♫ ♪♫ ♪•♫♪ 2006'dan bu yana Film, Dizi, Müzik ve Kitaplar üzerine Yazılar Diyarı... ♫ ♪♫ ♪ ♫ ♪♫

Sinema

Kitap Kritik

Dizi

Latest Updates

Lean on Pete : İçim Paramparça Rüveyda

Friday, June 22, 2018
Milenyumla birlikte artış gösteren tek başına ama mağrur kaybetme hali bir “kaybedenler kulübü” miti yarattı. Önceki kuşağın “Tutanamayanlar”ı yerini ne olursa olsun kendine güvenen, hayata tutunmak için bir şeyler arayan, sonuna kadar gitme azmi ve hırsına sahip “kaybedenler” aldı. Bu kaybedenler kulübü üyelerine dair üretim de sürüyor haliyle. Döneme de iz bırakan tutanaklara olarak kayda geçiyor. İleride bu sıfatların yanında söylenecek örnekler olarak ekleniyor. 2017 yapımı İngiliz işi “Lean on Pete” de onlardan biri. Aynı adlı romandan uyarlanan film, prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nde övgülerle karşılanmış ve başrol oyuncusuna ödül kazandırmıştı. Sonrasını da festival gediklisi ve ödül avcısı olarak sürdürmüştü. Bizde gösterime girer mi bilinmez ama yılın en çok konuşulan filmlerinden biri olarak ilgiyi hak ediyor.

“Lean on Pete”, üretken bir Amerikalı’nın 2010’da yayınlanan ve çok sevilen romanından uyarlama. Yazarlığının yanı sıra yazdığı şarkıları yazıp söyleyen bir ozan aynı zamanda… Zarif ve minör bir anlatımla tam da dönemin hissiyatını yansıtıyor romanlarında. Dilimize çevrilmemiş olsa da yakın zamanda raflarda görürüz muhakkak. 2012 yılında bir başka romanı “Motel Life” uyarlanmış ve beğenilmişti. Bizde “Yaşamın Kıyısı” adıyla izleyici bulan film yine ödül gediklisi haline gelmişti. Beş yıl sonra en çok sevilen romanına bu kez daha önemli bir isim el atmış. Aynı minör zarafeti kadrajına yansıtan Andrew Haigh tam kendine göre bir hikaye bulmuş. Ruhları örtüşmüş adeta. Senaryoyu da kotaran Haigh, “Weekend” ve “45 Years”ın ardından oluşan beklentileri karşılama adına da doğru bir seçim yapmış. Son dönemin yükselişteki yönetmenlerinden biri olmanın avantajıyla iyi de bir kadro kurmuş. Filmi tek başına sırtlayan Charlie Plummer’a, Travis Fimmel, Steve Buscemi ve Chloë Sevigny eşlik ediyor.  

On beş yaşında bir gencin öyküsü Lean on Pete… Annesini hiç tanımayan, babasıyla birlikte yaşayan mağrur bir genç… Tek başınalığa alışmış, kendine ait bir dünya kurmuş. İçi alev alev yanıyor olsa da dışarıya renk vermeyen sessiz atlardan… O meşhur tekmeyi beklediklerimizden. Sorumsuz babasının kendi haline bıraktığı, annesinin ise doğumdan sonra kaçıp gittiği bir ortamda başka türlüsü beklenemez zaten. Koşmayı ve dolaşmayı seviyor, tv izliyor ve atlara hayran… Soluğu sık sık hipodromda alıyor. Böyle anlardan birinde işe de giriyor ve tutunacak dalı ile karşılaşıyor. “Lean on Pete” adlı yarış atı ile ilgileniyor. Babasının hastanelik olmasıyla para kazanma sorumluluğunu da alıyor. Onunla kimin ilgileneceğini soran yetkilerden kaçıyor, atın satılacağını öğrendiğinde de her şeyden… Lean on Pete ile birlikte düşüyor yollara…

Yüzü pek gülmeyen genç Charley’in gerçek dünyayla tanışıp gölgelenmesinin hikayesi Lean on Pete… Hayvanlarla insanların arasındaki bağı anlatıyor gibi görünse de ondan fazlası. Andrew Haigh müthiş kadrajları ve anlatımıyla içe işleyen bir boğazda düğümlenme. Kaybedecek neyim var ki diye düşünenin yollara düşüşüne dair bir belge. Bu özgürlüğün nelere kadir olduğunu sakince anlatıyor Haigh. Abartıdan uzak bir sakinlikte ve ayrıntıcı. Charley özelinde onun gibilere bir ayna tutuyor. Seyircisini kahramanıyla özdeşleştirmiyor, şahitliğe çağırıyor. Plummer’ın muhteşem performansıyla büyüyor. Bakışları, söylemedikleri, yapmadıkları ile anlatıyor. Harika bir finalle taçlanıyor. Genel izleyici için bir çekiciliği olmadığını da belirteyim. Herhangi bir aksiyon ya da olay örgüsü bekleyenler hızla uzaklaşsınlar.

“At vuruldu; içim paramparça rüveyda / gölgelerin ardına sakladım kusurumu / sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin / ben burda damla damla eriyip akıyorum / yine de, çiğnetemem kimseye gururumu / istenmediğim yeri sessizce terkederim / hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu / mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim” der Nurullah Genç, Rüveyda adlı şiirinde… “Lean on Pete” de öyle bir şiir… Iskalamayın…

Escape Plan 2 Hades : Her şey bir olarak ilerler

Thursday, June 21, 2018
Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger’i bir araya getirerek kaçılması imkansız görünen bir hapse tıkan aksiyon “Escape Plan” 2013 yılında epey bir ilgi çekmiş ve bu ilginin karşılığını vermişti. İki yaşlı kurdun işinin bitmediğini ve iyi filmlerle dönebileceklerini de kanıtlıyordu aynı zamanda. Makul ve mantıklı bir senaryo ile zeki bir aksiyon idi ne de olsa. Bizde de vizyon gördü ve yetmiş binin üzerinde bir izleyici rakamına ulaştı. Dünyadaki durumu da pek farklı olmayınca neredeyse her Stallone filminde olduğu gibi devam filmiyle dönüş yapıyor. Ülkemizde 29 Haziran’da vizyon görecek film, izleyicisini üç yıl sonrasında başka bir zorlu hapishaneye götürüyor. Elbette yine kaçma isteği baki...

Beş yıl aradan sonra gelen devam filmi ilkine göre daha küçük ölçekli olarak tasarlanmış. Ev sineması pazarına yönelik. Üçüncü dünya ülkelerinde vizyon gördükten sonra bluray ve öde-izle platformlarından ulaşılabilir halde. Künyeye bakınca durum daha net anlaşılıyor aslında. Bizde niye vizyona giriyor bilinmez ama merak edip biraz internette gezince karşımızda basit bir video filmi olduğu görünüyor. Doğru düzgün bir afişi yok örneğin. Fragmanın da heyecanlandırmanın kıyısından bile geçmediği su götürmez. Stallone’un popülaritesine yaslanıyor kısacası. İkinci filmin senaryosunu hikayenin sahibi Miles Chapman kotarmış yine. Yönetmen koltuğunda ise değişiklik var. Vasatlarda seyreden video pazarı filmleriyle tanıdığımız Steven C. Miller daha geniş ölçekli bir filmde çalışma fırsatını yakalamış. Adının künyede yazması en azından sıkılmayacağımızın garantisi oluyor. Stallone yanına bu kez gençleri doldurmuş. Jesse Metcalfe, Wes Chatham, 50 Cent, Dave Bautista’nın yanına kadınsız olmaz denerek Jaime King ve Lydia Hull eklenmiş. Filmin tüm ağırlığını ise parlatılmak istenen bir yıldız adayı üstleniyor. Çinli aksiyon adayı Xiaoming Huang kendini ilk kez uluslar arası pazara çıkmış oluyor.

Dünyanın en önemli güvenlik uzmanı ve tasarımcılarından olan Ray Breslin'i merkeze alan devam filminde üç yıl sonrasındayız. Kurduğu güvenlik ekibinin başındadır. Başarısız bir olayın ardından önce ekipten biriyle yolları ayırır. Sonrasında ekibin dövüş ustası Shu ortadan kaybolur. Shu’nun yüksek güvenlikli, son teknolojiyle donatılmış, yeri tespit edilemeyen ve kaçılması imkansız bir hapishane olan “Hades”te olduğunu öğrenen Breslin ve ekibi kolları sıvar. Neredeyse kusursuz bir makine olan Hades’i alt etmek için kaçış planlarına girişir…

Yönetmen Steven C. Miller, Ray Breslin'in ilk serüveninin kendisine “modern klasik” bir his verdiğini ve “Kaçış Planı: Hades” ile yeni bir şey denemesine de ilham verdiğini söylemişr. Bu süreçte en sevdiği filmlerden bazılarının onu etkilediğini dile getiren Miller, “Blade Runner” ve “Alien” gibi Ridley Scott'ın başyapıtlarından etkilendiğini dile getirmiş. Filmin genel atmosferini beslemek için bu etkiyi kullanmış Miller. Hapishanenin izole tekinsizliğinde ve hücrelerde izleri net şekilde belli… Yaratımda kullanmakla kalmamış filmin geneline de yansıtmış. Lakin filmin onlar gibi derinliği olmayınca bir anlamı yok. Sürekli olarak Huang’ın yüzünü yakın plan çekmekle film zıvanadan çıkmış oluyor. Vesikalık videosu izler gibi oluyoruz. Hapishane sahnelerindeki izole ortam ne kadar iyiyse, oyunculuklara dair sahneler o kadar kötü. Bu da ortalara doğru filmden kopmayı getiriyor. Bir türlü heyecan ve gerilimi yaratamıyor, parlatamıyor. Oysa ortada çok basit bir formül var. Stallone’un ilk filmin cezbeden fikirlerini yine dış ses olarak vermek ve üzerine Huang’ın dövüş sahneleri… Huang’ın gereken beceriyi gösterdiği aşikar olsa da geri kalanlar ıskalanınca bütünlük sağlanamıyor. 

İlk filmin yanından bile geçemeyen “Escape Plan 2 : Hades” yer yer sıkıcı olsa da yine de tipik Pazar akşamı ideali olarak değerlendirilebilecek 96 dakika içeriyor. Tipik “birlikten kuvvet doğar” mesajıyla ilerlemeye çalışan takım oyunu olarak beklentilerinizi düşük tutun uyarısını da yapayım… Vizyonda değerlendirmek yersiz… Öte yandan serinin üçüncü filminin hazırlıklarının başladığı ve filmde Sylvester Stallone, Dave Bautista, Jaime King, 50 Cent’in tekrar yer alacağının açıklandığı dipnotunu da düşelim…


Jenny Erpenbeck’ten göçenler, göçemeyenler ve göremeyenlerin romanı : Gidiyor Gitti Gitmiş

Thursday, June 21, 2018
Emekli profesör Richard kendi hayatına dair sorularla boğuşurken, Berlin’in göbeğinde işgal eylemi yapan Afrikalı mültecilerle karşılaşır ve sorularının yanıtlarını hiç kimsenin aramadığı bir yerde, bu genç insanların arasında aramaya karar verir. Bu, yaşlı Avrupa’nın yaşlı sakinlerinden Richard’ın, bakışlarını ilk kez kendinden başka olana çevirdiği andır. Dünya mülteci kriziyle sarsılırken Richard ilk kez kendi küçük, güvenli kozasından dışarı çıkar.

“Ağustos sonunda bir perşembe günü on adam, Berlin’deki Kırmızı Belediye Binası’nın önünde toplanıyor. Açlık grevi yapacakları söyleniyor. Tenleri siyah. İngilizce, İtalyanca, Fransızca konuşuyorlar. Ve burada kimsenin anlamadığı bazı başka dilleri. Adamlar ne istiyor?”

Jenny Erpenbeck’in son romanı Gidiyor, Gitti, Gitmiş ülkelerinden kaçmak zorunda kalanların, ölümü ve zulmü savuşturanların sonsuz bekleyişe mahkûm edildiği bir dünyadan, bizim dünyamızdan söz ediyor. Bakmak ile görmek arasındaki ilişkiyle hesaplaşan bir roman bu. Bakıp da görmeyenlerin, görmek istemeyenlerin sığlığını yüzümüze vuruyor. Gidiyor, Gitti, Gitmiş insanın yüzleşmekten kaçamayacağı doğru soruları soruyor.

JENNY ERPENBECK, 1967’de Doğu Berlin’de doğdu. 1988-1990 yılları arasında Berlin Humboldt Üniversitesi’nde tiyatro öğrenimi gördü. 1990-1994 arasında ise Hanns Eisler Müzik Yüksekokulu’nda Ruth Berghaus, Heiner Müller ve Peter Konwitschny’nin öğrencisi olarak müzik tiyatrosu yönetmenliği eğitimi aldı. Bir süre Graz Operası’nda reji asistanı olarak çalıştı. 1990’lı yıllarda öykü ve oyun dallarında ürün verdi. 2008’de yayımladığı ilk romanı Gölün Sırrı’yla dikkat çekti. Mainz Bilimler ve Edebiyat Akademisi ve PEN Almanya üyesi olan Jenny Erpenbeck, Berlin’de yaşıyor. Gidiyor, Gitti, Gitmiş yazarın son romanı.

Gidiyor Gitti Gitmiş / Jenny Erpenbeck
Çeviri: İlknur İgan
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 324 
Fiyatı: 27,50 TL
Yayın tarihi: 21 Haziran 2018

The Cured : Tedavi ve Direniş

Wednesday, June 20, 2018
Bir dönemin unutulan zombi filmleri ikibinli yıllarla birlikte yeniden patlama yaparak virüs salgınını kıyamet teorilerinin arasına üst sıralardan yerleştirdi. Birbiri ardına gelen örneklerle klişeleri tükettikten sonra işin sonrasını, teorik genişlemeyi de çoğunlukla Avrupa sineması üstlendi. Zombi olmanın ne demek olduğunu biliyorduk, zombi olarak hayatta kalabilmeyi ve insan içine karışılabileceğine de inanmaya başladık. Hele günümüzde hiç sırıtmaz, fark edilmezdi bile. Peşi sıra zombilerin gündelik rutinleri gelişti, meşrulaştı. İşin psikolojik yanına değinen örnekler de özellikle Britanya’dan gelmeye devam etti. Amerikan dizilerinde sıradan bir hayat süren zombi dizisi izlerken, İngiliz işleri ile virüsü atlatanların gündelik hayata uyum sağlama konusunu izledik. Avrupa bu işe daha çok kafa yoruyor sonuç olarak. “28 Days Later” ile patlama yaşayan Zombi meselesi açıldıkça açılmaya ve dallara ayrılmaya devam ediyor. Halen bir çok açıdan bakir olan bu alana ortalama bir senaryo ile katkı vermenin mümkün olması da sektörü cezbetmeye devam ediyor. 2017 yapımı İrlanda işi “The Cured” tam da bunun yansıması. Bildik meseleye farklı açıdan yaklaşıyor.

“The Cured” bir ilk film. 2008 ile 2014 arasına altı kısa film sığdırarak gelişini duyuran David Freyne ilk uzun metraj denemesine soyunmuş. Senaryosunu da kendisi kotarmış. Belli ki meseleye epey kafa yormuş. Hayli uzun bir uğraşın sonucu olduğu epey ortada. Zira ne olursa olsun Freyne’in dile getirdiği her şey sanki yarın yaşanabilecekmiş gibi gerçekçi. Tüm detayları düşünmüş, coğrafi ve kültürel etkileri de hesaplayarak yaratmış senaryosunu… Hikayeye inananlardan biri de Ellen Page olmuş. Hem prodüktörlerden biri olarak ekibe katılmış hem de oyunculuğuyla katkı vermiş. Bilinmeyen isimlerden oluşan kadroda Page’e Sam Keeley, Tom Vaughan-Lawlor, Stuart Graham ve Paula Malcomson eşlik ediyor.

Yakın bir gelecekteyiz. Hatta belki de hemen birkaç ay sonrasında… “Maze” adı verilen bir virüs Avrupa’ya şiddetli bir psikoz yaratarak hızla yayılmış. Kıtanın büyük bölümünde durum kontrol altına alınsa da virüs İrlanda’yı mahvetmiş. Kaosun tam ortasında tedavi bulunmuş ama bu yeni bir sorunu beraberinde getirmiş. Hastaların % 75’i iyileşmiş ama virüslü iken yaptıkları her şeyi hatırlıyorlar. Geri kalan % 25’in kaderine dair tartışmalarla ülke çalkalanırken iyileşenler de topluma geri kazandırılmaya çalışılıyor. Bu karmaşanın ortasında iyileşmiş birine Senan’a odaklanıyoruz. Senan diğer iyileşenlerle birlikte yeniden hayatın içine karışmaya çalışsa da tepkiler görüyor…

Halen merkezde çalışan ve zaman geçiren iyileşenler ile onları geri istemeyen toplum arasındaki mücadeleyi ele alıyor “The Cured”. Her şeyi hatırlamalarıyla dolayısıyla vicdan muhasebesini de gündeme getiriyor. Böyle bir durumda siz olsanız ne yapardınız sorusunu da soruyor. Spoiler vermeden örnekleyeyim… Düşünsenize; Komşunuz virüs kapmış ve ailenize saldırmış. Aile fertlerinizden birinin ölümüne sebep olmuş. İyileşip geri döndüğünde ne hissedersiniz? Kendinizi bir de o komşu yerine koyun. Virüsün etkisi altında olduğunuzu biliyorsunuz ve yaptığınızın mantıklı bir açıklaması yok. O anları kabus olarak görmekten uyumaktan korkar hale gelmişsiniz. Pişmanlığınız da cabası. İşte bu iki ucun arasında kalışın gerilimini yansıtıyor “The Cured”. Yeni nesil zombi filmi örneklerinden bu yönüyle sıyrılıyor. 

İyi fikir, iyi konu ama çok konservatif kalıyor. Atmosferi iyi kuruyor. Boş sokaklar, o bildiğimiz salgın sonrası ama taraflar konusunda o kadar detaycı değil. İyileşenlere odaklandığı kadar onların karşısında yer alanları resme hiç eklemiyor. Onları kabul etmek istemeyen halkı sadece televizyondaki bir iki tartışmadan ve söylemlerden görebiliyoruz. Bir mücadeleye şahit olmuyoruz. Tarafları eşit olarak yansıtarak tartışmayı büyütmek yerine iyileşenlerin alfası Conor’a odaklanmayı tercih etmiş David Freyne. Bu yüzden ikinci yarının ortasına gelmeden neler olacağını tamamen tahmin edebildiğimiz bir filme dönüşmüş. Zombi sonrası dönemden terör gerilimi çıkarmaya çalışırken ana resmi ve o bildik Britanya dramasını elden kaçırmış. Hikayenin aksiyon yönünü defalarca görmüştük. “The Cured”da bu yönden daha önce görmediğimiz bir şey yok. Daha önce görmediğimiz şey ise hikayenin insani yönü. Onu daha çok işleyerek iyi bir drama çıkarmayı ıskalamış Freyne. Faktörleri farklı olsa da bildik bir terör filmi çıkmış ortaya. Teknik anlamda da daha tv filmi, dizi havası vermesini de dipnot olarak düşelim.

Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yaptıktan sonra aldığı övgülerle festival gediklisi haline gelen “The Cured”, fantastik kanadın bu yıl en çok başvurduğu keşif malzemesi olsa da daha çok ıskaladıklarıyla akılda kalacak bir 95 dakika içeriyor. Bir virüs salgını yaşayacaksak sonrasına dair teorilere yaptığı katkı dolayısıyla nereye konumlandığını ise zaman içinde göreceğiz…


Set It Up : Ama Yine de…

Tuesday, June 19, 2018
Amerikan kültürünün güçsüzü ezmek ve sömürmek üzerine işlediğini gayet iyi biliyoruz. Bunun uç noktaları da iş dünyasında yaşanıyor. “Çalışırsan karşılığını er geç alırsın” düsturuyla dayanma gücü de verilen bir kitle var. İş dünyasının önemli insanlarının asistanları da bunlardan biri. Her şeyi programlayan ve hayatı kolaylaştıran bu asistanlar, patronlarını ve hayatındaki insanları onlardan çok tanıyor. Her detayla uğraşarak patronlarına büyük kolaylık sağlasalar da hemen hemen hiç takdir görmüyor aksine sürekli aşağılanıyor ve hor görülüyorlar. Düzenli bir hayatı unutarak başlanan asistanlık süreci sürekli patronla birlikte olmak ama asla mesafeyi eşitleyememe maratonu bir bakıma. Bu zor hayatı kolaylaştırmak mümkün mü? 2018 yapımı Netflix işi “Set it Up” bunu şeytanlıkla deneyen bir komedi… Son yıllarda sayıları artan patron komedilerinden…

“Set it Up” bir kadın filmi… İş dünyasına kadın gözüyle bakan, kadını ön planda tutan ve yeri geldiğinde yüceltmekten çekinmeyen bir örnek… Künyesi kadın ağırlıklı olunca gayet doğal. Aynı zamanda bir ilk film. Kısa komedilerle yaptığı minik başlangıçtan sonra prodüktörlüğe geçiş yapan Katie Silberman ilk uzun metraj senaryosuna imza atmış. Yönetmen koltuğunda ise tv dünyasından tanıdık bir isim oturuyor. 2006 yılından bu yana hemen her komedi dizisinin en az bir bölümünü yönetmiş olan “The Office” ile Emmy ödülü kazanan Claire Scanlon ilk kez beyaz ekranın sınırları dışına çıkmış. Hoş, Netflix olunca pek de uzağa gitmiş denemez ama kalibresi daha yüksek bir film için ilk kez koltukta sonuçta. Oyuncu kadrosu da gayet dengeli. Yeni neslin sempatik isimlerinden Zoey Deutch, yan rollerle adım adım ilerleyen Glen Powell filmin parlamaya yakın isimleri olurken onlara Lucy Liu ve Taye Diggs eşlik ediyor. İki nesilden kimyası tutması beklenen partnerle yaratılmaya çalışılmış. İşin içinde eşleşme var ne de olsa…

Harper ve Charlie ile tanışıyoruz… Aynı binada çalışan iki asistan. İkisi de önemli kişilerin sağ kolu. Tüm hayatları onlara göre düzenlenmiş. Sağlıklı bir ilişkileri, düzenli iş saatleri ve uyku düzeninden uzaklara düşeli çok olmuş. İkisi de binanın son kalanları. Herkes gittikten sonra bile patron gitmeden çıkmayanlardan… Tanışmaları bir yemek kapışmasıyla oluyor. Yemek alma savaşı sonrası yaptıkları işi ve patronları birbirlerine anlattıklarına ne kadar benzediklerini fark ediyorlar. Sonra da çöpçatanlık için kolları sıvıyorlar. Zaten onları kendilerinden bile iyi tanıyorken bu iş elbette çocuk oyuncağı… Onlar birlikte takılsın biz de iş yükünü azaltmış olalım demeleriyle eğlence başlıyor…

“Set it Up” iş dünyası komedisi olarak bağımsız kanada biraz daha yakın bir film her şeyden önce. Karakterlerini derinleştiriyor, yan hikayeler ekliyor ve mevzusunu derli toplu anlatıyor. Yan karakterler de filme epey renk katıyor. Asansör görevlisi ve kargo elemanı filmin en eğlenceli anlarını yaratmış. Buna karşın Harper ve Charlie o kadar parlak anları yaratmaktan epey uzak bir ikili. Kimyaları tutuyor olsa da bir türlü izleyici ile özdeşleşemiyorlar. Her romantik komedinin olmazsa olmazı artık çift olsunlar isteğini yaratmanın yanına bile yaklaşamıyorlar. Patronlar içinde aynı şey söz konusu. Özellikle ikinci yarıdan sonra belirgin bir uzama ve sarkma söz konusu. Olacakları tahmin ediyoruz ama film bir türlü o sona meyletmiyor. Gereksiz yan yollarla hem ritm hem de tempo düşüyor. İlk yarıda hissedilen hafiflik yerini iç sıkıntısına bırakıyor. Harper’ın ev arkadaşının öyküsü yan yollardan biri ama onun da sadece mesaj vermek için kullanılması uyumsuzluk yaratıyor. 

İki parçadan bir bütün yaratmaya çalışan Set it Up, eninde sonunda işi çöpçatanlıktan sevgiye, aşka bağlıyor. Tüm amacının mottusunu söylemek ve mesajını vermek olduğunu gösteriyor. “Birini 'için' seversin ve 'rağmen' aşık olursun. Birini bütün nitelikleri için seversin ve bazı niteliklerine rağmen aşık olursun.” Ama yine de olarak özetlenecek bu durumdan meyvesini de alan alıyor elbette. Parlak bir fikirle başlayan bir süre iyi giden hafif komedi mesaj kaygısıyla ciddileşerek kan kaybederek vasatı aşamıyor. İzle unut filmi olarak ideal Pazar filmi olamamasını da fazlalıklarla dolu 105 dakikasına borçlu…

In Darkness : Gizem Kutusu

Sunday, June 17, 2018
Eski usül zeki gerilimler kalmadı artık, şöyle iyi bir Hitchcockian filme hasretiz epeydir diyenler biraz daha yaklaşın. 2018 yapımı Amerikan/İngiliz ortaklığı gerilim denemesi “In Darkness” tam da oraya oynuyor. Selamların çakıyor, hikayesini onun gibi açıyor, reverse yapacağında da onun gibi davranıyor. Vizyona girer mi bilinmez ama “In Darkness” meraklılarını ev sinemasında karşılıyor.

In Darkness, “The Tudors”un setinde doğan filmlerden. Dizinin setinde tanışan Anthony Byrne ve Natalie Dormer’ın ilişkilerinin ürünü olarak çıkmış. İkili senaryoyu ortaklaşa kotarmış ve sonrasında görevleri paylaşmış. Bryne yönetmen koltuğuna otururken, Dormer da başrolü üstlenmiş. Kısa filmlerle başladıktan sonra 2005’de ilk uzun metraj sınavını “Short Order” ile veren Bryne, iki yıl sonrasında da “How About You...” ile iyi iş çıkarmıştı. Popüler İngiliz dizilerinin özellikle de tarihi dramaların yönetmenliği ile daha da sivrilmiş bir isim. 11 yıl sonra uzun metraja dönüş yaparken bunun faydasını gördüğü çok belli. Filme yansıyan karakter derinliğinin sebebi de bu besbelli. Dormer’a tanıdık isimler eşlik ediyor öte yandan. Muhtemel aksiyon yıldızı olarak görünen Ed Skrein, Joely Richardson, James Cosmo, Neil Maskell, Jan Bijvoet ve kısacık görünse de Emily Ratajkowski kadronun tamamlayıcı isimleri.

Görme engelli piyanist Sofia ile tanışırız. Üst kat komşusu Veronique'in gürültüsünü hep duyan genç kadın, başka bir gürültülü günün sonunda balkondan düştüğünü duyar. Seslerle de olsa olaya tanık olmuştur. Olay cinayet midir yoksa intihar mı? Polis sorgusu ilerlerken Sofia önemli bir tanık haline gelir. Zira Veronique'in babası Milos Radic, Londra’da siyasi koruma altında yaşayan ve Bosna Savaşı sırasında soykırım eylemleri yapmakla suçlanan bir Sırp işadamı ve savaş suçlusudur. Sofia’nın onunla iletişime geçme isteğiyle olaylar şekillenir…
Açılışını Dario Argento filmlerine, giallo’ya selam çakarak yapan “In Darkness” film boyunca da bu tarz selamları sürdüren bir tarz denemesi. Gizemli gerilim filmlerini sevenler için keyif veren pek çok sahne mevcut. Ağız sulandıran, ruh okşayan sekansları ile çok sevilesi duruyor. Senaryosuna çok kafa yorulduğu belli ama peliküle nasıl çevrileceğine çok daha fazla kafa yorulduğu meydanda. Anthony Byrne, sevdiği filmleri incelemiş ve onlardan başka bir puzzle yaratmış gibi. Bir noktadan sonra izleyicisinin odağını da dağıtan bir yapı esasen bu. Hangi parçanın hangi filmden olduğuna odaklanmaktan filmin konusu ve çözümü geri plana itilmiş oluyor. Filmle ilgili en doğru başlığı da Radic söylüyor. Göründüğü gibi olmayan kişilere dediği gibi; Gizemli Kutu.

Sıradan bir cinayetin perde arkası filmi olarak başlayan In Darkness, özellikle ikinci yarıda hızlanarak bambaşka bir filme dönüşüyor. İşin içine anılar, soykırım, intikam, sırlar, casusluklar derken her şey giriyor neredeyse. Bu zengin menüye rağmen kontrolü kaybetmiyor ama biraz zayıflıyor. Senaryonun zaafları da burada başlıyor. Filmin ikinci yarısı sanki sette yazılmış gibi görünüyor. Hiç aksiyon yok denmiş ve bir iki sahne eklenmiş ama bütünde sırıtmış örneğin. Ya da Sofia’nın geçmişini aydınlatmak için alelacele bir karakter eklenmiş ama dikiş tutmamış. Bunun dışında da gereksiz ve çok mantıksız bir sex sahnesi var dolgu malzemesi olarak. Finaldeki sözde sürpriz de aynı manasızlığın eseri. Hikayeye hiçbir hizmeti olmayan bu sahneler Byrne ve Dormer’ın güvensizliklerinden olsa gerek. Ya yazdıkları senaryoya inanmıyor ya da seyircinin anlamakta zorlanacağını düşünüyorlar. Her sorunun yanıtının verilmek zorunda olduğunu zannederek panikliyorlar sonlara doğru. Oysa en temel sorunun cevabı verilmiş, fazlasına hiç gerek yok. Tüm bunlara rağmen filmin keyif vermesinin sebebi Bryne’ın teknik işçiliği. Metronom ile kurguyu eşlemesi, Vertigo başta olmak üzere klasiklere selam çakması görülmeye değer.

İyi başlayan, matruşka gibi parça parça yön değiştiren eski usül gerilim gibi gözükse de sonlara doğru dağılan gizemli bir kutu “In Darkness”. Kutuyu açtığına pişman olmamak için biraz sabır ve düşük beklenti gerektiriyor…


Midnight Sun : Gün Biter Gülüşün Kalır Bende

Saturday, June 16, 2018
“Gün biter gülüşün kalır bende / Anılar gibi sürüklenir bulutlar / Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır / Yarım kalan bir şiir belki de” dörtlüğüyle başlayan Ahmet Telli şiiri “Gülüşün Eklenir Kimliğime”… “Aykırı anlamlar arayıp durma” der, “güz biter sular köpürür de / kapanmaz gülüşünün açtığı yara / uçurum olur cellat olur her gece” diye devam eder. Selda Bağcan’ın eşsiz yorumuyla nefis bir şarkıdır aynı zamanda. 2006 yapımı Japon işi “Taiyo no uta”nın Amerikan uyarlaması “Midnight Sun”ı izlerken hep bu şiir, şarkı çınladı içimde. Ne Japonların ne de Amerikalıların haberi yoktur elbet ama duygular evrensel ne de olsa… Ustanın da dediği gibi ayrılıklar toplamıyız işte, yarım kalan bir şiir belki de… 2017 yapımı gençlik romantizmi “Midnight Sun” da o şiiri anlatmayı deneyenlerden…

Önce dizi olarak hafızalara kazınan “Taiyo no uta”, aynı yıl filme de dönüşerek çok sevilmiş romantik komedilerden. Uzakdoğu sinemasını sevenlerin mutlaka izlemiş olduğu film yapımcıların gözünden kaçmamış. Biraz gecikmeli de olsa Amerikan uyarlamasına dönüşmüş. Karşımızda bir uyarlamadan çok esinlenme olduğunu ilk baştan söylemeli. Eric Kirsten ilk senaryosuna imza atarken yönetmen koltuğunda çok doğru bir isim oturuyor. Ashley Tisdale videolarıyla popülerleşerek “Step Up Revolution”ın yönetmenliğine kadar yükselen Scott Speer, yeni dönem gençlik müzikallerinde akla gelen isimlerden. Filmdeki müzik sevdası dolayısıyla iyi birleşim olmuş. Aynı ekiple devam ederek kolektif bir iş çıkarmaya çalışmış. Oyuncu kadrosu da gişe için iyi toparlanmış diyebiliriz. Bella Thorne, Patrick Schwarzenegger, Quinn Shephard ve Nicholas Coombe’den oluşan genç kadroya Rob Riggle babalık ediyor. 

Midnight Sun, bizi bir hastalıkla tanıştırıyor. Amerikan işi olunca, hastalığa ve mücadeleye daha çok değinerek bir tür sosyal sorumluluğa da soyunuyor. XP olarak anılan bu hastalığın tam adı Xeroderma Pigmentosum. O sorumluluğu biz de alarak bir kaynaktan alıntılayalım: “Nadir rastlanan otozomal resesif geçişli bir deri hastalığıdır. Ultraviole (UV)’nin yarattığı DNA hasarı ya nükleotid hasarı kusuru ya da replikasyon sonrası onarım kusuru sebebiyle oluşur. Deri doğumda normaldir, ama fotosensitivite (güneş ışığına aşırı duyarlılık) yaklaşık beş yaşında derinin kurumasına, kırışmasına, beneklenmesine ve erken yaşlanmasına neden olur. Deri değişiklikleri ilk olarak süt çocukluğu döneminde ya da erken çocukluk döneminde, güneşe maruz kalan yüz, boyun, el ve kollar gibi vücut bölgelerinde görülmektedir. Hastalığın bilinen bir tedavisi yoktur. Kseroderma pigmentozum tedavisi derinin güneş ışığına karşı korunmasından oluşur. Deri kanserleri çoğunlukla cerrahi girişimle ya da radyoterapiyle tedavi edilir. Deri değişiklikleri oluşumunu engellemek için sistemik A vitamini formlarından ilaçlar kullanılabilir. Mutlaka UV ışınlarını engelleyen gözlüklerin, şapka ve kıyafetlerin kullanılması, ev ve arabadaki camlara ultraviole filtrelerinin takılması, fiziksel koruma sağlayan güneşten koruyucuların kullanılması, hastanın deri kanserleri ve göz komplikasyonları açısından düzenli takip edilmesi, hastanın dışarı ortamlarda çalışmaması, eğer okul camlarına ultraviole filtreli camlar takılamıyorsa çocuğun okula gönderilmemesi ve evde ders alması gibi imkanların sağlanması, hastaların mümkün olduğunca geceleri dışarı çıkması tedavide ve komplikasyonların önlenmesinde son derece önemlidir.” Tamamdır sanırım, yeterince bilgi edinmişizdir. Şimdi filme dönebiliriz…

XP hastası Katie ile tanışıyoruz. Kasabanın vampiri olarak anılan, eğitimini evde gören, sadece geceleri dışarı çıkan, evinde de özel camlar sayesinde babası ile birlikte korunaklı bir yaşam süren kızdır. Dış dünyadan da uzaktadır elbet. Yaşıtlarının tecrübe ettiği birçok şeyden yoksundur. Müzik aşkıyla doludur. Geceleri tren istasyonunda şarkılar söyler kendince. Senelerdir pencereden takip ettiği bir çocuğa aşıktır. Kasabanın popüler genci Charlie’ye… Bir gece yolları kesişir ve aşk başlar… Katie için güneş doğmuştur. Birbirlerini iterek en güzel akşamı, günü geçirme teklifleriyle mutluluklarını çoğaltırlar. Ta ki bir gün Katie saati unutup güneşe maruz kalana dek…

“Taiyo no uta” da “Midnight Sun”da bildik konuyu işliyor esasen. “Love Story”den bu yana aşina olduğumuz ölmeden önce son aşk, son birliktelik, mutluluk mevzuna… Yeni bir şeyler ekleme çabası yok. Bildik formülü ana karakterin şarkı söyleme sevdası ile çeşitlendiriyor o kadar. Orijinal Japon filmi daha hafif ve eğlenceli bir romantizm yaşatıyordu. Amerikan uyarlaması ise ciddi bir romantik dramaya soyunuyor. Hatta fazla ciddi. Yer yer bunun bir gençlik filmi olduğunu unutturacak denli ciddileşiyor. Oysa konu bildik, ilerleyiş ve hatta final diyalogları bile tahmin edilebilir bir film. Spier nedense bunun bir uyarlama olduğunu unutacak denli ciddiye almış işini. Hiç es bırakmadan gözyaşı akıtma sevdasına kapılarak ilerlemeyi hedeflemiş. Bu hedefe yürürken de kontrolü elden kaçırmış. Oyuncu yönetimini o kadar kaçırmış ki yaratmak istedikleri bu yüzden teoride kalıyor. Bella Thorne’un dengesiz performansı hadi gözden kaçar da Patrick Schwarzenegger’ın odundan farkının olmaması nasıl kaçar gözden. Thorne ile kimyalarının bir türlü tutmamasına da sebep oluyor Arnold ustanın oğlu Patrick. Yaş olsa eğilir hadi de kuru odun olarak filmin önündeki en büyük engel. Bir noktadan sonra xp hastalığından çok Thorne’un haline üzülür hale gelmek mümkün. Neyse ki Quinn Shephard gibi bir tampon var performans olarak. Onun sevimliliği sayesinde yan öykü de olsa yüzü güldüren ve filme tempo kazandıran anlara şahit olabiliyoruz.

İzleyicisini XP hastalığına duyarlılığa davet eden Midnight Sun, bildik konusunu tipik formülle işleyen klişe bir gençlik romantizmi. Orijinal filmin gerisinde kalmanın yanı sıra vasatı bile aşamıyor. Hedeflenen hiçbir duyguyu veremiyorsa da mesajlarını da dikte etmekten geri kalmıyor. Her gün hediyedir derken keşke 91 dakikanın her anının da izleyicisinin hediye olarak geçmesini sağlayabilseydi demek kalıyor bize… Yarım kalan her şey bir şiirdir nihayetinde…


Revenge : Çölde Kan!

Friday, June 15, 2018
Bir dönem ortadan kaybolan, ikibinlerin ortalarında özellikle Fransız yönetmenlerin çabası ile dirilen kan banyolu b-türü gerilimlerin yükselişi sürüyor. Kendisine ev sinemasına bir Pazar yaratarak ilerleyen tür sinemasına yeni örnekler eklenirken iyileri genellikle övgülere boğularak yıla da damgayı vuruyor. 2017 yapımı “Revenge” tam da böyle bir örnek. Prömiyerini Toronto’da yapan film 2017 Eylül’ünden bu yana epey festival gezdikten sonra mayıs ortasında ev sinemasında izleyici karşısına çıkarak bu ilgiyi çoğaltmış durumda.

“Revenge” bir ilk film. “Kadınlar her zaman mücadele etmek zorundadır” mottosunu kullanan filmin yaratıcısı da bir kadın üstelik. Coralie Fargeat, ödüllü iki kısa film ve bir mini diziden sonra ilk kez uzun metraj sınavında. Fargeat kısa filmleriyle atmosfer yaratımı ve sanat yönetimi konusunda iyi olduğunu göstererek sivrilmişti. 2014 yapımı kısa bilim-kurgu’su “Reality+” iyi bir fikrin düşük bütçe ile gerçeğe dönüşümü idi. İlk uzun metrajında da aynısını düşünerek atmış adımını. Az oyuncu ile tek mekanda kotarmış filmini… Bizim korku/gerilim sinemasına da ders olacak nitelikte bir işçilik ile hem de. Oyuncu kadrosu da yeni isimlerden, Matilda Anna Ingrid Lutz, Kevin Janssens, Vincent Colombe ve Guillaume Bouchède’den oluşuyor. 

Hiçliğin ortasında bir yerdeyiz. Her yıl geleneksel olarak düzenledikleri av partisi hazırlıklarındayız. Üç zengin adam parti için buluşmak üzeredir. Eve ilk gelenler Richard ve afet metresi Jen olur. Stan ve Dimitri de onlara katıldıklarında Jen’in cazibesi onlarında başını döndürür. Eğlenceli gecenin sabahında her şey kontrolden çıkar. Jen önce tecavüze uğrar sonra öldüğü sanılarak çölde terk edilir. Gözünü yaralı açan Jen, bedeli ödetmek için intikam almaya soyunur…

Revenge, planlanan işlerin değiştiği ve acele kararlarla değişen, avcının av haline geldiği filmlerden. “I Spit on Your Grave / Mezarınıza Tüküreceğim” evreninden. Kadın yönetmeni sayesinde güçlü kadın figürünü parlata parlata ilerleyenlerden. Lutz’un cazibesini tecavüz sahnesine dek çok iyi yansıtıyor. Çıplaklığı gösterme peşinde değil. Kamerasını kendi doğrularına göre ayrıntılara çeviriyor. Isırılan elma, benzetilen hayvanlar gibi zoom inlerin peşinde daha çok. Mesafeyi de çok iyi koymuş oluyor böylece. Jen’i arzuluyoruz ama çıplak görelim ısrarında olmuyoruz. Tecavüzü de göstermenin değil hissettirmenin çok daha iyi bir seçim olduğunu onaylıyoruz. Fargeat, zaten bildiğimiz bir manzarayı kendince anlatıyor. Konuya herkesin aşina olduğunu kabullenerek karakterlerini tanıtmaya, derinleştirmeye hiç uğraşmıyor. Neler olacağını da tahmin ediyor, az çok biliyoruz zaten. Çölün ortasındaki avı daha çekici hale getiriyor. Görüntü yönetmeni Robrecht Heyvaert’in muazzam işçiliğiyle atmosferi, sıcağı, hırsı, mücadeleyi de hissetiriyor.

“Revenge”in tüm albenisi ikinci yarısında… Kana susayanları zevke boğacak bir banyo sunuyor. Bazı anlarda gereksiz uzatmalar ve sarkmalar olsa da, finalinde de zirvesini yapıyor. Formül iyi, konu makul, işleyiş gayet iyi… 108 dakika olması dışında sorunu yok. Keşke birkaç sahneyi daha atsaymış derdirttiği anlara sahip. Yine de bir kadının ellerinden kanlı bir intikamı seyretmek hoş bir deneyim. “Kazanabileceğini mi sandın? Hem de bana karşı?!” diyen erkek yara bere içinde de olsa küçümseyerek ekler “Bunun mümkün olduğu tek an mücadele göstermeden ayrılmanı teklif ettiğim zamandı. Ama mücadele etmen gerekiyordu. Kadınlar her zaman mücadele etmek zorundadır ya.” İzleyicisine ustalıkla Jane’in yanında taraf tutturan Revenge, “iyi ki mücadele etti” dedirtenlerden. Türü sevenler ıskalamasın…


Unsane : Saplantı ve Dönüşüm

Monday, June 11, 2018
Steven Soderbergh’in dünya prömiyerini 68. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde yapan yeni gerilimi ortalama bir beğeni ile karşılanmıştı. Yönetmenin filmin tamamını sadece iPhone 7 Plus ile çekmesi dolayısıyla merakla bekleniyordu. Amerika’da 23 Mart’ta vizyon gören film şimdilik bizi pas geçmiş gibi görünüyor. Vizyona gireceğine dair herhangi bir bilgi yok. iPhone ile çekilmiş filmi beyaz perdede görme fırsatını kaçırmış olsak da ev sinemasında yakalayabiliyoruz nihayet.

1989’da çektiği “Sex, Lies, and Videotape” ile bağımsız kanadın en iyi başlangıçlarından birini yapan Soderberg, Ocean serisi ile gişeyi keşfederek ilk döneminin epey uzağına düşmüş ve bunu da sürdürmüştü. “Side Effects” ile 2013’de o dönemi hatırlamış olsa da geçen yıl izlediğimiz son filmi “Logan Lucky” ile yine gişe işine yönelmişti. Çoğunlukla sinefilleri kızdıran bir filmografiye sahip Soderberg’in son denemesi bu yüzden ilgi çekici. Tanıyıp sevdiğimiz ilk dönemi gibi denemeyi seven, risk alan tavrına dönüş filmi olarak görünüyor “Unsane”. Prömiyerinde nasıl karşılanacağını o yüzden merak ettik. İyi film olmasını diledik. Vizyonu es geçmesiyle beklentilerimiz düştü ama yine de izlemeden geçemedik. Sinefiller için durum böyleyken ortalama seyirci için de farklı bir merak duygusu var elbette. Artık neredeyse elimizin bir parçası haline gelen telefonla çekilmiş olması… Üstelik konusunun saplantı olması da ironik görünüyor. Neyse, artık hayatımızın iyice parçası haline gelen ve zamanımızın büyük bölümünü geçirdiğimiz telefonlara olan saplantı başka bir yazının konusu olsun biz “Unsane”e bakalım…

Kısa filmler, tv filmleri derken gişe sınavını 2010 yılında “The Spy Next Door” ile veren ikili Jonathan Bernstein ve James Greer’in senaryosu ile yola çıkan Soderberg, başrolü de dizilerle popülerleşen Claire Foy’a vermiş. Joshua Leonard, Amy Irving ve Juno Temple da ona eşlik eden isimler.

Genç bir kadınla tanışıyoruz. Sawyer Valentini, başına gelenler yüzünden şehir değiştirmiş ve hayatını yenilemiş. Yine de çok mutlu değil. Geçmişinden kaçmaya devam etse de psikolojik yükünü taşımaya devam ediyor. Korkularının doruğa çıktığını gördüğünde bir danışmana gidiyor. Konuşma sonrasında kendisini isteği dışında tutulduğu bir akıl hastanesinde buluyor ve olaylar gelişiyor.

Steven Soderberg, İphone ile çok iyi sekanslar yaratmış. Basit müzik kullanımıyla da bunu desteklemiş. Alışık olduğumuz renk tonlarıyla kolayca içine girebildiğimiz hikayeyi kısa sürede iyice sahipleniyoruz. Gerçekçiliği de beraberinde getiriyor bu durum. Saplantılı aşık konusuna da yabancı olmayınca konunun dışına hep birlikte çıkabiliyoruz. Sistem eleştirisi de yan öykülerden biri olarak yerini alıyor. Çeşitli sorular da peş peşe geliyor. Sistemin bizi gözetmek yerine bizden faydalandığını, görevin kötüye kullanılmasını, yetkisiz yetkilileri, sigorta sistemindeki açıkları tartışmaya açıyor. Diğer yandan Sawyer ile birlik olup korkularımızla yüzleşiyoruz. Korku mu, sanrı mı sorularına cevap arıyoruz. İyi bir anlatımla harmanlıyorsa da ikinci yarıda odağından saparak sıradanlaşıyor Unsane. Hayatta kalma içgüdüsüne vurgu yapıyor ama kendisi kalamıyor bellekte. Sisteme dair sorular da bir yere kadar nihayetinde. Temelde bir saplantı ve dönüşüm hikayesi. Saplantı tamam ama vaat edilen dönüşüm bir türlü gerçekleşmiyor. Gerçekleşiyor gibi görünse de havada kalıyor.

İyi bir çaba “Unsane”, film çekmek için sadece bir fikriniz olmasının yeterli olduğunu gösteriyor. Soderberg teknik anlamda iyi anlatsa da, senaryosunun içini yeterince dolduramıyor. Her zamanki gibi karşımıza çıkan aynı motto oluyor: “Ne anlattığın değil, nasıl anlattığın önemli.” Kavramsal olarak tartışılacak çok malzeme verse de yetmiyor. İkinci yarıda yaşanan sarkmalar ve her şeyi fazlasıyla gösterme hırsıyla finali de sarkıyor. Beklentileri düşürmek kaydıyla keyif alınabilecek orta ölçekli bir psikolojik/gerilim “Unsane”, uzatmalı 98 dakikadan geriye Claire Foy’un performansı kalıyor.

Love, Simon : Ver Nefesini Kendin Ol

Sunday, June 10, 2018
2015 yılında Becky Albertalli’nin yazdığı bir roman gençler arasında çok popüler olmuş ve birçok dile çevrilerek best-seller olmuştu. “Simon vs. the Homo Sapiens Agenda”, sevilesi başkarakterinin eşcinsel olduğunu açıklayamamaktan muzdarip halleri bir çok akranına ilham kaynağı olmuş ve dünya gençliğini de etkisi altına almıştı. Bizde de sevilmesi iki yıl sonrasını buldu. “Simon Homo Sapiens'e Karşı” adıyla dilimize kazandırılan roman Pegasus etiketiyle raflarda yerini aldığında genç okurlarda yankısını buldu. Kaçınılmaz olarak film yapımcılarının ilgisini çekti ve “Aynı Yıldızın Altında”nın yapımcılarınca canlanıp peliküle dönüştü. 16 Mart’ta vizyona giren film ilginçtir ülkemizi pas geçti. “Love, Simon” izleyicilerin karşısına ancak ev sinemasında çıkabiliyor. Meraklısına beyazperde yerine beyaz ekrandan göz kırpıyor.

“Love, Simon”un künyesi film hakkında ilk izlenimi fazlasıyla veriyor. Tüm ekip dizi dünyasından doğan isimler. Bu yönüyle tam bir dizi toplaması esasen… Senaryosuna birçok dizide birlikte çalışan Elizabeth Berger ve Isaac Aptaker’in imza attığı filmin yönetmen koltuğunda özellikle The CW dizileriyle tanıdığımız Greg Berlanti oturuyor. Süper kahraman hikayelerini diziye uyarlayan Berlanti, üçüncü kez koltukta. 2000 yılında ilk sınavını “The Broken Hearts Club: A Romantic Comedy” ile başarılı şekilde verdikten sonra 2010 yılında “Life as We Know It” ile iyi iş çıkarmıştı. Sekiz yıl aradan sonra onlara göre daha hafif ve basit bir filmle kendince nefes almış. Nick Robinson, Katherine Langford, Alexandra Shipp, Jorge Lendeborg Jr., Logan Miller ve Keiynan Lonsdale’in başını çektiği genç kadroya Jennifer Garner ile Josh Duhamel eşlik ediyor.

Kendi deyimiyle son derece normal bir hayatı olan lise öğrencisi Simon ile tanışıyoruz. Anlayışlı bir anne, şefkatli bir baba ve hamarat bir kızkardeşi ile hep beraber takıldıkları üç iyi arkadaşa sahip. Tüm bu tabloya rağmen bir sırrı var: Eşcinsel! Bunu kimseye söyleyememekten muzdarip… Bir gün tüm bu tabloyu değiştiren bir şey oluyor. Okulun dedikodu sitesinde biri ismini vermeden gay olduğunu açıklar ve mail adresini verir. Simon da kolları sıvar ve onunla yazışmaya başlar. Ortak sorunları üzerinden başlayan iletişimleri aşka doğru evrilir… Lakin iki sorun baş gösterir. Mailleri gören arkadaşının şantajı ve yazıştığı kişinin kimliğini bilemeyişi… 

Film konusu hayli basit… Tamamen dönem gençliğine odaklanıyor ve onların dünyasından besleniyor. Gençler dışında kimsenin anlamayacağı ya da anlam veremeyeceği bir dünya. Kimliğini açıklama meselesi, sırlar ve ifşalar, bloglar ve amaçsız hayatlar. Dişe dokunur herhangi bir şeye rastlamak mümkün değil. Karakterler çok düz neredeyse karikatürden. Hele bir tanesi var ki eşcinsellik sembolü olarak konmuş ve bayrak gibi duruyor filmin orta yerinde. Romanı okumadığım için herhangi bir yorum yapamayacağım ama filmin her açıdan yüzeysel olduğunu belirteyim. Popüler birçok satardan ne bekleniyorsa o var. Tüm karakterler bildik. Aile ve arkadaşlar hazır şablon. Diyaloglar içi boş balonlar. Bu tablo da verilen mesajların havada kalması kadar doğal bir şey de yok haliyle. Normalde etkileyici olması gereken ana konuşma sahnesinde dökülen gözyaşları havada kalıyor ve çok absürt görünüyor bu yüzden.

Love, Simon bildik bir mesaj veriyor eninde sonunda. Kim olursan ol kendin ol. Kendini saklayarak nefesini tutma. Kendini rahat bırak nefesini ver ve kendin ol. Ne olursa olsun herkesteki anlamın aynı kalacak. Bu basit mesajı eşcinsel bir ana karakter üzerinden veren film hayli vasat seyrediyor. 110 dakikalık süresini sadece meçhul gay Blue’nin kim olduğunu merak etme duygusu üzerinden geçirebiliyor. İyi bir gençlik filminin standart özelliklerinin de dışında. İyi müziklerle donatılmamış örneğin. Döneme dair göndermeler ya da bu zamana aitlik hissiyatından da uzakta. Eğlence ve güldüren anlardan, esprilerden de eser yok. Çok ruhsuz. O beklenen humourdan yoksun. Sıradan bir tv filmi gibi gelip geçiyor ve izleyiciye unutmak kalıyor. Sözün özü, İkibinli yıllar gençliği daha iyi filmlerde kendini bulmayı hak ediyor.


Hereditary : Lanetli Miras

Saturday, June 09, 2018
Milenyum ile birlikte dünya küçüldü ve her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Sunulanı hemen etiketlemeden ibaret bu seslerin en gereksiz çıktığı yerlerden biri de sinema oldu maalesef. Özellikle merak edilen filmlerde başımıza sık geliyor. Temkinli yaklaşmak zorundalık hali alınacak keyfi direk etkiler hale geldi. Filmlerin festivallerdeki ilk gösterimlerinden sonra aldığı tepkiler ve övgüler karşısında “bir an önce izleyeyim de aksini iddia edeyim” düşüncesi neden var anlamış değilim ama var. Hadi gidelim, izleyelim ve gömelim! Beklentileri yükselten etiketlere karşı oluşan bu tutum alınacak tüm keyifleri de öldürüyor. Bu beklentileri körükleyen de filmin arkasındaki isim öte yandan. A24’ün “It Follows”, “The Babadook” ve “The Witch”de de aynı şeyi yapmışlığı var. Referans olması gerekirken sabıka olarak yansımasının sebebi de onlar. Prömiyerini Sundance Film Festivalinde yapan “Hereditary” de tam olarak böyle bir film. Afişine kadar yansıyan “tüm zamanların en korkunç filmi” ifadesini görmezden gelmek ya da okuyup geçmek gerekiyor. Asıl notu verecek olan izleyici zira. Özellikle ikinci yarısında coşan “Hereditary” için tüm beklentileri unutmak ve koltukta arkaya yaslanıp keyfini çıkarmak gerek. Tüm zamanları boşverelim, o salonda geçirilen 127 dakika mühim. 

Time Out tarafından “Yeni jenerasyonun The Exorcist’i” olarak nitelenen filmin arkasında ciddi bir hazırlık çalışması var. 2011 ile 2016 arasına altı kısa film sığdıran Ari Aster, senaryosunu da kotardığı filmle ilk uzun metraj sınavını vermiş. Projesinin yapımcılarca onaylanıp prodüksiyon sürecine geçilmesinden yıllar önce karakterleri oluşturmaya başlamış. Karakterlerin detaylı biyografilerini, başlarına gelecek olayların arka planını yazmış. Hatta filmin sinematografisiyle ilgili spesifik beklentilerine dair 75 sayfalık bir çekim listesi yazmış. Tüm bunlar henüz proje için finansman bulunmadan, çekim mekanları belirlenmeden önce…

Aster, senaryoyu yazma sürecinde kendi ailesinin bir dönem başına gelen uğursuz olaylardan da ilham aldığını belirtmiş: “İşler öyle kötüye gitmişti ki, lanetlenmiş olduğumuza inanmaya başladık. Ben daima kişisel bir perspektifle yazarım. Korku türünü de çok seviyorum. Ailemin yaşadıklarını dramatize etmek istemedim. Bu nedenle o hisleri korku filmi filtresinden geçirdim; buradaki tuval, bir katarsise ihtiyaç duyuyordu. Yaşamın adaletsizliği üzerine bir film yapıyorsanız, korku türü eşsiz bir oyun bahçesidir. Önünüzde, hayatın karşımıza çıkardığı haksızlıkların göklere çıkarılabildiği, övülebildiği bir alan açılır.”

İlerledikçe tüyler ürpertmeye başlayan, diken üstünde izlenen filmi de en iyi o tarifliyor haliyle: “Bu film, kalıtsal bir mirası; ailenizden gelen, kanınızda olan bir şeyi seçme şansınız olmaması mefhumunu konu ediniyor.” diyor ve ekliyor: “Hiçbir şekilde kontrolünüzde gelişmeyen bir durumun ortasına doğmuş olmak… Bana göre bütünüyle aciz olmaktan daha yıkıcı bir şey yok!”

Yönetmenin bu tarifi üzerine bana çok laf düşmez aslında. Spoiler vermeden filme dair kurulacak cümlelerin kısıtlığı olduğu düşünülürse… Soy ve kan bağı kavramlarını, doğaüstü bir korkuya ve ötesine dönüştüren bir film Hereditary. Muhteşem bir görüntü işçiliğiyle bezeli. Pawel Pogorzelski’nin sinematografisi ve ona eklenen sanat yönetimi, Colin Stetson’un müzikleri ile şahane bir atmosfer kurulmuş. Aster iyi bir sinefil olduğunu da belli ediyor. Birçok sekansta “Rosemary’s Baby”e açıkça selam gönderiyor. “Don’t Look Now”ı da unutmamış. Bu iki filme gönderdiği selamın göstere göstere olmayışı da sinefiller için hoş bir ayrıntı. Toni Collette’in filmi adeta sırtlayan performansı, Alex Wolff ve Milly Shapiro’nun tuhaf kendine özgülükleri ile Gabriel Byrne’ın takımı tamamlayan oyunu… Dramatik yapıya özen gösteren Aster, tansiyonu hiç düşürmeyerek tempoyu da elinde tutuyor. Her soruyu cevaplıyor. Eksiği, gediği de yok. Titizlikle kusursuzu yakalamaya çalışmış. Basit oyunlara, kolaycılığa hiç kaçmamış. Özellikle ikinci yarıda o kadar coşuyor ki türün izleyicisine müthiş bir haz yaratıyor. Birçok sekansın ilerleyen zamanlarda klasik olacağını, göndermeler yapılabileceğini düşündürtüyor. Muhtemelen uğranacak duraklardan olacak. 

Günümüz filmlerinin aksine, 70’ler sinemasına daha yakın bir film Hereditary. Kandan, hayal gücü üzerinden yürüyen fantastik kanadın dışında... Kabus gücü ile ilerliyor ve gerçekçi kılıyor kendini. İzleyicisine gözünü kırpmadan geçireceği harika bir 127 dakika vaat ediyor. Iskalamayın… Yaslanın arkanıza, keyfini çıkarın…

İç Çamaşırlarını Sevmelisin

Thursday, June 07, 2018
“Eee nasıl gitti buluşma?”

“Hiç sorma… Baltayı taşa vurdum lan. Öyle böyle değil.”

“Nasıl yani? E iyi diyordun abi, ümitliydin baya.”

“Lan oğlum karpuz değil ki bu anasını satiim, koklayıp seçemiyorsun. Herkes kendini sosyal medyada güzel satıyor. Ben ne bileyim, iyi birine benziyordu.”

“Laf salatasını, tespiti bırak da anlat şunu hele bi aabi.”

“Gülmeyeceğine söz ver ama. Bak delikanlı dediğin bu durumlara düşmez. Düşse de anlatıp rezil etmez kendini biliyorsun.”

“Biliyorum abi. Rahat ol sen. Tamam, tamam gülmem…”

“Her şey bizimkilerin yüzünden biliyon. Annemle peder geçen yüzyılda mektup arkadaşlığı modayken tanışmışlar. İki sene birbirlerini hiç görmeden ve fotoğraf göndermeden yazışmışlar da yazışmışlar a.ına koyim. Yüzer sayfa döşemişler birbirlerine. O zamanlar kargo da yok. Postayla gelecek diye haftalarca bekle. Nasıl aşksa… Sonra da biz evlenelim demişler. Pederin dilinden düşmezdi bu hikâye. Yıllarca herkese coşkuyla, ses tonu, gözü gönlü değişmeden anlatışını dinledim. E biliyon son ilişkimden sonra kafayı yemiştim. Kimle tanışsam iyi bir bok sanıyorum. Tam her şey iyi giderken bi orospuluk çıkıyor. İlla tufaya geliyorum. Ben de kafayı kırdım. Dedim ‘ulan ben bu ilişkinin ürünüyüm boru mu? Aynısını deneyeyim.’”

“E mektup arkadaşlığı mı kaldı be abi?”

“Lan ben de biliyorum kalmadığını. Güldüğünü fark etmedim sanma ayrıca…”

“Eee sen nerden girişimde bulundun?”

“Girişim ne lan… Giremedim. Bildiğin mal çıktı. Haa neyse… Bu çöpçatan sitelerine girdim önce telefondan. Çok yardırdım ama profiller hep sahte. Sonra bir araştırdım google amcadan, birini buldum. ‘Mektup gibi güzel bir şeyin varlığını bilenler varsa gelse beni bulsa’ diye yazmış. E yumuldum hevesle. Mailleştik önce sonra döşendim mektubu.”

“Yav abi, iyi de mektup kim sen kim? Sen adını yazmanın ötesine geçtin mi sanki hiç?”

“Bak, anlatıyorum diye yüz buldun kaşınıyorsun…”

“Tamam, tamam anlat sen. Ben susuyorum.”

“Yazdım mektubu işte. Kasıyorum ama artık kolay. Aç sosyal medyayı gör haberleri. Sonra da döşe fikirlerini. Khk’dan atılan akademisyenler, açlık grevi, patlamalar, şairlerin yıldönümleri falan bir döktürdüm ki sorma. Kız bayıldı. Baktım laflar iyi. Düzenli, titiz, kafa kız. Olur lan bunla dedim. Olur hem de bal gibi olur. Telefonlaştık birkaç kere. İyice güvendi bu bana. ‘Buluşalım’ı patlattım. Bir keyiflendi, bir sevindi bu. Tamam dedim oldu bu iş. Buluştuk. Hesapta planım belli. Güzelse aşık olurum, bi sevgilim olur. Çirkinse de eve atarım, bafiler yollarım.”

“Hahaha… İlla si..cem diyorsun yani…”

“Tabii… Zaten karısızlıktan düz duvarım. Basar geçerim diyorum her halükarda. Yalnız gülme dedikçe iyice bokunu çıkarıyorsun. Delirtme beni bak. Seni atarım eve…”

“Aman abi… Tamam tamam sustum. Eee kız güzel miydi? Nerde buluştunuz?”

“Kız orda cinsliğini yaptı aslında anlamalıydım. Tonla yer söyledim hepsine bi kulp buldu. Yok avm’de olmazmış. Yok zincir kafelerde olmazmış. Yok şu, yok bu. Otantik, nezih, küçük kendi halinde bir yerde olsun dedi. Olur dedim sevindim. Kız tutumlu demek. O da iyi. Sabah bir heyecanla uyandım. Akşamı zor ettim. Planım belli. Buluşuruz, tavlarım eve atarım. Evi de bok götürüyor zaten. Temizlik lazım. Çamaşırlarımın da hepsi kirli... Buda hep temizlikten, titizlikten söz ediyor durmadan. Bafilerim gönlünü hoş tutarım. Evin halini görünce duramaz, temizlik, çamaşır, bulaşık hepsini yapar diye düşünüyorum. Kendimi öyle motive ettim.”

“E gayet on numara beş yıldız plan be abi…”

“Öyleydi de tutmadı a..ına koyiim… Bu geldi. Bir afra tafra. Güzel kız, Allah var. Vücut on numara. İlik gibi yeminle. Bakımlı olduğu da belli, tertemiz kokuyor. Öyle kokuyu anca marka mağazaların parfüm reyonunda da hissedersin. Neyse… Başladık muhabbete. Bir soru sordu ben kafadan mağlup…”

“Ne sordu ki abi?”

“Bir ilişkide olmazsa olmazın ne dedi?”

“Eee sen ne dedin de golü yedin?”

“Ne diyecem lan. Saygı, anlayış, hoşgörü, empati diye yardırdım. Güven dedim durdum.”

“Eee güzel laflar. Nasıl gol olmaz. Aksine ağları delersin be abi. Ne dedi de beğenmedi?”

“Yine beylik laflar ediyorsun dedi. ‘Eee dedim. Senin olmazsa olmazın ne? Söyle de bilelim.’ Sonra da mavi ekrana bağladım. Beyin göçü oldum. Bu ne cevap verdi biliyor musun? Tahmin bile edemezsin…”

“E çatlatma da söyle abi.”

“Dur lan, azıcık sabret. Biraları tazeleyelim.”
“E hadi şerefe o zaman…”

“Nerde kalmıştık? Ha cevabında… Bunun cevabı “İç çamaşırlarını sevmeli” oldu. “O ne demek lan?” diyecektim, zor tuttum kendimi. “Açar mısın biraz?” dedim. Bu yardırdı. Beynim uyuştu yeminle. Neymiş kadını tanımanın yolu giyimiymiş. Kadın dediğin kişisel bakımına özen gösterirmiş. Güzel giyinirmiş. Kadın olduğu belli olmalıymış. Ben tabii içimden “altıma aldığımda inliyorsa belli olur” diye geçiriyorum. Bu susmak bilmiyor. Sonra iyice sapıttı. Bu demez mi ‘benim iç çamaşırlarım özeldir.’”

“Oha. O ne demekmiş? Nasıl yani?”

“Her birine isim vermiş. Ayrı bir dolabı varmış bunlar için. Hepsiyle konuşur, dertleşirmiş.”

“Neee?”

“Nee ya! Öyle dumur oluyorsun işte. Sen de mavi ekrana bağladın di mi?”

“E abi. Naapıyormuş ki bu? Tangayı, sütyeni karşısına alıp konuşuyor muymuş yani?”
“Aynen öyle. Dertleşiyormuş. Hem de her gün biriyle. O günkü ruh hali hangi renkse. Mektuplaşmalarımızı hepsi biliyormuş. Beni onlara anlatmış. Sizi tanısa o da sever demiş falan. Manyak işte a.ına koyim karı. Belli. Bağırıyor bu ben deliyim diye. Ama öyle güzel anlatıyor ki. Ben sertleştim bu tanga, jartiyer, gecelik, sütyen falan dedikçe. Boşaldım boşalacam neredeyse. Zaten karısızlıktan başıma vurmuş. Elizabeth Elmander’i yengen yapmışım o bile bıkmış benden…”

“Hahaha… Alemsin be abi… Eee sonra?”

“Sonrası mı olur lan bunun? Sen ne giyiyorsun diye sordu bu. “Slip mi, boxer mı?” Boxer giyiyorum dedim. Her gün değişirim. Traşlıyımdır her daim diye de salladım. Ama işte tutamadım ağzımı. Ben iç çamaşırı çıkarmasını severim dedim. Tek elle, görmeden çıkarırım sütyeni. Kopçayı gözüm kapalı bulurum.”

“E yuh be abi. Çam devirmişsin sen de. Öyle söylenir mi? Eee o ne dedi? Naaptınız?”

“Ne diyecek. Dellendi Allahın manyağı. Mektupları kime yazdırıyordun sen diye sordu. Yoksa kıroluğunu bu kadar iyi mi gizledin? Sapıksın sen diye bir başladı. Makine gibi zaten. Saydırdı bir araba hakareti. Kalktı gitti… Ben de kalçasının fotoğrafını çektim. Zaten sertleşmişim…”

“Eee sonra abi? Bu kadar mı?”

“Sonra ne olacak… Küfrede küfrede gittim eve. Bu karılardan hayır yok mecbur bana kaldı temizlik dedim, giriştim. Bulaşıktı, viledaydı, çamaşırdı gömüldüm. “

"Ah be abi. Yazık sana…"

“En garibi de ne lan biliyor musun? Donlara giriştim. Elde yıkayayım dedim. Lan giydiğim donu bir çıkardım. Üstünde “Hayat kısa, kuşlar ötüyor” yazıyor. Si.erim hayatını da, kuşunu da, ötüşünü de dedim. Ötmedi a.ına koyim, ötmedi…”


Felsefe, Marksizmden Ne Öğrendi?

Thursday, June 07, 2018
Louis Althusser’den “Felsefede Marksist Olmak” Can Yayınları etiketiyle raflarda…

“Felsefe hiçbir şekilde masum değildir. Bütün bu parlak ve ince düşüncelerin ufkunda beliren dünyası, onun reel dünyası, insanların ve kavgalarının dünyasıdır: sınıf mücadelesinin dünyası.”
Felsefede Marksist Olmak, Althusser’in 1975’te kaleme aldığı 26 kısa bölümden ve Jean-François Revel’in polemik tarzı bir metnine cevaben yazdığı ek bir parçadan oluşuyor. Başlığın da yansıttığı üzere, tartışmanın merkezinde felsefe ile Marksizm arasındaki ilişki yer alıyor. Ara duraklarda ise Althusser’in başka metinlerinde de sıklıkla ele aldığı alt başlıklar; tarihsel gelişim çizgisi içinde felsefenin ne olduğu, bilgi-iktidar bağıntısı, idealist felsefenin yüzyıllardır süren tekeline karşı materyalist felsefeyi savunmanın gerekliliği, bir siyasal mücadele alanı olarak bilgi üretiminin tanımlanması, felsefecinin sınıf savaşı açısından önemi gibi can alıcı temalar var.

Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş’te olduğu gibi Felsefede Marksist Olmak’ta da her zamanki ilgi çekici anlatımı, çarpıcı örnekleri, yer yer kışkırtıcı, şiddetli tartışmalara yol açan üslubuyla Althusser, kendi durduğu yerden “baş aşağı gözüken felsefeyi ayakları üzerine çevirmeyi” deniyor…

LOUIS ALTHUSSER, 1918’de Cezayir’de doğdu. İkinci Dünya Savaşı’nın başında Almanlara tutsak düşen Althusser, savaşın sonuna kadar özgürlüğüne kavuşamadı. 20 yaşından sonra aralıklarla depresyon geçirmeye başladı; tedavi gördüyse de rahatsızlığı sürdü. Paris’te Ecole Normale’de felsefe doçenti olarak görev yaptı. 30 yaşına kadar koyu bir Katolikti, daha sonra evleneceği Hélène Rytmann’la tanıştıktan sonra Komünist Parti’ye üye oldu. Marx İçin ve Kapital’i Okumak adlı yapıtlarıyla kuşağının aydınlarını etkiledi, bunu Marksist felsefe üzerine başka çalışmaları izledi. Yapısalcılık, bilgi-kuramcılık ve Marksizm, Althusser’ci düşüncenin üç temel alanıydı. 1948'den beri birlikte yaşadığı Hélène Rytmann'la 1976'da evlendi. 1980’in 18 Kasım’ında karısını boğarak öldürdü. Ruhsal dengesinin bozukluğu nedeniyle işlediği cinayet yüzünden yargılanmayan Althusser, yine uzun süre akıl hastanesinde gözetim altında kaldı. Özyaşamöyküsü olan Gelecek Uzun Sürer’i 1990’da kalp krizi geçirmesi sonucunda ölene kadar yazmaya devam etti.

Felsefede Marksist Olmak / Louis Althusser
Çeviri: İsmet Birkan 
Tür: İnceleme
Sayfa sayısı: 246 Sayfa
Fiyatı: 22 TL
Yayın tarihi: 5 Haziran 2018


Alakarga Yayınları’ndan Haziran Yenileri

Thursday, June 07, 2018
Alakarga Yayınları Haziran ayını üç kitapla karşılıyor. Gallagher Lawson’un distopyası “Kağıt Adam”, Douglas Cowie’nin Simone de Beauvoir’lu aşk romanı “Öğlen Paris’te Sekizde Chigago’da” ve Arthur Schnitzler’in öykü seçkisi “Yunan Dansçı Kız” ayın yeni kitapları olarak raflarda…


Kâğıt Adam / Gallagher Lawson
Canım babam, şehirde hava aniden değişti. Mukavvalarıma kadar dondum. Bulutlardan dolayı şehrin üzerine bir karanlık çöktü. Aklıma aniden sana daha önce hiç sormadığım bir soru geldi: Bir kâğıt adam kaç yıl yaşar? Yani asıl merak ettiğim, bir kâğıt adam için yolun yarısı ne zaman gelmiştir?

Geçirdiği feci kazadan sonra babası Michael’ı yeniden, bir kâğıt adam olarak yaratmıştır. Michael, uğradığı felaketi ve taşrada yaşadığı hayal kırıklıklarını unutabilmek için evini, ailesini terk ederek şehre taşınmaya karar verir… Ama daha otobüste yeni felaketler birbiri ardına gelmeye başlar. Gallagher Lawson, son derece sürükleyici ve düşündürücü bir distopya kaleme almış: Kâğıt Adam, insanların maskesiz sokağa çıkamadığı, denizkızlarının karada yapayalnız bırakıldığı, dünyanın ümitsiz bir karanlığa gömüldüğü bir “zamansız zaman”dan geliyor. Mutlaka okuyun.
Çevirmen: Cansu Şık
Sayfa: 386
1.Basım: Haziran 2018


Öğlen Paris’te Sekizde Chigago’da / Douglas Cowie
Bu kitabı seninle gönderiyorum
Geçeceğin yerlerden
Belki o da geçer diye:
Gece ışıklarının fısıltıları altında
Tarihi sokaklarında
Senin Fransa’nın 
Simone, bu şiiri de oraya gönderiyorum
Benim de bir parçam seninle gelsin diye.

Jean-Paul Sartre’ın ebedi sevgilisi Simone de Beauvoir, bir Amerika ziyaretinde, yıldızı yeni yeni parlayan polisiye yazarı Nelson Algren’le tanışır. Nelson’dan kendisini “gerçek insanların” olduğu yerlere götürmesini ister. Nelson de onu önce bir hapishaneye, sonra da fahişelerin, kumarbazların, alt sınıf Amerikalıların dünyasına götürür. Simone, tavukların “kemiklerini bile” yiyen bu genç romancıya fena halde âşık olur… Öğlen Paris’te Sekizde Chicago’da bir solukta okuyacağınız, romantik, hüzünlü, unutulmaz bir aşk öyküsü…
Çevirmen: Filiz Çakır
Sayfa: 388
1.Basım: Haziran 2018


Yunan Dansçı Kız / Arthur Schnitzler
Bu ölüm! Ürperdi! Şimdi sadece tek şey hissediyordu; bir ölüyü. “Ben ve bir ölü, o ölü de benim kucağımda.” Titreyen elleriyle adamın başını kucağından çekti ve yere bıraktı. Ve şimdi de korkunç bir terk edilmişlik duygusu kapladı kadını. Neden arabacıyı göndermişti ki? Bu ne saçmalık! Burada ölü bir adamla yalnız başına ne yapacaktı şimdi.

Kucağınızda yatan ölü bir adamla yakalansaydınız ne yapardınız? Ya yasak aşkınızı itiraf etmek zorunda kaldığınızda? Yıllardır birlikte yaşadığınız kardeşinizin size inanmasını sağlamak için neyi göze alırdınız? Bir sihirbazın öleceğiniz zamanı söylediği kehanetinden kaçabilir misiniz? Arthur Schnitzler’in öykü seçkisi Yunan Dansçı Kız’da bu soruların cevaplarını bulacak, kendinizi kahramanların yerine koyarak neler yapabileceğinizi düşüneceksiniz.
Çevirmen: Aydanur Çevik
Sayfa: 127
1.Basım: Haziran 2018

küçük İskender'den şiirsel ve içten bir günlük : İkinci Waliz

Thursday, June 07, 2018
Küçük İskender’in şiir ve metinlerle ördüğü günlüğü “Waliz”in ikinci kitabı raflarda. Küçük İskender, 2016 yılında yayımlanan “Waliz Bir”in ardından bu kez “İkinci Waliz” ile okura mektubunu sürdürüyor.

İnsan lüzumsuz bir eşyadır zaten.

Waliz’in ikincisindeyiz. küçük İskender’in şiirle, anılarla, düşüncelerle ördüğü, sürdürdüğü bir günlük Waliz. Sınırı, kapısı yok. Şiirimizin en özgün kalemlerinden birinin açıklıkla yazıp okura gönderdiği bir süreksiz mektup. Okurlar için de esinleyici, su imgeleriyle dolu bir metin. Devamı geleceği için, şimdiden koleksiyonluk bir kitap… 

Yolumda ilerliyorum. Waliz’im kamaşıyor.
Karanlığın
Işıltısı gözlerimi alıyor.
Bir sevdaya içini dökmek olmasın şelale

küçük İskender (Derman İskender Över), 28 Mayıs 1964’te İstanbul’da dünyaya geldi. Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde beş yıl eğitim gördü. Tıp eğitimini de, peşinden girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nü de yarıda bıraktı. Şiir, roman, deneme, günlük gibi pek çok edebî türde eserler verdi. Yurtdışında yayımlanan antolojilerde şiirleriyle yer aldı. 2000 yılında Orhon Murat Arıburnu, 2006 yılında Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü’nü kazandı. 2014’te Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü, 2017’de Necatigil Şiir Ödülü’nü aldı. Avrupa’da, ABD’de şiir okumalarına, panellere, sempozyumlara katıldı. Kürtçe ve Almancada kitapları basıldı. Şiir performansları yaptı, Ağır Roman, O Şimdi Asker gibi sinema filmlerinde rol aldı.

İkinci Waliz / küçük İskender
Tür: Şiir- metin- günlük
Sayfa sayısı: 157 Sayfa
Fiyatı: 15,5 TL
Yayın tarihi: 5 Haziran 2018


Paulo Coelho’dan büyülü bir gerçeklik : Hippi

Thursday, June 07, 2018
Simyacı ile tanıyıp sevdiğimiz Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun yeni romanı “Hippi” beş farklı kapakla Can Yayınları etiketiyle raflarda. Coelho’nun kendi yaşamından izler de taşıyan romanın bir bölümü de İstanbul’da geçiyor. Merakla okumayı bekliyoruz.

“1970 yılının Eylül ayında, dünyanın merkezi olma şerefi için yarışan iki mekân vardı: Londra’daki Piccadilly Circus ve Amsterdam’daki Dam Meydanı... 1970 yılının Eylül ayında uçak biletleri ateş pahası olduğundan uçakla seyahat ancak elit kesim için mümkündü. Gençlerden oluşan muazzam bir kitle içinse durum farklıydı. 1970 yılının Eylül ayında dünyaya kadınlar hükmediyordu… Genç hippi kadınlar demek belki daha doğru olur...”

1970 yılının Eylül ayında, yazarlık hayalleri kuran Paulo, özgürlük peşinde dünyayı dolaşırken Karla’yla karşılaşınca ikisinin de yaşamı kökten değişecekti; Peru’nun kayıp şehirleri, Brezilya’nın zindanları, Amsterdam’ın arka sokakları, İstanbul’un çarşıları bir bütünün parçaları haline gelecekti…

Hippi, başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanan barışçıl bir neslin arayış ve dönüşüm öyküsü.
“1970 yılının Eylül ayında herkesin paranormal güçleri vardı, olmayanlar da sahip olma yolundaydı…”

Paulo Coelho’nun kendi yaşamöyküsüne belki de en yakın eseri Hippi beş ayrı kapakla okuyucularla buluşuyor.

PAULO COELHO, 1947’de Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde doğdu. Kendini tümüyle edebiyata vermeden önce tiyatro yönetmenliği, oyunculuk, şarkı sözü yazarlığı ve gazetecilik yaptı. 1986’da yayımlanan Hac adlı ilk romanının ardından gelen Simyacı’yla dünya çapında üne erişti. Simyacı, XX. yüzyılın en önemli yayıncılık olaylarından biri oldu ve 85 milyon sattı. Coelho, Brida (1990), Piedra Irmağı’nın Kıyısında Oturdum Ağladım (1994), Beşinci Dağ (1996), Işığın Savaşçısının Elkitabı (1997), Veronika Ölmek İstiyor (1998), Şeytan ve Genç Kadın (2000), On Bir Dakika (2003), Zâhir (2005), Portobello Cadısı (2006), Kazanan Yalnızdır (2008), Elif (2011), Akra’da Bulunan Elyazması (2012), Aldatmak (2014) ve Casus (2016) gibi yapıtlarıyla sürekli olarak çoksatar listelerinde yer aldı. Sosyal ağlarda en çok takipçiye sahip yazar olan Coelho’nun, 81 dilde yayımlanan kitaplarının toplam satışı 225 milyonu geçti. Bugüne kadar pek çok ödül ve nişana değer görülen Coelho, Birleşmiş Milletler Barış Elçisi ve Brezilya Edebiyat Akademisi üyesidir.

Hippi / Paulo Coelho
Çeviri: Emrah İmre
Tür: Roman
Sayfa sayısı: 263 Sayfa
Fiyatı: 25  TL
Yayın tarihi: 5 Haziran 2018 


 
Designed by OddThemes & Distributed by Free Blogger Template