilirliğini de artırıyor.

Yurt dışına yolladınız mı parçaları?
Promo CD yı yollamadık. Sonbaharda EP çıkınca göndereceğiz.

Son olarak kpk okurlarına ne söylemek istersiniz?
Bodakedi ve okurları bu ülkenin aydınlık yüzü. Kendinize ve dünyanıza iyi bakın. Zaman ayırdığınız için teşekkürler. 

Röportaj: Semih Şimşek



Grubun, sadece Takas pazarı için özel olarak çıkardığı 50 adet elle numaralandırılmış promo cd'den, okurlarımıza da ayırdık... Bize ulaşan ilk 7 kişiye, imzalı promo cd'lerini hediye ediyoruz...
mail atmanız yeterli: gunebakanproduction@gmail.com

 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template